Archive for the ‘Tamirhaneden’ Category

ENDÜLÜS NOTLARI-1 RONDA

Salı, Mayıs 23rd, 2023

rondo-4

Ernest Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitabının kaleme alındığı (1940) topraklardaydık.

Kitabı yıllar önce okumuş savaş ve savaşın anlamsızlığı üzerinden barış çağrısı içerdiğini düşünmüştüm. Yıllar sonra tekrar elime aldığımda kitabın içindeki bir cümleyi anahtar gibi kullanarak farklı alt metinlere ulaşabileceğini de fark ettim.

Kitapta geçen; “İnsan ada değildir. Bir başına bütün de değildir. Anakarada küçücük bir toprak parçasıdır. Eksilen her toprak tanesi ile bizler fark etmesek de koca kıta da eksilir. Ölen her insan ile eksilen insanlığın parçası olarak acı çekeriz. İşte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.” Cümlesi anahtar olarak kullanılabilirdi.

rondo-1

Hemingway, İspanya iç savaşında geçen bu kitabı kaleme alırken ana karakteri Roberto’yu Abraham Lincoln tugayından seçmişti. Kitap, ABD’de güvenlik ve konfor içinde mutlu mesut yaşamak yerine insanlığın faşizm ile mücadelesine katkı sunmak amacıyla İspanya iç savaşında cumhuriyetçilerin yanında gönüllü görev alan ve yarıya yakınının hiç geri dönemediği çoğu eğitimli akademisyen 2800 kişilik Lincoln tugayından bir karakterin Segovia şehrine giden yoldaki bir köprüye sabotaj girişimini anlatmaktadır.

Savaşta yitirilen canlar üzerinden insanlığın değer yitimini, faşizmin insanı ezip aynılaştıran acımasızlığını dert edinip okyanus ötesinden mücadeleye katılmadaki diğerkâmlığın zaman içinde değişip dönüşen anlamını kaleme almıştı, Hemingway.

Dahası o yere göğe koyamadığımız, biri üzerine laf edecek diye ürktüğümüz ömürlerin dalgalara teslim olan kum taneleri gibi eksiliyor olmasının nasıl bir insani erozyona yol açtığını da işaret ediyordu.

Modern zamanların insanı merkeze alan tekilliğine, kendini ormanda ağaç gibi gören insanın kibrine sessizce itiraz ediyor ve hayat ormanının yaprağından öte olmadığımızı hatırlatıyordu.

Savaşın bir orman yangını gibi hızla yayıldığında hangi taraftan olduğunun veya haklı olmanın bile anlamsız kaldığını karakterlerin pişmanlıkları ile sezdirmeye çalışıyordu.

Öyle bir yangın ki, aynı ırktan, milletten, dinden hatta aynı aileden bireyler öldüresiye savaşıyor, esirleri kurşun israfını önleme uğruna acımasızca Ronda köprüsünden aşağı atmayı tercih ediyorlardı.

Hemingway yapıtı ile dünya savaşının ortasında Ronda’da iç savaştan yeni çıkmış ve geleceğe dair umutlarını yitirmiş bir toplumu anlatarak yitirilen insanlığı görünür kılmaya çabalıyordu.

rondo-2

Ronda, günümüzde turistik bir yer olarak boğa güreşleri ve Hemingway ile markalaşmış olsa da özellikle eski şehrin dar sokakları, kasvetli yapısı ve dağ başında herkesten her şeyden uzak halleri ile iç savaşta yitirilen insanlığı ve umutları da barındırıyordu.

İnsanlar gelip geçiyor, yaşanmışlıklar kalıyordu.

Üstelik bazı yaşanmışlıkların üzeri örtülüp unutturulmaya çalışılsa da şehrin dar sokaklarında ayağa batan bir diken gibi acısıyla kendini hatırlatıyordu.

Ronda’da o yeni köprüde durup kısa süreli de olsa o an ve sonrasından uzaklaşıp kurumuş Tajo ırmağının yıllar içinde oluşturduğu vadiye ve eski şehre bakıp geçmişin acılarını ayağa batan diken gibi hissettik.

Sonrasında ise menzilini kovalayan gezgin kimliğine bürünüp tekrar yola koyulmamız gerekti.

Tüm bunlara ek olarak Ronda’dan geriye belki bir damak tadı, bir esinti veya sokakta çınlayan gitar nameleri ile hatırlanacak anılar kaldı.

Sonra onlar da silikleşti.

Hâlbuki o köprüde çanların hepimiz için çaldığının farkındaydık.

Ah o kahrolası unutkanlığımız, ne de iyi geliyor…

Mehmet Uhri

SESLERİNİ BIRAKTILAR

Perşembe, Şubat 9th, 2023

affan

Öyle bir afet ki, kayıp, kalan, mekân ne varsa yitirdiklerimiz yetmedi tutunabileceğimiz hatıralarımızı da elimizden almaya çalışıyor.

Bir yandan gidenlerin sessiz çığlığını işitiyor diğer yandan kalanların çaresizliğini görüp kederli bir suskunluğa gömülüyoruz.

Bu sessizlikten çıkmak, direnmek ve hatırlamak zorundayız…

Gidenin ve kalanın ardında bıraktığı sesleri hatırlamalı, konuşup yaşatmalıyız.

Konuşmalıyız ki, hatırlananlar, yaşanmışlıklar vücut bulsun.

350f29f9-a3b7-4766-96c0-488979a2d86bO meşum depremin yaşanmasına birkaç hafta vardı. Antakya ‘da ağır deprem hasarı alan tarihi Affan kahvehanesi günün hızlı devrildiği o soğuk Aralık akşamı her zamanki hareketliliğindeydi. Mekânın müdavimleri duvar dibindeki masanın çevresine doluşmuş ellerindeki kâğıtları hırsla masaya vurdukları ateşli bir oyuna dalmıştı.

Asırlık kahvehane kendi kadar eski Malta taşı zemini, ahşap sandalye ve masaları ile yılların ses ve yaşanmışlıklarını barındırıyordu. Gürül gürül yanan odun sobasının sıcağından kaçanlar duvar dibi veya cam kenarına doluşmuştu. Dışarıdan üşümüş halde gelenler kısa süre sobanın yanında durup sonra kendilerine uygun masa bakınıyordu. Hayli yıpranmış olsa da kahvehanenin kitaplığı donanımlı görünüyordu.

Hani duvarların dili olsa da konuşsa denebilecek Affan kahvehanesinde yaşını başını almış koca koca adamlar olanca ciddiyetleriyle oyunu sürdürüyor yancı tabir edilen arkadaşları da çaylarını yudumlayıp dikkatle oyunu izliyordu.

Ne yan masadaki üniversite öğrencilerinin yüksek sesle konuşmaları ne de kahvehanenin uğultusu umurlarındaydı.

Bir kaç masa ötede sessizce kitap okuyor görüntüsü altında oynayanları izlemeye, konuşulanları işitmeye, anlamaya çabalan biri için hepsi yabancı, bir o kadar da tanıdıktı. Biten oyunun üzerinde bile dakikalarca tartışıyor, yancılardan da tartışmaya katılanlar oluyordu.

O an için hayat öylesine dar ve sığ görünüyordu ki dışarıda kıyamet kopsa umurları değildi.

Pek çoğumuz gibi beklentileri, yaşanmışlıkları ve içinde bulundukları ana dair küçük hesapları olanlardan söz ediyorum. Masanın çevresindekiler önüyle arkasıyla o anı birlikte yaşıyordu.

Hayat gibi…

Yaşanılan anın farkında bile olmadan oyuna dalıp içinden geçip gitmek ve birkaç saat sonra tüm bunları unutacağını da unutmak oyuna dâhildi.

d9255297-7a51-47c9-b628-37cb898259d3Masadakilerden saçı başı ağarmış görece yaşlı olanı deneyimini konuşturuyor yeri geldiğinde izleyen yancılara ve oyun arkadaşlarına kendince “ayar” veriyordu. Diğerleri bu durumu kanıksamış görünüyordu. Aralarında daha genç olanın biraz da sesini yükselterek ayar veren ihtiyara karşı çıkışını kolunu tutarak engelliyor, yeni oyun isteğini dile getirip tartışmayı büyütmüyorlardı.

Kahvehaneci bile masanın raconunu anlamıştı. Temkinli yaklaşıyor, hızlıca çayları tazeleyip boşları alıyor, çağrılmadığı sürece masadan uzak durmaya özen gösteriyordu.

Her seferinde elini yeri açıp oyunu bitirenin sesli kahkahası ortamda kısa süreli sessizlik yaratıyor, bakışlar masaya dönüyor sonra yine dikkatler dağılıyor, aynı uğultu devam ediyordu.

Dışarıdan bakınca masadakilerin istek ve beklentileri çoğumuzunkinden farklı değildi.

Oyun oynuyorlardı. Oynadıkları oyunu da iyi oynamak istiyorlardı.

Başarılı olmak, kazanmak, yenilmemek, kazanamasa da durumu kabullenmek, ezilmemek, hırslı olmaya çabalamak ve dahası bunları yapmaya heves etse de masada yer bulamayıp oyunda seyirci olmak, hepsi o masadaydı.

Hayat gibi…

O masada dışarıdaki hayatın görece hayli küçük bir benzeri yaşanıyordu. Pek çoğumuzun yaptığı gibi söylenenler kadar söylenmeyenler, elindeki kâğıdı atanın çuha masaya sertçe vurması, homurdanmalar, kendi kendine konuşmalar da sese dönüşüp kahvehanede yankılanıyordu.

Hepsi o gün oradaydı.

Sonra…

Sonra öyle bir kıyamet yaşandı ki tüm bunlar buharlaştı geriye sadece sesler kaldı.

Yaşanan afet ile doğa kendi oyununu dayattı.

Oyun ve oyuncular değişse de hayat oyunu sürüyor.

Ülkece, sanki bir başka masanın başına zorla oturtulduk ve dayatılan oyunu sürdürmeye çabalıyoruz. İçimiz yansa da kimimiz oyuncu, çoğumuz masanın yancısı rolüne bürünüp yaşananları anlamaya çabalıyoruz. İçimizden gelmese de oynuyormuş gibi yapıyoruz.

Hâlbuki insanlar, mekânlar bir anda yok olurken yaşanmışlıklar, geride bıraktığı sesler yok olmuyor.

Yeter ki hatırlayalım…

Affan kahvehanesinin bıraktığı sesler bize günlük yaşamda unutmaya çalıştığımız ölümü, yeryüzündeki yalnızlığımızı, çoğumuzun en baştan vaz geçtiği anlam arayışını ve tüm bunlarla birlikte yaşamak zorunda olduğumuzu fısıldıyor.

Deprem felaketi ile başka bir oyuna itildik. Eski oyun ve oyuncular buharlaşıverdi.

Kayıplar ve hayatta kalan yakınları bize seslerini bıraktılar. Gidenlerin ve çaresizlik içinde yas tutan kalanların bir zamanlar bıraktığı sesleri hatırlamalı, konuşup anlatmalıyız.

Aynı hayatın içinden geçip aynı oyunu oynadığımız insanlardan kalan sesleri hatırlamak, o hayatlara da vücut olmak zorundayız.

Bize seslerini bıraktılar.

Mehmet UHRİ

İçimizdeki Dış

Perşembe, Kasım 24th, 2022

065d58af-cf12-4012-b549-2de3859e73fc

PANDEMİ GÜNCESİ

24 Kasım 2022

Sonunda covid-19 virüsü ile ben de müşerref oldum.

Virüs ile aynı hayatı bir süreliğine paylaşmak zorunda kaldım.

Sanki bir şeylere canımın sıkılmasını, bağışıklık direncimin düşmesini bekliyormuş. Hastalıklar ile mücadele direncimin düştüğü bir sonbahar günü semptomlar başladı ve ağır gripal enfeksiyon şeklinde bir haftaya yakın sürdü.

Günlük rutininde kalabalık hastane ortamında ve maskesiz dolaşanlar arasında çalışan biri olarak daha önce de tanışmış, hastalığı ayakta geçirmiş olabileceğimi düşünüyordum. Ancak bu kez durum ciddi idi ve istirahat etmeden geçmeyecek gibi görünüyordu. Hastane yatışı gerektirmese de işten güçten kalmamı sağladı.

Geriye emanet olarak inatçı kuru bir öksürük bırakıp “şimdilik” uzaklaştı.

Elimizdeki bilgiler COVİD 19 için başlangıçtaki öldürücülüğünün azaldığını ancak virüsün bulaşıcılığının daha da arttığını işaret ediyor. İzolasyon önlemlerinin tümden kaldırılıp kişisel önlemlerin gevşetilmiş olmasına bakılırsa hastalık ağır bir grip salgını gibi kabul görüyor olmalı. Pandeminin olanca hızıyla devam ediyor olmasına karşın hastalığa yönelik algının bu şekilde dönüşmüş olmasını biraz da istek, beklenti ve temenniler ile ilişkilendirmek daha akılcı görünüyor.

Virüs aynı virüs, hastalık aynı hastalık sadece pandemi ile yaşamaya alışıp başlangıçtaki abartılı korkularımızı aklımızla yönetmeye çalışıyoruz.

Gerçek şu ki; virüs bize çok şey öğretti.

İçine doğduğumuz evcil algılar dünyasını, o dünyanın dışarıdan bizi nasıl şekillendirmiş olduğunu fark etmemizi sağladığı gibi 200 nanometrelik bir virüsün bile konfor ve güvenlik alanımız olan evcil algılar balonunu patlatmaya yetebileceğini, ne denli korunmasız olduğumuzu tüm çıplaklığı ile gösterdi.

Dünyaya geldiğimizdeki gibi bakıma muhtaç, aciz, ezik, yalnız ve korku dolu bir canlı olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmek zorunda bıraktı.

Üzerini örtüp unutmaya çalıştığımız içsel yalnızlığımız, acizliğimiz ve korkularımız ile yüzleştirirken kendi başımıza hayata tutunma çabasının ne kadar önemli olduğunu da hatırlattı.

Sonuçta bu virüs vücudumuza giren bizi etkileyen normalimizi bozan içimizdeki dışsal bir öğe olarak pek çoğumuzun hayatını etkiledi. İçine doğduğumuz konfor ve güvenlik alanının bir balon olduğunu, gerçekte dışarının içimize girip nasıl tüm dengeleri kolaylıkla altüst edebildiğini, kısaca içimizde de bizi etkileyen, değiştiren “dışa ait” öğeler olduğunu gösterdi.

Doğayı dışarıda konumlandırıp vücudumuzu kapalı özel bir kontrol alanı gibi değerlendirme kolaycılığına kaçıyor  içeriyi ve dışarıyı ayırdığımızı zannediyorduk. Virüs bize içimizde pek çok dışsal öğe ve mekân olduğunu da gösterdi.

Biyolojik olarak bakıldığında sözgelimi mide bağırsak sistemimiz iki ucu açık boru gibi düşünülüp içimizde yer alan dışsal bir boşluk olarak da okunabilir. Yediğimiz içtiğimiz ne varsa içimizdeki o “dışın” içinden geçer, vücut alacağını alır ve artığını bırakır. Kendi otomasyonuna sahip olduğu için sorun çıkmadıkça mide bağırsak sistemimizin farkında bile olmayız.

Ta ki, yanlış bir şeyler atıştırıp motoru bozana kadar…

Motor bozulduğunda ise geçmişi, geleceği unutur o anı kurtarmaya durumu düzeltmeye çabalar bozulan dengeleri yerine koymaktan başka bir şey düşünmez oluruz.

Sonra?

Sonra yine unuturuz…

İşte bu virüs de bedenimizi tehdit eden değiştirip dönüştüren ve girdiği bedende geçmişi geleceği unutturup günü kurtarmak zorunda bırakan içimizdeki dışsal bir öğe olarak uzun süredir hepimizin hayatını etkilemiş ve değiştirmiş görünüyor.

Virüsün işten güçten düşürüp yatırdığı, ateşimin çıktığı günlerde insan ister istemez “içimizdeki dış” gibi normal zamanda pek de üzerinde durmadığımız garip konular üzerine de düşünüyor. Dahası “İçimizde farkında olmadan barındırdığımız başka hangi dışsal öğeleri barındırıyoruz?” sorusuna yanıt aramaya da başlıyor.

Okuyucular mazur görsün, yatırdığı yetmezmiş gibi hastalık böyle abuk sabuk düşüncelere de yol açıyor. Neyse ki raporum var.

Bilindiği gibi, insan biyolojik olduğu kadar kültürel de bir canlı.

Biyolojik yanımızın içi dışı olduğu gibi kültürel varlığımızın da içi ve dışı olmalı diye düşünmeye hasta yatağında başladım.

Covid-19 virüsü ile müşerref olduğum, geçmişi geleceği unutup hastalık ile boğuştuğum günlerde içimizdeki insanın sosyal ilişkilerinde de bazı dışsal etkiler yüzünden sosyal anlamda motoru bozup sorunlar yaşanabildiğinin o zaman farkına vardım.

Sözgelimi hastalık nedeniyle rapor almış olmam görev yapmakta olduğum işyerinin çalışma programını etkileyen “içerideki dışsal” bir öğe olarak çalışma ortamında günü kurtaracak önlemler alınmasına yol açıyordu. Futbol oyuncusunun hangi nedenle olursa olsun kırmızı kart görmesi diğer oyuncuları daha fazla gayret ve performans gösterme yönünde zorlayıcı etki edebiliyordu. Takım günü kurtarmak için kendi normalinin üstüne çıkmak zorunda kalıyordu. Kısaca biyolojik varlığımızda olduğu gibi kültürel varlığımızı da etkileyen farkında olduğumuz veya olmadığımız pek çok dışsal öğeyi içimizde barındırıyor olmalıydık.

Kafaları daha fazla karıştırmadan iç-dış konusuna açıklık getirmeliyim.

Doğanın sıradan bir parçası olmak yerine insan merkezli dünya görüşünün farkında olmadan algımızı etkileyerek ben ve dışarısı ayırımını doğurduğunu, bu ayrımın hayli değişken, öznel ve son derece yapay  bir ayırım olduğunu görmek zorundayız.

Dahası, bedenimizin içini dışını algılarımızla bir şekilde kolayca ayırıyor olsak da kültürel varlığımız söz konusu olunca sınırlar iyice bulanıklaşıyor.

Kültürel olarak “iç” bizdedir. Kimliklerimiz, kişiliğimiz ve daha alttaki kendiliğimiz hep kültürel içimizdir. Matruşkalar gibi içeriye doğru yuvarlansa da bize özgündür. Dış ise dışarıdadır. Tutunduğumuz sosyal ve biyolojik ortam dışımızdır ve çoğu kez bizi yönetir veya yönlendirir.

Hava durumuna göre günlük karar alıp uygulamak dışımızın bizi yönetmesine veya yönlendirmesine örnek olarak verilebilir.

İçine doğduğumuz dünya, aile sosyal ortam ne varsa biyolojik varlığımız kadar kültürel varlığımızı da yönetir, şekillendirir.

Bizler ise önce o “dışa” uyum göstermeye çabalar ve bir noktadan sonra sosyal ortam ile aramıza sınır koymaya küçük farklılıklarımızı, özgünlüklerimizi göstermeye çabalarız. Toplumsallaştıkça içimiz ile dışımız çoğu kez birbirine bulanır.

Hemen hepsinde baskın olan yöneten son sözü söyleyen hep dıştır.

Kültürel varlığımız ile içine doğduğumuz sosyal ortamın ortak değerlerine nasıl katkı sunduğumuz çatışma ve çelişkileri ile nasıl baş ettiğimiz de kendi anlatısal, öyküsel kimliğimizi oluşturur. Geriye dönüp koca bir ömürden geriye ne kaldığına baktığımızda toplumun gözündeki kendimizi bulur sosyal çatışma ve çelişkilerimizi ve onlarla nasıl baş ettiğimizi veya edemediğimizi hatırlarız.

Pandemi sürecinde insanlığı etkileyenin hep aynı virüs olmasına karşın hastalık ile ilgili algı ve düşüncemiz pek çoğumuz için küçük de olsa farklılıklar barındırıyordu. Hastalananların veya hastalanmaktan korkanların aktardığı anıların küçük de olsa özgün farklılıklar, sözcükler, duygu ve düşünce kırıntıları göstermesine de alıştık.

Sözgelimi hastalığın bedenimde pik yaptığı ikinci üçüncü günlerde yorgunluk, halsizlik, kas ağrıları nedeniyle durup durup “Kim dövüyor yahu beni?” diye söylenmişim. Eşimin yalancısıyım. Yeterince hatırlamıyorum.

Virüsler için bir tür Troia atı gibi içimize girip kaleyi içten yıkmaya çalışan dışsal unsur benzetmesi yapılabilir. Dışımız ne denli güçlü olsa da böylesine içsel bir saldırıya yeterince hazırlıklı olmak hiç kolay olmasa gerek.

Burada durup kendimize bir soru soralım; Acaba virüslerin biyolojik varlığımızda yaptığı gibi kültürel varlığımızı da zora sokan, içerden etki eden ve değiştiren sosyal anlamda virüs gibi etki eden öğeler de olabilir mi?

Sosyal ve kültürel varlığımızı farkında olmadan içerden ele geçiren yöneten ve yönlendiren, kararlarımızı etkileyen dışsal öğelerden söz ediyorum.

Hiç olmadığını söyleyebilir miyiz?

Sözgelimi içinde doğup büyüdüğümüz ve duygusal anlamda yakınlaşıp içsel olarak da etkileyen ailemiz bir şekilde içimizde de varlığını sürdürmüyor mu? Tüm dışsal değerleri bir kenara bırakıp yanlış olduğunu bile bile ailemizi savunmak zorunda kaldığımız durumlar olmuyor mu?

Yanlış anlaşılsın istemem; aile için içimizdeki virüs gibi bir iddia ileri sürmüyorum. Ancak ailenin kararlarımızı verirken çoğu kez içeriden destek aldığımız dışsal bir öğe olduğunu da görmek durumundayız. Mide bağırsak sistemimiz gibi “içimizdeki dış” olarak ailemizi barındırıyor, aile ile ilgili bir sorun veya uyumsuzluk yaşandığında sosyal anlamda motoru bozabiliyoruz.

Görünen o ki, kültürel varlığımız için de dışarının etkisi sadece dıştan olmuyor.

İçeride de etki eden, değiştirip dönüştüren, bizi kontrol altında tutan dışsal öğelerden söz ediyorum.

Virüs gibi sorun oluşturan olan dışsal öğeler de var, elbette. Sözgelimi aşk bir virüs gibi dışarıdan içimize giren,  bizi değiştirip dönüştüren, geçmişi geleceği unutturup günü kurtarmak zorunda bırakan dışsal öğe olarak da okunabilir.

Dahası da var.

Bir bakış açısına göre çocuklarımız bizim içimizden çıkan, içimizde yaşattığımız dışsal öğeler olarak görülebilir. Çocuk sahibi olduktan sonra insanın kendine yönelik korku, kaygı ve beklentilerine çocuğununkiler de eklenmiyor mu? Dışarının baskısı yetmezmiş gibi çocuğunu korumak ve yaşatmak uğruna teslimiyetlerimiz artmıyor mu?

Üstelik çocuklar da bir anlamda dış olduklarının farkındalar.

Başlangıçta anneye yönelmek, içine girmek, tutunmak ve orada kaybolmak istiyorlar. “Bırakma beni” ile başlayan ilgi talebi yaş ilerledikçe “bırak ama gözet beni” talebine ve ergenlik ile “rahat bırak beni” talebine dönüşüyor.

Çocuklar bir anlamda içimizdeki dış gibi içimize giriyor, yerleşip değiştiriyor hatta teslim alıp yönettiği bile oluyor. En kötü suçu işlemiş bile olsa bir annenin çocuğunu bağrına basmasını başka türlü nasıl açıklarız?

Dışarının baskılarına özgürlük isteği ile yanıt vermeye çabalasak da içeriden gelen böyle bir etkiye direnmek hiç kolay olmuyor.

Dışarının sosyal baskısı görünendir. Uyum gerektirir zorlayıcıdır. Öfke uyandırsa da uyum göstermeye veya en azından tepki vermemeye zorlar.

Aile veya çocuk gibi içimizdeki dışsal öğeler ise maalesef sinsidir. Kendini fark ettirmeden duygusal olarak içeriden esir alır ve farkında bile olmadan boyun eğmek, itaat etmek zorunda bırakır veya tepkisizliğe zorlar.

Diyeceğim o ki; Covid-19 virüsünün yaptığına benzer süreçleri ezelden beri duygu dünyamızda da yaşıyor olabiliriz.

Virüsü tanıyıp ne olduğunu bilmeseydik ölümlere yol açan, bizi değiştiren, dönüştürenin ne olduğunu da anlamayacak korkular içinde kıvranıp kendimizden endişe etmeye başlayacaktık.

Benzer bir süreci insanlık sıtma salgınları sırasında da yaşadı. Sıtmanın nasıl ve nereden geldiğinin bilinmediği, sivrisinekler ile bulaşma şekli gösterilemediği için hastalığın hava ile bulaştığı düşünülerek “Malaria - Hava Hastalığı” ismi verilmiş ancak yarattığı korku ikliminden tüm insanlık etkilenmiştir.

Günümüzün Covid-19 salgını gibi zamanının sıtma hastalığı da “içimizdeki dış” gibi etki eden değiştirip dönüştüren bir hastalık iken önce etkenin belirlenmesi sonra bulaşma yolları ve tedavisinin bulunmasıyla insanlık sıtma ile mücadeleyi kazanabilmiştir.

Covid-19 Pandemisi ile olan mücadelede de benzer olarak etken hızlıca belirlenmiş, bulaşma yollarına yönelik davranış değişiklikleri sağlanmış ve aşılar ile korunma yoluna gidilerek korku iklimi aşılmış görünüyor.

Ancak, kültürel varlığımızın içine girip yerleşen, içerideki dışsal unsur olarak varlığı kontrol eden ve yöneten aile, aşk, evlilik, çocuk gibi öğelerin olumlu duygu durumlar ile beslendiği göz önüne alındığında bunlardan kurtulup özgür olma beklentisi olanlar için hastalığın tanı ve tedavi aşamasından hayli uzak görünüyoruz.

Biyolojik varlığımız söz konusu olduğunda içimizdeki dışsal öğeler ile mücadele etmeyi bir şekilde başarıyor olsak da kültürel anlamda içimizdeki dışsal öğelerin adını koyup farkına varmadan mücadeleyi kazanmanın olanağı olmadığını tarih bize söylüyor.

Şimdi diyeceksiniz ki; İyi ki bir hasta oldun. İçinin dışının birbirine karıştığı yetmezmiş gibi bizlerin de kafasını karıştırıyorsun.

Haklısınız. Üstelik virüse tekrar yakalanırsam daha beter bir pandemi güncesi kaleme alacağımın garantisi de yok.

Kabul etmek gerekir ki, 200 nanometrelik bir virüs insanlığın algı, duygu ve düşünce dünyasını değiştirdi.

Virüs kendini bir ağaç gibi tek ve hür zanneden bizlere yaprak, sadece kırılgan bir yaprak olduğumuzu hatırlattığı gibi biyolojik ve kültürel olarak yapmaya çabaladığımız iç-dış ayırımının özünde yapay ve anlamsız olduğunu da gösterdi.

Doğanın sefil bir parçası olduğumuz gerçeği bir süredir gözümüzün önünde duruyor.

Umarım bu kez gözlerimizi kaçırmayız…

Mehmet Uhri

MASKELERİMİZ

Çarşamba, Mayıs 11th, 2022

maskeler

Pandemi notları: Mayıs 2022

Pandemide pek çoğumuz için tedirgin, sinik içe kapanık halde neredeyse yaşanmamış sayılan iki yılı aşkın süre geçti.

Geldiğimiz noktada duruma alışamasak da virüsün varlığı görmezden gelip, yok gibi davranma eğilimiyle kendimizce çıkış arıyoruz.

Otoriteler de ekonomiyi canlandırmak uğruna bu tavra ses çıkarmayıp zımnen destek veriyor.

Bu iki yıl içinde virüs de pek çok kez biçim değiştirdi.

Daha bulaşıcı ancak daha az öldürücü görüntü vermeye başladı. Hastalanan sayısının azalmasına güvenip ölümlerin sürdüğünü görmemize karşın virüsle yaşamaya alışıyor gibiyiz.

Virüsü kendimizce evcilleştirdiğimiz sanısıyla neredeyse cellâdımızı sevmeye bile başladık.

Bu arada virüs bizim alışkanlıklarımızı da değiştirdi.

İlk başlarda korku ikliminin doğurduğu her yerden herkesten uzak durma alışkanlığını sosyal mesafe ve maske düzeyine indirme ve giderek bunları da gevşetme şeklinde yeni bir “normale” doğru ilerliyoruz.

Geriye dönüp baktığımızda korkularımız yüzünden uygulamak zorunda kaldığımız onca davranışı bir şekilde kabullenmiş olsak da maskelere alışamamış görünüyoruz. Alınan onca önleme uyum göstermemize karşın maske kullanma alışkanlığına direniyor olmamızın da bir anlamı olmalı.

Hatırlayalım; Aşı olunca hastalıktan kurtulacağımız düşüncesiyle birbirimize “aşılarımız tamamlanınca maskelerden kurtuluyoruz değil mi?” diye soruyorduk. Öyle olmadığını, bırakın aşıyı virüsün kendisinin bile hastalık geçirenlerde yeterince koruyuculuk sağlamadığını bildiğimiz halde derdimiz tasamız maskelerimizden kurtulmaktı.

İyi de maske neden bu denli istenmeyendi?

Çünkü yüzümüzü yitiriyorduk.

Maske ile tanınan bilinen kimliğimizi kaybediyor neredeyse herkesle aynı oluyorduk. Bunca yıl özen ve çabayla oluşturduğumuz kimliklerimizin en önemli parçası olan yüzümüzü yitirmek pek çoğumuza kimliğin de yitimi gibi geliyordu.

Pandemi ile birlikte insanlardan uzaklaşıp evlere kapanınca kimliklerimiz ve diğer pek çok sahip olduklarımız da anlamını yitirmişti. İlk şoku atlatıp maskeler ile sokağa çıkabilir hale gelsek de yüzü olmayan insanlar olarak bir arada olmaktan o günlerde pek dile getiremesek de rahatsızlık duyuyorduk.

Yüzümüz olmayınca mimik, tonlama, konuşma hatta ciltteki kırışıklıklar bile görünmüyor makyajın, botoksun ardına saklanmanın anlamı kalmıyordu. Bırakın başkalarını, aynaya baktığınızda yüzünde maskesiyle size bakan ne kadar sizdiniz emin bile olamıyordunuz.

Aynadaki kendiniz ile baş başa kalmak hiç bu kadar ürkütücü gelmemişti.

Maskesiz yapamayınca maskeleri renklendirip şekillendirip daha görünür kılarak arkasına gizlenme biçiminde oyunlar oynadık. Koruyucu olmadığını bildiğimiz halde elbise kumaşından yapılmış maskeler ile moda bile oluşturduk.

Meğer yüzümüz olmayınca kendimiz olmak ne denli zormuş?

Mimiksiz olmuyormuş. Konuşmanın yanına kattığımız mimik, tonlama, jest, kaş, göz bakış ne varsa kendimize dair sezgisel olarak ne çok şey anlatıyormuş?

Kimliklerin ardında gizli tuttuğumuz ve hatta kendimizden bile gizlediğimiz ne varsa o mimik ve diğerleri ile kendini gösteriyormuş.

Yıllar boyunca özenle inşa edip ardına sığındığımız başkalarına gösterdiğimiz kimlikler pandemi kısıtlamaları sürecinde anlamını yitirince kendimizle olmak, kendi olmak, kendi gölgemizle yüzleşmek zorundaydık.

Pandemi korkusu bizi kendimize hapseden bir cezaevine dönüşmüş içeride yalnız kalmıştık. Ne yaparsak yapalım yüzümüzün büyük kısmını kaplayan maske ile ötekilerden uzaklaşıp çoktandır unuttuğumuz kendimizle baş başa kalmak hiç kolay değildi.

Dahası ölüm ve ölüme dair ritüeller bile bilinen anlamını yitirmişti. Pandemi nedeniyle ölenleri diğer ölenlerden ayırıp özel mezarlara defnederken bilinen ritüel ve törenlerin hiç biri yapılamıyor insanlar dünyadan ayrılırken de yalnız bırakılıyordu.

Bu durumu bile kabullendik ama maskeler ile ilgili soruna direnç göstermeyi sürdürdük. Pandemi kuralları gevşeyince sessiz bir uzlaşma ile önce maskelerden kurtulmayı seçtik.

Gerçi yine içerideydik ancak hücre hapsinden kurtulmuş görece kendimize benzeyen “diğerleriyle” birlikte daha sosyal bir hapishanedeydik.

Maskelerden kurtulmaya çabalarken eski alışkanlıklarımızı hatırlayıp başkalarının gözündeki kendimizi yeniden inşa etmeye koyulduk. 2 yıllık hücre hapsini unutmaya çabaladık.

Hâlbuki pandemi olanca hızıyla devam ediyordu.

Bizler ise cezasını çekmiş ve şartlı tahliye olmuş mahkûmlar gibi toplum içine geri dönmeye çabalıyoruz.

İki yıllık süreç sonunda kendimizi affettik ve başkalarından da affedilmiş olmayı bekliyoruz.

Ancak bencilliğimiz bizi yine bırakmıyor. Başkalarının da bizim gibi affedilmeyi bekleyenlerden olmasını önemsemiyor maalesef her şeyi kendimiz için istemeyi hak biliyoruz.

Hâlbuki pandemi içimizdeki insan ile yüzleşme ve kendini tanıma fırsatı vermişti.

Biz ise o yüzleşmeden kaçtık.

Onu yine içeride bırakıp yeni kimliklerimize tutunarak ve aynalardan uzak durarak içimizdekini hücresinde yalnız bıraktık.

Bu durumun normalleşmesi olası görülmese de sanırım bir süre daha böyle debeleneceğiz.

Geldiğimiz noktada hayatta kalanlar için virüs bedenlere zarar vermemiş görünse de içerideki insandan geriye artık sesi dahi çıkmayan hücresine hapsettiğimiz bir tortu bıraktı.

Mimiklerimiz, jestlerimiz, tonlama ve bakışlarımız ile başkalarının gözüne yine bir şekilde görünüyor olsak da maskenin ardında baş başa kaldığımız kendimizi çoktan terk ettik.

Şimdi bedenimizin işlevini yitirmiş bir uzvuna benzeyen o geriye kalan posa ile birlikte yaşamaya çabalıyoruz.

Pandemi yüzünden biyolojik ölümlerin sayısı başlangıçta beklenenlere göre az olsa da içimizdeki kayıpların hesabını yapmaya yüzümüz dahi yok.

Görünen o ki; maskelerin ardında yalnız yüzümüzü yitirmedik.

Mehmet Uhri

Yanardöner

Pazar, Aralık 19th, 2021

yd2-2

I

Arkadaşlıkları doğup büyüdükleri Anadolu kasabasında başlamıştı.

Aynı sokakta büyümüş, ilkokulu aynı okulda okumuşlardı. Zaman onları ve ailelerini farklı yerlere savursa da yıllar sonra birbirlerini İstanbul’da bulmuşlardı. Melek hemşirelik okumuş bir özel hastanede gece hemşireliği yapıyor, Alev ise muhasebecilik eğitimi sırasında staj yaptığı şirketin muhasebe bölümünde mezuniyet sonrası işe girmişti.

20’li yaşlarını bitirmek üzereydiler ve ikisi de şehrin farklı yakalarında yalnız yaşıyordu.

Sosyal medya paylaşımlarıyla aynı şehirde yaşadıklarını fark edip birbirlerine tutunmuşlar, sıkça yaptıkları gibi o gün de buluşmak için haberleşmişlerdi.

Şehrin farklı yakalarında yaşayıp çalıştıkları için ikisine de uzak olmasına karşın orta nokta olarak Mecidiyeköy’de bir kafede buluşmayı alışkanlık edinmişlerdi. Bazen sinema veya yemek için yakındaki alışveriş merkezinde buluştukları da olurdu.

Buluşma talebi genellikle Alev’den gelir Melek de bu duruma genellikle itiraz etmezdi. Bu kez acil buluşma talebi Melek’ten gelmiş başka açıklama yapmamıştı.

O soğuk kış günü akşamüzeri kafeye giren Alev masalara göz atıp arkadaşının henüz gelmediğini görünce rahat konuşabilecekleri sakin bir masa arandı. Gözüne kestirdiği masaya ilişip üstündekileri sandalyeye bıraktı. Ufak tefek görünüşüne aldırmadan taşıdığı bohça irisi çantasını açıp içinden çıkardığı kitabı masaya koydu.

Sipariş almak için gelen garsonu, birini beklediğini siparişi daha sonra vereceğini söyleyip geri gönderdi. Kafenin kalabalığına aldırmadan kitabını açıp okumaya başlayan Alev Melek’in kafeye girişini fark etmedi. Sessizce Alev’in arkasından sokulup sesini yükselten Melek “ben geldiiiiim” diyerek ürkütmeye çalışsa da istediği tepkiyi alamadı. Alev her zamanki sakinliği ile kitabını kapatıp ayağa kalktı bir şey söylemeden arkadaşına sarıldı.

Alev, Melek’in oturmasını beklemeden “Açıklama yapmayınca senin için endişelendim. İyi misin?” diye sordu. Melek yandaki sandalyeye ilişirken “iyiyim merak etme, kafam fazlasıyla karışık, o kadar“ dedi.

Alev’in meraklı bakışlarla sözlerinin devamını beklemesine aldırmayan Melek, arkadaşını hızlıca süzdükten sonra “Saçındaki mavi röfleyi fıstık yeşiline çevirmişsin. Güzel de olmuş. Yine de dövme yaptırsan böyle geçici işlerle uğraşmasan diyorum ama dinleyen kim?” diyerek arkadaşına takıldı.

Alev sağ omzuna düşen yeşil röfleli koyu kestane rengi saçlarını eliyle savurup gülümsemekle yetindi.

Elindeki menüyü masaya bırakmasına fırsat vermeden, kahve siparişi vererek garsonu gönderdiler. Melek masanın üstünde duran kitabı eline alıp kapağına baktı sonra yerine bıraktı. Arkadaşına dönüp;

- Nasıl yapıyorsun bunu bir türlü anlamıyorum.

- Neyi nasıl yapıyorum?

- Bunca kalabalığın içinde kendini dışarıya kapatıp kitap okumayı nasıl beceriyorsun? Öyle dalıp gitmiştin ki ağız tadıyla korkutmayı bile beceremedim.

- Biliyorsun, memleketten uzakta öğrencilik ve kalabalık yurt ortamlarında kalınca insan aktif yalnızlığa alışıyor. Yalnızlığımla baş edebilmek için bir işle uğraşmam veya hiç olmazsa kitap okumam gerekiyor. Bu bana iyi geliyor.

- İyi de kendini bulunduğun ortamdan, insanlardan ayırmış, uzaklaştırmış olmuyor musun?

- Dışarıdan öyle görünüyor olsa da içimdeki yalnızlığa iyi geliyor. Hem milletin ne düşündüğünden bana ne? Kitap ile kurduğum arkadaşlık beni başka yerlere götürüyor. Biliyorum herkes yapamıyor. Mesela sen, ilkokulda bile çabuk sıkılır dikkatini hiç yoğunlaştıramazdın. Belki de yapmak istemezdin. Ona buna bakmak veya takılmakla sıkıntını geçirmeye çabalardın. Hatırlasana, bu yüzden okulda beni de rahat bırakmazdın. Tam kurtulmuştum yine çıktın karşıma.

- Sen o lafları külahıma anlat. Benden kurtulamazsın. Zamanında biri sana sağlam bela okumuş. İşte ben o belayım. Hem anlatacaklarım çok önemli. Senden başkasına da anlatamam. Bana yardım etmek zorundasın.

Melek’in son cümlesi ağzından bir emir gibi dökülmüştü.

Alev soran gözlerle arkadaşına bakıp anlatmasını bekledi. Melek çevresine bakındı öne doğru eğilip sesini kısarak “Bir çocukla çıkıyorum ve her şey çok hızlı ilerliyor, ancak kafam çok karışık.” dedi.  Alev heyecanla arkadaşının elini tutup “tanıyor muyum?” diye sordu.

Kahveler masaya servis edilirken ikisi de arkalarına yaslanıp garsonun gitmesini bekledi. Kahvesinden hızlıca bir yudum alan Melek heyecanla anlatmaya başladı.

- Hiç görmedin ama sana anlatmıştım. Hani Covid servisinde yoğun bakımda uzaylı kıyafetleri ile çalışırken hastaları huylarına göre renk verip ona göre davrandığımızdan söz etmiştim. Hatırladın mı?

- Hatırlıyorum galiba. Maviler dışa dönük, Sarılar içe miydi? Neydi?

- Doğru hatırlıyorsun. Maviler dışa dönük, Sarılar içe dönük, Yeşil dünya yansa umuru olmayan mütedeyyin, Kahverengi her şeyi kendine dert eden, Kırmızı saldırgan, sorgulayan arıza çıkarmaya yatkın, Siyah hep kendini suçlayan, Lacivert varlıklı görünmeye çalışan, Mor bir zamanlar varlıklı olduğunu anlatıp duran diye gidiyordu liste.

- Renksizler, şeffaflar en tehlikelileri demiştin. Ha bir de Alacalı olan yanardönerler mi vardı neydi?

- Hah işte gün içinde sürekli huy değiştirdiği yetmezmiş gibi hasta iken başka iyileşince bambaşka olan en çekindiğim yanardöner tiplerden biriyle çıkıyorum.

- Yani tedavi ettiğiniz hastalardan biriyle mi berabersin? Yok artık. Sen şu işi en baştan anlatır mısın?

Kahvelerini yudumlarken Melek çıktığı delikanlı ile hastanede tanıştığını, yoğun bakım şartlarında astronot kıyafetli bir hemşire olarak ilgilenirken delikanlının yattığı yerde yalnızlıktan yakınıp kendi ile konuşması için yalvarması üzerine tanışıklıklarının başladığını anlattı.

- Yani tanıştığınızda çocuk senin yüzünü hiç görmedi mi?

- O kıyafetlerle görmesine olanak yoktu. Doğrusu ben de nasıl olsa dışarıda tanıması mümkün değil diye ricasını kırmadım, ara sıra uğrayıp sohbet ettim. O sırada yoğun bakımda haftalarca kalması gerekeceğini ikimiz de bilmiyorduk. Uzun süre entübe halde kaldı. Kelimenin tam anlamıyla öldü öldü dirildi. Makineyi bağlı halde, boğazındaki tüple nefes alırken bile işaretlerle yanında kalıp bir şeyler anlatmamı istiyordu.

- Ne anlatıyordun?

- Kendimi anlatacak değilim ya? Gevezelik ediyordum. Havadan sudan konuşuyor, hiçbir şey bulamasam haberleri aktarıyordum. Bir ara hastalara verdiğimiz renkleri bile anlatmışım. Boğazındaki tüp çıkarılıp rahat nefes almaya başlayınca kendi renginin ne olduğunu sordu. Cevap vermedim. Israr edince “yanardöner bir şey işte” diye geçiştirdim. İyi bir şey söylemişim gibi sevindi garibim.

- Sadede gel. Sonra ne oldu?

- Dur kız anlatıyorum. Yüzümü görmese de parfümümü fark ederek beni diğerlerinden ayırmaya başlayınca koku duyusunun geri gelmekte olduğunu iyileştiğini anladık. Uzak durmaya çalışsam da normal servise geçince ne yapıp edip ismimi öğrenmiş. Nasıl görmüşse boynumdaki dövmeden beni buldu.

Bu sözler üzerine Alev arkadaşının boynundaki zeytin dalından kanatlı meleğe dönüşen ve özgürlüğe kanat çırpan melek dövmesine baktı. Melek sanki göstermek istemiyormuş gibi eliyle kapamaya çalıştı.

- İyi de nasıl çıkmaya başladınız?

- Bir akşam nöbet için hastaneye geldiğimde holde elinde ziyaretçilerinin getirdiği çiçeklerden biriyle beni beklerken buldum. Çiçeği uzattı. Ertesi gün taburcu olacağını girişteki kafede bir kahve ikram ederek teşekkür etmek istediğini söyledi.

- Yufka yüreğin dayanamadı değil mi? Haspa seni…

- Öyle oldu.

Melek o kısacık buluşmada çocuğun müzisyen olduğunu öğrendiğini, sağlığı ile ilgili bilgiler verip öğütlerde bulunmaya çabaladığında parmağını ağzına götürüp “Unuttunuz mu? Ben yanardöner hastanızdım” diyerek susturduğunu, “Yalnızlığa gömüldüğüm inleyen ve öksüren hasta sesleri dışında bir şey işitilmeyen yoğun bakımda hava açlığı çekip ölümü beklerken kendi kendine şarkı mırıldanıp işini yapmaya çalışan biriydiniz benim için. Ama diğerlerinden farklıydınız. Yüzünüzü görmesem de yakında olduğunuzu bilmek, sesinizi duymak iyi geliyordu. Öylece yalnız başıma ölüme yuvarlanacağım diye korkarken size tutundum” dediğini anlattı.

- Sen ne yaptın? Kuyruğunu mu salladın?

- Yapar mıyım hiç? Hastalık travmasını atlatınca unutacağından emindim.

- Ama?

- Ama öyle olmadı.

Melek, bu görüşmeden kısa bir süre sonra iki hafta önce nöbete girerken delikanlının hastane kapısında eline bir davetiye tutuşturup iki gün sonra sahne alacağı mekâna beklediğini söyleyip toz olduğunu, davetiyenin üzerine de “itiraz istemem. Yanardönerin müziği nasıl olurmuş görmenizi istiyorum” yazdığını anlattı.

- Ve sen tüm bunlar olurken bana hiçbir şey anlatmadın. Haber verseydin birlikte giderdik.

- Gitmedim ki. Konser akşamı nöbetçiydim. Nöbeti değiştirebilirdim. Ama korktum kızım, korktum.

- Neden korktun?

- Ne bileyim? Daha normal şartlarda tanışsak belki birbirimizin farkında bile olmayacaktık. Kafam karmakarışıktı.

- Sonra?

- Konsere gitmeyince hastaneye çiçek göndermeler, gelip gitmeler, sıklaştı. Kimseye rahatsızlık vermemesi ve saygıda kusur etmemesi iş arkadaşlarımı etkilemiş ve bir şekilde telefon numarama ulaşmıştı. Yazışmaya başladık. Geçen hafta buluşalım istemiştin ve işim olduğunu söylemiştim ya. İşte o akşam yemeğe çıktık. Sonra daha sık yazışmaya ve görüşmeye başladık.

- Sence nasıl biri?

- Buraya kadar tam bir romantik serseri.

- Ne anlatıyor?

- Birbirimizi tanımamamız gerektiğini ve niyetinin ciddi olduğunu söylüyor. Hep onun meleği olmamı ve öyle kalmamı istiyor.

- Tamam işte. Şimdi en önemli kısmına geliyorum. Sen tüm bunları bana anlatma sır gibi sakla, çocukla işi pişir. İyi de şimdi benden ne yüzle ve nasıl bir yardım istiyorsun?

- Şey, ben. Beni tanıyorsun. Hani az önce dedin ya dikkatini toplayamıyor hayatı öylece seyretmekle yetiniyormuşum. Yine öyle bir durumdayım. Ne istediğimi, ne yapmam gerektiğini ve dahası doğru olanın ne olduğunu bilmiyorum. Bir şeyler oluyor ve olanları sadece seyretmekle yetiniyorum.

- Ve benden senin yerine karar vermemi bekliyorsun.

- Yok, öyle değil. Seninle tanıştırmak ve çocuğu senin gözünden görmek istiyorum. Bir aradayken yani biz olduğumuzdaki halimize bakıp tanıdığın Melek olup olmadığım hakkında bir şeyler söylemeni bekliyorum.

- Kızım bunlar boş laflar. Asıl sen ne istiyorsun?

- Bilmiyorum Alev. Bir elimi uzatıp diğer elimi çekiyor gibiyim. Aptalca bir şey yapmaktan korkuyorum.

Bu sözleri söylerken gözünde beliren iki damla yaşı gören Alev çantasından çıkardığı mendili Melek’e uzattı. Melek derin bir nefes alıp Alev’e “Kısaca bu akşam bizimkinin çalacağı mekâna davetliyiz. İtiraz istemem birlikte gidiyoruz” dedi.

Alev işi olduğunu söylese ve itiraz etse de arkadaşının ısrarı üzerine pes etti.

Melek istediğini elde etmenin mutluluğu ile konuyu değiştirip iş ortamında yaşadığı kendince “acayipliklerden” söz etti. Muhasebe ile uğraşan bir bölümde rakamlardan başka anlatacak bir şeyi olmadığını söyleyen Alev yılsonunun yaklaşması nedeniyle iş yükünün arttığından yakındı. Alev’in delikanlı ile ilgili bir şeyler sorma çabasını Melek “seni etkilemek istemiyorum, fotoğrafını dahi göstermeyeceğim. Benim gibi geveze biri için bunun ne denli zor olduğunu tahmin edersin. Lütfen ısrar etme” diyerek geçiştirdi.

yd2-1

II

Bir süre daha oturup hafif bir şeyler yiyerek karınlarını doyurdular. Kafeden çıktıklarında hava kararmıştı. Birlikte Şişli’ye doğru yürümeye başladılar. Alev nereye gittiklerini sorunca Melek çıktığı delikanlının lüks otellerden birinin barında hafta sonları piyano çaldığını, haftanın bazı akşamlarında da Kadıköy’de canlı müzik yapan gruba eşlik ettiğini anlattı. Otele doğru yürürlerken dayanamayıp hızlıca delikanlının müzikle dolu hayat hikâyesini anlattı.

- Biliyor musun Alev? O da benim gibi babasız büyümüş. Onun da babası evi terk edip gitmiş bir daha da arkasına bakmamış.

- Eeee. Ne var bunda?

- Anlamıyor musun? Aynı şeyleri yaşamışız ama o benim gibi bağlanmaktan korkmuyor. Babamın çekip gitmesi yüzünden hiçbir zaman birine bağlanmam, bağlanamam diye düşünüyordum. Şimdi ise kafam çok karışık.

- Nedir karışık olan. Çocuk sana ilgi duyuyor, sen de ondan hoşlanıyorsun. Bırak gittiği yere kadar gitsin.

- O kadar kolay değil. Annem benim adımı boşuna Melek koymadığını söylerdi. Hemşire olmamı isteyen de annemdi. Bilirsin, melekler özünde hep başkalarına iyilik ve yardım yaparlar. Kendi hayatlarını yaşamak yerine bir başkasının hayatına tutunur, o şekilde yaşarlar.

- Ne var bunda?

- İyi ama ben hep başkasının meleği olmak istemiyorum. İçimdeki iyilik ateşi ile birlikte özgürlüğe kanat çırpan melek olmak çok mu zor? O bana “sen benim meleğimsin” deyip duruyor. Hastane ortamında hemşirelere sembolik olarak “melek” dense de aslında orada kimsenin meleği olmuyorsun. Hastaların arasında özgürce dolaşan biri oluyorsun. Ama o, hayatıma girdiğinden beri kendimi kafese tıkılmaktan korkan bir kuş gibi hissediyorum. Annem gibi olmaktan korkuyorum.

- Nasıl yani?

- Annem de kendini babama adamıştı. Babam için yaşar hayatı onun içi kolaylaştırmak dışında hiç bir şey istemezdi. Bir gün babam öylece çekip gidince sanki kanatları kırıldı. Peşinden gitmeye, aramaya bile cesaret etmedi. Üstelik erkek kardeşimle birlikte bizlere bakmak zorundaydı. Her anne çocuklarının meleğidir derler ya, annem de öyleydi. Özgürlüğünü, kanatlarını bırakıp çocuklarının yanına yere oturdu. Bir daha da hiç uçmadı. Bizi yetiştirirken kendi de yanan bir mum gibi eridi gitti. Erkek kardeşime sahip çıkmak anneme destek vermek uğruna ben de çabuk büyümek zorunda kaldım. Kısa yoldan meslek edinmem aileme destek olmam gerekiyordu. Hemşireliğe razı oldum.

- Pişman mısın?

- Değilim. Hatta tam bana göre bir meslek. Kimseye bağlanmadan, ayrıcalık tanımadan yardım ediyor, iyiliği için çabalıyor, destek oluyorsun. Annemin bize öğrettiği gibi…

- Şimdi bu çocuğun sana tutkun olması “meleğim” diye seslenmesi mi seni ürkütüyor? Yoksa çocuğun aşkına yeterince karşılık verecek kadar kendini tutkun hissetmediğin için mi kafan karışık?

- Bilmiyorum Alev. İnan bilmiyorum.  Benden bize nasıl gidilir hiç bilmiyorum. Mesela sen hep vardın. Yani hep bizdik. Doğal olan buydu. Şimdi ise durum çok farklı. Karşımda biz olalım diyen biri var. Ben ne cevap vermem gerektiğini bilmiyorum. Kaçmak istemiyorum ama ileri doğru adım atacak cesareti de bulamıyorum.

- Benden ne istediğinin farkında mısın? Birincisi bu konuda senden daha deneyimli olmadığımı biliyorsun. Yok, mesleki açıdan bakmamamı istiyorsan bu işin bir matematiği olmadığının sen de farkındasın. Tamam, muhasebe mantığı ile bir bir daha iki eder ama söz konusu iki insanın bir araya gelmesi ise toplamanın sonucu insandan insana, ilişkiden ilişkiye hatta aynı ilişki içinde bile değişkenlik gösterebilir. Sana ne söylememi bekliyorsun?

- Bir araya geldiğimizde iki etmeyelim, ikiden az olalım sorun değil. Ancak eksilen taraf hep ben olacağım, eriyip gideceğim diye korkuyorum. İzin ver, bugün “bize” senin yanında senin gözlerinle bakayım. Bir şey söylemesen de olur.

- O zaman duruma bir daha bakalım. Çocukluğunuzda ikiniz de benzer travmaları yaşamışsınız. Onun için de babasız büyümek zor olmuş olmalı. Ama o yine de bağlanmaktan korkmuyor.

- Korkuyor aslında. O da benim gibi özgürlüğüne düşkün. Aradığı özgürlüğü müzikte bulduğunu söyledi. Annesi istemediği halde müzisyen olmuş. Bunun için araları açılmış. Ona müziği öğreten hocası ve birlikte müzik yaptığı arkadaşları dışında öyle çok sosyal bir çevresi yok. Bu yüzden hayatındaki anne baba boşluğunun yerine beni koymasından endişe ediyorum. Pek çok kadının hoşuna gider belki böyle bir bağlılık. Ama ben istemiyorum.

- Yine de bir şey seni ona çekiyor. Hatta şimdi beni bile peşinden sürüklüyorsun.

Bir süre ikisi de konuşmadan caddenin kalabalığında yürüdüler. Melek Alev’in düşkün olduğunu bildiği için seyyar satıcıdan aldığı kestaneleri soyarak tek tek ikram etti. Alev “Ne bu rüşvet mi veriyorsun? Sonra 200 gram kestane ile kandırdım filan diyeceksin değil mi?” diyerek arkadaşına takıldı. Soğuğa aldırmadan konuşa konuşa lüks otele doğru ilerlediler.

yd3

III

Otele vardıklarında piyano sesine yönelip bir kenarı bar olan genişçe hole doğru ilerlediler. Koltukların çoğu doluydu. Barda bir süre ayakta beklediler. Daha sonra boşalan masalardan birine yerleştiler. Piyano çalmakta olan kirli sakallı iyi giyimli papyonlu delikanlı başıyla selam verip gözleriyle kızları takip etmeyi sürdürdü.

Parça bittiğinde salondaki kimsenin tepki vermediğini gören Alev alkışlamaya başladı. Melek ve salondaki birkaç müşteri alkışa eşlik edince piyanist hafifçe doğrulup salonu selamladı.

Sonra tekrar çalmaya başladı.

Piyanodan yükselen tınılar salonu dolduruyor olsa da kimsenin dinlediği yoktu. Melek, çevresindeki yüksek sesle konuşan arada kahkaha atan kimseyi umursamayan insanlara kızgınlıkla baktı. Alev sakin olmasını rica etti. Parça bittiğinde daha güçlü bir alkışla piyanisti kutlasalar da masalardan pek katılan olmadı. Piyanonun başındaki delikanlı mikrofona yaklaşıp “Sıradaki eser İstanbul için bestelenmiştir. İstanbul’un değişkenliğini, yanardöner hallerini anlatmaktadır.” diyerek kızların masasına göz kırptı. Sonra ağır bir tempoyla başlayıp giderek hızlanan, arada tekrar yavaşlayıp hiç bitmeyecek gibi devam eden uzunca bir müzik eseri çaldı. Parça bittiğinde salonun dikkatini çekmeyi başarmış daha fazla alkış almıştı.

Piyano çalmayı sürdürürken kızların masasına doğru eğilen garson “sanatçımız sizlere bir şeyler ikram etmek istiyor. Ne alırsınız?” diye sordu. Kızların tereddüt ettiğini görünce “çok güzel roze şarabımız var. Birer kadeh denemenizi önereceğim” dedi. Kızların itiraz etmediklerini görünce yanlarından ayrıldı.

Masaya gelen birer kadeh şarap, kuru meyve ve çerez tabaklarını görünce Alev “keşke o kestaneleri yemeseydik” dedi. Melek cevap vermeden çerez tabağını önüne çekip Antep fıstıklarını ayıklamaya koyuldu.

Delikanlının müziğini dinleyip kadehlerini yudumladılar. Ortam hoşlarına gitmişti. “Kısa bir aradan sonra müziğimiz sürecek” diyerek piyanonun başından ayrılıp masaya yöneldiğinde Alev ve Melek delikanlıyı yanlarına gelene kadar alkışladılar. Kalabalık görünen salondan alkışlara katılan yine olmadı.

Kısa bir tanışmadan sonra delikanlı Melek’in koltuğunun kenarına ilişip elini tuttu. Sonra Alev’e dönüp “Covid illetine yakalandığım için hem kendime hem de hayata öfke duyuyordum. Ama şimdi görüyorum ki o hastalık olmasa belki de Melek’le hiç tanışamayacaktık. “Olacaksa hayırlısı olsun, hastalığın bile” diyen müzik hocam haklıymış. Covid olmasa hayatımda bir boşluk yine olacaktı. Ancak ben o boşluğun ne veya kim olduğunu hiç bilmeyecektim” dedi. Meleğin avucunun içine masum bir öpücük kondurdu. Melek’in yanakları hafifçe kızardı, başını önüne eğip gülümsedi “annem de yaşadığımız onca şeyden sonra hep hayırlısı olsun der dururdu. Kardeşim ve ben hiç anlamazdık.” diye yanıt verdi.

Delikanlı Melek’in şarap kadehinden bir yudum alıp biraz çerez atıştırdı. Sonra Alev’e bakarak konuşmasını sürdürdü.

- Çok zamanım yok. Az sonra piyanonun başına dönmek zorundayım. Melek yoğun bakımda yaşadıklarımı anlatmıştır ama bir de benden dinlemenizi istiyorum.

- Zor olmalı.

- Zor değil, çok zor. İnsanlığından çıkıyorsun. Hiç bilmediğin bir ortamda yatağa bağlı bir şekilde can çekişiyorsun. Her tarafından borular çıkıyor. Altını bezliyorlar. Günler, haftalar geçiyor hiçbir şey değişmiyor. Hatta arada daha da kötüye gidiyor. Sağında solunda kendin gibi can çekişenler, kimse kimseyi görmüyor. Herkes can derdinde. Arada ölüp gidenler. İki dünya arasında bir yerdesin. Ölüyorsun. Yalnızsın. Her şey anlamını yitirmiş görünüyor. O zamana kadar kendimi koca bir ağaç, içinde yaşadığım toplumu da orman gibi görürdüm. Fazla kibirli olduğumu orada fark ettim. Ben ve benim gibi yoğun bakımda can çekişenleri, ölüp gidenleri görünce kocaman bir ağacın yapraklarından başka bir şey olmadığımızı düşündüm. Ben de diğerleri gibi tutulduğu rüzgâr yüzünden zamanından önce kopup gidecek yaprağı andırıyordum.

Melek araya girip “Abartmasaydın. Tamam, tedavin zor ve uzun sürdü ama sonuçta iyileştin işte” dedi. Delikanlı Melek’e bakıp hafifçe gülümseyerek sözlerini sürdürdü;

- Sağlıkçılar alışkın olabilir. Ama ben içimdeki yalnız, biçare, eksik ve ezik insanla orada tanıştım. Birileri tutmasa yok olup gideceğim hissi içinde günler, haftalar geçirdim. Arada bilincimin kapandığı da olmuş. Ancak işte o sıkıntılı günlerde astronot gibi giyinmiş biri gelip başımda bir şeyler yapıyor bu arada kendi kendine şarkı mırıldanıyordu. Beni görüp görmediğinden bile emin değildim. Bana bakmıyordu. Ama özellikle geceleri yoğun bakımda solunum cihazlarının seslerinden başka ses duyulmazken sanki Melek’in mırıldandığı şarkıya tutundum. Hangi şarkıyı mırıldandığını hatırlamıyorum. Sadece fazlasıyla kötü söylediği kalmış aklımda.

- Eh yani. Bir de şarkı beğendirecektik sana. Öylece yatıyordun ve ben de işimi yapıyordum. Çalışırken farkında olmadan bir şeyler mırıldananlardanım. Hangi şarkıyı söylediğimin veya nasıl söylediğimin ne önemi var?

- Latife yapıyorum, Meleğim. Sonuçta benimle konuşmasını bir şeyler anlatmasını rica ettim. İki günde bir geceleri nöbete geliyordu. Aklına gelen ne varsa bir şeyler anlatıyordu. O konuşurken yalnız olmadığımı veya öleceksem bu dünyadan yalnız gitmeyeceğimi düşünüyordum. İyi geliyordu.

- Aslında haklısın. Yaptığımız tedavi pek işe yaramıyordu. Bir ara doktorlar ümidi kesmeye bile başlamıştı. Ama seninle konuşmaya başladıktan sonra yavaş yavaş iyileştin. Yani biz destek tedavi verip öte tarafa gitmene izin vermesek de iyileşmeni sağlayamadık. Vücudunun kendi mücadelesi seni iyileştirdi.

Delikanlı Alev’e dönüp “Meleğim demekte haksız mıyım?” diye sordu. Alev gülümsemekle yetindi.

Delikanlı çerez tabağında kalan son çerezleri ağzına atıp “Müzik devam etmeli” diyerek izin istedi. Piyanoya doğru ilerlerken garsona masayla ilgilenmesini işaret etti. Piyanonun yumuşak tınılarını salondakiler umursamasa da kızlar susup ilgi ile dinlediler. Her şarkıdan sonra alkışlasalar da salondan istedikleri seyirci desteğini sağlayamadılar.

Çok yıldızlı otelin barı dolup boşalıyor, koltukların sahipleri değişiyor, müzik ağır ve yumuşak tempoda devam ediyordu. Yandaki masadakilere katılmak isteyen iyi giyimli bey efendi Alev’in çantasını koyduğu boş koltuğu işaret edip “Alabilir miyim?” diye sordu. Alev bohça irisi çantasını kucağına alıp koltuğu boşalttı. Bey efendi ise koltuğu çevirmek yerine bu iş için çağırdığı garsonun gelmesini bekledi.

Alev salona gelen gidenlerin şık ve pahalı kıyafetler taşıyor olsalar da birbirlerine ne kadar benzediklerini düşündü. Neredeyse hepsi aynı şekilde davranıyordu. Salonun kapısında bir süre durup içeridekileri süzer gibi yapıyor, fark edilmeyi bekliyor sonra oturacakları yere doğru ilerleyip sanki çevrelerinde kimse yokmuş gibi tavır takınıp garsona sesleniyorlardı.

Çift olarak gelenlerde de durum değişmiyordu. Genellikle kadın salonun kapısında eşinin elini tutuyor veya koluna giriyor ama yine kısa bir süre tanıdık arıyormuş gibi bakınıp fark edilmeyi bekliyorlardı. Çalan müzik veya piyanodaki delikanlı umurlarında bile değildi. Delikanlı ise alkış gelmeyeceğini anladığı için parçaları birbirlerine ekleyerek çalmaya başlamıştı. Bir süre daha çaldıktan sonra daha uzun bir ara için salondakilerden izin istedi.

Yine kimse umursamadı.

Piyanonun başından kalkıp kızların masasına gelen delikanlı Melek’i göremeyince soran gözlerle Alev’e baktı. Alev “lavaboda” diye yanıt verirken mendilini ağzına götürüp birkaç kez olabildiğince sessiz aksırdı. Delikanlı “çok yaşa” derken ceketinin düğmesini açıp Alev’in karşısına oturdu. Delikanlının suskunluğunu gören Alev “Nasıl oluyor bu?” diye sorarak konuşturmaya çalıştı. Delikanlı soran gözlerle ellerini açarak açıklama beklediğini ifade eden bir jest yaptı.

- Nasıl oluyor? Müzik bir insanın hayatının ortasına nasıl bu kadar girebiliyor? İlgilenecek bunca şey, kitap, başka konular hatta sanatlar varken müzik nasıl tüm bunların yerini alabiliyor?

- Kulağımın müziğe yatkın olduğunu anladığımdan beri müzik hep hayatımın ortasında oldu. Bir kuş için rüzgâr veya hava neyse benim için de müzik öyle bir şey. Anlatması kolay değil. Madem kanatlarım var o zaman uçmalıyım diyen bir kuş değilim ama kanatlarımın hissettiği neyse onun varlığı iyi geliyor diyebilirim. Kendimi ve hayatı sözcüklere sığdıramasam da müzik üzerinden anlayıp aktarabiliyorum. Bu da şimdilik yetiyor.

- İyi de müzik sizi nereye kadar taşıyabilir? Müziğin nereye taşımasını hayal ediyorsunuz?

Delikanlı oturduğu koltukta hafifçe yana kayıp yaklaşmakta olan Melek için yer açtı. Melek sıkışık olmasına aldırmadan delikanlının yanına otururken “Ne kaynatıyorsunuz bakayım? Beni mi çekiştiriyorsunuz?” diye sordu. Alev “Konuşacak onca konu varken seni niye konuşalım? Müzik üzerine konuşuyorduk” diye cevap verdi. Delikanlı Melek’in elini tutup avucunun içine bir öpücük kondurdu. Melek yine kızarıp çevresine bakındı. Elini hızla geri çekti. Delikanlı gülümseyip Melek’e baktı;

- Alev bana müzik ile sadece müzik ile yaşamayı nereye kadar sürdürebileceğimi sordu.

- Yok, öyle sormadım. Müziği rüzgâr veya havaya benzetmişti. Ben de nereye uçmayı düşlediğini sordum.

- Bilmiyorum sevgili Alev. İnan bilmiyorum. Tek bildiğim müziğin hayatın içinden yavaş yavaş çekilmekte olduğu. Her şey, herkes görsellik üzerine yoğunlaşıyor. İnsanlar kulağını yitiriyor, konuşmaktan başka bir iş için kullanamaz olacaklar diye korkuyorum. Aynı korkuyu paylaştığım müzik hocama “ne yapmalı?” diye sorduğumda “Müzik yapmaya devam et, yeter” diye cevap vermişti. Yani bu şehrin martıları gibi hiçbir yere gitmeden aynı yerde dönüp duruyorum. Müziğin olmadığı bir hayatın ne kadar boş olacağının farkında bile olmayanlar için ve daha çok da kendim için hayatımı müzikle doldurmaya çalışıyorum.

Melek delikanlının koluna girip “Geçen gün bana anlattıklarını Alev’e de anlatır mısın? Müziği öğrendiğin hocanın kaygılarını paylaşmıştın. İnsanın duyu organlarını yitirip kocaman bir göze dönüşmekte olduğundan söz etmiştin.” Dedi.

Piyanistimiz sevgi dolu gözlerle Melek’e baktı. Garsona uzaktan bir el işareti yapıp içecek bir şeyler getirmesini rica etti. Anlaşıldığı kadarıyla içkiler ikram olduğu için hangi şişe açıksa o şişeden şarap servisi yapılıyordu. Bu kez masaya beyaz şarap servis edildi. Fark ettirmemeye çalışarak garsonun cebine bahşiş bırakan piyanistimiz Alev’e döndü.

- Az sonra müziğe dönmem gerekecek. Konu uzun çabucak anlatmaya çalışayım. Hocamın anlattığına göre teknoloji ve modern yaşam ile birlikte duyu organlarımız arasında göz, her şeyin önüne geçip tüm algıları yönetir olmuş. Günümüzde her şey görünürlük ve görsellik üzerinden var olabiliyor. Sosyal medya ortamlarına baktığında görünürlük ve seyredilir olmanın baskın olduğunu görüyorsun. Her şey göze bağlanınca koca bir ömrün hayata gözlerini açmak veya yummak diye tanımlandığından hatta insanların artık okumak yerine seyretmekle yetinen kocaman bir göze dönüşmekte olduğundan yakınmıştı, hocam.

- Yani?

- Yani görsellik arttıkça diğer duyu organlarımız giderek köreliyor. Farkındaysan önce koku duyumuzu yitirdik. Koku duyusu, tat duyusunun içine kısıtlı bir alana tıkıldı ve haliyle köreldi. Hocam, günümüzde hep yapay kokular ile avunduğumuzdan söz ediyor. Dahası böyle giderse pandeminin getirdiği sosyal mesafe uygulaması ile dokunma duyumuzdan da olacağız. Başlangıçta çok önemsememiştim ama müzik hocam aynı şekilde sesimizi ve kulağımızı da yitirmekte olduğumuzdan söz edince durumun ciddiyetini anladım. Sesimiz kısılırken müzik de hızla hayatın kenarına atılıyor. Koku duyusunun başına gelenler müziğin de başına gelecek gibi görünüyor.

- Nasıl olacakmış bu? Konuşurken sesimizi kulağımızı kullanmayı da mı bırakacağız?

- Konuşacağız ama sesimiz daha kısık çıkacak, hayatımızda müzik azalırken konuşma da bu durumdan nasibini alacak. Az önce olduğu gibi kimseye duyurmamak için ses çıkarmadan aksıracaksın ve saçının ucundaki yeşil röfle ile aynada kendini fark etmek veya ettirmekle yetineceksin.

- Seviyorum o röfleyi.

- İlk kez fark ettiğimde başkalarının dikkatini çekmek isteseydin daha gür olan saçının arka kısmına röfle yapardı diye düşünmüştüm. Saçının önüne yaptığına göre kendin de göresin diye yapıyorsun. Bu güzel. Ama sonuçta o da diğer duyulara değil, göze hitap ediyor.

- Peki, ne olacak?

- Hocamın söylediğine göre çok kısa süre içinde o gürültülü arabaların yerini elektrikli motorlarıyla ses çıkarmadan yol alan arabalar alacak. Önce şehirlerin gürültüsü azalacak. Bu durum ilerleme olarak görülecek, herkes iyi bir şey zannedecek. Ancak insanların sesleri de daha az çıkmaya daha az itiraz etmeye başlayacaklar. Kendi kendine yüksek sesle şarkı söylemeye bile çekinir olacaklar. Şehirler yavaş yavaş kütüphane sessizliğine bürünecek. Sonra sıra müziğe gelecek. Müzik insanların hayatlarının arkasında bir fon haline dönüşecek. Şu an salondaki kokuyu burnumuz algılamadığı gibi kulaklarımız da çalmakta olan müziği işitmez olacak. Belki yine bir yerlerde müzik çalacak ama kulağımız müziğe uzaklaşacak. Kendimizle ve başkalarıyla ilgilenip nasıl göründüğümüzle oyalanırken müzik hayatımızdan eksilerek yok olacak.

- Hayatın doğal akışı gibi söz ediyorsunuz. Müziğin hayatın içinde bir fona dönüştüğünden söz ederken bile görselliğe gönderme yapıyorsunuz. Yine de yitirilenin ne olduğunu tam olarak anlayamadım. İşitme duyum yerinde duruyor ve konuştuklarınızı anlayabiliyorum.

- Bu soruyu ben de hocama sormuştum. Müzik olmazsa hatıraların eksik kalacağından söz ederek günümüz müziğinde aradığını bulamayanların geçmişin 45lik plaklarına yönelmesinin boşuna olmadığını anlatmıştı. Hatıralara eklemlenmiş müzik parçaları ile yaşanmışlıklarına tutunulduğundan söz etmişti. Dediğine göre müzik hayatın içinden çekildikçe hatıralar eksik kalacaktı. İleride bugün burada oturup konuştuğumuzu belki yine hatırlayacağız ama çaldığım müziğin bu hatırlamada katkısı çok az olacak. Hâlbuki insanlar çalmakta olan müziğe eşlik etmiş olsa bugüne dair o coşku unutulmayacak, bir gün aynı müzik karşılarına çıktığında bugünü hatırlayıp yaşadıklarının kendi hayatı olduklarını fark edecekler. Hocam, “Müzik de koku gibi hayatın içinden eksildikçe yaşanmışlıklar fakirleşecek diye kaygılanıyorum” diye söyleniyordu. Korkarım haklı çıkacak.

Melek piyaniste sevgi ve hayranlık dolu gözlerle baktı ve “İyi de insanların burada yaşadıklarının kendi hayatı olduğunu hissetmediklerini nereden biliyorsun?” diye sordu. Soruya Alev yanıt verdi.

- Baksana bu salondaki herkes birbirine benziyor, kime baksan aynı şekilde davranıyor ve nasıl göründüğü ile çok meşgul. İnsanlar gelip gidiyor ama salonda hiç bir şey değişmiyor. Bir tek yaşlıca bir bey efendi az önce çıkarken piyanoya doğru ilerleyip saygı dolu selam verdi. Şimdi o da yok. Bugün buradan geriye kimseye hatırlayacak pek bir şey kalmayacak. İyi vakit geçirmiş olacaklar ama o yaşlı beyefendi haricinde buradakilerin ömürlerine ekleyecekleri hatırlamaya değer anı kırıntısı bile olmayacak.

- Anlamadım. Burada oturup sohbet etmiş olmaları yetmiyor mu?

- Kızım bizim sen her sohbetimizi hatırlıyor musun? Çoğunu unutup gidiyoruz. Lakırdı ediyoruz. Ama bazen bir film üzerine saatlerce konuşup tartışıyoruz. Sonra günler geçiyor o filmi hatırlatan bir şey, bir müzik işittiğimizde film ile birlikte o tartışmayı hatırlıyoruz. Sanırım böyle bir hatırlamaya ihtiyacımız var.

Delikanlı bu sözleri başıyla onaylayıp tekrar Melek’in elini tuttu. Melek bu kez elini çekmedi. “Meleğim hayatlarımız fakirleşiyor, her şeyi seyretmekle yetiniyor içine giremiyor, bir şeylerin hayatımıza dokunmasına anı oluşturmasına fırsat bırakmıyoruz. Ben bunu o yoğun bakımda canım çekilirken kendi kendine şarkı söyleyen veya gelip benimle konuşan bir meleği dinlerken fark ettim.” Dedi. Meleğin yanakları kızardı. Kısa süre sevgi dolu gözlerle birbirlerine baktılar. Alev sesini çıkarmadan “onları” izledi.

Delikanlı kadehinde kalan son yudumu içip ayağa kalktı, önünü ilikledi. Müziğe devam etmesi gerektiğini söyleyip piyanoya yöneldi. Alev “Biz birazdan kalkarız, tanıştığımıza memnun oldum. Davet için teşekkürler” dedi. Piyanist “Şimdi kim beni alkışlayacak, müziğim yalnız kalacak, Melek, hiç olmazsa sen biraz daha kalsaydın” diyerek yüzünü ekşitti. Kızların cevap vermesini beklemeden piyanoya yöneldi.

IV

Otelden çıktıklarında hava iyice soğumuştu ve inceden yağmur yağıyordu. Yürünecek gibi değildi ama Melek arkadaşının söyleyeceklerini dinlemeden yanından ayrılmak istemiyordu. Alev çantasından çıkardığı kaşkolunu kafasına ve boynuna sarıp uçlarını kabanının içine soktu. Önünü ilikledi.

Melek, soran gözlerle arkadaşına baktı.

- Bir şey söylemeyecek misin?

- Yanınızda olup benim gözümden birlikteliğinizi görmek istemiştin. Gördün işte. Benim görevim bitti.

- Ama

- Aması maması yok. Hayat senin hayatın. Ben mi, biz mi kararını sen vereceksin. Şunu bil ki hangi kararı verirsen ver geride bıraktığın seçenek hep kafanı tırmalayacak. Merak etme her şartta seni bırakmam. Bunca yıldan sonra sen de beni bırakmazsın.

- İyi de çocuğa ne söyleyeceğim.

- Bir şey söylemen gerekmiyor. İçindeki melek ile dışındaki melek baş başa verip bir karar verecek elbet. Sen sadece bekleyeceksin. Gördüğüm kadarıyla çok fazla beklemen de gerekmeyecek. Geç oldu gitmeliyim. Burada ayrılalım.

- Eve gidince seni arayabilir miyim?

- Sen bilirsin. Bence bu gece böyle kalsın. Yarın konuşalım.

Bu sözlerden sonra Alev caddeye doğru hızlı adımlarla ilerledi. Bir an durup arkasını döndü Melek’e baktı “ Ha bu arada, farkındaysan seninkinin çaldığı o yanardöner İstanbul parçasını ikimiz de beğendik. Yani yanardönerlerden de arada hatırda kalır güzel bir şeyler çıkabiliyormuş. Hastalarınızı renkler ile etiketleyerek haksızlık ediyorsunuz dediğimde gülmüştün. Hatırlatayım istedim.” dedi.

Bohça irisi çantasını omzuna asıp hızını arttıran yağmura aldırmadan metroya doğru ilerledi. İstasyonun merdivenlerine geldiğinde dönüp uzaktan arkasına baktığında Melek’in otelin kapısında kararsız halde durmakta olduğunu gördü.

Geri dönüp arkadaşının yanına gitti ve koluna girdi. “Gün daha bitmedi. Seninkinin yanına dönmek veya bugün bir karar vermek zorunda değilsin. Hadi gel bana gidelim. Ama öyle hemen zıbarıp uyumak yok. Gece uzun ve benden çekeceğin var. Konuşacağız” dedi. Melek’in yine kararsız kaldığını görünce “Yağmurda kanatların ıslanacak diye korkma, uçmayacaksın. Metro ile gideceğiz haydi nazlanma” diye üsteledi.

Melek arkadaşının koluna sıkıca sarıldı. Birlikte metro istasyonuna doğru yürümeye başladılar.

İki arkadaş için Alev’in gölgesinde geçecek yanardöner bir İstanbul gecesi devam ediyordu.

Mehmet Uhri

Ömür Kumbarası

Pazartesi, Ekim 4th, 2021

img_3587

Hastane için birbirinin aynı sıradan günlerden birindeydik. Anlatacaklarım serviste hekimlerin bir araya gelip soluklandığı birkaç sandalye masa ve kanepe içeren mütevazı hastane odasında yaşandı. O küçücük odada anlamlı bir seremoni yaşanıyordu.

“Kumbara bundan sonra sende. Umarım içini yeterince doldurur, zamanı gelince hak ettiğini düşündüğün birine emaneti devredersin.” Diyerek elindeki kutucuktan çıkardığı şık küçük masa saatini meslektaşının avucunun içine bıraktı.

Çalışkanlığı ile bilenen ve sevilen meslektaşımız akademik kariyerine üniversitede devam etmek için veda turlarına başlamıştı. Hediyeyi takdim eden ve yukarıdaki sözleri sarf eden ise hastanemizin emektarlarından hekim abimizdi.

Odadakilerin bakışları altında hediyeyi alan meslektaşımız “Ne gerek vardı?” gibisinden bir şeyler geveleyip teşekkür etti.

Kısa süren sessizlikten sonra odadakilerden biri dayanamayıp “iyi de hocam kumbara dediniz. Bu kumbaraya hiç benzemiyor. Üstelik küçücük şeyin içini doldurmaktan söz ettiniz. Nasıl kumbara bu?” diye sordu.

img_3611

Gözler emektar uzmana çevrilince bizimki veda turları yapan meslektaşımızın avucunda duran hediyeyi işaret edip “ömür kumbarası” diye yanıtladı.

Sonra meslektaşıma dönüp anlatmaya başladı;

- Bunu beni yetiştiren rahmetli klinik şefim zorunlu hizmete giderken hediye etmişti. Saat gibi göründüğüne aldanmayıp bir tür kumbara olarak görmem gerektiğini söylemişti. Anlamadığımı görünce ilk kez onun ağzından duymuştum “ömür kumbarası” tanımını. Açıklamaya çalışsa da gençlik heyecanı ve o zamanın kariyer telaşı ile pek anladığımı söyleyemem. Kısaca bu bir ömür kumbarası ve anlamını biraz da senin bulman gerekiyor.

Odadakilerden biri dayanamayıp “Bir gizem olduğu anlaşılıyor. Yine de bunu size veren hocanızın nasıl bir açıklama yaptığını biraz daha anlatsanız, ipucu verseniz ne iyi olur” diye araya girdi. Bizimki bir süre susup düşündü. Sessizce bekledik. Sanki hatırlamaya çalışıyordu. Sonra bizlere dönüp hocasıyla olan diyalogu anlatmaya başladı.

- Hocam “Ömür kumbarası saate benzer içine attıkların ise hatırladığın anlardır.” Demişti. Çok basmakalıp bir cümle olduğunu düşünmüştüm. Sonra hatırladığım kadarıyla şöyle devam etmişti; “Eline aldığın ilk anlarda ne çok şey atarım bunun içine diye düşüneceksin. Sonra samimi olup kendin, sadece kendin olduğun anların azlığını fark edip onca anı zenginliği içindeki fakirliğine hayret edeceksin. Hep başkaları ve o başkaları ile birlikte paylaştığın mutlu anların arasından sadece kendin olduğun anları ayıklayınca elinde kalanların azlığına hayret edeceksin.” Demişti.

- İyi de neden zaman veya hayat kumbarası demiyoruz da ömür kumbarası diyoruz.

- Bu soru benim de kafamı çok kurcalamıştı. Yanıt basit aslında. Hayat veya zaman dışımızda akıyor. Ömür ise içimizde. Bize ait ve sonlu olan, ömür. Hayat ve zaman biz olsak da olmasak da sürüyor. O yüzden doldurmaya çalışacağın ömür kumbarası olmak zorunda.

- İyi de bunu niye yapacağım. Bana ne kazandıracak?

- Ben de hocama buna benzer bir soru sormuştum. “Sadece kendin olup kimse fark etmese de kendi yaptığının heyecanını hatırlayıp kenara attığın anlar girecek kumbaraya. Tek başınayken yakalayıp kaçırdığın veya tuttuğun balık, o balık ile beslediğin kedi ne bileyim kendin olduğun ve orada o an sen olmasan yaşanmayacağını bildiğin başkaları umursamasa da seni heyecanlandıran bir olay hatta kendine söylediğin yalan gibi tekil ne varsa ömür kumbarana dâhil olacak. Böylece içinde bulunduğun hayatın hiç olmazsa bir kısmının kendi hayatın olduğunu bileceksin. Dahası kumbarayı doldurmak için çabalarken aynada görüneni veya başkalarının gözündeki kendini bırakıp doğrudan içeri baktığında görünen biri daha olduğunu yani kendini fark edeceksin.Bundan iyi kazanç mı olur?” Gibi bir yanıt vermişti. Dedim ya bu sözler o zaman fazla felsefi ve uçuk görünmüş üzerinde çok düşünmemiştim.

- Ama şimdi benim düşünmemi istiyorsunuz.

- O gün hocamın işaret etmeye çalıştığı şeyi anlamamış olsam da zamanla üzerinde düşününce ömür kumbarası boş olduğu halde bunun farkında olmayan ne kadar çok insan olduğunu fark ettim. Mutlu mesut olsalar da yaşadıkları kendi hayatları değildi. Başkasının hayatını devralıp günü geldiğinde devrediyorlardı. Sanırım ben de bunlardan biriydim. Yıllar sonra hocamın rahmetli olduğu gün kumbarayı ve sözlerini hatırlayıp bıraktığı öğüdü tutmak gerektiğini düşündüm. O gün geç de olsa hayata başka türlü bakmaya başladım.

- Ne yaptınız? Nasıl doldurdunuz kumbaranızı?

- Çoğu insan için önemsiz gelebilecek göze batmayan ancak kendimi iyi hissettiren bir şeyler yapmaya çabaladım. En yakınlarımın bile bilmediği kimseden onay beklemediğim küçük yardım ve eylemlerle tanımadığım bilmediğim yüzlerini görmediğim hayatlara dokundum. Bu bazen bir insan bazen de bir sokak hayvanı veya bitki oldu. Kimseden onay beklemediğim için bilinmesini de istemedim. Ne de olsa kendi hayatıma erişmeye çalışıyordum. Dışarıdan bencilce görüneceğinden çekindiğim için gizli tuttum. Kumbara ile sırdaş oldum. Pek bir şey dolduramasam da kumbaraya bir şeyler sığdırmaya uğraşırken kendime karşı samimi olmayı öğrendim.

Konuşurken boğazı kurumuştu. Masada duran bardağa su doldurup yudumladı. Sonra bizlere bakıp “Neyse gereğinden fazla konuştuk. Uğurladığımız meslektaşımız için küçük bir hediye işte uzatmayalım.” Dedi.

img_36001

Hocamız konuyu kapatmaya çalışsa da anlattıklarını hepimiz kendimize göre anlamlandırmaya çabalıyorduk. Birimiz yine dayanamayıp “İyi de kumbaranın dolduğunu nasıl anlayacağız?” diye sordu. Hepimiz gelecek yanıt için bizimkine döndük. Az önce “Uzatmayalım” dediğini hatırlatsa da ısrar üzerine sözlerine devam etti.

- Kumbaranın dolu olup olmadığını anlamak hiç kolay değil. Öyle çalkalayarak anlayamazsın. İçine girebilmek gerekiyor. Üstelik yalın bir yalnızlıkla sadece kendin olarak girebilirsin. Bu küçücük kumbaranın içinde ne denli büyük bir boşluk olduğunu anladığında dönüp yaşadığın hayatı ve yaşamak istediklerini sorgulamakla başlıyor her şey. Hepimiz hayata bir şekilde tutunuyoruz. Bize sunulan olanaklar, yönlendirmeler ile kimlikler inşa ediyor kariyer kovalıyor değerler ve ilişkiler üzerinden içinde bulunduğumuz hayat balonunu büyütüyoruz. Hayat dışarıda büyürken geçip giden o bize ait kısacık ömrü ne yazık ki unutuveriyoruz.

- Yani?

- Yani aslında kumbara sensin. Kumbaraya baktıkça saati ve geçen zamanı göreceksin. Zamanın döngüselliğini ve her gün aynı güne uyandığını fark ettiğin an ömür kumbaran için de bir şeyler ayırmak zorunda olduğunu hissedeceksin. Gün gelecek, bir tat, bir koku, belki bir esinti sana kumbaranın içinde olanları hatırlatacak. Kumbara hiç açılmayacak ama sen içinde ne olduğunu veya ne olmadığını bileceksin.

- Peki ya sonra?

Bu sözler üzerine veda turlarını yapmakta olan meslektaşımıza bakıp gülümsedi.

- Sonra kumbarayı devretme zamanı gelecek. O küçücük boşluğu hayalleri ve yaşanmışlıkları ile yeni baştan dolduracak hak eden birini bulduğunda hocamın yaptığı gibi emaneti teslim edeceksin. Yükün hafiflemeyecek ama özgür olacaksın. Belki yeni bir kumbara hayal edeceksin. Üstelik bu kez elinde kumbaraya benzer bir şey de olmayacak. Kalan ömrünü o kumbaraya benzetmek için çırpınacaksın. Biriktirdiğin ömür yetmeyecek ama yine de sana ait olacak. Bu saatli kumbarayı doldurarak başlayacak devrettikten sonra kendine ait gerçek ömür kumbarasına gücün yetiğince ulaşmaya çabalayacaksın.

Odada derin bir sessizlik oldu.

Söylediği sözleri hazmetmeye çalışırken veda etmekte olan meslektaşım pandemi koşullarına aldırmadan bizimkine sarıldı. Kısa süren duygusal andan sonra kıdemli uzman abimiz meslektaşımıza bakıp “Sanırım emaneti bana aktaran hocamın anlatmaya çalıştığı böyle şeydi. Gittiğin yerde kumbara hep gözünün önünde olsun. Sana kendini hatırlatacak acımasız ama yine de sadık bir arkadaş olacağından eminim. Sonrasında ne yapacağını artık biliyorsun” dedi.

Dediğim gibi; hastane için kendini tekrar eden sıradan günlerden biriydi.

Tüm bunlar o mütevazı hastane odasında yaşandı ve bitti.

Mehmet Uhri

Cinayet Mahallinden

Pazartesi, Eylül 6th, 2021

img_e0595

“Sonunda geldin demek cinayet mahalline. Elbet gelecektin. Geç bile kaldın.” Diyerek sıcak bir sarılma ile başladı muhabbetimiz.

Doğup büyüdüğüm şehre yıllar sonra uğradığımda çocukluğumun geçtiği sokaklarda bir yabancı gibiydim. Mahalle aynı olsa da hafızamdaki sokaktan eser yoktu. Bahçeli küçük evlerin yerini alan apartmanlar, gökten araba yağmış hissi veren araba ve insan kalabalığında yer yön bulmakta zorlanıyor amaçsızca yürüyordum.

Değişim ve dönüşüme doğup büyüdüğüm ev de direnememiş sıradan bir apartmana dönüşmüştü.

Bir tek gökyüzü değişmemişti.

Çocukluğumun hayal dünyasını süsleyen gizemli küçük bulutları ile gökyüzü orada öylece duruyordu.

Sokakta amaçsızca ilerlerken tanıdık bir ses ismimi haykırıp yukarıdaki sözlerle beni kucakladı. Mahalle ve çocukluk arkadaşım sanki yıllar öncesinden sesleniyordu.

Sıcak bir buluşma oldu. Sahibi olduğu o küçücük emlakçı dükkânının önünde bir süre oturup sohbet ettik.

İlk anda pek değişmemiş olduğumuz karşılıkla yalanını söyleyerek söze başlasak da mahallenin kalan son morukları olduğumuzu kabul edip halimize gülmüştük. Arkadaşım birkaç şehir dolaştıktan sonra doğup büyüdüğü yere dönmüş memuriyetten emekli olup babasından kalan dükkânda emlakçılık işine başlamıştı. Çocukluğunda olduğu gibi enerjik, neşeli ve şaka dolu konuşuyor yerinde duramıyordu.

- Netice olarak giden sendin. Söyle bakalım hangi rüzgâr attı bunca yıl sonra seni buralara.

- Bilmem. Geldim işte. Fena mı?

- Bak ev filan bakıyorsan yardımcı olurum. Senin için değil kendim için istiyorum. Bu yaştan sonra muhabbete adam bulmak kolay olmuyor. Kaldığı kadarıyla eskiler ile idare ediyoruz. Durumun senin için de farklı olduğunu düşünmüyorum.

Cevap vermemi beklemeden neşeli bir kahkaha atıp “İyi ki geldin yahu. Gidemezsin. Çay koyuyorum” diyerek dükkâna yöneldi. Az sonra yine aynı heyecanla gelip yanıma oturdu. Sokaktan geçen biriyle selamlaştı. Lafının arasına girecek fırsatı bulduğumda “Neden öyle dedin?” diye sordum. Şaşkın biçimde yüzüme bakıp “Hoppala… Ne dedim de alındın şimdi?” diye yanıtladı.

- “Sonunda geldin demek cinayet mahalline” derken ne anlatmak istiyordun.

- Amaaaan. Ben de gereksiz gevezelik ettim sandım. Derler ya her katil cinayet mahalline uğrarmış. Bu sokaklar, bu mahalle çocukluğumuzu barındırıyor mu?

- Evet.

- Bilirsin, çocukluğunu öldürmeden insan erişkin olamıyor. Koca bir ömrü ergin olma kaygıları ile tükettikten sonra çocukluğumuzu öldürdüğümüz cinayet mahalline gelip bir bakmadan da edemiyoruz. Geride bıraktığımız ne var diye bakınırken çocukluğumuzun masumiyetini de arıyoruz sanırım.

- Sen gitmemişsin ama…

- Ben de gittim. Çok kısa süre sonra erişkin olmanın bana göre olmadığını anladım. Herkes bir şey söylüyordu. Bazılarına göre beceriksiz, kimine göre de korkaktım. Sorsalar “başkası olmak istemedim” derdim. Kıyamadım içimdeki çocuğu öldürmeye. Dönüp geldim ve doğup büyüdüğüm sokaklarda içimdeki afacanla yaşamayı seçtim.

- Hangi seçim daha doğruydu hiç bilemeyeceğiz sanırım.

- Amaaan ne önemi var. Öyle de böyle de hayattayız ve neredeyse 50 yıl sonra birbirimizi bulduk konuşuyoruz. Daha ne olsun?

Cevabımı beklemeden yine o çocuksu heyecanıyla ayağa kalktı “çayı demleyip geliyorum” diyerek içeri geçti. Sokaktan geçmekte olan gençten bir adam eliyle işaret edip bizimkini sordu. İçeriyi gösterdim. “Selam söyle, bir ara uğrarım” dedi ve uzaklaştı.

Arkadaşıma tanımadığım birinin selamını iletmek zorunda kaldım.

Bir süre de buna güldük.

Çocukluğumuzun mahallesinden kalan bir şey olup olmadığını sordum. Eliyle sokağın ilerisini işaret edip “Bir tek abdestsiz domuzun evi ayakta kaldı. Sizin evle birlikte eskiden hiçbir şey kalmadı” dedi.

“Abdestsiz domuz” sözünü tekrarlayıp gülmeye başladım. Bir süre öylece güldük. İyi geldi.

- Sahi bir de o vardı. Suratsız bir hacıydı. Çocuklarını da sokağa salmazdı. Elinde tespihi, kafasında takkesi, ayağında poturu ile camiye giderdi. Çocukken ondan korkardık.

- Ama en güzel erikler de onun bahçesindeki ağaçtaydı. Duvarına tırmanıp gizlice ağaca çıkar erik toplardık. Bir keresinde ağaçta yakalanmış nasıl ineceğimizi bilememiş elinden zor kurtulmuştuk. Hacı ise sakalından utanmadan peşimizden koşturmuş arkamızdan “abdestsiz domuzlar” diye küfür savurmuştu.

- Mahalleli bu duruma gülmüş, hacının adı da o günden sonra mahallelinin dilinde abdestsiz domuz olarak yerleşmişti.

- Sahi ne yapıyor onlar? Hacı hayatta mı?

- I ıh. Maalesef pandemi neredeyse ailenin tamamını alıp götürdü. Bir tek oğulları kaldı. O da evden neredeyse hiç çıkmıyor. Evine talip olan müteahhitlerle bile görüşmüyor. Geleni gideni de yok.

- Zor olmalı.

- Valla ne diyeyim, geçenlerde bir rastlantı ile görüştüğümde yaşadığı trajedinin boyutunu anladım. Allah kimseye böyle bir acı vermesin.

Dükkâna girip çayları doldurdu. Elinde tepsiyle ağır adımlarla gelip çayı uzattı. Çayı şekerli içmesine takılınca “dedim ya çocukluğu bırakmadım. Neyse o. Paşa çayından bir tık öte” diye yanıtladı.

lkkf7817

Çayımı yudumlarken hacıların yaşadığı trajediyi anlatmasını istedim. Gülümsedi; “boşuna cinayet mahalli demedim buralara. “Dinle o zaman” diyerek anlatmaya başladı;

Bir rastlantıyla karşılaştığım ailenin kalan son ferdi yaşadıklarını anlatıp “Öyle bir vebal ki yaşayarak ödemek zorundayım. Yaşadıklarımdan sonra böylesi ceza az bile. O yüzden ne o yavru kedinin ne de kurtarmaya çalışanların vebalini almak istemedim. Hadi git şimdi.” Diyerek göndermişti beni.

Her şey mahallenin çocuklarının yavru kedilerden birinin köpekten kaçarken can havliyle hacının erik ağacına ağaca tırmandığını haber vermeleri ile başladı.

Bahçe kapısındaki zili çalıp bekledim. Açan veya ses eden olmadı. Israrla zili çalmayı sürdürünce kapı hafifçe aralandı. Yüzünü göstermeye bile yanaşmadan ne istediğimi sordu. Durumu anlatıp yavru kediyi indirmek için yardım etmek istediğimi söyledim.

Cevap vermeden kapıyı kapattı.

İtfaiye çağırıp yardım isteyeceğimi söyleyince kapı tekrar açıldı. Üzerinde yıpranmış sabahlığı ile ev sahibi göründü. Yaşına göre hayli çökmüş görünüyordu. Elini kaldırıp “İtfaiye olmaz içeri gel birlikte çözmeye çalışalım” dedi.

Yabani otların boy atıp kuruduğu bakımsız bir bahçe içinde izbe sayılabilecek o iki katlı evde tek başına yaşıyordu. Evin paslı demir panjurlarının çoğu kapalıydı. Kapıyı açıp içeri girmeme izin verdikten sonra hiçbir şey söylemeden gözden kayboldu.

Yavru kedinin tırmandığı erik ağacına yöneldim. Ancak kalın ve yüksek gövdeli ağaç ha deyince tırmanmaya uygun değildi. Birkaç denemeden sonra pes etmek üzereyken ev sahibinin ahşap eski bir merdiven ile yanıma doğru geldiğini gördüm. Üstünü değiştirmiş işçi tulumuna benzer bol cepli bir şey giymişti. Merdiveni dayayıp ağaca tırmanmaya niyetlendiğini görünce “ben çıkarım” diyerek merdivenin yerini değiştirdim. Cevap vermesini beklemeden ilk basamağa ayağımı atmamla basamak kırıldı. Adam söylenerek yanıma geldi.

- Ben de zamanında sizin gibi dik başlıydım. Laf dinlemezdim. Merdivenin o basamağının sağlam olmadığını söylememe fırsat bile vermediniz.

- Diğer basamaklar da böyleyse işimiz var.

- Emin değilim. O yüzden kendim çıkmak istedim. Ne de olsa sizden daha hafifim.

- Olmaz. Siz merdiveni tutun, kıpırdamasın. Ben çıkarım.

O az konuşan, asık suratlı inatçı adamı ikna edemedim. “Daha kimsenin vebalini alamam” diyerek merdivene çıkmama engel oldu. Merdivenin sallanmaması ve olası bir aksiliğe karşın merdiveni tutarak yardımcı oldum. Çevik sayılabilecek bir tırmanışla ağaca çıktı. Adamın yaklaştığını gören yavru kedi ürküp daha da uç dallara yöneldi. Bizimki inatla tırmanmaya devam etti. Ancak kediye ulaşamadı.

Bir süre öylece durup nefeslendi. Adamın durduğunu gören yavru kedi ise miyavlamasını sürdürüyordu. İhtiyar cebinden çıkardığı küçük mama kabını üzerinde olduğu dala acıkmış olan kedi için bıraktı.

Beklemeye başladık.

Arada sert esen rüzgâr ikisinin de dengesini bozuyor gibi olsa da heyecanlı bekleyiş çok sürmedi. Ürkek korkak da olsa mamaya yaklaşmasını fırsat bilen adam yavru kediyi ensesinden yakalayıp tulumunun içine yerleştirdi. Sakin hareketlerle aşağıya inmeye başladı. Merdivenin tepesindeyken eğilip kediyi bana doğru uzattı. Yakalayıp yere bırakmamla minik afacan gözden kayboldu.

Bizimkinin sakin adımlarla ve son basmağa dikkat ederek merdivenden inmesine yardımcı oldum. Merdiveni elime alıp nereye bırakacağımı sordum. Evin arkasını işaret etti. Arka bahçeye merdiveni bıraktım. Paslanmış demir sandalyeler ve mermeri matlaşmış masadan oluşan köhne bahçe grubunu işaret edip oturup soluklanmamı istedi.

Eve girip gözden kayboldu.

Az sonra bir şişe su ve iki bardak getirip masaya bıraktı. Az konuşuyor ve konuşurken yere bakıyor gözlerini kaçırıyordu.  Kim olduğu ne iş yaptığımı bile sormadı. “Yordu bizi kerata. Yaşayacak ömrü varmış” dedi.

- Yalnız mı yaşıyorsunuz?

- Kimsem yok. Babadan kalma bu evde yalnızım. Hepsi gitti ben kaldım. Az önce tırmandığım erik ağacını rahmetli babam dikmişti.

- Ne oldu yakınlarınıza?

- Öldüler. Annem, babam, kız kardeşim ve eniştem. Hepsi öldü.

- Kaza mı?

- Hastalık dediler ama kaza. Hem de benim yaptığım bir kaza. Onlar gitti. Vebal ile yaşamak bana ceza oldu. Ben kötü bir insanım. Burası da benim cezaevim.

- Az önce “daha kimsenin vebalini alamam” diyerek bunun için mi merdivene çıkmama izin vermediniz?

Susup cevap vermedi. Bardaklara su doldurup uzattı. Suyu yudumlarken sessizce bekledim. “Anlatmak isterseniz misiniz” diye sordum. Bir süre elindeki bardağa ve içindeki suya baktı. Kararsız görünüyordu. “Bu gün iyi bir şey yapıp ağaçtaki kediye şans verdiniz. Siz kötü bir insan değilsiniz” diye üsteledim.

Dudağının kenarında acı bir gülümseme belirdi. “Siz gelmeden kedinin ağaçtaki çaresizliğini görüp öylece bakıyordum. Israrla kapıyı çalıp itfaiye çağıracağım demeseniz belki de sadece izlemekle yetinecektim. İnsan yaptığı kadar yapmadıkları ile de kötü olabiliyor” dedi.

- Siz kötü biri olamazsınız. Beni korumak uğruna ağaca tırmanıp kediyi kurtarmak için kendinizi riske ettiniz.

- Riske etmek. Evet, sanırım doğru sözcük bu. Risklere bakıp karar almak. Sonrası pişmanlık olsa da…

Boşalan bardağını tekrar doldurdu. Şişeyi masaya bıraktı. Başını önüne eğip anlatmaya başladı.

Pandemi sürecinde görece daha sakin ve müstakil olduğu için ailecek baba evine doluştuklarını, bu kuytu adada hastalıktan uzak durabileceklerine inandıklarını anlattı. Ailenin okumuşu olarak süreci yakından takip ettiğini, virüsün bulunduğu ilk andan itibaren tüm bilgilerin bilim çevrelerince paylaşılması sayesinde 9 ay gibi inanılmaz kısa sürede aşıların geliştirilebilmesinin insanlığın mucizesi olarak görülmesi gerektiğinden söz etti.

- Sonra ne oldu?

- Mucizelere inanmayan ve aklıyla her şeyi çözebileceğini düşünen biri olarak aşılara kuşkuyla yaklaştım. Hacı babam da inancı gereği aşılara inanmıyor, kuşku duyuyordu. Meğer kuşku da virüs gibi bulaşıcı bir hastalıkmış. Aşı konusunda tereddüt edip uzak durdum. Ev halkını da peşimden sürükledim.

- Aşı olmadılar mı?

- Benim aklıma uyup olmadılar. Bu evin bizi koruyacağına inandılar.

- İlk kim hastalandı?

- Evin dışarı ile bağlantısını ben sağlıyordum. Pandeminin gerilediği sanılan ikinci yılında bir şekilde virüsü kapıp eve getirmişim. Hiç anlamadım. Hastalığı ayakta geçirdim. Diğerlerinin ise hiç şansı yokmuş. Aşı olsaymışız yaşama şansları olabilirmiş. Öyle dediler. Hiç olmazsa ben aşı olsaydım belki hastalanmayacak ve onlara bulaştırmayacaktım.

- Ama…

- Aşı olmadım ve aşı olmalarına da engel oldum. Benim yüzümden annem, babam, kız kardeşim ve eniştem hastalanıp öldüler. Cenazelerine bile gidemedim. Ben kötü bir insanım. İnsanlığın bilgi birikimine yeterince inanmadım. Risk almaktan korkup hayatıyla ilgili kararları erteleyip duran benim gibi korkak birine güvenmemeleri gerekiyordu.

Ayağa kalktı. Şişeyi ve bardakları eline aldı. Kafasını kaldırıp ilk kez yüzüme bakıp “Öyle bir vebal ki yaşayarak ödemek zorundayım. Yaşadıklarımdan sonra böylesi ceza az bile. O yüzden ne o yavru kedinin ne de kurtarmaya çalışanların vebalini almak istemedim. Hadi git şimdi.” Dedi.

Arkadaşımın anlattıkları ikimizi de hüzünlendirmişti. Bir süre sessizce çaylarımızı yudumladık. Az önceki neşesinden eser kalmamıştı.

sbfi6179

Bir iç çekip çayları tazeleme bahanesiyle içeri girdi. İkinci çayları getirse de gelen müşteriler nedeniyle kendi içemedi. Arkadaşımın gelen müşterilerine bir ev göstermek için dükkândan çıkmaya hazırlandığını görünce çayımı hızlıca yudumlayıp iznini istedim.

Bana baktı. Kulağıma doğru eğildi. “Top sahasının kuru otlarını tutuşturup yangın çıkarmış benden sır tutmamı istemiştin. Sırrını açıklamamı istemiyorsan yine gelirsin. Dükkânın yolunu öğrendin. Bu kez kuru bir çay ile bırakmam.” diyerek uğurladı. 

Sokağın yukarısına doğru yürüyüp çocukluğumun anılarını hatırlamaya çalışsam da arkadaşımın az önce anlattığı trajedi aklımdan çıkmıyordu.

Hacının evinin panjurları kapalıydı. Bakımsız bahçesiyle terk edilmiş gibi görünüyordu. Küçükken bize kocaman görünen o erik ağacına durup bir kez daha baktım.

Sonra gökyüzünü fark ettim.

Şekilden şekle giren gizemli bulutları ile bir tek gökyüzü değişmemiş gibiydi.

Çocukluğumu aradığım o hüzünlü sokaklarda daha fazla kalamadım.

Adımlarımı hızlandırıp cinayet mahallinden uzaklaştım.

Mehmet Uhri

Kargo Mahremiyeti

Perşembe, Ocak 7th, 2021

pi1

Pandemi notları Ocak 2021

Tüm olumsuzluklarına karşın Covid 19 pandemisine iyimser gözle bakmaya çalışırsak salgının bazı alışkanlıklarımızda olumlu yönde değişikliklere yol açtığını söyleyebiliriz.

Kişisel hijyen veya sosyal masefe yanı sıra salgının olumlu etkilerinden birinin kargo hizmetlerinde yaşanmakta olduğunu düşünüyorum.

Pandemi kısıtlamaları nedeniyle yüz yüze alışverişlerin giderek online alışverişlere dönüştüğünün hepimiz farkındayız. Bu durum kargo trafiğini arttırırken sosyal mesafe ve hijyen kuralları yüzünden kargo hizmetlerinde alışkanlıklar da hızla değişiyor.

Birtakım kodlar vs. kullanılarak müşteri ile temas azaltılırken kargoların kurum veya site içlerinde belirli noktalara bırakıldığına şahit oluyoruz. Yani, kargo ayağınıza gelmiyor siz kargonun ayağına gitmek durumunda kalıyorsunuz.

Bakın bu çok iyi oldu.

“Şimdi bunun nesi iyi oldu?” diyeceksiniz.

Pandemi öncesinde çalıştığım hastane ortamında ne yapıp edip sizi bulan kargo elemanları Covid 19 korkusundan hastane içinde dolaşmak yerine araçlarını park edip kargolarını teslim almak üzere kargo sahiplerini bahçeye çağırmaya başladılar. Hastane ortamında mesai saatlerinde işi gücü bırakıp kargocunun ayağına gitmek zorunda olmanın nasıl olumlu bir yanı oluyor diye düşünebilirsiniz.

Dedim ya çok iyi oldu.

Başıma gelenleri anlatınca hak vereceğinizi umuyorum.

Efendim malumunuz, gündüz evde kimse olmaması veya biri olsa da kargo yüzünden evde hapis olmak istemeyenler için ideal çözüm kargonun işyerine teslim edilmesidir. Kurumsal firmalardan yapılan alışverişlerde sorunsuz işleyen kargo teslimatları bireyden bireye veya müstahsilden gönderilen kargolarda “küçük” aksaklıklara ve iletişim kazalarına yol açabiliyor.

Nasıl mı?

İzmir’deki abimin eşinden taze enginar göndermesini rica etmiştim. Laf aramızda Urla enginarının lezzeti özeldir. Yenge hanım güzelim enginarları tarladan almış ancak yanında getirdiği koli kutularına heybetli enginarları sığdıramamış. Tarla sahibinin yardımıyla bulabildiği ilk uygun kutuya koyup benim adıma çalışmakta olduğum hastanenin başhekimliğine teslim edilmesini belirten notla kargo firmasına teslim etmiş. Dahası jest yapıp kargo ücretini de peşin ödeyince şirket beni bulmaya çalışmayıp teslimatı başhekimliğe yapmış ve gitmiş.

Eh, buraya kadar sorun yok.

Sorun, iş çıkışı imza atmak için hastane hekimlerinin başhekimliğe gelmesi ve başhekim sekreterliğinde beni bekleyen heybetli kolinin ilgi çekmesiyle başlıyor. Herkesten önce koliyi almaya gelebilsem belki iş bu kadar büyümeyecekti. Ancak içinde otuza yakın enginar bulunan ismim yazılı kolinin bir yem şirketine ait olması ve üzerinde “BÜYÜKBAŞ HAYVAN YEMİ” yazması hastanenin heybetli doktorlarından sayılabilecek bendeniz için hayli müstehzi bir durum yaratmıştı. “Doktor bey dışarıdan yemek söylemiş” diye başlayan takılmalar koliyi açıp içindekileri göstermeme rağmen günler boyu sürdü.

Neyse ki artık Corona var. Kargo yüzünden yaşanabilecek bu tür ”küçük” aksilikler kargo mahremiyetine takılıp hastane bahçesinin kuytularında kalabiliyor.

Dahası da var.

Pandeminin başlayıp herkesin evine tuvalet kâğıdı ve kuru gıda stokladığı günlerdeydik. Kargocular henüz kişiye elden teslim alışkanlıklarını değiştirmemişlerdi. Ayvalık yakınlarındaki tanıdık mütevazı mandıradan paketlenip vakumlanmış peynir sipariş etme gafletinde bulunmuştum. Peynirlerin yola çıktığına dair kargo bilgileri de telefonuma gönderilmişti. Ancak hasta başında olduğum için kargo şirketi beni bulamamış aynı odayı paylaştığım hanım meslektaşım ücretini ödeyip kargoyu teslim almak durumunda kalmıştı.

Kargoyu teslim alan meslektaşım gelen kolinin fotoğrafını çekip “abi kargonuz geldi :) mesajıyla bölüm çalışanlarının olduğu whatsupp grubuna gönderdi. Mesajı görüp peynirlerin salimen gelmiş olduğuna sevinirken grubun diğer üyelerinin gülücük içeren emojilerine de doğrusu o sırada pek anlam verememiştim.

Çünkü kutunun üzerinde kocaman harflerle yazan “KOTEX” in ne anlama geldiğini bilmiyordum.

pi2

Millet pandemi kısıtlamaları nedeniyle tuvalet kâğıdı başta olmak üzere evine ihtiyaç malzemesi stoklarken koli ile “kadın bezi” sipariş etmiş olmam elbette dikkat çekiciydi. Benim gibi kalıplı biri için kanatlı, ultra uzun özelliklerin belirtilmiş olması da hanım meslektaşlarımca makul seçim olarak görülmüştü. Beyler ise daha insaflıydı. Herkesin içinde olmasa da bire bir görüşmelerde “Bu yaşta hormonlar çalışıyor, bravo valla” biçiminde takılıyorlardı.

Eşimin konu hakkındaki yorumu ise hafif bir gülümsemeden sonra “Neyse, en azından peynirler temiz bir kutunun içinde gelmiş” şeklinde oldu.

Kargo teslimatlarının gözlerden ırak yapılmasından memnuniyetimin nedenini anlamış olduğunuzu ve bu durumu da Covid-19 pandemisine borçlu olduğumuz konusunda anlaştığımızı umuyorum.

Ancak, kargo mahremiyeti gibi basit bir konuda bile çok emin olmamak gerektiğini insan yaşayarak öğreniyor.

Tahmin edebileceğiniz gibi başıma gelenler ne yazık ki bu kadarla da kalmadı.

Olaylar benim dışımda gelişiyor, fatura bana çıkıyordu.

Bu kez de internette gördüğü önemli bir indirim kampanyasını fark eden eşim, kızımız için bana haber vermeden iç çamaşırı siparişi vermişti. Dediğim gibi ,siparişten habersiz olan bendeniz olanca masumluğumla kaderin ağlarına doğru yuvarlanıyordum.

Çocuk iç çamaşırı işte ne olacak demeyin. Sonuçta o da koli ile teslim ediliyor.

Meğer erotik iç çamaşırları tasarımlarıyla da tanınan PENTİ firması malum nedenlerle tüm teslimatları özel kurye ile elden yapmayı sürdürüyormuş. Firma yetkilisi üzerinde kocaman harflerle “PENTİ” yazan janjanlı koli ile beni bulana kadar bölümdeki odaları tek tek dolaşınca herkesin teslimattan haberi oldu.

Geri çevirmeye çalışsam da kolinin üzerinde adım yazıyordu.

Eşimle görüşene kadar böyle bir teslimattan haberim olmadığına kimseyi inandıramadım. Hoş, dışarıdan bir gözle ben de kendime inanmakta zorlanırdım. Tahmin edebileceğiniz üzere, bölümdeki hanımları “PENTİ” firması ile olan düzeyli beraberliğim konusunda ikna etme çabam muhabbet konusu olarak günlerce sürdü. Beylerin takılmalarını ise hiç anlatmayayım.

Gördüğünüz gibi kargo teslimatları yüzünden “küçük” aksilikler yaşasam da pandeminin “kargo mahremiyeti” konusundaki olumlu etkisine olan umudumu koruyorum.

Her ne kadar büyükbaş hayvan yemi kolisini gören hastane başhekiminin dudağını büküp acıyarak bakışını ve  “Keşke küçükbaş hayvan olsaydı” demesini unutamasam da pandemi sayesinde bu türden yaşanmışlıkların azalacağını düşünüyorum.

Yaşananların üstünden onca zaman geçmesine karşın değerli meslektaşlarımın Kotex’lerin yetip yetmediği yönünde soruları ve her kargo gelişinde müstehzi ifade ile elimdeki koliye bakışları sürüyor. Laf aramızda adıma gelen her kargoyu hafif bir yürek çarpıntısı ile teslim almakta olduğumu da itiraf etmeliyim.

Her şeye rağmen salgın hastalığın hayatımızda olumlu yönde değişikliklere neden olduğu konusunda ısrarcıyım. Covid-19 pandemisinin dünya genelindeki tüm olumsuzluklarına karşın özellikle kargo teslimatlarında salgın nedeniyle alınan önlem ve yeni uygulamaların  olumlu bir dönüşümü başlattığı konusunda “birilerinin” ikna olduğunu umuyorum.

Dr. Mehmet UHRİ

Not: Bu metin, salgın nedeniyle yaşanan onca sıkıntıya rağmen ısrarla olumlu bir şeyler yazmamı isteyen kızım ve eşim başta olmak üzere benzer beklentideki okuyucular için kaleme alınmıştır.

Acımadı ki…

Cumartesi, Kasım 21st, 2020

acimadi

Hanımefendiyi hastane nöbeti sırasında tanımıştım. Sıkıcı sakin bir servis nöbetiydi.

Bölümde hastalar uyumuş koridora gecenin sessizliği çökmüştü. Yaşlıca hastamızı gecenin o vakti ayakta koltuğunun altına sıkıştırdığı kitabı ve elinde gözlüğü ile koridorda görünce sorun olup olmadığını sormak için yanına gittim. İlerlemiş yaşına rağmen ütülü ve şık sabahlığı, taranmış saçları ile gecenin o saati bile kendine özendiği fark ediliyordu. Utana sıkıla aynı odayı paylaştığı hastanın horlaması nedeniyle uyuyamadığını söyledi.

Servisin tüm yataklarının dolu olduğunu, serzenişinde haklı olsa da oda değişikliği yapamayacağımı söyleyince yüzünde aydınlık bir gülümseme belirdi.

- Yanlış anladınız. Odamdan ve oda arkadaşımdan memnunum. Odamı değiştirmek istemiyorum.

- O zaman nasıl yardımcı olabilirim?

Hanımefendi koltuğunun altındaki kitabı gösterip geceleri uykusuzluk çektiğini, kitap okuyacak sakin bir yer aradığını söyledi. Bölümümüze ait çoğunlukla mesleki kitap ve dergilerin yer aldığı küçük kütüphaneyi açtırabileceğimi söyleyince yüzü yine sevinçle aydınlandı. “Hem de kütüphane, çok mutlu ve minnettar olurum” diyerek karşılık verdi.

Açıkçası hanımefendinin bir süre kütüphanede oyalanıp uykusu gelince odasına gideceğini umuyordum.

Bölüm kütüphanesini açtırıp hanımefendiyi kitaplarla baş başa bıraktım. Sabaha karşı koridora çıktığımda kütüphanenin ışığının yanmakta olduğunu görüp kapatmak için girdiğimde hanımefendiyi masanın başında kitap okurken buldum.

- Bu saate kadar uyumadınız mı?

- Ne güzel kitaplığınız var. Hastaneye emek vermiş hocalarınız ayrılırken kitaplarını hep kütüphaneye bağışlamış.  İçlerindeki bilgiler eskise de bölümünüzün belleği ayakta kalmış.

- Hocalarımızın ayrılırken kitaplarını bölüme bağışlaması eski bir gelenektir. Ancak, tıbbi bilgiler hızlı değiştiği için çoktandır sözünü ettiğiniz kitaplara sizden başka elini süren olduğunu sanmıyorum. Bölümün belleğine katkısı konusunu da doğrusu hiç düşünmemiştim.

- Sakıncası yoksa bir süre daha kalmak istiyorum.

Hanımefendiyi kütüphanede bırakıp yanından ayrıldım. Yeni bir çalışma günü başlamak üzereydi. Az sonra bölüm mutfağından taze demlenmiş iki çay alıp tekrar kütüphaneye yöneldim. Hanımefendi beni görünce ayağa kalktı. Rahatsız olmamasını söyleyip karşısına oturdum. Çay için teşekkür etti. İlk yudumunu aldıktan sonra çay bardağını ışığa doğru kaldırıp “Ne güzeldir sabah çayı, insana yalnızlığını unutturur” dedi. “Nasıl yani?” diye sorunca diğer eliyle elindeki bardağı işaret ederek “Üzerinde bulunduğumuz topraklarda gün sabah çayı ile başlar. Çayı yudumlarken aynı demlikten pek çok insanla aynı tadı, sıcaklığı aldığını bilirsin. İyi gelir.” Dedi.

Okuduğu kitabı ters çevirip özenle masanın üzerine bıraktı. Gece boyu uyumamış biri için gayet dinç görünüyordu.

Sabah çaylarımızı yudumlarken hakkımda sorduğu soruları yanıtlayıp kendimi tanıttım. Sıra hastamıza gelince fazla nazlanmadan hızlıca hayat hikâyesini anlattı.  Ailenin tek çocuğu olduğunu, memuriyete öğretmenlik ile başlayıp kütüphanecilik ile devam ettiğini ve kütüphane memurluğundan emekli olduğunu anlattı. Kütüphaneci gözüyle servis kütüphanemizi fazlaca amatör bulduğunu söylemeyi de ihmal etmedi.

- Neden öğretmenlik değil de kütüphanecilik?

- Kütüphaneler, kitaplıklar iyi arkadaştır. Şu çay kadar olmasa da okumayı seven için yalnızlığa iyi gelen mekânlardır. Kendinden önce yaşamış hayatlarla buluşturur, sürprizlere açıktır. Hastane yalnızlığında kütüphane bulmak çölde vaha gibi geldi.

- Hastane yalnızlığı mı? Hastalığın yalnızlık hissi doğurduğunu bilirim ama hastane yalnızlığını hiç duymamıştım.

- Dediğiniz gibi hastaneler insanı hastalığı ile yüzleştiren ve yalnızlığını hatırlatan yerler olsa da benzer hastalıkları olan diğer hastaların varlığı o karamsar havayı dağıtır. Horlayan biriyle paylaşsam da bu yüzden hastane odamı değiştirmeyi veya odada yalnız olmayı istemem. Yani hastane yalnızlığı otel odalarının o iç burkan yalnızlığına benzemiyor.

- Otel odalarının yalnızlığı mı?

- Yalnız yolculuk yapanlar iyi bilir. En lüks otel odası bile bence insana yalnızlığını unutturmaya yetmez. Eşyalarını bırakıp bir an önce çıkmak ister ya insan. İşte öyle…

Sabah sohbeti ikimize de iyi gelmişti. İzin isteyip çayları tazelediğim o kısacık arada bile okumayı sürdürdüğünü fark ettim. “Engel oluyor muyum?” diye sordum. Gülümseyerek daha sonra okuyabileceğini, çay ve sohbetin iyi geldiğini söyledi.

Başlayan günün hareketliliği bölüme yansımış, hastalar uyanmıştı. Nöbet sonrası izin için ayrılmadan idarecimizle görüşüp uygun olduğu zamanlarda  hanımefendinin kütüphaneyi kullanması için izin çıkarılmasını sağlayınca gözündeki itibarım arttı. Hastamız, gün içinde odasında kalıyor akşama doğru kütüphaneye geçip kitaplarla baş başa zaman geçiriyordu.

acimadi-3

Birkaç gün sonra akşam üzeri bölümden ayrılırken hanımefendinin kütüphanede olduğunu görünce selam vermeden geçmek istemedim. Beni görünce yine gülümseyerek “Bir iki güne taburcu oluyormuşum. Az daha sabrederseniz kurtulacaksınız benden” dedi. Ben kem küm ederken servis hemşiresi elinde kahve fincanıyla belirince hanımefendinin bölümde ilişkileri hayli ilerletmiş olduğunu anladım. Hemşire hanım “bir kahve de size yapayım doktor bey” deyince hanımefendinin karşısına oturdum. O hoşsohbet kadına yine sorular sorup konuşturmaya çalıştım.

Anlattığına göre bir orta Anadolu kasabasında dünyaya gelmişti. Kasabanın mütevazı şartlarında sorunsuz bir çocukluk geçirdiğini ancak üniversite yıllarında biraz da rastlantı sonucu anne bildiği kişinin teyzesi olduğunu öğrenince yaşadığı şoktan söz etti. Anne bildiği teyzesinin gebeliklerinin düşük ile sonuçlanması,  canlı doğan bebeğinin de doğumdan kısa süre sonra ölmesi üzerine gerçek annesinin doğurduğu 4. bebeğini kız kardeşinin ölen çocuğunun nüfusuna kaydettirerek kardeşine teslim ettiğini yıllar sonra şaşkınlık ve kızgınlıkla öğrendiğini anlattı.

- Bu durum sizi niye rahatsız ediyor. Bence anneniz mantıklı bir çözüm üretip kardeşine yardımcı olmuş.

- Bir bakıma haklısınız. Doğup büyüdüğüm topraklarda çok yaygın bir gelenekmiş. Sonuçta ailenin dördüncü çocuğu olmak yerine başka bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelmişim.

- Belki böylesi daha iyi olmuştur.

- Sorun da burada. Üç kişilik suskun sakin bir ailede yetiştim.  Kalabalık ve eğlenceli görünen kuzenlerimin ailesi gibi bir ailem olmadığı için gerçek kardeşlerimi hep kıskandım. Biz biraz daha varlıklıydık onlar da bu yüzden kıyafetlerimi, oyuncaklarımı kıskandı hatta haset edip her fırsatta zarar verdiler. Kuzen bildiğim kardeşlerimle düşman gibi olduk, sevemedik birbirimizi. Yaş ilerleyince kıskançlık ve haset yerini imrenmeye bıraksa da hiç bir zaman kardeş gibi olamadık. Yıllar sonra gerçeği öğrenmemiz bile fayda etmedi. İki kız kardeşin dayanışması çocuklarını mutsuz ve huzursuz etmiş oldu. Yaşadıklarımdan ötürü serzenişim pek çoğu için abartılı gelebilir ancak anlatmak istediğim sorun daha derindeydi. Anlamam ve yüzleşmem hayli zaman aldı.

- Biraz daha açabilir misiniz?

- Tüm bir hayatın riya üzerine kurulmuş olması düşüncesine katlanamıyordum. Kıskançlığım, kardeşlerimin haseti ve şimdiye kalan imrenme duyguları hepsi yalan ve riya üzerinde oturuyordu. Duygularım gerçek olsa da aklım benimle dalga geçiyordu. Gerçekte hiç yaşamamış birinin kimliğine tıkılmış olduğum gerçeğini kabullenmek de cabası. Okuyup  öğretmenliğe başladığımda çalıştığım okullarda kütüphaneye kapanıp kendim gibi birilerinin olup olmadığını araştırıyordum. Yetmeyince il halk kütüphanelerinin yolunu tuttum.

- Bir şeyler bulabildiniz mi?

- Kendi durumumda pek çok insan olduğunu görüp içimi rahatlatabilmek için kitaplar arasında debelenip durdum. Halime acıyıp yardımcı olan kütüphane müdürü sayesinde kütüphaneciliği tanıdım. O müdür beyin teşviki ile tekrar üniversite sınavına girdim. Fark derslerini verip kütüphanecilik eğitimimi tamamladım. Sonrasında da Anadolu’da çeşitli kütüphanelerde görev yapıp emekli oldum. Kısa süreli başarısız bir evlilik dışında kitapların arasında kendi yalnızlığımla baş başa hayat kurdum. Bu da böyle bir ömür oldu.

- Çocuğunuz olsun istemediniz mi?

- Gençliğim güvendiği insanlar tarafından kandırılmış olmanın verdiği öfke ve kendine acımakla geçti. Bu nedenle çocuk sahibi olma düşüncesinden hep ürktüm. Yaş ilerleyince insanın kendini kandırması, alıştığı yalnızlığa gömülmesi sanırım daha kolay oluyor.

- Öğretmenliği sevmemiş miydiniz?

- Sevmez olur muyum? Matematik gibi soğuk bir dersi öğrencilerine sevdirmeyi başaran hevesli bir öğretmendim.

- Ama?

- Ama kütüphaneler insanlarla uğraşmak yerine çok daha geniş ve anlamlı bir dünya sunuyordu.

- Anlamadım. Hem sevilen bir öğretmen olup hem de insanlardan kaçmayı düşünmek tezat olmuyor mu?

- Bu soruyu kütüphane müdürü de sormuş başımdan geçenleri ve hayata karşı öfkemi ona da anlatmıştım. Müdür bey beni karşısına alıp; “İnsan dediğin özünde kusurlu bir canlı. Dünyaya gelişi bile eksik. Yani kimse mükemmel değil. Matematiğin diliyle anlatacak olursak tam sayılardan çok kesirli sayılara benziyoruz. Bilirsin; kesirli sayılar bir araya geldiklerinde paydaları eşitlemezsen anlamlı sonuç alamazsın. İnsanlar için de böyledir. Kendi hayatın gibi küsuratlı hayatlar arar bulursun ama paydalar eşit olmayınca ne bulduğunu da anlayamaz arar durursun. Hâlbuki harfler, notalar öyle mi? Hepsi ayrı değer ve anlamda olsa da harfleri satır üzerine dizer eşitler yazıya dökersin. Yazı büyür kitap olur, düşünce olur, anlam olur. Müzikte de önce birbirinden farklı sesleri notaya döker paydaları eşitleriz. Sonra o notalar bestecinin zihninde bir araya gelir, partisyona dönüşür müzik eseri olur. Üstelik eser icra edilirken hepsinin toplamından çok daha fazlası olur kulağımıza ulaşır. Kendine acımayı bırakmalı başka yerlere bakmalısın, kızım.” demişti.  Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum diye karşısında ağlamaya başlamış o da çocukken canımız yansa da sırf karşımızdakini kızdırmak için “acımadı ki, acımadı ki..” dediğimiz gibi canını yakan bu hayata nanik yapabilmek gerektiğini söylemişti.

- Onun için mi öğretmenliği bırakıp kütüphaneciliğe yöneldiniz?  Affedin ama ben yine bağlantıyı kuramadım.

- Hekimliğin diliyle anlatayım o zaman. Beden hücrelerden oluşur. Bedenin can kazanması için hücrelerin bir araya gelmesi yetmez, aynı genetik kod altında “eşitlenmiş” olması da gerekir. Paydaları eşitlerken yapıldığı gibi hücreler kitabın harfleri veya müzik parçasının notaları gibi eşitlendiği zaman toplamından çok daha fazlasına dönüşür. Beden hayat kazanır, ortaya kocaman bir ömür çıkar. O gün karşısında göz yaşlarımı tutamadığım müdür bey geriye dönüp kendi hayatına benzeyen insanları aramak yerine bir araya gelmeleriyle toplamından çok daha fazla anlam oluşturan eserlere yönelmenin daha iyi geleceğini işaret etti. Kütüphanecilik bu iş için en ideal ortamdı.

- Kitapları, müzik eserlerini anladım da kütüphaneler ne oluyor bu durumda?

- Paydaları eşitlemek dedim ya; Beni kütüphaneciliğe teşvik eden müdür bey “kütüphaneler toplumsal belleğin, ortak kültürün eşitlendiği yerlerdir.” derdi.

- Yani?

- Yani, paydalar eşitlenmezse toplumda kutuplaşma artar. Barış içinde bir arada olmak yerine kutuplaşma kavgaya, kavga da yangına dönüşürse unutulanları yeniden hatırlamak ve yeniden başlamak için destek dayanak noktasıdır, kütüphaneler. “Bir yangın ormanının belleği gibidir” derdi, müdür bey.

acimadi-2

Hemşire hanım elinde kahve ile belirdiğinde sohbete ara verdik. Kahvemi yudumlarken az önce konuştuklarımızı düşünüyordum. Hastamız  kendi fincanını uzatırken hemşire hanıma kahve için içtenlikle teşekkür etti. Hemşire hanım gülümseyerek yanıt verdi.

Saatime baktım. Akşam trafiği yoğunlaşmadan yola koyulmam da gerekiyordu. Hızlıca kahvemi yudumlayıp izin istedim. Hanımefendinin sözleri aklımı karıştırmıştı. Yola koyulduğumda hanımefendinin hayatı ve anlattıkları kafamın içinde dolanıyordu. Gerçek olduğu bilinen duyguların içinin boş hatta anlamsız olmasının nasıl bir ikilem yarattığını, annesinin kardeşi için çözüm üretirken kendi çocukları için istemese de tarifi zor bir durum oluşturduğunu, nereden bakıldığına bağlı olarak herkesin haklı görülebileceğini düşününce iyice kafam karıştı.

Bir kaç gün sonra şifa ile taburcu olan hastamızla bir daha karşılaşmadım. Hanımefendi ayrılırken odama uğramış beni bulamayınca o güne kadar adını duymadığım Wilhelm Genazino’nun “Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk” isimli kitabını masama bırakmıştı.

Kitabın ilk sayfasına “Hastane yalnızlığımı paylaştığım doktoruma teşekkürlerimle… Acımadı ki…” diye yazmıştı.

Mehmet UHRİ

Perde açık kalsın

Cumartesi, Eylül 5th, 2020

79105231_10157896314193415_4000746625881341952_n
Yaşlı hanım hastamız ?İstemiyorum. Perdelerin kapanmasını istemiyorum. Pencere bahçeye bakıyor, üstelik 4. kattayız. Kimsenin içeriyi göreceği yok. Lütfen perdeleri kapatmayın? diye söyleniyordu.

O gece yattığı koğuştaki diğer hastalar perdeleri kapattırmadığı için servis hemşiremizden yardım istemiş, hastamızı ikna edemeyen hemşiremiz de sorunu bana iletmişti. Odadaki diğer iki hasta pencere kenarında yatmakta olan hastamızın perdelerin kapanmaması yönündeki ısrarını anlamamış biraz da öfkelenmişti.

Odaya neden girdiğimi anlayan hastamız ağzımı açmadan ?perdelerin kapanmasını istemiyorum, lütfen ısrar etmeyin? diyerek karşılamıştı beni.

İkna olacak gibi görünmüyordu.

Yatağının kenarına oturup sakinleştirmeye çalıştım. Odadaki diğer hastaların isteğini de ileri sürerek hiç olmazsa tül perdeyi çekmeye razı ettim. Pek içine sinmemişti ama oyunun kuralına göre oynanması gerektiğinin de farkındaydı.

Odada gerginlik sürüyordu. Yanlarında kalıp konuşturup sakinleştirmeyi düşündüm.

Hastamızın ziyarete gelen çocukları ve torunları olduğunu hatırlayıp, onları sordum. Özellikle torunlarından söz etmeye başlayınca yumuşadığını, yüzünün güldüğünü fark ettim. Oğlu ve kızının çok çalıştığından, kendi çocukları ile ilgilenmeye zaman kalmadığından yakındı.

- Evde herkes çalışıyor. Büyük torunum okuldan eve geldiğinde karşılayan kimse olmuyor. O kocaman evde tek başına ne bulursa onunla karnını doyurup televizyonun karşısına oturuyor. Garibimin önüne sıcak yemek koyup sırtını sıvazlayacak, saçını okşayacak biri bile yok yanında.
?Ama modern hayat hep böyle. Hayat hızlı ve herkes meşgul, ne yapacaksınız? Bütün büyük kentlerde bu sorunlar yaşanıyor sanırım? diye üsteledim. Omuzlarını silkti. Doğrulup yastığını düzeltti. Sonra yine o öfkeli gözlerle baktı.

- Modern hayatmış, sevsinler. İnsanı yalnız bırakan, başkalarından uzaklaştırıp içine kapanmasına yol açan modernliği ne yapayım? Herkes yalnız, çocuklar bile yalnız görmüyor musunuz? Kimse kimsenin derdini bilmiyor, bilse bile kulağının üstüne yatıp görmezden geliyor. Anlatmaya çalışsan yaşama telaşından kimsenin durup dinlediği de yok.
- Nasıl bir yalnızlık bu sözünü ettiğiniz?
Her ne kadar konu ilgimi çekse de gerçekte, hastamızı biraz daha konuşturup sakinleştirmeyi ve böylece odadaki gergin havanın bir ölçüde giderilmesini amaçlamıştım.

- Doktor bey oğlum, yıllar içinde azar azar öyle şeyleri yitirdi ki insanlar, evlerine kapandıkları yetmedi, şimdilerde kendilerine de kapanmalarını bekliyorlar.
Sonra çocukluğunu, insanların bahçeli konu komşunun birbirini görebildiği evlerde yaşadığı yılları anlattı. Konu odadaki diğer hastaların da ilgisini çekmiş, az önceki hırlaşmayı unutup hastamıza kulak kabartmışlardı.

- Önce bahçeler otopark oldu. Apartman hayatı, modern yaşam dedik bahçenin çamurundan kurtulduk diye kandırdık kendimizi. Herkes evlerine çekildi. Kimse kimseyi görmez, duymaz oldu.
- Peki sonra?
- Sonra sıra balkonlara geldi. Balkonları kapatıp eve kattılar. İşyerleri de balkonsuz oldu. Dışarının tozundan kirinden kurtulduk diye kandırdık yine kendimizi. Konu komşuya, gökyüzüne, dünyaya açılan balkonlar da gitti elimizden. Yetmedi sıra pencerelere geldi. Tül perdeydi, güneşlikti, kalın perdeydi derken pencereler de örtüldü. Jalûzi, panjur stor derken pencereler kapandı. Onca para döktüğümüz perdelerimize bakıp ?ne güzel oldu? diye avunduk. Güneş görmeyen, gün ışığı gibi yanan lambalarla aydınlatılan işyerlerine, evlere kavuştuk. Her şey yavaş yavaş oldu. Modernleşiyoruz diye tüm bunları sineye çektik.
- Peki ya şimdi?
- Görmüyor musunuz? Herkes içine kapandı. Bahçesi balkonu olmayan pencereleri örtülü o çok modern evlerde dışarıyla tek bağlantısı televizyon olan insanlara dönüştük. Gerçi biraz daha okumuş olanların internet ve cep telefonları da var ama yalnızlık aynı yalnızlık. İnsanları içine kapatıp yalnızlaştırdılar. Şimdi sadece bakmaları istenen yöne, televizyona bakıp orada izledikleri dünya ile yetinmelerini orada yaşayıp tüketmelerini, sadece tüketmelerini bekliyorlar. Dedim ya modernlikmiş, sevsinler?
Odadaki hastalardan biri televizyonun sesini önce kıstı, sonra da kapattı. Diğer hastamız dayanamayıp ?Durum bu kadar mı kötü?? diye sordu. Bizimki gülümsedi duvarda asılı olan manzara resmini gösterdi.

- Kimileri durumun farkında. Duvarlarına resimler asıp ara sıra da olsa başka yöne bakmayı, resimlerin içine dalıp hayaller kurmayı veya kitap okuyarak kendini avutmayı başarabiliyor. Ama ben çocuklar için, torunlarım için kaygılıyım. Hangi çocuk gökyüzündeki bulutlarla veya oyun oynadığı halının üstündeki desenlerle hayaller kurmamış, oyunlar oynamamıştır? Öyle bir kapandık ki hayata, şimdi ne o halılar var, ne de çocuklarımızın görebileceği gökyüzü. Varsa yoksa televizyon. Her şey hazır, hayaller bile. Hayal kurmayı bile çok görüyoruz, çocuklara.
Eliyle pencereyi gösterip ?Bu yüzden istiyorum, penceremi. Hastane odasında bile olsa pencere örtülmesin, perdeler açık kalsın istiyorum. Gökyüzümü kaptırmayacağım bu yamyamlara? dedi.

Bu sözlerden sonra başucundan kitabını ve gözlüğünü aldı.

Odada az önceki gerginlikten eser kalmamıştı. İzin isteyip yanlarından ayrıldım. Ertesi sabah ve daha sonraki günlerde o odanın tüm perdelerinin açık olduğu dikkatimizden kaçmadı.

Üstelik hastamızın taburcu olmasına ve aradan geçen onca zamana karşın hiçbirimizin eli gitmedi o perdeleri kapatmaya.

Dr. Mehmet Uhri