Archive for the ‘Eskici Dükkanı’ Category

Hacıyatmaz

Cumartesi, Nisan 22nd, 2017

haciyatmaz

Oyunlarımızı yitirdik.

Öyle çok anlamlı olmasa da oyunlarımız vardı. Oynardık. Mutluyduk.

Her şey o hacıyatmazın gelişi ile başladı.

O güne kadar oyun parkında salıncakta sallanır, tahterevalliye biner, saklambaç, körebe, bezirganbaşı, topaç çevirme, yakar top, mendil kapmaca, birdirbir hatta uzuneşek bile oynardık. Kimimiz ebe kimimiz bezirganbaşı olurdu. Oynar ve unuturduk. Hem oynarken geçen zamanı, hem de bir önceki oyunda ebenin sobenin kim olduğunu unuturduk. Hırslandığımız da olurdu. Oyun bittiğinde parkın kenarındaki musluktan su içer olan bitene kafa yormaz, mutlu, mesut evin yolunu tutardık.

Bir gün her zaman oynadığımız kum havuzunda elleri önde kenetlenmiş namaza durmuş gibi öylece ayakta duran o irice oyuncağı fark ettik.

Kim getirdi? Neden getirdi? Hiç bilmedik.

imagesÖylece duruyor bize bakıyor ve gülümsüyordu. Sanki kendi gelmiş gibiydi. Önceleri hoşumuza gitti. Sarılıp devirmeye çalışsak da hep ayağa kalkmayı başarıyordu. Görüntüsünden korkanlarımız da oldu. Gücü yerinde olanlarımız başını yere değdirip üzerine oturmayı başarsa da ne yapıp edip doğruluyor, öylece bize bakıyordu. Oyunlarımıza katılmıyordu. Hep kendiyle oynamamızı istiyor gibi bir hali vardı. Bir süre sonra pes ettik. Bırakıp kendi oyunlarımıza döndük. Ama o öylece durup bizi izlemeye devam etti. Bizi ve oyunlarımızı izliyordu.

Ne oynarsak oynayalım gözü hep üzerimizdeymiş gibi gelmeye başlayınca rahatsız olup uzaklaştırmak istedik. Gücü yetenimiz kaldırıp parkın bir kenarına atmaya çalıştı. Park görevlisi kesin bir dille bunu yapamayacağımızı söyleyip getirip yerine geri koydu. Park görevlisinden güç alıp yerini sağlamlaştıran bizim hacıyatmaz konuşmaya da başlamıştı. Gülümseyen bir çift gözün üstümüzde olduğu yetmediği gibi konuşup oyunlarımıza karışıyordu. Saklambaçta saklananların yerini ispiyonluyor, körebenin gözleri bağlıyken yakaladığı kişiyi tanıması için oyuna müdahale ediyordu. Ağzını veya gözünü bağlayıp susturmaya çalışanımız da oldu ancak işe yaramadı. Tadımız kaçmıştı. Saklı bilgileri paylaştığı için uzuneşek, körebe, saklambaç oynayamaz olmuştuk. Topaç, yakar top veya birdirbir oynarken bile o heybetli sesiyle oyuna karışıyor aklınca taktik veriyordu. Birimiz başını yere eğip üzerine oturduğunda oyunlarımızı göremiyor ve karışamıyordu. Ama bu kez de yüksek sesle şarkılar söylüyor eşlik etmemizi istiyordu.

Baktık olmuyor oyun parkımızı değiştirip uzaktaki parka gitmeyi denedik ama o yine oradaydı. Nasıl geldi? Kim getirdi? Bütün parklara hacıyatmaz mı koymuşlardı? Doğrusu bilemedik. Varlığına alışmaya çalışsak da olmadı. Konuşan heybetli bir hacıyatmaz yüzünden huzurumuz kaçmıştı. Ne oyunlarımıza katılıyor ne de rahat bırakıyordu.

Keşke o pazarlığa hiç girişmeseydik.

Sivri akıllı bir arkadaşımız oyunbozanlık etmemesi ve sessiz kalması karşılığında hacıyatmaza ne istediğini soralım diye bir fikir ortaya atmasa belki hiç bunlar yaşanmayacaktı. Bizi dikkatlice dinledi ve dediklerini yaparsak susup sadece izleyeceğini söyledi. İstediği ise masum görünüyordu. Bezirganbaşı oyununda tekerlemeyi ve adlandırmayı değiştirip “aç kapıyı hacıyatmaz” diyerek oynamamızı kendini de ortaya almamızı istiyordu. Susup rahatsız etmemesi karşılığında aramıza alıp oyunu onun adıyla oynamaya başladık. Ortamızda hacıyatmazla bezirganbaşı oyununu oynamaya başlayınca başkalarının da dikkatini çekti. Yeni arkadaşlar edindik. Hoşumuza gitti. Hepimizin yüzü gülüyordu. Ancak bu kez sorun sıkılıp başka oyun oynamak isteyince patlak verdi. Hep aynı oyunu oynamamızı istiyor yoksa yine gevezeliğe başlayacağından söz ediyordu. Üsteleyince isteklerini bir bir sıraladı. Oyun kurallarını kendince değiştirmek istiyordu.

İnanmayacaksınız ama körebe oyununda üç tane kör ebe olmasını, saklambaçta ise ebe sayısının ikiye çıkarılmasını bile kabul ettik. Uzuneşek oynamamızı yasaklamasına da ses etmedik. Bütün bu değişiklikler ile birlikte her oyunda başköşede yer almasına bile razı olduk. Yine de istekleri hiç bitmedi. Bazı arkadaşlarımızın keyfi olarak oyun dışı tutulmasına bile ses çıkarmadık. Baktık olmuyor parka gitmemeyi denedik ama kendine yeni taraftarlar edinmişti. İşe yaramadı. Kendimizi cezalandırdığımızla kaldık. Gün geldi bir de baktık; kendi oyunlarımız yerine başkalarının oyunlarında yer edinmeye çalışıyor, oyuna girebilmek için arkadaşlarımız ile yarışıyoruz. Üstelik bildiğimiz oyunlar yerine bambaşka ve çoğu saçma kurallarla oynuyoruz. Oyuna giremeyip dışarıda boynu bükük bizleri izleyen arkadaşlarımızın bakışlarına bile kafamızı çevirir olduk.

img_1959Oyuna giremediği için sıkılıp vazgeçenimiz olsa da parkın kalabalığı azalmadı. Bir kaç eski arkadaş bir araya geldiğimizde bildiğimiz gibi oynamaya çalışalım istesek de parkın kurallarını bozmakla suçlayıp, engellediler. Çeşmeden su içmek de artık yasaktı. Nedenini soran olmadı. Hatta o hacıyatmazla oynama çalışanlara bile izin yoktu. Hacıyatmazın dokunulmazlığı vardı. Öfkelenip plan yaptık. Bir kaç gece gizlice gelip topladığımız taşlarla hırpalamak istedik ama o saatte bile çevresinde saçma sapan oyunlardan oynayan çocuklar yüzünden bir şey yapamadık.

Dedim ya, oyunlarımızı yitirdik.

Pes edip evlerimize çekildik. Bizim yanımızda kalmak yerine hacıyatmazın ekibine katılanımız bile oldu. Evde kendimizi oyalasak da birlikte oynadığımız oyunlara özlemimiz hiç dinmedi.

Şimdi oyun parkı yine kalabalık ama o hacıyatmaz yüzünden ne bildiğimiz oyunlar kaldı, ne de yeni oyun arkadaşı edinebiliyoruz. Parkın da pek tadı kalmadı. Uzaktan bakınca birbiriyle kıyasıya yarışan yeri gelince hırslanıp ağlayan, birbirini hırpalayan çocuklar görüyor ürküyoruz.

Diyeceksiniz ki; belki de siz büyüdünüz ve oyunlar eski cazibesini yitirdi. Büyümek böyle olsaydı aklımız oyunlarda kalır mıydı? Anasının babasının sözünü bile zor dinleyen içimizdeki o afacan, basit bir oyuncağın kaprislerine teslim olur muydu?

Oyunlarımız vardı, oynardık ve mutluyduk. Şimdi ne oynayanlar memnun ne de bizler gibi uzaktan bakanlar.

Her şey o hacıyatmazın gelişiyle başladı.

Mehmet Uhri

Not: Karikatür için Sayın Selçuk EREZ’e yürekten teşekkürler.

Şehirliye Anlatması Zor

Cuma, Aralık 2nd, 2016

s2

Havaların sürekli kapalı gittiği, bulutsuz gökyüzü özleminin giderek daha çok hissedildiği günlerdeydik. Kış olanca ağırlığıyla üzerimize çökmüştü. Şehrin isyan ettiren trafiği, insanların kural tanımadan yol bulma çabası ve ülke gündemine oturan, yürek burkan haber tufanı da cabasıydı. Her gün bir önceki günü aratıyordu.

O gün güneş sıcak yüzünü bir ara gösterir gibi olunca öğle arasında kendimi dışarı atıp yakınımızdaki park alanına yöneldim. Ağaçların arasında güneşin sıcaklığını hissederek amaçsızca bir süre yürüdüm. Islıkla kuşlara eşlik ettim. Park yine kalabalıktı ama kimsenin kimseyle ilgilendiği yoktu. Oyun parkında neşeyle oynayan çocukların dışında kimsenin yüzü gülmüyordu.

Boş banklardan birine oturup koltuğumun altındaki gazetenin yapraklarını çevirmeye başladım. Yaşlıca bir bey izin isteyerek bankın diğer ucuna oturdu. Cebinden çıkardığı ekmeği ufalayarak sağa sola atmaya başladı. Attığı kırıntılara gelen serçeler sunulan yemekten pay kapabilmek için çırpınıyordu. Serçelerin coşkuyla ekmeği ufalama çabaları o kadar güzeldi ki ürkütmemek için gazetemin sayfasını bile çevirmek istemiyor göz ucuyla onları izliyordum. Bir süre sonra adamın kuşlara bir şeyler söylediğini daha doğrusu konuşmaya çabaladığını görünce ilgisiz kalamadım. Kuşlara, mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu, ancak tam duyamıyordum. Cebimdeki bisküvilerden birini ufalayıp ben de kuşların ziyafetine katkıda bulunmak istedim. Adam elimi tutarak engel oldu.

- Onlar şekerli bisküvi değil mi?

- Evet.

- Şekerli bisküvi verme kuşlara!

- Ne zararı var ki?

- Anlatması uzun sürer şimdi. Kuşlara iyilik yapmak istiyorsan şekerli bisküvi verme o kadar…

s3Şaşırmıştım. Sert ve biraz kaba üslupla söylenen bu sözlere içerlemekle beraber gereksiz bir tartışmaya girmek istemedim. Bisküvileri cebime koydum. Bir süre öylece kuşları seyrettim. Sonra dayanamayıp “Minicik kuşlara zararlıysa bizler de mi yemesek bu bisküvileri acaba?” diye sordum. Baştan aşağı dikkatlice süzdü, kılığıma kıyafetime baktı, sonra “Şehirde doğup büyümüş birine benziyorsun. Sen yiyebilirsin. Sana zarar vermez” dedi.  “Çattık” dedim içimden. Adam biraz kaçık diye düşünmeye başlamıştım.

Sanki içimden geçenleri anlamış gibi başladı anlatmaya.

- Kusura kalma beyim, şehir insanına anlatması zor. Kuralları bildiği halde uygulamamakta , sonra da kendini ikna etmede çok başarılılar. Ben köyde doğup büyüdüm. Orada hayat basittir. Doğaya uyum gösterir kurallara uyarsan kolaydır, hayat. Şehir ise hiç öyle değil. Kurallar adamına göre, insanına göre hatta yaşadığın muhite göre bile değişiyor. Üstelik kimse de bundan rahatsız değil. Bu yüzden şehirden hep uzak durdum. Ne zaman ki torunum dünyaya geldi onun hatırına şehre, torunumun yanına geliyorum. Ama şehre hiç alışamadım. Biraz güneş açtığında hemen parka çıkıyorum. Şu, ilerde salıncakta sallanan kırmızılı kız da benim torunum.

- Allah bağışlasın. Kaç yaşında?

- 4  Yaşında. Seneye okula başlayacak. O zaman ben de başını beklemekten kurtulup kaçacağım bu şehirden.

- Öyle ama köy yerinde şehirdeki olanakları bulamazsınız. Halbuki burada her şey var. Yaşınız da var, sağlık sorununuz olsa hastane için yine şehre gitmek zorunda kalırsınız. Çocuğunuz torununuz da şehirde yaşadığına göre niye kaçasınız ki?

s1

Cevap vermeyip kuşlarla ilgilendi. Sonra kafasını kaldırıp bana baktı. Anlatsam da anlamazsın gibilerden bir bakış attı. “Şehirde her şey var diye kaçmak istiyorum” dedi.

Şaşırmaya devam ediyordum. Eliyle kuşları gösterdi;

- Şu kuşlara bir bak hele. Ekmek kırıntıları ile karınlarını doyurur ve şakırlar. Karınlarının doyması için ekmek kırıntısı yeterlidir. Onlara şekerli bisküvi verirsen daha da severek yerler. Ama bisküvinin tadını alan kuru ekmeğe bakmamaya başlar. Her zaman bisküvi bulamaz bir süre sonra aç kalırlar. Dahası, şekerli bisküvi iştahlarını açar. Doysalar bile yemeğe devam ederler. Çatlayıncaya kadar yerler. Az önce o yüzden engel oldum bisküvi vermene.

- Nasıl yani?

- Anlamıyor musun? İnsanların da kuşlardan pek farkı yok. Şehirde her şeyden bol bol var. Şehre alışanlar bu kuşlar gibi oluyor. Ne yese doymuyor, köye dönse aç kalıyorlar. Hep mutsuz, hep huzursuz oluyorlar. Şehir bozuyor insanları. Daha aç gözlü ve daha acımasız yapıyor. Beni de kendine benzetmeden bir an önce gitmek istiyorum. Dedim ya anlatması zor. Şehirde her şey bol bol var. Var olduğunu görüyorsun ama uzanıp alamıyorsun. Hayatın hep o gözünün önündekilere ulaşmak için çabalamak ile geçiyor. Kızım ve damadım deli gibi çalışıp ev taksiti ödüyorlar. Çocuklarının büyüdüğünün bile farkında değiller. Ne söylesen boş…

“Bilir misin?” diye sürdürdü konuşmasını.

- Çiçeğe ihtiyacından çok su verirsen toprağın derinlerinde su aramaz, kök salmayı bırakır vazo çiçeği gibi olur, farkında bile olmaz. Kökleri de erkenden çürür. Şehir işte böyle bir yer. Kimse kök salamıyor, sorulursa memleketi diye anasının babasının doğup büyüdüğü yeri anıyor.  Onca kalabalıkta insan fakiri bir yer. Hiç öyle dışarıdan göründüğü gibi değil. En azından bana göre değil.

Güneşin buluta girmesi ile ortalık serinlemiş hafiften soğuk bir esinti başlamıştı. Cebinde kalan son ekmek kırıntılarını da saçtıktan sonra ayağa kalktı. Kaygılı gözlerle salıncakta sallanan torununa baktı. “Şehirliye anlatması zor”  dedi. Başıyla belli belirsiz bir selam verip torunun yanına gitti. Salıncaktan indirip paltosunun önünü kapadı. Atkısını sıkıca bağladı. El ele tutuşup neşe içinde uzaklaştılar.

Mehmet Uhri

O Kız Hiç Büyümedi

Cuma, Ağustos 26th, 2016

20160521_140108

Her şey bitpazarında tezgâhın yanında yerde kenarda duran çerçeveli eski bir fotoğraf ile başladı.

Yatağında doğrulmuş bir kız çocuğu öylece duruyor ve bakıyordu. Anne ve babasının ellerini tutmuş ürkek ama huzur ve güven içinde gözlerini dikmişti. Baba ise sevgi dolu gözlerle yatağın öte yanındaki anneye bakmaktaydı. Mutlu bir aile fotoğrafını andırıyordu. Resmin üzerinde küçük bir imza dışında herhangi bir yazı yoktu. Gün devrilmiş satıcı kadın yavaştan toplanmaya başlamıştı. Tezgâhın üzerindeki eşyaları paketlemekle meşguldu. Resimle ilgilendiğimi görünce yanıma geldi. Resimdekileri tanıyıp tanımadığını, bir öyküsü olup olmadığını sordum. Kafasını sallamakla yetindi arkasını dönüp işine devam etti. Yanıtı anlamamıştım, “o kız çocuğuna ne oldu?” diye üsteledim.  Eşyaları paketlemeyi sürdürüp yüzüme bakmadan konuşmaya başladı. Elimdeki resmin boşaltılmakta olan eski bir evin duvarında asılı olduğunu diğer eşyalar ile birlikte satın aldığını söyledi. Tezgahtakileri toplamaya devam etti. Paketlediklerini kolilere yerleştirmeye başlamış  sıra yerde kenarda duran resimlere gelmişti. Resmi elimden alıp bir süre baktı. “Bu resimle ilgili pek çok şey anlatabilirim, bir kısmı uydurma da olabilir. Anlatılanların ne kadar gerçek olduğundan hiçbir zaman emin olamayacaksınız. Yine de anlatmamı istiyorsanız büfeden iki kahve kapıp gelmeniz gerekiyor, öyle kuru kuruya olmaz” dedi. Kahveleri alıp gelene kadar eşyaların büyük kısmı toplanmış tezgâh hafiflemişti. Çerçeveli fotoğrafa bir süre daha bakıp tekrar bana uzattı.

- Sizin gibi beni de etkilemişti bu fotoğraf. Evin eşyalarını toplayıp boşaltırken çevrede oturanlara resimdeki kız çocuğunu sordum. Hepsi farklı bir şey anlattı. Yandaki evde oturan hayli şişman yaşlıca kadının anlattığına göre kadın öğretmen eşi de yabancı kökenli bir fotoğrafçıymış. Fotoğraf ise kızları 4-5 yaşlarındayken rahatsızlanıp yatırıldığı hastane odasında çekilmiş. Hastalığın verdiği yalnızlık, belirsizlik ve korkuya karşılık anne ve babanın çocuklarının üzerine titremesini fotoğrafta siz de fark ettiniz sanırım. Uzun süren tedavilere karşın yakalandığı hastalıktan kurtulamamış ve sonrasında aile hep matem içinde yaşamış. Başka çocukları da olmamış. Bir süre sonra babaları evi terk etmiş. Anne ise matemini sürdürmüş, ölene kadar evini müze gibi tutmuş.

- Bu kadar mı?

- Evin eşyalarını çıkartıp boşaltırken karşı evin merdivenlerinde oturup bizi izleyen aksice ihtiyar beyefendi elimdeki resmi görüp yanıma geldi. Resmi almak istedi, vermedim. Pek para teklif edecek hali de yoktu. Resimdeki kızı ona sorduğumda benzer şeyler anlatsa da sonu farklı bir yere çıkıyordu. Anlattığına göre adam yabancı uyrukluymuş. Vatandaşlık alabilmek için formaliteden evlenmişler. Sonrasında beraberliklerini kadının bu evinde sürdürmüşler. Kadın ise adamı sevmiş ve bağlanmış. Bu çocuğu biraz da adamı kendine bağlayabilmek için peydahlamış. Fotoğrafın hastanede çekildiği çocuğun hastalandığı doğru olsa da iyileşip ayağa kalktığını ancak varlığının aileyi bir arada tutmaya yetmediğini anlattı. Baba evi terk etmiş. Baştan yanlış bir hayatı doğru yaşamaya çabalamanın anlamsızlığından yakınırlarmış. Anne kız çok tartışır hiç anlaşamazlarmış. Bilirsin aile fotoğrafları biraz vitrindir. Geride olanları gizlemek için de kullanılır. O ihtiyar adamın anlattığına bakılırsa fotoğraf aldatıcı olabilirmiş. Kadın eşini evde tutabilmek için doğurduğu ve eşi evi terk ettikten sonra hep suçladığı kızıyla hiç anlaşamamış. Kız büyüyüp yaşı geldiğinde evi terk etmiş. Kız evden gittikten sonra anne iyice geçimsiz biri olmuş. Soranlara kızının öldüğünü hiç büyümediğini büyüyebilseymiş çok mutlu olacaklarını anlatır dururmuş.

20160521_140106

Kahvelerimizi bitirip fincanları büfeye iade edip geldim. Eskici pazarına gitmekte olan günün sakinliği çökmüş gezen gören sayısı azalmıştı. Bazı tezgahlar çoktan toplanmıştı. Eskicinin tezgahında kalan eşyalara göz atsam da çerçeveli fotoğrafı elimden bırakamıyordum. “Peki ya gerçek? Gerçeği hiç merak etmediniz mi? Bu kız yaşıyor olabilir mi?” diye sorduğumda işiyle ilgilenip cevap vermedi. Elimde resimle ısrarla yanıt beklediğimi görünce dayanamadı.

- Hayatım eski eşyaların arasında geçti. Burada gördüğün bütün eşyalar benim için satılıp paraya çevrilecek birer objeden öte değil. Eski evleri ve onların eşyalarını takip eder, olabildiğince ucuza alıp satmaya uğraşırım. Eskici pazarlarını da sabah açıp akşam kapanan çiçeklere benzetirim. Bu pazara evinin eksik eşyasını ucuzundan almak için gelen çoktur. Kimi de senin gibi eski eşyalar üzerinden eski hayatlara dokunmak onların yaşanmışlıklarını duymak ister ve öyküsü olan eşyaları satın alır. Elindeki resim ile ilgili anlattıklarımı bu fotoyu sana satabilmek için uydurmuş bile olabilirim. Gerçeğin ne olduğunun veya ne olması gerektiğinin ne önemi var ki? Öyle de böyle de bir hayat yaşanmış geçmiş gitmiş. Ha mezarda çürümüşsün ha o kapandığın evde hayatın eriyip bitmiş. Sonunda tüm yaşanmış veya yaşanmamışlıkları eskicide bir objeye yükleyip hüküm kurmaya çabalamanın insafsızlık olduğunu düşünüyorum.

Bence, gerçek bu.

- Ama fotoğraf gerçek? Oradaki çaresiz, ürkek ancak yine de anne babasının bir arada olmasının verdiği güvenle bakan o kız çocuğu da gerçek.

- Tamam işte. Bu sana yetmiyor mu? Neyi merak ediyorsun?

- O kız çocuğunu ve ona ne olduğunu merak ediyorum.

Eşyaların büyük kısmı toplanıp kolilere yerleştirilmiş sıra elimdeki çerçeveli fotoya gelmişti. Satın almak istediğimi söyleyince satılmış olduğunu alıcısının emaneten bıraktığını söyleyip elimden aldı paketleyip koliye yerleştirdi. “O zaman onca öyküyü bu resmi bana satmak için uydurmadın. Bana o kız çocuğuna ne olduğunu söyle” diye üsteledim. Kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Dinle dedi;

- Anne öldükten sonra evin eşyalarını boşaltmak bir kaç gün sürdü. Son gün ödeme almak için eşyaları satan orta yaşlı kumral bir kadın geldi. Alacağı parayı önemsemiyor, evden geriye hiçbir şey kalsın istemiyordu. Bu resmi eline alıp bir süre baktı sonra hiçbir şey almadan evden çıktı. Antrede almak istediği bir eşya varsa alabileceğini söyleyip ısrar ettim. Gözü bu resme gidip geldi “Hiçbir şey istemiyorum, bu evle ilgili ne varsa yok olsun istiyorum. İstenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelip ne olduğunu neden olduğunu bilmediğin bir suçluluk duygusu içinde yaşamayı kimse anlayamaz.” diye söylendi.  Konuştuğum kişinin fotoğraftaki kız olabileceğini fark edip üstüne gittim. Resmi gösterip “ o kız çocuğuna ne oldu? Büyüdü mü?” diye sordum. Resme tekrar baktı gözleri nemlendi sonra yine o öfkeli haline büründü. “Bunun ne önemi var ki? Yine de söyleyeyim. O kız çocuğu yaşadı ama hiç büyümedi. Hiç bir zaman da büyümek istemedi” Diye yanıt verdi. Evden hışımla çıktı. Arkasına bile bakmadan uzaklaştı.

- Peki, bu resmi kim satın aldı?

- Kimse almadı. Çerçeveli fotoyu elime alıp o kadının peşinden gittim. Gün olur resmi ve resimdeki kız çocuğunu merak eder, görmek isterse gelip alabileceğini, satın alınıp ayrılmış eşyalar arasına koyacağımı söyledim. Kartımı uzattım. Alıp almamak için tereddüt etti. Sonra kartı alıp cebine koyup selam bile vermeden uzaklaştı.

- Peki, sonra görüştünüz mü?

- Çok emin değilim ama sanırım bir kere buralara gelip uzaktan da olsa tezgâhıma baktı. Tezgaha değil sadece resme bakıyordu. Onu fark ettiğimi görünce hemen uzaklaştı. Belki arada yine gelip gidip bakıyordur diye çerçeveyi hep aynı yere bırakıyorum. Bu nedenle satmıyor o kız çocuğunun büyüyüp kendini affedeceği günü bekliyorum.

20160521_140006

Eşyaların toplanması tamamlanmış koliler arabaya yerleştirilmeye başlanmıştı. Paylaştıkları için teşekkür ettim. Bu güne kadar o fotoğrafı eline alıp bırakmayan böylesine dikkatle bakan çok az kişi olduğunu bu nedenle anlatma gereği duyduğunu söyleyip kahveye teşekkür etti.

Hava kararmaya yüz tutmuş pazar yerine akşamın serinliği çökmüştü. Sabah açan eskici pazarı, yaşanmış ve yaşanmamışlıklarıyla ortalığa saçılanlardan kalanları toplayıp günü uğurlamaya hazırlanıyordu.

Zeytinin Teri

Çarşamba, Aralık 30th, 2015

zeytinin-teri-tikla-ve-dinle

20151002_113407

Nazım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı ve 300 den fazla karakter ile konu edilen “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli destansı eserinin 70. yılı nedeniyle Boğaziçi Üniversitesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi ve Açık Radyo işbirliği ile “TÜRKİYE HİKAYELERİNİ ANLATIYOR” projesi gerçekleştiriliyor.

Proje kapsamında toplanan hikayelerden yapılan bir seçki tiyatro sanatçıları tarafından seslendirilip her gün açık radyo’da yayınlanmakta ve kitaplaştırılması hedeflenmektedir.

Bu etkinlik kapsamında seçilen”Zeytinin Teri” isimli öyküm Meltem Gürle tarafından edite edilip Tilbe Saran tarafından seslendirilmiş ve 7 Aralık 2015 günü Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

Öykünün radyo kaydına resmin üzerindeki “zeytinin teri tıkla ve dinle” linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Proje ile ilgili bilgi almak ve diğer öykülere ait kayıtlara ulaşmak isteyenler

http://turkiyehikayelerinianlatiyor.com

linkini kullanabilir.

Dostluk ve Sevgi ile…

Mehmet Uhri

Kitabın Gevezesi

Salı, Eylül 29th, 2015

kg1

Bana kalırsa, insanoğlu bu kadar kendini beğenmiş olmasa kafa karışıklığından kurtulacak ama bir türlü yapamıyor. Kendine ve düşüncelerine öylesine bağlı ki dışarıdan ne kadar tutarsız göründüğünün farkına bile varamıyor. Söz gelimi, kitapların dili olduğuna, konuşup anlatacaklarına inanır ve bilirler. Hatta kitaplarda yazılanlara birbirlerine anlattıklarından daha çok değer verirler. Hal böyleyken içinin dolu olduğuna inandıkları o kitapları susup öylece konuşmadan dursunlar diye kitaplıklara tıkarlar. Raflarda kenarımız göründüğü kadar yer kaplarız. Kenarımızda yazanlar içeriğimizi ne kadar aydınlatırsa o kadar var oluruz. Hele biraz eskiyip de benim gibi çok satmayan kitaplardan olursan, eline alan, içini açan bile bulunmaz. Bir okuyan karıştıran olur umuduyla beklerken sayfalarının sararmasını, toz ve küf kokmasını izlersin.

Kitapevinde pek ilgi görmeyen ama inatla yayın hayatını sürdüren yayınevinin kitaplarından biriyim. Bir arada durduğum diğer kitaplar da benden çok farklı değil. Onlar kaderlerine razı olup susup otursalar da ben gevezelik etmeden duramıyorum.

Kitapçı dükkânını vitrin veya çok satanlar bölümü gibi ilgi gören yerinde olmadığımı tahmin edersiniz. Biraz arkada sessiz ve sakin raflardan birindeyim. Günün birinde hurda kâğıt olmak da var ama şimdilik kitapevinde olduğuma şükrediyorum.

Bir gün eline alıp inceleyen, okumak için sahiplenen olur diye insanların gözünün içine bakıyorum. Onları inceliyorum. Kitapevine uğrayan insanlar da çeşit çeşit oluyor. Aralarından en çok çocukları severim. Ayrımcılık nedir bilmezler. Ön yargıları da yoktur. Okuma bilmeseler bile kitapların içini merak edip karıştırırlar. Kitabı açıp ne yazıyor diye sormasalar anne babaların kitapta yazanlarla ilgisi bile yoktur. Onlar ellerinde önceden belirlenmiş birkaç kitap ismiyle gelip bir an önce alıp gitmek isterler. Hep bir telaşları vardır. Alis’in tavşanına benzetirim onları. Kimseyi rahatsız etmedikleri halde çocuklar ortalığı dağıtmasın isterler. Çocuklar ise kitapları azıcık hırpalayıp hoyrat davransalar da dedim ya; en sevdiğim ziyaretçilerdir.

Bir diğer kitapevi düşkünü grup vardır ki ürkütücü görünürler. Genellikle yalnız gelirler. Kitapların arasında gezinip bakınırken sanki bir hırsız gibi öne eğik yürürler. Eline aldıkları kitabı genellikle önce koklar sonra incelemeye başlarlar. Bu sırada çevrelerinde kimse olmasın veya kimse onlarla ilgilenmesin isterler. Nedense koyu renk dikkat çekmeyen kıyafet giyerler. Kitapevinde en çok vakit geçiren en az alışveriş yapan bu tiplerdir. Görünüşleri ürkütücü olsa da zararsızdırlar.

kg3

Sevgililer gelir bazen. Genellikle biri daha fazla kitap düşkünüdür, diğeri de onunla sürüklenip gelmiştir. Sevgilisi aradığı kitabı bulana kadar diğeri resimleri olan dergi veya benzeri bir şeyler arar. Sevgilisi kitaba dalıp gitmişse çabuk sıkılır ve sıkıldığını belli etmeden de duramaz. Zaman geçer sevgililerin ayrıldıklarına da şahit oluruz. O zaman kitap düşkünü olan yine gelir ve yine kitaplar arasında gezinir ancak bu kez o konuşkan, neşeli insan gitmiş yalnız ve ürkütücü görünen müşteri grubuna dâhil olmuştur.

Kitapları sadece bilgiye ulaşmak ve fayda sağlamak amacıyla kullananlar gelir, bazen. Onlar hedeflerini belirlemiş hatta ayırtmış olurlar. Kasada bekler, kitabı getirtir içini açıp bakmadan bir kartalın avına süzülmesi gibi kapar giderler. Onun için ne kitapevi ne kitaplar ne de bulunduğu ortam önemlidir. Kendinden başka pek kimseyi önemsemediklerini düşünürüm. Kitabı sahiplendikleri yetmez altını üstünü çizerek okurlar ki bir başkası eline aldığında sahipli bir kitap okuduğunu bilsin.

Ha bir de bana neşeli gelen bir grup kitap evi müşterisi daha vardır. Onlar yağmurun dinmesini beklemek veya randevusuna erken gelmişse vakit geçirmek gibi rastlantısal nedenlerle kitapevine girerler. Kitapların konuştuğunun, değerinin farkındadır. Okumaya eğilimleri olduklarını düşünseler de nereden, hangi kitaptan başlayacaklarına bir türlü karar veremez pek çok kitaba başlayıp hep yarım bırakırlar. Okumaya zaman ayıramayacaklarını bile bile birkaç kitap satın alıp çıktıkları çok olmuştur. Elinde kitaplarla kasaya ilerleyip seçtiklerini uzatırken birilerinin kendi hakkında olumlu düşüneceğinden emindir. Omuzlar dikleşir, havaya girerler. Övgü dolu bir bakış, jest veya söz beklerler. Seçtiği kitaplardan olasılıkla sadece birini yarım yamalak okuyacağının, diğerlerinin başucunda bir süre bekleyip vicdan azabından kurtulmak için kütüphaneye kaldırılacağının bilincindedir. Bütün o kasıntı, kendini “aydın” gibi gösterip böbürlenmesi kitapevinin kapısından çıkınca biter. Omuzlar düşer. Bu tiplerin evlerinde herkesin görebileceği kadar gösterişli ancak okunmayan kitaplarla dolu zengin kütüphaneleri olduğuna dair söylentiler dolaşsa da neşeli ve zararsız bulurum, onları.

Daha başkaları da var, ancak sanırım onlar da diğerleri gibi.

Söylenenlere bakılırsa kitapevinin dışında, kitaplarla ilgisi olmayan hep uzak duran birileri daha varmış. Üstelik hayli kalabalıkmış. Benim bulunduğum yerden görünmeseler de bizlerden pek haz etmediklerine dair rivayetler dolaşıyor. Ne diyelim? Madem anlaşamayacağız o zaman uzak olsunlar.

Kitapevi müşterileri çeşit çeşit olur da kitaplar olmaz mı? Bir arada sırt sırta benzer görünümde durduğumuza bakmayın, kitaplar da insanlar gibi çeşit çeşittir. Bazılarımız havalı olur, cildi kalın ve gösterişlidir. Bir kısmımız ise her dem tazedir. Dedim ya kitaplar da insanlara benzer. Bir parlayıp hızla sönenlerimiz çoğunluktadır. Dışarıdan bakıldığında gösterişli olan kâğıt kalitesi ve cildiyle dikkat çekici görünen ona buna hava atan kitapların içinde yazanlar ilgi çekmiyorsa bir süre sonra çaptan düşüveriyorlar. O zaman hayli acınası görünürler. Bir de içi dolu olanlar var ki onlar her daim ilgi görür, baskı üstüne baskı yaparlar. Ne olursa olsun sonuçta kitapevinde hepimiz bir kenarlık yer işgal ederiz.

Buradan bakınca insanlara çok benzeriz. Onlar da kitaplar gibi içlerinde bir şeyler saklıyorlar. Raflarda suskun bekleyen bizler gibi öylece konuşma sırasının kendilerine gelmesini, içlerini dökecekleri zamanı bekliyorlar. Arada içi hayli dolu olanları olduğu kadar boş olanları ve boş olduğu halde dolu zannedenleri de var. Dedim ya benziyoruz birbirimize. İnsanlar da kitaplar gibi kapalı duruyor kenarlarından göründüğü kadarıyla birilerinin onları keşfetmesini bekliyorlar. Çoğu ise içini dökemeden geçip gidiveriyor. Kitaplar gibi insanların da dışarıdan bakınca içi hakkında fikir sahibi olmak hayli zor ve yanıltıcı olabiliyor. Bazıları sabredemeyip uluorta içini dökmeye kalkıyor. Nedendir bilinmez pek haz etmiyor deli filan zannedip uzak duruyorlar.

kg2

Kitaplarla insanlar arasındaki akrabalığın hayli yakın olduğuna bir diğer kanıt ise içinde yazanlarla okuyanların ne anladığı konusunun her daim değişken olması, sanırım. Kitaplar insanlar gibi söylenen veya yazılan ne olursa olsun okuyanın, işitenin anladığı veya yorumladığı kadarıyla anlaşılıyor. Bazılarımız bir türlü anlaşılamadığından, değerinin bilinmediğinden yakınıp dururken benim gibi pek ilgi görmeyen kitaplar da günü gelince anlaşılır olma umuduyla ayakta duruyorlar. Boşa yaşanmış hayat kadar boşa kaleme alınmış kitap gibi olmayı hiç birimiz kabul edemiyoruz. Değerinin bir türlü anlaşılamadığından yakınan insanlara ise genellikle o ürkütücü ve yalnız müşteri tipleri arasında rastlıyorum.

Her şeyi anlıyorum da bizleri bu hale sokan, dile gelip konuştuğumuzda anlatacaklarımızın ortaya saçılmasından çekinip kapalı tutan, kenarlarımızdan başka bir yeri görünmeyecek biçimde hizaya sokanlara neden kimse isyan etmiyor, anlayamıyorum. Bizi kitapevlerine tıkıp kapalı tutanlar insanların da sesinin çıkmasına izin vermiyor içindekileri haykırsın istemiyor hepsini bir kalıba döküp öylece geçip gitsin istiyorlar. Hadi biz kitabız, sesimiz çıkmıyor, insanlar neden susuyor bir türlü aklım ermiyor. Üstelik tüm bunları yapanların ortalıkta kitap görmeye tahammülü bile olmadığı söyleniyor.

Yazarı tanınmayan ve yazdıkları ilgi çekmeyen baskısı eskimiş bir kitap için çok bile konuştum. Kitap olup rafta eskimek yerine birilerinin zihninde yer edip nükteye dönüşenlerimize imrenmekten başka elimden bir şey gelmiyor. Böyle zamanlarda hepimiz şiir kitaplarına özenip onlar gibi nüktelerde yaşamayı hayal ederiz. Ancak her sabah aynı rafta öylece beklemeye başlıyor varlığımızdan kimsenin haberi olmadan günleri deviriyoruz. İnsanlara bakınca onlardan pek de farkımız olmadığını görüp halimize şükretsek de içimizin buruk olduğunu gizleyemiyoruz.

Her neyse, gevezeliğimi bağışlayın. Gün gelir bir kitapevinde kenarda öylece sessizce duran ve ensiz olduğu için kenarı bile zor okunan bir kitap elinize geçerse hemen geri koymayın, yaklaşıp kulak verin, evirip çevirin, ilginizi çekmese de rafa geri koyarken yüzü görünecek şekilde bırakın. Bırakın ki, başka birilerinin ilgisini çekip içini dökme fırsatı bulabilsin.

Mehmet Uhri

Midye ve Kum Tanesi

Pazartesi, Şubat 3rd, 2014

mk1

“Bırak beni gideyim, göreceğimi gördüm” dedi kum tanesi. Midye ise içine giren kum tanesine cevap vermedi. Kum tanesi inatla konuşmayı sürdürdü.

- Tamam, denizin derinliklerini görmeyi ben istedim ama bu karanlık kabuğun içinde olmak değildi aradığım, ne olur bırak gideyim. Sahildeki bir kum tanesi olarak denizin içindeki dünyayı, derinlikleri hep merak etmiştim. Rüzgar savurdukça kıyıya yaklaşsam, arada dalgalara bulanıp ıslansam da bir türlü denizin içini göremedim. Sahile gelip ayaklarını ıslatan insanlar gibi denize hep kenardan bakıp içindeki dünyayı hayal etmeye çalıştım. Dalgaların yuvarlayıp sahile attığı çakıl taşlarından denizin bambaşka renkli bir dünya olduğunu işittikçe merakım arttı. Ama burası çok karanlık ve korkuyorum bırak beni gideyim.

“Zamanı gelince gidersin, sabırlı ol bakalım. Hem seni ben çağırmadım o kadar uzaktan nasıl geldin sen buralara anlat bakalım” dedi midye. Kum tanesi midyeden gelen yanıta sevindi. Karanlığın verdiği korku biraz olsun yatıştı. Yalnız değildi.

- Rüzgarın sakin estiği bir gündü. Sahilde insanlar vardı. Kuruyan deniz tuzuyla üzerine tutunduğum küçük taşa uzanan el, taşla birlikte beni de denize fırlattı. Kaç kez denizin yüzeyinde sıçradığımızı hatırlamıyorum ama sanki deniz bizi içine almamaya çalıştı. Sonra yavaşladık, ıslanıp derinlere yuvarlandık. Bu arada tutunduğum taştan ayrıldım ve bir süre suyun içinde salındım. Gerçekten bambaşka bir dünyadaydım. Suyun içinde ne gökyüzü ne de güneş olduğu gibi kalabiliyordu. Gökyüzünün o görkemli ama durgun mavisinin suyun içinde renkten renge gireceğini ve bu kadar güzel görüneceğini hiç düşünmemiştim. Güneş ise suyun içinde parçalanıyor, birden fazla güneşe ayrışıyor, üstelik yakıp kavurmuyordu. Başka şeyler de gördüm. Ne olduğunu anlamadığım başka şeyler de vardı. Rüya gibiydi. Ama çok kısa sürdü. İki beyaz kabuğun arasından geçip kendimi burada buldum. Burası çok karanlık, korkuyorum. Bırak gideyim.

- Kabuklarımın arası güvenlidir. Zamanı gelince gidersin. Sen bana dışarıyı anlat biraz. Orada ne var, nasıl bir yer?

- Dışarısı buraya hiç benzemiyor. Buradaki renklilik, canlılık dışarıda yok. Burada her şey yumuşak, halbuki dışarıda güneş ve rüzgar her şeyi kurutup sertleştiriyor. Buradan bakınca alacalı bulacalı görünen o mavi gökyüzü dışarıda hiç de öyle. Bir de içini ısıtan bazen yakıp kavuran güneş var. Burada çok sayıda varmış gibi göründüğüne bakma, inanmayacaksın ama aslında tek. Sahilden gelip suyun içine bakınca iç içe iki dünya var sanki. Üstelik ikisi de gerçek. Hangisi daha iyi diye sorsan cevap vermesi zor. En iyisi hep bir tarafta kalıp öteki tarafı hiç tanımamak. Birindeyken ötekinde aklın kalıyor. Ha bir de rüzgar var dışarıda.

- Rüzgar de neymiş?

- Nasıl desem, burada su nasıl hareket edip dalga yapıyorsa orada da rüzgar esip seni oradan oraya savurabiliyor. Bir de; su, buradakilerin nasıl hep yumuşak kalmasını sağlıyorsa rüzgar da dışarıdakileri kurutup sertleştiriyor. Tanısan sevmezsin. Gecenin karanlığı ise sanırım her iki tarafta da aynı.

Midye dışarıyı kolaçan etmek için kabuklarını hafif aralayınca içerisi aydınlandı. Kısa süreli de olsa bir yengecin saldırısına uğradılar ama yengecin gücü kabukları aşmaya yetmedi. Midye, kum tanesini sahile bırakmak için zeminde ilerleyip sahile yönelirken kum tanesinden çok zamandır merak ettiği suyun ötesini, ötedeki dünyayı anlatmayı sürdürmesini istedi. Zamanın durduğu bir yolculuğa koyuldular. Gökyüzünü ve yıldızları anlatarak başladı kum tanesi. Sonra ağaçları kuşları anlattı. Sıra insanlara gelince zorlandığını hissetti. Suda yaşayamayan ama yine de su kenarından ayrılmayan canlılar olduklarını hiç birinin diğerine benzemediğini, hatta aynı insanların zaman içinde farklılık gösterdiklerini anlattı. Midye kendine benzer canlı olup olmadığını sordu. Az önceki yengeç gibi kalın kabuklu böcekler ve yine kabuklu salyangozlar gördüğünü ama midyeye benzer bir şey görmediğini söylemesi hafiften gururunu okşadı. Kum tanesi en büyük şaşkınlığını denizin içindeki dünyada mevsimlerin olmadığını öğrenince yaşadı.

- Nasıl yani hep böyle yeşil, hep böyle canlı mı kalıyor ortalık? Sıcaklık da mı değişmiyor?

- Sıcaklık değişiyor ama başka değişiklik olmuyor.

- Yani hep baharı yaşıyorsunuz. O zaman nasıl yeniliyorsunuz kendinizi.

- Burası su altı. Ne güneş yakabilir, ne de rüzgar kurutabilir. Hep taze kalır, her sene kabuğumuzu kalınlaştırıp biraz daha büyürüz. Büyüdükçe daha görünür hale geliriz. Korunabilmek için kabuğumuz kalınlaşır ve sertleşir. Dışımız içimizden daha fazla büyür ama içimiz hep yumuşaktır. Ara sıra senin gibi küçük kum tanelerini alır bir süre taşır gevezelik eder bırakırız. Burası senin geldiğin dünyaya benzemez. Sen yine o beğenmediğin kuru bulduğun dünyana dön, buralar sana göre değil.

- Biliyor musun? Aslında insanlar yanlış dünyada yaşıyorlar. Onlar da sizin gibi mevsimleri hiç yaşamayıp, tazelenmeden öylece hep büyüyor ve büyüdükçe kabukları kalınlaşıyor. Küçükken kumda oynayıp şen şakrak gülen o sevecen insanların büyüdükçe nasıl asık suratlı, sert, duygusuz görünüşlü olabildiklerine bir türlü akıl erdiremiyordum. Az önce dışarıda midyeye benzer canlı var mı diye sormuştun değil mi? Sanırım insanlar sana benziyor. İçleri yumuşak olsa da büyüdükçe kabukları sertleşiyor ve kendilerini koruyabilmek için hep kabuğu kapalı yaşıyorlar. Sanki bir zamanlar kabahat işlemiş ve denizlerden kovulmuş gibiler. Su kenarlarından uzaklaşamamaları da bu yüzdendir, belki de.

mk2Sahile vuran dalgaların sesi arttıkça kum tanesi heyecanlandı. Sahile yaklaşmışlardı. Ancak kötü bir sürpriz onları bekliyordu. Önce irice bir yengeç midyeyi aralamaya uğraştı. Bu sırada yengeci hedef alan ahtapot her ikisini de sarmaladı. Yengeç ahtapotun kollarından kurtulmayı başarsa da midye kurtulamadı. Ahtapot midyeyi birkaç kez kayaya vurunca midyenin bir kenarı kırıldı. Midye fazla direnemedi. Teslim olmadan önce kum tanesine “beni de götür, bırakma” dedi. Olanları üzüntü içinde izleyen kum tanesi cansız kabukla birlikte sürüklenerek sabaha doğru sahile vurdu.

Her şey birdenbire olmuş, bir veda bile edememişti. Kum tanesi üzgündü ama kabuğu bırakmamıştı. Güneş yükselip ortalık kurudu. Şiddetlenen rüzgar kum tanesini kabuktan dışarı savurur gibi olunca midyenin onun için kabuğunda bıraktığı küçük yuvacığı fark etti. Yuvarlanıp o küçük yuvaya girdi. Bir daha ayrılmadılar. O günden sonra kum tanesi, kalın beyaz bir midye kabuğunun içinde koyu renkli bir nokta olarak kaldı. Kum tanesi sözünde durmuş midyeyi bırakmamıştı. Zamanla deniz, güneş ve rüzgar ile aşınıp ufalanan kabuk, kum tanesine dönüşüp kumsala karışana kadar birbirlerinden ayrılmadılar.

Midye ve kum tanesinin öyküsü zamanla söylenceye dönüştü. Dünyaları uzak ve farklı olsa da hayatlarında birbirlerine yer açıp paylaşmayı bilenler için midye kabuklarının iç yüzündeki o siyah noktalar okuyabilenler için dile gelip, midye ile kum tanesinin öyküsünü anlatır oldu.

Mehmet Uhri

Kameranın Dilinden

Pazar, Eylül 29th, 2013

ii1

Böyle toz içinde pejmürde göründüğüme bakmayın zamanında el üstünde tutulan çektiğim resimlerle övgüler alan bir fotoğraf makinesiydim. Sahibimin gözdesiydim, hiç yanından ayırmazdı. Ölümüyle elden çıkarılan diğer eşyaları ile birlikte bu eskici dükkanının yolunu tuttum. Fotoğrafa olan merakını gören babası beni ona liseyi bitirdiği yıl hediye etmişti. O günden beri onun arkadaşı, sırdaşı ve yoldaşı oldum. Benimle konuşur, konuşturur, dilimden anlardı. Bunca yılın beraberliği ve alışkanlığından sonra böylesi bir ayrılık doğrusu katlanılır gibi değil. Geçenlerde tamirci olduğunu söyleyen biri gelip beni hoyratça inceledi, dişlilerimi zorladı, neredeyse perdem yırtılacaktı. Çalışır halde olmama karşın yedek parça olarak kullanmak üzere yok fiyatına satın almak istedi. Neyse ki anlaşamadılar. Görülen o ki vadem doldu. Bugün olmazsa kısa süre sonra bir tamircinin eline düşüp parçalanmam yakındır. Değerimi kıymetimi bilen birinin eline düşerim diye az da olsa umutla bekliyorum. Biri gelip tozumu alıp öne çıkarsa aslında ne kadar iyi halde olduğumu görülecek ama gelen yeni kameralar yüzünden her geçen gün daha arkaya itiliyorum.

ii2Size sahibimden söz edeyim. Liseden sonra hep yanındaydım. Amatörce başladığı fotoğrafçılığını geliştirip kendi karanlık odasını kurmuş hatta bu işten dişe dokunur olmasa da para kazanmayı bile bilmişti. Dedim ya; dertleşirdi benimle, sırdaşıydım onun. Vizörden bakıp düğmeye basmayı fotoğrafçılık sananlara güler geçer, fotoğraftan anlamadıklarını söylerdi. Onun için gerçek fotoğrafçı ışığı kovalayandı. Işık olmadan fotoğraf olamayacağını vurgular ışığı kovalayıp istediği gibi hapsedebildiğinde mutlu olurdu. Eski fotoğraf ve kartpostallara imrenir o fotoğraflardan birinde resmin içine girip elden ele dünyayı gezdiğini hayal ederdi. Fotoğraf çekme meraklılarının büyük kısmının başkalarına gösterecek bir şeyleri olduğuna dair kanıt toplamak için uğraştığından yakınırdı. Gittikleri gezip gördükleri yerde en bilinen yapı ile fotoğraf çektiren veya meşhur biriyle yan yana fotoğraf çektirmeye çabalayan insanları yaşadıkları hayatın gerçekliğine dair kanıt arama telaşındakiler olarak görürdü. Hayatların giderek daha çok birbirine benzemeye başladığını bu yüzden insanların yaşadıkları hayatın kendi seçimleri ve özeli olduğuna dair hep bir kuşku içinde kanıt aradıklarını, fotoğrafları da ona buna göstermek için malzeme olarak kullandıklarını anlatmıştı, bir dertleşmesinde.  “Işığı ve ışığın doğurduğu güzelliği, o güzelliği fotoğrafa düşürmenin heyecanını hiç bilemeden kendi gibilerinin çektikleri birbirine benzeyen görüntüleri hep birilerine gösterme telaşıyla ömürlerini tüketiyorlar” diye hayıflanmıştı. Sonra da sanki sormuşum gibi; iyi de sen neyin telaşındasın, neyi kovalıyorsun? diye kendine soru sorup görülenin ardındaki ışığı kovaladığından söz etmişti. Hiç bir şeyin ışık kadar özgür olamadığını, evren boyutunda hareket yeteneği olan ışığın gittiği yeri aydınlatıp görünür kıldığını, çektiği fotoğraflar ile o vahşi ve özgür ışığı bir anlık da olsa ehilleştirip kontrol etmeye çabaladığını anlatmıştı. Derdi gücü yaşadığı hayatın “gerçek” kendinin de “var” olduğunu kanıtlama çabasındakilerin aksine ışığın gizemini çözüp, ışık olup evrenin karanlığında özgür olmak istediğinden söz etmişti. O yüzden çektiği resimleri herkese göstermez, onu anlayan bilen veya hisseden dostlarıyla paylaşırdı. Sıra dışı biriydi, anlaşabildiği insan da azdı.

ii3Zaman ilerleyip digital kameralar benim gibi analog kameraların yerini alınca bizimki de geri kalmadı. Hatta fotoğraf çekmeyi pratikleştirdiği için digital kameradan memnun görünmesini kıskanmıyor değildim. Ağırlığımın yanı sıra film taşıma külfetini ve maliyetini de işin içine katınca benim gibi kameralar CD çıkınca terk edilen kasetçalarlar gibi kaldı. Yanında taşısa da daha az kullanıyor veya yanına hiç almadan çıktığı da oluyordu. Ta ki bir gün digital kamera ile çektiği görüntüyü internet ortamında bir yere göndermeye çalışırken oluşan bir hata nedeniyle görüntünün bilgisayarın kendi dilinde yazılmış uzun bir yazı haline dönüştüğünü gördüğü güne kadar. O gün tüm digital kameraları terk edip kısa sürede elden çıkardı. Yanlış yaptığını söyleyen dostlarına fotoğrafın bilgisayar diline dönüşmüş yazılı halini gösterip “benim çektiğim fotoğraf bu değil. Sözcükler yetseydi fotoğraf çekmekle uğraşmaz yazıyla sözle anlatırdım. Digital dil ışığı görmüyor, onun ne olduğunu tanımıyor bilmiyor. Işık olmadan, onu anlamadan, içindeki özgürlüğü keşfetmeden görüntü yakalayıp hapsetmek amaçsızca ava çıkmaktan farklı değil. Ne yakaladığının farkında bile olamazsın. Çektiğim digital fotoğrafları saklamayı düşünmüyorum” diye yanıtlamıştı.

Bizimki analog kameralar ile çalışmayı ömrü yettiğince sürdürdü. Günü geldiğinde vedalaşamaya bile fırsat olmadı. Özgürlüğünü kıskandığı bir ışık huzmesine tutundu ve ruhunu ışığın özgür evreninde yolculuğa çıkardı. Şimdi özgür bir foton olarak nerede olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Günün birinde ışığını yakalayıp kamerasına hapsedecek birinin çekeceği fotoğrafta tekrar karşılaşmayı hayal ederek bekliyorum.

Ancak benim için günler sayılı. Bulunduğum rafta ışığa hasret kaldığım yetmediği gibi pilimi değiştiren olmadığı için artık ışığı da ölçemiyorum. Hafızam zayıflıyor, çarklar paslanıyor. Benim için karanlık ilerliyor. Dolabın içinde ışığımı yitirmiş olsam da görüp tanık olduklarım ile avunuyorum. Emektar fotoğraf makinesi olarak görüp göreceğim buymuş, demek.

Her neyse, yalnızlığa bulanıp kenara atılsam, ışığım gün gün azalsa da görüp yaşadıklarım; güzeldi be…

Mehmet Uhri

Küçük Testinin Yolculuğu

Pazartesi, Nisan 1st, 2013

dsc7835x

O akşam çocuklar yatmadan önce annelerinin gelip onlara yine masal anlatmasını ister. Çocuklar kararlıdır, masal dinlemeden uyumazlar. Günün telaşına eklenen ev işleri yüzünden gözünden uyku akan anne çocuklarını kırmaz ve neredeyse her akşam dinlemekten bıkmadıkları küçük testi masalını anlatmaya başlar. Bir yerden sonra hepsinin uykusu gelir, birbirlerine sarılırlar masal uykuya uyku ise rüyalara karışır.

Vaktin birinde topraktan çanak, testi ve kaplar yapan bir usta ve küçük oğlu varmış. Çamuru hazırlayıp babasının istediği boyutlara bölmek, şekil aldıktan sonra pişip kuruması için güneşe çıkarmak küçük oğlanın işiymiş. Her sabah birlikte işe başlar sabırla toprağa şekil verirler akşama evin yolunu tutar ertesi gün için yine aynı çalışmayı sürdürürlermiş. İş sırasında pek konuşmasalar da küçük oğlan yol boyunca babasının anlattıklarını dinler merak ettiği konularda sorular sorarmış. Kayaların ufalanıp toprağa, toprağın çamura dönüşmesini, kapkacak haline gelen çamurun dayanıklı olmasının sırlarını anlatırmış babası. Çamura şekil vermeye başlamadan önce yapmak istediği çanak, testi veya kabın içindeki boşluğu hayal eder sonra o boşluğun üstünü saracak biçimde çamura şekil verdiğinden söz edermiş.

Günler böyle geçer, arada çamur için uygun toprak bulma amacıyla araziye çıktıkları da olurmuş. Genellikle kurumuş ırmak yatağının kenarında buldukları koyu kırmızı renkli toprağı kullanırlarmış. Küçük oğlan ilgiyle babasının çamura şekil vermesini izler ara sıra gün sonunda artan çamur parçalarına kendince şekil vermeye çalışır kendi küçük masal kahramanları yapıp güneşte kuruturmuş. Masal kahramanları bazen melek, bazen canavar bazen de bir hayvan olurmuş. Babası yaptıklarına şöyle bir göz atar ilgilenmiyormuş gibi görünürmüş. O ise kurumaya bıraktığı çanak ve testinin arasında masal kahramanları ile oynar hayalinde onları konuştururmuş. Bazı akşamlar birkaç tanesini yanında götürüp evde mum ışığında duvara düşen gölgelerine bakarak oyununu sürdürdüğü de olurmuş.

kt3Oğlunun topraktan yaptığı şekilli küçük oyuncaklarla oynadığını gören babası bir gün birlikte testi yapmak için çağırınca bizimki çok heyecanlanır. Oyuncaklarının hepsini içine alacak sevgi dolu bir boşluk hayat etmesini ve o boşluğu kaplayacak şekilde çamura biçim vermesi gerektiğini söyler. Birkaç denemeden sonra pek biçimli olmasa da geniş ağızlı bir testi yapmayı başarırlar. Babası testiyi kuruması için kenara alır güneşte pişip sertleştikten sonra kullanabileceğini söyler. Küçük oğlan sevinçle testiyi güneşe çıkarıp neredeyse başından ayrılmadan pişmesini bekler. Pişerken çatlamaması için ara sıra dışını ve içini ıslak bezle silip güneşe göre yerini değiştirir. İşte böyle başlar bizim içi sevgi dolu küçük testinin yolculuğu.

Testi olan bitenin farkındadır. Her akşam oyuncakları yüklenip çocuğun kucağında evin yolunu tutar, gece el ayak çekilene kadar çocuğu ve oyunlarını izler sabah yine oyuncakları yüklenip yola koyulurlar. Topraktan yapılmış küçük oyuncaklar testinin hafiften canını yaksa hatta bazıları gövdesini çizip aşındırsa da umursamazmış. Bizim küçük testi oyuncakları çok sever ara sıra onlara sesini duyurmaya çalışırmış. Oyuncaklar ise hep kendi aralarında konuşur küçük testiye pek yüz vermezlermiş.

Günün birinde alışverişe gelenlerden biri kenarda içi oyuncak dolu testiyi görüp küçük kızı için satın almak ister. Çömlekçi satılık olmadığını söylese de adam hastalığı yüzünden sokağa çıkamayan kızına hediye etmek istediğini söyleyip iyi para teklif edince dayanamayıp içindeki oyuncaklarla beraber testiyi satar. Güneşe testi dizmekte olan küçük oğlan durumu fark ettiğinde iş işten geçmiş içi sevgi dolu küçük testi ve oyuncaklar yeni bir yolculuğa başlamıştır. Babasının yenilerini daha güzellerini yaparız demesine karşın küçük oğlan oyun arkadaşlarının ve giden testinin ardından günlerce gözyaşı döker. Oyuncaklar ise şaşkındır. Testi korkmamalarını, onları bir arada tutup koruyacağını söyleyip yatıştırmaya çalışır.

Yolculuk uzun ve yorucudur. Oyuncakların bir ikisi dayanamaz ufalanır. Gittikleri evde hastalığı yüzünden zayıf düşmüş kız çocuğunun yüzü, oyuncakları görünce günler sonra ilk defa aydınlanır. Kız, babasının boynuna sarılıp mutluluk içinde teşekkür eder.   Oyuncakları çıkarıp masaya dizer ve oynamaya başlar. Her birine kendince isimler verir ve kurduğu hayallerinde onları konuşturup oynatır. Küçük testiyi ise elinden bırakmaz. Oyun arkadaşlarını ona ulaştıran testiye sevgiyle sarılır. Testi ise gördüğü ilgiden çok mutludur. Zamanla kenarı köşesi kırılıp dökülse de içindeki sevgi dolu boşluğu koruyup küçük toprak oyuncakları bir arada tutmayı sürdürür. Tüm bunlar yaşanırken oyuncaklar uzun süre somurtup onları dünyaya getiren oğlan çocuğuna kavuşmayı bekler. Zamanla umutlar tükenir çatlamaya ve ufalıp dağılmaya başlayanlar olur.

jkt2Aradan yıllar geçer, kız çocuğu büyür çok güzel alımlı bir genç kız olur. Artık lise çağına gelmiştir. Oyuncaklar eksilip ufalanmış bir ayağı olmayan canavar ve kanatları kırık melek figüründen başka geriye pek şey kalmamıştır. Küçük testi ise genç kızın her zaman yanında onun sırdaşı olmuştur. Üzerinde küçük çatlaklar oluşmasına karşın içindeki sevgi dolu boşluğu genç kız ile paylaşmaktan mutludur. Artık genç kızın anıları için biriktirdiği eşyalar ve küçük bir not defterinden oluşan günlüğünü taşımaya çalışsa da onu bir arada tutan toprağın gücü zayıflamıştır. Gün gelip genç kız üniversiteye gitmek için evinden ayrılacağı zaman o küçük testinin kendine eşlik edemeyeceğinin farkındadır. Ayrılık kaçınılmaz olunca kalan oyuncak, anı eşyaları ve günlüğünü iyice sarıp sarmalayıp testiye koyar ve hepsini bahçelerindeki erik ağacının altına gömer.

Testi içindekilerle beraber başladığı yere toprağa geri dönmüştür. Uzunca bir süre toprağın altında kalır. Yağmurlarla ıslanıp zamanla erir ve toprağa karışmaya başlar. İçi sevgi dolu küçük testinin yolculuğu sona ermiş gibi görünse de barındırdığı oyuncak, anı ve notlar ile tekrar gün ışığına çıkacağı güne kadar bekler. Bizim genç kız ise büyür anne olur ve yıllar sonra afacan çocuklarıyla birlikte doğup büyüdüğü eve geri döner. Çocuklarına uyumadan önce masal olarak anlattığı içi sevgi dolu küçük testiyi göstermek için erik ağacının altını kazarlar. Testiden geriye pek bir şey kalmasa da içindeki sevgi dolu boşluğun koruyuculuğuna emanet edilen eşyalar, anılar ve günlük oradadır.

Testinin içindeki o küçük boşluk ne yapıp edip emanetleri korumuş ve toprağa karışıp gitmiştir. O gün küçük testinin yolculuğu sona ermiş görünse de onu içindeki boşluk ile hayal edip çamurdan şekle sokan çocuğun düşlediği gibi içindeki oyuncaklar, anılar ve hayaller ile masallarda yaşamakta ve hayatında sevgi dolu küçük ve özel boşluk arayanlara yol göstermektedir. Küçük testinin yolculuğu masallarda devam etmektedir.

Mehmet Uhri

Cadı Kızın Dileği

Pazartesi, Ekim 1st, 2012

cd1

Sarı gagalı ak tüylü ihtiyar bir martı anlatmıştı;

Masal bu ya; zamanın birinde şehrin kalabalığında kendini yalnız hisseden bir cadı kız yaşarmış. Herkes konuşur o ise hep dinler ve ara sıra kafasını sallarmış. Dinlermiş gibi yapıp kendi hayal alemine dalıp gittiği zamanlarda bile insanlar yine anlatmayı sürdürürmüş. Cadı kız “ne çok şey var anlatmak istedikleri” diye düşünür şaşar dururmuş, insanlara.

Ona cadı kız demeleri de boşuna değilmiş. İnsanların içini okumada üstüne yokmuş. Baktığı kahve falları da hep tutarmış. Beddua edecek, büyü yapacak diye korkup iyi geçinmeye, uzak durmaya çalışırlarmış. Derdini tasasını pek soran eden olmadığı için anlatmaz, kimseler bilmezmiş. İyi bir dinleyici olarak bilindiği için millet derdini anlatır o ise sadece dinlermiş. Onunla konuşup yüreğini açan kendiyle yüzleşir “seninle sohbet etmek iyi geldi, içimi rahatlattın” der gidermiş. Bizim cadı kız ise hiç konuşmadığı halde sohbetten söz edenlere güler geçermiş.

Gülüp geçme dediğime bakmayın onca insanın derdini tasasını dinleyip dertlenir nadiren gülümsermiş. Güldüğünde ise yanakları gamzelenir yüzü aydınlanırmış.  Yalnız olmak ürkütmezmiş, cadı kızı. O hep kendi olmak ve özgür kalmak istermiş. İnsanlara yaklaştıkça birilerine benzemekten, kendi olamamaktan ürkermiş.

Tanıyanlar onu hep hüzünle ifade eder bunu da yalnız yaşamasına bağlarlarmış. Malda mülkte gözü olmadığı gibi çevresindekiler ne dediği veya ne düşündüğü ile de ilgilenmezmiş. Kendi isteğiyle yaptığı, başardığı işlerle mutlu olur, bu ona yetermiş. Gün gelir mahallede bir hastaya çorba yapıp götürür başını bekler veya okula giden çocuklar üşümesin diye ördüğü kaşkolları hediye eder mutlu olurmuş.

İşte bu bizim cadı kız günün birinde aşık olmuş.

Ancak aşık olduğu delikanlı da dahil herkes anlamış cadı kızdaki değişikliği. Ancak mahalleli gencin kulağını büküp cadı kızdan uzak durmasını söylemişler. Cadı kız anlam verememiş. Seviyormuş ve onun da kendine ilgisi olduğunu düşünüyormuş. Delikanlının da giderek cadı kıza tutulduğunu görenler karışmakta gecikmemişler. Cadı kızın bedduasından korksalar da delikanlıyı etkileyip gidilen yolun yol olmadığını onun gibi biriyle hayatı paylaşmanın zorluklarını anlatıp duygularının esiri olmamasını, mantığının yolundan gitmesini öğütlemişler. Delikanlı kaygılanıp ürkse de cadı kızla buluşup konuşmayı bırakmamış. Birlikte çok mutluymuşlar.

images-1Ancak cadı kızın derdi büyükmüş. Aşkı büyüdükçe kendi olmak ve özgür kalmak artık çok zor geliyormuş. Delikanlıyı düşündükçe “biz” olmak fikri cazip geliyor ama onun benliğine karışıp kendini bir daha bulamamaktan da endişe ediyormuş. Dahası aşkın içinde debelendikçe özgürlüğünü de yitirdiğini düşünmeye başlamış. Delikanlının aklında mahallelinin söyledikleri ile cadı kızın kaygıları birbirine bulandıkça duyguları ifade etmek zorlaşmış. Bir araya gelip konuşmaktansa birbirlerine bakıp susmayı, susarak zaman geçirmeyi seçmişler. Konuşulmayanlar birikip kabarıp sorun olarak gün yüzüne çıkınca işler iyice sarpa sarmış. Cadı kız sırılsıklam aşıkmış ama yetmiyormuş. Delikanlının ise kafası daha da karışıkmış. Birlikte yaşadıkları anlar onlara mutluluk huzur ve heyecan veriyor ileride birlikte yaşayacakları zamanları düşünmek ise ikisini de ürkütüyormuş.

Bir süre birbirlerinden uzak durmayı deneyip daha çok acı çekmişler. Yaklaştıkça birbirlerinin yörüngelerini etkileyip yoldan çıkaran uzaklaştıkça boşlukta yalnızlık hissi uyandıran duygular içinde geçmiş, günler. Cadı kız içine kapanmış, insanlarla görüşmez olmuş.

Ahali ise cadı kız gibi iyi bir dinleyici bulamamanın verdiği huzursuzluğu giderek daha çok yaşar küçük şeylerle kolay kızıp öfkelenir olmuş. Herkesin konuşup anlatacakları varmış ama dinleyici olmayınca sesi en yüksek çıkanın dediği dışında diğerlerinin söyledikleri anlaşılmaz olmuş. Önceleri cadı kızın büyü yaptığına beddua ettiğine yormuşlar. Sonra bakmışlar ki bizim cadı kızın da yüzü gülmüyor.

Kabahati aşka bulmuşlar.

Aşkı yüreklerinden söküp çıkarmaya, içlerine almamaya, aşıklardan uzaklaşmaya karar verip delikanlıyı uzak diyarlara göndermişler. Cadı kız ise aşkını yüreğine gömmüş. Gün geçip insan içine çıkmaya başlasa da eskisi gibi hiç olamamış. Belki yine gülümsediğinde yüzü aydınlanırmış ama sanki benliğinin bir parçası uzaklarda özgürce dolaşır bir umut giden aşkını ararmış.

cadi-2

Zaman geçip uzaklardan haber gelmeyince aşkın tutsaklığı ile özgürlüğünü yitirdiğini anlayan bizim cadı kız bir dilekte bulunmuş. “İnsanlar hep aşkı arasın ama aradıklarının ne olduğunu hiç bilmesin, bulduklarında bir çocuk gibi sevinsin ama bulduklarının aşk olduğunu anlamasın, aşk hep özgür kalsın” dileğinde bulunmuş. Dileğini beyaz bir çakıl taşına okuyup denize fırlatmış. Taşı denize fırlattığını ise sarı gagalı ak tüylü ihtiyar bir martı görmüş. O gün bugündür, taşın düştüğü yerin üzerinde dolanır durur diğer martılara cadı kızın öyküsünü anlatırmış.

Mehmet Uhri

Kotor’un Kaldırım Taşları

Çarşamba, Haziran 27th, 2012

img_7021 Bakmayın öyle yerde sessizce durduğumuza, yaşananların izi hep üzerimizde. İnsanların çoğu günün telaşı içinde bizleri fark etmese de hep buradaydık. Yüzlerce yıl, gelen geçen onca insan, kendilerince çok önemli soru ve sorunlarla birlikte göçüp gittiler, çoğunun kemikleri bile kalmadı ama biz hep buradaydık. Biz kim miyiz?
Bizler Adriyatik denizinin Doğu kıyısında eski Yugoslavya’dan ayrılan Karadağ Cumhuriyeti sınırları içinde kalan ve fiyordu andıran Kotor körfezinin ucundaki Kotor şehrinin bin yıllara direnen kaldırım taşlarıyız. İki bin yılı aşkın tarihinde şehrin dar sokaklarında bizler hep vardık. Önce Balkanların gerçek sahipleri İlliryalılar geldi buralara. Onların dilinde şehrin ilk ismi Acruvium olsa da egemenliğini kabul ettiren Roma ve Venedikliler, Cottore-Kotor ismini verdiler. 451’de toplanan Kadıköy Konsülü ile adı sanı duyulmuş pek çok şehirden önce dini merkez olarak tescillendi ve piskoposluk kuruldu. 
dsc00680

Turistlerin ilgisini çeken bölgenin en büyük katedrali Aziz Trifun /Sveti Triphon da Kotor’da inşa edildi. Kuzeyden gelen Slavların istilası, Balkanların tozunu attırdıysa da teslim olmadı ve günümüzde bile etkisi süren tipik bir Venedik şehri olarak kaldı. Osmanlı egemenliğinde de şehir, donanmanın bölgedeki merkeziydi. Labirenti andıran dar sokaklarında kaybolmanın keyif verdiği Kotor şehrinin birbirinden farklı renk, şekil ve boyuttaki kaldırım taşları olarak bizler her şeye şahit olduk. Ticari ve askeri merkez olmanın verdiği zenginliği, günümüzde turistik çekiciliği ile sürdüren şehrin kışları 23 bin olan nüfusu özellikle gemilerle gelen turistlerle yaz aylarında yüz bini aşıyor. Yarıya yakını Karadağlı olan şehir nüfusunun geri kalanı Sırp, Hırvat, Boşnak ve Arnavutlar. Şehrin çekirdeğini oluşturan ve sur içinde kalan Eski Şehir/Stari Grad’ı inşa edenler, zamanında taş bulamayıp ellerinde ne varsa rengine biçimine bakmadan sokaklara döşediler sanmayın. Farklı renk, biçim ve boyuttaki taşlardan döşenmiş sokaklar şehrin renkli kişiliğini yansıtması için seçilmişti. Kıyı kenti olmanın yanı sıra uzun yıllar Venedik egemenliğinde kalmanın da etkisiyle her türden gezgini, farklı ırk ve dinden insanı barındırmıştı. Tarih boyunca hep farklı insanların, uzak kültürlerin bir arada, barış içinde yaşadığı şehirlerdendi. Şehri kuranlar ve yaşatanlar yeryüzündeki farklılıkların doğurduğu kültürel zenginliği sezmiş, çatısından sokağına bu zenginliği şehre yansıtmıştı. Kimsenin ötekinin varlığından, dar sokaklarda birbirini görmekten rahatsızlık duymadığı, kimsenin kimseyi değiştirmeye çalışmadığı masalsı kentlerdendi. Bu sokaklar çocukların oyun seslerini, mahallelinin dedikodularını, kavga ve savaşları da gördü, üzerimizde az mı kan döküldü? Kenarımız köşemiz kırılıp dökülse de direndik. Yaşanan güzelliklerin hafızalarda hep tazelenerek kaldığına, kötü anıların ise hızla unutulduğuna, yağmurun olanca şiddeti ile hiç bitmeyecek gibi yağıp sokakları aşındırdığı günlerin ardından güneşin hep açtığına şahit olduk. Bizler Kotor’un kaldırım taşlarıyız. Hep buradaydık. 
dsc00674

Bakmayın öyle sesimiz çıkmadığına, kaderimize razıymış gibi durduğumuza. Bu sokaklardan kimler geldi geçti. Rönesans’ın meşhur şairi Giovanni Bona de Boliris burada doğdu ve ilk sonelerini, Rönesans’ın doğurduğu özgürlükler sayesinde hümanizmi müjdeleyen ilk şiirlerini bu şehirde yazdı. Buranın toprağına karıştı. Rönesans’ın getirdiği mimari anlayış, şehri baştan başa yenilerken bizleri şehrin sokaklarına döşeyenler özgürlüğü koklamış, yeryüzünün zengin çeşitliliğini fark etmiş denizcilerin çocuklarıydı. Birbiriyle iç içe evleri ve dar sokaklarıyla herkesin birbirini görebildiği, gizlenmenin pek olası olmadığı bu alımlı şehri inşa edenler, şehrin sokaklarını farklı renk ve biçimde taşlardan döşeyerek gözlerin bu türden farklılıklara alışmasını amaçlamışlardı. Kabul etmek gerekir ki, yıllar bizleri de hayli aşındırdı. Özellikle şehrin girişinde askerlerin savaş hazırlıkları için toplandığı Silahlar Meydanı’ndakiler hayli hasar gördü. Eskisi kadar düz zemin oluşturamasak da, bir kısmımızın sırtı eskisi kadar parlamasa da renklerimizi yitirmedik. Şehrin koruyucusu Sveti Triphon Katedrali’ne yakın olanlarımız ise her daim genç ve zinde kalmayı başardı. Görkemli katedralin yanı sıra 12. yüzyılda Sveti Ana ve 13. yüzyılda Sveti Luke gibi hatırı sayılır büyüklükte kiliseleri şehre özenle yerleştirenlerin veba salgınında şifa getirmesi için 15. yüzyılda Meryem Kilisesi’ni /Gospe od Zdravlya inşa etmelerine de tanık olduk. Bizler Kotor’un kaldırım taşlarıyız. Bu şehrin insanları gibi birbirimize pek benzemesek de burada bir aradayız. Gidenlere lafımız yok ama kalanlara diyeceğimiz var elbet. Bilin ki, gelip geçen herkes özel ve farklı olduğunu düşündü, çoğu hayatı hep kendi penceresinden sorguladı, kendinden farklı olanlara kuşkuyla baktı. Onlar geçti gitti ama biz olanca renkliliğimiz ve farklılıklarımızla buradayız. Hani olur da yolunuz düşer, şehrin sokaklarını arşınlarsanız, her sabah eski şehir meydanında güneş yükselmeden kurulan otantik pazarın peynirlerinin, meşhur kurutulmuş et ve balıklarının tadına bakarak Kotor’u ve insanlarını daha iyi tanıyabilirsiniz. Gitmeden, bizlerden de küçük bir selamı esirgemeyin.Biz Kotor’un kaldırım taşlarıyız.

 

Mehmet Uhri

Not1 : Resimlerin üzerine tıklayarak orijinal boyutlarıyla izleyebilirsiniz.

Not2 : Bu yazı http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1095720&CategoryID=42

linkinde de yayınlanmaktadır.