Archive for the ‘Eskici Dükkanı’ Category

Karanfilli limonata

Cuma, Haziran 28th, 2019

c957ef85-4c03-46ba-aa81-a6047608a24a

Yılların yaşanmışlık ve anılarını barından kısacık sıcak bir buluşmaydı.

Arkadaşlığımız ilk gençlik ve lise yıllarına kadar uzanıyordu. Üniversite öğrenimi ile yollarımız ayrılmış sonrasında bağlantıyı yitirmiştik. Alanında başarılı bir mühendis olmuştu. Yurt dışında yaşıyordu.

Sosyal medya sayesinde yıllar sonra birbirimizi bulup görüşmeye başlamıştık. Bir iş için kısa süreliğine İstanbul’da olacağını, Boğazda bir cafede buluşup görüşmek istediğini söyledi. Kırk yıl sonra buluşuyor olmanın heyecanıyla birbirimize sarıldık. Doğrusu benden daha fit ve genç görünüyordu. Rüzgârlı olmasına karşın açık havada oturmak istediğini söyleyip gözüne kestirdiği bir masaya yöneldi.

Sipariş almak için gelen garsona içinde karanfil tanesi olan demli çay istediğini söyledi. Karşılıklı sorgulamalar eş ve çocuklardan aktarılan haberlerden sonra ortak arkadaşlarımızı, kayıplarımızı konuştuk. Çaylarımızı yudumlarken boğazı ve gelen geçen gemileri izledik. Arkadaşım üniversite yıllarında bulunduğumuz yerdeki mütevazı çay bahçesinde ders çalıştığını hatta bir süre garsonluk bile yaptığını anlattı.

“Gerçi çok değişmiş lüks bir lokanta olmuş ama burası benim için çok anlamlı bir yer. O yüzden özellikle burada buluşmak istedim. Anlatmak isterim” diyerek söze başladı;

“O zamanlar burası bildiğin tahta sandalye ve masaları olan mütevazı çay bahçesiydi. Bir çay söyleyip boş bir masaya oturmuştum. Canım çok sıkkındı. Başımı iki elimin arasına alıp uzunca bir süre çaycının bıraktığı dumanı tüten bardağa bakmışım. Boşları toplayan çaycı yanıma yaklaşıp “Seyretmek için çay isteyeni de ilk kez görüyorum. İçmeyecek misin?” diye sordu. Sıkıntılı gözlerle çaycıya bakmışım. Cevap vermediğimi görünce elindeki tepsiyi masaya bırakıp yanımdaki sandalyeye ilişti. “Anlat hele” dedi. Pek istekli olmasam da çaycının ısrarı ile anlatmaya başladım.

- Günlerdir çalışıp hazırlanmama karşın sınavım iyi geçmedi. Üniversiteyi bir yıl geç bitiriyorum diye ailem söyleniyordu. Şimdi veremediğim bu ders yüzünden altı ay daha kaybediyorum. Mezuniyetim Şubat’a kalıyor.

- Eeee ne var bunda?

- Anlamıyor musun? 6 ay kaybettim. Üniversite bitmiyor, hayata atılamıyor öylece bekliyorum.

- Altı ay… Sadece altı ay için mi bunca sıkıntı? Koca bir ömür var önünde ve kaybettiğin altı ay için karalar bağlıyorsun. Öyle mi?

- Evet, daha ne olsun?

- Peki ya okulu bitirip işe başladığında veya o çok önemsediğin hayata atıldığında eksilecek yılların için de böyle üzülecek misin? Kaybettiğini düşündüğün altı ay belki de gerçekten sana ait tek ömür parçası olacak, ama nereden bileceksin?

Çaycının bu sözleri üzerine çayımdan ilk yudumu alıp memur çocuğu olduğumu, geçim sıkıntısı çeken ailemin elinde avucunda ne varsa okumam için harcadığını, buna karşın veremediği dersler yüzünden kendime kızgın olduğumu, çok utandığımı anne ve babama bakacak yüzüm olmadığını anlattım. Çaycı gülümseyip sırtımı sıvazladı.

- Utanmak iyidir, korkma. İnsan her zaman kendine kızacak, suçlayacak bir şey bulur ama bu utanması için yetmez. İçinde bulunduğun durum yüzünden kendine kızıp cezalandırmak yerine duyduğun utancın sıkıntısını yaşıyorsan büyümüş, hayata atılmışsın demektir. Daha ne olsun?

- İyi de ne ailemin yanına gidebiliyorum ne de buradan ayrılabiliyorum. Üç kuruş öğrenci kredisi alıyordum şimdi o da kesiliyor. Arada kalmışlık içinde debeleniyorum. Kendimi ezik ve yalnız hissediyorum. Yaşıyor olmama karşın kendimi kimsenin önemsemediği, hatta fark etmediği lüzumsuz biri gibi hissediyorum.

- Bir de şöyle bakmayı dene; Eğitim ve öğretim hayatın boyunca yaşadıkların, pek de seçme şansının olmadığı, görev olarak sana sunulan ve yönlendirilen bir hayattı. Şimdi ise uzayan bu altı aylık süre kendine ait, kendi seçimlerinle geçireceğin bir süre olacak.

- Anlamadım.

- Anlamayacak bir şey yok. İlk defa kendine ait bir zamanda kendi seçimlerinle yaşayacaksın. Ailenin gurur duyduğu oğulları veya üniversite öğrencisi değil, sadece kendin olacaksın. Kendin olmak yüzünden suçluluk hissedip kendine eziyet edeceksen seni şu izlemekten bıkmadığın çay bardağınla baş başa bırakayım.

- İyi de bu yoklukta kendime harcadığım her kuruş yüzünden utanç duyarken nasıl olacak o iş?

- Bahane ararsan her zaman bulursun. Hani az önce çok dert ettiğin bu altı ayı kendin için fırsata çevirmek elinde. Geçemediğin sınav yüzünden kendine ait bir zamanda kaldığın için suçluluk duyuyor olmanı kimse yadırgamaz ama kendin için, canın istediği için yapmak isteyeceğin hiç mi bir şey yok? Cevabı bana değil kendine ver.

- Bilmiyorum. İçine kapanık biriyim, üstelik bu durum yüzünden kendimi lüzumsuz hissediyorum. Ne istediğimi bilmiyorum. Önerin var mı?

- Bahşişler yeter dersen gel burada çalış. Yanlış anlama eleman aramıyorum. Patronluk da taslayacak değilim. Senin “lüzumsuz” dediğin o insanlardan ne kadar çok olduğunu görmek istiyorsan burası işe yarayabilir. Bir düşün hele.

Bu sözlerden sonra ayağa kalkıp yanıtımı beklemeden uzaklaştı. Birkaç gün sonra sabah erken bir saatte çay bahçesine gittim. Beni gören o yaşlı çaycı hiçbir şey söylemeden duvarda asılı önlüklerden birini uzattı.”

- Yani bayağı bayağı sen burada garsonluk mu yaptın? Nasıl oldu? Zor oldu mu? Ne kadar sürdü?

- Sabırsızlanma anlatıyorum.

“İlk günler acemilik ve sabırsız müşteriler yüzünden hayli zor geçse de bahşişler ile harçlığımı çıkarabildiğimi görünce ses etmeyip çalışmayı sürdürdüm.

O ihtiyar çaycıdan çok şey öğrendim. Adını bilmiyorum ama tanıyanlar “baba” diyordu. Ben de baba bildim. Kısa sürede birbirimize alıştık. Hatta rahatsızlanıp gelemediği bir gün ocağı idare edip yokluğunu hissettirmemeye çalışsam da tanıyan bilen müşterileri tarafından arandığına ve hayli sevildiğine de şahit oldum.

O zamanlar pek anlamasam da o ihtiyardan aldığım hayat dersini hiç unutmadım. İnsanları, beden dilinin ne anlattığını, konuşan veya konuşmayan insanları nasıl okumam gerektiğini hep o öğretti. Birkaç ay içinde müşterinin sipariş veriş şekli, oturuşu, hesabı isteme biçiminden ne kadar bahşiş alabileceğimi tahmin edebilir olmuştum.

Çay bahçesinin kadrolu bir garsonu daha olmasına karşın beni koruyup kolladı. Hatta sınav yaklaştıkça ders çalışabilmem için fırsat yarattı. Doğrusu ben de çay bahçesini sahiplendim. Zaman buldukça kitap okuyup yabancı dilimi ilerlettim. O gün dert ettiğim 6 ay hızlıca geçti sınavı da başarı ile verip diploma almaya hak kazanınca müjdeyi ailemden önce “baba” lakaplı çaycıya haber verdim. Onunla kutladım.

Bir akşam çay bahçesini kapatmaya hazırlanırken ustamın kederli hali dikkatimi çekti. Bir kahve yapıp yanına gittim. Elimi ustamın omzuna koyup “Hakkını helal usta, senden çok şey öğrendim. Ayrılma zamanım yaklaşıyor. Bunca zamandır yanında çalışıyorum ama seni hiç tanımıyorum. Gerçekten yaşamak istediğin hayat böyle bir şey miydi?” diye sordum. Ustam “otur hele” diyerek sandalyeyi işaret etti.

- Buraya geldiğin günü hatırlıyor musun? Senden beklenenleri yapamadığın için kendine kızıyor, utanç duyuyordun. Senin için üzülen birilerinin olmasının ezikliği içindeydin. Biraz da kendinden kaçmak için o kalem tutan mübarek elinle hayli yorucu şu işe sığındın. Çalışkan ve dürüst birisin. Ümit ediyorum ki; mesleğinde beklediğinin çok ötesinde hak ettiğin yerlere geleceksin. Yoluna devam etmelisin.

- İyi de ben bunu sormadım ki.

- Biliyorum sen bana başka türlü bir hayatım olmasını isteyip istemediğimi sordun. Açıkçası öldüğünde ardından yasını tutacak kimse olmayacaksa yaşadığın hayatı sorgulamanın da çok anlamlı olmadığını düşünenlerdenim.

Kahvesini yudumlarken Hatay’da doğduğunu atalarının Arap Alevilerinden olduğunu, hayatta olmayan anne ve babasının geçim sıkıntısı ve özellikle bitmeyen bir kan davası yüzünden kırsalı terk edip şehre geldiklerini, kimi yerde Arap, kimi yerde Alevi, hatta bazen Kürtten bile sayıldıklarını anlattı. Etnik kimliği ile olağan şüpheli görülmek yüzünden hep ezik yaşadığını, çırak girdiği çay bahçesini ustasının rahmetli olması üzerine birkaç hayırsever mahallelinin desteği ile devraldığını, hayatının ürkek bir sokak kedisi gibi geçtiğinden söz etti.

- Benimki hayata tutunma çabasından öte değildi. Bu nedenle evlenmedim. Aile kurup onlara da aynı sıkıntıları yaşatmanın vicdansızlık olacağını düşündüm. Bu konulara çok kafa yormadan, kimseye bulaşmadan, mümkünse dikkat çekmeden yaşlanmanın benim gibi biri için yeterli olduğunu düşündüm.

- İyi de bana bulaştın.

- Bir kazadır oldu. O gün çok kötü görünüyordun. Açıkçası intihar edersin diye endişe etmiştim.

- İyi de hiç mi hayal kurmadın be usta?

- Dünyaya acı bir karanfil tanesi olarak gelmişsen ne limonata olursun, ne de çay. İstediğin kadar hayal kur. Yanlıştan doğru çıkmıyor. Ara sıra kederlenip isyan etmiyor değilim ama şu getirdiğin acı kahve insanın ayaklarının yeniden yere basmasını sağlıyor. Hadi git artık, dükkânı ben kapatırım.

Diplomamı elime aldıktan sonra ustamla vedalaşıp önce memlekete sonra da yüksek lisans için yurt dışına gittim.”

- Peki ya sonra? Bir daha görüştünüz mü?

- Sonrasını biliyorsun. Gittim ve dönmedim. Ustama bir kez mektup yazdım cevap alamadım.

- Ne yazmıştın, mektupta?

- Öldüğünde arkasından yasını tutacak biri olduğunu bilmesini istemiştim. Mektubumun eline geçip geçmediğini bile bilmiyorum. Umarım geçmiştir.

Yıllar sonra iş için bulunduğu bir Uzakdoğu ülkesinde çay ile birlikte karanfil tanesi ikram edildiğini görünce ustasını ve o akşam söylediklerini hatırlayıp İstanbul’daki tanıdıkları aracılığıyla çay bahçesi ve ustasını araştırdığını anlattı.

- Ben ayrıldıktan kısa bir süre sonra çay bahçesi el değiştirip büyük bir pastaneye dönüşmüştü.

- Peki ya ustan?

- Ustamdan haber yoktu. Neden sonra yine mahallelinin desteği ile bir göz odada tutunmaya çalıştığını, evinde rahmetli olduğunu öğrendim. Cenaze namazının hayli kalabalık olduğunu ancak vasiyetinin aksine İstanbul yerine memleketinde defnedildiğini öğrendim.

- Üzüldüm dostum. Ne diyeyim, başın sağ olsun.

- Bugün biraz da onu anmak için burada buluşmak istedim. Hiç beğenmesem de karanfil katılmış bir çay içmek ve ardından yas tutup onu ve anısını yaşatmak istedim. Bana eşlik ettiğin için teşekkür ederim.

ea6fc93b-7d27-4b58-98da-0a57e0c34d55

Gelen garson başka siparişimiz olup olmadığını sordu. Arkadaşımdan önce atılıp içinde karanfil olan limonata istedim. Garson yüzünü ekşitse de arkadaşım “bana da bir tane” deyince notunu alıp gitti. Az sonra iki limonata ve yanında çay tabağı içinde bir avuç karanfil getirdiğini görünce kahkahayı patlattık. Arkadaşım garsonun sırtını sıvazlayıp üzerine alınmamasını rica etti.

Yılların yaşanmışlık ve anılarını barındıran kısacık sıcak bir buluşmaydı.

Uçağına yetişmesi gerektiğini söyleyip ayağa kalktı. Sarıldık. Hesabı ödemek istedi engel oldum. Teşekkür etti ve geçmiş yılların anısına garsonun bahşişini yüklü tutmamı rica etti.

Hepsi bu…

Mehmet Uhri

Toprağın gözyaşları

Cuma, Haziran 21st, 2019

d3c9f418-39d2-4e51-b435-81b479b869bd1

Urfa esnaf çarşısının dar sokaklarında küçücük bir anahtarcı dükkanının önünde dama oynuyorlardı. Sabahın erken saatleriydi ve pek çok dükkan henüz açılmamıştı. Oyunculardan genç olanı anahtarcı diğeri ise elindeki tespihleri satmaya çalışan yaşlıca seyyar satıcıydı. Özellikle anahtarcının her hamlede hafifçe ayağa kalkıp oturuşundan hayli çekişmeli ve heyecanlı bir oyun döndüğü anlaşılıyordu.

Yanlarına gidip izlemeye başladım. Fark ettilerse de ilgilenmediler. Anahtarcı dükkanında tezgahının üzerinde dökümden irice antika kapı kilitlerinden biri dikkatimi çekti. Eski bir konak veya bahçe kapısından çıkmış olmalıydı. Kilidin kapağı açıktı, içindeki paslı mekanizması görünür haldeydi. Elime alıp incelemek için tezgaha hamle yapınca anahtarcı oyunu bırakıp kafasını kaldırdı ve ne istediğimi sordu. Kilidi işaret edip böyle eski bir kapı kilidi aradığımı, satılık olup olmadığını sordum. Kilidin satılık olmadığını, tamir için parça beklediğini söyleyip yine hafifçe ayağa kalkar gibi yapıp hamlesini yaptı.

Bir süre oyunlarını izledim. Elinde çay dolu tepsiyle gelen çarşının çaycısı dama oynayanlara iki çay bıraktı. Anahtarcı elindeki çayı bana uzatıp bir tane daha istedi. Teşekkür ettim. Anahtarcı haince gülümseyerek “az bekle oyunu kazanayım, şu karşımdaki acemi ihtiyara teşekkür edersin.” dedi. İhtiyar “gevezelik etme de oyna” diyerek yanıt verdi. Yanlarındaki tabureye çöküp izlemeye başladım.

228ced12-8596-458e-81f3-9094e06e51971

Bu arada gelen müşteri ile ilgilenmek için anahtarcı oyunu bırakıp tezgahın ardına yöneldi. Ben de ihtiyarın telle birbirine bağladığı tespih demetini gösterip özelliklerini sordum. İhtiyar tespihlerden ikisini eline aldı. El yapımı olduğunu vurgulayıp “Bak bu kehribar, bu da çakmak taşı. Duyguludur, gözyaşıdır bunlar. İyi arkadaş olur.” Dedi.

Tespihlerden sarı renkte daha iri taneli olanını elime alıp incelerken “gözyaşıdır dedin ama damlaya benzemiyor, hepsi yuvarlak görünüyor” diye üsteledim. Cebinden çıkardığı çakmağını yakıp tespih tanelerinin arkasına tuttu. Çakmağın ışığı tespih tanelerinin ardından ışıldadı.

- Yuvarlak olacak elbet, tespih bu. Elindeki kehribar ağacın gözyaşıdır. Ağaç boya giderken gövde genişlemekte zorlanır ve çatlar. Kolay değildir büyümek, acılı iştir. Çatlayıp acı çeken gövde, ağlar. Ağacın gözyaşları küspe olur çatlakları kapatır. Küspeler zamanla taşlaşır bu hale gelir.

- Yani?

- Yani hayat acıya katlanmaktır. Her canı yanan gibi ağaçlar da ağlar, gözyaşı döker. Sonra gün gelir her canlı gibi toprak olurlar. Geride çekilen acıları taşıyan bu taşlaşmış gözyaşları kalır. Bizler onu topraktan çıkarır temizler, tespih yaparız. Yaşanmış koca bir hayattan kalan taşlaşmış gözyaşları da tanelerinden duygularını aktarır. Özellikle onu bunu dert eden, acıyı dert edinenlere hayatı hatırlatır, yalnızlığını unutturur, iyi gelir.

- Acı çekmeden , gözyaşı dökmeden olmuyor mu? Hep böyle mi oluyor?

- Daha dünyaya gelirken ağlarız. Doğumda anne de ağlar. Büyümeye başlayınca da hep bir şeyler canını acıtır. Sen büyürsün, hayat daha çok büyür. Gövdesi çatlayan ağaç gibi kabuğuna sığamazsın. Acı çekip için için ağlasan da katlanırsın. Hayatın acısıyla pişersin. Acıyı hissettikçe adam olur, kendini tanırsın. Yani yaşıyorsan acıya bulanacaksın. Acıya bulanacaksın ki kendini bilesin.

- Urfa türkülerinin ve yemeklerinin bu denli acı olması da bundan mı?

Müşterilerinin işini tamamlayıp dama tahtasına dönen anahtarcı sözlerimi duyup tespihçiden önce “acı tatmadan yemeğin lezzetini bulamazsın. Acının ardından ağzına yayılan gerçek lezzettir.” diyerek lafa girdi. İhtiyar başını sallayıp “hayatta da acılar insanı pişirir. Geride bıraktığın acılara rağmen yaşar, hayatın tadına varırsın. Burada biz böyle biliriz. Hadi yap hele hamleni” diye söylendi.

Az sonra oyun bitip dama tahtasını kaldırdıklarında ikisi birden bana dönüp nereden geldiğimi Urfa’da ne aradığımı, ne iş yaptığımı sordular. Kısa sorgudan sonra boşları alan çaycıya birer çay daha getirmesini söylediler. Soru sorma sırası bana geldiğinde anahtarcının babadan kalma mesleği sürdürmekte olduğunu, o küçücük eski anahtarcı dükkanı ile iki çocuk okutup ev geçindirdiğini anlattı. Dükkanı işaret edip “burası anahtar veya kilit ardına sığınmaya çalışan ürkek ve yalnız insanların durağıdır. Bu adam da tespihleri ile insanların yalnızlığını gidermeye çalışır” dedi.

- Tam anlamadım. Ürkek ve yalnız diyerek kimden söz ediyorsunuz?

- Anlaşılmayacak bir şey yok. Rahmetli babam “İnsanlar, ahlaklı düzgün ve dürüst olsalar anahtara, kilide hiç gerek olmayacak. Bu meslek insanlığın ayıplarını korkularını gizlemek için var” derdi.

- Yine anlamadım.

- Yahu bir şeyi niye kilit altına alır, korumak istersin? Başkaları alıp götürmesin, zarar vermesin diye değil mi? Başkalarının böyle bir şey yapmayacağını bilsen anahtara kilide gerek de olmaz. İnsan gerçekten insan olsa ne bu dükkan, ne anahtar, ne kilit. Belki bir gün olur, ancak sanırım daha çok yolumuz var.

İkinci çaylar geldiğinde tespihçinin elindeki gri renkte cama benzeyen taşları olan tespihlerden birini alıp “bu da mı kehribar?” diye sordum. Çakmak taşından yapıldığını, daha sert ve işlemesi zor olduğunu anlattı.

- Peki ya bunun da kehribar gibi bir anlamı var mı?

- Gözyaşı dedik ya. Kehribar ağacın, çakmak taşı da toprak ananın gözyaşıdır. Taşın toprağın arasında taşlaşmış gözyaşı gibi yumru halinde durur. Yaşayan her şey gibi toprak ana da bağrından onca hayatı yeryüzüne çıkartırken acı çeker, ağlar. Bizler gibi acısını içine atar. O yüzden kutsaldır, bu taş.

44d733cc-c73c-4b16-8bbd-937bcc48784b
Tespihi uzatıp elime almamı tanelerine yakından bakmamı istedi. Yakından bakınca boyut ve şekilleri aynı olsa da her bir tespih tanesinin desenlerinin farklı olduğu dikkatimi çekti.

- Dedim ya, gözyaşıdır bunlar. Hakiki çakmak taşıdır, birbirine benzemez. Üstelik gözyaşı gibi sahtesi de makbul değildir. Ne de olsa ağlarken kendin olursun. İçindeki acı gözyaşı olur dışarı dökülür.

- Yani?

- Toprağı yaşatan var eden topraktan gelip yine toprağa gitmemizi sağlayan güç neyse yeri geldiğinde toprağı da ağlatır. Sonra her şey gider, hayatlardan, yaşananlardan geriye bu taşlaşmış gözyaşları kalır.

Kısa süren bir sessizlik ardından anahtarcı elimdeki tespihi işaret edip çakmak taşının ateş yakmada ve dahası keskin kenarlarıyla kesici alet yapımında da kullanıldığından söz etti. Çakmak taşından yapılmış tespih tanelerinin kullanana ne hissettirdiğini sorduğumda tespihçi “Her şeyin geçici olduğunu, topraktan gelip toprağa gidildiğini anlasalar yeter.” diye yanıtladı.

Anahtarcı ise “Ömür diye üstüne titrediğimiz onca yaşanmışlıktan geriye şu taşlaşmış gözyaşlarından başka bir şey kalmayacağını düşünüp onu bunu dert edinmek yerine kendine çeki düzen veren de oluyordur umarım” diye ekledi.

Beğendiğim antika kilidi alamadım hiç olmazsa tespih satın alayım diyerek tespihlere yöneldim. Beğendiğim olup olmadığını sordu. Hepsi birbirine benziyor ama özellikle beğendiğim biri olmadığını söyleyince “Tespih sahibini çağırır. Aramaya devam et” diyerek satmadı. Tespihlerini eline alıp “herkese hayırlı işler” diyerek ağır adımlarla uzaklaştı.

Çay ve sohbet için anahtarcıya teşekkür edip ayrıldım.

Güneş yükseliyor, Urfa’nın esnaf çarşısı sıcak ve kalabalık günlerinden birine daha başlıyordu.

Mehmet Uhri

Mahalle Doktoru

Cumartesi, Mayıs 5th, 2018

img_3215

Bir dizi rastlantı olmasa o mahalle doktorunu tanıma, anlatacaklarını dinleme fırsatım olmayacaktı.

Hastane o gün her zaman olduğundan da kalabalıktı. Hasta ve hasta yakınları yüzlerinde bezgin ve şaşkın bir ifade ile doktora ulaşma telaşındaydı. Elinde bir takım rapor ve tahlillerle yalnız başına koşuşturan hayli yaşlı beyefendinin nefesi bu tempoya yetmemiş ve olduğu yere yığılıp kalmıştı. Olay gözümün önünde gerçekleşmiş bir iki kişiyle birlikte acil servise yönlendirilip tıbbi müdahalesi yapılmasını sağlamıştım. Önemli bir sorun olmadığından emin olana kadar yanında kalıp işimin başına dönmeyi planlıyordum. Az sonra gözlerini açıp çevresine bakındı. Yutkundu, bir bardak su istedi.

Biraz kendine gelince kendini tanıtıp emekli doktor olduğunu ülkenin çeşitli yörelerinde pratisyen hekim olarak görev yaptığını, emekli olduktan sonra eşini kaybettiğini ve çocuklarının yanına şehre yerleşmek zorunda kaldığını anlattı.

Düzenli kullanması gereken ilaçları için çıkarttığı sağlık kurulu raporunun süresinin dolması nedeniyle yeni rapor peşinde koşuşturuyordu. Emekli olduktan sonra hastanelere hasta kimliği ile gidip geldiğini ve hekimken göremediği pek çok olumsuz durumun o zaman farkına vardığını ancak kimselere sesini duyuramadığını anlattı. Sonunda durumun ümitsizliğini sessizce kabullenmek zorunda kaldığından dem vurdu. “Hastanelerin kalabalık olmasına rağmen hastalarımızdan bu kadar uzaklaşılmış olmasını anlamakta zorlanıyorum” diye söylendi. Meraklı gözlerle onu dinlediğimizi görünce sözlerini sürdürdü;

- Bilir misiniz? Eskiden hasta ile hekim aynı mahallede bir arada yaşardı. Aynı sudan içer aynı pazardan alışveriş ederdi. Her mahallede hastalanınca başvurulacak bir hekim olurdu. Ben de o mahalle doktorlarından biriydim. Hekimlerin kapısı her daim açıktı. Yaptığımız hekimlik, öyle akçeli bir iş de değildi. Mahalleli gönül borcunu bir kap yemek yaparak ya da bahçesinden topladığı meyveler ile ödemeye çabalardı. Herkesin iyi kötü kümesi ve tavukları olur, eli boş gitmemek için doktora en çok yumurta götürülürdü. Hatta evimizde yumurta olmadığı zaman çocuklarım bana söylenmeye başlar “ne oldu bu hastalara, evde niye yumurta yok” şeklinde serzenişte bulunurlardı. Gelen onca yumurtayı tüketemediğimiz için biz de fakir hastalarımıza ilaç niyetine verirdik.

- Yıpratıcı olmuyor muydu bu şekilde 7/24 çalışma?

- O zamanlar gençtik. Yorulmak nedir bilmiyorduk. Hayatla iç içe yaşıyor, insanlara hayat dağıtıyor ve onlarla hayatı paylaşıyorduk. Sanırım bizi ayakta tutan, var eden, o hastalardı. Olması gerektiği gibi, yani…

- Sonra ne oldu?

- Sanırım önce hastalar ile aynı hayatı paylaşmaktan vazgeçtik. Hekimlik ticarileşti. Hekimlerin sosyal seviyeleri de yükseldi. Önce hastaların kaç paralık yumurta, meyve ve benzeri şeyler getirdiğini sorgular olduk. Bizleri hekimi olarak görüp, sağlıklarını emanet eden hastalarımızı kendimizden uzaklaştırdık. Onlar işimizin bir parçasına dönüştü. Ne zaman ki hasta olup hasta kimliğim ile buralarda dolaşmaya başladım, dönüşümü ancak o zaman fark edebildim. Sizlerin de farkında olduğunu sanmıyorum.

Dinlenmek iyi gelmiş rengi düzelmişti. Bunları anlatırken yorulmuş nefes nefese kalmıştı. Bir süre soluklansa da anlatmak istedikleri bitmemişti.

- Bu dönüşüm yetmezmiş gibi hayat biz hekimlerin de üzerinden geçti. Sağlık sistemi o kadar büyüdü ve çeşitlendi ki hekimlerin de kontrolünden çıktı. Sağlık hizmetleri hem hastaları hem hekimleri birbirinden ayırıp iyice uzaklaştırdı. Baktığında hastanın da hekimin de mutsuz olduğu bir sağlık ortamına mahkûm edildik. Sistemi besleyen sermaye gruplarının, o koca şirketlerin sesi çıkmadığına göre memnun olan birileri var.

- Bu durumu önlemek mümkün değil miydi?

- Sanırım o fırsatı da kaçırdık. Hekimler hastalarını, sağlık piyasası da hekimleri nesneleştirdi. Doktorlar muayene odasının bir eşyası, hastalar da odadaki aksesuar gibi bir şey oldular. Sağlık henüz tanısı konulmamış bir hastalığa, insan da üzerinde hastalık barındırma potansiyeli olan canlılara dönüştü. İnsanlar er veya geç hasta olup sağlık sanayiine para kazandırmak zorunda bırakıldılar.

- Peki, hekimler ne oldu bu arada?

- Hekimler ise kimliklerini yitirip sağlık piyasasının tezgâhtarları, haline geldiler. Sağlık sistemine para kazandırıyorsanız el üstünde tutuluyor, para kazanıyor ve takdir görüyorsunuz. Kimse sizin kim olduğunuz ile ilgilenmiyor sadece ne işe yaradığınıza çalıştığınız kuruma kaç para kazandırdığınıza bakılıyor. Eskiden sizi takdir edip getirdiği hediyeler ile gönül borcunu ödemeye çalışan hastaların yerini ilaç firmaları ve benzeri büyük şirketler aldı. Bu dönüşümü fark edip direnmeye çalışan benim gibi hekimler ise iş bulamayıp sistem dışına itildiler. Bizleri savunacak, arkamızda duracak hastalarımız ile aramızın bu kadar açılmış olması da cabası. Dedim ya hasta ile hekim aynı hayatı paylaşmaktan çoktan vazgeçmişti.

- İyi de, sizce bundan sonra ne yapmak gerekiyor?

- Ben bunları görüp kahrolmaktansa hekim kimliğimi unutup hasta kimliğine bürünmeyi seçtim. O nedenle hastane koridorlarında diğer hastalar gibi sabırla sıramı bekliyorum. Ama sizler daha yolun başındasınız. Yol yakınken aldığınız diplomaya güvenmekten vazgeçip bizleri hekimleri olarak görüp atayan hastalarımızın gözünün içine bakma fırsatını kaçırmayın derim.

img_3183

Bir süre susup bizlere bakındı. Nefes nefese kalmıştı. Dinlenip sakinleştikten sonra koridorda fenalaşıp bizleri yormuş ve işimizden etmiş olduğunun mahcubiyetini dile getirdi. “Yaş ilerleyince kuruyan bir yaprağa dönüşüyor hayat. Hastane köşelerinde koşuşturup tutunabildiği kadar tutunmaya çalışsa da rüzgâra direnemiyor, gençliğinizin kıymetini bilin.”dedi. Doğrulup ayağa kalktı.

Bir arkadaşımız hastamızın sağlık işlemlerini o konuşurken bir çırpıda tamamlamıştı. Raporunun ve reçetesinin hazır olduğunu görünce yüzü aydınlandı. “Hastane koridorlarında sıra beklerken gözüme çarpan ve söylemeden geçemeyeceğim bir şey daha var. Aksi bir ihtiyarın serzenişi deyip geçebilirsiniz. Koridorlarda hasta ve yakınlarının sorularına muhatap olmamak için beyaz önlüğünü giymekten kaçınan hekimleri gördükçe gerçekten üzülüyorum. Az önce ne yapmalı diye sormuştunuz hani. O temiz beyaz önlüğünüze tutunmak, onunla görünmekten çekinmemek iyi bir başlangıç olabilir. Karar sizin.” dedi.

Odadan çıkarken durdu ve geri döndü. Teşekkür etmek istediğini ancak bu teşekkürü hekim olarak değil bir hastanın teşekkürü olarak kabul etmemizi rica etti. Koridorun kalabalığına karışıp gözden kayboldu.

O mahalle doktoruyla bir daha karşılaşma fırsatımız olmadı. Kayıtlarından yola çıkıp ulaştığımız oğlundan eşinin mezarını yalnız bırakmamak için memleketine döndüğünü ve elinin erdiği gözünün gördüğünce mahalle doktorluğu yapmayı sürdürdüğünü öğrendik. Hepsi bu…

Dr. Mehmet Uhri

Hacıyatmaz

Cumartesi, Nisan 22nd, 2017

haciyatmaz

Oyunlarımızı yitirdik, dostlar…

Öyle çok anlamlı olmasa da oyunlarımız vardı. Umut doluyduk. Mutluyduk.

Her şey o hacıyatmazın gelişi ile başladı.

Geldiği güne kadar oyun parkında salıncakta sallanır, tahterevalliye biner, saklambaç, körebe, bezirganbaşı, topaç çevirme, yakar top, mendil kapmaca, birdirbir hatta uzuneşek oynardık. Kimimiz ebe kimimiz bezirganbaşı olurdu.

Oynar ve unuturduk. Hem oynarken geçen zamanı, hem de bir önceki oyunda ebenin sobenin kim olduğunu unutur hep yeniden başlardık. Oynarken hırslananlarımız da olurdu. Oyun bittiğinde parkın kenarındaki musluktan birlikte su içer şakalaşır mutlu, mesut evin yolunu tutardık.

Bir gün her zaman oynadığımız kum havuzunda elleri önde kenetlenmiş namaza durmuş gibi öylece ayakta duran o irice oyuncağı fark ettik.

Kim getirdi? Neden getirdi? Hiç bilmedik.

imagesÖylece duruyor bize bakıyor ve gülümsüyordu. Sanki kendi gelmiş gibiydi. Önceleri hoşumuza gitti. Devirmeye çalışsak da hep ayağa kalkmayı başarıyordu. Görüntüsünden korkanlarımız da oldu. Gücü yerinde olanlarımız başını yere değdirip üzerine oturmayı başarsa da ne yapıp edip doğruluyor, öylece bize bakıyordu. Oyunlarımıza katılmıyordu. Hep kendiyle oynamamızı istiyor gibi bir hali vardı. Bir süre sonra pes ettik. Bırakıp kendi oyunlarımıza döndük. Ama o öylece durup bizi izlemeye devam etti. Bizi ve oyunlarımızı izliyordu.

Gözü hep üzerimizdeymiş gibi gelmeye başlayınca rahatsız olup uzaklaştırmak istedik. Gücü yetenimiz kaldırıp parkın bir kenarına atmaya çalıştı. Park görevlisi kesin bir dille bunu yapamayacağımızı söyleyip getirip yerine geri koydu. Park görevlisinden güç alıp yerini sağlamlaştıran bizim hacıyatmaz konuşmaya da başlamıştı. Gülümseyen bir çift gözün üstümüzde olduğu yetmediği gibi konuşup oyunlarımıza karışıyordu. Saklambaçta saklananların yerini ispiyonluyor, körebenin gözleri bağlıyken yakaladığı kişiyi tanıması için oyuna müdahale ediyordu. Ağzını veya gözünü bağlayıp susturmaya çalışanımız da oldu ancak işe yaramadı. Tadımız kaçmıştı. Saklı bilgilerimizi paylaştığı için uzuneşek, körebe, saklambaç oynayamaz olmuştuk. Topaç, yakar top veya birdirbir oynarken bile o heybetli sesiyle oyuna karışıyor aklınca taktik veriyordu. Birimiz başını yere eğip üzerine oturduğunda oyunlarımızı göremiyor ve karışamıyordu. Ama bu kez de yüksek sesle kimin kim hakkında neler söylediğine dair yalan yanlış iftiralar atıyor huzurumuz kaçırıyordu.

Baktık olmuyor oyun parkımızı değiştirip uzaktaki parka gitmeyi denedik ama o yine oradaydı.

Nasıl geldi? Kim getirdi? Bütün parklara hacıyatmaz mı koymuşlardı? Doğrusu bilemedik.

Varlığına alışmaya çalışsak da olmadı. Konuşan heybetli bir hacıyatmaz yüzünden huzurumuz kaçmıştı. Ne oyunlarımıza katılıyor ne de rahat bırakıyordu.

Keşke o pazarlığa hiç girişmeseydik.

Sivri akıllı bir arkadaşımız oyunbozanlık etmemesi ve sessiz kalması karşılığında hacıyatmaza ne istediğini soralım diye bir fikir ortaya atmasa belki oyunlarımızı hiç yitirmeyecektik. Bizi dikkatlice dinledi ve dediklerini yaparsak susup sadece izleyeceğini söyledi. İstediği ise masum görünüyordu. Bezirganbaşı oyununda tekerlemeyi ve adlandırmayı değiştirip “aç kapıyı hacıyatmaz” diyerek oynamamızı kendini de ortaya almamızı istiyordu. Susup rahatsız etmemesi karşılığında aramıza alıp oyunu onun adıyla oynamaya başladık. Ortamızda hacıyatmazla bezirganbaşı oyununu oynamaya başlayınca başkalarının da dikkatini çekti. Yeni arkadaşlar edindik. Hoşumuza gitti. Hepimizin yüzü gülüyordu. Ancak bu kez sorun sıkılıp başka oyun oynamak isteyince patlak verdi. Hep aynı oyunu oynamamızı istiyor yoksa yine gevezeliğe başlayacağından söz ediyordu. Üsteleyince isteklerini bir bir sıraladı.

Oyunlarımıza katıldığı yetmezmiş gibi kurallarını da kendince değiştirmek istiyordu.

İnanmayacaksınız ama körebe oyununda üç tane kör ebe olmasını, saklambaçta ise ebe sayısının ikiye çıkarılmasını bile kabul ettik. Uzuneşek oynamamızı yasaklamasına da ses etmedik. Her oyunda başköşede yer almasına beğenmediği arkadaşlarımızın keyfi olarak oyun dışı tutulmasına bile ses çıkarmadık.

En sonunda baktık olmuyor parka gitmemeyi denedik ama kendine yeni taraftarlar edinmişti. İşe yaramadı. Kendimizi cezalandırdığımızla kaldık. Gün geldi bir de baktık; kendi oyunlarımız yerine başkalarının saçma kurallara bulanmış oyunlarında yer edinmeye çalışıyor, oyuna girebilmek için arkadaşlarımızla didişiyoruz.  Oyuna giremeyip dışarıda boynu bükük bizleri izleyen arkadaşlarımızın bakışlarına bile kafamızı çevirir olduk.

img_1959Küsen veya sıkılıp vazgeçenimiz olsa da parkın kalabalığı azalmadı. Duruma isyan eden birkaçımız bildiğimiz gibi eski usul oynamaya çalışmaya kalkınca parkın kurallarını bozmakla suçlanıp engellendik. Parktan kovulduk. Oyunları kendi kafasına göre değiştirip her oyunu kendi istediği gibi oynamayı dayatan hacıyatmaz parkın kurallarını da değiştirdi.

Sözgelimi, çeşmeden su içmek yasaklanmıştı. Nedenini sormak da yasaktı.

Hacıyatmazın dokunulmazlığı da vardı. Öfkelenip plan yaptık. Bir kaç kez gizlice gelip hırpalamak istedik ama her saat çevresi kalabalıktı. Oyun saati bitse de yanından ayrılmayıp başını bekleyen korumaları vardı.

Dedim ya, oyunlarımızı yitirdik, dostlar.

Sonunda pes edip evlerimize çekildik. Arkadaşlarımızdan hacıyatmazın ekibine katılanımız bile oldu. Evde yalnız başına kendimizi oyalasak da birlikte oynadığımız oyunlara özlemimiz hiç dinmedi.

Şimdi oyun parkı yine kalabalık ama o hacıyatmaz yüzünden ne bildiğimiz oyunlar kaldı, ne de yeni oyun arkadaşı edinebiliyoruz. Parkın da pek tadı kalmadı. Uzaktan bakınca birbiriyle kıyasıya yarışan yeri gelince hırslanıp ağlayan, birbirini hırpalayan çocuklar görüyor ürküyoruz.

Diyeceksiniz ki; belki de siz büyüdünüz ve oyunlar eski cazibesini yitirdi.

Büyümek böyle olsaydı aklımız oyunlarda kalır mıydı? Anasının babasının sözünü bile zor dinleyen içimizdeki o afacan, basit bir oyuncağın kaprislerine teslim olur muydu?

Şimdi ne oynayanlar memnun ne de bizler gibi uzaktan bakanlar.

Oyunlarımızı yitirdik, dostlar…

Öyle çok anlamlı olmasa da oyunlarımız vardı. Umut doluyduk. Mutluyduk.

Her şey o hacıyatmazın gelişi ile başladı.

Mehmet Uhri

Not: Karikatür için Sayın Selçuk EREZ’e yürekten teşekkürler.

Şehirliye Anlatması Zor

Cuma, Aralık 2nd, 2016

s2

Havaların sürekli kapalı gittiği, bulutsuz gökyüzü özleminin giderek daha çok hissedildiği günlerdeydik. Kış olanca ağırlığıyla üzerimize çökmüştü. Şehrin isyan ettiren trafiği, insanların kural tanımadan yol bulma çabası ve ülke gündemine oturan, yürek burkan haber tufanı da cabasıydı. Her gün bir önceki günü aratıyordu.

O gün güneş sıcak yüzünü bir ara gösterir gibi olunca öğle arasında kendimi dışarı atıp yakınımızdaki park alanına yöneldim. Ağaçların arasında güneşin sıcaklığını hissederek amaçsızca bir süre yürüdüm. Islıkla kuşlara eşlik ettim. Park yine kalabalıktı ama kimsenin kimseyle ilgilendiği yoktu. Oyun parkında neşeyle oynayan çocukların dışında kimsenin yüzü gülmüyordu.

Boş banklardan birine oturup koltuğumun altındaki gazetenin yapraklarını çevirmeye başladım. Yaşlıca bir bey izin isteyerek bankın diğer ucuna oturdu. Cebinden çıkardığı ekmeği ufalayarak sağa sola atmaya başladı. Attığı kırıntılara gelen serçeler sunulan yemekten pay kapabilmek için çırpınıyordu. Serçelerin coşkuyla ekmeği ufalama çabaları o kadar güzeldi ki ürkütmemek için gazetemin sayfasını bile çevirmek istemiyor göz ucuyla onları izliyordum. Bir süre sonra adamın kuşlara bir şeyler söylediğini daha doğrusu konuşmaya çabaladığını görünce ilgisiz kalamadım. Kuşlara, mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu, ancak tam duyamıyordum. Cebimdeki bisküvilerden birini ufalayıp ben de kuşların ziyafetine katkıda bulunmak istedim. Adam elimi tutarak engel oldu.

- Onlar şekerli bisküvi değil mi?

- Evet.

- Şekerli bisküvi verme kuşlara!

- Ne zararı var ki?

- Anlatması uzun sürer şimdi. Kuşlara iyilik yapmak istiyorsan şekerli bisküvi verme o kadar…

s3Şaşırmıştım. Sert ve biraz kaba üslupla söylenen bu sözlere içerlemekle beraber gereksiz bir tartışmaya girmek istemedim. Bisküvileri cebime koydum. Bir süre öylece kuşları seyrettim. Sonra dayanamayıp “Minicik kuşlara zararlıysa bizler de mi yemesek bu bisküvileri acaba?” diye sordum. Baştan aşağı dikkatlice süzdü, kılığıma kıyafetime baktı, sonra “Şehirde doğup büyümüş birine benziyorsun. Sen yiyebilirsin. Sana zarar vermez” dedi.  “Çattık” dedim içimden. Adam biraz kaçık diye düşünmeye başlamıştım.

Sanki içimden geçenleri anlamış gibi başladı anlatmaya.

- Kusura kalma beyim, şehir insanına anlatması zor. Kuralları bildiği halde uygulamamakta , sonra da kendini ikna etmede çok başarılılar. Ben köyde doğup büyüdüm. Orada hayat basittir. Doğaya uyum gösterir kurallara uyarsan kolaydır, hayat. Şehir ise hiç öyle değil. Kurallar adamına göre, insanına göre hatta yaşadığın muhite göre bile değişiyor. Üstelik kimse de bundan rahatsız değil. Bu yüzden şehirden hep uzak durdum. Ne zaman ki torunum dünyaya geldi onun hatırına şehre, torunumun yanına geliyorum. Ama şehre hiç alışamadım. Biraz güneş açtığında hemen parka çıkıyorum. Şu, ilerde salıncakta sallanan kırmızılı kız da benim torunum.

- Allah bağışlasın. Kaç yaşında?

- 4  Yaşında. Seneye okula başlayacak. O zaman ben de başını beklemekten kurtulup kaçacağım bu şehirden.

- Öyle ama köy yerinde şehirdeki olanakları bulamazsınız. Halbuki burada her şey var. Yaşınız da var, sağlık sorununuz olsa hastane için yine şehre gitmek zorunda kalırsınız. Çocuğunuz torununuz da şehirde yaşadığına göre niye kaçasınız ki?

s1

Cevap vermeyip kuşlarla ilgilendi. Sonra kafasını kaldırıp bana baktı. Anlatsam da anlamazsın gibilerden bir bakış attı. “Şehirde her şey var diye kaçmak istiyorum” dedi.

Şaşırmaya devam ediyordum. Eliyle kuşları gösterdi;

- Şu kuşlara bir bak hele. Ekmek kırıntıları ile karınlarını doyurur ve şakırlar. Karınlarının doyması için ekmek kırıntısı yeterlidir. Onlara şekerli bisküvi verirsen daha da severek yerler. Ama bisküvinin tadını alan kuru ekmeğe bakmamaya başlar. Her zaman bisküvi bulamaz bir süre sonra aç kalırlar. Dahası, şekerli bisküvi iştahlarını açar. Doysalar bile yemeğe devam ederler. Çatlayıncaya kadar yerler. Az önce o yüzden engel oldum bisküvi vermene.

- Nasıl yani?

- Anlamıyor musun? İnsanların da kuşlardan pek farkı yok. Şehirde her şeyden bol bol var. Şehre alışanlar bu kuşlar gibi oluyor. Ne yese doymuyor, köye dönse aç kalıyorlar. Hep mutsuz, hep huzursuz oluyorlar. Şehir bozuyor insanları. Daha aç gözlü ve daha acımasız yapıyor. Beni de kendine benzetmeden bir an önce gitmek istiyorum. Dedim ya anlatması zor. Şehirde her şey bol bol var. Var olduğunu görüyorsun ama uzanıp alamıyorsun. Hayatın hep o gözünün önündekilere ulaşmak için çabalamak ile geçiyor. Kızım ve damadım deli gibi çalışıp ev taksiti ödüyorlar. Çocuklarının büyüdüğünün bile farkında değiller. Ne söylesen boş…

“Bilir misin?” diye sürdürdü konuşmasını.

- Çiçeğe ihtiyacından çok su verirsen toprağın derinlerinde su aramaz, kök salmayı bırakır vazo çiçeği gibi olur, farkında bile olmaz. Kökleri de erkenden çürür. Şehir işte böyle bir yer. Kimse kök salamıyor, sorulursa memleketi diye anasının babasının doğup büyüdüğü yeri anıyor.  Onca kalabalıkta insan fakiri bir yer. Hiç öyle dışarıdan göründüğü gibi değil. En azından bana göre değil.

Güneşin buluta girmesi ile ortalık serinlemiş hafiften soğuk bir esinti başlamıştı. Cebinde kalan son ekmek kırıntılarını da saçtıktan sonra ayağa kalktı. Kaygılı gözlerle salıncakta sallanan torununa baktı. “Şehirliye anlatması zor”  dedi. Başıyla belli belirsiz bir selam verip torunun yanına gitti. Salıncaktan indirip paltosunun önünü kapadı. Atkısını sıkıca bağladı. El ele tutuşup neşe içinde uzaklaştılar.

Mehmet Uhri

O Kız Hiç Büyümedi

Cuma, Ağustos 26th, 2016

20160521_140108

Her şey bitpazarında tezgâhın yanında yerde kenarda duran çerçeveli eski bir fotoğraf ile başladı.

Yatağında doğrulmuş bir kız çocuğu öylece duruyor ve bakıyordu. Anne ve babasının ellerini tutmuş ürkek ama huzur ve güven içinde gözlerini dikmişti. Baba ise sevgi dolu gözlerle yatağın öte yanındaki anneye bakmaktaydı. Mutlu bir aile fotoğrafını andırıyordu. Resmin üzerinde küçük bir imza dışında herhangi bir yazı yoktu. Gün devrilmiş satıcı kadın yavaştan toplanmaya başlamıştı. Tezgâhın üzerindeki eşyaları paketlemekle meşguldu. Resimle ilgilendiğimi görünce yanıma geldi. Resimdekileri tanıyıp tanımadığını, bir öyküsü olup olmadığını sordum. Kafasını sallamakla yetindi arkasını dönüp işine devam etti. Yanıtı anlamamıştım, “o kız çocuğuna ne oldu?” diye üsteledim.  Eşyaları paketlemeyi sürdürüp yüzüme bakmadan konuşmaya başladı. Elimdeki resmin boşaltılmakta olan eski bir evin duvarında asılı olduğunu diğer eşyalar ile birlikte satın aldığını söyledi. Tezgahtakileri toplamaya devam etti. Paketlediklerini kolilere yerleştirmeye başlamış  sıra yerde kenarda duran resimlere gelmişti. Resmi elimden alıp bir süre baktı. “Bu resimle ilgili pek çok şey anlatabilirim, bir kısmı uydurma da olabilir. Anlatılanların ne kadar gerçek olduğundan hiçbir zaman emin olamayacaksınız. Yine de anlatmamı istiyorsanız büfeden iki kahve kapıp gelmeniz gerekiyor, öyle kuru kuruya olmaz” dedi. Kahveleri alıp gelene kadar eşyaların büyük kısmı toplanmış tezgâh hafiflemişti. Çerçeveli fotoğrafa bir süre daha bakıp tekrar bana uzattı.

- Sizin gibi beni de etkilemişti bu fotoğraf. Evin eşyalarını toplayıp boşaltırken çevrede oturanlara resimdeki kız çocuğunu sordum. Hepsi farklı bir şey anlattı. Yandaki evde oturan hayli şişman yaşlıca kadının anlattığına göre kadın öğretmen eşi de yabancı kökenli bir fotoğrafçıymış. Fotoğraf ise kızları 4-5 yaşlarındayken rahatsızlanıp yatırıldığı hastane odasında çekilmiş. Hastalığın verdiği yalnızlık, belirsizlik ve korkuya karşılık anne ve babanın çocuklarının üzerine titremesini fotoğrafta siz de fark ettiniz sanırım. Uzun süren tedavilere karşın yakalandığı hastalıktan kurtulamamış ve sonrasında aile hep matem içinde yaşamış. Başka çocukları da olmamış. Bir süre sonra babaları evi terk etmiş. Anne ise matemini sürdürmüş, ölene kadar evini müze gibi tutmuş.

- Bu kadar mı?

- Evin eşyalarını çıkartıp boşaltırken karşı evin merdivenlerinde oturup bizi izleyen aksice ihtiyar beyefendi elimdeki resmi görüp yanıma geldi. Resmi almak istedi, vermedim. Pek para teklif edecek hali de yoktu. Resimdeki kızı ona sorduğumda benzer şeyler anlatsa da sonu farklı bir yere çıkıyordu. Anlattığına göre adam yabancı uyrukluymuş. Vatandaşlık alabilmek için formaliteden evlenmişler. Sonrasında beraberliklerini kadının bu evinde sürdürmüşler. Kadın ise adamı sevmiş ve bağlanmış. Bu çocuğu biraz da adamı kendine bağlayabilmek için peydahlamış. Fotoğrafın hastanede çekildiği çocuğun hastalandığı doğru olsa da iyileşip ayağa kalktığını ancak varlığının aileyi bir arada tutmaya yetmediğini anlattı. Baba evi terk etmiş. Baştan yanlış bir hayatı doğru yaşamaya çabalamanın anlamsızlığından yakınırlarmış. Anne kız çok tartışır hiç anlaşamazlarmış. Bilirsin aile fotoğrafları biraz vitrindir. Geride olanları gizlemek için de kullanılır. O ihtiyar adamın anlattığına bakılırsa fotoğraf aldatıcı olabilirmiş. Kadın eşini evde tutabilmek için doğurduğu ve eşi evi terk ettikten sonra hep suçladığı kızıyla hiç anlaşamamış. Kız büyüyüp yaşı geldiğinde evi terk etmiş. Kız evden gittikten sonra anne iyice geçimsiz biri olmuş. Soranlara kızının öldüğünü hiç büyümediğini büyüyebilseymiş çok mutlu olacaklarını anlatır dururmuş.

20160521_140106

Kahvelerimizi bitirip fincanları büfeye iade edip geldim. Eskici pazarına gitmekte olan günün sakinliği çökmüş gezen gören sayısı azalmıştı. Bazı tezgahlar çoktan toplanmıştı. Eskicinin tezgahında kalan eşyalara göz atsam da çerçeveli fotoğrafı elimden bırakamıyordum. “Peki ya gerçek? Gerçeği hiç merak etmediniz mi? Bu kız yaşıyor olabilir mi?” diye sorduğumda işiyle ilgilenip cevap vermedi. Elimde resimle ısrarla yanıt beklediğimi görünce dayanamadı.

- Hayatım eski eşyaların arasında geçti. Burada gördüğün bütün eşyalar benim için satılıp paraya çevrilecek birer objeden öte değil. Eski evleri ve onların eşyalarını takip eder, olabildiğince ucuza alıp satmaya uğraşırım. Eskici pazarlarını da sabah açıp akşam kapanan çiçeklere benzetirim. Bu pazara evinin eksik eşyasını ucuzundan almak için gelen çoktur. Kimi de senin gibi eski eşyalar üzerinden eski hayatlara dokunmak onların yaşanmışlıklarını duymak ister ve öyküsü olan eşyaları satın alır. Elindeki resim ile ilgili anlattıklarımı bu fotoyu sana satabilmek için uydurmuş bile olabilirim. Gerçeğin ne olduğunun veya ne olması gerektiğinin ne önemi var ki? Öyle de böyle de bir hayat yaşanmış geçmiş gitmiş. Ha mezarda çürümüşsün ha o kapandığın evde hayatın eriyip bitmiş. Sonunda tüm yaşanmış veya yaşanmamışlıkları eskicide bir objeye yükleyip hüküm kurmaya çabalamanın insafsızlık olduğunu düşünüyorum.

Bence, gerçek bu.

- Ama fotoğraf gerçek? Oradaki çaresiz, ürkek ancak yine de anne babasının bir arada olmasının verdiği güvenle bakan o kız çocuğu da gerçek.

- Tamam işte. Bu sana yetmiyor mu? Neyi merak ediyorsun?

- O kız çocuğunu ve ona ne olduğunu merak ediyorum.

Eşyaların büyük kısmı toplanıp kolilere yerleştirilmiş sıra elimdeki çerçeveli fotoya gelmişti. Satın almak istediğimi söyleyince satılmış olduğunu alıcısının emaneten bıraktığını söyleyip elimden aldı paketleyip koliye yerleştirdi. “O zaman onca öyküyü bu resmi bana satmak için uydurmadın. Bana o kız çocuğuna ne olduğunu söyle” diye üsteledim. Kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Dinle dedi;

- Anne öldükten sonra evin eşyalarını boşaltmak bir kaç gün sürdü. Son gün ödeme almak için eşyaları satan orta yaşlı kumral bir kadın geldi. Alacağı parayı önemsemiyor, evden geriye hiçbir şey kalsın istemiyordu. Bu resmi eline alıp bir süre baktı sonra hiçbir şey almadan evden çıktı. Antrede almak istediği bir eşya varsa alabileceğini söyleyip ısrar ettim. Gözü bu resme gidip geldi “Hiçbir şey istemiyorum, bu evle ilgili ne varsa yok olsun istiyorum. İstenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelip ne olduğunu neden olduğunu bilmediğin bir suçluluk duygusu içinde yaşamayı kimse anlayamaz.” diye söylendi.  Konuştuğum kişinin fotoğraftaki kız olabileceğini fark edip üstüne gittim. Resmi gösterip “ o kız çocuğuna ne oldu? Büyüdü mü?” diye sordum. Resme tekrar baktı gözleri nemlendi sonra yine o öfkeli haline büründü. “Bunun ne önemi var ki? Yine de söyleyeyim. O kız çocuğu yaşadı ama hiç büyümedi. Hiç bir zaman da büyümek istemedi” Diye yanıt verdi. Evden hışımla çıktı. Arkasına bile bakmadan uzaklaştı.

- Peki, bu resmi kim satın aldı?

- Kimse almadı. Çerçeveli fotoyu elime alıp o kadının peşinden gittim. Gün olur resmi ve resimdeki kız çocuğunu merak eder, görmek isterse gelip alabileceğini, satın alınıp ayrılmış eşyalar arasına koyacağımı söyledim. Kartımı uzattım. Alıp almamak için tereddüt etti. Sonra kartı alıp cebine koyup selam bile vermeden uzaklaştı.

- Peki, sonra görüştünüz mü?

- Çok emin değilim ama sanırım bir kere buralara gelip uzaktan da olsa tezgâhıma baktı. Tezgaha değil sadece resme bakıyordu. Onu fark ettiğimi görünce hemen uzaklaştı. Belki arada yine gelip gidip bakıyordur diye çerçeveyi hep aynı yere bırakıyorum. Bu nedenle satmıyor o kız çocuğunun büyüyüp kendini affedeceği günü bekliyorum.

20160521_140006

Eşyaların toplanması tamamlanmış koliler arabaya yerleştirilmeye başlanmıştı. Paylaştıkları için teşekkür ettim. Bu güne kadar o fotoğrafı eline alıp bırakmayan böylesine dikkatle bakan çok az kişi olduğunu bu nedenle anlatma gereği duyduğunu söyleyip kahveye teşekkür etti.

Hava kararmaya yüz tutmuş pazar yerine akşamın serinliği çökmüştü. Sabah açan eskici pazarı, yaşanmış ve yaşanmamışlıklarıyla ortalığa saçılanlardan kalanları toplayıp günü uğurlamaya hazırlanıyordu.

Zeytinin Teri

Çarşamba, Aralık 30th, 2015

zeytinin-teri-tikla-ve-dinle

20151002_113407

Nazım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı ve 300 den fazla karakter ile konu edilen “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli destansı eserinin 70. yılı nedeniyle Boğaziçi Üniversitesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi ve Açık Radyo işbirliği ile “TÜRKİYE HİKAYELERİNİ ANLATIYOR” projesi gerçekleştiriliyor.

Proje kapsamında toplanan hikayelerden yapılan bir seçki tiyatro sanatçıları tarafından seslendirilip her gün açık radyo’da yayınlanmakta ve kitaplaştırılması hedeflenmektedir.

Bu etkinlik kapsamında seçilen”Zeytinin Teri” isimli öyküm Meltem Gürle tarafından edite edilip Tilbe Saran tarafından seslendirilmiş ve 7 Aralık 2015 günü Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

Öykünün radyo kaydına resmin üzerindeki “zeytinin teri tıkla ve dinle” linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Proje ile ilgili bilgi almak ve diğer öykülere ait kayıtlara ulaşmak isteyenler

http://turkiyehikayelerinianlatiyor.com

linkini kullanabilir.

Dostluk ve Sevgi ile…

Mehmet Uhri

Kitabın Gevezesi

Salı, Eylül 29th, 2015

kg1

Bana kalırsa, insanoğlu bu kadar kendini beğenmiş olmasa kafa karışıklığından kurtulacak ama bir türlü yapamıyor. Kendine ve düşüncelerine öylesine bağlı ki dışarıdan ne kadar tutarsız göründüğünün farkına bile varamıyor. Söz gelimi, kitapların dili olduğuna, konuşup anlatacaklarına inanır ve bilirler. Hatta kitaplarda yazılanlara birbirlerine anlattıklarından daha çok değer verirler. Hal böyleyken içinin dolu olduğuna inandıkları o kitapları susup öylece konuşmadan dursunlar diye kitaplıklara tıkarlar. Raflarda kenarımız göründüğü kadar yer kaplarız. Kenarımızda yazanlar içeriğimizi ne kadar aydınlatırsa o kadar var oluruz. Hele biraz eskiyip de benim gibi çok satmayan kitaplardan olursan, eline alan, içini açan bile bulunmaz. Bir okuyan karıştıran olur umuduyla beklerken sayfalarının sararmasını, toz ve küf kokmasını izlersin.

Kitapevinde pek ilgi görmeyen ama inatla yayın hayatını sürdüren yayınevinin kitaplarından biriyim. Bir arada durduğum diğer kitaplar da benden çok farklı değil. Onlar kaderlerine razı olup susup otursalar da ben gevezelik etmeden duramıyorum.

Kitapçı dükkânını vitrin veya çok satanlar bölümü gibi ilgi gören yerinde olmadığımı tahmin edersiniz. Biraz arkada sessiz ve sakin raflardan birindeyim. Günün birinde hurda kâğıt olmak da var ama şimdilik kitapevinde olduğuma şükrediyorum.

Bir gün eline alıp inceleyen, okumak için sahiplenen olur diye insanların gözünün içine bakıyorum. Onları inceliyorum. Kitapevine uğrayan insanlar da çeşit çeşit oluyor. Aralarından en çok çocukları severim. Ayrımcılık nedir bilmezler. Ön yargıları da yoktur. Okuma bilmeseler bile kitapların içini merak edip karıştırırlar. Kitabı açıp ne yazıyor diye sormasalar anne babaların kitapta yazanlarla ilgisi bile yoktur. Onlar ellerinde önceden belirlenmiş birkaç kitap ismiyle gelip bir an önce alıp gitmek isterler. Hep bir telaşları vardır. Alis’in tavşanına benzetirim onları. Kimseyi rahatsız etmedikleri halde çocuklar ortalığı dağıtmasın isterler. Çocuklar ise kitapları azıcık hırpalayıp hoyrat davransalar da dedim ya; en sevdiğim ziyaretçilerdir.

Bir diğer kitapevi düşkünü grup vardır ki ürkütücü görünürler. Genellikle yalnız gelirler. Kitapların arasında gezinip bakınırken sanki bir hırsız gibi öne eğik yürürler. Eline aldıkları kitabı genellikle önce koklar sonra incelemeye başlarlar. Bu sırada çevrelerinde kimse olmasın veya kimse onlarla ilgilenmesin isterler. Nedense koyu renk dikkat çekmeyen kıyafet giyerler. Kitapevinde en çok vakit geçiren en az alışveriş yapan bu tiplerdir. Görünüşleri ürkütücü olsa da zararsızdırlar.

kg3

Sevgililer gelir bazen. Genellikle biri daha fazla kitap düşkünüdür, diğeri de onunla sürüklenip gelmiştir. Sevgilisi aradığı kitabı bulana kadar diğeri resimleri olan dergi veya benzeri bir şeyler arar. Sevgilisi kitaba dalıp gitmişse çabuk sıkılır ve sıkıldığını belli etmeden de duramaz. Zaman geçer sevgililerin ayrıldıklarına da şahit oluruz. O zaman kitap düşkünü olan yine gelir ve yine kitaplar arasında gezinir ancak bu kez o konuşkan, neşeli insan gitmiş yalnız ve ürkütücü görünen müşteri grubuna dâhil olmuştur.

Kitapları sadece bilgiye ulaşmak ve fayda sağlamak amacıyla kullananlar gelir, bazen. Onlar hedeflerini belirlemiş hatta ayırtmış olurlar. Kasada bekler, kitabı getirtir içini açıp bakmadan bir kartalın avına süzülmesi gibi kapar giderler. Onun için ne kitapevi ne kitaplar ne de bulunduğu ortam önemlidir. Kendinden başka pek kimseyi önemsemediklerini düşünürüm. Kitabı sahiplendikleri yetmez altını üstünü çizerek okurlar ki bir başkası eline aldığında sahipli bir kitap okuduğunu bilsin.

Ha bir de bana neşeli gelen bir grup kitap evi müşterisi daha vardır. Onlar yağmurun dinmesini beklemek veya randevusuna erken gelmişse vakit geçirmek gibi rastlantısal nedenlerle kitapevine girerler. Kitapların konuştuğunun, değerinin farkındadır. Okumaya eğilimleri olduklarını düşünseler de nereden, hangi kitaptan başlayacaklarına bir türlü karar veremez pek çok kitaba başlayıp hep yarım bırakırlar. Okumaya zaman ayıramayacaklarını bile bile birkaç kitap satın alıp çıktıkları çok olmuştur. Elinde kitaplarla kasaya ilerleyip seçtiklerini uzatırken birilerinin kendi hakkında olumlu düşüneceğinden emindir. Omuzlar dikleşir, havaya girerler. Övgü dolu bir bakış, jest veya söz beklerler. Seçtiği kitaplardan olasılıkla sadece birini yarım yamalak okuyacağının, diğerlerinin başucunda bir süre bekleyip vicdan azabından kurtulmak için kütüphaneye kaldırılacağının bilincindedir. Bütün o kasıntı, kendini “aydın” gibi gösterip böbürlenmesi kitapevinin kapısından çıkınca biter. Omuzlar düşer. Bu tiplerin evlerinde herkesin görebileceği kadar gösterişli ancak okunmayan kitaplarla dolu zengin kütüphaneleri olduğuna dair söylentiler dolaşsa da neşeli ve zararsız bulurum, onları.

Daha başkaları da var, ancak sanırım onlar da diğerleri gibi.

Söylenenlere bakılırsa kitapevinin dışında, kitaplarla ilgisi olmayan hep uzak duran birileri daha varmış. Üstelik hayli kalabalıkmış. Benim bulunduğum yerden görünmeseler de bizlerden pek haz etmediklerine dair rivayetler dolaşıyor. Ne diyelim? Madem anlaşamayacağız o zaman uzak olsunlar.

Kitapevi müşterileri çeşit çeşit olur da kitaplar olmaz mı? Bir arada sırt sırta benzer görünümde durduğumuza bakmayın, kitaplar da insanlar gibi çeşit çeşittir. Bazılarımız havalı olur, cildi kalın ve gösterişlidir. Bir kısmımız ise her dem tazedir. Dedim ya kitaplar da insanlara benzer. Bir parlayıp hızla sönenlerimiz çoğunluktadır. Dışarıdan bakıldığında gösterişli olan kâğıt kalitesi ve cildiyle dikkat çekici görünen ona buna hava atan kitapların içinde yazanlar ilgi çekmiyorsa bir süre sonra çaptan düşüveriyorlar. O zaman hayli acınası görünürler. Bir de içi dolu olanlar var ki onlar her daim ilgi görür, baskı üstüne baskı yaparlar. Ne olursa olsun sonuçta kitapevinde hepimiz bir kenarlık yer işgal ederiz.

Buradan bakınca insanlara çok benzeriz. Onlar da kitaplar gibi içlerinde bir şeyler saklıyorlar. Raflarda suskun bekleyen bizler gibi öylece konuşma sırasının kendilerine gelmesini, içlerini dökecekleri zamanı bekliyorlar. Arada içi hayli dolu olanları olduğu kadar boş olanları ve boş olduğu halde dolu zannedenleri de var. Dedim ya benziyoruz birbirimize. İnsanlar da kitaplar gibi kapalı duruyor kenarlarından göründüğü kadarıyla birilerinin onları keşfetmesini bekliyorlar. Çoğu ise içini dökemeden geçip gidiveriyor. Kitaplar gibi insanların da dışarıdan bakınca içi hakkında fikir sahibi olmak hayli zor ve yanıltıcı olabiliyor. Bazıları sabredemeyip uluorta içini dökmeye kalkıyor. Nedendir bilinmez pek haz etmiyor deli filan zannedip uzak duruyorlar.

kg2

Kitaplarla insanlar arasındaki akrabalığın hayli yakın olduğuna bir diğer kanıt ise içinde yazanlarla okuyanların ne anladığı konusunun her daim değişken olması, sanırım. Kitaplar insanlar gibi söylenen veya yazılan ne olursa olsun okuyanın, işitenin anladığı veya yorumladığı kadarıyla anlaşılıyor. Bazılarımız bir türlü anlaşılamadığından, değerinin bilinmediğinden yakınıp dururken benim gibi pek ilgi görmeyen kitaplar da günü gelince anlaşılır olma umuduyla ayakta duruyorlar. Boşa yaşanmış hayat kadar boşa kaleme alınmış kitap gibi olmayı hiç birimiz kabul edemiyoruz. Değerinin bir türlü anlaşılamadığından yakınan insanlara ise genellikle o ürkütücü ve yalnız müşteri tipleri arasında rastlıyorum.

Her şeyi anlıyorum da bizleri bu hale sokan, dile gelip konuştuğumuzda anlatacaklarımızın ortaya saçılmasından çekinip kapalı tutan, kenarlarımızdan başka bir yeri görünmeyecek biçimde hizaya sokanlara neden kimse isyan etmiyor, anlayamıyorum. Bizi kitapevlerine tıkıp kapalı tutanlar insanların da sesinin çıkmasına izin vermiyor içindekileri haykırsın istemiyor hepsini bir kalıba döküp öylece geçip gitsin istiyorlar. Hadi biz kitabız, sesimiz çıkmıyor, insanlar neden susuyor bir türlü aklım ermiyor. Üstelik tüm bunları yapanların ortalıkta kitap görmeye tahammülü bile olmadığı söyleniyor.

Yazarı tanınmayan ve yazdıkları ilgi çekmeyen baskısı eskimiş bir kitap için çok bile konuştum. Kitap olup rafta eskimek yerine birilerinin zihninde yer edip nükteye dönüşenlerimize imrenmekten başka elimden bir şey gelmiyor. Böyle zamanlarda hepimiz şiir kitaplarına özenip onlar gibi nüktelerde yaşamayı hayal ederiz. Ancak her sabah aynı rafta öylece beklemeye başlıyor varlığımızdan kimsenin haberi olmadan günleri deviriyoruz. İnsanlara bakınca onlardan pek de farkımız olmadığını görüp halimize şükretsek de içimizin buruk olduğunu gizleyemiyoruz.

Her neyse, gevezeliğimi bağışlayın. Gün gelir bir kitapevinde kenarda öylece sessizce duran ve ensiz olduğu için kenarı bile zor okunan bir kitap elinize geçerse hemen geri koymayın, yaklaşıp kulak verin, evirip çevirin, ilginizi çekmese de rafa geri koyarken yüzü görünecek şekilde bırakın. Bırakın ki, başka birilerinin ilgisini çekip içini dökme fırsatı bulabilsin.

Mehmet Uhri

Midye ve Kum Tanesi

Pazartesi, Şubat 3rd, 2014

mk1

“Bırak beni gideyim, göreceğimi gördüm” dedi kum tanesi. Midye ise içine giren kum tanesine cevap vermedi. Kum tanesi inatla konuşmayı sürdürdü.

- Tamam, denizin derinliklerini görmeyi ben istedim ama bu karanlık kabuğun içinde olmak değildi aradığım, ne olur bırak gideyim. Sahildeki bir kum tanesi olarak denizin içindeki dünyayı, derinlikleri hep merak etmiştim. Rüzgar savurdukça kıyıya yaklaşsam, arada dalgalara bulanıp ıslansam da bir türlü denizin içini göremedim. Sahile gelip ayaklarını ıslatan insanlar gibi denize hep kenardan bakıp içindeki dünyayı hayal etmeye çalıştım. Dalgaların yuvarlayıp sahile attığı çakıl taşlarından denizin bambaşka renkli bir dünya olduğunu işittikçe merakım arttı. Ama burası çok karanlık ve korkuyorum bırak beni gideyim.

“Zamanı gelince gidersin, sabırlı ol bakalım. Hem seni ben çağırmadım o kadar uzaktan nasıl geldin sen buralara anlat bakalım” dedi midye. Kum tanesi midyeden gelen yanıta sevindi. Karanlığın verdiği korku biraz olsun yatıştı. Yalnız değildi.

- Rüzgarın sakin estiği bir gündü. Sahilde insanlar vardı. Kuruyan deniz tuzuyla üzerine tutunduğum küçük taşa uzanan el, taşla birlikte beni de denize fırlattı. Kaç kez denizin yüzeyinde sıçradığımızı hatırlamıyorum ama sanki deniz bizi içine almamaya çalıştı. Sonra yavaşladık, ıslanıp derinlere yuvarlandık. Bu arada tutunduğum taştan ayrıldım ve bir süre suyun içinde salındım. Gerçekten bambaşka bir dünyadaydım. Suyun içinde ne gökyüzü ne de güneş olduğu gibi kalabiliyordu. Gökyüzünün o görkemli ama durgun mavisinin suyun içinde renkten renge gireceğini ve bu kadar güzel görüneceğini hiç düşünmemiştim. Güneş ise suyun içinde parçalanıyor, birden fazla güneşe ayrışıyor, üstelik yakıp kavurmuyordu. Başka şeyler de gördüm. Ne olduğunu anlamadığım başka şeyler de vardı. Rüya gibiydi. Ama çok kısa sürdü. İki beyaz kabuğun arasından geçip kendimi burada buldum. Burası çok karanlık, korkuyorum. Bırak gideyim.

- Kabuklarımın arası güvenlidir. Zamanı gelince gidersin. Sen bana dışarıyı anlat biraz. Orada ne var, nasıl bir yer?

- Dışarısı buraya hiç benzemiyor. Buradaki renklilik, canlılık dışarıda yok. Burada her şey yumuşak, halbuki dışarıda güneş ve rüzgar her şeyi kurutup sertleştiriyor. Buradan bakınca alacalı bulacalı görünen o mavi gökyüzü dışarıda hiç de öyle. Bir de içini ısıtan bazen yakıp kavuran güneş var. Burada çok sayıda varmış gibi göründüğüne bakma, inanmayacaksın ama aslında tek. Sahilden gelip suyun içine bakınca iç içe iki dünya var sanki. Üstelik ikisi de gerçek. Hangisi daha iyi diye sorsan cevap vermesi zor. En iyisi hep bir tarafta kalıp öteki tarafı hiç tanımamak. Birindeyken ötekinde aklın kalıyor. Ha bir de rüzgar var dışarıda.

- Rüzgar de neymiş?

- Nasıl desem, burada su nasıl hareket edip dalga yapıyorsa orada da rüzgar esip seni oradan oraya savurabiliyor. Bir de; su, buradakilerin nasıl hep yumuşak kalmasını sağlıyorsa rüzgar da dışarıdakileri kurutup sertleştiriyor. Tanısan sevmezsin. Gecenin karanlığı ise sanırım her iki tarafta da aynı.

Midye dışarıyı kolaçan etmek için kabuklarını hafif aralayınca içerisi aydınlandı. Kısa süreli de olsa bir yengecin saldırısına uğradılar ama yengecin gücü kabukları aşmaya yetmedi. Midye, kum tanesini sahile bırakmak için zeminde ilerleyip sahile yönelirken kum tanesinden çok zamandır merak ettiği suyun ötesini, ötedeki dünyayı anlatmayı sürdürmesini istedi. Zamanın durduğu bir yolculuğa koyuldular. Gökyüzünü ve yıldızları anlatarak başladı kum tanesi. Sonra ağaçları kuşları anlattı. Sıra insanlara gelince zorlandığını hissetti. Suda yaşayamayan ama yine de su kenarından ayrılmayan canlılar olduklarını hiç birinin diğerine benzemediğini, hatta aynı insanların zaman içinde farklılık gösterdiklerini anlattı. Midye kendine benzer canlı olup olmadığını sordu. Az önceki yengeç gibi kalın kabuklu böcekler ve yine kabuklu salyangozlar gördüğünü ama midyeye benzer bir şey görmediğini söylemesi hafiften gururunu okşadı. Kum tanesi en büyük şaşkınlığını denizin içindeki dünyada mevsimlerin olmadığını öğrenince yaşadı.

- Nasıl yani hep böyle yeşil, hep böyle canlı mı kalıyor ortalık? Sıcaklık da mı değişmiyor?

- Sıcaklık değişiyor ama başka değişiklik olmuyor.

- Yani hep baharı yaşıyorsunuz. O zaman nasıl yeniliyorsunuz kendinizi.

- Burası su altı. Ne güneş yakabilir, ne de rüzgar kurutabilir. Hep taze kalır, her sene kabuğumuzu kalınlaştırıp biraz daha büyürüz. Büyüdükçe daha görünür hale geliriz. Korunabilmek için kabuğumuz kalınlaşır ve sertleşir. Dışımız içimizden daha fazla büyür ama içimiz hep yumuşaktır. Ara sıra senin gibi küçük kum tanelerini alır bir süre taşır gevezelik eder bırakırız. Burası senin geldiğin dünyaya benzemez. Sen yine o beğenmediğin kuru bulduğun dünyana dön, buralar sana göre değil.

- Biliyor musun? Aslında insanlar yanlış dünyada yaşıyorlar. Onlar da sizin gibi mevsimleri hiç yaşamayıp, tazelenmeden öylece hep büyüyor ve büyüdükçe kabukları kalınlaşıyor. Küçükken kumda oynayıp şen şakrak gülen o sevecen insanların büyüdükçe nasıl asık suratlı, sert, duygusuz görünüşlü olabildiklerine bir türlü akıl erdiremiyordum. Az önce dışarıda midyeye benzer canlı var mı diye sormuştun değil mi? Sanırım insanlar sana benziyor. İçleri yumuşak olsa da büyüdükçe kabukları sertleşiyor ve kendilerini koruyabilmek için hep kabuğu kapalı yaşıyorlar. Sanki bir zamanlar kabahat işlemiş ve denizlerden kovulmuş gibiler. Su kenarlarından uzaklaşamamaları da bu yüzdendir, belki de.

mk2Sahile vuran dalgaların sesi arttıkça kum tanesi heyecanlandı. Sahile yaklaşmışlardı. Ancak kötü bir sürpriz onları bekliyordu. Önce irice bir yengeç midyeyi aralamaya uğraştı. Bu sırada yengeci hedef alan ahtapot her ikisini de sarmaladı. Yengeç ahtapotun kollarından kurtulmayı başarsa da midye kurtulamadı. Ahtapot midyeyi birkaç kez kayaya vurunca midyenin bir kenarı kırıldı. Midye fazla direnemedi. Teslim olmadan önce kum tanesine “beni de götür, bırakma” dedi. Olanları üzüntü içinde izleyen kum tanesi cansız kabukla birlikte sürüklenerek sabaha doğru sahile vurdu.

Her şey birdenbire olmuş, bir veda bile edememişti. Kum tanesi üzgündü ama kabuğu bırakmamıştı. Güneş yükselip ortalık kurudu. Şiddetlenen rüzgar kum tanesini kabuktan dışarı savurur gibi olunca midyenin onun için kabuğunda bıraktığı küçük yuvacığı fark etti. Yuvarlanıp o küçük yuvaya girdi. Bir daha ayrılmadılar. O günden sonra kum tanesi, kalın beyaz bir midye kabuğunun içinde koyu renkli bir nokta olarak kaldı. Kum tanesi sözünde durmuş midyeyi bırakmamıştı. Zamanla deniz, güneş ve rüzgar ile aşınıp ufalanan kabuk, kum tanesine dönüşüp kumsala karışana kadar birbirlerinden ayrılmadılar.

Midye ve kum tanesinin öyküsü zamanla söylenceye dönüştü. Dünyaları uzak ve farklı olsa da hayatlarında birbirlerine yer açıp paylaşmayı bilenler için midye kabuklarının iç yüzündeki o siyah noktalar okuyabilenler için dile gelip, midye ile kum tanesinin öyküsünü anlatır oldu.

Mehmet Uhri

Kameranın Dilinden

Pazar, Eylül 29th, 2013

ii1

Böyle toz içinde pejmürde göründüğüme bakmayın zamanında el üstünde tutulan çektiğim resimlerle övgüler alan bir fotoğraf makinesiydim. Sahibimin gözdesiydim, hiç yanından ayırmazdı. Ölümüyle elden çıkarılan diğer eşyaları ile birlikte bu eskici dükkanının yolunu tuttum. Fotoğrafa olan merakını gören babası beni ona liseyi bitirdiği yıl hediye etmişti. O günden beri onun arkadaşı, sırdaşı ve yoldaşı oldum. Benimle konuşur, konuşturur, dilimden anlardı. Bunca yılın beraberliği ve alışkanlığından sonra böylesi bir ayrılık doğrusu katlanılır gibi değil. Geçenlerde tamirci olduğunu söyleyen biri gelip beni hoyratça inceledi, dişlilerimi zorladı, neredeyse perdem yırtılacaktı. Çalışır halde olmama karşın yedek parça olarak kullanmak üzere yok fiyatına satın almak istedi. Neyse ki anlaşamadılar. Görülen o ki vadem doldu. Bugün olmazsa kısa süre sonra bir tamircinin eline düşüp parçalanmam yakındır. Değerimi kıymetimi bilen birinin eline düşerim diye az da olsa umutla bekliyorum. Biri gelip tozumu alıp öne çıkarsa aslında ne kadar iyi halde olduğumu görülecek ama gelen yeni kameralar yüzünden her geçen gün daha arkaya itiliyorum.

ii2Size sahibimden söz edeyim. Liseden sonra hep yanındaydım. Amatörce başladığı fotoğrafçılığını geliştirip kendi karanlık odasını kurmuş hatta bu işten dişe dokunur olmasa da para kazanmayı bile bilmişti. Dedim ya; dertleşirdi benimle, sırdaşıydım onun. Vizörden bakıp düğmeye basmayı fotoğrafçılık sananlara güler geçer, fotoğraftan anlamadıklarını söylerdi. Onun için gerçek fotoğrafçı ışığı kovalayandı. Işık olmadan fotoğraf olamayacağını vurgular ışığı kovalayıp istediği gibi hapsedebildiğinde mutlu olurdu. Eski fotoğraf ve kartpostallara imrenir o fotoğraflardan birinde resmin içine girip elden ele dünyayı gezdiğini hayal ederdi. Fotoğraf çekme meraklılarının büyük kısmının başkalarına gösterecek bir şeyleri olduğuna dair kanıt toplamak için uğraştığından yakınırdı. Gittikleri gezip gördükleri yerde en bilinen yapı ile fotoğraf çektiren veya meşhur biriyle yan yana fotoğraf çektirmeye çabalayan insanları yaşadıkları hayatın gerçekliğine dair kanıt arama telaşındakiler olarak görürdü. Hayatların giderek daha çok birbirine benzemeye başladığını bu yüzden insanların yaşadıkları hayatın kendi seçimleri ve özeli olduğuna dair hep bir kuşku içinde kanıt aradıklarını, fotoğrafları da ona buna göstermek için malzeme olarak kullandıklarını anlatmıştı, bir dertleşmesinde.  “Işığı ve ışığın doğurduğu güzelliği, o güzelliği fotoğrafa düşürmenin heyecanını hiç bilemeden kendi gibilerinin çektikleri birbirine benzeyen görüntüleri hep birilerine gösterme telaşıyla ömürlerini tüketiyorlar” diye hayıflanmıştı. Sonra da sanki sormuşum gibi; iyi de sen neyin telaşındasın, neyi kovalıyorsun? diye kendine soru sorup görülenin ardındaki ışığı kovaladığından söz etmişti. Hiç bir şeyin ışık kadar özgür olamadığını, evren boyutunda hareket yeteneği olan ışığın gittiği yeri aydınlatıp görünür kıldığını, çektiği fotoğraflar ile o vahşi ve özgür ışığı bir anlık da olsa ehilleştirip kontrol etmeye çabaladığını anlatmıştı. Derdi gücü yaşadığı hayatın “gerçek” kendinin de “var” olduğunu kanıtlama çabasındakilerin aksine ışığın gizemini çözüp, ışık olup evrenin karanlığında özgür olmak istediğinden söz etmişti. O yüzden çektiği resimleri herkese göstermez, onu anlayan bilen veya hisseden dostlarıyla paylaşırdı. Sıra dışı biriydi, anlaşabildiği insan da azdı.

ii3Zaman ilerleyip digital kameralar benim gibi analog kameraların yerini alınca bizimki de geri kalmadı. Hatta fotoğraf çekmeyi pratikleştirdiği için digital kameradan memnun görünmesini kıskanmıyor değildim. Ağırlığımın yanı sıra film taşıma külfetini ve maliyetini de işin içine katınca benim gibi kameralar CD çıkınca terk edilen kasetçalarlar gibi kaldı. Yanında taşısa da daha az kullanıyor veya yanına hiç almadan çıktığı da oluyordu. Ta ki bir gün digital kamera ile çektiği görüntüyü internet ortamında bir yere göndermeye çalışırken oluşan bir hata nedeniyle görüntünün bilgisayarın kendi dilinde yazılmış uzun bir yazı haline dönüştüğünü gördüğü güne kadar. O gün tüm digital kameraları terk edip kısa sürede elden çıkardı. Yanlış yaptığını söyleyen dostlarına fotoğrafın bilgisayar diline dönüşmüş yazılı halini gösterip “benim çektiğim fotoğraf bu değil. Sözcükler yetseydi fotoğraf çekmekle uğraşmaz yazıyla sözle anlatırdım. Digital dil ışığı görmüyor, onun ne olduğunu tanımıyor bilmiyor. Işık olmadan, onu anlamadan, içindeki özgürlüğü keşfetmeden görüntü yakalayıp hapsetmek amaçsızca ava çıkmaktan farklı değil. Ne yakaladığının farkında bile olamazsın. Çektiğim digital fotoğrafları saklamayı düşünmüyorum” diye yanıtlamıştı.

Bizimki analog kameralar ile çalışmayı ömrü yettiğince sürdürdü. Günü geldiğinde vedalaşamaya bile fırsat olmadı. Özgürlüğünü kıskandığı bir ışık huzmesine tutundu ve ruhunu ışığın özgür evreninde yolculuğa çıkardı. Şimdi özgür bir foton olarak nerede olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Günün birinde ışığını yakalayıp kamerasına hapsedecek birinin çekeceği fotoğrafta tekrar karşılaşmayı hayal ederek bekliyorum.

Ancak benim için günler sayılı. Bulunduğum rafta ışığa hasret kaldığım yetmediği gibi pilimi değiştiren olmadığı için artık ışığı da ölçemiyorum. Hafızam zayıflıyor, çarklar paslanıyor. Benim için karanlık ilerliyor. Dolabın içinde ışığımı yitirmiş olsam da görüp tanık olduklarım ile avunuyorum. Emektar fotoğraf makinesi olarak görüp göreceğim buymuş, demek.

Her neyse, yalnızlığa bulanıp kenara atılsam, ışığım gün gün azalsa da görüp yaşadıklarım; güzeldi be…

Mehmet Uhri