Karanfilli limonata

c957ef85-4c03-46ba-aa81-a6047608a24a

Yılların yaşanmışlık ve anılarını barından kısacık sıcak bir buluşmaydı.

Arkadaşlığımız ilk gençlik ve lise yıllarına kadar uzanıyordu. Üniversite öğrenimi ile yollarımız ayrılmış sonrasında bağlantıyı yitirmiştik. Alanında başarılı bir mühendis olmuştu. Yurt dışında yaşıyordu.

Sosyal medya sayesinde yıllar sonra birbirimizi bulup görüşmeye başlamıştık. Bir iş için kısa süreliğine İstanbul’da olacağını, Boğazda bir cafede buluşup görüşmek istediğini söyledi. Kırk yıl sonra buluşuyor olmanın heyecanıyla birbirimize sarıldık. Doğrusu benden daha fit ve genç görünüyordu. Rüzgârlı olmasına karşın açık havada oturmak istediğini söyleyip gözüne kestirdiği bir masaya yöneldi.

Sipariş almak için gelen garsona içinde karanfil tanesi olan demli çay istediğini söyledi. Karşılıklı sorgulamalar eş ve çocuklardan aktarılan haberlerden sonra ortak arkadaşlarımızı, kayıplarımızı konuştuk. Çaylarımızı yudumlarken boğazı ve gelen geçen gemileri izledik. Arkadaşım üniversite yıllarında bulunduğumuz yerdeki mütevazı çay bahçesinde ders çalıştığını hatta bir süre garsonluk bile yaptığını anlattı.

“Gerçi çok değişmiş lüks bir lokanta olmuş ama burası benim için çok anlamlı bir yer. O yüzden özellikle burada buluşmak istedim. Anlatmak isterim” diyerek söze başladı;

“O zamanlar burası bildiğin tahta sandalye ve masaları olan mütevazı çay bahçesiydi. Bir çay söyleyip boş bir masaya oturmuştum. Canım çok sıkkındı. Başımı iki elimin arasına alıp uzunca bir süre çaycının bıraktığı dumanı tüten bardağa bakmışım. Boşları toplayan çaycı yanıma yaklaşıp “Seyretmek için çay isteyeni de ilk kez görüyorum. İçmeyecek misin?” diye sordu. Sıkıntılı gözlerle çaycıya bakmışım. Cevap vermediğimi görünce elindeki tepsiyi masaya bırakıp yanımdaki sandalyeye ilişti. “Anlat hele” dedi. Pek istekli olmasam da çaycının ısrarı ile anlatmaya başladım.

- Günlerdir çalışıp hazırlanmama karşın sınavım iyi geçmedi. Üniversiteyi bir yıl geç bitiriyorum diye ailem söyleniyordu. Şimdi veremediğim bu ders yüzünden altı ay daha kaybediyorum. Mezuniyetim Şubat’a kalıyor.

- Eeee ne var bunda?

- Anlamıyor musun? 6 ay kaybettim. Üniversite bitmiyor, hayata atılamıyor öylece bekliyorum.

- Altı ay… Sadece altı ay için mi bunca sıkıntı? Koca bir ömür var önünde ve kaybettiğin altı ay için karalar bağlıyorsun. Öyle mi?

- Evet, daha ne olsun?

- Peki ya okulu bitirip işe başladığında veya o çok önemsediğin hayata atıldığında eksilecek yılların için de böyle üzülecek misin? Kaybettiğini düşündüğün altı ay belki de gerçekten sana ait tek ömür parçası olacak, ama nereden bileceksin?

Çaycının bu sözleri üzerine çayımdan ilk yudumu alıp memur çocuğu olduğumu, geçim sıkıntısı çeken ailemin elinde avucunda ne varsa okumam için harcadığını, buna karşın veremediği dersler yüzünden kendime kızgın olduğumu, çok utandığımı anne ve babama bakacak yüzüm olmadığını anlattım. Çaycı gülümseyip sırtımı sıvazladı.

- Utanmak iyidir, korkma. İnsan her zaman kendine kızacak, suçlayacak bir şey bulur ama bu utanması için yetmez. İçinde bulunduğun durum yüzünden kendine kızıp cezalandırmak yerine duyduğun utancın sıkıntısını yaşıyorsan büyümüş, hayata atılmışsın demektir. Daha ne olsun?

- İyi de ne ailemin yanına gidebiliyorum ne de buradan ayrılabiliyorum. Üç kuruş öğrenci kredisi alıyordum şimdi o da kesiliyor. Arada kalmışlık içinde debeleniyorum. Kendimi ezik ve yalnız hissediyorum. Yaşıyor olmama karşın kendimi kimsenin önemsemediği, hatta fark etmediği lüzumsuz biri gibi hissediyorum.

- Bir de şöyle bakmayı dene; Eğitim ve öğretim hayatın boyunca yaşadıkların, pek de seçme şansının olmadığı, görev olarak sana sunulan ve yönlendirilen bir hayattı. Şimdi ise uzayan bu altı aylık süre kendine ait, kendi seçimlerinle geçireceğin bir süre olacak.

- Anlamadım.

- Anlamayacak bir şey yok. İlk defa kendine ait bir zamanda kendi seçimlerinle yaşayacaksın. Ailenin gurur duyduğu oğulları veya üniversite öğrencisi değil, sadece kendin olacaksın. Kendin olmak yüzünden suçluluk hissedip kendine eziyet edeceksen seni şu izlemekten bıkmadığın çay bardağınla baş başa bırakayım.

- İyi de bu yoklukta kendime harcadığım her kuruş yüzünden utanç duyarken nasıl olacak o iş?

- Bahane ararsan her zaman bulursun. Hani az önce çok dert ettiğin bu altı ayı kendin için fırsata çevirmek elinde. Geçemediğin sınav yüzünden kendine ait bir zamanda kaldığın için suçluluk duyuyor olmanı kimse yadırgamaz ama kendin için, canın istediği için yapmak isteyeceğin hiç mi bir şey yok? Cevabı bana değil kendine ver.

- Bilmiyorum. İçine kapanık biriyim, üstelik bu durum yüzünden kendimi lüzumsuz hissediyorum. Ne istediğimi bilmiyorum. Önerin var mı?

- Bahşişler yeter dersen gel burada çalış. Yanlış anlama eleman aramıyorum. Patronluk da taslayacak değilim. Senin “lüzumsuz” dediğin o insanlardan ne kadar çok olduğunu görmek istiyorsan burası işe yarayabilir. Bir düşün hele.

Bu sözlerden sonra ayağa kalkıp yanıtımı beklemeden uzaklaştı. Birkaç gün sonra sabah erken bir saatte çay bahçesine gittim. Beni gören o yaşlı çaycı hiçbir şey söylemeden duvarda asılı önlüklerden birini uzattı.”

- Yani bayağı bayağı sen burada garsonluk mu yaptın? Nasıl oldu? Zor oldu mu? Ne kadar sürdü?

- Sabırsızlanma anlatıyorum.

“İlk günler acemilik ve sabırsız müşteriler yüzünden hayli zor geçse de bahşişler ile harçlığımı çıkarabildiğimi görünce ses etmeyip çalışmayı sürdürdüm.

O ihtiyar çaycıdan çok şey öğrendim. Adını bilmiyorum ama tanıyanlar “baba” diyordu. Ben de baba bildim. Kısa sürede birbirimize alıştık. Hatta rahatsızlanıp gelemediği bir gün ocağı idare edip yokluğunu hissettirmemeye çalışsam da tanıyan bilen müşterileri tarafından arandığına ve hayli sevildiğine de şahit oldum.

O zamanlar pek anlamasam da o ihtiyardan aldığım hayat dersini hiç unutmadım. İnsanları, beden dilinin ne anlattığını, konuşan veya konuşmayan insanları nasıl okumam gerektiğini hep o öğretti. Birkaç ay içinde müşterinin sipariş veriş şekli, oturuşu, hesabı isteme biçiminden ne kadar bahşiş alabileceğimi tahmin edebilir olmuştum.

Çay bahçesinin kadrolu bir garsonu daha olmasına karşın beni koruyup kolladı. Hatta sınav yaklaştıkça ders çalışabilmem için fırsat yarattı. Doğrusu ben de çay bahçesini sahiplendim. Zaman buldukça kitap okuyup yabancı dilimi ilerlettim. O gün dert ettiğim 6 ay hızlıca geçti sınavı da başarı ile verip diploma almaya hak kazanınca müjdeyi ailemden önce “baba” lakaplı çaycıya haber verdim. Onunla kutladım.

Bir akşam çay bahçesini kapatmaya hazırlanırken ustamın kederli hali dikkatimi çekti. Bir kahve yapıp yanına gittim. Elimi ustamın omzuna koyup “Hakkını helal usta, senden çok şey öğrendim. Ayrılma zamanım yaklaşıyor. Bunca zamandır yanında çalışıyorum ama seni hiç tanımıyorum. Gerçekten yaşamak istediğin hayat böyle bir şey miydi?” diye sordum. Ustam “otur hele” diyerek sandalyeyi işaret etti.

- Buraya geldiğin günü hatırlıyor musun? Senden beklenenleri yapamadığın için kendine kızıyor, utanç duyuyordun. Senin için üzülen birilerinin olmasının ezikliği içindeydin. Biraz da kendinden kaçmak için o kalem tutan mübarek elinle hayli yorucu şu işe sığındın. Çalışkan ve dürüst birisin. Ümit ediyorum ki; mesleğinde beklediğinin çok ötesinde hak ettiğin yerlere geleceksin. Yoluna devam etmelisin.

- İyi de ben bunu sormadım ki.

- Biliyorum sen bana başka türlü bir hayatım olmasını isteyip istemediğimi sordun. Açıkçası öldüğünde ardından yasını tutacak kimse olmayacaksa yaşadığın hayatı sorgulamanın da çok anlamlı olmadığını düşünenlerdenim.

Kahvesini yudumlarken Hatay’da doğduğunu atalarının Arap Alevilerinden olduğunu, hayatta olmayan anne ve babasının geçim sıkıntısı ve özellikle bitmeyen bir kan davası yüzünden kırsalı terk edip şehre geldiklerini, kimi yerde Arap, kimi yerde Alevi, hatta bazen Kürtten bile sayıldıklarını anlattı. Etnik kimliği ile olağan şüpheli görülmek yüzünden hep ezik yaşadığını, çırak girdiği çay bahçesini ustasının rahmetli olması üzerine birkaç hayırsever mahallelinin desteği ile devraldığını, hayatının ürkek bir sokak kedisi gibi geçtiğinden söz etti.

- Benimki hayata tutunma çabasından öte değildi. Bu nedenle evlenmedim. Aile kurup onlara da aynı sıkıntıları yaşatmanın vicdansızlık olacağını düşündüm. Bu konulara çok kafa yormadan, kimseye bulaşmadan, mümkünse dikkat çekmeden yaşlanmanın benim gibi biri için yeterli olduğunu düşündüm.

- İyi de bana bulaştın.

- Bir kazadır oldu. O gün çok kötü görünüyordun. Açıkçası intihar edersin diye endişe etmiştim.

- İyi de hiç mi hayal kurmadın be usta?

- Dünyaya acı bir karanfil tanesi olarak gelmişsen ne limonata olursun, ne de çay. İstediğin kadar hayal kur. Yanlıştan doğru çıkmıyor. Ara sıra kederlenip isyan etmiyor değilim ama şu getirdiğin acı kahve insanın ayaklarının yeniden yere basmasını sağlıyor. Hadi git artık, dükkânı ben kapatırım.

Diplomamı elime aldıktan sonra ustamla vedalaşıp önce memlekete sonra da yüksek lisans için yurt dışına gittim.”

- Peki ya sonra? Bir daha görüştünüz mü?

- Sonrasını biliyorsun. Gittim ve dönmedim. Ustama bir kez mektup yazdım cevap alamadım.

- Ne yazmıştın, mektupta?

- Öldüğünde arkasından yasını tutacak biri olduğunu bilmesini istemiştim. Mektubumun eline geçip geçmediğini bile bilmiyorum. Umarım geçmiştir.

Yıllar sonra iş için bulunduğu bir Uzakdoğu ülkesinde çay ile birlikte karanfil tanesi ikram edildiğini görünce ustasını ve o akşam söylediklerini hatırlayıp İstanbul’daki tanıdıkları aracılığıyla çay bahçesi ve ustasını araştırdığını anlattı.

- Ben ayrıldıktan kısa bir süre sonra çay bahçesi el değiştirip büyük bir pastaneye dönüşmüştü.

- Peki ya ustan?

- Ustamdan haber yoktu. Neden sonra yine mahallelinin desteği ile bir göz odada tutunmaya çalıştığını, evinde rahmetli olduğunu öğrendim. Cenaze namazının hayli kalabalık olduğunu ancak vasiyetinin aksine İstanbul yerine memleketinde defnedildiğini öğrendim.

- Üzüldüm dostum. Ne diyeyim, başın sağ olsun.

- Bugün biraz da onu anmak için burada buluşmak istedim. Hiç beğenmesem de karanfil katılmış bir çay içmek ve ardından yas tutup onu ve anısını yaşatmak istedim. Bana eşlik ettiğin için teşekkür ederim.

ea6fc93b-7d27-4b58-98da-0a57e0c34d55

Gelen garson başka siparişimiz olup olmadığını sordu. Arkadaşımdan önce atılıp içinde karanfil olan limonata istedim. Garson yüzünü ekşitse de arkadaşım “bana da bir tane” deyince notunu alıp gitti. Az sonra iki limonata ve yanında çay tabağı içinde bir avuç karanfil getirdiğini görünce kahkahayı patlattık. Arkadaşım garsonun sırtını sıvazlayıp üzerine alınmamasını rica etti.

Yılların yaşanmışlık ve anılarını barındıran kısacık sıcak bir buluşmaydı.

Uçağına yetişmesi gerektiğini söyleyip ayağa kalktı. Sarıldık. Hesabı ödemek istedi engel oldum. Teşekkür etti ve geçmiş yılların anısına garsonun bahşişini yüklü tutmamı rica etti.

Hepsi bu…

Mehmet Uhri

One Response to “Karanfilli limonata”

  1. Mustafa Sülkü diyor ki:

    Bazılarını kaçırsamda sonra dönüp keyifle okuyorum .Ellerine sağlık

Leave a Reply