İpek böceği öğretisi

5165bfc5-d7f7-46b2-9810-fd7ee4e082df

O yaz plajda eksikliklerini herkes hissetmişti. Yazın ortası olmasına karşın ortalıkta görünmüyorlardı.

Gözlerimiz, sahilde güneşlenip torunları ile deniz kıyısında oynayan o yaşlı karı kocayı arıyordu. Anneanne ve dede her gün afacan iki erkek torunuyla öğlene doğru plaja geliyor, dedenin torunları ile birlikte kumda oynadığı oyunlar herkesin ilgisini çekiyordu. Anneanne geride dursa da denetimi elden bırakmıyordu. Arada çocukların güneş koruyucu kremlerini tazeliyor, şapkalarının başlarında olmasına özen gösteriyordu.

Birkaç gün sonra çocukları anneleriyle birlikte plajda görünce dayanamayıp anneanne ve dedelerini sorduk. Rahatsızlığı nedeniyle dedenin evden çıkamadığını, çocukların yazlıkta olmalarına karşın dedeyi yalnız bırakmamak için anneannenin torunları plaja götüremediğini öğrendik.

Afacanlar biraz daha büyümüş boylanmıştı. Sahilde kumdan kale yapmaya giriştiler. Önce yardım istediler, anneleri ilgilenmeyince kendileri yapmaya çabaladı. Kaleyi denize yakın yaptıkları için gelen dalgalar kısa sürede yıkıyor, neşe içinde yeniden yapmaya uğraşıyorlardı. Denizin serinliği girenleri kısa sürede dışarıya attığı için sahil denize göre daha kalabalık görünüyordu.

Çocuklar kendileriyle oynayan olmayınca kısa sürede sıkılıp annelerini denize girmek için ikna etmeye çalıştılar. Anneleri ise onlardan önce sıkılmış, deniz işini bitirip dönme niyetindeydi. Bir süre sonra toparlandılar.

Çocuklar durumdan hiç memnun olmamıştı. Akşamüzeri gün batımını seyretmek için sahile indiğimizde dedenin torunlarını da alıp anneanneyle birlikte sahilde olduğunu görünce içimiz ısındı. Afacanlar o eski mutlu halleriyle dedeyle oynuyor, dede de onlara bir şeyler anlatıyordu.

Yanlarına gidip geçmiş olsun dileğinde bulundum. Anneanneleri eşinin kalçasından ameliyat olduğunu, yürümesinin zorlaştığını, yazlığa bile çekinerek biraz eşinin ısrarı ve biraz da torunların hatırına geldiklerini anlattı.

Dede ise ufukta kaybolmakta olan güneşi gösterip nereye gittiğini soran büyük torununu “Akşam oldu güneş evine annesinin yanına gitti, sabah yine hepimizden önce gelip bizi uyandıracak merak etme” diye yanıtladı. Güneşin batmasıyla birlikte gökyüzünde sarıdan turuncuya eflatun ve mora kadar renkler belirmeye başladı. Küçük torun sahilde bulduğu deniz kabuğunu dedesine uzattı. O da ilgiyle inceleyip torununa geri verdi, saklamasını söyledi. Gidip yanlarına oturdum.

– Bu kadar ilgili dedeleri olduğu için torunlarınız çok şanslı.

– Sormayın. Annesi de babası da çok çalışıyor, kimse ilgilenmiyor gariplerle. Onlar oyun arkadaşı arıyorlar, anneleri ise her anne gibi bir an önce büyüsünler de dertlerinden kurtulayım diye düşünüyor. Çocuklar büyüdükçe değişen, büyüyen dertlerin farkına gün gelip varacak elbet ama bu arada torunlar sahipsiz kalmasın diye en azından yaz aylarında yanlarında olmaya çabalıyorum.

– Biliyorum. Her yaz sahilde onlarla saatlerce kumda oynadığınızı görüyorum. Hatta plajda bu yıl eksikliğiniz hayli hissedildi.

Sevgi dolu gözlerle sahilde koşuşturan torunlarına baktı. Anneanneleri üstlerini kirletmemeleri için seslendi ama çocuklar kendi havalarındaydı.

– Torunlarım büyüyor ama anne babaları farkında bile değil. Onların sorularına cevap verecek vakitleri de yok. Dinleyen olmayınca çocuklar soru sormaktan da vazgeçerler diye endişe ediyorum. Gücüm yettiğince yanlarında olmaya çabalıyorum.

– Neyi öğrensinler ve unutmasınlar istiyorsunuz?

Bir süre denize ve giderek eflatundan mora dönen gökyüzüne baktı. Kumda oynayan torunlarını işaret edip “Çocuklar. Hepsi başka bir dünya” dedi. Sonra bana döndü.

– Bence her çocuk mutlaka ipekböceği yetiştirmeli ve sahilde kumda oynamalı. Önemsiz gibi görünebilir ama çok önemli. Anneler ise çocukları koruyup kollama uğruna kuma oturmayı yasaklayıp, ipekböceği yetiştirmeyi bile çok görüyor.

– Hatırlıyorum ben de ipekböceği yetiştirmiştim. Konuşurdum onlarla, isimleri bile vardı. Ama neden bu kadar önem verdiğinizi doğrusu anlamadım.

– Çocuklara hayatı öğretmek istersen onlara ipekböceği ver, yetiştirsinler. Bilirsin bu çocuklar gibi minicik kurt olarak başlarlar hayata. Yedikleri dut yaprakları ile semirir büyür 3–4 kere gömlek değiştirirler. Her gömlek okuyup öğrenip alınan diplomalar gibidir. Sonra gün gelir büyümesini tamamlar, okullar bitmiş adam olmuştur. Sıra kozasını kurup kendini o kozaya hapsetmeye gelmiştir. Evini barkını yerini yurdunu seçip yerleşen, çoluk çocuğa karışan pek çoğumuz gibi kendi arzusu ile kozasına çekilir. O güne kadar biriktirdiklerini kozasını yapmak için harcar. Günü geldiğinde ise birkaç günlüğüne hayata kelebek olarak döner, yumurtalarını bırakır ve yiter gider. Hayatın özü de buna benzer. Günü geldiğinde koza kurmaktan korkmamalarını başka nasıl anlatırsın çocuklara?

Bu arada hava kararmış akşamın serinliği hissedilir olmuştu.

Anneanne eve dönmek gerektiğini söyledi. Ayağa kalktık. Bizimki bastonuyla da olsa zor yürüyordu. Bir kere ameliyat geçirince insanın içine korku girip rahat yürüyemediğinden, düşüp bir yerini kırma endişesiyle yaşadığından söz etti. Koluna girip yardım ettim. Torunlar sahilde kumda oynamayı bırakmaya niyetli görünmüyordu ama anneanneleri daha sert bir sesle eve dönüleceğini söyleyince koşup yanımıza geldiler. Dede küçük torununun saçını okşadı.

“Bir de kumda oynamaktan söz etmiştiniz. Onun önemi nedir?” diye sordum. Eğilip yerden bir avuç kum aldı parmaklarının arasından akıp gitmesini izledi.

– Kum çok şey öğretir çocuklara. Eline aldın mı akar gider tutamazsın. Hayat gibidir. Tutup biraz şekil vermek için bir şeyler katmalı, gayret göstermelisin. Sen gayret göstermezsen hayat bu kum gibi akar gider ellerinden. O yüzden torunlarımla saatlerce kumda oynarım. Hiç sıkılmam, benim işim bu. Onlar benim ipekböceklerim. Beslensinler büyüyüp kendi kozalarında mutlu olsunlar isterim.

– Ama her gün aynı oyun sıkıcı olmuyor mu?

– Sen pek kumda oynamamışsın anlaşılan. Sahildeysen ertesi sabah her şeye yeniden başlarsın. Deniz yıkıp geçer sen yıkılacağını bilerek yeniden inşa edersin o kaleyi. Sen yazarsın deniz bozar. Zamanla kaleyi denize hangi mesafede ve hangi ıslaklıkta kumda yaparsan daha dayanıklı olduğunu da bulursun. Gerçi bunun da çok önemi yoktur. Öleceğini bilerek yaşamak, ona rağmen çabalamak gibidir. Sabaha her şeye yeniden başlarsın. Çocukluğunda kumda oynayıp yıkılacağını bilerek neşeyle o kaleleri yapmışsan hayatta sırtın yere gelmez.

– Yoksa?

– Yoksa hayat plajın o kuru kumları gibi akar gider ellerinden. Bir şeylerin eksik olduğunu bilir görür de ne olduğunu anlamadan öyle yaşar gidersin. Her seferinde denizin yıktığı kalelerine bakıp hep bir şeylere öfkelenir, aslında kendine kızdığını ise çoğu zaman fark edemezsin.

Bu sırada büyük torun yanımıza gelip “dedecim anne kediye süt verelim mi? Belki bu sefer yavrularını sevmemize izin verir” diye sordu. Dedenin yüzü aydınlandı. “Gidelim de görün anne olmanın ne zor olduğunu, belki o zaman boğazınız ağrımasın diye size dondurma almayan annenizi biraz olsun affedersiniz” dedi. Ağır adımlarla neşe içinde evlerinin yolunu tuttular.

Akşamın alacası gölgeler ile hızla yer değiştiriyor sahile akşam çöküyordu. Rüzgârın sertleşmesiyle kabaran dalgalar ise sahile daha güçlü vuruyor, kumsalı ertesi güne hazırlıyordu.

Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı merhum öğretmen İsmail Çulhacı’nın anısına ithaf olunmuştur.

Leave a Reply