Zamanın Mandalları

Aralık 6th, 2017

img_9860

Divriği esnaf çarşısı zamanda kaybolmuş hali ve her günkü dinginliği ile günü yarılamıştı. Yaz sıcağının iyice hissedildiği çarşı hayli durağan günlerinden birini daha yaşıyordu. Cemal dayının saatçi dükkânını ise fotoğraf makinem için uygun pil ararken sora sora bulmuştum. Çarşı içinde birkaç metrekarelik ufacık yerde kendi gibi yaşlı, bildiğimiz kurmalı saatlerin tamiri ile uğraşıyordu. Aradığım pili gösterip ümitsizce olup olmadığını sordum. Elindeki Serkisof marka köstekli saati masaya bırakıp pili eline aldı. Gözündeki lupa yaklaştırıp üstündeki yazıları okumaya çalıştı. Pili masaya koyup köstekli saati eline alıp tamire devam etti. Tüm bu süreç içinde hiç konuşmamış ve soruma cevap vermemiş olması canımı sıkmıştı.  Pili alıp çıkmaya davrandığımda “bekle hele selamsız” diye seslendi. Sağ gözünden lupu indirmeden kafasını kaldırıp bana baktı.

- Dükkâna destursuz, selamsız girdiğine göre buralardan değilsin. Otur, az bekle…

- Aradığım pil elinizde var mı?

- Bakmam lazım. Sanırım bir tane olacak. Lakin elimdekinin zembereği dağılmadan vidalarını sıkıştırmam gerek. İşin aceleyse sonra gel diyeceğim ama bu gün erken kapatacağım. Beklemende fayda var.

img_9856Tezgâhın önündeki tabureye oturup sessizce dükkânı izlemeye başladım. Camekânın içi kurmalı kol saatleri ve köstekli saatlerle doluydu. Ustanın arkasında ise çoğu antika sayılabilecek duvar saatleri asılıydı. Sokaktan gelen geçen Cemal dayıya selam ettikçe kafasını kaldırıp eliyle selama karşılık veriyor sonra tekrar işine dönüyordu. Bir süre sonra yüzünü ekşitip elindeki köstekli saati tezgâha bıraktı. “Bu da benim gibi yaşlandıkça ayar tutmayanlardan. Uğraştıracak anlaşılan. Daha fazla bekletmeyeyim seni. Ne de olsa yolcusun.” Diyerek çekmecelerini karıştırmaya başladı. Bu arada dışarıdan geçen çaycı çırağına iki çay siparişi verdi. Aramayı sürdürürken nereden gelip nereye gitmekte olduğumu, ne iş yaptığımı sordu. Hekim olduğumu söyleyince gülümseyerek “içeriye selamsız girmenden anlamış, doktor veya avukat olduğunu düşünmüştüm” dedi. Açıklama beklediğimi görünce “Bazı meslekler adamın ayarını bozar. Hekimlik ve avukatlık gibi meslekler hep derdi sıkıntısı olan ile uğraştığı için selama sabaha gerek duymaz. Kaptırırsan her yerde öyle davranmaya başlarsın” diyerek açıkladı.

Çaylarımızı yudumlarken 57 yıldır aynı çarşıda saat tamirciliği yaptığını, telefon idaresinden emekli olduğunu, dükkânın yerini birkaç kez değiştirse de saatçiliği bırakmadığını anlattı. Bu saatlerin artık kullanılmadığını hatta cep telefonları yüzünden saat kullanımının da azaldığını vurgulayıp kurmalı saatlerin alıcısı olup olmadığını sordum.

- Haklısın, her şey gibi saatler de değişti. Ama saatler değişse de insan kolay değişmiyor. Bir kere saatsiz insan olmaz. Buradan bakınca içeriden saatli ve dışarıdan saatli olmak üzere iki tip insan olduğunu söyleyebilirim.

- Sizce ben hangilerinden oluyorum?

- Kolunda saat olmadığına göre saati içinde olanlardansın. Onlar kendi zamanlarını yaratıp yönetme derdindedir. Sabırsız olurlar. Zaten o yüzden elimdeki işi bıraktım.

- Peki ya saati dışarıda olanlar?

- Zamanın kendilerini yönetmesine ses çıkarmayanlardır. Zaman onları yönetir. Ellerinden tutar büyütür, gezdirir. Herkesçe daha çok kabul gören onlardır. Zamanın ruhuna uygun yaşarlar. Diğerlerine göre hayli kalabalık olduklarını söyleyebilirim.

- Çok farklı görünüyorlar. Bu iki tip insan anlaşabilir mi?

- Görünüşte anlaşıyor sanırsın. Ama anlaşmaları zordur. Birinciler günde beş vakit bağıra çağıra camiye çağrılıyor olmaktan rahatsız olup çoğunlukla gitmezler. Diğerleri için ise bu bir sorun değildir. Kolunda saat taşımaktan haz etmeyenlerin derdi kendine ait zaman bulabilmektir. Telaşla işini bitirip kendine ait zaman yaratma derdinde oldukları için çalışkan ve becerikli görünürler. Kurmalı saatlerin meraklısı da onlardır. Ancak kendi kurup çalıştırdıkları, ayarını kendi yaptıkları saatleri kullanabilirler.

- Peki ya siz? Siz hangi tip olduğunuza karar verebildiniz mi?

- Eskiden sorsan kendi zamanına hapsolmayı seçenlerdenim diye cevap verirdim.

Duvarda asılı duran hayli eski irice duvar saatini işaret etti;

- Anladım ki; hayat şu saatin ding dongları arasına sığdırdığımız anlardan oluşuyor. Onları öncelik sonralık sırasına koymamız için zamanı kullanıyoruz.

- Nasıl yani?

- Şöyle anlatayım; Bence zaman bir çamaşır ipinden farksız. İpe dizdiğimiz anılarımız da ıslak giysilerimiz. Islakken ağır oldukları için iyi hatırlıyoruz. Kuruyan çamaşırlar gibi anılar da hafifliyor. Unutup başka  şeylere dönüştürüyor sonra geriye bakıp ne yaşadım diye kendimizle hesaplaşıyoruz. Üstelik mandalın yettiğince anı biriktirip saklamayı başarıyoruz. Mandalın yoksa anılar da uçup gidiyor, kayboluyor.

- İyi de o zaman neden zamanı kovalıyoruz? Her tarafı saat dolu bu dükkân bu çaba, boşuna mı?

- Yahu anlamadın mı? Kendi zamanını bulabilirsen, ipin mandalın varsa hayatını belki bir düzene koyabilirsin. Yoksa hep onun bunun ipine, o ipe asıp kuruttuklarına bakar seyirci olursun. Hep başkalarının zamanını kovalarsın. Zembereğini kendi kurduğun, çalıştırdığın, ayar verdiğin bir hayat yerine hiç bilmediğin birilerinin hayatını yaşar geçer gidersin. Seçim sana kalmış.

img_9854

Bu arada çekmeceleri karıştırmayı sürdürdü. Sonra aniden ayağa kalkıp arkasındaki vitrine yöneldi. “Tabii ya. Kaybederim diye kösteklilerin yanına ayırmıştım. İyi mandallamayınca unutuveriyor insan. Gözün aydın aradığın pil bulundu” dedi. Pili fotoğraf makineme yerleştirip iznini alarak birkaç fotoğrafını çektim. Beklediğimin çok altında fiyat söyleyince ön yargılarımdan utandım. Çay ve muhabbet için teşekkür edip izin istedim.  Ayağa kalkıp elimi sıktı. “Hadi git artık. Ha bir de hep o kameranın ardına saklanma. Arada kendin de kameranın önüne geç. Fotoğraflayıp saklayacakların arasında kendinden de bir şeyler olsun.” Dedi. Oturup köstekli saati yeniden eline aldı. Sağ gözüne lupunu takıp tamire koyuldu. Kafam karışmıştı. Dışarı çıkıp dükkâna bir kez daha baktım. Bizimki kafasını kaldırıp gülümserken eliyle hadi git dercesine bir işaret yaptı. Sonra tekrar işine döndü.

Mehmet Uhri

Kahve Fincanı

Kasım 12th, 2017

img_2564

Askerliğimi patoloji uzmanı olarak yapıyordum. Askeri hastanede ve bulunduğum coğrafyada tek patoloji uzmanı olarak çalışıyordum. Kapım çalındı. İçeri giren orta yaşlı, düzgün giyimli bir bayan görüşmek istediğini söyledi. Hastaneye kadın hastalıkları nedeniyle muayeneye geldiğini, muayene eden hekimin rahim ağzında kanser olabileceğinden şüphelendiği bir yara gördüğünü ve tahlil için parça aldığından söz etti.

Parçayı teslim ederken hayli tedirgin görünüyordu. Ancak önemli bir sorun vardı. Gün bitiminde izne ayrılıyordum. Tahlilin sonuçlanması için bir ay beklemesi gerekeceğini, isterse çevredeki büyük şehirlerden birine götürüp patolojik incelemeyi yaptırabileceğini söylememe karşın maddi durumlarının iyi olmadığını söyleyip tahlili bıraktı.

Bir ay kadar sonra hastamız tahlilini almak için geldiğinde sonucun temiz çıktığını, kanser olmadığını söyledim. Sevinç içinde verilen tedavi ile yakınmalarının da geçtiğini söyledi. Kanser şüphesiyle hastamızı bir ay kadar oyalamış olduğumuz için üzgün olduğumu anlatmaya çalışırken “Üzülmeyin doktor bey. Asıl benim size teşekkür etmem gerekiyor. Siz farkında olmadan bana büyük iyilik yaptınız” dedi. Şaşırmıştım. Açıklama rica ettim.

- Doktor bey, 9 yıllık evliyim, 6 yaşında bir de kızım var. Eşim ile görücü usulü evlendik. Eşim astsubaydır. Her akşam içer ve bizlere hiç de iyi davranmazdı. Mutlu olmasam da kızımın hatırına katlanıp, düşünmeden ve sorgulamadan yaşamaya çabalıyordum.

- Eeeeeee?

- Bir gün hastaneye muayeneye geldim. Kadın hastalıkları doktoru bana rahmimde kanser olabileceğini düşündüğünü söyledi. Parça alıp size tahlil için gönderdiği gün sanki dünya başıma yıkıldı. Tahlil sonucunun çıkması sürecinde hep kanser olduğumu ve kısa bir süre sonra ölüp gideceğimi düşündüm. Bu süre içinde önce her şeye ve herkese kızgındım. Sonra yavaş yavaş kanser olup ölebileceğim gerçeği ile yaşamak zorunda olduğumu kabullenmeye başladım. Henüz adı konmamıştı ama kanserin adı bile yetti, doktor bey. İşte o zaman hayatımda çok şey değişti.

- Nasıl bir değişiklik oldu hayatınızda?

- Madem hayatımın sonu yaklaştı, kendime halen yaşadığım hayattan memnun olup olmadığımı, kalan hayatımı bu şekilde yaşamak isteyip istemediğimi sordum.

- Sormaya korkuyorum ama nasıl yanıtladınız. Hayatınızda neleri değiştirdiniz?

- Önce sevmediğim halde katlanmaya çalıştığım o sarhoş kocamı hayatımdan çıkardım. Çocuğumu da alıp beni her zaman seven uzaktaki o insanlara, annemin ve babamın yanına taşındım. Boşanma işlemlerine başladım. Bundan sonraki hayatımın önemli olduğunu, yaşamak istemediğim bir hayata sabrederek sadece zaman kaybettiğimi anladım.

Bir anda sırtımdan soğuk bir ter aktığını hissetim. Yıllık izin nedeniyle tanının gecikmiş olması korku ve kaygıyı arttırmış, hastamızın hayatını derinden etkilemiştim. İstemeden de olsa bir ailenin dağılmasına neden olduğum için kendimi suçlu hissediyordum. Ancak hanımefendi halinden memnundu.

- Üstelik siz bana daha da büyük bir iyilik yaptınız ve kanser olmadığımı müjdelediniz. İşte bunun için size teşekkür borçluyum. Hayatımı yeniden planlamak için farkında olmadan büyük iyilik yaptınız. Bana kaybetmiş olduğum hayatımı geri verdiniz.

- Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

- Kendime yeni bir hayat rotası çizdim. Evliliğim nedeniyle yarıda bıraktığım üniversite öğrenimime geri dönüyorum. Yarım günlük bir iş buldum. Hem çalışıp hem okuyacağım. Kızım ilkokula dedesinin ve anneannesinin yanında başlayacak. Bundan sonra kimsenin bana yaşamak istemediğim bir hayatı dayatmasına da izin vermeyeceğim. Bu konuda kararlıyım.

Bir şeyler söylemek istiyordum. Ancak söyleyecek söz bulamıyordum. Yine de üzgün olduğumu söylemeye çalışırken eliyle işaret edip beni durdurdu.

- Doktor bey bir şey söylemeniz gerekmiyor. Sizi bana Allah gönderdi. Tekrar teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız.

Bu sözlerden sonra çantasından çıkardığı ve içinde seramik kahve fincanı bulunan küçük hediye paketini  “benden size küçük bir hatıra kalsın istiyorum, lütfen kabul edin” diyerek masama bıraktı. Geldiği gibi sessizce uzaklaştı.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu anıya ait video-anlatıya ulaşmak için; KAHVE FİNCANI linkini kullanabilirsiniz.

Hasta Yakını

Kasım 12th, 2017

img_2582

Yaşlıca bir beyefendi eşinden alınmış ve üzerine “acil bakılması ricasıyla” notu düşülmüş biyopsi materyalini tahlil için laboratuvara getirmişti. Bölüm sekreteri gereken işlemleri yapıp tahlil sonucunun en kısa sürede çıkacağı bilgisini verdi. Ancak hasta yakını ısrarla doktor ile görüşmek istediğini söyleyince mikroskobumun başından kalkarak ne istediğini sordum. Özel görüşmek istediğini söyleyince odama davet ettim.

- Doktor bey sana bir tahlil getirdim. Eşimden alındı. Kanser mi? değil mi? Sen bakacakmışsın.

- Doğrudur.

- Doktor bey ben tahlil ücretinin hepsini peşin ödedim. Gözünü seveyim doktor bey farkı neyse onu da ödeyeyim, ne istersen söyle vereyim. Yeter ki kötü bir şey yazma.

Karşımda hastasına kötü tanı vermemem için rüşvet teklif edecek kadar gerçeklerden kaçma isteğinde paniklemiş bir hasta yakını vardı. Konuşturup sakinleştirmeye çalıştım.

- Anlıyorum. Önce tahlil sonucu çıksın sonra detaylı konuşuruz.  Hanımınız için doğru olan, gereken neyse onu yapacağız merak etmeyin.

- İstediğimin mantıklı olmadığının farkındayım, doktor bey. Bu kadın 35 yıllık hayat arkadaşım. Benim, çocuklarımın, şimdilerde de torunlarımın kahrımı hiç sesini çıkarmadan çekti.

Anlatmak istediğini anlayamamış biraz da ön yargıyla kadının hasta olmasının yakınlarının rahatını kaçıracağını düşünerek içerlemeye başlamıştım.

- Daha ne istiyorsunuz kadından, rahat bırakın artık, kim bakacaksa bakar torunlarınıza, siz hanımınızla ilgilenin.

- Doktor bey anlamadın. Bundan sonra ne olacak diye dertlenmiyorum. Ben bunca şeyi borçlu olduğum kadın için üzülmekten başka bir şey yapamamaktan korkuyorum. Gelip seninle paylaştığım şu korkularımı bunca sene hanıma anlatmadığımdan ve anlatamayacak olmaktan korkuyorum. Böyle bir borcu bu güne kadar hissetmediğime yanıyorum.

- Durun hele. Henüz teşhis koymadık. Belki kötü bir şey çıkmaz.

- Ben biliyorum doktor bey, sen görevini yapacaksın karım kanser ise kanser diyeceksin ve onu tedavi etmeye uğraşacaksınız. Elinizden geleni yapacaksınız hanımım her zamanki gibi kendisi için bir şeyler yapılmasını istemeyecek, gösterilen ilgiden sıkılacak.

- Bu kadar çabuk karar vermeyin. Henüz kanser olup olmadığını bilmiyoruz.

- Artık önemi yok, doktor bey. Hanımım kanser olsa da olmasa da önemli değil. Bunca sene hayat arkadaşı olan bu kadını kaybedebileceğimi hatırlattınız ya bana…  Bu kadın için ben hiç bir şey yapmadım. Kadıncağız bizler için çalışmaktan başka bir hayat bilmedi.

Ayağa kalktı iki elini masaya dayayıp gözlerimin içine bakarak “Sizler hanımımı tedavi edebilirsiniz belki ama vicdanımdaki sızı ile ilgilenmezsiniz. Sadece kaybedeceklerimin neler olabileceğini gösterir ve kenara çekilirsiniz. Sizler hastalar için varsınız ama benim gibi elindekilerden haberi olmayan hasta yakınlarını kim tedavi edecek? Vicdanımdaki sızıyı neyle söküp alacaksınız doktor bey?” dedi. Kısa bir sessizlikten sonra arkasını dönüp odadan çıktı.

Gerçekte hepimizin o beyefendi gibi birer hasta yakını olduğumuzu düşündüm. Günü zamanı yeri belli olmayan hasta yakınıyız, hepimiz. Zamanı geldiğine hasta yakınını oynamanın hiç kolay olmadığını da o beyefendiden öğrendim.

Hastamızda kanser saptandı. Uygun cerrahi ve sabır gerektiren onkolojik takiple korkulan olmadı.

Yaşadığı mütevazı hayattan yakınmayan ve torunlarıyla ilgilenmeyi sürdüren o büyükannenin yüzünü hiç görmemiş olsam da yaşadığını bilmenin, o güzel çifti bir arada hayal etmenin, iş yükü altında bunaldığım zamanlarda iyi geldiğini itiraf etmeliyim.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu anıya ait video-anlatıya ulaşmak için; HASTAYAKINI linkini kullanabilirsiniz.




Bugün gencecik 3 hekim intihar etti.  

Ekim 30th, 2017

36-saat-nobet-tutan-asistan-do-mansetBugün 30 Ekim 2017. Bugün gencecik üç hekim intihar etti.

Yaklaşmakta olduğunu gördüğümüz, olmasından ürktüğümüz ancak çaresizce beklediğimiz, bu değil miydi? Günden güne artan intiharlar ve intihar haberlerinin neredeyse sıradanlaştığı bir gündeme hızlıca yuvarlanıverdik. Durum o kadar ayyuka çıktı ki; intihar edenler toplumun yetişmesi için kaynaklarını aktardığı, ailelerinin üstlerine titrediği, gecesiyle gündüzüyle çok zor bir eğitimden geçip yetişen doktorlar olmaya başlayınca mızrak çuvala sığmaz oldu.

Doktorlar intihar ediyor. Hem de umut dolu bir gelecek için yıllarını verdiği zorlu sınavlar ve eğitimlerden geçtikten sonra tükenmişlik içinde hayatlarından vaz geçiyorlar. Üstelik bu durum henüz sadece buz dağının görünen yüzünü işaret ediyor.

Farkında mısınız? Canlarımızı, hayatına kıymayı düşünecek kadar tükenmişlik yaşayan veya eyleme kalkışmaya cesaret edemeyen o bezgin hekimlere emanet ediyoruz.

Ülkenin geleceği olan insanların, ülkenin yarınlarının böylesine tükenmişlik içinde hayattan kolayca vaz geçebilmelerini sağlayan ortamın sorumlusu hepimiziz. Geleceğimiz ölürken sesini çıkarmadan öylece durup “ben ne yapabilirim ki?” şaşkınlığı içinde duranlar da dahil olmak üzere hepimiz bu akıl tutulmasının sorumlusuyuz.

Dahası, intihar eğilimi hekimlerle sınırlı da değil. Toplumun geneline yayılan ve istatistiklere de yansıyan intihar olayları biraz da dini nedenlerle kısa sürede örtbas etmeye çalışılmasa sorunun kontrol edilebilir boyutları aşmakta olduğu ortaya çıkacak.

Sosyologların “anomi” olarak tarif ettiği ve insanları bir arada tutan ortak değerlerin yitirilmesi biçiminde tanımlanan bir toplumsal hastalığa tutulduğumuzun çoğumuz farkındayız. İyi kötü bizleri bir arada tutan “eşitlik, özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, insan onuruna saygı” gibi insanlığın ortak aklının ürünü kavramlarda bile uzlaşamadığımızı görmek zorundayız.

Anomi yaşanan toplumlarda intihar salgınlarının kaçınılmaz olduğunu bilen ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanları ise bir süredir böyle bir salgına hazırlıklı olunması konusunda seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Halk sağlığı yasası olmasına karşın yıllardır mecliste görüşülmeyi bekleyen ancak türlü saiklerle gündeme gelmeyen ruh sağlığı yasası olmayan bir toplum olmanın utancı hepimize yeter.

Canlarımızı emanet ettiğimiz gencecik hekimlere tutunacak ortak değer bırakmayıp tükenmişliğe umutsuzluğa, çaresizliğe, hayatlarından vaz geçmeye iten ortamın sorumlusu hepimiziz.

Toplumu bir arada tutan ortak değerlerden uzaklaştıkça anomi girdabının şiddetleneceğini ve ülkenin geleceği olan eğitimli insanları da içine alıp kitlesel bir tükenişe gitmekte olduğumuzu görebilmek ve bir şeyler yapmak için geç kalmadığımızı umuyorum.

Bugün 30 Ekim 2017. Bugün gencecik 3 hekim intihar etti.

Dr. Mehmet Uhri

Başın Öne Eğilmesin

Ekim 22nd, 2017

f309aa179a

Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olayları günden güne arttıkça münferit olmaktan çıkıp haber değeri bile taşımaz oldu. Konu o kadar sıradanlaştı ki sağlık çalışanlarının dövüş eğitimi almaya başlamasının daha çok haber değeri taşıdığına şahit oluyoruz. Hekimler ise başını ellerinin arasına alıp kara kara kendilerini bu şiddet sarmalından nasıl koruyabileceklerini düşünüyor. Şiddeti önleyebilmek için hastane girişlerine arama cihazlarının konulması, polisiye önlemlerin arttırılması tartışılıyor. Meslek örgütleri her seferinde şiddet mağdurlarına destek verip ses çıkarsa da kamuoyunda ilgi ve duyarlılık günden güne azalıyor.  Hastalığın gerçek nedenini araştırmak yerine semptomları tedavi etmeye çalışmanın bir işe yaramayacağı ve sorunu daha da büyüteceği gün gibi ortadayken polisiye önlemlerin çözüm olmayacağını da görmek zorundayız.

Hasta ve yakınlarının sağlık sistemine güven duymamaları ve yaşanan aksiliklerin sorumlusu olarak karşılarındaki sağlık çalışanını görme eğilimi, hekimlerin de hastalarını olası tehdit unsuru olarak görüyor olması kısır döngüye dönüşüp şiddet sarmalını besliyor.

Peki ne oldu ve nasıl oldu da sağlık çalışanları böylesi bir güven yitimine uğradı? Sağlık sisteminde yaşanan her türlü aksiliğin sorumlusu olarak görülmeye başlandı?

Şiddet özünde bir iletişim biçimi olarak kabul edilir. Genellikle sözle anlaşılamayan noktada gücü olanın sözünü dinletme çabası biçiminde ortaya çıkar. Yaşananlara öfkeyi ifade etmek amacıyla başvurulan bir cezalandırma biçimi olarak görüldüğünde de özünde yine bir iletişimsizlik yatmaktadır.

Bilindiği gibi meslekler kimliklerimizdir. Sosyalleşmemizi gerçekleştirirken kimliklerimizi kullanırız. Evde anne veya baba olur, sokakta komşu, yolda yolcu, iş ortamında ise mesleğimizin gerektirdiği sosyal rollerimizle yaşarız. Üstlendiğimiz bu sosyal rollerin gerektirdiği bilgi birikimi, ahlak ve sorumluluk bilinci ile davrandığımızda o rolün hakkını verir ve kendimizi iyi hissederiz.

Büründüğümüz sosyal rollerin de toplum içinde edindiği değerler farklıdır. Felsefi anlamda başlangıcından beri bir adanışı gerektirdiği, kendini geri çekip başkalarının sağlığına odaklanma üzerine kurulduğu için hekimlik tüm toplumlarda saygınlığı yüksek mesleklerdendir. Sosyolojik olarak her sosyal rolün ekonomik ve psikolojik olmak üzere iki değeri olduğu kabul edilir. Sözgelimi işgücüne gereksinim duyulan kırsal topluluklarda çocuğun iş gücü ve gelecek sigortası anlamında ekonomik değeri psikolojik değerinden fazladır. Bu nedenle baba kimliği ekonomik değerleri öne alarak daha baskıcı ve ruhsal tatminden uzak olarak şekillenir. Şehir ortamında ise roller tersine döner.

Hekimlik mesleğinin ise psikolojik değeri geçtiğimiz yüzyıla kadar ekonomik değerinin hep önündeydi. Herhangi bir sosyal ortamda doğumunu gerçekleştirdiğiniz bir çocuğun elinizi öpmesi, hastanızın yanınıza gelip sizi saygıyla selamlaması ekonomik değer taşımasa da mesleki tatmin açısından hayli doyurucu olabilmekteydi. Örnekler çoğaltılabilir.

19. yüzyılda kolonyalizmden sonra küresel piyasa sisteminin yeni pazar arayışları, olmayan pazarların yaratılması ve piyasalaştırılması biçiminde bir çözüm üretti. Devletin temel görevlerinden kabul edilen eğitim ve güvenlik hizmetlerinin piyasalaşması ile başlayan süreç geçtiğimiz yüzyılın sonuna doğru sağlığın piyasalaşması ile devam etti. Görünen o ki; yakın bir gelecekte hukuk sisteminin piyasalaşmasına da şahit olacağız.

Sağlık sisteminin piyasalaşması verimlilik, kar, sürdürülebilirlik, kalite, maksimizasyon, rekabet, inovasyon gibi pek çok öncülün sağlık sistemine yerleşip mesleğin biçim değiştirmesine yol açtı. Bu dönüşümün sağlık hizmet kalitesinin standardizasyonu, kalite ilkelerinin uygulanması, hizmetin yaygınlık ve etkinlik kazanması şeklinde olumlu sonuçları olmasına karşın mesleğin ekonomik değerinin psikolojik değerinin önüne geçmesi gibi bir sonucu daha oldu. Hekimler çalıştığı kurumun marka değeri, kazandırdığı meblağ ve bunun üzerinden kazanç elde etme şeklinde yeni bir mesleki yapılanma içine itildi. Mesleğin ekonomik değeri ön plana çıktıkça hekimlerin kendi aralarında ekonomik rekabetinin arttığı, maddi değerlerin daha çok konuşulduğu yeni bir döneme girildi.

12982Hekimlik mesleği psikolojik anlamda tatmin edici olmaktan uzaklaşıp ekonomik rekabet ortamına itildikçe, bir başka deyişle felsefesinde yatan insana – hastaya adanmışlık yerini kuruma, patrona adanmışlığa bıraktıkça toplumun gözünde de değerini yitirmeye başladı. Sağlık çalışanlarına yönelik giderek artan şiddetin arka planında, insanların canını emanet ettiği hekime kuşkuyla bakmasının yattığını da görmek zorundayız.

Bu şartlar altında geleneksel hekimlik değerleri öğretilerek mezun olan hekimler kendilerini o değerlere çok uzak bir piyasanın ortasında buldular. Hastaları üzerinden kuruma para kazandıran, kazandırdığı paraya göre değer görüp maaş alan, hastaya – insana dair öncüllerin yerine piyasa öncüllerini kullanması beklenen bir cendereye sokuldular. Uyum gösterip oyunu bu yeni kurallara göre oynamayı başaranların yıldızının parladığına, geleneksel değerler ile hekimlik yapmaya direnenlerin cezalandırıldığına da şahit oldular.

Dahası sağlık kuruluşlarının yöneticileri de piyasanın gerektirdiği verimlilik, kalite, kar, rekabet, sürdürülebilirlik, inovasyon beklentilerine hizmet edecek biçimde “ciro” odaklı karneler ile denetlenir oldular. Bu şartlar altında hastalar kendi sırtlarından sisteme para kazandırmaya çalışan hekimlerine güven duymamaya başladılar. Sosyal güvenlik sistemlerini iflasa sürükleyen sağlık faturalarına karşılık toplumun daha sağlıklı olamaması da bu güvensizliği arttırdı.

Sağlık piyasasının büyük sermayenin kontrolüne girmesiyle hekimler sağlık sisteminde söz sahibi olma özelliklerini de yitirdiler. Sağlık politikaları üzerinden seslerini duyurmaya çalışsalar da dinleyen olmadı. Tüm bunlara karşın piyasalaşan sağlık ortamında yaşanan her türlü sorunun muhatabı olarak görülmeye devam edildi.

Piyasalaşan sağlık ortamının getirdiği karşılıklı güvensizlik sarmalının hekim ile hasta arasındaki iletişimi kopardığını ve bir diğer iletişim biçimi olan şiddeti körükleyeceğini görmek için kahin olmaya gerek yok. Dahası, alternatif tıp yöntemlerinin toplumca giderek daha çok kabul görüp talep ediliyor olmasının altında da hekimler üzerinden sağlık sistemine olan güven azalmasının yattığını görmek zorundayız.

Üstelik daha yolun başındayız. Sağlık piyasası büyümeye ve karlılığını arttırmaya devam ettikçe hasta ile hekim arasındaki güvensizlik kısır döngüsünün kırılması zor görünüyor. Ancak doğa kurallarına aykırı olan bu durumun çok gitmeyeceğinin de farkında olmak gerekiyor. Sağlık sisteminin bu haliyle daha da kaotik bir ortama doğru gitmekte olduğunu haykırmaya çalışan hekim meslek örgütleri karşılıklı güvensizlik iklimini kırıp hasta ve hasta yakınlarını yanlarına almak zorundadır. Bunun için yaşanan şiddet sarmalına rağmen sağlık çalışanları ile hasta ve yakınları arasındaki iletişim kanallarının açık kalmasını sağlamak, umutları canlı tutmak için iyi bir başlangıç olacaktır.

22Sağlığın paraya tedavül edilemeyecek bir değer olduğunda uzlaşılıp sermayenin kar hırsı gün gelip sınırlandığında, olasıdır ki sağlık piyasası sermaye için karlı olmaktan çıkacaktır. İşte o zaman enkazı kaldırabilme ve karşılıklı güveni yeniden sağlamada sağlık çalışanları ile toplum arasındaki iletişim kanalları büyük önem taşıyacaktır.

Sağlık meslek örgütleri, sağlığın piyasalaşmasının kimseye yarar getirmeyeceğini, artan sağlık faturalarına karşılık toplumun daha sağlıklı olmasının sağlanamayacağını, şiddet ve alternatif arayışlar başta olmak üzere pek çok yeni sorun doğuracağını yıllardır haykırıyor. Teşhis yanlış olunca tedavinin yararı olmayacağını hepimiz biliyoruz. Sağlık alanında artan şiddet olayları için alınması istenen güvenlik önlemleri ve polisiye yaptırımların güvensizlik kısır döngüsünü besleyerek sağlık çalışanlarını toplumdan daha da uzaklaştırabileceğini görmek zorundayız.

Bu hastalıktan sağlık çalışanları ile, hasta ve hasta yakınlarının el ele verip sağlığın piyasaya terk edilemeyecek bir insan hakkı olduğu konusunda seslerini duyurmaya başlamasıyla kurtulabileceğimizi düşünüyorum.

Dr. Mehmet Uhri

Heves Kuşu

Ekim 5th, 2017

img_9555Hastanemizin bu seferki konuğu 70′li yaşların ortalarında hiç okula gitmemiş bir köy kadınıydı. Yaşına göre dinç görünse de ilerlemiş yaşın getirdiği sorunlara eklem ağrıları da eşlik ediyor hareket etmede zorlanıyordu. Çocukları annelerinin üzerine titriyor her gece sırayla yanında kalıyorlardı. Hastamız ise onca rahatsızlığına karşın hastanede kalmak istemiyor “beni köyüme götürün” diye söyleniyordu. İlk izlenimlerimiz aksi, nemrut ve inatçı ihtiyarlardan olduğu yönündeydi. Ancak her daim gülen yüzü ve sakin tavırlarıyla kısa sürede hepimizi tavlamayı başardı. Hastane kuralları ona göre değildi. Yatağında durmuyor, kendini iyi hissettiği zamanlarda odasını terk edip hastane içinde gezinmesi sorun oluyordu. Geceleri nöbetçi hemşirelerle muhabbet ettiklerini, yemek tarifleri verip hatta uygun olan durumlarda yemek bile yaptıklarını sonradan öğrendik. O küçücük hemşire odasında elektrik ocağında kaynattıkları sütten yoğurt mayalayıp ertesi gün servis çalışanlarına ikram ettiklerine de şahit olduk.

Midesine dokunduğunu söyleyip hastane yemeğini yemiyor, çocuklarının dışarıdan getirttiği lokanta işi yemekleri de beğenmiyordu. Hastane bahçesinden topladığı otları kaynatıp hazırladığı yoğurtla yediğini de çok sonra öğrenecektik.

Hastane kurallarına uymaması sorun olsa da bir şekilde kendini sevdirmişti.

O akşamüstü kalp çarpıntısı ve tansiyon sorunu yaşanınca monitöre bağlayıp serum vermek zorunda kalınmıştı. Bu durum yatağa bağlı kalmasını gerektiriyordu. Tüm bunlardan o nöbet akşamı hastamız kendini biraz iyi hissedince kalkmak istediğini söyleyip serumunu çıkarmaya çalışması ve servis hemşiresinin yardım istemesi ile haberim oldu. Yanına gittiğimde yatağında doğrulup “ben iyiyim, çocuklara söz verdim, kalkmam gerek” diyerek ellerime sarıldı. Meğer bizimki karşı koridordaki çocuk kliniğine de arada gider gelir, hatta akşamları yatmadan önce çocukları oyun odasında toplayıp masal anlatırmış. O gece de çocuklar masal için söz vermiş. Tansiyon ve nabzı normale dönmüştü. Gerçekten de durumu stabil görünüyordu. Gerekli önlemleri alıp birlikte gitmek ve çok uzatmamak şartıyla karşı koridora geçtik. Kızı da bizimle birlikte geldi. Gerçekten de çocuklar anneleri ile birlikte oyun odasında masalcı nineyi bekliyorlardı.

Anlattığı masal, kuşların liderlerini aramak için yola koyulmalarını, gelip geçtikleri yerleri ve başından geçenleri anlatan bilinen bir destandan uyarlanmış görünüyordu. Çok da güzel anlatıyor, jest ve mimiklerle ilgiyi üzerinde tutmayı başarıyordu. Masal bitip çocuklar anneleri ile birlikte odalarına çekilince kızının kolunda servise doğru yürümeye başladık. Yorgun olmasına karşın yüzü yine gülüyordu.

- Bu masalı nereden biliyorsunuz? Bildiğim kadarıyla okumanız yazmanız da yok.

- Anneannem anlatırdı. Daha doğrusu bizim aile içinde hep anlatılan bir masaldır. Ben de fırsat buldukça anlatırım. Masallar anlatıldıkça yaşarmış. Anlatmak lazım.

Odasına vardığımızda yorgunluğu hissediliyordu. Tekrar monitöre bağlayıp serum takmamıza ses çıkarmadı. Kızı yastığını düzeltirken “bu benim en küçük kızım, tekne kazıntısı dediklerinden. Çok duygusaldır, masal dinlerken bile ağlayıverir. Evlenemediği için mi yanımda kaldı yoksa beni bırakmamak için mi evlenmedi bilemedim doğrusu” deyince kızı “aman anne, başlama yine” diye söylendi. Utanıp yanaklarının kızarmış olduğunu görünce annesi “Mahçup kuşum benim” diyerek kızına sarıldı.

- Doktor bey, daha çok kalacak mıyım? Köyüme dönmek istiyorum, bırakmıyorlar.

- Yaş ilerleyip beden yaşlanınca kolay değil. Bir yer iyileşse öbür taraf bozuluyor. Anlaşılan, bir süre daha buradasın. Hem ne edeceksin köy yerinde? Orada doktoru nereden bulacaksın?

- Biliyorum ama yine de heves işte. Hani az önce çocuklara anlattığım masalda geçen kuşlar var ya; onlar aslında hepimizin içinde yaşıyor. Zaman içinde bir bir ölseler de bazıları hayatta kalmayı başarıyor. Benim heves kuşum ölmedi. Diğerleri pek eşlik etmeseler de yaşama hevesim hala uçmak istiyor.

- Sana eşlik etmeyen, yani içinde olup da artık yaşamayan kuşlar hangileri?

- Yaş kemale erince insan ilk önce mahcup kuşunu yitiriyor, elalemi umursamaz oluveriyorsun. Hayal, hayret, tereddüt ve kaygı kuşları da çok dayanmıyor. Hayal kurmadığın gibi gereksiz kaygılardan kurtuluyor görüp geçirdikçe hayret etmemeyi de öğreniyorsun. Tereddüt etmeden bildiğin gibi yaşıyorsun. Sağlığından gayrı kaygı duymaz oluyorsun. O yüzden doktorlar hariç kimseye eyvallahın olmuyor, çocuklarına bile.

- İyiymiş.

- Bunlar iyi yanları. Ama içinde yaşayan diğer kuşlardan ayrılmak veya onları yaşatmaya uğraşmak hiç kolay değil.

- Hangileri onlar?

- Azad kuşu ısrar kuşundan önce ölürse sana yapılan kötülükleri affetmen hiç kolay olmuyor. Kimseyi azad edemiyor, affetmiyorsun. Ve ne yazık ki azad kuşu vefa kuşu ile birlikte hep erken ölenlerden.

- Geriye ne kalıyor?

- Korku kuşu hatıra kuşu ile birlikte ölene kadar seninle yaşıyor. Bilirsin, yaşlandıkça hayat kısa görünmeye, günler birbirine benzemeye başlıyor. O zaman hatıra kuşunu izliyorum. O kanat çırptıkça geçmişi hatırlıyor, oyalanıyorum. Ha bir de yaşlanınca huyu değişir aksi olur derler ya insanlar için; sevgi ve şevkat kuşları ölenler için söylerler bunu. İçimdeki sevgi ve şevkat kuşlarının yaşıyor olmasını çocuklarımın varlığına borçu olduğumu düşünüyorum. Hissettiğim kadarıyla arzu ve sevinç kuşları can çekişse de yaşamaya çabalıyor içimde.

- Yani?

- Yani içimde hangi kuşlar hayatta kaldı çok emin olmasam da heves kuşunun yaşadığını ve o kanat çırptıkça yaşama heyecanımın ayakta olduğunu söyleyebilirim. Çocuklara masal anlatacağım diye heves ettim içimdeki heves kuşu kanatlarını öyle bir çırptı ki az daha yataktan kalkamayacaktım. Allah sizlerden razı olsun doktor bey oğlum.

img_9916O gece onları ana kız baş başa bırakıp yanlarından ayrıldım. Odama dönüp hastamızın kendince çözümlediği içimizdeki kuşları unutmadan not alma telaşındaydım. Sanırım içimdeki heves kuşu da heyecanıma eşlik ediyordu.

Hastamız birkaç gün sonra taburcu olup köyüne gitse de çok duramayıp tekrar misafirimiz oldu. Fırsattan yararlanıp çocuklara bir kez daha kuşların masalını anlattı. Taburcu olduktan sonra kızıyla birlikte şehirde kaldıklarını ara sıra kızının uğrayıp kullandığı ilaçları reçete ettirdiğini biliyoruz. Bir zamanlar köyünde çektirip hediye ettiği güler yüzlü fotoğrafı hemşire hanımların odasındaki mantar panoda yemek tarifleri ile birlikte asılı duruyor.

Hastamız uzun süredir görünmese de içindeki heves kuşu kanat çırptıkça yine boş durmuyor birilerine içimizdeki kuşları ve o kuşların masalını aktarıyordur diye düşünüyorum.

Dr. Mehmet UHRİ

Not: Bu anlatının video kaydına aşağıdaki HEVES KUŞU VİDEO linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

HEVES KUŞU VİDEO

Doğnuk

Eylül 27th, 2017

img_0228

“Doğnuğun olmazsa böyle olur elbet” diye söylene söylene ağır adımlarla nöbet odama girdiler. Elinde bastonuyla zorlukla yürüyen yaşlı adam ve kolunda sonradan oğlu olduğunu öğrendiğim beyefendi, nöbetçi başhekimi aradıklarını ve şikayetleri olduklarını söyleyerek güvenlik görevlisi eşliğinde odama gelmişlerdi. İhtiyar hayli öfkeliydi ve söyleniyordu. Acil serviste hasta yakınları arasında tartışma ve kavga çıktığını, hastane güvenlik görevlilerinin müdahale etmek zorunda kaldıklarını biliyordum. Ancak konunun ihtiyar adam ve oğluyla ilişkisini kuramamıştım. Hastamız acil serviste muayene için sıra beklerken yakın bir muhitte farklı etnik kökenli gruplar arasında çıkan sokak kavgası sırasında bıçaklanma nedeniyle hastanemize gelen yaralıların yakınları kendi hastalarına daha önce müdahale edilmesi için doktorun üstüne yürümüştü. Nöbetçi hekim ise kendini korumak için odasına saklanınca kapıyı yumruklamaya başlamışlardı. İşte bu sırada bizim ihtiyar ayağa kalkıp bastonuyla hasta yakınlarının üzerine yürüyüp güvenliğin bile cesaret edemediği işi yapmaya kalkmıştı. Kavganın tarafları kısa süren şaşkınlıktan sonra ihtiyarı kenara itip birbirleriyle dalaşmaya devam edince sorun büyümüş, kolluk kuvvetlerinden gelen destek ile yatıştırılabilmişti. Grupların hastane bahçesinde de olay çıkarmasını önlemek için yaralılardan birini yakındaki hastaneye nakledip ateşle barutun yan yana gelmesini geçici de olsa engellemiştik. İhtiyarın ise öfkesi geçmemişti. Beni görevimi yapmamakla suçluyordu.

- Burası memleket hastanesi değil mi? Bu kadar edepsizlik olur mu?

- İyi de benden ne istiyorsunuz?

- Nöbetçi başhekim senmişsin, öyle diyorlar.

- Doğrudur.

- Hasta olarak hastanene geldim, muayene bile olmadan kavganın ortasında kaldım. İtilip kakıldım, sırtıma yumruk, tekme attılar. Yahu bir Allah’ın kulu çıkıp özür dilemeyecek mi?  Buraya geldiğime pişman olmam mı gerekiyor?

img_0235Oğlu kolundan çekiştirip “uzatma baba” diyerek ortalığı yatıştırmaya çalışınca bizimki hiddetle oğluna dönüp “Burası benim hastanem bunlar benim insanlarım, üzüldüğümü gördükleri halde susup oturacaklar mı? Hepimiz bu ülkenin insanı değil miyiz?” diye söylendi. Nefes nefese kalmıştı.

- Sizden kurumum ve kendi adıma özür diliyorum. Ne yazık ki; her gün benzer olaylar yaşıyoruz ve giderek kendimizi koruyabilmek uğruna hastalarımızın ne düşündüğü ile ilgilenmeyi unutuveriyoruz. Bunu bizlere hatırlattığınız için tekrar teşekkür ediyorum. İzin verirseniz muayenenize eşlik etmek, yanınızda olmak isterim.

- Yok, doktor bey oğlum. Derdim seni işinden alıkoymak değil. Ben başımın çaresine bakarım.

- Dediğiniz gibi burası memleket hastanesi ve işim şu anda sizin yanınızda olmamı gerektiriyor. Başka bir tatsızlık yaşanmaması ve yine özür dilemek zorunda kalmamak için izninizle size eşlik edeceğim.

Bu arada hasta taşımada kullanılan tekerlekli sandalyelerden birini getirtip hastamızı yürütece aldık. Hızlıca muayenesi yapılıp kan tahlilleri ve akciğer filmi çekildi. Yaşanan tatsız olaylar yüzünden hasta ve hasta yakınları da acil servisi terk etmişti. Ortalık sakin görünüyordu.

Film çekimi için soyunması gerektiğinde ceketini çıkarıp bana teslim etti. Eski ve yıpranmış da olsa yakasında Atatürk rozeti göze çarpıyordu. Film çekimi sırasında oğlu ile lafladık. Hastamızın doğup büyüdüğü orta Anadolu köyünde kırk yılı aşkın süreyle muhtarlık yaptığını, sağlık sorunları nedeniyle şehre gelmek zorunda kaldığını anlattı.

Akciğer ile ilgili bulgulara yönelik tedavi düzenlense de altında yatan nedeni bulabilmek için birkaç gün sonra kontrole gelmesi gerektiği söylendi. Kartımı verip kontrol için geldiklerinde beni bulmalarını, yardımcı olup kendimi affettirmek istediğimi söyleyince bizimkinin yüzü aydınlandı.

- Ha şöyle. Kabahat senin olmasa da üzüntü, sıkıntı hepimizin olmalı. Sevdim seni evlat.

- O zaman bir şey soracağım. Odama girerken “doğnuğun olmazsa olacağı budur” diye bir şeyler söylüyordun. Merakımı mazur gör. Ne demeye çalışıyordun?

- Bu doktorlar da her şeyi bilir, bi doğnuğu bilmezler. Sapana benzer iki bacaklı irice bir tahtadır. Köy yerinde eşeğe ne yüklersen yükle iki taraftan birden sıkıca bağlamazsan taşıyamazsın. Hayvan yükünü alınca bir ucuna ip bağlı doğnuğu üstten atar aşağıdan alıp tahtanın ortasını makara gibi kullanır yükü sıkılaştırır, doğnuğun sapına düğümlersin. Onca yükü dağılmadan ancak o sayede taşıyabilirsin.

- İyi de hastane ortasında doğnukla ne işin var? Ne diye söyleniyordun?

- Gelenler yaralı olan yakınlarını bırakmış birbiriyle öldüresiye kavga ediyordu. Aynı ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içiyor olsalar da barış içinde bir arada durmak yerine birbirlerine saldırıyordu. Ettikleri küfürleri burada söylemeye utanırım. Öyle ki; o sırada orada olanlar ve hatta siz çalışanlar da korkmuş, sinmiş, bırakıp gitmeye hazır görünüyordunuz. Daha fazla dayanamayıp üzerlerine yürüdüm ama işe yaramadı.

- Doğnuk olsaydı bunlar yaşanmayacak mıydı?

- Anlamıyor musun? Ülke yükünü aldı ama doğnuğunu yitirdi. Bizleri bir arada tutacak doğnuk olmayınca herkes bir yana dağılıyor.

- Eskiden de böyle değil miydi?

Yakasındaki Atatürk rozetini işaret edip “o bizim doğnuğumuzdu. Fakir de olsak onun sayesinde bir araya gelmiş, birbirimize tutunmuş, yükümüzü alıp iyi kötü yola koyulmuştuk. Ne zaman biri, kollarımın gücü hepinizi bir arada tutmaya yeter, doğnuğa gerek yok diye ortaya çıkıp milleti ikna etti işte o zaman doğnuğu gevşettik. Eh, kol gücü de bir yere kadar.  Yükümüzü almış olsak da doğnuk olmayınca bir yere ilerleyemiyoruz. Baksana, kimsenin kimseye tahammülünün kalmadığı bir ülkeye döndük” Dedi.

img_0231

Birkaç gün sonra baba oğul uğrayıp kontrollerini yaptırdılar. Altta yatan ciddi kalp sorunları nedeniyle bir üst hastaneye sevk edildikten sonra hastamızdan bir daha haber alamadım.

Bir yıla yakın zaman geçmişti. Sabah kapımı çalıp girmek için izin isteyen hastamızın oğluydu. Elindeki naylon torbayı masama bıraktı. Cebinden çıkardığı Atatürk rozetini bana uzatıp “Babamı yakınlarda kaybettik. Bunları size bırakmamı vasiyet etmişti”dedi. Getirdiği torbanın içinde üzerinde ip bağlı hayli eski bir tahta parçası vardı.

- Yoksa rahmetlinin doğnuk dediği alet mi bu?

- Evet. Doğnuk. Babam, bir şeylerin ters gittiğini, zamanının dolmakta olduğunu görünce yakasındaki rozeti ve köyden getirttiği doğnuğu bana verip “o güleç yüzlü doktor beye götür ver, o ne yapacağını bilir” demişti. İlk anda kimden söz ettiğini anlamadığımı görünce kartınızı çıkarıp “bu doktor beye götür” dedi. Birkaç gün sonra da kaybettik. Rozeti yakasından çıkardığını, ilk kez görüyordum.

img_1229Bunları anlatırken gözleri doldu. Bir süre susup yutkundu. İkimiz de hüzünlenmiştik. Rahmetlinin oğlu ayrıldıktan sonra duvarımdaki resimlerden birini çıkarıp yerine o eski ve hayli yıpranmış doğnuğu astım. Mesai arkadaşlarım önceleri anlam veremeyip hayli garipseseler de her fırsatta, tanımaktan onur duyduğum o muhtarı, vasiyetini ve dilim döndüğünce doğnuğun ülke için önemini anlatıyorum.

Rozeti ise önlüğümün yakasında taşıyorum.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu öyküye ait videoya https://youtu.be/foKd-Pc-YYw linkinden ulaşabilirsiniz.

Münevver Mücellithanesi

Eylül 16th, 2017

img_9271

O küçücük mücellithaneyi, aile yadigârı deri ciltli hayli eski birkaç kitabın cildinin onarımı yapacak yer ararken biraz da tesadüfle şehrin eski semtlerinden birinde bulmuştum. Bodrum katında küçücük bir dükkândı. Paslanmış ve hayli eskimiş görünen tabelasında” Münevver Mücellithanesi” yazısı güçlükle okunuyordu.

İçerisi pek aydınlık değildi. Hayli dağınık görünüyor, havada sonradan tutkaldan geldiğini öğreneceğim garip bir koku hissediliyordu. Elindeki ciltleri yorgan iğnesine benzer bir iğne ile dikmeye çalışan yaşlı cilt ustası gözlüklerinin üstünden “niye geldin” dercesine bir bakış attı. Açıkçası hiç güven vermeyen hayli dağınık ve o derece “pis” görünen bir yere aile yadigârı kitapları emanet edip etmeme arasında karar verememiştim.  Cevap vermediğimi görünce işine geri döndü. Üzerinde gri bir önlük vardı. Saçları kırdan beyaza dönmüş yüzü ve özellikle elleri hayli kırışmış görünüyordu. İlerlemiş yaşına karşın olduğundan da yaşlı göründüğünü düşündüm. Neden sonra kendimi tanıtıp mücellithane ararken sora sora dükkânı bulduğumu söyledim. Cildinin elden geçirilmesini istediğim kitapları uzattım. Elimden biraz hoyrat biçimde aldığını görünce heyecanlanıp tepki gösterdim. Gözlüklerinin üzerinden sert bir bakış atıp tabureyi gösterdi. “Otur hele” dedi. Kitapları tek tek inceledi. Küçük olan bir tanesini bana doğru uzatıp “Bu ceylan derisi. Orijinalini bulamayız. Yeni bir cilt yapmaya kalksak güzelliği hepten gider. İyisi mi biraz toplamaya çalışalım bırakalım ihtiyar bu haliyle gittiği yere kadar gitsin.” Dedi. Kararsız kaldığımı görünce kitabın kapağını açıp kenardan ucu görünen cildini işaret etti.

- Bak evlat. Bu kitabı ciltleyen ipek iplik ve ceylan derisi kullanmış. Ciltleri tek tek birbirine bağlayıp içindekileri korusun diye hiçbir şeyden kaçınmamış. Dersen ki cildi önemli değil, içindekiler önemli. Yeniler geçeriz. Ama ihtiyarı da gömmüş oluruz. Karar senin.

- İyi de böyle dağılacak diye endişe ediyorum.

- Bağları ve şirazesi yerinde, öyle kolay dağılmaz. Bu kitap benim gibi yaşını almış hayli yıpranmış. Belli ki sahibi hep yanında taşımış. Onun için çok değerliymiş. Bırakalım böyle yaşlansın. İstersen fotokopisini alıp ciltleriz. Onu kullanırsın. Ama bunca yıpranmışlığa rağmen üzerindeki özene ve emeğe dokunmayalım. Diğer kitaplar kolay onları hallederiz. Hepsi birkaç hafta sürer ama…

img_9265Kitapları dükkâna bırakıp çıktım. Fiyat konuşmadığımızı hatta isim dışında telefon numarası ve benzeri bilgi de vermemiş olduğumu fark edip geri döndüm. Borcumu ve kaparo bırakıp bırakmayacağımı sordum. Cevap vermedi. Eliyle git dercesine bir işaret yapıp elindeki işe döndü. Masasının ucuna kartvizitimi bırakıp dükkânı terk ettim.

Birkaç hafta sonra kitaplarımı teslim alıp teşekkür ettim. Onca emek için istediği ücretin beklediğimden hayli düşük kaldığını da itiraf etmeliyim.

Hastanenin genel yoğunluğu ve şehrin keşmekeşinde o mücellidi ve mücellithaneyi unuttuğumu sanıyordum. Birkaç yıl kadar sonraydı. Hastanenin kendine özgü keşmekeşi içinde elinde yıpranmış da olsa benim kartımla kapımı çalıp girmek için izin isteyen yaşlı beyefendiyi ilk anda tanımadım. Kılığı kıyafeti hayli düzgündü. İlk anda öğretmen veya bürokrat emeklisi izlenimi veriyordu. Kendini tanıtınca bizim mücellit olduğunu anladım. O ise beni ve ceylan derisi ciltli el yazması kitabı unutmamıştı.

Yardım rica ediyordu. Semt meydanında basın açıklaması yapmaya çalışan gruba polis müdahale edip dağıtmış. O sırada tesadüfen olay yerinde olan ve kalabalığın dağıtılması sırasında çıkan kargaşada arada kalan yaşlı eşi düşüp kalçasını kırmıştı. Hastane boş yatağı olmadığı için kabul etmiyor, il içinde boş ortopedi yatağı olan hastane aranıyordu. Dahası kadıncağız acı içinde sedye üzerinde kıvranırken ifadesine başvurmak için başında polis bekliyordu.

Mesai bitmek üzereydi, yatak bulunamazsa geceyi sedyede geçirme olasılığı yüksekti. Önce birkaç meslektaşımı arayıp durumu anlattım. Göz hastalıkları kliniğinden bir yer ayarladım. Sonra ortopedist arkadaşımdan yardım isteyip hastayı kabul etmesini sağladım. Geçici de olsa çözüm sağlayabilmiştik.

Ertesi gün yanlarına uğradığımda polisin kapıda beklediğini gördüm. Olaya karışıp karışmadığından emin olunamadığı için onca yaşına rağmen şüpheli muamelesi görüyordu. Hatta ziyaretçilere bile şüpheli muamelesi yapıldığı için yakınlarından hastaneye gelmemelerini rica etmişlerdi. Bizimki geceyi eşinin yanında sandalye üstünde geçirmişti. Yorgun, gergin ve öfkeliydi.

- Devlet hanımımı koruyacağına şüpheli muamelesi yapıyor, siz olmasanız hastanesine bile almayacaktı. Şirazesi çıktı ülkenin. Zor tutarsın bir arada. Neye sığınıp güveneceğimizi biz bile şaşırdıktan sonra…

- Neyse biz hastamızı düşünelim. Önce onun sağlığı.

- Suçlu gibi, kapında polis beklerken ne sağlığı? Kalçası kırık olmasaydı hanımı hastane yerine adliyelerde arayacaktım. Neymiş? Evinde otursaymış, ne işi varmış “onların” arasında?

- Böyle söylenmeye devam edersen senin de başın derde girecek. O zaman hanımına kim bakacak? Sakin olmalısın.

Pek söz dinleyecek gibi değildi. Bu sırada odaya giren anestezi uzmanı ameliyat ön hazırlığı olarak muayene yaptı. Tahliller istedi. Kapıdaki polisin varlığından tedirgin olmuştu. Açıklama yapma gereği duydum. Yapılan tıbbi işlemler ve ağrı kesicilerin etkisiyle hastamızın pek sesi çıkmıyordu.

Hastadan alınan kan örneklerini teslim etmek bahanesiyle birlikte odadan çıktık. Koridorda ilerlerken biraz konuşturup sakinleşmesini sağlamak istiyordum.

- Az önce ülkenin şirazesinin çıktığından söz ediyordunuz. Ne demek bu?

- Ciltçilik baba mesleğimdir. Hayatım o dükkânda kitap ciltleyerek geçti. Kitaplar harfleri yazıları bir araya getirir, hizaya sokar. Anlamlı bir hale getirir. Kitabın dağılmamasını sağlayan, aynı şirazede toplayıp birbirine bağlayan ise cilt ustalarıdır. Şiraze olmazsa sayfalar yine bir arada durur ama onları bir arada tutan olmadığı için gevşek durur. En ufak zorlamada, düşmede kalkmada dağılıverir.

- İyi de ülkenin şirazesi ne oluyor o zaman?

- Herkes birbirinden farklı olsa da bizleri bir arada tutan, ülke yapan tutunduğumuz ortak değerleri yitirdiğimizden endişe ediyorum. Devletleri de kitaba benzetirim. Onları bir arada tutan, sıkıca bağlayan görünmeyen ciltleri vardır. Aksi halde fasiküller dağılmaya, kitap parçalanmaya başlar. Ülke şirazeyi yitirirse insanlar tutunacak bir şey bulamaz. Buldukları da kamplaşmaları arttırır. Şu başımıza gelenler için devlet hesap vereceğine bizlere şüpheli muamelesi yapar. İnsanlar birbirinden şüphe eder. Yapmadıkların için bile kendini suçlu hissetmen beklenir. Kabahati kendinde aramaya başlarsın.

- İyi de sizin ne kabahatiniz var?

- Onu diyorum ya. Ülke, sadece tutkala yatırılan, dikişi olmayan fabrikasyon kitaplara benzedi. İki zorlamayla dağılıverecek gibi duruyor. Bu da beni korkutuyor.

mm2

Alınan kan örneklerini laboratuvara teslim ettikten sonra ayrıldık. Hastamızı ancak iki gün sonra ortopedi kliniğine alabildik. Bu arada eylemci olmadığı anlaşılmış, aklanmıştı. Biraz gecikerek de olsa kalça ameliyatını olup ayağa kaldırmayı başardık. Bir gün öğlene doğru beyefendi odama gelip taburcu olduklarını, yardımlarım için teşekkür etmek için uğradığını söyledi. Elindeki el yazması kitabı uzatıp “bu sizin için” dedi. Antika değeri hayli yüksek bir kitaba benziyordu. Kabul edemeyeceğimi söyleyince emaneten durması için getirdiğini söyleyip itirazımı reddetti. Yaşananlardan sonra eşine daha fazla zaman ayırabilmek için dükkânı kapattığını, elindeki kitabın ise onarım için bırakılıp çok uzun zamandır sorulmayan birkaç kitaptan biri olduğunu ve evinde yer olmadığını söyledi.

- İyi de bu size emanet bırakılmış. Sahibi isterse ne diyeceksiniz?

- Kitabın sahibi olmaz. Herkes biraz emanetçidir. Bu kitap da öyle… Bak bu el yazması kim bilir kaç el değiştirmiştir? Değerinin bilindiği bir elde emanette olduğunu bilmek sahibine de, bana da iyi gelecektir. Kal sağlıcakla…

El yazmasını masama usulca bıraktı. Tekrar teşekkür edip ayrıldı. Onu bir daha görmedim. Bıraktığı el yazması ise aile yadigârı ceylan derisi kitap ile birlikte evdeki emanetler arasında duruyor.

Dr. Mehmet Uhri

Gibi İle Sanki Arasında

Eylül 6th, 2017

img_92781

Doktor abimiz emeklilik işlemlerini sonuçlandırmış odasını topluyordu. Mesleğine bağlı çalışkan bir hekimin yaş sınırı nedeniyle emekliye sevk edilmesi ağırına gittiği için birkaç ay öncesinden kendi isteğiyle emeklilik işlemlerini başlatmıştı. Çocuklarını büyütüp evlendirmiş meslek sahibi yapmıştı. Maaşa gereksinimi olmasa da bıraksalar severek çalışırdı. Kapısını aralık görünce başımı uzatıp “yardıma gelebilir miyim?” diye sordum. Cevap vermemesinden cesaret alıp duvarlardaki resim ve çerçeveli belgeleri indirmeye başladım. Sıra diploma ve uzmanlık belgesine gelince elim gitmedi “abi bunları sen indirmelisin” diye seslenip kenara çekildim. Diplomasını duvardan indirip eline aldı “hevesin olduğu sürece hekimliği sakın bırakma, diploma bir yere kadar…” dedi. O sırada diplomanın olduğu çerçevenin arkasına iliştirilmiş kartpostal dikkatimi çekti. Pamukkale ve travertenlerin olduğu hayli eski sararmış, üzerine pulu yapıştırılmış kullanılmamış bir kartpostaldı. Kartpostalı gösterip “sakladığına göre bir anlamı veya hatırası olmalı” diye sordum.

- İlk rüşvetimdi. Aldım ama kullanmadım.

- Ne demek şimdi bu?

- 40 yıldan fazla oldu. Fakülteye girdiğim andan beri hekim olmak için çok hevesliydim. Zaten bu meslek heves olmadan yapılacak iş değil. Önce heves eder sonra aşk ile bağlanırsın. İyi hekim olmanın yolunu bize böyle öğrettiler. 3. Sınıfı bitirdiğimde deneyim kazanmak için yaz tatilini hastanede geçiriyor, geceleri acil serviste nöbete kalıyor, gündüzleri ise deneyimli bir dâhiliyeci abimiz ile birlikte hasta muayene edip poliklinik yapıyordum. Daha doğrusu hastanın tansiyonunu nabzını ve diğer bulgularını ölçüp takdim ediyordum. İçeri giren ilaç firması mümessilleri ilaçları hakkında bilgi verip küçük hediyeler ve numune ilaç bırakıyordu. Sanırım bir bayram öncesiydi. Mümessillerden biri odada benim olduğumu da fark edip çantasından çıkardığı bu kartı “al bakalım delikanlı” diyerek bana uzattı. Doktor abimize neredeyse bir düzine bırakmış olduğu için almakta tereddüt etmedim. Mümessil çıktıktan sonra doktor abimiz “ilk rüşvetini aldın, hayırlısı olsun” dedi. İşte o zaman ben de senin gösterdiğin tepkiyi gösterip şaşırmış elimde kartla bakakalmıştım.

Daha sonra ilaç firmalarının kendi ilaçlarını reçete etmelerini teşvik için küçük hediyeler ile hekimleri kazanmaya çalıştıklarını, bayramlarda tebrik kartı gönderme alışkanlığı o yıllarda yaygın olduğu için hekimlere pullanmış boş kartpostal vermeyi de denediklerini anlattı.

- Doktor abimiz kartpostalı elimden alıp “hekim olacaksan almayı değil, vermeyi öğrenmelisin. Kendi hayatını başkalarının sağlığı, hayatı için adayacaksın. Buna hevesin varsa iyi hekim olursun. Bu meslek satın alınamayacak kadar değerlidir. Bu ucuz numaralara kanma. Bu kartı da sakla, hatta günü gelince diplomanın yanına koy ki bir şeyleri hiç unutmayasın “ Demişti.

- İyi de, öyle bir dünya kalmadı artık. İlaç firmaları ile hekimlerin ilişkisi iyice ayyuka çıktı. Dahası hastaneler de doktorlarından iyi hekimlik yapmalarından çok, kuruma para kazandırmalarını bekler hale geldi. Bu dedikleriniz geçmişte kaldı sanırım.

- 40 yılı aşkın meslek hayatımda kendi kuşağım dâhil üç kuşak hekim tanıdım. Benim kuşağımın demode kaldığının farkındayım. Ama ülke öyle yoksul ve hekim açığı o kadar çoktu ki birileri bir şey yapmalıydı. O birileri bizdik. Bu kadar çok ve çeşitli ilaç da yoktu. Gittiğimiz yerlere küçük bir su pınarı gibi hayatı götürüyor, insanları hayata bağlıyorduk. Bizler pınar olduk ve hep kendimizden verdik. Karşılığında verecek hiçbir şeyi olmayan insanların duasını aldık. Aç kalmadık ama zengin olmayı da hiç düşünmemiştik. Sayemizde çocuklar ölmedi, öksüz yetim kalanlar azaldı. Onca yoksulluğun içinde heves olmadan yapılacak iş değildi.

- Peki ya sonra?

- Sonraki kuşak hekimler o ölümleri, yoksulluğu görmedi. İnsanlar yine ölüyordu ama sıtmadan, koleradan, tifodan ölmüyorlardı. İlaçlar çoğalmış, ilaca erişim kolaylaşmıştı. Ölümler yine olsa da hastalananlar iyileşebiliyordu. İşte o sıra ilaç firmaları hekimlerin de sistemden fayda görmesini sağlayacak rekabet içine girdiler. Kalem, takvim kartpostal hediyesi ile başlayan küçük jestler giderek daha büyük meblağlı hediyelere. Bir anlamda mesleki rüşvete dönüştü.

- Ama bu durumdan hekimler de memnundu. İtiraz eden olduğunu hatırlamıyorum.

- Hekimler vermek yerine almayı öğrenmeye başladılar. Mesleğin gerektirdiği heves, vermek yerine alma üzerine yoğunlaştı. Hekimler mesleki olarak rekabet edeceklerine hangi firma ne veriyor üzerinden birbirleriyle anlamsız rekabete giriştiler.

- Yine de görevlerini yapıyorlardı.

- O su pınarı yerinde duruyordu. Ama üzerine bir tulumba takılmış gibiydi. Üzerine su katmadan çalışmıyor, almadan vermiyordu. Tulumbanın suyu yeterince eklenmezse su alamıyordun. Vermek üzerine kurulu bir mesleğin mensuplarına almayı ve her seferinde daha çok almayı öğrettiler. Hekim, bilgisini satan tüccara dönüştü. Yani benden bir sonraki hekim kuşağı gürül gürül akan bir çeşme veya pınar olmak yerine emme basma tulumba gibi olup mesleki heveslerinin bir kısmını kendilerine gelir elde etme hırsına dönüştürdüler. Aralarından müteahhitlik yapanlar bile çıktı. Bu arada mesleğin itibarını görüp sınıf atlamaya çalışan fakir ve eğitimsiz ailelerin çalışkan çocuklarının da gözde mesleği haline geldi.

- Ailesinin fakir ve eğitimsiz olması doktorluğa engel olmamalı diye düşünüyorum.

- Doğru söylüyorsun. Ancak yoksulluğun içinden geliyor ve ailen senden kazanç bekliyorsa mesleğin gerektirdiği gibi davranmak yerine ailenin beklentilerine göre davranmak ister istemez öne çıkıyor. Zor seçim. Üstelik bu dönüşüm çok kısa bir süre içinde tüm hekimlere salgın hastalık gibi yayıldı.

- Önlenemez miydi?

- Hekimlik usta çırak mesleğidir. Ustandan gördüğünü yapar, uygularsın. O gün ilk mesleki rüşvetimi aldığımı söyleyip uyaran olmasa ben de mesleğin normali kabul edip emme basma tulumbaya dönüşecektim. Yine de kendimi çok temiz hissetmiyorum.

Sıra dolabını boşaltmaya geldiğinde kitap ve dergilerini kolileyip hastanenin kütüphanesine bırakmak istediğini orada daha çok işe yarayacağını söyledi. Mesleki nedenlerle aldığı ödül ve plaketleri ise koliye yerleştirirken neden yüzünü ekşittiğini sordum. “İşimi yapıyorum diye veya işimi iyi yapıyorum diye verdiler bunları. Halbuki bu mesleği sevdiğim için yapıyorum. Karşılık görmesem de değişen bir şey olmayacaktı” diye yanıtladı.

- Üç kuşak hekim gördüğünüzden söz etmiştiniz. Üçüncü kuşak yani bugünün hekimlerini nasıl tanımlarsınız. Öncekiler su pınarından tulumbaya dönüştüklerine göre bunlar motorize mi oldular?

- Keşke öyle olsa, onlara gelene kadar meslek “gibi” ile “sanki” arasında kayboldu gitti. Bugünün hekimleri sayaca bağlanmış belediyenin suyu gibi oldu. Hepsinin üzerinde bir sayaç var. Performans filan diyorlar. Kime ne kadar fayda sağlayacaklarına kendileri karar veremiyor, sadece çalışıp para kazanıyorlar. Başka amaçları da yok. Ne hastaya ayıracak zamanları ne de öyle büyük kazançları var. Yüzüne bile bakmadığı, elini sürmediği hastasından beklediği saygıyı da görmüyorlar. Üstelik tüm bunların mesleğin normali olduğundan son derece eminler. Boşuna bana dinozor demiyorlar.

- İtiraz eden, ayak direyen olmuyor mu?

- Olmaz mı? En çok da onların direnmekten vazgeçmelerini görmeye katlanamıyorum. Sonuçta meslek hekimliği andırsa da ”sanki böyle olmamalı” diye iç geçiriyor sonra gücünün yetmeyeceğini düşünüp pes ediyorlar. “Gibi” ile “sanki” arasına sıkışıp ne öyle ne böyle olabiliyorlar.  Ne yazık ki onlar benden çok daha hızlı yaşlanıyorlar.

img_9284

Bu sözleri söylerken yüzünde çaresizlik ve keder hissediliyordu. Bir sonraki hekim kuşağı için öngörüsü olup olmadığını sordum. Biraz da kasıtlı sormuş olduğumun farkındaydı. “Çoktan beri rüyalarımda suyu çekilmiş çeşmeler ve su arayan insanlar görüyorum. Hayırdır inşallah” diyerek önündeki koliyi bantlayıp kapattı. Diplomanın ardından çıkan kartpostalı “Bunun sende kalması bana iyi gelecek ” diyerek elime tutuşturdu. “Umarım rüşvet veya sus payı değildir” diye üsteleyince hafifçe göz kırparak “ona da sen karar ver artık” diye yanıt verdi.

Sessiz bir ayrılık istemişti. Veda töreni veya yemek organizasyonu yapılmadı. Kitaplarını depoya kaldırdılar, odasını elden geçirip yeni gelen hekimlerden birine verdiler. Hastanede doktor abimizden geriye, pencere önünde bıraktığı menekşe ile 40 yıllık kartpostal ve o gün anlattıkları kaldı.

Dr. Mehmet Uhri

Tohumun Karanlığı

Ağustos 22nd, 2017

img_92891

Kapımı çalıp “izin var mı doktor bey, girebilir miyim?” diye seslendi. Gelen bir süre önce emekli olan hastane bahçıvanıydı. Devlet hastanelerinin yeniden yapılandırılma sürecinde temizlik işleri ile birlikte bahçe bakımı da hizmet alımına dönüştürülünce bahçıvan kadroları iptal edilmiş, hastanemizin emektar bahçıvanı pek istekli olmasa da emekliye ayrılmıştı. Ayrıldığını aylar sonra öğrenip vedalaşamadığımız için üzülmüştüm. Oğlunun düğün davetiyesini bırakmak için gelmişti. Oğlunu evlendiriyor olmanın heves ve heyecanı içindeydi. Gözleri parlıyordu. “Düğünü köyde yapsak gelen çok olurdu. Ancak oğlum ve gelinim şehirde olsun diye diretince bizim taraftan gelen az olacak diye endişe ediyorum. Mutlaka bekliyorum” dedi. Davetiyeyi bırakıp hemen çıkma niyetindeydi. Ayrılmasına izin vermeden kahve ikram ettim. Kahvesini ayakta hızlıca yudumlayıp gitmeye hazırlanıyordu. Cam kenarına ilerleyip hastane bahçesini gösterdim. “Senin elin değdiğinde bu bahçe çok güzeldi, eski halini hepimiz arıyoruz” dedim. Cama yaklaşıp kederli bakışla bahçeye baktı.

- Doktor bey, sen buna bahçe mi diyorsun? Güzelim bahçe binalarla doldu. Kenarda kalan bir karış yeşilliğe bakıp bahçe diye avunuyorsunuz. Ne ağaç kaldı ne de toprak. Baksana, her şey saksıda duruyor. Utanmasalar yere beton döküp yeşile boyayacak bahçe diye yutturacaklar.

- Sahi eskiden kocaman bahçemiz vardı. Şimdi binalardan bahçe görünmüyor. Nasıl oldu bu?

- Bir de soruyorsun, hocam. Hepiniz susup oturdunuz, kendi elinizle, çocuklarınızla birlikte diktiğiniz, çocuklarınızın adını yazdığınız ağaçların bile kesilip yerine bina yapılmasına ses çıkarmadınız.

- İyi de hastanenin artan iş yükünü karşılamak için yapıldı onca bina. Böylesi daha faydalı olmadı mı?

- Bırak, bari sen etme bu lafları, doktor bey. Hep fayda düşünerek geldik bu hallere. Fayda olmadan kimse parmağını kıpırdatmaz oldu. Herkes kendini ve durumunu ilgilendirmeyen hiçbir konuya bulaşmıyor. Onca emek verdiğim koca bahçe elden gitmiş. Güzelim ağaçlar kesilmiş kimsenin umuru değil.

dut-agaciBahçeye bakarken gözleri daldı. Sanki kendiyle konuşur gibiydi. Köy enstitülü öğretmen bir babanın çocuğu olduğunu, babasından çok şey öğrendiğini, avucuna toprağı ile birlikte verdiği fidanı ve o fidanın nasıl ağaca dönüştüğünü gördüğü günden beri toprağın tutkunu olduğunu anlattı. Hastanenin bahçesiyle çocuğundan çok ilgilendiğinden, hastaların soluklanmak için dışarı çıktıklarında içlerini ferahlatacak bir yer bulabilmesi için çabaladığından, sıcak yaz günleri susuz kalmasınlar diye eve gitmeyip gece boyu uğraş verdiğinden söz etti. O zaman da hanımının ve hastane idaresinin “fazla mesai ücreti vermiyorlar, faydası da yok, alt tarafı bir bahçe, elbet bakan bulunur, boşuna hırpalama kendini” diye söylenip durduğundan yakındı. Sonra dönüp şaşkın bir bakışla bana baktı.

- Fayda olsun diye yapmıyordum ki… Bahçeyle, ağaçlarla uğraşmayı seviyordum. Üstelik işim buydu. Maaş vermeseler de yine böyle bir iş yapmak isterdim. Bana faydası olacak diye istemediğim bir iş yapmayı hiç düşünmedim. Sonra bir şey oldu, devir değişti. Sanki insan dünyaya fayda için gelirmiş gibi herkes birbirine hesap verme derdine düştü. Kendi çocuğuma bile anlatamadım.

- Devir değişti dediğin kuşak farkı olmasın?

- Keşke öyle olsa, sanmıyorum. Bence durum vahim görünüyor. Sanki insanlar değişsin, kuşaklar hep aynı kalsın isteniyor. Belki de ben abartıyorum, anlatsam da kimseyi ikna edemiyorum. Vaktini almayayım.

Kahve fincanını masaya bırakıp izin istedi, elini uzattı. Elini yakalayıp “Öyle gidemezsin. Anlat hele neymiş şu vahim durum” diye üsteledim. Bir süre tereddüt etti. Sonra tekrar camın kenarına ilerleyip eliyle bahçe duvarının kenarındaki iki ağacı gösterdi.

- Bak bu dut ağaçlarını 30 yıl kadar önce ellerimle diktim. Üstelik meyve vermeyen erkek dut ağacı, onlar. Anlayacağın bir işe yaramıyorlar. Kimse onlara “ne faydan var, ne işe yararsın” diye soruyor mu? Onların da umuru değil. Hayat öyle de böyle de yaşanıyor. Veya bak o ağacın altında miskin yatan gri kedinin kendine veya başkasına faydalı olmak gibi bir derdi var mı? Ama insanlardan faydasız işlerden uzak durmaları isteniyor.

- Faydalı olmanın ne zararı olabilir ki?

- Faydalı iş yapmaya lafım yok. Ancak tüm bir hayat sadece fayda üzerine geçmez ki. Faydası yok diye sokak hayvanlarını toplayıp götürüyorlar. Çok az insan sesini çıkarıyor. Veya insanlar daha büyük fayda olacak diye birbirlerini kandırıp şehrin ağaçlarını kesip bina yapıyorlar. Okudukları kitapları bile faydalı faydasız diye ayırıp çocukların kafalarını karıştırıyorlar. İçinden geldiği gibi, gönlünün istediğini yapmaya kalktığında kendini suçlu hissedip bir fayda bahanesi uydurmak zorunda kalmak da cabası. Biraz fazla uyusa, tembellik etse veya fazlaca gülse suçluluk hissediyorlar. Nasıl bir kafaysa üstelik, hep böyle devam etsin kuşaklar değişmesin, insan değişsin istiyorlar. Başarılı olduklarını da söyleyebilirim. Baksana dünya yansa artık kimse hiçbir şeyi umursamıyor.

- Bu eskiden beri hep yakınılan konu değil mi? Hani bana dokunmayan yılan bin yaşasın hesabı…

- Yok, öyle değil. İnsanlar eskiden birbirine akrabalık, arkadaşlık, dostluk veya aile bağları ile bağlanırdı. Şimdi o bağlar yine var ama bir faydası olmadığı için kimse umursamıyor. Herkes birbirine çıkar bağı ile bağlı olmanın doğru olduğunu düşünüyor. Çıkarına uygun değilse gözü kardeş bile görmüyor. Sanırsın dünyada kendinden başka kimse yok. Herkes her şey ona hizmet ediyor. Beklenti böyle saçma olunca kimse aradığını bulamıyor, öfkeleniyorlar. Sokaklar herkese, her şeye öfkeli insanlardan geçilmiyor. Sırtı kabarık kavgaya hazır kediler gibi dolaşıyorlar.

bhc2

- Peki seni ürküten ne?

- Her ağacın ama öyle ama böyle bir gölgesi olur. Güneşin kavurduğu zamanlarda o gölgeyi arar, oraya sığınırız. Faydanın ışığı güçlü olunca ağaçlar gibi insanların bir yanı da hep gölgede kalıyor, görünen yanları ile yetinip karanlık yanlarını kimseye göstermiyor, gölgeye bulayıp gizlemeye uğraşıyorlar. Üstelik çoğunun kendi karanlığına bakacak cesareti bile yok. Herkes görünen yanıyla yarım bir hayat yaşayıp geçip gidiveriyor diye düşünüyorum. Bu beni korkutuyor. Biraz toprakla uğraşsalar hayatın bu kadar kısır olmadığını, tohumun karanlığının nasıl filizlenip kocaman bir ağaca dönüştüğünü görecek, anlayacaklar ama ona da izin vermiyorlar. Kendi karanlığı ile cesurca yüzleşip biraz olsun direnç gösterenleri de saksıda yetiştirilen süs ağacı gibi öylece kenara ayırıyorlar. Onlar da kendilerinin farklı olduklarını sanıyor. Yedikleri golün farkında bile değiller.

- İyi de ne yapacağız? Kaçsak mı buralardan?

- Rahmetli babam “doğru sallansa da yıkılmaz” derdi. Kaçmak yok, direneceğiz. Her şey öyle hızlı değişti ki, anne babalar çocuklarına ne öğreteceklerini şaşırdı. Fasulye filizlendirmeyi, ipekböceği yetiştirmeyi, diktiği fidanın ağaca dönmesi için sabırla beklemeyi kimse çocuklarına öğretmiyor. Tohumun karanlığının aydınlıkla kucaklaşması gibi öğrenmenin de ne kadar heyecan verici olduğunu bana babam öğretmişti. Öğrendiğim kadarıyla hayatı tanıdım çocuğuma da öyle öğrettim. Hayatımda bir şeyler hep eksikti ama mutsuz değildim. Şimdi her şeyleri olmasına karşın ortalık mutsuz ve rahatsız insanlarla dolu. Bildiğim, böyle gitmez. Birilerinin mutlaka doğruları söylemesi ve bıkmadan tekrarlaması gerekiyor.

img_8342

Masaya yaklaşıp kalemlikten bir kalem aldı az önce masaya bıraktığı düğün davetiyesinin üzerine büyük harflerle “MUTLAKA” yazdı. Davetiyeyi yerine bırakırken “mutlaka bekliyorum” dedi. Başıyla selam verip odadan çıktı ve gitti.

Onu en son oğlunun düğününde gördüm. Gelini ve damadıyla karşılıklı oynarken çok mutluydu. Gözleri parlıyordu. Bir kaç yıl sonra dede olduğunun haberi de geldi ancak bir daha görüşemedik. Ondan geriye kalan o iki dut ağacını da koruyamadık. Yol genişletmesi gerekçesiyle bahçe duvarı ile birlikte kesilerek yola kurban gitti. O gün bıraktığı davetiye ise zamanla sararsa ve üzerindeki “MUTLAKA” yazısı solsa da odamdaki mantar panoda bir emanet gibi asılı duruyor.

Mehmet Uhri

Not: Kapak resmi için sevgili Hazar Abime (Hazar Alapınar’a) teşekkür ediyorum.