Hacıyatmaz

Nisan 22nd, 2017

haciyatmaz

Oyunlarımızı yitirdik.

Öyle çok anlamlı olmasa da oyunlarımız vardı. Oynardık. Mutluyduk.

Her şey o hacıyatmazın gelişi ile başladı.

O güne kadar oyun parkında salıncakta sallanır, tahterevalliye biner, saklambaç, körebe, bezirganbaşı, topaç çevirme, yakar top, mendil kapmaca, birdirbir hatta uzuneşek bile oynardık. Kimimiz ebe kimimiz bezirganbaşı olurdu. Oynar ve unuturduk. Hem oynarken geçen zamanı, hem de bir önceki oyunda ebenin sobenin kim olduğunu unuturduk. Hırslandığımız da olurdu. Oyun bittiğinde parkın kenarındaki musluktan su içer olan bitene kafa yormaz, mutlu, mesut evin yolunu tutardık.

Bir gün her zaman oynadığımız kum havuzunda elleri önde kenetlenmiş namaza durmuş gibi öylece ayakta duran o irice oyuncağı fark ettik.

Kim getirdi? Neden getirdi? Hiç bilmedik.

imagesÖylece duruyor bize bakıyor ve gülümsüyordu. Sanki kendi gelmiş gibiydi. Önceleri hoşumuza gitti. Sarılıp devirmeye çalışsak da hep ayağa kalkmayı başarıyordu. Görüntüsünden korkanlarımız da oldu. Gücü yerinde olanlarımız başını yere değdirip üzerine oturmayı başarsa da ne yapıp edip doğruluyor, öylece bize bakıyordu. Oyunlarımıza katılmıyordu. Hep kendiyle oynamamızı istiyor gibi bir hali vardı. Bir süre sonra pes ettik. Bırakıp kendi oyunlarımıza döndük. Ama o öylece durup bizi izlemeye devam etti. Bizi ve oyunlarımızı izliyordu.

Ne oynarsak oynayalım gözü hep üzerimizdeymiş gibi gelmeye başlayınca rahatsız olup uzaklaştırmak istedik. Gücü yetenimiz kaldırıp parkın bir kenarına atmaya çalıştı. Park görevlisi kesin bir dille bunu yapamayacağımızı söyleyip getirip yerine geri koydu. Park görevlisinden güç alıp yerini sağlamlaştıran bizim hacıyatmaz konuşmaya da başlamıştı. Gülümseyen bir çift gözün üstümüzde olduğu yetmediği gibi konuşup oyunlarımıza karışıyordu. Saklambaçta saklananların yerini ispiyonluyor, körebenin gözleri bağlıyken yakaladığı kişiyi tanıması için oyuna müdahale ediyordu. Ağzını veya gözünü bağlayıp susturmaya çalışanımız da oldu ancak işe yaramadı. Tadımız kaçmıştı. Saklı bilgileri paylaştığı için uzuneşek, körebe, saklambaç oynayamaz olmuştuk. Topaç, yakar top veya birdirbir oynarken bile o heybetli sesiyle oyuna karışıyor aklınca taktik veriyordu. Birimiz başını yere eğip üzerine oturduğunda oyunlarımızı göremiyor ve karışamıyordu. Ama bu kez de yüksek sesle şarkılar söylüyor eşlik etmemizi istiyordu.

Baktık olmuyor oyun parkımızı değiştirip uzaktaki parka gitmeyi denedik ama o yine oradaydı. Nasıl geldi? Kim getirdi? Bütün parklara hacıyatmaz mı koymuşlardı? Doğrusu bilemedik. Varlığına alışmaya çalışsak da olmadı. Konuşan heybetli bir hacıyatmaz yüzünden huzurumuz kaçmıştı. Ne oyunlarımıza katılıyor ne de rahat bırakıyordu.

Keşke o pazarlığa hiç girişmeseydik.

Sivri akıllı bir arkadaşımız oyunbozanlık etmemesi ve sessiz kalması karşılığında hacıyatmaza ne istediğini soralım diye bir fikir ortaya atmasa belki hiç bunlar yaşanmayacaktı. Bizi dikkatlice dinledi ve dediklerini yaparsak susup sadece izleyeceğini söyledi. İstediği ise masum görünüyordu. Bezirganbaşı oyununda tekerlemeyi ve adlandırmayı değiştirip “aç kapıyı hacıyatmaz” diyerek oynamamızı kendini de ortaya almamızı istiyordu. Susup rahatsız etmemesi karşılığında aramıza alıp oyunu onun adıyla oynamaya başladık. Ortamızda hacıyatmazla bezirganbaşı oyununu oynamaya başlayınca başkalarının da dikkatini çekti. Yeni arkadaşlar edindik. Hoşumuza gitti. Hepimizin yüzü gülüyordu. Ancak bu kez sorun sıkılıp başka oyun oynamak isteyince patlak verdi. Hep aynı oyunu oynamamızı istiyor yoksa yine gevezeliğe başlayacağından söz ediyordu. Üsteleyince isteklerini bir bir sıraladı. Oyun kurallarını kendince değiştirmek istiyordu.

İnanmayacaksınız ama körebe oyununda üç tane kör ebe olmasını, saklambaçta ise ebe sayısının ikiye çıkarılmasını bile kabul ettik. Uzuneşek oynamamızı yasaklamasına da ses etmedik. Bütün bu değişiklikler ile birlikte her oyunda başköşede yer almasına bile razı olduk. Yine de istekleri hiç bitmedi. Bazı arkadaşlarımızın keyfi olarak oyun dışı tutulmasına bile ses çıkarmadık. Baktık olmuyor parka gitmemeyi denedik ama kendine yeni taraftarlar edinmişti. İşe yaramadı. Kendimizi cezalandırdığımızla kaldık. Gün geldi bir de baktık; kendi oyunlarımız yerine başkalarının oyunlarında yer edinmeye çalışıyor, oyuna girebilmek için arkadaşlarımız ile yarışıyoruz. Üstelik bildiğimiz oyunlar yerine bambaşka ve çoğu saçma kurallarla oynuyoruz. Oyuna giremeyip dışarıda boynu bükük bizleri izleyen arkadaşlarımızın bakışlarına bile kafamızı çevirir olduk.

img_1959Oyuna giremediği için sıkılıp vazgeçenimiz olsa da parkın kalabalığı azalmadı. Bir kaç eski arkadaş bir araya geldiğimizde bildiğimiz gibi oynamaya çalışalım istesek de parkın kurallarını bozmakla suçlayıp, engellediler. Çeşmeden su içmek de artık yasaktı. Nedenini soran olmadı. Hatta o hacıyatmazla oynama çalışanlara bile izin yoktu. Hacıyatmazın dokunulmazlığı vardı. Öfkelenip plan yaptık. Bir kaç gece gizlice gelip topladığımız taşlarla hırpalamak istedik ama o saatte bile çevresinde saçma sapan oyunlardan oynayan çocuklar yüzünden bir şey yapamadık.

Dedim ya, oyunlarımızı yitirdik.

Pes edip evlerimize çekildik. Bizim yanımızda kalmak yerine hacıyatmazın ekibine katılanımız bile oldu. Evde kendimizi oyalasak da birlikte oynadığımız oyunlara özlemimiz hiç dinmedi.

Şimdi oyun parkı yine kalabalık ama o hacıyatmaz yüzünden ne bildiğimiz oyunlar kaldı, ne de yeni oyun arkadaşı edinebiliyoruz. Parkın da pek tadı kalmadı. Uzaktan bakınca birbiriyle kıyasıya yarışan yeri gelince hırslanıp ağlayan, birbirini hırpalayan çocuklar görüyor ürküyoruz.

Diyeceksiniz ki; belki de siz büyüdünüz ve oyunlar eski cazibesini yitirdi. Büyümek böyle olsaydı aklımız oyunlarda kalır mıydı? Anasının babasının sözünü bile zor dinleyen içimizdeki o afacan, basit bir oyuncağın kaprislerine teslim olur muydu?

Oyunlarımız vardı, oynardık ve mutluyduk. Şimdi ne oynayanlar memnun ne de bizler gibi uzaktan bakanlar.

Her şey o hacıyatmazın gelişiyle başladı.

Mehmet Uhri

Not: Karikatür için Sayın Selçuk EREZ’e yürekten teşekkürler.

Yolda Buluştuk

Nisan 12th, 2017

tirtil

O sıcak yaz günü dağ yoluna yola girip yolda kalmasam ne o karınca gibi çalışkan insanları tanıyacak ne de varlıklarını fark edecektim. Kabahat benimdi. Ana yolun asfalt onarımı nedeniyle sıkışık olduğunu görünce alternatif dağ yoluna yönelip yönümü şaşırmış, girdiğim o sapa yolda arabam arıza yapmıştı. Cep telefonun çekmediği dağ başında öylece kalakalmıştım. Yolu gözlerken aceleciliğim için kendime kızıyor ana yoldan ayrılmamalıydım diye söyleniyordum. Arabamı kilitleyip yürümeyi düşünsem de ne tarafa doğru ve ne kadar yürümem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Elbet geçen bir araba olur umuduyla beklerken hava kararmaya başladı. Ne kadar beklediğimi hatırlamıyorum ancak hava iyice kararmışken uzaktan bir çift far göründü. Yaklaşınca gelenin traktör olduğunu anladım. Üzerinde yaşlı bir adam vardı. Heyecanla el edip durdurdum. Durumu anlatıp telefon ile yardım isteyebileceğim bir yere kadar bırakmasını rica ettim. Cevap vermedi. İnip traktörünün arkasındaki demir kutuyu açtı, bir şey aradı. Yüzünü ekşitip “tomruk çekiciyi evde bırakmışım. Olsaydı kaldırır çekerdik arabanı. Bu saatten sonra bu yolda kimseyi bulamazsın. Atla hele bizim eve gidelim. Bakarız çaresine.” Dedi. Gideceğimiz yerde cep telefonunun çekip çekmediğini sordum, cevap vermedi.

Arabamı kilitleyip terkiye oturdum. Asfaltta bir süre yol aldıktan sonra toprak bir yola sapıp bir yarım saat daha hoplaya zıplaya ilerledik. Ne bir ışık, ne de bir sesin olmadığı yerlerdeydim. Yolun sonuna doğru cılız bir ışık belirdi. Yaklaştığımızda yanan ışığın lüks lambası olduğunu fark ettim. Ulaştığımız bağ evinin elektriği yoktu. Cep telefonu ise tahmin edileceği üzere çekmiyordu. Traktörü süren yaşlı adam kadar olmasa da yaşlı sayılabilecek hanımı karşıladı. Hiçbir şey söylemeden elime bir gaz lambası tutuşturup tuvaleti gösterdi. Elimde gaz lambası ile çekinerek girdiğim bağ evinde oldukça temiz sayılabilecek bir tuvalet ve lavabo bulmak sevindirmişti. Dışarı çıktığımda evin hanımı çardağın altına sofra hazırlamıştı. Pek konuşmuyorlardı. Bir iki lokma yedikten sonra bizim ihtiyar hanımına dönüp “yolda buluştuk” dedi. Sonra yine konuşmadan yemeğe devam ettiler. “Yemekten sonra tomruk çekiciyi de alıp arabanın yanına gidecek miyiz?” diye sordum. Kafasını kaldırmadan yemeğine devam etti. Bitirdikten sonra hanımına “tanrı misafirine bir döşek aç hele” deyince teslim bayrağını çektim. Yemekten sonra bahçede evin duvarına yasladıkları divana geçtik. Hanımı sofrayı toplarken yardım etmek istememi yadırgadıklarını görünce misafir olduğumu ve kurallara uymam gerektiğini fark edip vazgeçtim. Baktım konuşmaya niyetli değiller, kendimi tanıtıp nereden gelip nereye gitmekte olduğumdan, neden dağ yoluna yöneldiğimden, arabamın arıza yapmasından söz etsem de konuşturmayı başaramadım. Ayağa kalkıp önümüzdeki tütün tarlasının içine ilerledim. Çaresizce cep telefonumun çekip çekmediğini kontrol ettim. Şarjı bitmesin diye kapatırken ihtiyar yanıma gelip “yıldız kurdu toplama” zamanı dedi. Sessizce tütün yapraklarının altından ve gövdelerinden topladığı ateş böceklerini elindeki tahta kafesin içine atıyordu. Kaçmadıklarını görünce ben de bir iki tırtıl toplayıp destek verdim.

- Ateş böceği mi bunlar? Yakaladıklarınızı ne yapıyorsunuz?

- Yıldız kurdu deriz bunlara. Kafese koyar karınca ile besleriz. Onlar da aydınlatabildiği kadar ışık verirler oldukları yere.

- Tütüncülük mü yapıyorsunuz? Hani tütün ekimi bitmişti?

- Doğru dersin, tütün ekmenin anlamı pek kalmadı ama bildiğimiz başka iş yok. Tütün, pamuk eker biraz da bostan yaparız.

- Sizden başka kimse yok mu? Çocuklar filan?

- Olmaz mı? Okutup şehre gönderdik. O da bizim görevimizdi. Evlenip çoluk çocuğa karıştılar, torun gördük sayelerinde. Arada gelir, el öper yardım da ederler. Ancak onlar tırtıldan kelebeğe dönüp uçup gitti. Hanım arada ağlaşsa da hayatın gerçeği bu.

Henüz ay belirmediği için karanlık çok daha yoğundu. Yere doğru eğilip bakıldığında tütünlerin gövdelerinde yüzlerce yıldız kurdunun yanıp sönen ışıkları görülüyordu. Toplamayı sürdürdük. Uzaktan hanımının “çay hazır” sesi ile çardağa döndük. İhtiyar topladığı yıldız kurtlarının kafesine yerdeki karınca öbeğinden bir tutam atıp kafesi sundurmanın altına astı. Çay içerken de boş durmuyor kuruttukları cevizleri kırıp ayıklıyorlardı. Çocuklarını sorup konuşturmaya çalıştım.

- Çocuklar okuyup istedikleri yere gelebildiler mi?

- Okudular ama istedikleri yere gelebildiler mi bilemem. Büyük oğlanın el becerisi yoktu ama iyi hesap yapar, kafası matematiğe çalışırdı. Şimdi bir reklam şirketinde çizim filan yapıyor. Küçük oğlanın ise eli işe yatkındı. Becerikliydi. Gitti öğretmen oldu. Lisede tarih öğretmenliği yapıyor.  Bir terslik var ama ben de anlamadım. Üsteleyince kızıyorlar, sormuyorum.

- Mutlular mı?

- Dedim ya sormuyorum. Ev geçindirip çocuk büyütüyorlar. Kafalarını kaldırıp kendilerine bakacak halleri yok. Bizim gibi…

- Neden böyle?

Cevap vermedi. Ayağa kalkıp kucağına aldığı ceviz kabuklarını sönmüş tandırın içine bıraktı. Tütün tarlasından bir dal kırıp yanımıza geldi.

img_1543“Neden olacak, bu topraklar hep böyle. Bazıları bu tütün gibi özünde çiçeğe durmaya çalışsa da yaprağı kıymetlidir. Onu yetiştiren hep uç alır, çiçeğe durmasın ister. Bazıları ise tersine yaprağa değil çiçeğe gitsin istenir. Pamuk gibi çiçeklenip kozaya dönüşmesi beklenir. Anladığım kadarıyla bu topraklar, bizim oğlanlar gibi çiçeğe gitmesin diye ucu alınıp bodur bırakılan tütün gibi insanlar veya yaprağa gitmesin çiçeğe dursun diye suyu kesilip eziyet edilen pamuk benzerleriyle dolu.” dedi. Muhabbetin devamında kışları ilçe merkezinde kalıp yazları atadan kalma arazilerine ve bu bağ evine gelip toprakla uğraştıklarını ekip diktikleriyle geçinip neredeyse hiç para harcamadan yaşadıklarını anlattılar. Zor olmuyor mu böyle diye üsteleyince hanımı çayları tazelerken “Biz ev diye bu damı, bu toprağı bildik.” dedi. Çayımı tazelerken misafirperverlikleri için teşekkür ettim. Cevap vermeyip cevizleri kırmayı sürdürdüler. Gecenin devamında izin isteyip hazırlanan yer döşeğine uzandım. Birileri beni merak etse de ulaşamayacakları bir yerde olmanın tedirginliği içinde uykuya daldığımı ve her şeyin birbirine karıştığı çiçekli böcekli garip rüyalar gördüğümü hatırlıyorum.

Ertesi sabah erkenden dışarıdan gelen sesler ile uyandım. Ortalık ağarmış güneş henüz doğmamıştı. Bahçeye çıktığımda onları yine çalışırken buldum. İhtiyar çardağın görece daha gölge olan tarafında toprağa kısa aralıklara çaktığı kazıkları kalın tahta çıtalarla birbirine çiviliyor, hanımı ise kalın iğne ile ince urgana dizdiği tütün yapraklarını kuruması için çıtaların arasına bağlıyordu. Bir kenarda geceden toplanmış kırma tütün yapraklarına bakılırsa uyumamış, çalışmışlardı. Karınca gibiydiler. Onları hiç boş otururken görmediğimi fark ettim. Beni görüp selam verdiler ve işlerini yapmayı sürdürdüler. Elime iğne alıp yaprakları ipe dizmelerine yardım ettim. Görünen o ki yapraklar kurumaya dizilmeden yola çıkılmayacaktı.

“Yaprakların işi bittikten sonra yola çıkıyor muyuz?” diye sordum. Kahvaltı etmeden olmaz dediler. Beni merak edeceklerini söyleyip bir an önce cep telefonumun çektiği bir yer bulup haber vermem gerektiğini söylesem de dinletemedim. Elimi yıkarken tütün yapraklarının parmaklarımı sarartmış olduğunu fark ettim. Kahvaltı sırasında hanımı benim telaşlı halime bakıp “Her işte bir hayır vardır. Sıkma canını gidersin varacağın yere” deyince “gece vakti dağ başında yolda kalmanın hayrı mı olurmuş?” Diye söylendim. Birbirlerine bakıp gülüştüler. İhtiyar önündeki tandır ekmeğini ikiye bölüp bana uzattı ve söze girdi;

- Hayrı olur da kime hayrı olur bilemezsin. Yıllar önce çocuklarım küçükken bekarlık arkadaşlarımla kasabanın kenarındaki piknik alanına gitmiştik. Evlenmiş baba olmuştuk ama serde delikanlılık vardı. Hepsi mahalle arkadaşımdı. Yedik içtik. Dönerken senin gibi yolda kalmış bir araba ve içinde karı koca gençten bir çift gördük. Bizim arabada yer olmadığı için onları alamayacaktık. Kasabaya yeni atanan öğretmen karı koca olduklarını sonra öğrendim. Yardımım dokunur belki diye inip yanlarında kaldım. Uzunca bir süre uğraştıktan sonra arabayı çalıştırıp yola çıkmayı başardık. Kasabaya vardığımızda arkadaşlarımı taşıyan arabanın önlerine çıkan bir köpeğe çarpmamak için direksiyon kırıp kasabanın girişindeki köprüden aşağı uçtuklarını ve hepsinin öldüğünü öğrendim. Bir şey beni çocuklarıma bağışlamış, arkadaşlarım ile birlikte ölmekten kurtarmıştı. Gerçi o zaman hiç böyle bakmamış olanlara isyan edip durmuştum. O gece onlara hepimiz yardım edebilirdik. Arka koltukta kenarda oturan olduğum için arabadan ben indim. Arkadaşlarımı toprağa verdiğim günden beri biraz da onlar için yaşıyor, hayatımı daneleyip oraya buraya saçıyorum. Aklımca onları da kendi hayatımda yaşatmaya çabalıyorum. Dedim ya neyin kime hayrı olduğunu zaman gösterir. Karnını doyurduysan el at şu tomruk çekiciyi traktöre yükleyelim de örümceği ağına kavuşturalım.

Son söylediklerini anlamasam da üstünde durmadım. Tomruk çekiciyi traktörün ardına yerleştirip yola çıkmaya hazırlandık. Hanımının elini öpüp teşekkür ettim. Helalleştik. Yanıma bir parça ekmek ve peynirden oluşan azık vermeyi de ihmal etmedi.

Yola koyulup arabanın yanına vardığımızda güneş yükselmişti. Tomruk çekici ile arabanın burnunu yukarı kaldırıp traktörün arkasına bağladık. Traktör eşliğinde ana yol kenarındaki benzinciye varmamız bir kaç saat sürdü. Cep telefonum çekmeye başlamış evdekileri arayıp haber verebilmiştim. Bizimki arabayı yere indirdikten sonra gitmek için izin istedi. Bulduğumuz tamirci arabanın sorunun kısa sürede giderdi. Tamirciye ödeme yapmak için cüzdanımı çıkardığımda bizimkine de yardımının karşılığı olarak ödeme yapmak istediğimi söyledim. Elini kaldırıp sert bir bakış attı. “Hiç olmazsa masrafını” diyecek oldum susturdu.

- Git hadi. Evdekiler seni bekler. Bana borcun yok. Burada olanlar o kazada bıraktığım arkadaşlarımın hesabına yazıldı ve ödendi.

- Kartımı vereyim, işiniz olursa beklerim. Ödeşiriz.

- Ne laf anlamaz adamsın. Ödeşme yok. Sen bizim için hanıma tanıttığım gibi “yolda buluştuk” tan başka biri değilsin. Bu kadarı yeter. Gitmeliyim. Yağmur gelmeden tarladan pamuğu kaldırmam gerekiyor.

yolda-bulustuk

Elini sıktım. Arka koltuktaki yazlık şapkamı “Güneşten korur. Benden sana hediye, başka bir anlamı yok” diyerek uzattım. Hafif bir gülümseme belirdi. “Belki tüm hayır bu şapkadadır, kim bilir?” dedi ve başına taktı.

- Sizi ve eşinizi unutmayacağım. Hiç sizler gibi çalışkan ve sevecen birilerini tanımamıştım. Karınca gibisiniz. Sürekli çalışıyorsunuz. Üstelik kim olduğumu bile sormadan yardım ettiniz. Size minnettarım.

- Karıncayız ya. Bağ yerinde ne olur insan? Ya balcılar gibi arıları çalıştırıp tembellik yapar ya da bizler gibi sefil karınca olur gün boyu çalışır. Burada herkes biraz karıncadır.

- Peki ya çocuklar, onlar da sizin gibi mi?

- Şehir ne karınca, ne de arı barındırıyor. Şehirde herkes senin gibi örümceğe benziyor. Bizim çocuklar da öyle. Yolda kaldığında derdin araba olsa da benden telefonunun çektiği bir yere kadar ulaştırmamı istemedin mi? Ağını kaybetmiş örümcek gibiydin. Bak onca aksiliğe rağmen ağına ulaşınca rahatladın. Dediğin gibi, biz karıncayız, yeri gelir örümceğe av oluruz ama hep çalışırız, hem de birbirimiz için çalışırız.

- Örümcek gibi olmak pek iyi bir şey değil, anladığım kadarıyla.

- Örümcek gizlenir, göremezsin. Onu var eden yaptığı ağdır. Ağını görünce örümceğin orada olduğunu bilirsin ama kendini pek kimseye göstermez. Şehir insanları da örümcek gibi ürkek ve hep kendine çalışır. Kocaman şehirde küçücük bir hayatın içine tıkılıp ağında bekleyen örümcek gibi yaşamayı matah bir şey sanıyorlar. Evden işe işten eve gidip geliyor, ne gökyüzünü görüyor, ne de birbirlerini. Korkularını bile paylaşmıyorlar. Çocuklarım buna alıştı, alışana kolay belki. Ancak biz alışamadık.

- Peki ya karınca?

- Karınca gizlenmez, neyse odur. Hep çalışır. Ancak diğer karıncalar için de çalışır. Buraların insanı karınca gibidir. Biz de ürkek yaşarız ama korkularımız ortaktır. Pamuğa yağmur yağacak veya tütüne zararlı dadanacak diye endişeleniriz. Böyle olmak bize iyi geliyor.

Tomruk çekiciyi traktörün arkasına birlikte yerleştirdik. “Hadi git artık, yolcu yolunda gerek, ana yoldan da ayrılma” diyerek sırtımı sıvazladı. Helalleştik. Verdiğim şapkayı kafasına yerleştirip traktörüne bindi ve hafiften bir el sallayıp uzaklaştı.

Tekrar yola koyulduğumda tütün yapraklarının avuçlarıma sinen sarılığından başka bir gün önceye göre hiç bir şey değişmemiş gibiydi. Ancak isimlerini dahi öğrenememiştim. Benim için “yolda buluştuk” deyip geçmişlerdi. Yaşananların o iki sözcüğe nasıl sığdığına hayret ediyordum. Ana yol  ise yine ağır akıyordu.

Mehmet Uhri

En Alttaki Taş

Nisan 5th, 2017

img_0712

Kızımın sahilde üst üste konmuş taşlara doğru koşturduğunu görünce “dokunma onlara” diye bağırdı, balıkçı. Oltasını bırakıp kızımın üstüne yürüyünce araya girdim. Kızım da korkup arkama saklanmış, olanları anlamaya çalışıyordu. Güneşin henüz yeterince ısıtmadığı kuzey rüzgarı serinliğinin içimize işlediği ılık bahar gününde sahilde yürüyüş yapıyor, midye kabuğu topluyorduk. Sahilde farklı boydaki taşların büyükten küçüğe üst üste dizildiği taş yığını kızımın dikkatini çekmiş ancak saçı sakalı karışmış yanık tenli yaşlı balıkçı kızıma bağırıp üstüne yürümüştü. İlk anda taşların denize atılan bir oltayı işaret etmek için o şekilde dizildiğini düşünmüştüm. Ancak ortalıkta olta da görünmüyordu. Sakin olmasını rica edip kızımın kötü bir niyeti olmadığını söyledim.

- Niyet meselesi değil. İş niyete kalırsa kimin kime ne ettiğinin hiç önemi kalmaz. Onlar kim bilir kimin niyet taşı? Ellemeyin.

- İyi de er veya geç dalgalar onları yıkıp denize katmayacak mı?

- Tamam işte. O iş için konuldu onlar. Denizin işini yapmasını bekliyor.

- Tam anlamadım. Bu taşları siz dizmediyseniz ne için buradalar?

Cevap vermeden birkaç adım geriye gidip oltasını yeniden eline aldı. Hafifçe misinayı yokladı. Makarayı biraz sarıp bana ve kızıma baktı. Kızım yine çekinip arkama gizlendi. “O taşları ben dizmedim. Taşları dizenin dileği büyük olmalı. Niyet edip seçtiği taşları üst üste koyup bırakmış. Bunu yapan, her niyet taşına bir anlam yükler, her bir dileğin birbiri peşi sıra gerçekleşmesi ile alttaki büyük beklentinin gerçekleşeceğine inanır. Dileğin gerçekleşmesi ise dalgaların taşları içine almasına kadar sürer. Taşları dizen, denize bu kadar uzak yerleştirdiğine göre kendince olmayacak bir şey dilemiş olmalı. Yine de bırakalım deniz işini yapsın. Başkasının niyetine bir de biz engel olmayalım istedim. Kızı korkuttum sanırım. Kusura kalma.” dedi. Daha sonra makarayı sarıp oltayı topladı. Yanındaki boş su kovasına bakılırsa av pek bereketli değildi. Rastgele diye yüksek sesle bağırıp oltayı yeniden savurdu. Kızımın tedirginliği geçmiş kenarda mide kabuğu veya çakıl taşı toplamaya başlamıştı. Az önce bulduğumuz mürekkep balığı sırtını ise elinden bırakmamıştı. Balıkçının yanında kalıp biraz lafladım. Doğma büyüme o sahil kasabasından olduğunu, dedelerinin Lozan mübadelesi ile gelip yerleştiğini o gün bugündür buradan pek çıkmadıklarını anlattı. Yakınlardaki zeytin işletmesinden emekli olduktan sonra balık avlayıp vakit geçirdiğini, denizden günlük rızkını çıkarmaya çalıştığından söz etti. Bu arada attığı oltaya gelen irice iki istavrit yüzünü güldürdü. Ayağımızın uğurlu geldiğinden söz etti. Oltayı tekrar savururken birlikte rastgele diye seslendik.

Açıktan geçen ve peşinden gelen martıların çokluğundan bereketli bir avdan döndüğü anlaşılan tek kamaralı küçük balıkçı teknesinin kornasına bizimki el sallayarak yanıt verdi.

- Bakma böyle balığın küçüğüne büyüğüne sevindiğimize, insanı gibi denizinin de bereketi kalmadı. Selam edip iki laf edecek insan da bulamaz olunca ne kahveye gidesi oluyor insanın, ne de çarşıya çıkası. Oltayı savurup denizle hasbıhal etmek daha iyi geliyor.

- Rahatsız etmiyoruz umarım.

- Ne rahatsızlığı? Yine yanlış anladın. İnsanın kendi rahatsız olunca, kafası rahat olmayınca, başkalarından uzak durmalı, hastalık gibi kaygıların da bulaşıcı olacağını bilip haddini bilmeli. Yani sorun kimsede değil, bende.  Az önce taşlar yüzünden küçük kızın kalbini kırdım. Korkuttum. Bak uzak duruyor. Gelip kovada yüzen balıklarla bile oynamıyor.

- Nereden bilelim. Ne niyet taşı biliriz ne de senin o taşlara bekçilik ettiğini. Baştan çekindi tamam ama birazdan gelir yanımıza, dert etme. Sahi o niyet taşlarından sen hiç dizdin mi?

- Seneler önce dizmiştim. Dileğim büyüktü. Babadan kalma evi yıkıp yerine apartman yapmak istiyordum. Hem ev yenilenecek hem de mülk sahibi olacaktım. Müteahhit kat karşılığı yıkalım deyince dileğimin gerçekleşiyor olmasına çok sevinmiş, dizdiğim dilek taşlarının işe yaradığını düşünmüştüm. Ancak rahmetli anam yuvamı yıktırmam diye tutturdu. Baştan çok kavga ettik. Mübadele ile evlerini arkalarında bıraktıkları için yuvasına dokunulsun istemiyordu. “Bir daha yuvamı terk edemem, acıyın bana ve şu evi paylaştığım yuva yapmış kuşlara” diyerek direndi.

- Sonra ne oldu?

- Anamı ikna edemedik. Ev yıkılmadı. Dededen kalma zeytinliği satıp evi onardık. Öfkelenmiştim. Dizdiğim niyet taşlarını kendi elimle dağıttım. Evden ayrılıp işe yakın ev tuttum. Ancak anam haklıydı. Yuva dağıldı mı bir daha o evin, o ailenin bereketi olmuyordu. Anamı dinlemeyip evini yıktıranlardan şimdi burada kimse yaşamıyor. Hepsi bir yerlere gitti. Oradan gelen paranın da kimseye hayrı olmadı. O eski ev aileyi bir arada tuttu, sayesinde uzağa gitmekten korkmadık. Rahmetli dedem okumak için şehre giden torunlarına “dönüp gelecek evi olunca uzaklaşmak zor olmaz, bize bunu bile çok gördüler” diyerek yol harçlığı verirdi. Meğer yıkılsın istediğim o köhne ev bizi bir arada ve burada tutarmış. O günden sonra  bir daha niyet edip taş toplamadım. Yine de niyet edenin dizdiği taşlara da dokunup vebal altına girmeyi pek doğru bulmam. O yüzden ürküttüm küçük kızı.

Savurduğu olta ile denizden iki istavrit daha aldı. Kızımın meraklı bakışları altında oltadan çıkarıp kovaya bıraktım. Bizimki oltayı tekrar savururken göz ucuyla kızımı işaret etti. Kızım kovada yüzen balıkların yanına eğilmiş onlarla konuşuyordu.

img2-2

Güneşin bulutun ardına girmesi, denizden gelen esintinin giderek sertleşmesi ile daha fazla orada duramayacağımızı anladık. “Söylediklerine bakılırsa ne dilesen veya neye niyet etsen de evine dokunmayacaksın, öyle mi?” diye sordum. Eliyle arkamızdaki yamacı işaret etti. Dikkatli bakınca budanmış ağaçları gösterdiğini anladım. “Bak belediye geldi tüm ağaçları budadı ve üzerinde kuş yuvası olanına dokunmadı. Kuş yuvası bile olsa yuvaya dokunmanın uğursuzluğunu herkes bilir. Dileklerini taşa okuyup üst üste dizsen de en alttaki taşın yuvan olduğunu unutmayacaksın. Ona dokunmayacaksın. Kız üşüdü, hadi gidin artık” dedi. Kızımla birlikte rastgele diyerek yanından uzaklaştık.

Seneler sonra tekrar o küçük sahil kasabasına gittiğimde o günü ve balıkçıyla konuşmamızı hatırladım. Kasaba büyümüş pek çok eski ev yerini “peynir kalıbına” benzeyen beton binalara bırakmıştı. Eskiden kalan bir kaç ev ise hayli viran halde olsa da içindekilerle birlikte ayakta kalmayı başarmıştı. Balıkçı barınağı büyümüş marinaya dönüşmüştü. Hafiften yağmur yağıyordu. Sahilde kimse yoktu. Kumsalın bir ucunda hafifçe yan yatmış dizili taşları görünce ister istemez gülümsedim. Kimin dizdiği meçhul olsa da niyet yola çıkmıştı.

Mehmet Uhri

Not:  Bu anlatı, Trilyeli Hasan Özata’ya saygıyla ithaf olunmuştur.

Hayatın Acemisi

Mart 9th, 2017

img_1509

Hastanede mesai bitmek üzereydi. Bir hışım odama girip “o çiçekçiyi bulmamız gerekiyor, hem de hemen” diye söylendi. Çocukluk arkadaşımdı. İlkokula beraber başlamıştık. Zaman içinde farklı yerlere savrulsak da birbirimizi unutmamıştık. Abisinin vefatından beri görüşmemiştik. Cebinden çıkardığı üzerinde ismi yazılı zarfı uzatıp “abim ölmeden önce bunu yazıp bırakmış. Odasını boşaltırken tesadüfen çekmecesinde buldum.” dedi.  Mektuptan çıkan kâğıtta el yazısıyla “O çiçekçiyi bul, vereceği çiçeği mezarıma dik. Dedemin mendilini de gövdesine sar. Parası ödendi.” yazıyordu. Yazılanlardan bir şey anlamadığımı fark edince “o gece hastanede aynı odayı paylaştığımız çiçekçi olmalı, sen de vardın. Hatırlamalısın. Hatta onun bir yerlerde adres veya telefon numarası da olmalı. O çiçekçiyi bulmalıyız” diye üsteledi.

Yavaş yavaş hatırlamaya başlıyordum.

Yıllar sonra karşıma çıkmış kendinden yaşça hayli büyük abisinin rahatsızlığının ciddi olduğunu söyleyip yardım istemişti. Hastalığı hayli ilerlemişti. Tıbbi çabalara beklenen yanıt alınamamış ve tedavi gördüğü hastane son günlerini evinde geçirmesi için taburcu etmişti. Ev ortamında bakımın zor olacağı endişesiyle bir süre daha hastane ortamında kalması için ricacı olmuştu. Görev yaptığım hastanede bir süre yatırılmasını ve destek tedavi verilmesini sağlamıştım. Hastanemizde kalan abisine arkadaşım refakat ediyor geceleri de yanında kalıyordu. İşte o hastane günlerinden biri nöbetime denk gelmiş gece yarısına doğru yanlarına uğrayıp bir süre konuşmuştuk. Hastamız odayı yaşlıca bir beyefendi ile paylaşıyordu.

Hastalığını ve durumun ciddiyetini biliyordu. Sesimi çıkarmadan bir süre onlarla oturdum. Bir ara hastamız bana doğru elini uzatıp pencereye gitmek istediğini söyleyip yardım istedi. Kardeşi araya girmeye çalışsa da hastamız bunu benim yapmamda ısrarcı oldu. Kardeşi hastamızın her gece dışarının soğuk olmasına aldırmadan pencereyi açıp bir süre kafasını dışarı uzattığını odada yatan diğer hastanın ise içerinin düşen sıcaklığı nedeniyle rahatsız olduğunu ancak inatla bunu yapmayı sürdürdüğünü anlattı. Hastamız pencereyi açıp yağan sulu kara aldırmadan bir süre kafasını dışarıda tuttu. Daha fazla üşümemesi için araya girip pencereyi kapattım. Diğer yatakta yatan yaşlı beyefendi ise üşümemek için çoktan yorganın altına girip iyice sarınmıştı. Arkadaşıma bunu neden yaptığını sordum cevap vermeyip abisinin yanıtlamasını bekledi. Hastamız yatağına oturup elimi bıraktı. Kafasını önüne eğdi.

-        Her gün biraz daha eksiliyorum. Bedenimin bu dünyaya tutunamadığının farkındayım ancak düşüncelerim öyle değil. Onlar hiç eksilmedi. Anılar, hisler, fikirler, sorular, yaşanmış yaşanmamış ne varsa hepsi kafamın içinde dönüp duruyor. Onlar eksilmiyor.

-      Onlardan kurtulmak mı istiyorsunuz?

-      Pek sayılmaz. Benimki daha çok bir endişe. Küçüklüğümde dedemin vefatından sonra babama insan ölünce düşüncelere ne oluyor diye sormuştum. Çünkü dedem benimle konuşur hayata dair hep bir şeyler anlatır, vakit geçirir, ilgilenirdi. Söylediklerini pek anlamasam da dedemi çok severdim. Babam ise deden gitmeden düşüncelerini senin için rüzgâra savurdu, rüzgârı iyi dinlersen anlattıklarını işitebilirsin diyerek beni avutmuştu. O günden beri hep rüzgârı dinlerim.

-      Pencereyi açıp rüzgârı mı dinliyorsunuz?

-      Keşke öyle olsaydı. Sıranın bana geldiğini düşünüyor ara sıra kafamı dışarı çıkarıp düşüncelerimi rüzgâra savuruyorum.

-      İşe yarıyor mu?

-      Sanırım hayır. Ama hiçbir şey yapmamaktan iyi olduğunu düşünüyorum. Düşüncelerimi yanıma alıp götüremediğime göre gidebildiği neresi varsa gitsin istiyorum. Dindar olmasam da inançlı biri sayılırım ancak isyan etmeden duramıyorum.

O ana kadar sesi çıkmadan bizleri izleyen diğer hasta, pencerenin kapatılmasıyla içerinin tekrar ısınmasını fırsat bilip yorganı üzerinden atıp yatağında doğruldu. Gözlüklerini ve elindeki gazeteyi etajerin üstüne bıraktı.  Bizlere dönüp “ona buna isyan etmekle zaman yitirmeyip içinden geçip gitmekte olduğumuz hayatı görmeye çalışsaydınız böyle gereksiz konuları dert etmeyecektiniz” gibi bir laf etti. Arkadaşım araya girip “isyan etmeyip de ne yapacaktık? Hem bundan size ne?” diye yanıt verince ortalık az öncekinden de beter soğuyuverdi.  Odada gerginlik tırmanmadan araya girmek istesem de abisi elini kaldırıp bizlere engel oldu. “Açıklamasını bekleyelim” dedi. Hep birlikte yatağında oturan yaşlı adama baktık.

-      Kızmayın hemen. Gerçi ben de gençken böyle çabuk parlardım. Hiç istemem ama siz de en sevdiklerinizi kaybederseniz beni anlarsınız. Önce oğlumu sonra eşimi toprağa verdim. Ben de inançlı biriydim, isyan etmemek için çok uğraştım. Onca yaşam tecrübeme rağmen hayatın acemisi olduğumu üstte olup toprak atarken fark ettim. Yaşamanın zor, ölmenin ne kadar kolay olduğunu gördüm.

-      Peki ya sonra?

-      Peki ya sonra… İşte sorun burada. İnandığım ne varsa bana hep sonra olacaklar konusunda yön gösteriyordu. Yaşanan ne varsa hepsi ölümden sonraya kadar uzanan “peki ya sonra?” sorusunun içinde paketlenip sana sunuluyordu. Hayat yanan bir mum gibi akıp giderken bile sizin az önce yaptığınız gibi sonrayı sorgularken buldum kendimi. Hâlbuki her şey olup bitmişti. Onları orada bırakıp sonrasızlığın içine düşmüştüm. Onca anı, yaşanmışlık, düş ve düşünceler ile buradayım, üstelik onları rüzgâra savursam da ulaşmasını düşleyeceğim pek kimse kalmadı. Diyeceğim eksilen beden değil, ömrümüz. Dahası camı açıp savurdukların da senin değil. İnanma bunlara.

Az önceki soğuk havadan eser kalmamış odaya derin bir sessizlik çökmüştü. Hastamız ise biraz olsun anlaşılmış olmanın verdiği cesaret ile hayat diye bize sunulanın kimlikler ve rollerden başka bir şey olmadığını anlatarak sürdürdü konuşmasını.

-      Bize sunulan kimlik ve o kimliğin gerektirdiği rolü başarıyla oynarsak mutlu bir hayatımızın olacağına inandırılmışız. Rolümüze ve kimliğimize itiraz etmek aklımıza bile gelmemiş. İtiraz edenlere de hep kötü gözle bakıp rahatsız olmuşuz. Başarısız biri olduğumu söyleyemem, rollerimin hakkını verdiğimi düşünüyorum. İyi bir baba iyi bir vatandaş ve eş olduğumu biliyorum. Ama bunlar beni mutlu etmeye yetmiyor. Birilerinin “aferin” demesini bekleyerek koca bir ömür geçirdim. Hepsi oyunmuş. Acemisi olduğum hayat oyunu ise hasta olup kendinle, hastalığınla ve kendi gerçeğinle yüzleştiğinde başlıyormuş. Orada, daha önce başarıyla oynadığını sandığın roller hiç işe yaramıyor.

Bir suskunluk anında araya girip “iyi de bunun bir çaresi yok mu?” diye sordum. Bu soruyu kendine sorup durduğunu tatminkâr bir yanıt bulamadığını herkesin kendi yanıtını araması gerektiğinden söz etti. Emekli olup pek göz önünde olmayan bir yerde evinin altındaki küçük dükkânı tutup çiçekçiliğe başladığından zamanının büyük kısmını dükkânda geçirdiğinden, orada kendi seçtiği ve giderek acemisi olmadığı bir hayat bulduğunu anlattı.

-      Çiçekçi dükkânlarını bilirsiniz, hep birbirine benzer. Önde çiçekler ardında hep gölgede bir çiçekçi olur. Giren çıkan çiçeklere bakmaktan sizi görmez. Görse de çok umursamaz. Yani bir rol yapmanıza gerek yoktur. Kendi olmanız yeter.

-      Neden özellikle çiçekçi dükkânı?

-      Çiçekçi dükkânlarının, bu kadar saçma kurgulanmış, kimliklere ve rollere bulanmış, baskılanmış olmasına karşın hayatın inatla sızmaya çalıştığı, kendini görünür kıldığı yerlerden olduğunu düşünüyorum.  Önemi ve maddi değeri anlamsız olmasına karşın çiçekler içimizdeki bir şeylere dokunur. O yüzden hastane önlerinde hep bir çiçekçi bulunur. Dükkâna gelenler geçici bile olsa birine çiçek götürüp onun hayatına gerçek anlamda dokunmanın, rol yapmadan gerçek bir şeyler yapmanın telaşı ve hafif suçluluk duygusuyla gelirler. Orada ne kimlik, ne rol işlemez. Acemice de olsa kendi oluverirler. Gerçi rol icabı çiçekçiye girenler de az değil ama yine de bana iyi geldiğini düşünüyorum. Orada inandığım inanmadığım ne varsa unutuyor sadece kendim oluveriyorum.

Gece ilerlemişti. Arayanlar yüzünden çok istememe karşın odada yanlarında kalamadım. Onları orada öyle bırakıp çıktım. Sabaha karşı uğradığımda hastalarımızı derin uykuda buldum. Arkadaşım uyumamıştı. Koridora çıkıp hemşire odasında sabahın taze çayından ikram ettim. Geceki muhabbetin abisine iyi geldiğini, çoktandır bu kadar kesintisiz uyumamış olduğunu söyledi. Bir süre daha zaman geçirip odaya döndüğümüzde hastamız yeni uyanıyordu. Yaşlı beyefendi ise henüz uyanmamıştı. Hastamız kardeşine ve bana bakıp elimi tuttu. “Dün gece güzel rüyalar gördüm. En son hatırladığım bir gül bahçesinin kenarındaydım. Kuşlar şakıyordu. Daha önce sesli rüya gördüğümü hatırlamıyorum. Ne ilaç verdiyseniz iyi geldi, yine ondan verin.” dedi.

Hastamızı ve o ihtiyar çiçekçiyi bir daha görmedim. Bir süre sonra gelen mesaj ile abisinin kaybedildiğini öğrendim. Cenaze sırasında da konuşmadık.

Abisinin vefatının üzerinden bir yıldan fazla geçmişti. Bir hışım odama gelip benden o gece odayı paylaştıkları ihtiyar çiçekçiyi bulmamı istiyordu. İlk anda bulamayacağımdan endişe etsem de eski nöbet listelerinden nöbetçi olduğum günü ve o gün serviste yatan hasta listesine ulaşıp kısa sürede hastanın kimlik bilgilerine ulaştık. Telefon numarası yoktu. Adresin bile doğruluğundan emin değildik. Birlikte elimizdeki adrese gittik ve çiçekçi dükkânını bulduk. Ancak kapalıydı. İçeride birkaç saksıdan başka bir şey kalmamıştı. Sağa sola sorduk bir yerlere telefon açtılar, bekledik. Az sonra üniversite öğrencisi olduğunu ve hastamızın evinde oda kiralayıp onunla birlikte yaşadığını söyleyen gençten bir delikanlı çıktı geldi. Uzun süredir rahatsız olduğunu, çiçekçi dükkânını kapatıp daha iyi bakılabilmek için akrabalarının yanına Bursa’ya gittiğini anlattı. Omuzlarımız düşmüştü. Arkadaşım son bir umut cebindeki mektubu gösterip bu konu hakkında bilgisi olup olmadığını sordu. Delikanlı dükkânı açıp içeriye girdi. Kenarda duran konserve tenekesine gömülmüş gül fidanı ile geri geldi. “Ustam gitmeden önce bunu bana emanet etmiş, üstüne de zarftaki o ismi yazmıştı.” Diyerek bize uzattı. Teşekkür edip borcumuzu sorduk. Ücreti ödendi notu düşüldüğünü gösterip borcumuzun olmadığını söyledi.

img_1507

Dönüş yolunda ikimiz de konuşmadık. Hüzünlenmiştik. Ara ara elimizdeki fidana baktık. Beni hastaneye bırakırken sarılıp teşekkür etti. “Gitmem gerekiyor. Vasiyeti yerine getirmeliyim” diyerek uzaklaştı. Birkaç gün sonra arkadaşımdan vasiyetin gerçekleştiğine dair bir fotoğraf ve “Acemisi olsak da aynı hayatın içinden geçiyoruz, iyi ki varsın.” mesajı geldi.

Mehmet Uhri

Not: Bu öykü Türk Tabipleri Birliği Ankara Tabip Odası tarafından 14 Mart Tıp haftası etkinlikleri kapsamında her yıl düzenlenen öykü yarışmasında 2017 yılında üçüncülük ödülü almıştır.

Bilimin Yolu, Labirentler ve Algoritmalar

Şubat 27th, 2017

resim2

Bilimin yolunu anlayabilmek için öncelikle nasıl düşünüyoruz sorusunu yanıtlamamız gerekiyor. Duyu organlarımız ile dünyayı algılıyor ve bunu imgelere dönüştürüyoruz. İmgelerimizi ise gruplandırıp kutucuklara yerleştirip kavramlarımızı oluşturuyoruz. Sözgelimi, gözümüzün gördüğünü zihnimiz kırmızı, sarı yeşil gibi imgelere dönüştürüyor tüm bunları “renk” kutucuğu içinde kavramlaştırıyoruz.

Dahası, oluşturduğumuz kavramlar arasında bağlantılar kuruyor yeni kavramlara doğru yol alıyoruz. Kavram kutucukları ve bu kutucuklar arasında bağlantı yollarından oluşan görüntü, yukarıdan bakıldığında hayli karmaşık bir labirenti andırsa da bizler labirentler ile düşünüyor algoritmalar ile yolumuzu yönümüzü buluyoruz.

Evlerimizin oturma planından otoyollara, metro sistemlerine kadar yukarıdan hayli karmaşık görünen labirent sistemleri ile düşünüyoruz.

resim1Labirent metaforuna hiç yabancı değiliz ve insanlığın ortak aklında çok güçlü bir yer tutuyor. Tarihçi Plutarcos’un metinleriyle anlatalım; Baş tanrı Zeus karanlık yeryüzüne gönderilirken elinde Labrys isimli çifte baltadan başka bir şey yoktu. Zeus bu balta ile karanlığı yarıp bilinmezlik içinde ilerler ve peşinden gelecekler için de yol gösterici olur. Bu arada baltanın diğer keskin tarafı kendi gövdesini yarar ve içinden çıkan bilgelik ışığını da gidilen yolu aydınlatmak için kullanır. Zeus’un Labrys isimli çifte baltayı kullanarak açtığı ve aydınlattığı o zor ve çetrefilli yola labirent adı veriyoruz.

Labrys’in açtığı yoldur, labirent.  Önemli mitolojik bir anlatıda da yer alır. Zeus ve Europa’nın üç oğlundan biri olan Minos Girit krallığına kardeşlerinden daha layık olduğunu kanıtlamak için denizler ve okyanuslar tanrısı Poseidon’dan yardım ister. Poseidon ona kurban etmesi için denizin köpüğü içinden çıkardığı beyaz boğayı armağan ederek yanıt verir.  Poseidon aracılığıyla gerçekleşen mucize nedeniyle Girit tahtına oturan Minos sözünü tutup boğayı kurban etmez yerine bir başka beyaz boğayı kurban eder. Sözünün tutulmadığını gören Poseidon ise intikamını Kral Minos’un karısı Pasiphae’yı gönderdiği beyaz boğaya âşık ederek alır. Pasiphae boğa ile bir araya gelebilmek için mimar ve heykeltıraş Daidalos’tan içi boş bronz bir inek heykeli yapmasını ister. Heykelin içine girip boğa ile birlikte olan Pasiphae’nin bu ilişkisinden başı boğaya gövdesi insana benzeyen kuyruklu bir yaratık olan Minotaurus (Minos boğası) dünyaya gelir. Minotaurus büyüdükçe zapt edilemez ve kral Minos mimar Daidalos’a Minotuarus için çıkamayacağı bir labirent inşa ettirir. Girit kralı her yıl Atina’dan Minotaurus’a kurban edilmek üzere 7 erkek ve 7 genç kız istemektedir. Bu isteklerin sonunun gelmediğini gören Atina kralı Egeus’un oğlu Theseus o yıl babasını ikna edip Minotaurus’u öldürmek için 7 kurban adayından biri olarak gemiye biner. Gemi Girit’e vardığında Kral Minos’un kızı Ariadne ile Theseus birbirlerini görüp âşık olurlar. Ariadne sevgilisine labirentte geri dönüş yolunu bulabilmesi için bir ip yumağı verir. Theseus labirentte ilerleyip Minotaurus’u uykuda yakalar ve öldürür. Kafasını kesip Ariadne’nin verdiği ip sayesinde labirentten çıkmayı başarır. Ariadne’yi de alıp Atina’ya geri döner.

resim2Bu mitolojik öyküde yok edilmesi gereken bir canavar, canavarın içinde olduğu labirent, labirentte doğru yolu bulup canavara ulaşan ve öldürücü darbeyi vuran bir kahraman ve dönüş yolunu bulabilmesi için kullanılan Ariadne’nin ipi anlatılmakta. Günümüzde de sözgelimi canavarımız Kanser hastalığı olsun, ona ulaşmak ve öldürücü darbeyi vurmak için çabalayan bilim insanlarının bir labirentin içinde ilerlediklerini, doğru yolu bulup öldürücü darbeyi vuranlara Nobel benzeri ödüller verdiğimizi ve labirentin içinde yol haritası olarak kullandığımız akış diyagramlarının da Ariadne’nin ipi işlevi gördüğünü söyleyebiliriz.

Labirentler ile düşünüyor, algoritmalar ile yol haritaları oluşturuyoruz.

Bilim ve bilimin yolu üzerine ilk söylemler “aklını özgür bırak, kendi aklınla düşün” anlamına gelen Horatius’un “Sapere Aude” sözü ile başlatılabilir. Bilimsel bilgi üzerine düşünme ise çok yenidir. Avusturyalı felsefeci Karl Popper 1938 de yazdığı “Bilimsel Düşüncenin Mantığı” kitabı ile bilimsel olan olmayan ayrımını yapıp bilim felsefesinin temellerini atar. Kitabın İngilizce baskısının önsözünde “Hiç kuşku yok ki yeryüzündeki en büyük mucize insanlığın bilgi birikimidir” der.

İnsanlığın bilgi birikimi tarih boyunca sınana sınana doğruluğu kanıtlanmış bilgi kırıntılarından oluşur. Bu bilgi kırıntıları bir mozaiğin veya yapbozun parçaları gibi sınana denene bir araya gelerek anlamlı bir resim oluşturmaya başladıkça insanlığın aydınlanma yolunda ilerlediğini görüyoruz. Popper, bilim insanlarının sorumluluğunun mozaiğin her bir parçasının bilimsel bilgi olarak doğru olup olmadığına odaklanmak olduğunu vurgular. Bilginin bilimsel olabilmesinin test edilebilme, nesnel gerçekliğe dönüştürülebilme ve yanlışlanabilme kriterlerinin tümünü içermesine bağlı olduğunu ortaya koyar. “Tanrı vardır biçiminde bir önerme test edilebilir ve yanlışlanabilir olmadığı için bilimsel değildir”  diyerek din ile bilim arasındaki keskin ayrımın felsefi sınırlarını çizer.

Popper’in ardından gelen Feyereband ve Lakatos katı bilimsel metodolojiye de baş kaldırıp bilimin sanat gibi sınırları olamayacağını vurgular. Thomas Kuhn ise “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” isimli eseriyle paradigma kavramını ortaya atar. Her paradigmanın kendi gerçeği olacağını, Newton fiziğinin gerçeklerinin o paradigma için geçerli olduğunu, Einstein fiziği ile evrensel gerçeklerin yeniden tanımlandığını örnek olarak verir. Kuhn’un paradigma tanımı bir bakış açısına göre aydınlatılmayı bekleyen labirent ile benzerlik göstermektedir. Çağdaş bilim felsefecilerinden Nicholas Maxwell ise tüm bunlara ek olarak bilim insanlarının bilgeliğin ışığını da kullanmaları ve üzerinde çalıştıkları alanların insanlığın yararına kullanılması için sesini çıkarması gerektiğini vurgular. Başta sözünü ettiğimiz mitolojik öyküde de Zeus’un elindeki labrys ile karanlığı parçalayıp labirentte ilerlerken baltanın diğer keskin tarafı ile gövdesini yarıp içindeki bilgelik ışığını kullandığı ve yolu aydınlattığından söz edilmektedir.

Tüm bunlar bilim insanlarının öncelikle ellerindeki bilginin doğru olup olmadığına odaklanması gerektiğini ve bilim ile uğraşan insanların erdem sahibi olmaları gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Olmazsa ne olur?

Bilim insanları araştırmalarında bir labirentin içinde ilerlediklerinin farkındadır. Labirentin içinde hedefe neredeyse bir duvar mesafesi kadar yaklaşmış olmanız hedefe vardığınız anlamına gelmez. Eğer bilim insanı bilimsel düşüncenin gerektirdiği biçimde davranmaz elindeki bilginin doğru olup olmadığına odaklanmak yerine o bilginin anlamı, faydası ve o bilgiden beklenen kazanç ile ilgilenmeye başlarsa hata yapmak kaçınılmaz olur. Piyasa beklentilerinin bilim insanlarının üzerinde oluşturduğu baskı ve uygulamalara direniş gösterilmezse doğabilecek olumsuz sonuçlardan en çok bilime olan güven sarsılır. Çünkü her zaman gerçek kazanır. Bilim insanları yeryüzündeki en büyük mucize olarak tanımlanan insanlığın bilgi birikimine katkıları ile gerçek bilim insanı olabilirler. Aksi halde yakın geçmişte yaşanan Rofecoxib örneğinde olduğu gibi büyük hataların içine düşülebilir. Hedefe çok yaklaşılmış görünüyordu, mideye zarar vermeyen NSII ilaç geliştirildiği düşünülüyordu ancak hedeften çok uzaktaydık, ani kardiyak ölümlere ve inmelere yol açan bir maddenin ilaç diye piyasaya sürülmesine yol açılmıştı. Benzer bir örneği serum kolesterol düzeyini düşüren ilaçların 40 yıldır kullanılmasına karşın kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaltılamamış olması ile de verebiliriz. Sonuçta bir takım firmalar zarar yazsa da en büyük zararı güven yitimi ile bilim camiası yaşadı.

Bilim insanları labirentin içinde olduğunu bilerek ellerindeki bilginin nesnel gerçeklikle ilişkisini kurmak ve buna odaklanmak zorundadır. Piyasa veya kariyer beklentilerinin engellemelerine karşın erdem sahibi insanlar olarak bilimin yolundan ayrılmamak zorundadır.

Labirentler ile düşünüyor algoritmalar ile yol haritalarımızı belirliyoruz. Bunu yaparken bir mozaiğin küçük parçaları gibi elimizdeki bilgi kırıntılarına odaklanıyor ve diğer bilgi kırıntıları ile birlikte beliren resme bakıp büyük resmi hayal etmeye çalışıyoruz.

resim3Zeugma antik kentinde bulunduğunda büyük heyecan yaratan yer tanrısı Gaia’yı simgeleyen mozaik parçası gerçekte dev bir taban mozaiği içinde küçücük bir parçaydı. Yani sabırlı olmalıyız. Popper’in yeryüzündeki en büyük mucize dediği insanlığın bilgi birikimi ile şekillenen büyük resmi görmek için çok zaman ve alınacak çok yol var.

İnsanlık bir labirentin içinde ilerliyor. Bu yolda, bilim insanlarının sorumluluğu sadece ellerindeki bilginin doğru olup olmadığı ve bu bilginin insanlığın yararına kullanılıp kullanılmadığı ile sınırlı.

Bilimin yolundan ayrılmamanız dileğiyle.

Mehmet Uhri

Not 1: Bu konuyu paylaştığım ve yardım istediğim değerli meslektaşım Taner Özek’e yazının başlangıcındaki karikatürü çizip kullanmama izin verdiği için teşekkür ediyorum.

Not 2: 24-26 Şubat 2016 Tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen 9. Dermatoloji ve Dermatopatoloji sempozyumunda sunduğum konferansın özet metnidir.

Şehrin Kedileri

Şubat 14th, 2017

img_7359
Okumayı sevenler için şehirlerarası otobüs yolculukları keyif vericidir, yeter ki yanınıza konuşmaya hevesli birileri gelmesin. Yolculuklarımın birinde kitaba gömülme iştahıma karşın işler istediğim gibi gitmedi. Üniversite öğrencisi bir delikanlı ile yan yana gelmiştik. Elinde gitarı, kaşında ve kulağında gümüş küpesi, uzun saçları ve hayli bol siyah giysileri ile farklı görünüyordu. Üstelik okumakta olduğum kitaptan başlayarak, güncel olaylara kadar pek çok konuda konuşmaya, beni de konuşturmaya çabalıyordu. Bir süre sonra pes edip kitabı kapattım.

Üniversiteye yeni başlamış olmanın heyecanına hayatı öğrenme çabası da eklenmiş gibiydi. Gece yolculuğu olmasına karşın uyumaya da niyeti yoktu. Molalar haricinde, yol boyunca lafladık. Daha doğrusu o anlattı ben dinledim. Otobüsümüz arabalı vapurdan inmiş İstanbul’a az kalmıştı. Bizim delikanlı bir süre sustu ve sisli İstanbul sabahına baktı “oldum olası anlayamadım bu İstanbul’u. Büyük, hem de çok büyük bir şehir var ortada ama “İstanbulluyum” diyeni ara ki bulasın” dedi.

Nereli olduğunu sordum. Kadıköy’de doğup büyüdüğünü, halen Kadıköy’de ailesi ile birlikte yaşadığını, anne ve babasının da doğma büyüme Kadıköylü olduğunu söyledi. Ancak kendini İstanbullu olmaktan çok Kadıköylü hissettiğini vurguladı.

- Annen baban ne diyorlar bu duruma?

- Anneme göre onların Kadıköy’ü ile benim doğup büyüdüğüm Kadıköy arasında çok fark varmış. Annem eski fotoğrafları göstererek kendi Kadıköy’ünü anlatmaya çabaladığında ona çok şey anlatan fotoğraflarda ben fazla bir şey göremiyorum. Görebildiğim kadarıyla binalar yenilenmiş, insanların kılık kıyafetleri değişmiş ve sanırım hayli kalabalıklaşmış, Kadıköy. O kadar…

- Belki de, genç olduğun için hayat daha yavaş akıyor gibi geliyordur sana.

- Bilemem. İnsanlar aynı insan, sokaklar caddeler aynı, hatta geçen yıllara rağmen ciğercilerin önlerindeki kediler bile değişmemiş sanki. Fotoğrafların birindeki kediyi dün de aynı sokakta görmüş gibiyim. Benim için Kadıköy’de farklı bir şey yok.

“Peki İstanbul için ne düşünüyorsun, İstanbul’u sevmiyor musun? ” diye sordum. Cevap vermeyip bir süre dışarıya bakındı. Sonra başını önüne eğip konuşmaya başladı;

- İstanbul’da yaşıyorum ama beni korkutuyor. İstanbulluyum diyemiyorum. Çevremde “İstanbulluyum” diyen de yok. Annem ve babamdan da duymadım hiç “İstanbulluyum” dediklerini.  Babamın anlattıklarına bakılırsa eskiden varmış İstanbullu birileri. Bizimkilerin eskiyi bu kadar hasretle anmaları da bunun için sanırım. Ne olmuş, nereye gitmiş bu İstanbullular bilen yok. Ya da biliyorlar ama söylemeye dilleri varmıyor…

“Kendini İstanbullu hissettiğin hiç olmadı mı?” diye üsteledim.

- Uzak bir yere gittiğimizde söz gelimi anneannemin yanına Mersin’e gittiğimde soranlara İstanbulluyum diyebiliyorum. O zaman da genellikle “neresinden?” diye soruyorlar. Sanki kimse İstanbul’un tümünün ne anlama geldiğini bilmiyor. Ya da şehir artık tümüyle anlaşılamayacak, anlatılamayacak, her şeyiyle yaşanamayacak kadar büyüdüğü için böyle görünüyor.

- Arkadaşlarının arasında İstanbullu yok mu?

- Yok. Arkadaşlarımın arasında da İstanbulluyum diyenine rastlamadım. Herkes doğup büyüdüğü semtin adıyla anılıyor. Ben Kadıköylüyüm ama İstanbullu değilim. Şehir öyle büyük ki, içinde olduğunuzu bilmenize, anlamanıza fırsat vermiyor. Ancak uzaklaşınca biraz anlıyor ve özlüyorsunuz.

Delikanlının düşünceleri ilgimi çekmişti.  “İlginç değil mi?” diye devam etti.

- Uzaktan görünen koca şehir içine girince ufalıp kayboluveriyor. Kadıköylü olarak varsınız, İstanbullu olarak yoksunuz. Sanki bir yönünüzle var, bir yönünüzle de yoksunuz, bu şehirde…

s-1598c48e35e07571ec83b82c527d9ecbcfad13ad

Tekrar sisli İstanbul sabahına baktı. Sessizce İstanbul’u izleyerek Harem terminaline vardık. Yalnız başına yolculuktan nefret ettiğini, gevezelik yapmasına ses çıkarmayıp eşlik ettiğim için teşekkür etti. Eşyalarını toplayıp inerken “size bir sır vereyim mi?” dedi.

- Kediler… Kediler, biliyor İstanbullu olmanın ne demek olduğunu.

- Nasıl yani?

- Sen hiç Kadıköy kedisiyle Balat veya Bakırköy kedisi arasında fark görebiliyor musun?

- Bilmem. Hiç düşünmedim. Fark yoktur her halde.

- Onlar biliyor İstanbul’un tümünün ne anlama geldiğini. Bu gün arayıp da bulamadığımız İstanbulluları ve İstanbullu olmayı gün gelecek şehrin kedilerinden öğreneceğiz, sanırım.

Vedalaştık. Çantasını ve gitarını aldı. Arkasında ıslığından kalan tanıdık bir melodi bırakarak otobüsten indi ve uzaklaştı. Otobüsümüz yoluna devim etti. Köprüyü geçerken üzerine inen sis yüzünden şehrin büyük kısmı bir hayal perdesinin ardından zorlukla seçiliyordu.

Mehmet Uhri

Demini Alan Gider

Aralık 21st, 2016

img_5636

Kapıdan çıkarken arkamdan el sallayıp “Unutma dünya bir çayhane, demini alan gider. Sabırlı olmalısın.”diye seslendi.

En iyisi baştan anlatayım…

O yaşlı Azeri çaycıyı Tahran’da Firdevsi meydanına açılan çayhanede tanımıştım. Zoraki bir tanışmaydı. Meydana açılan binalardan birinin bodrum katında zamanda unutulmuş hayli eski bir çayhaneydi. Hızlıca fotoğraflayıp çıkma telaşındayken elinde çaylarla geldiğini görmeyip çarpınca devrilen bardaklardan hafifçe haşlanmıştım. Söylenmeme fırsat bırakmadan kolumdan çekiştirip çay ocağına götürdü ve sıcak çayla haşlanmış olan elimi musluktan akan suyun altına soktu. Serin suyun altında elimin acısını gidermeye çalışırken onu izliyordum. Demliklerden arta kalan ıslak serin çaylardan bir avuç alıp eliyle şekillendirdi, tülbendin içine koyup haşlanan elimi onunla sardı. Teşekkür edip çıkmak istedim, acelem olduğunu söyledim. Eliyle omzuma bastırıp “Otur hele. Aceleye gerek yok. Bir çay iç önce.” Diye biraz da emir verircesine söylendi.

img_5626

Yaşını almış, saçı kaşı ağarmış, kırık da olsa Türkçe konuşan bir Azeriydi. İlerlemiş yaşına karşın 4-5 demlik ve içinde su kaynayan kocaman semaverin çevresinde fır dönüyor tek başına tüm salona yetişiyordu. Gözümün saatte olduğunu görünce elimin acısı geçmeden kalkmamam gerektiğini söyleyip boşalan çay bardaklarını yıkamaya girişti. Nereden gelip nereye gitmekte olduğumu, Tahran’da ne aradığımı, geldiğim şehri sorup bir güzel ifademi aldıktan sonra omzundaki havluya elini kurularken yaklaşıp “Aradığını Bulabildin mi? Yoksa yola devam mı?” diye sordu. Soruyu anlamamıştım. Ben de asıl mesleğini ve kaç yıldır çaycılık yaptığını sordum. Hayatı boyunca çayhanede çalıştığını, küçük bir çocukken çırak olarak girdiği çaycılığı ustasının vefatından sonra devralıp sürdürdüğünü anlattı. Şaşkınlık içinde “Nasıl yani? Bir ömür bu çay ocağının başında mı geçti? Dışarıda koca bir hayat var. Hiç mi merak etmedin?” diye sorunca hafifçe bıyık altında gülümsedi.

- Gençken çay ocağında ustama “dünya nasıl bir yer?” diye sorardım. O da “dünya bir çayhane” istersen git bak. Burada ne görüyorsan orada da onu göreceksin derdi. O zamanlar toydum. Böyle lafları anlamam zordu.

- Gidip baktın mı?

- Eh işte. Askerlik filan derken çıktım ortalığa ama baktım ki ustam haklıymış. Dünya her bir tarafta semaverlerin kaynadığı bir çayhaneye fena halde benziyormuş. Demini bulabilirsen ne ala. Yoksa öyle veya böyle posanı çıkarıp bırakıyorlar. Biraz da ürktüm sanırım. O günden beri çayhane ve çay ocağından ayrılmadım.

Sözleri ilgimi çekmişti. Bu arada el çabukluğu ile doldurduğu bardakları hızlıca masalara dağıtıp boşlarla geri döndü. İşi biten demliğin içini boşaltıp kuru çay koydu. Semaverden kaynar su ile doldurup ocağın üzerinde kenara bıraktı. Demlikleri demlenme durumuna göre yeniden sıraladı.

- Söylediğine göre neredeyse bir ömür, bu bodrum katta, çayhanede geçmiş. Dünyayı tanımaya da çalışmamışsın. Dünya bir çayhane deyip çıkıveriyorsun. Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

- Bu iş öyle ülke ülke gezinmeyle olsaydı, uzun yol şoförleri ermiş olurdu. Gerçi zamanında ustama ben de böyle sorular sorardım. O ise gelen giden insanları inceler ve eline aldığı kuru çay yapraklarının insana ne kadar benzediğini anlatırdı.

- Çay yaprağı mı? O kadarcık mı?

- Ben de başlangıçta öyle demiştim. Gözümün önünde koca koca demlikler olunca kendini demini alıp geçen giden demliklerden birine benzetmek daha akla uygun geliyordu. Ancak ustam haklıydı. Çay yaprağından öte değildik.

- Anladım sanırım. Çaylar da insanlar gibi çeşit çeşit. Öyle mi?

- Yok, o kadar bile değil. Ustama göre yeşil çaya benzeyenler ve siyah çaya benzeyenler olarak iki tip insan vardı. Yeşil çaya benzeyenler taze kalmakta inat edip diğerlerinden uzak duran, itilip kakılmayan, ama hep toplumun kenarında olanlardı. Onlardan çıkan çayın lezzeti olsa da kokusu çiğ ve renksiz oluyordu. Ustam için siyah çaya benzettiği insanlar daha değerliydi. Onları, her dem taze kalmak yerine kalabalıklara karışıp hayata yakın duran, diğerleri ile birlikte fermente olup yıpransalar da arkalarında güzel dem, koku ve lezzet bırakan insanlar olarak anlatırdı.

- Aromatik çaylar? Onlar ne oluyor bu durumda?

- Onlar için makyaj derdi. Hep, öze bakmamı isterdi. Şekerli içenle içmeyeni bile ayırmazdı.

img_5632

Tekrar salona dönüp siparişleri aldı. Getirdiği boşları lavaboya koyup tekrar yıkamaya girişti. Tüm bunları çok kısa süre içinde bitirip doldurduğu çayları tepsiye dizdi ve masalara dağıttı. Yanıma gelip elime sardığı tülbendi açtı. Acısı geçmişti, kızarıklık da hafiflemiş görünüyordu. Dikkatlice baktı. “İyi olacak, merak etme” dedi. Taze bir çay doldurup uzattı.

- Az önce “aradığını bulabildin mi?” diye sorarken ne demek istemiştin?

- Boynunda fotoğraf makinesi ile yalnız geldin. Kimsenin yüzüne bakmadın. Üstelik acelen var. Kimseye bulaşmadan ve hatta bir çay bile içmeden fotoğraf çekip hemen gitme niyetindeydin. Belli ki ne aradığını bilmeden dolaşanlardansın. Buralara kadar geldiğine ve muhabbete direnmediğine göre yeşil çay gibi olanlardan da değilsin.

- İyi de…

- Aradığın sana kalsın. Ama bil ki, bu işler tek başına olmaz. Tek başına bir çay yaprağı ne lezzet verecek ki? Üstelik ne kadar uzağa gidersen git aynı demliğin içindesin. Bir arada olduğun kim varsa, ardında onlarla oluşturduğun lezzet kadar anılırsın. İstediğin kadar diren. Sıcak suyu yiyince demliğin orası burası fark etmez. Buralara kadar gelip aradığın nedir bilemem, bildiğim aynı demliğin içinde olduğumuz. Bir araya gelip lezzet oluşturabildiysek, ne mutlu. Gerisi dön dön aynı hikâye.

- Sadece, bu kadar mı?

- Ne sanıyordun ya? Hepimizden geriye şu çay gibi ama acı, ama buruk bir lezzet kalacak. Bir de bazen böyle ocağın başında yaptığımız gibi muhabbetler. Hepsi bu…

Elimin haşlanan yerini tekrar kontrol etti. Boşalan çay bardağını alıp lavaboya bıraktı. Gidebilirsin dercesine eliyle bir işaret yapıp salona yöneldi. Eşyalarımı toplayıp makinemi boynuma asıp kapıya yöneldim.

Çıkarken arkamdan “Unutma dünya bir çayhane, demini alan gider. Sabırlı olmalısın.”diye seslendi.

Mehmet Uhri

Hayat Gibi

Aralık 15th, 2016

dsc_0603

Bu sabah dükkana geç geldi. Canı yine sıkkın görünüyor. Masanın başına oturup elindeki işlere hızlıca göz gezdirdi. Her şeyin yerli yerinde olduğundan emin olduktan sonra gözlüklerini takıp başlayıp bitirmediği onca minyatür dururken biz fırçalardan birini eline alıp yeni bir çizime daha başladı. Resmin eskizini silip düzeltmek kolay da boya hata affetmiyor. Ancak bir süredir kalemi bıraktı çizim yapmadan doğrudan fırçaları eline alıp aklına eseni nakşediyor. Ancak bir türlü elinden iş çıkmıyor.

Biz kim miyiz?

İsfahan’ın meşhur bir minyatür ustasının elinden düşürmediği fırçalarız. Kimimiz kedi tüyünden, kimimiz güvercin tüyü, kimimiz ise balık kılçığından. Oğlak kılından olanlarımız da var ama yumuşak değil diye pek eline aldığı yok. Öyle ya da böyle taşıdığımız renklerin ustanın elinde kazandığı anlamı ilk gören biziz. Ancak geçenlerde rahatsızlandığından beri bizimkinin huyu değişti. Eskiden eline aldığı işi keyifle bitirmeye çalışan gelen gidene takılan neşeli adam gitti, suratsız, sessiz ve endişeli biri geldi. Elindekini bitirmeden yeni çizime başlamayan adam şimdi yarım bıraktığı işleri umursamıyor. Her gün yeni bir deve kemiği parçasının yüzeyini düzleyip eskiz yapmadan boyamaya başlasa da elinden iş çıkmıyor. Detayı boş geçmese de bir kenar hep eksik kalıyor. Verdikleri sipariş için bekleyenler de söylenmeye başladı. Bir gariplik var ya, hayırlısı bakalım.

dsc_0596

Bugün küçük bir deve kemiği parçası alıp kedi tüyü fırça ile eskizi olmayan resme başlayınca çizim alanının küçüklüğüne güvenip belki bitirir diye umutlanmıştık. Ancak genç çırağının dünden yarım kalan kemiklerden birini eline alıp tamamlamak için izin istemesine ustadan sert bir itiraz geldi. Kendi çizimini yapmasının daha doğru olacağını söylese de çırağın bekleyen siparişleri hatırlatması ile bizimki söylenmeye başladı. Elindeki işi bırakıp ayağa kalktı. Çırağın elindeki dünden yarım bıraktığı kemik parçasını çekip aldı.

- Bitirmek zorunda mıyım? Belki de bitmesin istiyorum. Bir ömür minyatür yaptım. Başlangıçta bitirdiğim her minyatür kuruyup çerçeveye girince sevinirdim. Kalbim tekleyip hastaneye yattığım günlerde sıkıntılı bir rüya gördüm. Vaktim dolmuş ve bitirdiğim minyatürler gibi beni de çerçeveleyip bir yere kaldırmışlardı. O günden beri elimdekileri bitiremiyorum. Zorlama beni, bırak her şey olacağına varsın.

- İyi de ustam, hep böyle mi olacak?

- Bilmiyorum. Bildiğim tek şey çizim için elime aldığım kemik yüzeyler yaşadığımız hayatlara çok benziyor. Kimi büyük gösterişli kimi ise küçük olabiliyor. Boyutu ne olursa olsun içini ne ile doldurduğun çok daha önemli. Hayal ettiklerimizi çizip yerleştiriyor sonra fırçayı elimize alıp resme dönüştürmeye uğraşıyoruz. Bitirmek zorunda da değiliz. Hayat gibi.

- Peki ama sorun nerede?

- Sorun aklımızla yaptıklarımızın hep doğru olduğunu sanmakta. Sorun çizmeyip dışarıda bıraktıklarımızda veya çizip sonra silip başka bir şey çizdiğimizde geride kalan hayali çizimlerde. Hani hayal edip gerçekleştiremedikleri, pişmanlıkları gün gelir insanın rüyalarına üfler ya, işte öyle…

- O zaman çizdiğimizin doğru olduğunu nasıl bileceğiz?

Bu soruya yanıt vermeyip eline aldığı porselen kase içine eksilen boyar maddeyi ekleyip bir süre karıştırdı. Kıvamını beğenmese de çıkan renkten memnun görünüyordu. Elindeki çizime bir süre daha baktı.

- Bu işi bana öğreten ustam kemiği eline alıp baktığında minyatürün bitmiş halini görmemi öğütlemişti. Hep öyle yaptım. O gece hastanede gördüğüm rüyadan sonra bitmiş halini göremiyor veya görmek istemiyorum. Hayal ettiğim ile hissettiklerim ayrıştı sanki. Kurduğum hayalleri çizip eskize dönüştürmek yerine fırçalara bulanan renklerle duygularım kendi yolunu bulsun kendi resmini özgürce çizebilsin istiyorum. Ama hep bir şeyler eksik kalıyor. Belki de o yüzden bitiremiyorum.

- Nasıl yani?

- Anlamıyor musun? Kalem ile nakşettiklerimizi aklımıza borçluyuz. Onlar hayallerimiz oluyor. Fırçayı elimize aldığımızda ortaya çıkanı ise duygularımız belirliyor. Koca bir ömrü aklımızın çizdiği sınırlar içine duygularımızı hapsederek geçiriyoruz. Duyguların kendi renklerini özgürce dökmesine hep ket vuruyoruz. Sonra aklın egemenliğinde geçmiş hepsi birbirine benzeyen bu minyatürler gibi çerçeveye girip geçip gidiveriyoruz. Duygularımızın biraz olsun aklımızın çizdiği eskizin dışına taşmasını kabullenemiyoruz. Sonra dönüp “hepimiz niye birbirimize bu kadar benziyoruz?” diye soruyoruz.

- İyi de ustam hayatımızı bu işten kazanıyor, bununla geçiniyoruz. Ne yapalım? Yapmayalım mı?

- İşte yine aynı şey oluyor. Akıl her şeyin önüne geçiyor. Koskoca bir ömürden geriye sadece aklın ürettikleri kalıyor. Peki ya duygularımız?Duygularımızı kendimize bile anlatamıyoruz. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. O rüyayı gördüğüm günden beri duygularım renklere bürünsün özgürce ortaya çıksın, onlardan da bir şeyler kalsın diye bunları çiziyorum. Ama hep bir tarafı eksik kalıyor. Varsın olsun, eksik kalsın. Hayat gibi…

img_5050

Gözlüğünü düzeltti. Elindeki fırçayı hazırladığı boyaya daldırıp az önce başladığı resme devam etti. Çırak ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı içinde bir süre bakındı. Ortalığı topladı. Gelen müşteriler ile ilgilendi. Ustasına ve müşterilere çay ikram etti. Usta ise dükkanın kalabalıklaşmasına aldırmadan gün boyu çizdiği resme devam etti. Bu kez kararlı görünüyordu.

Günün sonuna doğru biz fırçalar hayli hırpalanmış olsak da ortaya çıkan resmi ilk görenlerden olmanın hazzı içindeydik. Daha önce yaptıklarına pek benzemiyordu. İmza da atmadı. Bitirdiği resme yakından bir kez daha baktı, çabuk kurumasını istercesine hafifçe üfledi. Sonra kuruması için tezgahın üzerine bıraktı. Ceketini alıp akşam alacasının çökmekte olduğu sokağa çıkarken kapıda durdu. Geri dönüp çizdiği resme bir kez daha baktı. Hafifçe gülümsedi. Arkasını dönüp uzaklaştı.

Gevezeliğimiz için bağışlayın. Ama olur da yolunuz Isfahan’da ustamızın adıyla bilinen dükkana düşerse göz nuru minyatürlere bakarken masada kenarda duran biz fırçaları da göz ardı etmeyin. O minyatürlerde bizim de bildiklerimiz, yaşayıp gördüklerimiz var. Çıkarken bir tebessüm etseniz bile yeter. Hayat gibi…

Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı Isfahanlı minyaturist Hossein Fallahi’ye ithaf olunmuştur.

Şehirliye Anlatması Zor

Aralık 2nd, 2016

s2

Havaların sürekli kapalı gittiği, bulutsuz gökyüzü özleminin giderek daha çok hissedildiği günlerdeydik. Kış olanca ağırlığıyla üzerimize çökmüştü. Şehrin isyan ettiren trafiği, insanların kural tanımadan yol bulma çabası ve ülke gündemine oturan, yürek burkan haber tufanı da cabasıydı. Her gün bir önceki günü aratıyordu.

O gün güneş sıcak yüzünü bir ara gösterir gibi olunca öğle arasında kendimi dışarı atıp yakınımızdaki park alanına yöneldim. Ağaçların arasında güneşin sıcaklığını hissederek amaçsızca bir süre yürüdüm. Islıkla kuşlara eşlik ettim. Park yine kalabalıktı ama kimsenin kimseyle ilgilendiği yoktu. Oyun parkında neşeyle oynayan çocukların dışında kimsenin yüzü gülmüyordu.

Boş banklardan birine oturup koltuğumun altındaki gazetenin yapraklarını çevirmeye başladım. Yaşlıca bir bey izin isteyerek bankın diğer ucuna oturdu. Cebinden çıkardığı ekmeği ufalayarak sağa sola atmaya başladı. Attığı kırıntılara gelen serçeler sunulan yemekten pay kapabilmek için çırpınıyordu. Serçelerin coşkuyla ekmeği ufalama çabaları o kadar güzeldi ki ürkütmemek için gazetemin sayfasını bile çevirmek istemiyor göz ucuyla onları izliyordum. Bir süre sonra adamın kuşlara bir şeyler söylediğini daha doğrusu konuşmaya çabaladığını görünce ilgisiz kalamadım. Kuşlara, mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu, ancak tam duyamıyordum. Cebimdeki bisküvilerden birini ufalayıp ben de kuşların ziyafetine katkıda bulunmak istedim. Adam elimi tutarak engel oldu.

- Onlar şekerli bisküvi değil mi?

- Evet.

- Şekerli bisküvi verme kuşlara!

- Ne zararı var ki?

- Anlatması uzun sürer şimdi. Kuşlara iyilik yapmak istiyorsan şekerli bisküvi verme o kadar…

s3Şaşırmıştım. Sert ve biraz kaba üslupla söylenen bu sözlere içerlemekle beraber gereksiz bir tartışmaya girmek istemedim. Bisküvileri cebime koydum. Bir süre öylece kuşları seyrettim. Sonra dayanamayıp “Minicik kuşlara zararlıysa bizler de mi yemesek bu bisküvileri acaba?” diye sordum. Baştan aşağı dikkatlice süzdü, kılığıma kıyafetime baktı, sonra “Şehirde doğup büyümüş birine benziyorsun. Sen yiyebilirsin. Sana zarar vermez” dedi.  “Çattık” dedim içimden. Adam biraz kaçık diye düşünmeye başlamıştım.

Sanki içimden geçenleri anlamış gibi başladı anlatmaya.

- Kusura kalma beyim, şehir insanına anlatması zor. Kuralları bildiği halde uygulamamakta , sonra da kendini ikna etmede çok başarılılar. Ben köyde doğup büyüdüm. Orada hayat basittir. Doğaya uyum gösterir kurallara uyarsan kolaydır, hayat. Şehir ise hiç öyle değil. Kurallar adamına göre, insanına göre hatta yaşadığın muhite göre bile değişiyor. Üstelik kimse de bundan rahatsız değil. Bu yüzden şehirden hep uzak durdum. Ne zaman ki torunum dünyaya geldi onun hatırına şehre, torunumun yanına geliyorum. Ama şehre hiç alışamadım. Biraz güneş açtığında hemen parka çıkıyorum. Şu, ilerde salıncakta sallanan kırmızılı kız da benim torunum.

- Allah bağışlasın. Kaç yaşında?

- 4  Yaşında. Seneye okula başlayacak. O zaman ben de başını beklemekten kurtulup kaçacağım bu şehirden.

- Öyle ama köy yerinde şehirdeki olanakları bulamazsınız. Halbuki burada her şey var. Yaşınız da var, sağlık sorununuz olsa hastane için yine şehre gitmek zorunda kalırsınız. Çocuğunuz torununuz da şehirde yaşadığına göre niye kaçasınız ki?

s1

Cevap vermeyip kuşlarla ilgilendi. Sonra kafasını kaldırıp bana baktı. Anlatsam da anlamazsın gibilerden bir bakış attı. “Şehirde her şey var diye kaçmak istiyorum” dedi.

Şaşırmaya devam ediyordum. Eliyle kuşları gösterdi;

- Şu kuşlara bir bak hele. Ekmek kırıntıları ile karınlarını doyurur ve şakırlar. Karınlarının doyması için ekmek kırıntısı yeterlidir. Onlara şekerli bisküvi verirsen daha da severek yerler. Ama bisküvinin tadını alan kuru ekmeğe bakmamaya başlar. Her zaman bisküvi bulamaz bir süre sonra aç kalırlar. Dahası, şekerli bisküvi iştahlarını açar. Doysalar bile yemeğe devam ederler. Çatlayıncaya kadar yerler. Az önce o yüzden engel oldum bisküvi vermene.

- Nasıl yani?

- Anlamıyor musun? İnsanların da kuşlardan pek farkı yok. Şehirde her şeyden bol bol var. Şehre alışanlar bu kuşlar gibi oluyor. Ne yese doymuyor, köye dönse aç kalıyorlar. Hep mutsuz, hep huzursuz oluyorlar. Şehir bozuyor insanları. Daha aç gözlü ve daha acımasız yapıyor. Beni de kendine benzetmeden bir an önce gitmek istiyorum. Dedim ya anlatması zor. Şehirde her şey bol bol var. Var olduğunu görüyorsun ama uzanıp alamıyorsun. Hayatın hep o gözünün önündekilere ulaşmak için çabalamak ile geçiyor. Kızım ve damadım deli gibi çalışıp ev taksiti ödüyorlar. Çocuklarının büyüdüğünün bile farkında değiller. Ne söylesen boş…

“Bilir misin?” diye sürdürdü konuşmasını.

- Çiçeğe ihtiyacından çok su verirsen toprağın derinlerinde su aramaz, kök salmayı bırakır vazo çiçeği gibi olur, farkında bile olmaz. Kökleri de erkenden çürür. Şehir işte böyle bir yer. Kimse kök salamıyor, sorulursa memleketi diye anasının babasının doğup büyüdüğü yeri anıyor.  Onca kalabalıkta insan fakiri bir yer. Hiç öyle dışarıdan göründüğü gibi değil. En azından bana göre değil.

Güneşin buluta girmesi ile ortalık serinlemiş hafiften soğuk bir esinti başlamıştı. Cebinde kalan son ekmek kırıntılarını da saçtıktan sonra ayağa kalktı. Kaygılı gözlerle salıncakta sallanan torununa baktı. “Şehirliye anlatması zor”  dedi. Başıyla belli belirsiz bir selam verip torunun yanına gitti. Salıncaktan indirip paltosunun önünü kapadı. Atkısını sıkıca bağladı. El ele tutuşup neşe içinde uzaklaştılar.

Mehmet Uhri

Yarım Kalan Bulmaca

Kasım 16th, 2016

19-yarim-kalan-bulmaca

Hanımefendinin ilerlemiş yaşının yanı sıra hastalığının da son aşamasına gelinmişti. Destek tedavisi dışında tıbben yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Durumun farkındaydı. Kabullenmiş görünüyordu. O sabah hasta yatağında doğrulup gece iyi uyuyamadığından, sıkıntılı rüyalar gördüğünden yakınıp ilaçlarının değiştirilmesini istedi. Hemşire hanımın başucuna bıraktığı ilaçları o sabah içmemişti. İlaçlarına baktığımı görünce başını öne eğdi sonra eliyle ilaçlarını işaret etti.

- İlaç dediğin içinde ne olduğunu bilmediğin, yuttuğunda iyileşme umudunu da beraberinde aldığına inandığın bir şey olmalı.

- O kadar basit değil ama bir açıdan haklısınız.

- İşte, benim bu ilaçlardan umudum kalmadı. Onları içmeme karşın kendimi daha iyi hissetmiyorum. Her geçen gün bir önceki günü aratıyor. O yüzden ilaçlarımı değiştirmenizi, yeni ilaçlarla birlikte umutlarımın tazelenmesini istiyorum. Bana yardımcı olacaksınız değil mi?

Yüzünde ilerlemiş hastalığın izleri iyice belirginleşmişti. Gözleri ferini yitirmiş rengi soluktu. İleri derecede zayıflamıştı. Tedavisini gözden geçirip ilaçlarını değiştireceğimi yeni ilaçların daha iyi geleceğini söyledim. Hafifçe tebessüm edip teşekkür etti. Geceliğinin cebinden çıkardığı kâğıdı uzattı. “Bu çile daha ne kadar sürer bilmiyorum ama sona yaklaştığımı hissediyorum. Günü geldiğinde beni son yolculuğumda yalnız bırakmak istemeyecek birini arayıp haber vermenizi istiyorum. Ama sizden rica ediyorum şimdi değil, günü geldiğinde” dedi. Kâğıtta bir isim ve telefon numarası yazıyordu.

Birkaç gün sonra hastamızın durumu ağırlaşıp yoğun bakıma alınca verdiği numarayı arayıp haber verdim. Kısa süre sonra hallerinden hayli varlıklı oldukları anlaşılan orta yaşlı hanım ve kocası hastaneye gelip hastamızı görmek istediler. Yoğun bakım şartlarında kısa ziyaret izni alan hanımefendi hastamızın yanına ilişti. Tuttuğu elini öpüp yanağına dokundururken sessizce ağlamaya başladı. Bir süre öylece kaldı. Hastamız zorlukla gözlerini açıp gelen hanımı karşısında görünce yüzü aydınlandı. “Daha zamanı gelmedi, kuzucuk. Erken haber vermişler sana, evine git dinlen, yorulma buralarda” dedi. Diğeri cevap vermedi. Yanaklarından gözyaşı süzülüyor ve gülümsüyordu. Hastamız tekrar uykuyu daldı. Ziyareti sonlandırıp dışarı çıktık. Kocasıyla birlikte odama davet ettim. Bir süre sonra sakinleşip bu güne kadar neden haber vermediğimi sordular. Durumu açıkladım. Hanımefendi kocasına sarılarak “Yine beni korumuş, üzülmemi sıkılmamı istememiş” diye tekrar ağlamaya başladı. Akraba olduklarını düşünüp yakınlık derecesini sorunca hastamızın gelen hanımefendiyi doğumundan itibaren büyütüp yetiştiren bakıcısı olduğunu öğrendim. Doğduğu gün yatılı bakıcı olarak işe alınmış üniversite eğitimi için yurt dışına gidene kadar hiç ayrılmamışlardı.

- Beni o büyüttü. Hem annem oldu hem babam. Varlıklı ama sorunlu, çok çalışan bir anne babanın elinde büyüdüm. Onlar hep meşguldü, aradığım zaman onlara ulaşma olanağı genellikle olmazdı. Onların zamanı uygun olduğu zaman ise ben genellikle uyumuş olurdum. İşte bu ortamda onların uzaklığını hiç hissettirmedi bana. Ben onun kuzusuydum. Kimi kimsesi var mıydı hiç bilmezdim. O hep yanımdaydı.

- Sonra ne oldu? Aramadınız mı?

- Nasıl desem? Üniversiteden sonra işe başladım, evlendim. Çok şey değişti hayatımda. Onun eksikliğini çocuğum olduğunda anladım. Çalışma hayatıma ara verip onun beni sevip bana baktığı gibi çocuğumu büyütmeye özen gösterdim. Bir ara ulaşmayı denedim ama bulamadım. Ayrılırken arkama bakmamamı her zaman yakınındaymışım gibi yaşamamı öğütlemiş “beni aramaya kalkma, günü gelince ben seni ararım” demişti.

Bu sözlerden sonra gözyaşlarını tutamadı. Kocası teselli etmek için sarılınca omuzlarını silkip doğruldu.

- Hiç sesi çıkmazdı. Evimizdeki cam eşyalardan biri gibiydi. Baktığında görünmeyen ama her zaman işlevi olan bir cam eşyaydı, sanki. Annem ve babamın yanında görünmez olurdu. Bir tek bana görünür o kocaman ve sessiz evin içini sevgisiyle doldururdu. İnsanları sevmeyi ondan öğrendim. Şimdi orada öylece yalnız yatıyor. İyi görünmüyor. Yapabilecek bir şey yok mu?

- Durumu hayli ciddi. Tıbben elimizden geleni yaptık. Ancak hastalık iç organlarına yayılmış durumda. Yanında olup elini tutmanız ona bu zor döneminde iyi gelecektir sanırım.

O gece ve ilerleyen günlerde hanımefendi hep hastanemizdeydi. Kocası da boş durmamış başka hastanelerden getirdiği hekimlerin görüşlerine başvurulmuştu. Hastamızın bilinci ara sıra bulanıklaşıyor ağrıları yüzünden uyutmak zorunda kalıyorduk. Hanımefendi ise gün boyu yanında oturup ona kitap okuyordu. Hastamızın onu duymuyor olabileceğini söyleyince kitap okumayı sürdürmek istediğini bunun kendine iyi geldiği yanıtını verdi. Ertesi gün hastamız bir ara gözlerini açıp sevgili kuzusunu yanında görünce yüzü yine aydınlandı. Bana dönüp “Bu kez gördüğüm rüya çok güzeldi. Güzel sesler, anlamlı sözlerden oluşan bir denizde yüzüyordum. Ilık bir rüzgâr esiyordu. Verdiğiniz ilaçlar daha iyi geldi sanki doktor bey” dedi. Sonra kuzusuna dönüp sevgi dolu gözlerle baktı. “Ben olabildiğim kadar  iyiyim, git dinlen, yorulma buralarda. Çocuğunu yalnız bırakma” dedi. Elime uzanmaya çalıştı. Yatağında doğrulmak istedi.

- Size sözünü ettiğim o sıkıntılı rüyalarımda hastane koridorlarını aşıp uçuyor, kalabalığa karışıyorum. Sonra kendimi o kalabalıklarda hapsolmuş hissediyordum. Kalabalıklar beni boğuyor gibiydi. Uyandığımda ise yine o lanet hastalığım ile birlikte kendim oluyordum. Kâbus işte, nereye kaçsan olmuyor. Gençliğimde kendime güvenirdim. Çabalayarak bir şeyleri değiştirebileceğime inanırdım. İnsana kendini hatırlattığı için hastalıkları severdim. Sonuçta iyileşip yine o kalabalıklara dönecektim nasıl olsa.

- Şimdi durum çok farklı sanırım.

- Hastalık böylesine amansız olunca kendinden kaçamıyorsun. O seni seven kalabalıkların gücü de seni tutmaya yetmiyor. Bir yandan da zaman akıp gidiyor. Kâbustan beter.

Kuzusuyla yine göz göze geldiler. Hanımefendi sarılıp hastamızın saçlarını okşadı. Bizimki “bulmaca oyunumuzu unutmadın değil mi? Oyunu artık sen sürdüreceksin. Biliyorsun insanların buna ihtiyacı var” dedi.

Birkaç gün sonra organ yetmezlikleri ile hastamızın durumu daha da ağırlaştı. Hastane çalışanlarına teşekkür için yayınlanan gazete ilanı dışında geride bir şey bırakmadan aramızdan ayrıldı. Hanımefendi ve eşi hastaneden ayrılırken teşekkür için odama uğradıklarında “ merakımı mazur görün ama şu bulmaca oyunu nedir?” diye sordum. Hanımefendi çantasından çıkardığı bir kısmı çözülüp bırakılmış gazetelerin bulmaca eklerini gösterdi.

- İkimizin sessizce oynadığı bir oyundu bu. Genç kızlığımda birlikte gezer, pastanelere oturur ve bunun gibi yarısı çözülmüş bulmacaları kalem ile birlikte masalara bırakırdık. Gelenler masalarında yarısı çözülmüş bulmaca bulur ve genellikle tamamlamaya çalışırdı.

- Niçin yapardınız bunu?

- İnsanların çözememekten korktukları için bulmacaya hiç başlamadıklarını, yarım bırakılmış bulmacaların ise ilk sahibine ait olduğu düşünülüp korkusuzca çözülebileceğini, o sayede insanların kendine güven duyabileceklerini öğretmişti bana. “İnsanları ayakta tutan güven duygusudur. Bu kalabalıklar insanı güvensiz yapıyor. Onlara yardımcı olmalıyız” derdi.

Tekrar teşekkür etti. Çantasından çıkardığı yarısı çözülmüş bir kısım bulmacayı masama bırakıp “Oyunu öğrendiniz. Bunları ne yapacağınıza kendiniz karar verin” dedi. Kocasının koluna girip ağır adımlarla odadan çıkıp gittiler.

Dr. Mehmet Uhri