Acımadı ki…

Kasım 21st, 2020

acimadi

Hanımefendiyi hastane nöbeti sırasında tanımıştım. Sıkıcı sakin bir servis nöbetiydi.

Bölümde hastalar uyumuş koridora gecenin sessizliği çökmüştü. Yaşlıca hastamızı gecenin o vakti ayakta koltuğunun altına sıkıştırdığı kitabı ve elinde gözlüğü ile koridorda görünce sorun olup olmadığını sormak için yanına gittim. İlerlemiş yaşına rağmen ütülü ve şık sabahlığı, taranmış saçları ile gecenin o saati bile kendine özendiği fark ediliyordu. Utana sıkıla aynı odayı paylaştığı hastanın horlaması nedeniyle uyuyamadığını söyledi.

Servisin tüm yataklarının dolu olduğunu, serzenişinde haklı olsa da oda değişikliği yapamayacağımı söyleyince yüzünde aydınlık bir gülümseme belirdi.

- Yanlış anladınız. Odamdan ve oda arkadaşımdan memnunum. Odamı değiştirmek istemiyorum.

- O zaman nasıl yardımcı olabilirim?

Hanımefendi koltuğunun altındaki kitabı gösterip geceleri uykusuzluk çektiğini, kitap okuyacak sakin bir yer aradığını söyledi. Bölümümüze ait çoğunlukla mesleki kitap ve dergilerin yer aldığı küçük kütüphaneyi açtırabileceğimi söyleyince yüzü yine sevinçle aydınlandı. “Hem de kütüphane, çok mutlu ve minnettar olurum” diyerek karşılık verdi.

Açıkçası hanımefendinin bir süre kütüphanede oyalanıp uykusu gelince odasına gideceğini umuyordum.

Bölüm kütüphanesini açtırıp hanımefendiyi kitaplarla baş başa bıraktım. Sabaha karşı koridora çıktığımda kütüphanenin ışığının yanmakta olduğunu görüp kapatmak için girdiğimde hanımefendiyi masanın başında kitap okurken buldum.

- Bu saate kadar uyumadınız mı?

- Ne güzel kitaplığınız var. Hastaneye emek vermiş hocalarınız ayrılırken kitaplarını hep kütüphaneye bağışlamış.  İçlerindeki bilgiler eskise de bölümünüzün belleği ayakta kalmış.

- Hocalarımızın ayrılırken kitaplarını bölüme bağışlaması eski bir gelenektir. Ancak, tıbbi bilgiler hızlı değiştiği için çoktandır sözünü ettiğiniz kitaplara sizden başka elini süren olduğunu sanmıyorum. Bölümün belleğine katkısı konusunu da doğrusu hiç düşünmemiştim.

- Sakıncası yoksa bir süre daha kalmak istiyorum.

Hanımefendiyi kütüphanede bırakıp yanından ayrıldım. Yeni bir çalışma günü başlamak üzereydi. Az sonra bölüm mutfağından taze demlenmiş iki çay alıp tekrar kütüphaneye yöneldim. Hanımefendi beni görünce ayağa kalktı. Rahatsız olmamasını söyleyip karşısına oturdum. Çay için teşekkür etti. İlk yudumunu aldıktan sonra çay bardağını ışığa doğru kaldırıp “Ne güzeldir sabah çayı, insana yalnızlığını unutturur” dedi. “Nasıl yani?” diye sorunca diğer eliyle elindeki bardağı işaret ederek “Üzerinde bulunduğumuz topraklarda gün sabah çayı ile başlar. Çayı yudumlarken aynı demlikten pek çok insanla aynı tadı, sıcaklığı aldığını bilirsin. İyi gelir.” Dedi.

Okuduğu kitabı ters çevirip özenle masanın üzerine bıraktı. Gece boyu uyumamış biri için gayet dinç görünüyordu.

Sabah çaylarımızı yudumlarken hakkımda sorduğu soruları yanıtlayıp kendimi tanıttım. Sıra hastamıza gelince fazla nazlanmadan hızlıca hayat hikâyesini anlattı.  Ailenin tek çocuğu olduğunu, memuriyete öğretmenlik ile başlayıp kütüphanecilik ile devam ettiğini ve kütüphane memurluğundan emekli olduğunu anlattı. Kütüphaneci gözüyle servis kütüphanemizi fazlaca amatör bulduğunu söylemeyi de ihmal etmedi.

- Neden öğretmenlik değil de kütüphanecilik?

- Kütüphaneler, kitaplıklar iyi arkadaştır. Şu çay kadar olmasa da okumayı seven için yalnızlığa iyi gelen mekânlardır. Kendinden önce yaşamış hayatlarla buluşturur, sürprizlere açıktır. Hastane yalnızlığında kütüphane bulmak çölde vaha gibi geldi.

- Hastane yalnızlığı mı? Hastalığın yalnızlık hissi doğurduğunu bilirim ama hastane yalnızlığını hiç duymamıştım.

- Dediğiniz gibi hastaneler insanı hastalığı ile yüzleştiren ve yalnızlığını hatırlatan yerler olsa da benzer hastalıkları olan diğer hastaların varlığı o karamsar havayı dağıtır. Horlayan biriyle paylaşsam da bu yüzden hastane odamı değiştirmeyi veya odada yalnız olmayı istemem. Yani hastane yalnızlığı otel odalarının o iç burkan yalnızlığına benzemiyor.

- Otel odalarının yalnızlığı mı?

- Yalnız yolculuk yapanlar iyi bilir. En lüks otel odası bile bence insana yalnızlığını unutturmaya yetmez. Eşyalarını bırakıp bir an önce çıkmak ister ya insan. İşte öyle…

Sabah sohbeti ikimize de iyi gelmişti. İzin isteyip çayları tazelediğim o kısacık arada bile okumayı sürdürdüğünü fark ettim. “Engel oluyor muyum?” diye sordum. Gülümseyerek daha sonra okuyabileceğini, çay ve sohbetin iyi geldiğini söyledi.

Başlayan günün hareketliliği bölüme yansımış, hastalar uyanmıştı. Nöbet sonrası izin için ayrılmadan idarecimizle görüşüp uygun olduğu zamanlarda  hanımefendinin kütüphaneyi kullanması için izin çıkarılmasını sağlayınca gözündeki itibarım arttı. Hastamız, gün içinde odasında kalıyor akşama doğru kütüphaneye geçip kitaplarla baş başa zaman geçiriyordu.

acimadi-3

Birkaç gün sonra akşam üzeri bölümden ayrılırken hanımefendinin kütüphanede olduğunu görünce selam vermeden geçmek istemedim. Beni görünce yine gülümseyerek “Bir iki güne taburcu oluyormuşum. Az daha sabrederseniz kurtulacaksınız benden” dedi. Ben kem küm ederken servis hemşiresi elinde kahve fincanıyla belirince hanımefendinin bölümde ilişkileri hayli ilerletmiş olduğunu anladım. Hemşire hanım “bir kahve de size yapayım doktor bey” deyince hanımefendinin karşısına oturdum. O hoşsohbet kadına yine sorular sorup konuşturmaya çalıştım.

Anlattığına göre bir orta Anadolu kasabasında dünyaya gelmişti. Kasabanın mütevazı şartlarında sorunsuz bir çocukluk geçirdiğini ancak üniversite yıllarında biraz da rastlantı sonucu anne bildiği kişinin teyzesi olduğunu öğrenince yaşadığı şoktan söz etti. Anne bildiği teyzesinin gebeliklerinin düşük ile sonuçlanması,  canlı doğan bebeğinin de doğumdan kısa süre sonra ölmesi üzerine gerçek annesinin doğurduğu 4. bebeğini kız kardeşinin ölen çocuğunun nüfusuna kaydettirerek kardeşine teslim ettiğini yıllar sonra şaşkınlık ve kızgınlıkla öğrendiğini anlattı.

- Bu durum sizi niye rahatsız ediyor. Bence anneniz mantıklı bir çözüm üretip kardeşine yardımcı olmuş.

- Bir bakıma haklısınız. Doğup büyüdüğüm topraklarda çok yaygın bir gelenekmiş. Sonuçta ailenin dördüncü çocuğu olmak yerine başka bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelmişim.

- Belki böylesi daha iyi olmuştur.

- Sorun da burada. Üç kişilik suskun sakin bir ailede yetiştim.  Kalabalık ve eğlenceli görünen kuzenlerimin ailesi gibi bir ailem olmadığı için gerçek kardeşlerimi hep kıskandım. Biz biraz daha varlıklıydık onlar da bu yüzden kıyafetlerimi, oyuncaklarımı kıskandı hatta haset edip her fırsatta zarar verdiler. Kuzen bildiğim kardeşlerimle düşman gibi olduk, sevemedik birbirimizi. Yaş ilerleyince kıskançlık ve haset yerini imrenmeye bıraksa da hiç bir zaman kardeş gibi olamadık. Yıllar sonra gerçeği öğrenmemiz bile fayda etmedi. İki kız kardeşin dayanışması çocuklarını mutsuz ve huzursuz etmiş oldu. Yaşadıklarımdan ötürü serzenişim pek çoğu için abartılı gelebilir ancak anlatmak istediğim sorun daha derindeydi. Anlamam ve yüzleşmem hayli zaman aldı.

- Biraz daha açabilir misiniz?

- Tüm bir hayatın riya üzerine kurulmuş olması düşüncesine katlanamıyordum. Kıskançlığım, kardeşlerimin haseti ve şimdiye kalan imrenme duyguları hepsi yalan ve riya üzerinde oturuyordu. Duygularım gerçek olsa da aklım benimle dalga geçiyordu. Gerçekte hiç yaşamamış birinin kimliğine tıkılmış olduğum gerçeğini kabullenmek de cabası. Okuyup  öğretmenliğe başladığımda çalıştığım okullarda kütüphaneye kapanıp kendim gibi birilerinin olup olmadığını araştırıyordum. Yetmeyince il halk kütüphanelerinin yolunu tuttum.

- Bir şeyler bulabildiniz mi?

- Kendi durumumda pek çok insan olduğunu görüp içimi rahatlatabilmek için kitaplar arasında debelenip durdum. Halime acıyıp yardımcı olan kütüphane müdürü sayesinde kütüphaneciliği tanıdım. O müdür beyin teşviki ile tekrar üniversite sınavına girdim. Fark derslerini verip kütüphanecilik eğitimimi tamamladım. Sonrasında da Anadolu’da çeşitli kütüphanelerde görev yapıp emekli oldum. Kısa süreli başarısız bir evlilik dışında kitapların arasında kendi yalnızlığımla baş başa hayat kurdum. Bu da böyle bir ömür oldu.

- Çocuğunuz olsun istemediniz mi?

- Gençliğim güvendiği insanlar tarafından kandırılmış olmanın verdiği öfke ve kendine acımakla geçti. Bu nedenle çocuk sahibi olma düşüncesinden hep ürktüm. Yaş ilerleyince insanın kendini kandırması, alıştığı yalnızlığa gömülmesi sanırım daha kolay oluyor.

- Öğretmenliği sevmemiş miydiniz?

- Sevmez olur muyum? Matematik gibi soğuk bir dersi öğrencilerine sevdirmeyi başaran hevesli bir öğretmendim.

- Ama?

- Ama kütüphaneler insanlarla uğraşmak yerine çok daha geniş ve anlamlı bir dünya sunuyordu.

- Anlamadım. Hem sevilen bir öğretmen olup hem de insanlardan kaçmayı düşünmek tezat olmuyor mu?

- Bu soruyu kütüphane müdürü de sormuş başımdan geçenleri ve hayata karşı öfkemi ona da anlatmıştım. Müdür bey beni karşısına alıp; “İnsan dediğin özünde kusurlu bir canlı. Dünyaya gelişi bile eksik. Yani kimse mükemmel değil. Matematiğin diliyle anlatacak olursak tam sayılardan çok kesirli sayılara benziyoruz. Bilirsin; kesirli sayılar bir araya geldiklerinde paydaları eşitlemezsen anlamlı sonuç alamazsın. İnsanlar için de böyledir. Kendi hayatın gibi küsuratlı hayatlar arar bulursun ama paydalar eşit olmayınca ne bulduğunu da anlayamaz arar durursun. Hâlbuki harfler, notalar öyle mi? Hepsi ayrı değer ve anlamda olsa da harfleri satır üzerine dizer eşitler yazıya dökersin. Yazı büyür kitap olur, düşünce olur, anlam olur. Müzikte de önce birbirinden farklı sesleri notaya döker paydaları eşitleriz. Sonra o notalar bestecinin zihninde bir araya gelir, partisyona dönüşür müzik eseri olur. Üstelik eser icra edilirken hepsinin toplamından çok daha fazlası olur kulağımıza ulaşır. Kendine acımayı bırakmalı başka yerlere bakmalısın, kızım.” demişti.  Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum diye karşısında ağlamaya başlamış o da çocukken canımız yansa da sırf karşımızdakini kızdırmak için “acımadı ki, acımadı ki..” dediğimiz gibi canını yakan bu hayata nanik yapabilmek gerektiğini söylemişti.

- Onun için mi öğretmenliği bırakıp kütüphaneciliğe yöneldiniz?  Affedin ama ben yine bağlantıyı kuramadım.

- Hekimliğin diliyle anlatayım o zaman. Beden hücrelerden oluşur. Bedenin can kazanması için hücrelerin bir araya gelmesi yetmez, aynı genetik kod altında “eşitlenmiş” olması da gerekir. Paydaları eşitlerken yapıldığı gibi hücreler kitabın harfleri veya müzik parçasının notaları gibi eşitlendiği zaman toplamından çok daha fazlasına dönüşür. Beden hayat kazanır, ortaya kocaman bir ömür çıkar. O gün karşısında göz yaşlarımı tutamadığım müdür bey geriye dönüp kendi hayatına benzeyen insanları aramak yerine bir araya gelmeleriyle toplamından çok daha fazla anlam oluşturan eserlere yönelmenin daha iyi geleceğini işaret etti. Kütüphanecilik bu iş için en ideal ortamdı.

- Kitapları, müzik eserlerini anladım da kütüphaneler ne oluyor bu durumda?

- Paydaları eşitlemek dedim ya; Beni kütüphaneciliğe teşvik eden müdür bey “kütüphaneler toplumsal belleğin, ortak kültürün eşitlendiği yerlerdir.” derdi.

- Yani?

- Yani, paydalar eşitlenmezse toplumda kutuplaşma artar. Barış içinde bir arada olmak yerine kutuplaşma kavgaya, kavga da yangına dönüşürse unutulanları yeniden hatırlamak ve yeniden başlamak için destek dayanak noktasıdır, kütüphaneler. “Bir yangın ormanının belleği gibidir” derdi, müdür bey.

acimadi-2

Hemşire hanım elinde kahve ile belirdiğinde sohbete ara verdik. Kahvemi yudumlarken az önce konuştuklarımızı düşünüyordum. Hastamız  kendi fincanını uzatırken hemşire hanıma kahve için içtenlikle teşekkür etti. Hemşire hanım gülümseyerek yanıt verdi.

Saatime baktım. Akşam trafiği yoğunlaşmadan yola koyulmam da gerekiyordu. Hızlıca kahvemi yudumlayıp izin istedim. Hanımefendinin sözleri aklımı karıştırmıştı. Yola koyulduğumda hanımefendinin hayatı ve anlattıkları kafamın içinde dolanıyordu. Gerçek olduğu bilinen duyguların içinin boş hatta anlamsız olmasının nasıl bir ikilem yarattığını, annesinin kardeşi için çözüm üretirken kendi çocukları için istemese de tarifi zor bir durum oluşturduğunu, nereden bakıldığına bağlı olarak herkesin haklı görülebileceğini düşününce iyice kafam karıştı.

Bir kaç gün sonra şifa ile taburcu olan hastamızla bir daha karşılaşmadım. Hanımefendi ayrılırken odama uğramış beni bulamayınca o güne kadar adını duymadığım Wilhelm Genazino’nun “Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk” isimli kitabını masama bırakmıştı.

Kitabın ilk sayfasına “Hastane yalnızlığımı paylaştığım doktoruma teşekkürlerimle… Acımadı ki…” diye yazmıştı.

Mehmet UHRİ

Varsa yoksa bir mana (abdallar ağıtı)

Kasım 7th, 2020

abdallar-agiti

Gençlik yıllarından kalma neredeyse unutulmuş kısacık bir yaşanmışlığı yıllar sonra hatırlama çabasıyla yolumu yönümü değiştirmiş Ezine yakınlarındaki o sahile sürmüştüm.

O günden en son hatırladığım balıkçının çoktan denize açılmış olduğu, arıcının ise “Hatırladığınca yaşarsın. Gerisi hep bir yolculuk.” diyerek bizleri uğurlamasıydı. Bu sözleri gençliğin içi boş özgüveni ile yaşlıların bitmek bilmez gevezeliklerinden biri gibi algılamış o gün üzerinde durmamıştık.

Sahil neredeyse olduğu gibi duruyordu. Koya adını veren heybetli fıstık çamı da öyle…

Yıllar önce balıkçının teknesini bağladığı iskele yıkılmış, geriye üzerinde balıkçılların tünediği paslı kazıklar kalmıştı. Koydaki bina lüks bir lokantaya dönüşüp büyümüştü. Sahilde bir süre yürüyüp denize taş attım. Yıllar önce çadırlarımızı kurduğumuz yeri hayal etmeye çalıştım.

Rüzgârın hissettirdiği sonbahar serinliği nedeniyle binaya yöneldim.

Hatırladığım binaya benzemiyordu. Lokanta için gün yeni başlıyordu. Bir iki masa dışında müşteri yoktu. Eskiyi anımsatacak bir şeyler bulurum umuduyla içeriye hızlıca göz attım ancak gözüme çarpan bir şey olmadı.

Çay sipariş edip oturdum. Onca yolu boşuna gelmiş gibi hissediyor, kendime içerliyordum. Çayımı yudumlarken ocağın yanındaki duvarda asılı curayı ve yine aynı duvarda asılı aynaya iliştirilmiş fotoğrafı fark ettim.

Çayımı elime alıp çay ocağına yöneldim. Doldurduğu çayları tepsiye dizmekte olan ocakçıya aynanın kenarındaki yıpranmış fotoğrafı gösterip “balıkçı hayatta mı?” diye sordum. Garson fotoğraftakini tanımıyordu. Eliyle kasada oturan yaşlıca adamı işaret ederek “bilse o bilir” dedi.

Kasaya yönelip adama aynanın kenarındaki fotoyu ve curayı işaret ederek balıkçı ve arıcının hayatta olup olmadıklarını sordum. Şaşkınlıkla yüzüme baktı.

- Tanır mıydın?

- Çok yıllar önce kısa bir karşılaşmaydı.

- Hayattalar mı? Neredeler?

- Önce sen söyle. Nasıl tanıdın? Ne anlattılar sana?

Yandaki masadan bir sandalye çekip “otur hele” dedi. Kasanın yanına iliştim. Çayımı yudumlarken arıcı ve balıkçıyı ve o gün yaşananları anlattım.

O iki “abdalı” bir takım rastlantılar sonucunda tanımıştık.

1bb8735b-5dcd-4051-b108-d313637d0ac7

Biri arıcılık, diğeri balıkçılık yapıyordu. Gençliğin heyecanı ve kolaycılığı içinde “değişik” bulmuş anlamaya çalışmamıştık.

Üzerlerinden fakirlik akıyordu ama mutluydular. Balıkçı tuttuğu balığı, arıcı da ürettiği balı tadına bile bakamadan satmak zorunda olduğundan dem vurmuştu. Onca yoksulluğun içinde mutlu mesut yaşamalarına hayret etmiş sonra da unutmuştuk.

Yıllar önceydi. Üç arkadaş çadırları yüklenmiş Bozcaada’ya gidiyorduk. Aksilikler nedeniyle yol uzamış Odunluk iskelesine akşamüzeri ulaşmıştık. İskeleden Bozcaada’ya tekne seferleri sona ermişti. Olduğumuz yere çadır kurup gecelemeyi düşünürken jandarma engel olmuş çadır kurmamıza izin çıkmamıştı.

O sırada Bozcaada’dan gelen tekneden çıkan kamyonetin şoförü bize acımış birkaç koy ileride çadır için uygun yer olduğunu yardımcı olacağını söyleyip kamyonetin kasasını işaret etmişti.

Sözü edilen koya vardığımızda hava kararmaya başlamıştı. Koyda kahvehane lokanta benzeri derme çatma yapı dışında tamamen doğa hâkimdi. Kahvehane sahibine yaşadıklarımızı anlatıp bir gecelik izin istemiş sahile yakın bir yere çadırlarımızı kurmaya girişmiştik.

Çadırları kurup denize girmiş çıkmış karnımız iyice acıkmıştı. Kahvehanede pek kimse görünmüyordu. Kenarda bir masada iki kişi masayı kurmuş keyifle demleniyorlardı. Sonradan arıcı olduğunu öğreneceğim esmer adam elindeki cura benzeri telli çalgıyı çalıyor karşısındaki saçı sakalı birbirine karışmış yaşlıca balıkçı ise gür sesiyle eşlik ediyordu. Balıkçının bir ayağı masanın yanındaki ağların üzerindeydi.

Öyle zengin bir masa da değildi. Birkaç dal roka yaprağı, biraz zeytin, domates, ekmek ve birkaç daha önemsiz meze ile rakılarını yudumluyorlardı.

Az ötelerindeki masaya ilişip çay istedik. Elimizdeki kahvaltılık yiyecekleri çıkarınca patron dışarıdan yemek kabul edilmediğini söyleyerek itiraz etti. Öğrenci haliyle lokantaya verecek paramız olmadığı için toparlanıp ayağa kalktık.

Durumu gören balıkçı elini kaldırıp “Patron, şuraya bir masa daha ekle, delikanlılar misafirimiz” diyerek masalarına davet ettiler. Biraz da çekinerek eklenen masaya iliştik.

b9c72b1f-b681-4d83-91a8-ddc185ef9be2Arkadaşım çantasından çıkardığı peynir kalıbını tabağa koyup dilimledi ve “afiyet olsun” diyerek masanın ortasına bıraktı. Bu harekete patron yine bir şey söyleyecek gibi olunca balıkçı “Hesaba yaz. Racona ters olsa da bu kez böyle olsun. Onlar genç, öğrenecekler. Önce karınlarını doyuralım şu delikanlıların” diyerek masaya bir şeyler getirmesi için sipariş verdi.

Arıcı ise curayı dizine yaslayıp “İçer misiniz?” diye sormadan kadehlerimizi doldurmaya başladı. Doğrusu hiç itiraz edesimiz yoktu. Kendimizi tanıtıp üniversitede öğrenci olduğumuzu ve Bozcaada’ya gitmeye çabalarken kendimizi burada bulduğumuzu anlattık.

Elleri nasırlı yüzü güneş ve tuzdan çatlamış hayli kırışmış saçı sakalı karışmış olan yaşlıca adam önce kendini sonra arkadaşını işaret edip “ben balıkçıyım, o da arıcı. İkimiz de abdalız. Hepsi bu.” Dedi. İsimlerini bile öğrenemedik.

Hatırladığım kadarıyla günün kararmak bilmediği sıcak bir Haziran gecesiydi.

İlk kadehleri devirip karnımız doymaya başlayınca “arıcı” Curasını eline aldı. “Kul Himmet bize katılsın” diyerek “gafil gezme şaşkın” türküsünü çalmaya başladı. Balıkçı gür sesiyle türküye katıldı. Bizler de dilimiz döndüğünce eşlik edip tempo tuttuk.

images1Arada durup kendilerini anlatıyor sonra yine türküye devam ediyorlardı. Arıcı balıkçıyı işaret edip “av yasağının bitmesiyle işlerin açılacağını sanıyor ama yıldan yıla deniz küsüyor” deyince balıkçı “Bu yıl yine kurak gitti, arılar dağda bayırda çiçek bulamadı. Balın da tadı kaçtı” diye yanıt verdi. Kısa bir sessizlikten sonra “bak buna içilir, ne de olsa eksilenlere içiyoruz” diyerek kadehlerini masaya vurup yudumladılar. Arıcı curasını dizine yaslayıp anlatmaya başladı;

- Ben arıcıyım. Dağda kovanları beklerim. Oğul verdirir, kovan satarım. Sahile indiğimde ise balıkçıyı bulur geçen ömre takoz koyup “bi dur hele” der içer söyleriz.

- “Bi dur hele” mi? O nasıl oluyor?

- “Arıların bal vakti zaman hızlı akar” derler. Ömür de öyle geçip gidiverir. Çalışırken insan zamanın nasıl geçtiğini anlamaz. Anlayabilmek için arada durup vaktin ötesine bakmak gerekir. Vaktin ötesi için dağda kayaya sırtını verip batan güneşe veya denizin ortasında sudan yansıyan yüzüne bakarsın. Bazen de böyle bir masa etrafında kendinden önceki abdalları yâd edersin.

Bu sözlerden sonra kadehler tekrar kaldırıldı. İkinci kadehler ile birlikte kafamız olmuş, karnımız doymuştu. Arkadaşım saatini işaret edip sabah erken kalkılacağı için kalkmamız gerektiğini söyleyince “daha yeni başladık ” diyerek bırakmadılar.

Bir süre daha sesimizi çıkarmadan oturduk. Kadehler boşalınca bize dönüp “vites değiştirme vakti geldi” diyerek ikisi de ayağa kalkıp üstlerini çıkardı. İskeleye doğru ilerleyip gecenin o vakti kendilerini Ege’nin serin sularına bıraktılar.

İlk anda şaşırsak da biz de eşlik ettik. Kısa süren soğuk gece denizi macerası ile ayılmış, günün yorgunluğunu atmıştık.

Masaya döndüğümüzde üzerimizden sular akıyordu. Kadehler tekrar doldurulurken sanki hiç içmemişiz gibi ayık olduğumuzu görüp hayret ediyorduk. Balıkçı kadehleri doldururken “İyi ki Bozcaada’nın vakti sizler için gelmemiş de burada buluştuk, ne güzel oldu” dedi. Arkadaşım “Tekneye zamanında yetişemediğimiz için oldu” diye açıklamaya çalışınca elini havaya kaldırdı;

- Teknenin zamanı olur ama biz abdallar için önemli olan vakittir. Zaman dediğin o koluna taktığın saatten ibarettir. Ölçer, biçer kullanırsın. Vakitse şu deniz gibidir. “Vakti geldi” der içine girer az önceki gibi debelenir çıkarsın. Kuşluk vakti kahveni yudumlar, yemek vakti karnını doyurur, vakti-i keraat ile şişeyi açar masaya oturur, uyku vaktinde çekilirsin.

- Peki ya zaman? Zaman bu denizin neresinde?

- Vakit deniz gibidir dedim ya. Dalgası, fırtınası, akıntısı yorar insanı. Çoğu kişi denizden ürküp araya gemi, tekne, sandal gibi bir aracı koyar. Zaman dediğin zannımca vakit denizinde yüzen bir teknedir. Herkesin teknesi de kendine göredir. Zenginin zamanı ile fakirin zamanı o yüzden bir değildir.  Zamanın teknesinde olanlar için hayat keyifli bir yolculuktur. Nereye gideceğini, ne zaman varacağını, ileride ne olacağını hep zaman gösterir. Huzur arayanlar için birebirdir.

- İyi de herkes gemide değil mi? O zaman vakit denizinde kimler yüzüyor.

- Bazen insan az önce olduğu gibi kolundaki saatten kurtulur, “gece denizi de olur mu?” diye sorgulamaz zamanın teknesinden atlar, batıp çıkmaya başlar. Yoruluncaya kadar yüzer. Kısa süreliğine de olsa zamanın kendini yönetmesine izin vermez. Kimileri ise arıcı gibi kolunda saat bile taşımaz. Dağ başında şafak vakti uyanır, kuşluk vakti kahvesini yudumlar, yemek vakti karnını doyurur, uyku vaktinde de uyur.

- Yani?

- Yani ömür dediğin öyle ya da böyle bir yolculuktur. Tutunduğun vakitler hayatın olur. Günü geldiğinde de hayatın teknesinden sıradan bir yolcu olarak iner gidersin. Yani koca bir ömürden kalan bu gece olduğu gibi hatırlayacağımız o vakitlerdir.

Kadehler yeniden havaya kalktığında bu kez Arıcı sözü alıp “bir de o denizden de uzak durup sahilde olan biteni seyredenler vardır ki, hiç sorma. Onlar için zaman da yoktur.” dedi ve yine curayı eline alıp çalmaya başladı.

Türkü bitince kadehler tekrar tokuşturulurken arkadaşım dayanamayıp; “Peki ya siz, siz neresindesiniz bu hayatın?” diye sordu.

Garson müşterilerden birinin hesap istediğini söyleyerek araya girdi. Patron hesap fişini düzenlerken o geceye dair hatırladıklarıma ben de hayret ediyordum.

Tüm bu anlattıklarımı ilgiyle dinleyen patron elini kaldırıp garsona “Beyefendi misafirimdir. Bize okkalı iki sade kahve gönder, süvari olsun” dedi. Sonra bana döndü;

- Çok şanslıymışsınız. Balıkçı hep buradaydı, arıcı ise bahar aylarında ve kışa girerken uğrar birlikte içip çalar okurlardı.

- Ne oldu onlara? Yaşıyorlar mı?

- Önce balıkçıyı yitirdik. Sahildeki iskeleyi bile parçalayan fırtınadan parçalanmış halde teknesi döndü ama kendi dönemedi. Mezarı bile olmadı. Bir kaç yıl sonra arıcının marazlandığını duyduk. Bir akşam üzeri çıktı geldi. Yıkık dökük iskeleye yakın bir masaya ilişti. Kendi başına içerken curası da ona eşlik etti. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar hem ağladı hem çaldı. Sonra curasının tellerini söküp denize fırlattı. Hesabı öderken cebinden çıkardığı balıkçının o fotoğrafını ve telleri sökülmüş curayı “bunlar burada kalsın” diyerek bıraktı. Arıcıdan bir daha haber alamadık.

- Üzüldüm.

- Rahmetli peder bu binayı inşa ederken onlar yine bu sakin sessiz koya gelir sahilde oturup anlattığın gibi içip türkü okurlarmış. “Sanki buraların kuşu balığı gibiler” derdi peder.

- Sanırım bizi başından savmaya çalışan aksi ihtiyar babanız oluyor.

- Evet, zor adamdı.

İrice çay bardağında gelen kahvelerimizi yudumlarken o gece yaşananları anlatmayı sürdürmemi rica etti.

- “Siz neresinde oluyorsunuz bu hayatın?” Diye sormuştu arkadaşınız. Ne cevap verdiler?

- Arıcı “sonunda ölüm olunca neresinde olduğunun önemi kalmıyor” diye yanıtlamış, balıkçı ise abdallığa sığındıklarından söz edip yalnız gelinip yalnız gidilen bu hayatı ölüme inat olabildiğince özgür yaşamaya çalıştıklarından söz etmişti.

O gece balıkçıdan sofra adabı da öğrenmiştik. Kadehini eline alıp;

- Masada ilk kadehler tokuşturulmaz masaya vurulur. O kadehler geride bıraktıklarımız, kaybettiklerimiz içindir. Yani önce ölüme, ölenlere eksilenlere içerek başlarız. Sonraki kadehleri karşılıklı tokuşturup şu dünyadaki yalnızlığımızı unutmaya çabalarız. Bu gece siz de katıldınız yalnızlığı hep birlikte gömdük, masamıza. Dem tuttuktan sonra sıra özgürlüğe ve onun olmazsa olmazı sağlığa gelir. Kimimiz özgürce çalar, kimimiz söyler, kimimiz de özgürce oynar. Ağzımızın tadı yerindeyse şükreder, sağlığa ve özgürlüğe içeriz.

Arıcı araya girip “Her zaman böyle olmaz. Gönül işidir yaşamak. Acısını içine atıp ağlayamayanlar yerine ağlaştığımız zamanlar da olur. O zaman Teslim Abdal’ı anarız” Diyerek curasını eline aldı ve Teslim Abdal’dan “Engin ol gönül” türküsünü okumaya başladı. Balıkçı da eşlik etti.

Türkünün bitmesini bekleyip heyecanla “Peki ya sonra?” diye sordum. Balıkçı boşalan kadehini doldururken cevap verdi;

- Ölüm, yalnızlık, sağlık, özgürlük deyip geçen ömre hayıflanırken abdalların nefesleri hep böyle türkü olur eşlik eder. Sıra tüm bunların manasına gelene kadar içer, söyler, ağlaşırız.

- Sahi, ne anlamı var tüm bunların?

- İşte orada az önce yaptığımız gibi durur vites değiştiririz. Sonunda ölüm olunca aradığımız mana bile önemini yitiriyor. Masaya dönüp taksimetreyi sıfırlar “varsa yoksa bir mana” diyerek en baştan başlarız. Kadehler tekrar ölüme, kayıplara kalkar. Sonrasında yalnızlığa, özgürlüğe, sağlığa, hep aynı döngü…

- Hepsi bu mu?

- Daha ne olsun. Ömrüm balık tutmakla geçti. Bir gün baktım ki o balıklar da beni tutarmış. Gidememiş hep burada kalmışım. Arıcının durumu daha kötü. Arıları hayatta tutma uğruna dağ başında kovanlardan birine hapsolup ömür tüketir. Kimin kimi tuttuğunu çözemiyorsun. Baksana, bu gece biz mi sizi tuttuk burada yoksa siz mi bizi? Kaldı ki ne önemi var? Hayat böyle bir şey, gençler.

O geceye dair hatırladıklarım bu kadardı.

O kadar içmeye alışkın olmadığımız için masada sızmaya başlamış görece daha ayık kalan arkadaşımız bizi çadırlarımıza taşımıştı. Ertesi sabah zor uyanmıştık. Hesap görmeye gittiğimizde arıcı ve balıkçının misafiri olduğumuzu söyleyip ödeme almamışlardı.

Balıkçı ağlarını teknesine yükleyip çoktan denize açılmıştı. Arıcı ise kamyonetindeki yükleri kontrol ediyordu.

Çadırlarımızı toplayıp yola koyulmak istediğimizde gelen meşrubat kamyonunun şoförüne bizleri odunluk iskelesine bırakmasını söylediler.

Ayrılırken arıcı yanımıza gelip “Hatırladığınca yaşarsın. Gerisi hep bir yolculuk. Haydi selametle…” Diyerek uğurladı.

Kahvelerimizi bitirmiştik. Lokantanın patronu kasadan kalkıp çay ocağına yöneldi. Duvardaki telleri olmayan curayı alıp geri geldi. “Bunca senedir sesi çıkmayan bu curanın sanki sesi oldun, onları konuşturdun. Arıcı ile balıkçı yolculuklarına kısa bir ara verip hatırlanmak istediler. Sağ olasın” dedi.

Curayı elime alıp bir süre gövdesini okşadım.

Yemeğe kalmam konusunda ısrarcı olsa da arıcının “hatırladığınca yaşarsın, gerisi hep bir yolculuk” sözlerini tekrarlayıp “yolcu yolunda gerek” diyerek curayı masaya bıraktım.

Arabama kadar eşlik eden patrona tekrar teşekkür ettim. “Bu iş burada bitmedi. Bugün vesile oldunuz da onları hatırladık. Gün gelir yine uğrarsınız bu kez benim hatırladıklarımdan konuşuruz” dedi.

Yola koyulduğumda “Tekrar gelmek istiyorsan ayrılırken ardına bakmalısın” dediği gibi şairin durup ardımda bıraktığım o sahile bir kez daha baktım.

Arabanın teybinden “Gafil gezme şaşkın” türküsünü başlatıp camları ve radyonun sesini iyice açtım.

Sonra…

Sonrası “hep bir yolculuk” demişti arıcı…

Mehmet UHRİ

UTANCIN SIRADANLIĞI

Ekim 23rd, 2020

20150820_111937

Pandemi notları: Ekim 2020

Her şey gözümüzün önünde gerçekleşiyor.

Açıkça dillendirilmese de Covid 19 pandemisini kontrol altına alma çabaları yerini ekonomileri ayakta tutma önceliğine bıraktı.

Sessizce yenilgiye alışıyor hastalığa teslim oluyoruz. Öyle ateşkes filan değil, kayıtsız şartsız teslimiyet yaşanıyor.

Üstelik neredeyse tüm ülkelerde benzer uygulamaya sessizce geçildiği için anormalliği algılamakta zorlanıyoruz.

İnsanlık, yaşlılar üzerinde öldürücü etkisi genç nüfusa göre 6-10 kat fazla olan bir hastalığa ekonomileri ayakta tutma uğruna teslim oluyor.

Hastalık hızla yayılıyor.

Hastalığın yayılmasıyla toplumsal bağışıklık artarken aylar önce özene bezene koruduğumuz yaşlı nüfus için önlem alınmaması  ileri yaş ölümlerinin artacağı gerçeğini işaret ediyor.

Bir diğer deyişle ekonomiyi kurtarma uğruna yaşlı nüfusa pasif ötanazi uygulanıyor.

Bir tür soykırım utancına sürükleniyoruz.

Hep birlikte aynı utancın içinde debelenince utanma da sıradanlaşıyor.

Hastalığı kontrol altına almak için uygulanan izolasyon ve karantina önlemlerinin dünya ekonomisine büyük zarar verdiği vurgulanarak aleyhinde sessiz bir propaganda yürütülüyor.

Üstelik karar alıcılar, bir taşla iki kuş vuracaklarını düşünüyorlar.

Ekonomiye katkısı görece daha az olan yaşlı nüfusun hastalanıp ölmesi ile sosyal güvenlik kurumları üzerindeki yükün de azalacağı gibi dile getirilmeyen riyakârca ekonomik bir beklenti içindeler.

Aklımızı emanet ettiğimiz devlet ricali yaşlı nüfusa pasif ötanazi uygulanması konusundaki tavrını “şartlar böyle gerektiriyor, tüm dünya aynısını yapıyor” diyerek yutturabilir.

İyi de, gelecek kuşaklar böylesi bir soykırım ile nasıl yüzleşecek, nasıl hesaplaşacak?

Utancın sıradanlaştığı günlerden geçince vicdanlar da köreliyor.

İnsanlık körelmiş vicdanlarla geçmişte pek çok örneği olan ve toplumsal bilinçdışında yer edecek acılı bir süreçten geçiyor.

Toplum için zararlı oldukları ileri sürülüp toplama kamplarında imha edilmelerine karar verildi diye “içlerinden birileri” topyekûn imha edilirken seslerini çıkarmayıp zımnen onay verenler de aynı utancın sıradanlığı içindeydi.

Pasif duruşlarıyla gelecek kuşakları da toplumsal bir utanca mahkûm ettikleri akıllarına bile gelmiyordu.

Sokak köpeklerini toplayıp aç susuz terk ettikleri adada çığlıklar içinde ölmelerini izleyen İstanbulluların aradan yüz yıl geçse de taşıdıkları utanç toplumsal bilinçte resmi adı Sivri ada olan adanın Hayırsız ada olarak anılmasına yol açmıştı.

Görünen o ki; utanç sıradanlaştıkça etkisini yitiriyor.

Hâlbuki pandemi öncesinde utanç çağında yaşıyorduk. Utanma duyusu davranışlara yön veriyor tüketim davranışlarını belirliyordu. Kazancı ne olursa olsun cep telefonu eski diye utanç duyan kendini ezik hisseden insanları hepimiz görüyorduk. Benzer örnekleri dış görünüşü, kılığı kıyafeti, evi veya arabası yüzünden utanç duyan insanlar için de verebiliriz.

Konu toplumsal konularda alınan kararları sorgulamaya geldiğinde başkalarının aklına kendi aklımızdan daha çok güveniyoruz. Birlikte hareket edince yanlışın yanlış olmaktan, suçun suç olmaktan çıkabildiğine kolay ikna oluyoruz. O nedenle utanılacak duruma düşmekten korktuğumuz kadar suç işlemekten korkmuyor, suçu hep birlikte rasyonalize edebileceğimize inanıyoruz.

“Herkes geçiyor kırmızı ışıkta ne olmuş yani?”

İnsanlığın virüse teslim olmasına ses çıkarmıyor, yaşlı nüfusa yönelik soykırım utancına suskun kalıyoruz.

Mutlu olamasa da neşeli görünmeye çabalayanların riyakârca telaşıyla bu ortak suça gözünü kapayıp “ama ben ne yapabilirim ki?” masumluğuna sığınılıyor.

Yaşlı nüfus ise mesajı çoktan aldı.

Eski yaşanmışlıklar ile yüklü ruhlarını esen rüzgâra teslim edip sessizce gitmeye hazırlar. Fırtına dinip sular durulduğunda gelecek kuşaklara kalacak soykırım utancının da farkındalar.

İnanın, onlar yaşanacaklar için hepimizden daha çok kaygılanıyor ve utanç duyuyorlar.

İnsanlık geçmişteki pek çok benzeri gibi yine bir akıl tutulması yaşıyor.

Rasyonel olduğuna ikna olunan akıl dışı çözümlere yönelip suçluluk duygusundan kurtulmaya çabalıyor.

Gerçekte ise o yere göğe koyamadığımız insanlığımız utancın sıradanlaştığı bir bataklıkta debeleniyor.

Mehmet UHRİ

* Hannah Arendt. Kötülüğün Sıradanlığı

Ömrün vitrini

Ekim 15th, 2020

ov2

Ömür dediğin bir eskici dükkânı, her şeyi vitrine çıkaramazsın” demişti.

Ailenin kalan son ferdi annemin de vefatından sonra hüzün içinde doğup büyüdüğüm evi kapatıp eşyaları hayır kurumuna vermiştik. İçinde fotoğraflar ve albümler bulunan eski valizi ise ayırmış açmadan evde bir yerlere kaldırmıştım. Uzun süre de valizi açmaya elim gitmemişti.

Her şey, yıllar sonra valizin varlığını hatırlamamla başladı.

Valizi gün ışığına çıkarıp açtığımda çoğu siyah beyaz fotolar ve birkaç eski yıpranmış albüm dışında pek bir şey görünmüyordu. Fotoğrafların çoğunda ne bir tarih ne de tanıtıcı yazı vardı. Öylece istiflenmişti. Arada nişan düğün gibi bir olaya ait kurdele ile bağlı birkaç grup fotoğrafta da açıklama yoktu.

Valizin derinliklerinde bir bez torba içinde fotoğraf makinesini bulunca işin rengi değişti. Rahmetli babamın fotoğraf makinesini hayal meyal hatırlıyordum. Çocukken merakla kurcalamak istesem de gözü gibi korur elimizi sürmemize izin vermezdi.

Makine dediysem EXAKTA marka zamanının sıradan makinelerinden biriydi. Koruyucu kabı bile yoktu. Amerikan bezinden eski bir torba içinden çıkmıştı.

Makineyi elime alıp sağını solunu kontrol ettim. Mekanizmaları paslanmış görünüyordu. Kapağını açmadan makarayı geriye sarıp kontrol ettiğimde içinde film kalmış olduğunu fark edince heyecanlandım. Kırk yılı aşkın süredir içinde film ile duran paslanmış fotoğraf makinesi ile ne yapacağımı düşünmeye başladım.

Sağı solu arayıp sora sora o fotoğraf makinesi tamircisini buldum.

Çok yıllar önce kendi fotoğraf makinemdeki sorunu gidermek için uğradığım dükkân yerinde duruyordu durmasına ama artık saat tamircisi olmuştu. Usta da hayli yaşlanmış görünüyordu. Dükkânın bir kenarında fotoğraf makine ve ekipmanları ile dolu cam dolap olmasa fotoğrafçılığı tümden bıraktığı düşünülebilirdi.

İçerideki müşterinin saat pilini değiştirmesini bekledim. Sonra torbadan çıkardığım makineyi masasının üstüne bırakırken “İçinde film kalmış, ne olduğunu merak ediyorum. Tamir olması gerekmiyor. Filmi kurtarabilir miyiz?” diye sordum.

Sesini çıkarmadan makineyi eline aldı bir süre öylece bakıp “Yangından sele tüm felaketleri yaşamış başına gelmeyen kalmamış gibi görünüyor. Çok ümitli olmamak gerek” diyerek arkadaki küçük odaya geçti. Dükkânda öylece bekledim. Az sonra elinde film bobini ile karanlık odadan çıktı. Makinenin dişlilerinin paslandığını, tamir ile uğraşmanın anlamsız olduğunu elinde tuttuğu film bobini için de umutlu olmamak gerektiğini söyledi.

img_0911

Makineyi ve filmi bana uzattı.

- Filmi banyo edebilir misiniz?

- Siyah beyaz ORVO marka bir film. Bu zamana üzerinde görüntü kalmış mıdır bilemem. Denerim. Denerim de bunca yıl sonra içindekileri görmek istediğine emin misin?

- Anlamadım.

- Bak, çeken her kimse filmi sonuna kadar kullanmış ancak makinede bırakmış. Belki de gün yüzüne çıksın istememiştir. O yüzden sordum.

Açıkçası bu sözler o gün anlamsız gelmişti. Çok düşünmeden banyo edilip basılmasını rica ettim. Borcumu sordum. Makineyi geri verirken “geldiğinde verirsin” dedi.

Birkaç gün sonra telefon ettiğimde filmi banyo edip bastığını gelip alabileceğimi söyledi. Akşamüzeri heyecanla dükkânın yolunu tuttum. Aklımdan bin türlü şey geçiyordu. Rahmetli babamdan kalma makine kırk yıl sonra dile gelip belki de babamın bilinmesini istemediği bazı gerçekleri ortaya dökecekti.

Dükkânda daha sonra öğretmen emeklisi olduğunu öğreneceğim biri daha vardı. Müşteriye benzemiyordu. Karşılıklı çay içiyorlardı. İçeri girdiğimi görünce “otur hele bir çay iç” diyerek tabure uzattı. Fotoları alıp hemen çıkmayı ve sakin bir yerde incelemeyi planlamıştım. Israr üzerine uzattığı tabureye oturdum. Önce sakince çayımı doldurup uzattı. Sonra çekmeceden çıkardığı banyo edilmiş filmi ve fotoğrafları içeren zarfı bana uzatırken gözümün içine baktı “Emin misin?” diye sordu.

Çaydan kuvvetli bir yudum alıp fotolara hızlıca göz attım.

Tahmin ettiğim gibi fotoları rahmetli babam çekmişti. Kuruluşundan itibaren yirmi beş yılı aşkın öğretmenlik yaptığı okula aitti. Sanırım emekli olduğu yıl çekilmişti. Sadece binaları, bahçeyi ve çevreyi fotoğraflamıştı. Ne kendi ne de bir başkası görünmüyordu.

Bir süre öylece durup fotoğraflara tekrar baktım. Çevresi binalar ile dolsa da okul bugün de aynı görüntüyü koruyordu. Detay arıyor bulamıyordum. Karşımda taburede oturan tamircinin “hoca” diye hitap ettiği yaşlıca bey efendi “Ne dersin? Makinede kalsa daha mı iyi olacaktı?” diye sordu.

Kısaca başımdan geçenleri anlatıp “Anlamıyorum, kırk küsur yıl önce babam bunları niye çekmiş sonra da makinede bırakmış olabilir?” diye söylendim. İki ihtiyar birbirlerine bakıp gülümsediler.

Taburede oturan “hoca” eliyle fotoğrafları işaret edip “Eeeee, ömür dediğin bir eskici dükkânı, her şeyi vitrine çıkaramazsın” dedi.

Şaşkınlık içinde fotolara tekrar baktım ve “hiçbir şey anlamadım” dedim. Tamirci bana dönüp “O zaman baştan başlayalım. Söyle bakalım insan niye fotoğraf çeker?” diye sordu. “Ne bileyim? Her halde bir anı ölümsüzleştirmek için” diye yanıtladım.

- Demek ki işin bir ucunda ölüm ve ölümden kaçma çabası var.

- Dahası da var mı?

- Olmaz mı? Fotoğraf çekilirken herkes kendine çekidüzen vermeye çabaladığına göre başkalarının gözünde nasıl görüneceğini de önemser. Fotoğraf albümlerinde herkes çok bakımlı güzel ve neşeli görünürler. Yani, başkalarının gözünde olması gerektiği gibi…

- Öyleyse fotoğraf ne gösteriyor?

- Yanlış soru. Neyi göstermiyor, hatta gizliyor diye sormalısın. Aile albümlerinde hep mutlu günler, önemli anlar yer alır. Ölümler acılar albüme kolay kolay giremez. İçeride ne yaşanırsa yaşansın albümü eline alanın mutlu mesut bir aile görmesi istenir. Fotoğraflar için de böyle…

Kısa süren suskunlukta “hoca” araya girip “Bugün sosyal medyaya sıçrasa da bu gerçek değişmiyor. İnsanlar başkalarının gözündeki kendilerini düzeltmeye uğraşmakla o kadar zaman yitiriyor ki kendilerini tanımaya zaman kalmıyor” dedi.

“İyi de, rahmetli babam bunları neden çekmiş ve neden makinede bırakmış hâlâ anlamıyorum” diye üsteledim.

Tamirci elindeki saatten kafasını kaldırmadan “bazı anların gerçekliğini koruması için gün yüzüne çıkmaması, susup üzerinde konuşulmaması gerekir. Bu da öyle bir durum olmalı” diye yanıt verdi.

Sonra konuştuğumuz dilin hep yetersiz kaldığını, gözleri görmeyen birine basit bir şeyi ne kadar anlatırsak anlatalım tüm gerçekliğini aktarmanın mümkün olmadığını hep bir şeylerin eksik kalacağından söz etti.

- Sonuçta konuştuğumuz dil zihnin vitrinidir. Bir şeyleri ortaya dökerken pek çok şeyi de gizler. Fotoğraflar da öyle… Göstermek istediklerini vitrine çıkarır geride kalanın üstünü örter,  unutturmaya çabalarsın. Hatta gün gelir kendin de unutursun.

- Peki ya bu fotolar.

- Söyledin ya. Babanız emekli olup ayrıldıktan sonra okulunu fotoğraflamış. Sonra da makinede bırakmış. O görüntülerin kendinde kalan anıları, gerçekleri yeterince yansıtmayacağını, hatta bazılarını gizleyip unutturabileceğini düşünüp suskun kalmalarını istemiş olabilir. O yüzden “emin misin?” diye sormuştum.

- Peki, şimdi ne yapmalıyım?

- Bence babanızın kararına saygı duyun.

- Yani?

- Hoca az önce “Ömür dediğin bir eskici dükkânı, her şeyi vitrine çıkaramazsın” demedi mi? Kararı sen vereceksin.

ov3

Ayağa kalktım. Çay için teşekkür edip borcumu sordum. Ödemeyi yaparken ikisine de tekrar teşekkür ettim. Filmi ve fotoları alıp çıktım.

O gece uyku tutmadı. Rahmetli babamın kırk küsur yıl önce emekli olduktan sonra çektiği o fotoları gözden geçirip bir anlam aradım.

Belki de bu fotoları çekerken aynı anlamı babamın da aradığını ve hatta belki de her şeyin basit bir anlam arayışından ibaret olduğunu düşündüm.

Birkaç gün sonra filmi, fotoları ve makineyi torbasına koyup olması gerektiği yere valizin içine yerleştirdim.

Valizi ise sanki hiç açmamışım gibi çıkardığım yere bıraktım.

Mehmet Uhri

Not: İzmir Koleji ve BAL Matematik öğretmeni babam merhum İhsan UHRİ’nin anısı içindir.

Perde açık kalsın

Eylül 5th, 2020

79105231_10157896314193415_4000746625881341952_n
Yaşlı hanım hastamız ?İstemiyorum. Perdelerin kapanmasını istemiyorum. Pencere bahçeye bakıyor, üstelik 4. kattayız. Kimsenin içeriyi göreceği yok. Lütfen perdeleri kapatmayın? diye söyleniyordu.

O gece yattığı koğuştaki diğer hastalar perdeleri kapattırmadığı için servis hemşiremizden yardım istemiş, hastamızı ikna edemeyen hemşiremiz de sorunu bana iletmişti. Odadaki diğer iki hasta pencere kenarında yatmakta olan hastamızın perdelerin kapanmaması yönündeki ısrarını anlamamış biraz da öfkelenmişti.

Odaya neden girdiğimi anlayan hastamız ağzımı açmadan ?perdelerin kapanmasını istemiyorum, lütfen ısrar etmeyin? diyerek karşılamıştı beni.

İkna olacak gibi görünmüyordu.

Yatağının kenarına oturup sakinleştirmeye çalıştım. Odadaki diğer hastaların isteğini de ileri sürerek hiç olmazsa tül perdeyi çekmeye razı ettim. Pek içine sinmemişti ama oyunun kuralına göre oynanması gerektiğinin de farkındaydı.

Odada gerginlik sürüyordu. Yanlarında kalıp konuşturup sakinleştirmeyi düşündüm.

Hastamızın ziyarete gelen çocukları ve torunları olduğunu hatırlayıp, onları sordum. Özellikle torunlarından söz etmeye başlayınca yumuşadığını, yüzünün güldüğünü fark ettim. Oğlu ve kızının çok çalıştığından, kendi çocukları ile ilgilenmeye zaman kalmadığından yakındı.

- Evde herkes çalışıyor. Büyük torunum okuldan eve geldiğinde karşılayan kimse olmuyor. O kocaman evde tek başına ne bulursa onunla karnını doyurup televizyonun karşısına oturuyor. Garibimin önüne sıcak yemek koyup sırtını sıvazlayacak, saçını okşayacak biri bile yok yanında.
?Ama modern hayat hep böyle. Hayat hızlı ve herkes meşgul, ne yapacaksınız? Bütün büyük kentlerde bu sorunlar yaşanıyor sanırım? diye üsteledim. Omuzlarını silkti. Doğrulup yastığını düzeltti. Sonra yine o öfkeli gözlerle baktı.

- Modern hayatmış, sevsinler. İnsanı yalnız bırakan, başkalarından uzaklaştırıp içine kapanmasına yol açan modernliği ne yapayım? Herkes yalnız, çocuklar bile yalnız görmüyor musunuz? Kimse kimsenin derdini bilmiyor, bilse bile kulağının üstüne yatıp görmezden geliyor. Anlatmaya çalışsan yaşama telaşından kimsenin durup dinlediği de yok.
- Nasıl bir yalnızlık bu sözünü ettiğiniz?
Her ne kadar konu ilgimi çekse de gerçekte, hastamızı biraz daha konuşturup sakinleştirmeyi ve böylece odadaki gergin havanın bir ölçüde giderilmesini amaçlamıştım.

- Doktor bey oğlum, yıllar içinde azar azar öyle şeyleri yitirdi ki insanlar, evlerine kapandıkları yetmedi, şimdilerde kendilerine de kapanmalarını bekliyorlar.
Sonra çocukluğunu, insanların bahçeli konu komşunun birbirini görebildiği evlerde yaşadığı yılları anlattı. Konu odadaki diğer hastaların da ilgisini çekmiş, az önceki hırlaşmayı unutup hastamıza kulak kabartmışlardı.

- Önce bahçeler otopark oldu. Apartman hayatı, modern yaşam dedik bahçenin çamurundan kurtulduk diye kandırdık kendimizi. Herkes evlerine çekildi. Kimse kimseyi görmez, duymaz oldu.
- Peki sonra?
- Sonra sıra balkonlara geldi. Balkonları kapatıp eve kattılar. İşyerleri de balkonsuz oldu. Dışarının tozundan kirinden kurtulduk diye kandırdık yine kendimizi. Konu komşuya, gökyüzüne, dünyaya açılan balkonlar da gitti elimizden. Yetmedi sıra pencerelere geldi. Tül perdeydi, güneşlikti, kalın perdeydi derken pencereler de örtüldü. Jalûzi, panjur stor derken pencereler kapandı. Onca para döktüğümüz perdelerimize bakıp ?ne güzel oldu? diye avunduk. Güneş görmeyen, gün ışığı gibi yanan lambalarla aydınlatılan işyerlerine, evlere kavuştuk. Her şey yavaş yavaş oldu. Modernleşiyoruz diye tüm bunları sineye çektik.
- Peki ya şimdi?
- Görmüyor musunuz? Herkes içine kapandı. Bahçesi balkonu olmayan pencereleri örtülü o çok modern evlerde dışarıyla tek bağlantısı televizyon olan insanlara dönüştük. Gerçi biraz daha okumuş olanların internet ve cep telefonları da var ama yalnızlık aynı yalnızlık. İnsanları içine kapatıp yalnızlaştırdılar. Şimdi sadece bakmaları istenen yöne, televizyona bakıp orada izledikleri dünya ile yetinmelerini orada yaşayıp tüketmelerini, sadece tüketmelerini bekliyorlar. Dedim ya modernlikmiş, sevsinler?
Odadaki hastalardan biri televizyonun sesini önce kıstı, sonra da kapattı. Diğer hastamız dayanamayıp ?Durum bu kadar mı kötü?? diye sordu. Bizimki gülümsedi duvarda asılı olan manzara resmini gösterdi.

- Kimileri durumun farkında. Duvarlarına resimler asıp ara sıra da olsa başka yöne bakmayı, resimlerin içine dalıp hayaller kurmayı veya kitap okuyarak kendini avutmayı başarabiliyor. Ama ben çocuklar için, torunlarım için kaygılıyım. Hangi çocuk gökyüzündeki bulutlarla veya oyun oynadığı halının üstündeki desenlerle hayaller kurmamış, oyunlar oynamamıştır? Öyle bir kapandık ki hayata, şimdi ne o halılar var, ne de çocuklarımızın görebileceği gökyüzü. Varsa yoksa televizyon. Her şey hazır, hayaller bile. Hayal kurmayı bile çok görüyoruz, çocuklara.
Eliyle pencereyi gösterip ?Bu yüzden istiyorum, penceremi. Hastane odasında bile olsa pencere örtülmesin, perdeler açık kalsın istiyorum. Gökyüzümü kaptırmayacağım bu yamyamlara? dedi.

Bu sözlerden sonra başucundan kitabını ve gözlüğünü aldı.

Odada az önceki gerginlikten eser kalmamıştı. İzin isteyip yanlarından ayrıldım. Ertesi sabah ve daha sonraki günlerde o odanın tüm perdelerinin açık olduğu dikkatimizden kaçmadı.

Üstelik hastamızın taburcu olmasına ve aradan geçen onca zamana karşın hiçbirimizin eli gitmedi o perdeleri kapatmaya.

Dr. Mehmet Uhri

Don

Ağustos 18th, 2020

don

Covid-19 nedeniyle hastanelerin işi gücü bırakıp salgınla mücadele ettiği günleri yaşıyorduk. Bırakın sıradan hastaları, salgın nedeniyle kanser hastaları bile hastanelere gelmeye çekiniyor, sağlık çalışanlarına ise “vebalı” gözüyle bakılıyordu.

Covid19 tanısı alan hastaların çoğu hastaneye yatırılıyor, yakınlarına ise evlerine gidip kendilerini karantina altına almaları filyasyon ekiplerinin denetiminde kalmaları öğütleniyordu.

Refakatçi de kabul edilmediği için yatırılan her hasta en az 2-3 hafta sürecek bir tedavi sürecini yakınları ile görüşmeden geçirmek zorundaydı.

İçerde ise; yaşanan bu özel durum nedeniyle hastaların basit gereksinimleri için dahi hasta yakınlarından yardım talep edilemiyor tüm gereksinimler hastane olanakları ile çözülmeye çalışılıyordu.

Hastalar kelimenin tam anlamıyla yalnızdı.

Bu filmi yıllar önce de görmüştük.

İlk şoku atlatıp işine yoğunlaşan sağlık çalışanları hastalık ile mücadelede ellerinden geleni yapsalar da hastaların basit gereksinimlerini karşılamakta o zaman da çok zorlanmıştı.

Her ne kadar kayıtlara Gölcük depremi diye geçse de 17 Ağustos 1999 depreminde İstanbul Avcılar?da da büyük yıkım yaşanmış 1000?e yakın kayıp verilmişti. Yaralıların önemli bir kısmı en yakın hastane olarak çalışmakta olduğum hastaneye getirilmişti.

Sıcak bir Ağustos günü sabaha karşı yaşanan deprem nedeniyle yakınlarına ulaşılamayan ve enkazdan çıkarılıp toz toprak içinde hastaneye ulaştırılmış hastalar tedavi edilmeye çalışılıyordu.

Bir yandan da herkes gibi gözümüz televizyon haberlerindeydi. Depremin merkez bölgesine yardım ulaştırmaya çabalıyorduk.

Tüm bunlar yaşanırken hastanemiz başhemşiresinin utana sıkıla “bir konuda yardımınız gerekiyor”? demesiyle içinde bulunduğumuz dramın farkına vardık. Hastanemize getirilen hastaların çoğunun yakınlarına ulaşılamıyordu. Evleri yıkılmıştı, üstlerinde başlarında giysileri de yoktu. Hastane çarşaf nevresim hatta pijama sağlayabilse de taburcu olacak hastalar için giysi bulunamıyordu.

Başhemşire hanım hastalar için giysi ve özellikte iç çamaşırı gerektiğini söyleyip yardım rica ediyordu.

Körlüğümüzden utanıp yardıma koşmuş elbirliği ile sorunu kısa sürede çözmüştük.

Yıllar sonra aynı süreç çok benzer haliyle bugün de yaşanıyor olmalıydı.

Hastalar yalnızdı, yakınları ev hapsindeydi ve refakatçi kabul edilmiyordu.

Bir kez daha aynı körlüğü ve utancı yaşamamak için hastanemiz başhemşiresini (sağlık ve bakım hizmetleri müdürü) arayıp hastaların giysi gereksinimi varsa yardım edebileceğimi söyledim. Başhemşiremiz giysi sorunu olmadığını ancak normalde hastane envanterinde olmadığı için iç çamaşırı bulmakta sıkıntı yaşadıklarını bildirdi.

Konuyu paylaşıp yardım rica ettiğim tekstil işiyle uğraşan değerli bir dostum “ben hallederim” dedi ve kısa sürede hastanemize gönderttiği bir kaç koli iç çamaşırı ile sorunun çözümüne destek verilmesini sağladı.

Kolilerin teslimatında gecikme olunca kargo şirketinin müşterilerden gelen talep nedeniyle hastane teslimatlarını durdurduklarını öğrendim. (Hastaneye uğramış bir kargocunun eve teslimat yapması riskli görülüp istenmiyormuş) Haber bile vermeden iade işlemi başlatmışlardı. Arayıp anlayış göstermelerini rica ettik. Lütfedip teslimatı hastane dışında bir sokak ötede yaptılar.

Bu arada birlikte çalıştığım meslektaşlarım her ne kadar çabamı olumlu bulsalar da bir önceki filmi görmedikleri için iç çamaşırı bulma konusundaki gayretlerime takılmadan edemediler. Hastaneye “don”? gönderilmesini organize eden olduğum için hastanenin “donanma komutanı” ilan edildim.

Birkaç hafta sonra başhemşire hanımı arayıp biraz daha iç çamaşırı veya başka bir eksiği olup olmadığını sorduğumda teşekkür etti ve ellerindekinin yeterli olduğunu hatta bir kısmının komşu hastaneye de iletildiğini söyledi.

Kısa bir sessizlikten sonra “söylemem gereken bir şey daha var” dedi ve o hayırsevere iç çamaşırlarını hastaların yanı sıra sağlık çalışanlarının da kullandığını ve gönderilenler için sağlık çalışanlarının da teşekkürlerini iletmemi istedi.

Pandemi nedeniyle sağlık çalışanlarının önemli bir kısmı ailesini riske atmamak için evlerine gitmiyor, hastane veya yakınında kalıyordu. Meğer evleriyle teması kesilen sağlık personeli hastanenin verdiği özel kıyafetleri giyse de çamaşır bulamadıkları için iç çamaşırı yerine kullanılıp atılan hasta alt bezleri bağlıyormuş. Gönderilen çamaşırlara hastaların olduğu kadar sağlık çalışanlarının da büyük gereksinimi varmış. Çekinip utandıkları için de dile getirilemiyormuş.

Körlük böyle bir şey dostlar.

Meşhur bir kozmetik markası yoğun bakımda sürekli maske ile çalışmak zorunda kalan sağlık çalışanları için koliyle yüz kremi göndermeyi akıl ederken aynı hastaneyi paylaştığımız fedakâr sağlık çalışanlarının gözümüzün önündeki sessiz dramını görememiş büyük resmi yine gözden kaçırmıştık.

Pandemi sürecinde pek çok önemli ve öncelikli sağlık sorunu yaşanırken bir “don” için utanıp sesini çıkarmayan sağlık çalışanları olduğu da bilinsin istedim.

Mehmet Uhri

Sahi, ne değişti?

Temmuz 3rd, 2020

Pandemi notları: Temmuz 2020

epyd6751

Temel doktor olmuş, ishal şikâyeti ile gelen bir amcaya ilaç yazacakmış ama ilacın adını bir türlü hatırlayamamış. Şimdilik bir xanax yazayım da yarın hatırlarım diye düşünmüş.

Ertesi gün hastayı görünce “nasılsın amca” diye sormuş?

Amca da; “pisliğe battım ama kafama da takmıyorum” demiş.

En son söyleneceği baştan söyleyelim.

Pandemi gerçeğinde bir değişiklik olmadı.

Sadece fıkradaki gibi gerçeği algılayışımız değişti.

Salt yalın haliyle olduğu gibi karşımızda-içimizde duran gerçeği başka türlü algılamamız isteniyor.

Bizler de emre itaat ediyoruz.

Algının değiştiğinin, değiştirildiğinin farkında olmamız yeterli görülüyor.

Ötesinin sorgulanması ise hiç istenmiyor.

Hepsi bu.

Tüm bunlar ne anlama geliyor?

Felsefeci ve siyaset bilimci Michel Faucault (1926-84) yönetim biçimlerini üç gruba ayırır.

Birinci grup koyduğu yasa ve yasaklar ile kendini var eden toprak mülkiyetini esas alan hükümranlık tipi yönetimlerden oluşur. Negatif taleplerle kendini var etme gereği duyan bu tür yönetimler yasaklar ve cezalandırma üzerine kuruludur.

Tarım devriminden beri uzun yıllar uygulanan hükümranlık tipi yönetimler sanayi devrimi ile birlikte ikinci yönetim biçimi olan disipline edici yönetimlere doğru evrim geçirmiştir. Bu yönetimlerde yasakların yerini öğrenilmiş davranış kalıpları ve bu kalıplar üzerinden yeniden tanımlanan ahlak anlayışı almaktadır.

İkinci tip yönetimler genişlemiş sosyal sınırları aşmamak kaydıyla ?yapma? demek yerine ne yapılması, nasıl yapılması veya nasıl davranılması gerektiğini öğreten normlar, yaşam alışkanlıkları kazandırmayı amaçlar.

Modern diye tanımlanan bu yaşam biçiminde önce nasıl davranılacağı öğretilir sonra bu tür davranmayanlara yönelik suçlayıcı, ötekileştirici ve ayıplayıcı tavır ile tanımlanan bir ahlak mekanizması işlerlik kazanır. (Eskilerin talim ve terbiye dedikleri tam da böyle bir şey)

18. yüzyılda Avrupa ordularının modernizasyonu ile başlayan eğitimli ve nitelikli ordu modeli toplumu da etkiler. Okullar, hastaneler gibi kamusal mekânlar farkında olmadan askeri bir disiplinin yeniden uygulanıp öğretildiği yönetsel birimlere dönüşür.

Disipline edici ?modern? yönetim yasak koymak yerine davranışları dizayn etme üzerinden toplumu yönetmeyi amaçlayan pozitif bir talep ile kendini belli eder. Bu yönetim modeli toprağa bağlı olmaktan çok o toprak üzerinde kurulmuş bir devlet çatısı altında yaşayan sayılabilir tüm ekonomik unsurları yönetmeyi amaçlar. Bu sayılabilir unsurlara emek gücü ile insan da dahildir.

19. yüzyılda liberalizm adıyla başlayıp 20. Yüzyılın sonlarına doğru ?neoliberalizm? adı ile güçlü biçimde ortaya çıkan yönetim modelinde ise emek, sermaye ve üretilen emtianın serbestçe dolaşabileceği sınırların olmadığı bir dünya arayışına yönelik üçüncü bir yönetim biçimi devreye girmektedir. (Faucault “ekonomi-politik yönetimsellik” olarak adlandırmaktadır ).

Neoliberalizmin ortaya koyduğu iktidar diğerlerinden farklı olarak algılar ve normlar üzerinden varlığını hissettirerek görünmezlik kazanır.

Sınırların olmadığı özgürlüklerle dolu bir dünya algısı üzerinden tanımlanan iktidar, edinilmesi neredeyse zorunlu yaşam kalıpları üzerinden kendini inşa etmektedir.

Meslek edinilip, iş sahibi olarak edinilmiş kimlikler ile ayakta durulabilen, paranın yönettiğine inanılması istenen bu yönetim biçiminde özgürlükler ?paran kadar özgürsün? mottosu içine sığdırılarak topluma sunulur. Kutsallaştırılmış mülkiyet üzerinden topluma bir tür harcama?mülk edinme davranışı aşılanır.

Neoliberal yönetim biçiminde bir hükümran veya devlet gibi otoriter yapı görünmez. ?Piyasanın gizli eli? şeklinde adlandırılan bu yönetim biçiminde insan da dâhil sayılabilir her şey yönetimin kontrolündedir. İnsanın özne olmaktan çıkıp tüketim paradigmasının nesnesine dönüştüğü bu yönetim biçiminde bireylere tüketim alışkanlıkları kazandırmak ve onları bu davranış kalıpları içinde kalmak şartıyla özgür olduklarını hissettirmek esastır.

İşte tüm bu algı dünyası bir virüs ile yıkılıverdi.

Kendini gizlemeyi başararak tüm dünyayı algılar ve normlar üzerinden sessizce yöneten neoliberalizm bir virüs yüzünden yönetsel erkini yitirip olanca çıplaklığı ile görünür hale gelince tüm dünya kaotik bir sürece sürüklendi.

İnsanın acizliği ve yönetimlerin yetersizliği gün yüzüne çıktı.

Pandeminin doğurduğu “can derdi” yüzünden dünya ile olan bağlantısını azaltıp hayatını temel gereksinimlere indirgeyen insanlar öğretilen tüketim paradigmasının balondan ibaret olduğu gerçeği ile yüz yüze geldi.

Şehrin mutena semtlerindeki milyonlarca dolarlık apartman dairelerinin bildiğimiz hapishaneye dönüştüğüne, harcayacak yer olmayınca paranın anlamsızlaştığına, sınırlar kapatıldığı için kaçacak yer olmadığına virüsün kimlik, statü, zengin fakir göz etmeden herkesi eşitlediğine hayretler içinde şahit oldular.

Borsalar göçtü, dünya ticareti durdu, tedarik zincirleri işlevini göremez hale geldi.

Neoliberalizmin merkezi büyük devletlerin dizlerinin üzerine çöküp yardım dilenmek zorunda kaldığını da gördük.

Virüsün doğurduğu yönetimsel krizden çıkış için bilinen eski yönetim biçimlerini devreye almaktan başka çare kalmamıştı.

Önce yasaklayıcı ilksel baskıcı yönetim biçimi devreye girdi. Sınırlar kapatıldığı gibi toplum tümüyle ev hapsine alındı.

Kontrolü yasa ve yasaklar ile ele alan totaliter yönetime razı olundu.

Ancak istenen ve beklenen böyle bir yönetim olamazdı. Sistemin yürümesi için ekonomik modeli ayakta tutan yaşam biçimini dayatacak yönetime gereksinim vardı.

Hızla ikinci tip yönetim biçimi uygulamaya konuldu. Yasakların yerini disipline edilmiş yeni davranış kalıpları aldı. (Maske, mesafe, hijyen vs.)

Neoliberal ekonomik modeli ayakta tutmak için bunlar da yeterli değildi.

Sınırlar açılmalı emek, sermaye ve emtia özgürce dolaşabilmeliydi.

Bunların olabilmesi için ise insanların eski tüketim alışkanlıklarına dönüp virüs gerçeğinden uzaklaşması gerekiyordu. ?Gerçek değişmiyorsa algıyı değiştir? sloganıyla yeni bir aşamaya geçildi.

Peki ya gerçek?

Hepimiz görüyoruz. Gerçek değişmedi.

Gerçeği algılayış biçimimizi değiştirip yeni normalleşme adı altında insanların eski yaşam biçimlerine dönmesine çalışılıyor. Bunun için pandemi istatistikleri* kullanılıyor.

Eh bizler de ikna olmaya eğilimliymişiz ki kimsenin pek sesi çıkmıyor.

Açıkçası insanın acizliği ve yönetimlerin güçsüzlüğü gerçeği ile yüzleşmek kimseyi memnun etmedi.

Gerçeklerden kaçma çabası, eski rüya âlemine dönüp orada kalmak isteği ile desteklenince gerçeği algılayış biçimimizi çabucak değiştiriverdik.

Yönetsel erk eski yönetim biçimleri üzerinden geriye doğru hızlıca bir gidiş dönüş yapıp kontrolü eline almaya çabalıyor.

Peki, bu arada biz ne yapıyoruz?

Fıkradaki gibi pisliğe battık ama kafaya da takmıyoruz.

Hepsi bu.

Mehmet Uhri

* Her ne kadar günümüzde farklı anlamda kullanılıyor olsa da “istatistik” sözcüğü 18. yüzyılda İtalyanca “stato” devlet sözcüğünden türetilmiştir. “Devlet idaresi sanatı” anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla yönetim için gerekli sayılabilir tüm unsurların (insan dahil) kayıt ve kontrolünü amaçlamaktadır.

Durun, siz kardeşsiniz…

Haziran 20th, 2020

56f9436f-3e46-4bb3-85a7-f26da82e92bd

İnsanın renkli bir abisi olmaya görsün.

Arayıp İstanbul?a geleceğini, ancak akşama dönmesi gerektiğini bildirip havaalanından karşılamamı istedi.

Neymiş? Un sanayicilerinin bir toplantısında gıda mühendisi ve arkeolog olarak buğdayın kültür tarihini anlatacakmış.

İkimize de rahmetli babamızdan miras kalan “telaşlılık” yine devredeydi.

Dışarıdan bakıldığında rahat ve umursamaz görünen abimin bir yerlere zamanında yetişme telaşı hep eğlendirici olmuştur.

Yine öyle oldu.

Arabaya binince merhaba bile demeden saati işaret edip hızlıca gitmesi gereken yere ulaştırmamı söyledi. İstanbul?un malum trafiğinde adım adım ilerlerken telaşı daha da arttı.

Bir önceki uçakla gelmediğine hayıflanmaya başladı.

Gideceğimiz mekânı ve yolu biliyor olmanın rahatlığı ile sürsem de yanlış bir yola gireriz kaygısıyla abimin gözü navigasyondaydı.

Neyse ki zamanında yetiştik.

Özel şoförü olarak toplantıya ben de katıldım.

Abimin, buğday ve diğer tahılların evcilleştirilmesi ile başlayan tarım devriminin mutfak yemek ve yaşam alışkanlıkları üzerinden insanı da evcilleştirdiğini anlatan sunumunun ardından tartışma bölümüne geçildi.

Üzerinde konuşulacak onca konu varken zıtlaşmalar ile görünür olmayı seven yurdum insanı konuyu yine çözümsüz bir çekişme noktasına getirmeyi başardı.

Baklava üreticileri birbirine girdi.

73eb8cad-5fd9-43d4-bcb7-dd740dbf6d89-1

Neymiş baklava cevizli mi olurmuş yoksa fıstıklı mı?

Un sanayicileri içinde önemli yer tutan baklavacıların bu konudaki bitmek bilmeyen kavgasında her iki taraf da bilim insanı olarak gördüğü abimden destek bekliyordu. Bu arada baklavanın cevizli mi fıstıklı mı olmasında anlaşamayan taraflar abimin söze girmesini beklemek yerine birbirine laf atmayı sürdürünce abim oturduğu masadan ayağa kalkıp dinleyicilere yaklaştı.

Ellerini açıp yüksek sesle ?durun siz kardeşsiniz? diye bağırdı.

Meğer bizimki hazırlıklı gelmiş.

Salonun sessizliğe bürünmesinden yararlanıp perdeye yansıttığı Hitit kaya kabartmalarını gösterip tanrısal törenlerde yufka gibi pişirilmiş ekmekleri gösterdi. Günümüzden 4 bin yıl önce de üzerinde yaşadığımız topraklarda buğdayın öğütülüp yufka benzeri ekmek yapıldığını, yöresel olarak ne yetişiyorsa ?ceviz, fıstık, fındık, meyveler vb- ekmeğe katık yapılmasının doğal olduğunu vurguladı.

98066742-cbd8-4ef3-baa7-f6a1b246b2c2Tartışmanın bu şekilde beraberlik ile sonlanmasından taraflar pek memnun olmamıştı.

Toplantı biter bitmez izin isteyip mekândan ayrıldık.

Dönüş uçuşu için zamanımızın olduğunu söyleyip havaalanına yakın bir yerde yemek yemeği önerdim.

Ses çıkarmadı.

Abim görevini yapmış olmanın verdiği rahatlıkla telaşlı halinden sıyrılmış o herkese gösterdiği rahat ve umursamaz haline geri dönmüştü.

Yol boyunca cep telefonuna gelen mesajlara yanıt vermekle uğraştı.

Trafik rahatlamıştı. Bakırköy yakınlarında bir yere oturup yemek siparişlerini verdik.

Başından üç evlilik geçmiş ve bohem yaşamaktan vazgeçmemiş abime uzlaşılmış sosyal normlara sığınıp yorgun bedenini dinlendirmeyi düşünüp düşünmediğini “emeklilik ne zaman?” diyerek sordum.

Sağlam bir küfür yedim.

?Onca gönül ilişkisinden sonra kadınları anlayabildin mi bari?? diye sorunca Kadınları anlamaya çalışmayı bırakalı uzun zaman oldu gibi bir yanıt verdi.

“Nasıl yani?” Diye üsteledim. Bir süre çevresine bakınıp cevap verip vermeme konusunda tereddüt etti. Sonra ?Dur sana sosyolojik bir deneyle anlatayım? dedi.

- Bak şu çaprazda kalan masada üç hatun oturuyor. Biz içeri girince hatunlar dikkatlice bizi kesip aralarında bir şeyler konuştular. Arada kaçamak bakış atmaya da devam ediyorlar. Tabii arkan dönük olduğu için hiç bir şeyin farkında değilsin.

- Eeeee

- Şimdi kalkıp tuvalete gideceğim. Kadınların beni izleyip izlemediğine dikkat et. Az ötelerindeki masada kalabalık bir grup oturuyor. Masadaki hatunlardan birini uzaktan tanıyorum. Dönüşte o masaya gidip sözünü ettiğim hatunun omzuna elimi koyacak ve kısa bir süre konuşup geleceğim. Tüm bunlar olurken o üç hatunu izlemeni istiyorum.

Doğrusu sağa sola bakınmadan masasına oturup sunulan yemekten başka pek bir şey görmeyen saf Anadolu çocuğu muamelesinden pek haz etmemiştim. Abimin özgüvenini ise gereksiz ve hayli şişkin buluyordum.

Ne bileyim? Belki de biraz içerlemiş hatta hafif kıskanmış bile olabilirim.

Ancak o an şaşkındım.

Yerimi değiştirip abimi ve öte masadaki üç hatunu izlemeye başladım. Uzun saçları ve kırlaşmış sakalı ile ?havalı? bir tip olduğu için abimin ister istemez dikkat çektiğini düşündüm.

Hatunlar konuşmayı bırakıp abimi gözleriyle izlemekle yetindiler. Dönüşte sözünü ettiği masaya uğrayıp tanıdığı hatun ile kısa süreli konuştu. Dediği gibi elini hatunun omzuna koymayı ihmal etmedi. Sonra dönüp yanıma geldi. Bir süre sustuktan sonra ?gördün mü?? diye sordu.

Olanca saflığım ile ?Neyi gördüm mü?? diye cevap verdim.

- Şimdi o hatunlara tekrar bak. Az önce beni takip eden hatunlar orada omzuna elimi koyduğum hatuna düşman gibi bakıyorlar. Artık ben hedeflerinden çıktım. Orada ortak bir rakip belirdi.

- Yani?

- Yani hatunları anlamaya çalışma. Kendi aralarındaki çekişme onlara yeter. Sonuçta nesli devam ettirecekleri için biyolojik güç de kadınların elinde. Kuyruğu dik tutma gayretindeki erkekler ise figürandan öte değil.

Gerçekten de hatunlar diğer masadaki hatuna gözlerini dikmiş dikkatlice bakıp yine aralarında bir şeyler konuşuyordu.

Masaya gelen yemekler ile konu bölünse de şaşkınlığım geçmemişti. Abim ise yemeğine yumulmuştu.

?Az önce biyolojik güç kadınların elinde dedin. Hekimler açısından da insan biyolojik bir canlı olarak görülür ama anladığım kadarıyla arkeologlar öyle düşünmüyor? diye bir soru yönelttim. Bizimki garsona bardağını göstererek bir tane daha istediğini işaret etti. Sonra bana döndü;

- İnsanı değil insanlığı incelemeyi amaç edinen arkeoloji açısından insanlık ?kültürel? bir durumdur. Alet yapmayı başarabilen Homo Habilis?ten beri biyolojik bir canlı olmanın az ötesinde bir yerlerdeyiz. İnsandan geriye diğer canlılar gibi kemiklerinden başka bir şey kalmasaydı hekimler haklı olacaktı. Ancak insanın geriye bıraktıklarına bakınca işin rengi değişiyor.

- Kültürel derken?

- Kültürün pek çok tanımı vardır. Ancak derdimi anlatabilmek için ?Doğanın yaptıklarına karşın insanın yaptığı her şey kültürdür? diyen Marks?ın tanımını kullanacağım. İnsan biyolojik bir canlı olarak dünyaya gelse de aile veya toplum içinde kendini ve ötekileri tanır. Edindiği kimlikler üzerinden de sosyal bir canlıya dönüşür.

- Peki ya sonra?

- Sonra öznellik ile sosyallik arasında salınarak içinde bulunduğu toplumun ortak değerlerini içselleştirir. Bazıları öznelliğinden beslenen ürünler üretir. Ürettiği toplumca kabul görürse kültüre dönüşür. İşte bunların hepsine insanlık diyoruz.

- Yani?

- Yani, insan biyolojik ve sosyal bir canlıdır. İnsan kültürel bir canlı olamasa da insanlık kültürel bir duruma işaret eder. Sayıların tek tek insanlara karşılık gelmesine karşılık matematiğin kültür olması gibi bir durumdan söz ediyorum. Ortak kültürde buluşan insanlık, üzerine bir de kamusal alan inşa etmeye çabalıyor. Ancak işin çok başındayız gidilecek yol hayli uzun.

Açıkçası tam anlamamıştım. Daha basit anlatmasını istedim. O da erken de olsa havaalanına bırakmam şartıyla olur dedi.

Hesabı isteyip çıktık.

Otoparkta flaşörlerini yakıp çıkmakta olan müşteriyi bekleyen hanımefendinin yerine diğer yönden gelen müşteri bir güzel park edince tartışma çıkmıştı. Gözümüzün önünde olanlara otoparkçı ses çıkarmayınca dayanamayıp hanımefendinin önceliği olduğunu söyledim. Haksız yere park eden “herif” üzerime yürüyüp ?Sana ne? Sen polis misin? Ne karışıyorsun?? diye yanıt verdi. Bu arada bir başka araba çıkıyor olmasa otoparkta yer kavgası büyüyecekti.

Havaalanına doğru yola koyulduğumuzda abime otoparktaki olaya neden karışmadığını sordum. ?Az önce daha basit anlatmamı istemiştin ya hani. Bak bu olay iyi anlatıyor.? Diye söze başladı.

- Herkesin biyolojik varlığından kaynaklanan öznel bir alanı var. Sosyal varlık olmasından beslenen herkesi temsil eden bir de devlet var. İnsanlık, işte bu ikisinin arasına sözünü ettiğim kamusal alanı inşa etmeye çabalıyor. Kolay olmuyor. Her iki taraf da kendi alanından vermek istemiyor. Adam sanki dünyada tek başına yaşıyor otoparkın kamusal alan olduğunun farkında bile değil. Tek korkusu devlet. Kamusal paylaşımı hatırlatınca ?Sen devlet misin? Ne karışıyorsun?? diye sorabiliyor. Tartıştığın adamın kamusal alandan haberi yok. Ne söylesen boş.

- Peki ya devlet?

- Devletler de o adam gibi davranıp kamusal alana kendinden bir şeyler vermeye kolay ikna olmuyor. Demokratik mücadele gerekiyor. Tarih böyle söylüyor. Gidilecek yol zor ve uzun derken bunu kastediyordum.

Bu arada uçağın kalkmasına 3 saate yakın bir süre kalmış havaalanı görünmüş bizimkinin telaşı yine bitmemişti.

Bu kez tabelalara bakıp ?hep geliş yazıyor, nerede bu gidiş? diye söylendi. Aradığı tabelayı görünce kendi haline güldü.

Birlikte bir daha güldük.

İç hatlar terminaline varınca çantasını alıp “hadi ben kaçtım” diyerek hızlı adımlarla binaya yöneldi.

Bir süre durup ardından baktım.

Uçağın kalkışından 3 saat önce havaalanına ulaşıp terminale girmeden kemerini çıkarmaya davranacak kadar telaşlı başka bir tanıdığım olup olmadığını düşündüm.

Dedim ya insanın renkli bir abisi olmaya görsün.

Mehmet Uhri

Not: “Gerçek ile kurmaca arasında hiçbir fark yoktur. Geçmişin tamamı belleğimizde kalanlardan ibarettir.” JORGE LUIS BORGES

Dünyadayken Dünyasızlaşma

Haziran 13th, 2020

dada4

Takke düştü kel göründü…

İçine doğduğumuz anlamlar, değerler ve kavramlar dünyasının “hazır” algıları ile iyi kötü yaşarken 125 nanometrelik bir virüs içinde bulunduğumuz gerçeklik balonunu patlatıverdi.

Patlayan balon ile birlikte anlamlar, değerler kavramlar üzerine inşa ettiğimiz dünya bir anda gerçekliğini yitirdi.

Dünyadayken dünyasızlaştık.

Küreselleşme karşıtlarının yıllardır göstermeye çalıştığı, “başka bir dünya mümkün” sloganıyla sokaklara dökülüp sosyal forumlar düzenlediği dev yalan balonunu patlatmaya bir virüs yetti.

Balığın suyu sorgulamadığı gibi içine doğulduğu için normal kabul edilen anlam, değer ve kavramlar dünyasını sorgulamayı aklından bile geçirmeyenler yaşadıkları dünyanın gerçekler üzerine oturmadığı ile yüzleşmek durumunda kaldı.

Aslında dünyaya geldiğimiz haldeki gibi aciz, eksik, korunmasız bir canlı olduğumuz gerçeği tokat gibi yüzümüze çarptı.

Apartman dairelerinin hapishaneye, en yakınlarının bile korku nesnesine dönüştüğünü, paranın işe yaramadığını, tüketimin anlamsızlaştığını görerek panik içinde “başka” bir dünya arayışına kapıldı.

Bir virüs “Ölüm her şeyi eşit kılar”  diyen Seneca’yı hatırlatırcasına tüm o kimlikler, statüler, ötekiler üzerine kurulmuş değerler ve anlamlar dünyasını yerle bir etmeye yetti.

Virüs salgınından önce içinde bulunulan kurgusal gerçekliğe başkaldıran, marjinalize edilip görmezden gelinen “başka bir dünya” arayışında olan küreselleşme karşıtları haklı çıktı.

İyi de onlar bir şeylerin yanlış gittiğini nasıl sezmişlerdi?

Bu soruların yanıtı için yüz yıl öncesine uzanıp benzer algı kaosunun yaşandığı bir döneme bakmak gerekiyor.

Bir kıvılcım gibi parlayıp sönen Dada düşüncesi ve Dadacılık günümüzde aşikar hale gelen algının yenidünyasının kıvılcımı olabilir mi?

Masal gibi bir yüzyıl başlangıcıydı.

1900 yılından söz ediyorum.

20. yüzyıla girilirken insanlığın bilgi birikiminde devrim niteliğinde buluşlar gerçekleşmekteydi. Radyoaktivitenin keşfi ile “maddenin sakınımı-değişmezliği” yasası yıkılmış, kuantum davranışının keşfi ise madde ile ilgili tüm algıları alt üst etmişti.

Psikanaliz ile içimizdeki dünya ortaya saçılmış, fenomenoloji ile çağdaş felsefe varoluşçuluğa doğru giden bambaşka bir yola girmişti.

Teknolojik keşifleri saymıyorum.

Dediğim gibi, masalsı zamanlardı.

Bir sanat akımı olarak ortaya çıkıp 6 yıl içinde dağılan ancak algının yenidünyası olarak tüm yaşam alanlarına etki eden Dadacılık 20. Yüzyılın başlarında 1. dünya savaşını yaşayan Avrupa topraklarında ortaya çıkmıştı.

İçlerinde Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Jacques Magnifico ve Marcel Janco?nun da yer aldığı bir grup sanatçı tarafından Zürih?te Hugo Bell ve eşi Emmy Hennings tarafından işletilen ?Cabaret Voltaire? de 1916 yılında kurulmuş ve yine aynı yerde 1918 de Dada Bildirisi ile görünür hale gelmişti.

Yerleşik anlam ve düzeni reddeden eserler ile Berlin’de Dada Fuarını gerçekleştiren Dadacılar 1922 dağılmış, bir kısmı Sürrealizm akımına yönelmiştir. En önemli temsilcileri arasında Hugo Ball, Max Ernst, Marcel Duchamp, George Grosz, Jean Arp, Tristan Tzara ve Kurt Schwitters yer almaktadır.

dada11900 yılı ile birlikte Viyana?da ?çağın sanatı yapılmalı, sanat özgür olmalı? sloganıyla geleneksel sanat ve estetiği reddeden ?secession-ayrılıkçılar? hareketi ile başlayan sanatta yeni arayışlar Dadacılık üzerinden sürrealizme giden başka dünya arayışlarının yolunu açmıştır.

Geleneği ve hazır algıları reddettiği için anti-sanat biçiminde de adlandırılan Dada düşüncesinde sanatçıları buluşturup birlikte hareket ettiren ise zamanın ruhuydu.

Savaşların bitmek bilmediği 20. yüzyılın başında bilim ve felsefe alanında eş zamanlı gerçekleşen devrim niteliğindeki buluşlar sanat ve sanatçıları etkilemiş, Dada düşüncesinin filizlenmesine katkı sunmuştur.

1900 yılında Ernest Rutherford’un radyoaktivite yasaları maddenin izotoplar üzerinden başka maddelere dönüşebileceğini gösterip “maddenin değişmezliği” inanışını ortadan kaldırmıştı. Max Planck tarafından ortaya konulan kuantum düşüncesi ise algı ile ilgili tüm kavramları alt üst etmişti. Ortamda gözlemcinin olup olmamasına göre algı ve tanımların değişkenlik gösteriyor olması mutlak gerçek arayışına yönelik “algıya” olan güveni sarsmıştı.

İnsanın dünya ile olan anlam ilişkisinde “algının” güvenilirliği ortadan kalkmış algı duvarları yıkılmıştı.

Benzer devrim niteliğinde değişiklik ise felsefe alanında da yaşanmakta Edmund Husserl tarafından ortaya atılan ve öğrencisi Martin Heidegger ile geliştirilen fenomenolojik yaklaşım yeni bir düşünce biçimi olarak güncel felsefenin yerini almaktadır.

Bu yaklaşım biçiminde de yine algının yanılabilir oluşu nedeniyle insanın dünya ile kurduğu anlam ilişkisi askıya veya paranteze alınarak tüm ön kabuller reddedilmektedir.

Yetmezmiş gibi Sigmund Freud 1900 de yayınladığı “Düş Yorumu” ve 1901 yılında yayınlanan ?Günlük Yaşamın Psikopatolojisi? adlı yapıtları ile psikanalizi gün yüzüne çıkarmakta, dünyaya atılmış eksik ve bakıma muhtaç doğmuş olma algısıyla mücadele etmek zorunda kalan insanın acizliğini, ruhsal ikilemlerini ve savunma mekanizmalarını gözler önüne sermektedir.

Fizikte radyoaktivite ve kuantum düşüncesinin beslediği “algının” güvenilmezliği, felsefe alanında tüm gerçekliğin askıya alındığı fenomenolojik yaklaşım ve ruhsal alanda bastırılmaya çalışılan bilinç dışının insan üzerinde etkileri ?algı? konusunun sorgulanması sonucunu doğurmuştur.

Algının yenidünyası: Dadacılık

Tüm bunlar yirminci yüzyılın ilk yıllarında gerçekleşmiş ve düşünsel hayatı derinden etkilemiştir.

Dönem felsefecilerinden Henri Bergson algının yanılabilir olduğundan hareketle sezgiselliği yücelten düşünsel dönüşüm ile Dada hareketinin felsefi alt yapısını oluşturmuştur.

Bergson?un öğrencisi Maurice Merleau Ponty ise ?algının fenomenolojisi? adlı yapıtı ile algıyı kategorilere ayırarak insanın bir hazır algılar dünyasına doğduğuna işaret edecektir. İnsanın doğumundan itibaren dünya ile olan iletişiminde ona öğretilen hazır algıları kullanmakta olduğunu ve bu sayede sosyalleşebildiğini vurgulayan Ponty, bu algıları “evcil” algılar olarak tanımlamaktadır.

Evcil algıların doğru olup olmadığı sorgulanmadan kabul edilen ortak algılar olduğuna dikkat çeken Ponty masa, sandalye, anne, baba, dayı ve benzeri ne varsa önceden tanımlanmış tüm evcil algıların sorgulanmadan içselleştirildiğine vurgu yapmaktadır.

Salt gerçeğe ulaşmak için ise doğa ile ilk temas kurduğumuz “yaban” algıya ulaşmak ve oradan özgün algının üretilmesi gerektiği fikrini işaret eden Ponty?nin önerisi de hocası Bergson?un işaret ettiği gibi bir tür sezgisel algıdır.

Ponty, ancak yaban algılarımıza güvenerek özgün gerçeğe sezgisel de olsa ulaşılabileceğinin felsefi yolunu işaret etmektedir.

Bir yanda kuantum düşüncesinin varlık gerçeğini tartışılabilir hale getiriyor olması, diğer yanda evcilleştirilmiş algılardan kurtulup bebekliğin yaban algısına ulaşmadan gerçeğe yaklaşılamayacağı düşüncesinin tartışıldığı kaotik ortamda Dada düşüncesinin bir sanat akımı olarak ortaya çıkışı hiç de şaşırtıcı değildir.

Dada düşüncesinin özünde sanatın ve sanatçıya önceden sunulan tüm evcil algıların reddi Bergson ve Ponty?nin işaret etmeye çalıştığı yabanıl algı üzerinden dünyanın yeniden algılanıp sanat yapıtına dönüştürülme kaygısı yatmaktadır.

Felsefenin içine doğduğumuz dünyaya dair tüm algı ve ön kabulleri askıya alma çabası ile başlayan fenomenoloji üzerinden varoluşçuluğa doğru ilerleyen gerçeğe ulaşma arayışı sanata da etki ederek ?hazır-evcil? algının reddi ve ?bebek? algı ile yeniden kurgulanan bir dünya arayışı biçiminde Dadacıların düşünsel arka planını oluşturmuştur.

Dada düşüncesi öznenin dünya ile olan ilişkisinde ilksel bir yaklaşım biçimi olarak önceden tanımlanmış tüm evcil algıları reddederek sezgiselliği yüceltmektedir.

Yaban algı veya bebek algıya ulaşma arayışı ile tüm klişeler gibi sanat, sanatçı, eser ve hatta dil gibi kavramların da reddini gerektirdiği için kendi ile birlikte tüm sanatları da reddetmek durumunda kalan Dadacılık anti-sanat olarak görülmüş ve marjinalize edilmeye çalışılmıştır.

dada3

Dadacılar, anlam, kavram ve değerlerle örülü evcil algılar balonunda mutlu mesut yaşayan insanlara dışarıdaki yaban algılar dünyasını göstermeye çalışırken oluşturdukları anarşist iklim yüzünden günümüzün küreselleşme karşıtları gibi sistem tarafından marjinalize edilmiş ve dışlanmıştır.

Evcilleştirilmiş tüm algıları değiştirip dönüştürerek rastlantısallık içinde bir araya getiren Dada düşüncesi, bu haliyle sanatta, edebiyatta, sokakta kısaca yaşamın her anında savaşlarla, yıkımlarla varlığını devam ettiren, hiç değişmeyecekmiş gibi görünen ve bize inandırılmaya çalışılan sisteme ait algı ve düşünceye yıkıcı anarşist bir itiraz getirmektedir.

Dadacılar arasında yer alan ressam Francis Picabia?nın ?Sonradan Görme İsa? adlı yapıtında vurguladığı ?Babanın ve annenin, çocuklarının ölümü üzerinde söz hakkı yok ama vatan, bizlerin ikinci anası, politikacıların şanlı zaferi için yavrularını gönlünce canlı canlı gömebilir? sözleri 20. Yüzyıl başları için son derece sert ve kışkırtıcı kabul edilse de Dada düşüncesinin bir yansımasıdır.

Beklendiği gibi kısa sürede gözden kaybolan Dadacılıktan geriye heyecan, coşku ve toplumsal bilinçaltına sızan fikirleri kalmıştır.

Dadacılık neden devam edemedi?

Bergson ve devamında Ponty’nin açıkladığı algı kategorileri ile gerçeğe yönelebilmek için yaban algı arayışı Freud?un vurguladığı insanın dünyaya atılmış, cennetten kovulmuş, eksik bir canlı olma gerçeği ile yüzleşmeyi de gerektirmektedir.

Nitekim Freud?da çocukluk yıllarından itibaren akrabalık ilişkileri üzerinden evcilleştirilmiş algılar sunularak gerçeğin üzerinin örtülmesi ile çocuğun eksik ve yetersiz varoluş sıkıntısından kurtulmasının gerçekleştiğine vurgu yapar. Günlük Yaşamın Psikopatoloji ve 1913 de yazdığı Totem ve Tabu kitaplarında Freud, evcilleştirilmiş algılar ile üzeri örtülen bireysel varoluş kaygılarının nevrozların temelini oluşturduğunu, ilerleyen yaşlarda ise inanç sistemleri  üzerinden (Tanrı babanın koruması vb) kitlesel nevroza evrilerek sosyalleşmeyi ve toplumsal bilinç dışını oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

Freud, kabul edilmesi içselleştirilmesi çok zor olan “eksik ve yetersiz” bir canlı olma gerçeği ile yüzleşmemek ve gerçeğin ağırlığı altında ezilmemek için evcil algılara sığınıldığını vurgulayan çalışmalarıyla insanın içine düştüğü açmazı da işaret etmektedir.

Bu açmazın doğurduğu olumsuz iklim Dada düşüncesinin sürrealizme savrulmasını da açıklamaktadır.

dada2

Dada düşüncesi veya yaklaşım biçiminin sürrealizme yönelmesinin özünde yaban algının sunduğu ve Freud?un işaret ettiği çıplak, acımasız gerçeğin altında ezilmeme çabası da yatmaktadır.

Öznel gerçek arayışı için yaban algı üzerinden bir yaklaşım biçimi sunan Dada düşüncesi, karşılaşılan gerçek ile yüzleşmenin ve içselleştirmenin zorluğu yüzünden kendini de reddederek gerçek üstüne kaçmanın yolunu aramak zorunda kalmıştır.

Kendi yabanıl algılarıyla temas kurdukları dünyaya bakıp sanatsal kurgularını üretme çabasında olan Dadacılar sanatın, düşüncenin ve hatta hayatların bile sabun köpüğü gibi var ile yok arasında geçici bir durum olduğu gerçeğini sezgisel olarak yapıtlarına aktarmışlardır.

Dadacılar hayata dair her şeyin bir sabun köpüğü gibi var ile yok arasında olduğunu işaret edip dışarıdaki salt gerçeği görünür kılmak için yapıtları ile köpüğü yırtarak kendilerini yok etme yolunu gönüllü olarak seçmişlerdir.

Virüs ve başka bir dünya

Dadacılık yok olsa da Dada düşüncesi içine doğduğumuz kavram, değer, anlam ve evcil algılar dünyasından ötede “dışarıdaki” salt gerçeği sezgisel olarak işaret ederek günümüzdeki “başka bir dünya” arayışlarının ateşini de geleceğe taşımaktadır.

Günümüzde aynı düşünceden beslenip sorgulanması istenmeyen gerçekleri sorgulayan “başka bir dünya” arayışında olanlar da sistem tarafından marjinalize edilmeye çalışılırken ufacık bir virüs evcil algılardan oluşan gerçeklik balonunu patlatmış, insanlığı olanca acizliği ve korunmasızlığıyla yaban algılar dünyası ile yüzleşmek zorunda bırakmıştır.

Virüs yüzünden evler hapishaneye, en yakınlarımız bile korku nesnesine dönüşürken insanın dünya ile kurduğu anlam ilişkisi neredeyse tümüyle ortadan kalkmıştır.

Patlayan gerçeklik balonu ile anlamlar, değerler kavramlar üzerine inşa edilen iyi kötü sığınıp idare etmeye çalıştığımız “yalan dünya” ifşa olmuştur.

Bu durumu, felsefeci Jacques Lacan dünyada dünyasızlaşmak olarak adlandırıyor.

Zamanında Dadacıların da işaret etmeye çalıştığı ve marjinalize edilip tepki gördüğü, Freud’un açıklamalarından anlaşıldığı üzere pek de katlanılabilir olmayan bu durumdan kurtulmak için yeni bir anlamlar, değerler, kavramlar balonu inşa edip içine girene kadar insanlığın tedirginliği devam edecek gibi görünüyor.

Peki ya sonra?

Sonra “yeni” evcil algılardan özenle inşa edeceğimiz kavramlar, değerler ve anlamlar dünyası balonuna sığınıp “yeni gerçeklik” algısı içinde tüm bu yaşananları unutmaya çabalayacağız.

Hepsi bu…

Mehmet Uhri

Sanırım abim haklı

Mayıs 30th, 2020

11055258_873987555995659_9156841081129518781_n

Sıradan bir gündü.

Her şey İzmir?de yaşayan abimin mesleki bir kongre için İstanbul?a gelmesi ile başladı. Her zamanki abi kardeş buluşmalarından biriydi.

?Dışarıdan? İstanbul?a gelenlerin çoğunlukla yaptığı gibi pek çok işi telaş içinde yapmak isteyen abim de buluşma için Beyoğlu?nu uygun görmüştü. Sanat galerileri ve müzeler arasında geçen sanat ağırlıklı buluşmaya ikimizin de itirazı yoktu.

Aynı ailede aynı çatı altında yetişmemize karşın huylarımız farklıydı.

Günümüzde “hiperaktif” zamanında ise ?haylaz, yaramaz? diye adlandırılan bir abi ve ona ayak uydurmaya çabalayan kardeş formatında ?düz duvara tırmanan? biçiminde ifade edilen bir çocukluktan sonra hayat ikimizi de farklı yollara savurmuştu.

Abim mühendislik ben tıp okumuştum.

Mühendisliği bitiren abim çalışma hayatına atılmış sonra sıkılıp tekrar üniversiteye girip bu kez çocukluk hayali olan arkeolojiye yönelmişti. Ben ise tıbbiyeyi bitirip uzmanlığa yönelip ailenin görece daha ?uslusu? olarak hayatımı sürdürmeyi seçmiştim.

İkimizde aynı zamanlarda evlenmiştik.

Abim sonrasında iki evlilik daha deneyip hepsinde çuvallamış, bohem yaşamayı seçmişti. Abimin şaka yollu takılmasıyla ben ?maalesef? birinci evlilik ile yetinip bir kız babası olarak mazbut bir aile yaşantısı sürdürüyordum.

Abimin İstanbul?a bana haber vermeden daha sık gelip gittiğini ve bu gelişlerinin her birinde farklı hatunlarda ikamet ettiğini sonradan öğrenecektim. Neymiş? Bir hatunun yanında diğer bir hatundan söz edip pot kırarmışım. Racona tersmiş.

Her neyse. Yine böyle bir buluşmaydı.

?Bu gelişinde arayıp haber verdiğine göre hatun performansında düşüş söz konusu gibi görünüyor. Tıbbi yardım gerekiyorsa kardeşlik hatırına elimden geleni yaparım? biçiminde takılmadan edemedim.

Küfrü yedim.

Eh, ne de olsa kardeşler birbirinin damarına basmayı iyi bilir. Aile ortamında anne babanın ilgi ve sevgisini paylaşmak için farkında olmadan yarışıyor olmanın getirdiği uzaklaşma zaman içinde anne babanın kaybı ile sanırım anlamını da yitiriyor.

Farklı şehirlerde farklı hayatlara savrulup uzak olsak da birbirini iyi tanıyan, derdini sıkıntısını, kalabalıklar içinde yalnızlığını fark edip sessizce arkasında duran kardeşler olmak için anne babanın yitip gitmesini beklemiş olmak kabul edilmesi zor olsa da bizde de öyle oldu.

57447268_10157236072953415_1036031345421189120_oYaş aldık, değiştik, büyüdük. Bizimle birlikte hayat da büyüdü. Kardeşler arasındaki çocukluk çağlarında yaşanan rekabet yerini birbirinin yaptıklarıyla gurur duymaya, sevinip mutlu olmaya bıraktı.

Hekim olmanın gerektirdiği form ve normlara uyup gereksiz sosyal çatışmalardan uzak duran ?uyumlu? biri olup çıkmıştım. Abim ise ?mahallenin delisi? misali pek çok sosyal norma arkasını dönüp kendi bildiği yoldan ilerleyip akademisyen olmuş, üniversitenin görece özerk ortamında kendini kaybettirmeyi başarmıştı.

Dönüp geriye baktığımızda ikimizin de yaşanmışlıklarımızdan pek öyle önemli pişmanlığı olmadığını görüyorduk.

Buluşma Beyoğlu İstiklal caddesinde olunca bir iki sanat galerisi ve müze gezmemek olmazdı. Kahvemizi içip İstiklal caddesinde yürümeye başladık.

Bir kaç mekan gezdikten sonra abim bir ressam arkadaşının atölyesine uğramayı önerdi.

Ressam arkadaşının yaptığı devasa boyutlu soyut resimlerinin binlerce Euro bedel ile kapış kapış gittiğini, çok tanınan ve ilgi gören biri olduğunu anlatınca merakım arttı. Sözünü ettiği ?meşhur? ressamın adını o güne kadar duymamış olmanın verdiği eziklikle abime uyup tünele doğru ilerledik.

Eski metruk bir binanın dördüncü katına tırmanıp atölyeye girdiğimde gördüklerim tam bir hayal kırıklığıydı. Ressam atölyede yoktu. Ancak atölye fabrika gibi çalışıyor resim üretiyordu. Tuvallerin üstünde bilgisayar çıktısı gibi çizilmiş küçük yaprak benzeri motiflerin içleri ressamın ?ekibindekiler? tarafından fırça darbeleri ile dolduruluyor, ortaya duvar kâğıdını andıran büyük boyutlu resimler çıkıyordu. Her bir tuvalin başında bir kişi çalışıyor Fordist üretim modeli ile hazırlanan fabrikasyon resimler imza için ressamın tatilden dönüşünü bekliyordu.

?Burası atölyeden çok bir imalathaneyi andırmıyor mu?? diye sordum. Abim sanata ve sanatçıya saygıdan söz edip itiraz etmese iş büyümeyecek gün uzamayacaktı. Üzerinde başka birinin fırça darbeleri olan bir tablonun altına imza atılmasını etik bulmadığımı söyledim. Fikir ressama ait diyen abimi ikna edemedim. Hiç olmazsa iki imzalı olsaydı diye üsteledim ?öyle hiç olmaz? yanıtını aldım.

?Yahu bilimsel bir makaleye emeği geçenlerin hepsinin ismi yazılmıyor mu? En azından bir teşekkür notu eklenmiyor mu? Burada niye olmuyor? Etik değil bu yapılan? Diye üsteledim.

Abimin kafasını bulandırmayı başardım ama yine de ikna olmamıştı.

Benim söylendiğimi görünce atölye çalışanları kötü kötü bakmaya başladılar. Abim çıkmamız gerektiğini söyleyip ressam arkadaşına selam bıraktı.

Binadan çıktığımızda şaşkınlığım ve hayal kırıklığım devam ediyordu. İçin için öfkeleniyordum. Sağlığın piyasalaşmasının olumsuz sonuçlarını içimize kadar hissettiğimiz bir dönemde sanatın da benzer bir akıbete uğramakta olduğunu kabullenmekte zorlanıyordum.

Abime ?Sanatın ve sanatçının fabrika patronluğuna tedavül edilmesinin kabul görüp üstüne destek veriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?? diye sordum. Abim paranın girdiği her yerde durumun aynı olduğunu sanat piyasası karşısında sanatçının aç kalmamak için da eğilip bükülmek zorunda kaldığından söz etti. Geçmişin meşhur ressamlarının dönemin zenginlerine ait portreler ile geçimlerini sağladıklarını hatırlattı.

Resimlerini satamasa da yine de Van Gogh gibi ressamlar da yaşamış ve sanatı özgürce yapabilmiş diye itiraz ettim.

Baktım anlaşamıyoruz bu kez ben bir ressam arkadaşımı aradım. Biraz da emrivaki ile kendimizi davet ettirdim. Ressam arkadaşım ile tanışmamız kızlarımızın ilkokulda sınıf arkadaşı olması ile başlamıştı. Kızlarımız büyüyüp farklı yönlere savrulsalar da dostluğumuz devam ediyordu.

Doğrusu yakından tanıdığım başka bir ressam olmadığı için o güne kadar bütün ressamların benzer olduğunu düşünüyordum.

Abimi de alıp ressam dostumun Şişli?deki atölyesine gittik. Kapıyı kendi açtı. Atölyede kendinden başka çalışanı olmadığını gören abim kulağıma eğilip ?öğrencisi de mi yok?? diye sordu. Biz geliyoruz diye toplamaya çalışsa da atölye dağınık ve görece ?kirli? sayılırdı.

Nereden geldiğimizi ve neden orada olduğumuz konusuna hiç girmeden ?abim seninle tanışmak istedi? diyerek konuya girdim. Atölyede çeşitli yerlerde duran bir kısmi bitmemiş resimlere göz attıktan sonra oturup ressam dostumu sorularımla konuşturmaya çalıştım. Bu arada sevgili eşi de ikramda bulunarak muhabbetimize eşlik etti.

Liseden sonra ressam olmaya karar verip akademiye ancak yedek listeden kabul edildiğini ailesinin itirazlarına ve babasının ?oğlum tabelacı olacak? diye ağlamasına karşın sanat eğitimine başladığını, hayatını sadece resim yaparak kazandığını, ders veya kurs vermediğini, sipariş resim yapmadığını ve ?ucuz mal? satın almaya çalışan sanat tacirlerinden uzak durduğunu anlattı.

Atölyesine kapanıp günlerce dışarı hiç çıkmadan çalışabildiğini, sanatını özgürce yapmaktan başka kaygısının olmadığından söz etti.

Bu arada ressam dostum da abimi konuşturup tanımaya çalıştı. Abim de ortamın samimiyetine kapılıp kendini gizleme gereği duymadan hayatını ve yaptıklarını anlatıverdi.

Günün sonuna doğru teşekkür edip izin isteyip atölyeden ayrıldık.

Abimi kalacağı kongre oteline bırakıp eve dönerken eşim aradı. Nerede olduğumu sorup eve beklediğini söyledi. Pek alışkın olmadığım bu duruma önce anlam veremedim.

Meğer biz atölyeden çıktıktan sonra ressam arkadaşım ve sevgili eşleri eşimi arayıp abimle tanıştıklarını anlatıp rapor vermişler. Dahası abim gibi bohem tipleri çok iyi tanıdıklarını, hatta bir zamanlar kendilerinin de benzer bir hayata bulaşmış olduklarını söyleyip abim ile fazla teşriki mesaide bulunmanın bizim gibi ?mazbut? aileler açısından sakıncalı olabileceği konusunda eşimi uyarma gereği duymuşlar.

Endişe edilecek bir durum olmadığına eşimi ikna etmem zaman aldıysa da bir şekilde kıskanılıyor olmak hoşuma gitmedi değil, hani.

Velhasıl, abimin İstanbul?a gelmesi ve sanat, sanatçı, sanatın piyasalaşması üzerine tartışma ile başlayan günün sonu, abim ile birlikte fazla zaman geçirmemem hatta olabildiğince uzak durmam gerektiği gibi abuk sabuk bir sona ulaşmış oldu.

İzmir?e döndükten sonra abimi arayıp yaşananları biraz da şaşkınlıkla abime aktardığımda bir süre gülüp ?Bizim hararetle tartıştığımız konu çoğunluğun umuru bile değil. Soyun devamı için aile kurumunun kutsallığı ve dokunulmazlığı ise ilk yazılı metinler olan Sümer ve Hitit tabletlerinde bile anlatılır. Neden şaşırıyorsun?? diye yanıt vermişti.

Bir sonraki İstanbul ziyaretini baş başa bir meyhanede daha eften püften konular üzerine konuşarak yapmak üzerine anlaşıp telefonu kapattık.

Bu da öyle bir gündü…

Mehmet Uhri

Not: Abim haklı sanırım. Yukarıdaki anlatıyı paylaştığım her ortamda kısa bir sessizlik ve gülümsemeden sonra üzerine konuşulacak onca konu dururken istisnasız olarak ?abinizin çocuğu var mı?? sorusunun gelmesine neden şaşırıyorum ki?