O Kız Hiç Büyümedi

Ağustos 26th, 2016

20160521_140108

Her şey bitpazarında tezgâhın yanında yerde kenarda duran çerçeveli eski bir fotoğraf ile başladı. Yatağında doğrulmuş bir kız çocuğu öylece duruyor ve bakıyordu. Anne ve babasının ellerini tutmuş ürkek ama huzur ve güven içinde gözlerini dikmişti. Baba ise sevgi dolu gözlerle yatağın öte yanındaki anneye bakmaktaydı. Mutlu bir aile fotoğrafını andırıyordu. Resmin üzerinde küçük bir imza dışında herhangi bir yazı yoktu. Gün devrilmiş satıcı kadın yavaştan toplanmaya başlamıştı. Tezgâhın üzerindeki eşyaları paketlemekle meşguldu. Resimle ilgilendiğimi görünce yanıma geldi. Resimdekileri tanıyıp tanımadığını, bir öyküsü olup olmadığını sordum. Kafasını sallamakla yetindi arkasını dönüp işine devam etti. Yanıtı anlamamıştım, “o kız çocuğuna ne oldu?” diye üsteledim.  Eşyaları paketlemeyi sürdürüp yüzüme bakmadan konuşmaya başladı. Elimdeki resmin boşaltılmakta olan eski bir evin duvarında asılı olduğunu diğer eşyalar ile birlikte satın aldığını söyledi. Tezgahtakileri toplamaya devam etti. Paketlediklerini kolilere yerleştirmeye başlamış  sıra yerde kenarda duran resimlere gelmişti. Resmi elimden alıp bir süre baktı. “Bu resimle ilgili pek çok şey anlatabilirim, bir kısmı uydurma da olabilir. Anlatılanların ne kadar gerçek olduğundan hiçbir zaman emin olamayacaksınız. Yine de anlatmamı istiyorsanız büfeden iki kahve kapıp gelmeniz gerekiyor, öyle kuru kuruya olmaz” dedi. Kahveleri alıp gelene kadar eşyaların büyük kısmı toplanmış tezgâh hafiflemişti. Çerçeveli fotoğrafa bir süre daha bakıp tekrar bana uzattı.

- Sizin gibi beni de etkilemişti bu fotoğraf. Evin eşyalarını toplayıp boşaltırken çevrede oturanlara resimdeki kız çocuğunu sordum. Hepsi farklı bir şey anlattı. Yandaki evde oturan hayli şişman yaşlıca kadın “Anne de öldükten sonra aileden geriye kimse kalmadı, fotoğrafı sorduğumda konuşmak istemez o kız çocuğu hiç büyümedi derdi” diye söze başladı. Anlattığına göre kadın öğretmen eşi de yabancı kökenli bir fotoğrafçıymış. Fotoğraf ise kız 4-5 yaşlarındayken rahatsızlanıp yatırıldığı hastane odasında çekilmiş. Hastalığın verdiği yalnızlık, belirsizlik ve korkuya karşılık anne ve babanın çocuklarının üzerine titremesini fotoğrafta siz de fark ettiniz sanırım. Uzun süren tedavilere karşın yakalandığı hastalıktan kurtulamamış ve sonrasında aile hep matem içinde yaşamış. Başka çocukları da olmamış. Bir süre sonra babaları evi terk etmiş. Anne ise matemini sürdürmüş, ölene kadar evini müze gibi tutmuş.

- Bu kadar mı?

- Evin eşyalarını çıkartıp boşaltırken karşı evin merdivenlerinde oturup bizi izleyen aksice ihtiyar beyefendi elimdeki resmi görüp yanıma geldi. Resmi almak istedi, vermedim. Pek para teklif edecek hali de yoktu. Resimdeki kızı ona sorduğumda benzer şeyler anlatsa da sonu farklı bir yere çıkıyordu. Anlattığına göre adam yabancı uyruklu olduğu ve vatandaşlık alabilmek için evlenmesi gerektiği için formaliteden evlenmişler. Sonrasında beraberliklerini kadının bu evinde sürdürmüşler. Kadın ise adamı sevmiş ve bağlanmış. Bu çocuğu biraz da adamı kendine bağlayabilmek için peydahlamış. Fotoğrafın hastanede çekildiği çocuğun hastalandığı doğru olsa da iyileşip ayağa kalktığını ancak varlığının aileyi bir arada tutmaya yetmediğini babanın evi terk ettiğini çok sonra öğrenmiş. Baştan yanlış bir hayatı doğru yaşamaya çabaladıkça olmamış. Anne kız çok tartışır hiç anlaşamazlarmış. Bilirsin aile fotoğrafları biraz vitrindir. Geride olanları gizlemek için de kullanılır. O ihtiyar adamın anlattığına bakılırsa fotoğraf aldatıcı olabilirmiş. Eşini evde tutabilmek için doğurduğu ve eşi evden kaçtıktan sonra hep suçladığı kızıyla pek anlaşamamışlar. Yaşı geldiğinde evi terk edip gitmiş. Kız evden gittikten sonra anne iyice geçimsiz biri olmuş. Soranlara kızının öldüğünü hiç büyümediğini büyüyebilseymiş çok mutlu olacaklarını anlatır dururmuş.

20160521_140106

Kahvelerimizi bitirip fincanları büfeye iade edip geldim. Eskici pazarına gitmekte olan günün sakinliği çökmüş gezen gören sayısı azalmıştı. Bazı tezgahlar çoktan toplanmıştı. Eskicinin tezgahında kalan eşyalara göz atsam da çerçeveli fotoğrafı elimden bırakamıyordum. “Peki ya gerçek? Gerçeği hiç merak etmediniz mi? Bu kız yaşıyor olabilir mi?” diye sorduğumda işiyle ilgilenip cevap vermedi. Elimde resimle ısrarla yanıt beklediğimi görünce dayanamadı.

- Hayatım eski eşyaların arasında geçti. Burada gördüğün bütün eşyalar benim için satılıp paraya çevrilecek birer objeden öte değil. Eski evleri ve onların eşyalarını takip eder, olabildiğince ucuza alıp satmaya uğraşırım. Eskici pazarlarını da sabah açıp akşam kapanan çiçeklere benzetirim. Bu pazara evinin eksik eşyasını ucuzundan almak için gelen çoktur. Kimi de senin gibi eski eşyalar üzerinden eski hayatlara dokunmak onların yaşanmışlıklarını duymak ister ve öyküsü olan eşyaları satın alır. Elindeki resim ile ilgili anlattıklarımı bu fotoyu sana satabilmek için uydurmuş bile olabilirim. Gerçeğin ne olduğunun veya ne olması gerektiğinin ne önemi var ki? Öyle de böyle de bir hayat yaşanmış geçmiş gitmiş. Ha mezarda çürümüşsün ha o kapandığın evde hayatın yavaş yavaş eriyip bitmiş. Sonunda tüm yaşanmış veya yaşanmamışlıkları eskicide bir objeye yükleyip hüküm kurmaya çabalamanın insafsızlık olduğunu düşünüyorum.  Bence gerçek bu.

- Ama fotoğraf gerçek? Oradaki çaresiz, ürkek ancak yine de anne babasının bir arada olmasının verdiği güvenle bakan o kız çocuğu da gerçek.

- Tamam işte. Bu sana yetmiyor mu? Neyi merak ediyorsun?

- O kız çocuğunu ve ona ne olduğunu merak ediyorum.

20160521_140006

Eşyaların büyük kısmı toplanıp kolilere yerleştirilmiş sıra elimdeki çerçeveli fotoya gelmişti. Satın almak istediğimi söyleyince satılmış olduğunu alıcısının emaneten bıraktığını söyleyip elimden aldı paketleyip koliye yerleştirdi. “O zaman onca öyküyü bu resmi bana satmak için uydurmadın. Bana o kız çocuğuna ne olduğunu söyle” diye üsteledim. Kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Dinle o zaman dedi;

- Anne öldükten sonra evin eşyalarını boşaltmak bir kaç gün sürdü. Son gün ödeme almak için eşyaları satan orta yaşlı kumral bir kadın geldi. Alacağı parayı önemsemiyor, evden geriye hiçbir şey kalsın istemiyordu. Bu resmi eline alıp bir süre baktı sonra hiçbir şey almadan evden çıktı. Antrede almak istediği bir eşya varsa alabileceğini söyleyip ısrar ettim. Gözü bu resme gidip geldi “Hiçbir şey istemiyorum, bu evle ilgili ne varsa yok olsun istiyorum. İstenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelip ne olduğunu neden olduğunu bilmediğin bir suçluluk duygusu içinde yaşamayı kimse anlayamaz.” diye söylendi.  Konuştuğum kişinin fotoğraftaki kız olabileceğini fark edip üstüne gittim. Resmi gösterip “ o kız çocuğuna ne oldu? Büyüdü mü?” diye sordum. Resme tekrar baktı gözleri nemlendi sonra yine o öfkeli haline büründü. “Bunu neden merak ediyorsunuz? Yine de söyleyeyim. O kız çocuğu yaşadı ama hiç büyümedi. Hiç bir zaman da büyümek istemedi” Diye yanıt verdi. Evden hışımla çıktı. Arkasına bile bakmadan uzaklaştı.

- Peki, bu resmi kim satın aldı?

- Kimse almadı. Çerçeveli fotoyu elime alıp o kadının peşinden gittim. Gün olur resmi ve resimdeki kız çocuğunu merak eder, görmek isterse gelip alabileceğini, satın alınıp ayrılmış eşyalar arasına koyacağımı söyledim. Kartımı uzattım. Alıp almamak için tereddüt etti. Sonra kartı alıp cebine koyup selam bile vermeden uzaklaştı.

- Peki, sonra görüştünüz mü?

- Çok emin değilim ama sanırım bir kere buralara gelip uzaktan da olsa tezgâhıma baktı. Tezgaha değil sadece resme bakıyordu. Onu fark ettiğimi görünce hemen uzaklaştı. Belki arada yine gelip gidip bakıyordur diye çerçeveyi hep aynı yere bırakıyorum. Bu nedenle satmıyor o kız çocuğunun büyüyüp kendini affedeceği günü bekliyorum.

Eşyaların toplanması tamamlanmış koliler arabaya yerleştirilmeye başlanmıştı. Paylaştıkları için teşekkür ettim. Bu güne kadar o fotoğrafı eline alıp bırakmayan böylesine dikkatle bakan çok az kişi olduğunu bu nedenle anlatma gereği duyduğunu söyleyip kahveye teşekkür etti.

Hava kararmaya yüz tutmuş pazar yerine akşamın serinliği çökmüştü. Sabah açan eskici pazarı, yaşanmış ve yaşanmamışlıklarıyla ortalığa saçılanlardan kalanları toplayıp günü uğurlamaya hazırlanıyordu.

Mehmet Uhri

Yelkovanı Gezdirmek

Nisan 20th, 2016

saat

Yaş sınırı nedeniyle emeklilik işlemlerini başlatan hocamıza hastanedeki odasını boşaltmasında yardım ediyordum. Odada en çok yer kaplayan kitaplarını bölüme hediye etmişti. Çekmecelerindeki kişisel eşyalarını koliye doldururken ben de duvardaki resimleri indirip paketliyordum. Pencere kenarında duvarda çiviye asılı antika köstekli saati yerinden çıkarıp hocama uzattım.  Kapağı açıktı ve çalışıyordu. Saati eline alıp bir süre inceledi.  Koltuğuna oturup saati masanın üstüne koydu ve başını ellerinin arasına alıp “demek yelkovanı gezdirme sırası bana geldi” diye kendi kendine söylendi. Yıllardır görev yaptığı kurumdan ayrılıyor olmanın sessiz hüznü hissedilse sözlerini anlamamıştım. Yanındaki sandalyeye oturup açıklama bekleyen gözlerle hocama baktım. Saati eline alıp öyle çok değerli bir şey olmadığını bir hastasının hediye ettiğini söyleyerek söze başladı.

Anlattığı sürece saati elinden bırakmadı;

“Yaşlı bir saatçi ustasıydı. Bir nöbet akşamında tanışmıştık. Planlanan ameliyatı diğer sağlık sorunları nedeniyle erteleniyor ve uzun süredir hastanemizde yatıyordu. O gece hastane bahçesinde gençlerin kavgasını ayırmaya kalkmış ve kavga edenler tarafından “işimize karışma” diyerek darp edilmişti. Konu hastane güvenliği üzerinden şef nöbeti tutmakta olan bana yansımıştı. Polis çağırıp adli rapor düzenlemek zorunda kalmıştık. Hastanenin himayesinde olan bir hastanın darp edilmiş olması idare açısından da sorun oluşturuyordu. Darp edilen hastamızla ilk kez acil serviste karşılaştım. Gözünün altı morarmıştı. Bir iki kaburga çatlağı yanı sıra vücudunda sıyrık ve ezikler vardı.

Polis memuru ifadesini alıyordu. Hava almaya hastane bahçesine çıktığını, gençlerin kavga ettiklerini görünce araya girmek istediğini ancak dışarıdan birinin karışmasından rahatsız olduklarını anlattı. Kavga büyümesin diye ısrar edince ikisi birden “Ne karışıyorsun?” diyerek darp ettiklerini sonra da az önce kavga eden onlar değilmiş gibi güle oynaya uzaklaştıklarını anlattı. Darp edenler ortalıkta yoktu. Olan hastamıza olmuştu. Bizimki şaşkındı. Başına gelenlere anlam veremiyor derin nefes aldıkça batan kaburgası yüzünden ara sıra acıyla yüzünü ekşitiyordu. Geçmiş olsun diyerek kendimi tanıttım.

- Sizin yatağınızda olmanız gerekmiyor muydu?

- Öyle de, bütün gün yatmaktan sıkılıp yelkovanı gezmeye çıkarmıştım. Bilseydim çıkar mıydım? Her akşam biraz turlayıp hava uygunsa bahçede oturuyorum. Gençlerin derdi neydi anlamadım ama iyi yönden bakacak olursak  kavgayı bırakıp bana karşı birlik oldular. Eh bu da bir şeydir.

Bu sözleri söylerken gülümsedi kahkaha atmak istedi ancak göğsündeki batma yüzünden kahkahası yarım kaldı. Yelkovanı gezdirmek sözüne takılıp ne iş yaptığını sordum. 50 yılı aşkın süredir saatçilik yaptığını kendi jargonlarında dükkanı bırakıp gezintiye çıkmaya “yelkovanı gezdirmek” dendiğini anlattı.

- Neden akrep değil de yelkovan?

- Akrep olur mu hiç? Saatle uğraşanlar bilir. İnsanlar öyle veya böyle saate benzer. Herkesin içinde akrep ve yelkovan vardır. Akrep kalbimiz gibi yavaş ancak kararlı adımlarla bizi yaşatır, ayakta tutar. Üstüne yaşadığımız ne varsa yelkovanın yüküdür. İçimizdeki çocuk da odur, ağlayıp sızlayan, koşan oynayan veya tembellik eden de, o. Dışarıdan bakınca görünen hep odur. Hayatın yükü akrebin sırtındadır ama gözler yelkovanın üzerindedir. Dönüp dolaşıp aynı yere gelse de hayatı akıyormuş gibi gösteren, yelkovandır. Akrebe bakarsanız hayat hep aynı yerde duruyor zannedersiniz.

yg3

Biraz acıyla da olsa sedyede doğrulup oturdu. Öne doğru eğildi. Böyle daha rahat nefes aldığını söyledi. Acil servisteki işlemleri tamamlandıktan sonra hastamızı tekerlekli sandalyeye aldık. Onca dayak yemesine karşın hastamızın olaya öfkelenmeden olgun yaklaşması ve yelkovan ile başlayan muhabbet ilgimi çekmişti. Hastamızı odasına kendim götürmek istedim ve hasta bakıcıya gidebileceğini söyleyip hastane koridorunda yola koyulduk. Gece ilerlemiş koridorlar sessizleşmişti. Bir süre konuşmadan ilerledik. Asansör kapısında beklerken Rize’li olduğunu küçükken geldiği İstanbul’da saatçi çırağı olarak hayata başladığını, ustasından öğrendikleriyle meslek sahibi olduğunu anlattı. “Berber çırağı da olabilirdim, şans işte” diye söylenip elini salladı. Servise girdiğimizde duvarlarda hiç saat olmamasından yakındı. Eliyle servisin karşı duvarını gösterip “şurada eski de olsa sarkaçlı bir saat olsaydı hiç olmazsa tik taklarını duyar sağır gibi sessiz olmaktan kurtulurduk. Geceleri uyku tutmayanlar sessizliğin insanı ne kadar rahatsız ettiğini iyi bilir” diye söylendi. Göğsünün ağrıyan yerini eliyle tutup sandalyede doğruldu ve yardım etmemi beklemeden yatağına uzandı. Verilen ilaçların da etkisiyle kısa sürede derin bir uykuya daldı.

Bir kaç gün sonra hastane güvenlik görevlisiyle birlikte bir polis memuru kapıma gelip geceki kavga ve sonrasında yaşanan adli süreçlerle ilgili olarak iki kişinin göz altına alındığını, yüzleştirme için hastaneye getirildiğini, gecenin şef nöbetçisi olarak benim de ifademin alınması gerektiğini söyledi. Birlikte hastamızın odasına çıktık. Odada elleri birbirine kelepçe ile bağlı iki delikanlı duruyordu. Başları öne eğikti. Hastamızın yüzündeki morluklar yeşile dönmeye başlamış, genel durumu düzelmişti. Darp olayı nedeniyle ameliyatın bir süre daha ertelenmesi cerrahi ekibi sıkıntıya sokmuş hastanın servisi habersiz terk etmesi  yüzünden servis çalışanları azar işitmişti. Yüzleştirme sırasında bizimki her iki delikanlıyı da tanıdı. Ancak şikayetçi olmadı. Delikanlılar hastamızın elini öpmek istedi, bizimki izin vermedi. Hastane yönetiminin polis çağırması yüzünden kamu davası açılmasının kaçınılmaz olduğunu öğrendiklerinde delikanlıların yüzü düştü. Bizimki “neydi o akşam paylaşamadığınız? diye sordu. Delikanlılardan daha çelimsiz olanı sevdiği kızın annesinin rahatsızlanıp hastaneye yatırıldığını o gece kızın annesinin yanında refakatçi olarak kalacağını öğrenip arkadaşıyla beraber hastaneye geldiğini kızı bahçeye çağırmasına karşın gelmek istememesi üzerine yanına gitmek istediğini arkadaşının kendisine engel olduğunu anlattı. “Kıza olan öfkemi beni engellemek isteyen arkadaşımdan almaya kalktım araya bey amca girince olanlar oldu” diye açıklamada bulundu. Diğeri ise kızın gönlünün başkasında olduğunu arkadaşının bunu bir türlü kabullenemediğini söyleyince hastamız dayanamayıp “susun”  diye bağırdı. Eliyle dışarı çıkmaları istedi. Polis eşliğinde odadan çıkarlarken bizimki söylenip duruyordu;

- Çark maşası kırıklar sizi. Gözüme görünmeyin. Neymiş kız sevmiş ama yüz bulamamış. Bulsaydı ne olacaktı? Kafası atınca bu kez kızı dövecekti.

O gece öfkelenmeyen adam delikanlıların açıklamasından sonra öfkelenmişti. Biraz merakımdan biraz da sakinleşmesi için “çark maşası kırık ne demek?” diye sordum. Bilmiyor musun dercesine şaşkın bir ifadeyle yüzüme baktı. Sonra kendini toparlayıp sakinleşti. Yatağında doğruldu, yastıklarını düzeltmesine yardımcı oldum. Derin nefes alırken eskisi gibi ağrısı olmadığını söyledi.

- Çark maşasını bilmezsiniz elbet. Duvar saatlerinde sarkacın hareketini sağlayan mekanizmada bir çark ve ona bağlı maşa bulunur. Çark maşası mekanizmadan aldığı hareketi sarkaca iletip sarkacın düzenli salınmasını sağlar. Sarkacın düzenli hareketi saatin ayarı için gereklidir. Çark maşası kırılırsa sarkaç özelliğini yitirir saatin ayarı bozulur. Saat yine çalışır ancak ayar tutturmak mümkün değildir.

- Eeee. Bu delikanlılarla ne ilgisi var? Anlamadım?

- Adamın zembereğini zorlama. Anladın işte… Delikanlılar koca adam olmuşlar ama belli ki iş güç sahibi olamamışlar. Haytalık edip duruyorlar. Kanları kaynıyor ancak ne istedikleri kız bunlara yüz veriyor ne de arkadaş dinliyorlar. Ayarsız saat gibi ne  işe yaradığını kendi bile bilmeden öylece sarkaç sallandırıp duruyorlar.

- Hatırladım. O gece de insanlarla saatler arasında benzerlikten söz etmiştiniz.

- 50 Küsur yıldır saatle uğraşınca insan, dünyaya da saatlerden bakıyor. Her insan bir saat benim için. Kimi eski kimi yeni, kimi sarkaçlı, gösterişli, kimi köstekli özel hepsi kendine özgü. Kimi bakımlı kimi ise benim gibi pek de bakımlı olmayandan. Bazısının sesi çok çıkar bazısının ise hiç çıkmaz. Her ne olursa olsun hepimizin içinde bir saat çalışıyor. Sesini duyuyor, çalıştığını biliyoruz. O çalıştıkça bir şeylerin eksilmekte olduğunun da farkındayız. Ama ne olursa olsun ayarı yitirmemeye özen gösteriyoruz. Bu delikanlılar gibi çalışır görünen ancak ayar tutmayandan oldun mu kimseye hayrın olmaz, kendine bile. Adam sanıp, ayırmaya yardım etmeye çalıştım başıma gelene bak. Durmuş saat bile bunların verdiği zararı veremez.

9326bb4542473f1ac35927044abbd86dBir süre daha yanında kalıp odadan ayrıldım. Bir kaç hafta sonraydı. Hastamız ameliyatını olup sağlığına kavuştuğunu, taburcu olduğunu giderken uğrayamadığını, kontrol için hastaneye gelmişken bir görünüp hellaleşmek istediğini söyleyerek odama geldi. Ameliyatı başarılı geçmişti. Kendi deyimiyle saati açıp mekanizmayı tamir etmişler ve yerine yerleştirmişlerdi. Kartını, adresini bıraktı. Teşekkür edip kapıya yöneldi. Sonra durup elini cebine attı. Çıkardığı bu köstekli saati bana uzattı. “Bunun sizde kalmasını istiyorum. Yanlış anlamayın. Hatıra olsun diye değil. Baktıkça geçen zamanı hatırlamanız günü geldiğinde yelkovanı gezdirmeyi unutmamanız için.”  Dedi. Saatin kapağını açıp masama bıraktı. Elimi sıktı. “Eyvallah” diyerek odadan çıktı. Şaşkınlığımdan teşekkür de edememiştim.

Hastamızı bir daha görmedim. Saat ise masamın karşısındaki duvarda asılı duruyordu. Kapağını hep açık tuttum. Ara sıra kurmayı unutsam da ayarlayıp düzenli çalışması için elimden geleni yaptım.”

Hocamız sözlerini tamamladıktan sonra saati eline alıp kurdu. Kapağını kapatıp bana uzattı. “Yelkovanı gezdirme sırası bana geldiğine göre bunun sende kalması daha uygun olur. Yanlış anlama bu bir hediye değil. Yelkovanı gezdirme sırası sana geldiğinde ne yapacağını biliyorsun. Emaneten sende durmasını istiyorum” dedi.  Tereddüt ettiğimi görünce ayağa kalktı, saati önlüğümün cebine usulca bıraktı.

Hocamız emekli olduktan sonra bir daha hastaneye uğramadı. Gezip tozduğu yerlerden gönderdiği mesajlar sayesinde haber alsak da yüzünü göstermedi. Saat ise şimdilik bende. Ara sıra kurmayı unutsam da kapağı açık ve çalışır durumda hastanede odamın duvarında asılı duruyor.

Dr. Mehmet Uhri

Eksik Kalan Ne Varsa

Mart 17th, 2016

es1

“Üzerinde önlük olmadan da sağlam adammışsın, doktor bey” diye seslenince elimdeki cam bibloyu tedirginlik içinde raftaki yerine bırakıp dükkan sahibine döndüm. Eskişehir eski hal binasından devşirilen çarşının içindeki küçük bir cam atölyesinde el işi cam ürünler yapıp satan dükkandaydık. Eşim bakınırken kızımla küçük bibloların şekillerinden anlam çıkarma biçiminde oyun oynuyor şakalaşıyorduk. Bu sırada seslenen dükkan sahibi yüzünden kendimizi suç üstü yakalanmış gibi hissettik. Ateşte erittiği cama şekil vermeye çalışan ve beni tanıdığını söyleyen orta yaşlı kır uzun saçlı adamı hatırlayamamıştım. Gülümseyip ayağa kalktı elini uzatıp “hoş geldiniz” dedi. Tanıyamadığım için affımı isteyip açıklama bekledim. Pek hatırlamasam da hastane ortamında karşılaştığımızı, trafik kazası geçiren erkek kardeşinin nakil ve tedavi süreçlerinde o sırada çalıştığım hastanenin nöbetçi şefi olarak ilgilendiğimi ve kardeşinin kritik saatleri atlatmasında yönlendirici olduğumu, korkulu anlarda güven verdiğimi söyleyerek tekrar teşekkür etti.

- Bizim fakirhaneye girdiğinizden beri sizi izliyorum. O gece üzerinizde beyaz önlüğünüzle son derece ciddi ve hayli ketum görünüyordunuz. Doktor kimliğiniz o kadar öndeydi ki ardında ne var görememiştim. Kızınızla şen şakrak muhabbetinizi görünce takılmadan edemedim.

- Önlüksüz de sağlam adam olduğumu söylediniz. Doktor olup sağlam adam olunamıyor mu?

- Yok öyle değil. Yanlış anladın. Bazen kimlikler o kadar baskın gelir ki kişi içinde kaybolur gider. Kimliği ile yaşar ve mezar taşında bile adının önünde o kimlik yazılsın ister. İçerde ne var ne yok kimse bilmez. Kendi bile…

- Doktorlar hakkında pek olumlu düşünmüyorsun anlaşılan.

- Tanıdığım pek çok doktor giydikleri önlüğe sığınıp yaşamayı kendince yeterli buluyor. Kimliğinin gücüyle höt zöt yapanlara bile rastladım. Aslında kimlikleriyle yaşayıp ölmeye hevesli o kadar çok insan var ki insan doğrusunun böyle olduğunu sanabilir. Adam dedesinin mezarının yerini bilmez ama ait olduğu ırk veya milli kimliğinden başkasını tanımaz. Dini kimlikler de öyledir. Kimi için her şeyin önündedir. Ama doktorluk, hemşirelik öğretmenlik gibi meslek için öyle olmamalı. İnsanla uğraşıyorsan, insanların hayatına dokunuyorsan içindeki insanı azıcık da olsa tanıyıp ortaya çıkaracaksın ki hasta kendini yalnız hissetmesin. O yüzden doktorlara bu konuda pek hak veremiyorum.

es5

Bu sözlerden sonra renkli camdan eritip döktüğü nesneyi ara ara ısıtarak şekil vermeyi sürdürdü. Baştan anlam veremesem de ahtapot yapmaya çalıştığını ancak gövdeyi küçük tuttuğu için 8. Kolu yerleştirecek yer bulamadığını fark ettim. Dikkatle izleyen kızım bana dönüp “o bacağı koymasa olmuyor mu? Hem böyle de güzel” dedi. Bizimki gülümseyip kızıma baktı. “Hadi senin güzel hatırın için bir bacağı eksik ahtapot yapalım” diyerek son şeklini verdiği avuç içi kadar cam ahtapotu ateşten alıp soğuması için kızgın kuma yatırdı. Çarşıya dönüşen hal binası sakin görünüyordu. Yaşlıca bir hanımefendi kısa bir gezinti yapıp hiçbir şey sormadan çıktı. Bizimki ise demirin ucunda erimiş halde duran cam hamuru ile uğraşmayı sürdürdü. Bu kez ne yapmayı planladığını sordum. Eliyle tabureyi işaret edip “otur bir çay içelim bu arada bakalım hamur bize ne anlatacak” dedi. Kızımın annesinin peşinde çarşıdaki diğer dükkanlara geçmesini fırsat bilip cam ustasının yanına iliştim. O ise gözünü ateşe tuttuğu erimiş camdan ayırmadan sürekli çevirip farklı renklerden kattığı yeni cam parçaları eritip renk çeşitliliğini arttırıyordu.

- Göz boncuğu, kolye ucu gibi birbirinin eşi küçük cam parçaları yapmak kolaydır. Deyim yerindeyse herkes yapar. Tespih çekmeğe benzer. Ancak bunun gibi hamur kabarıp şişince iş zorlaşır. Cama biçim vermek kolay görünse de elinde kalıp olmadan form tutturmak Önce hamurun kıvama gelmesi, renginin tutması sonra da içindeki şekli sana göstermesini beklemek gerekir. Hamur girmek istediği şekle girene kadar yeni cam ekleyip şişiririz. Hacmi ve kıvamı uygun olunca cam dile gelir. Taksim bitmiş, makam oturmuş saz heyeti çalmaya başlamıştır. Demin olduğu gibi bazen bir ölçek eksik çalsak da cam kendi içinden çıkarmak istediğini ortaya dökmüştür. Kuma yatırıp çatlamadan sabırla soğumasını beklemek, rengin ve şeklin oturması için şarttır.

- Peki ya cam konuşmazsa?

- O zaman ölmüş demektir. Hurdaya atar yeni hamur kararız.

- Cam ölür mü?

- Bütün din kitaplarında su ve topraktan yapılan çamura tanrının nefesini üflemesiyle canlanıp insanın oluştuğu anlatılır. İşte biz de burada bir tür toprağı ısıtıp kızgın hamur haline getirir, içine üfleyip şekle şemale sokar can veririz. Az önceki şekilsiz hamur dile gelir, canlanır, derdini döker, konuşur. Haşa, kendimizi tanrı ile kıyaslamayız ama ondan öğrendiğimizi cama can vermede kullanırız. Bazı camlar kırgındır, konuşmaz. Biz onlara kırgın veya küskün demek yerine ölü deriz. İnsanlar da böyledir ya…

Demirin ucundaki cam hamuru, eklenen yeni parçalarla kabarıp irice bir mandalina boyutuna gelse de henüz şekil vermeye girişmeden ateşin içinde döndürüp spatula ile karıştırmayı sürdürdü. Bu arada cam hamuru ile insan arasındaki benzerliklerin çokluğunu rahmetli ustasından öğrendiğini anlattı.

- Ustam her insanın iyi kötü cam hamuru gibi işlenmemiş bir hali olduğunu kendi haline bırakırsan en saf olanının bile şekilsiz mat orası burası çatlak anlamsız bir hale dönüşebildiğini, ehil ellerde ise en bulamaç halindeki camın bile şeklini bulup anlam kazanabildiğini anlatırdı. Camın hayat bulması yetmezdi ona göre. Girdiği şekil ne olursa olsun biri veya birileri için anlama taşımasının öneminden söz eder, yaptığı her cam parçası için bir öyküsü olurdu.

- Nasıl yani?

- 8 bacağı olması gereken ahtapotun 7 bacaklı kalması kendindeki eksiğin farkında olan için ne kadar anlamlı ise öyle bir anlam işte. Soğuyup şekle girdikten sonra o eksikliği bir daha ne yaparsanız yapın çatlatmadan eklemeniz çok zor. Hayat da öyle değil mi?

20160319_123424Çayını içebilmek için cam hamurunu ateşten alıp kızgın kumun içine yatırdı. Bu arada rahmetli ustasının şekle şemale gelip anlam kazanan camların uygun şartlarda soğutulmaz veya yeterince korunmazsa çatlayıp dağıldığı gibi insanların da adama benzemesinin yetmeyeceğini, uygun şartları bulamazsa boşa yaşanmış bir hayat gibi olacağına inandığından söz etti.

- Ustam hep yalnız bir insandı. Ne evliliği ne de aile hayatını başarabilmişti. Kendini işine vermiş dünyayı unutmuş biraz da küsmüştü. Aslında yanında kimseyi de istemezdi. İnat edip yanında kaldım. Beni küstürmeye, göndermeye az uğraşmadı. Kardeşlerim “bırak o mendebur herifi” dedilerse de kulağımın üstüne yatıp cam sanatını öğrenmeyi seçtim. Gün geldi yaşlandı eli ayağı tutsa da gözü seçemez oldu. Ben gözü oldum o hamuru şekillendirdi. İşte o zaman camın ardında nasıl bir anlam olduğunu, insanla nasıl benzeştiğini anlattı. Hayatı ondan öğrendim.

- Sonra ne oldu?

- Ne olacak. Herkese olan ona da oldu. Hastanede de yanındaydım. Ölümünden birkaç gün önceydi. Konuşturmaya kendini bırakmamasını sağlamaya çalışıyordum. Ustama “kendi hayatını cam hamurundan yapsaydın nasıl yapardın?” diye sordum. Hiç düşünmeden “içi boş bir su damlası biçiminde yapardım” dedi. İçi boş bir su damlası gibi geçip giden boşa yaşanmış bir hayatı olduğunu, kapalı dükkana kira öder gibi kendi bedenine sığınıp geçip gittiğinden söz etti.

- Güzel anlatmış, Ustan. Ancak öyle yaşayıp giden çok insan var diye düşünüyorum.

- Ben de öyle söyledim. “Ama ben farkındayım” diye yanıtladı.

es1

Cam hamurunu kızgın kumdan çıkarıp ateşte eritmeye yeniden başladı. Az önce soğumaya aldığı bir bacağı eksik ahtapotu satın almak istediğimi söyledim. Henüz yeterince soğumadan veremeyeceğini, ama adres bırakırsam posta ile göndereceğini söyledi. Adres bırakırken borcumu sordum; “bir bacağı eksik ahtapotu kime satacağım” diyerek ödeme almadı. Çay ve muhabbet için teşekkür edip cam ustasının yanından ayrıldım.

Bir hafta kadar sonra gelen kargoda bir bacağı eksik cam ahtapot figürü ile birlikte üzerinde el yazısı ile yazılmış “eksik kalan ne varsa” biçiminde küçük bir not vardı.

Mehmet Uhri

Ekmeğin Kefeni

Mart 10th, 2016

20160220_1349120

Nöbetçi olduğum bir gün tanımıştım o yaşlı fırıncı ustasını.

Hastane idari nöbetim sırasında genellikle hasta ve yakınlarından gelen şikayet ve isteklere alışmış olsak da bu kez arayan sağlık bakanlığıydı. Hastanemizde yatmakta olan Ameliyatı planlanan hastamız için yakınlarından kan bağışı istenmiş, bağış için gelenlerden tıbbi nedenlerle geri çevrilen hasta yakını kan alınmadığı gerekçesiyle bakanlığın ihbar ve şikayet hattına durumu anlatıp yardım talep etmişti. Hastanenin onca yoğunluğu arasında bakanlığa yanıt verebilmek için kan merkezine yöneldim.  Kan merkezinin kapısında öfkeyle söylenen saçı sakalı ağırmış yaşlı fırıncı ustasıyla karşılaştım. Güvenlik elemanları sakinleştirmeye çalışıyor, adam yüksek sesle “bunca yıldır kan bağışlarım, nasıl almazsınız, o benim 50 yıllık karım” diye söyleniyordu. Güvenliğe adamı bırakmalarını söyleyip kendimi tanıttım. Bir umut gözleri parladı. Ellerime sarıldı “Doktor bey oğlum, düzenli kan bağışı yaparım. Yaptığım bağışlar için Kızılay’dan altın madalya bile verdiler. Şimdi bu mendeburlar yarın ameliyat olacak eşim için kan veremezsin deyip dışarı çıkardılar. Bir şey söyle şunlara.” Dedi.

Birlikte kan merkezine girip orada konuşmayı önerdim. Elimi bırakmadı. Az önce dışarı çıkarıldığı kan merkezinin kapısından girerken güvenlik görevlilerine biraz mağrur çokça öfkeli bir bakış attı. Kan merkezinin idari bölümüne geçtik. İlgileneceğimi söyleyip oturup biraz sakinleşmesini rica ettim. Bu arada servise telefon açıp ertesi gün ameliyatı planlanan eşinin durumu hakkında bilgi aldım. Odadaki bilgisayardan hastanın dosyasına ulaşıp kan değerlerini kontrol ettim. Tahmin ettiğim gibi; ameliyat sırasında yaşanabilecek aksiliklere hazırlık olması amacıyla çok gerekmese de bir ünite kan talep edilmiş görünüyordu. Hastası hakkında bilgi verip neden kan istendiği konusunu açıklığa kavuşturmaya çalıştım. Ancak bizimki dinlemeye niyetli değildi. Bir an önce kan tahlillerinin yapılıp kan verme masasına yatmak istiyor kollarını sıvıyordu. İlke olarak 65 yaşın üstünde kan bağışı kabul edilmediğini 71 yaşında birinden kan almanın sağlık sorunlarına yol açacağı düşünülerek kan vermesinin mümkün olmadığını bir kez de ben anlattım. Bir kez daha olumsuz yanıt alınca omuzları düştü başını eğdi. Ağzından “Eşime kan lazım olursa ne yaparız? Bizim kan verecek kimsemiz yok ki?” sözleri döküldü. Kan sorunu yaşanmayacağını kan bankasındaki uygun kanlardan bir ünitenin hastamız için ayrıldığını söylememin bile faydası olmadı. Vereceği kanın yaklaşık bir gün süren işlemlerden geçtiğini bu nedenle kan vermiş olsa bile ertesi güne yetişmeyeceği için uygun kan grubundan hazır kanlardan birinin kullanılacağını da anlattım. Bu arada sağlık bakanlığının ilgili birimi aradı. Durumu açıklayıp sorunun çözüldüğü bilgisini verdim.

Bizimki kafasını sallasa da pek ikna olmuş değildi. Bu kez de, yaşının ilerlemiş olmasına karşın pek çok gençten daha sağlıklı ve dinç olduğunu söyleyip, yaşa bakıp karar vermenin anlamsızlığından yakındı.

- Bu kafayla giderseniz belirli bir yaştan sonra hayatta kaldığımız, ölmediğimiz için hesap vermek zorunda bile kalabiliriz. Arabalara bile bir ömür biçip trafikten çekseler de klasik arabalara her zaman saygı ve ilgi gösterirler. Sizin burada yaptığınız kabalığı yapmazlar.

- Haklısınız ancak olayı büyütmeyelim. Önemli olan eşinizin ve sizin sağlığınız. Kan sorunu da çözülmüş olduğuna göre isterseniz eşinizin yanına kadar size eşlik edeyim.

Hazırlanan bir ünite kanı da elimize alıp kan merkezinden çıktık. Gün içinde arı kovanını andıran koridorlar boşalmış gecenin karanlığı çökmüştü. Yürürken karı koca yalnız yaşadıklarını öğretmen olan oğullarının doğu hizmeti için gittiği şehirde evlenip kaldığını, ilkokula giden bir kız torunları olduğunu anlattı. Baba mesleği fırıncılığı akrabalarına bırakmış olsa da her gün fırına gidip gücü yettiğince çalıştığını anlattı.

Hasta odasına vardığımızda hanımının yüzü aydınlandı. Pencere kenarındaki su ısıtıcısını gösterip çay için su kaynattığını eşlik edersem memnun olacağını söyledi. Nazik çay davetini geri çevirmedim ancak kendisinin yatması gerektiğini çay işini beyefendiyle birlikte yapacağımızı söyledim. İtiraz etmedi. Çayı hazırlarken yaşlı fırıncı ustasıyla laflamayı sürdürdüm. Az önceki öfkeli hali gitmiş konuşkan neşeli biri oluvermişti. Sanırım eşinin moralini bozacak bir görüntüde olmamaya özen gösteriyordu. Bir süre hastanenin yoğunluğundan ve bu kadar çok insanın sağlık sorunları yaşıyor olmasının anlamlı gelmediğinden yakındı.

- Anlamıyorum. Hastaneler alışveriş merkezleri gibi insan kaynıyor. Bunca kalabalık içinde insan sağlıklıysa bile hasta olur. Gerçekten bu kadar çok insan hastaysa bir yerlerde yanlış işler oluyor diye düşünmeden edemiyorum.

- Haklısınız. Gerçi hastaneye başvuran hastaların büyük kısmı gerçekte toplasan bir hastalık etmeyen yakınmalar ile başvuruyor. Biz tahlil yapıp inceleyene kadar da iyileşip gidiyorlar. Yani aslında hasta bile değiller ancak emin olmak istiyorlar.

- Tamam işte ben de bunu söylüyorum. İnsanlar iyi olduklarına inanmıyor, kendilerinde hep bir hastalık arıyorlar. Çevremdekiler hep öyle. Hatta oğlum gelinim bile durup durup tahlil yaptırıyor. Kendilerinden rahatsız oluyorlar. Bir gariplik var diyorum. Mayası tutmayan cıvık hamur gibi oldu insanlar. Görüntüde yer dolduruyorlar da içleri boşaldı sanki.

Kaynattığı suyu önceden hazırladığı poşet çay içeren bardaklara koyup servis etti. Hanımı sevgi dolu gözlerle kocasına bakıp elli yıllık evliliklerinden söz etti. Kocasının gençliğinde hayli hareketli olduğunu yaşlanıp durulmuş halini daha çok beğendiğini söylerken birbirlerine gülümsediler. Az önce kan merkezinde o gençlikten kalma halinin yeterince rüzgar estirdiğini söyleyince hep birlikte güldük.

20160220_132200

Çaylarımızı yudumlarken az önce sözünü ettiği “hamuru cıvımanın” ne anlama geldiğini sordum. Önce kısaca ekmeğin yapılışından söz etti. Unun hamura dönüşümünü, mayalanıp kabarmasındaki incelikleri, pişirilmesini anlattı. Sonra her bir ekmeğin insanla olan benzerliğinden söz etti. Şaşırmış bakmış olacağım ki, sormamı beklemeden biraz da heyecanla sürdürdü sözlerini.

- Ekmek insana benzer. Kitaplarda yazdığı gibi topraktan buğdayı alır un eder suya bulayıp çamura dönüştürürsün. Hamur olur. Onlar bizim bebeklik halimizdir. Mayalayıp bekletir olgunlaştırır ortaya çıkarırız, insanlar gibi. Mayalandıkça olgunlaşıp kıvama gelirler. Sonra keser kefen bezine sarar fırına atıp pişiririz. Bilir misin? Hamuru sardığımız bezle ölüleri sardığımız aynı bezdir. Fırın ise ekmeğin mezarlığıdır.

- İlginçmiş. Cıvıma dediğin nasıl oluyor öyleyse?

- Undan mayadan velhasıl malzemeden çalıp suyu fazla verirsen aynı ağırlıkta ve görüntüde hamur elde edersin ama cıvık olur, fırında içi pişmeden dışı yanıverir. Bakarsın öylece kabarık ama karın doyurmayan ekmeğe dönüşmüş. Hastanede gördüğüm insanlar da böyle sanki. Görüntüde ekmek ama malzemesi eksik, hamuru cıvık hasta desen hasta de değil. Anlatması zor. Baktığında adama benzetirsin ama durduğu gibi durmaz doyuruculuğu da yoktur. Hamur halindeyken bulaşmaya da gelmez eline yapışır. Pişman eder. Böyleleriyle uğraşmak çok zor olmalı? Sizin işiniz de hiç kolay değil, doktor bey.

20160220_132206

Yanlarında kalıp muhabbete devam etmek istesem de arayan soran yüzünden daha fazla yanlarında kalamadım. Çay için teşekkür edip odadan ayrıldım. Ertesi gün ameliyat olacak olmanın tedirginliği içindeki hastamız için moralli bir gece olmuştu. Sorunsuz bir ameliyat geçirdi ve şifa ile taburcu oldu. O günden sonra ne zaman hastaneye işleri düşse uğrar oldular. Her gelişte de fırından bir şeyler getiriyorlardı. Hatta bir keresinde fırınlarına da davet ettiler. Gidip ekmeğin nasıl yapıldığını, kefenlenmiş ekmeğin nasıl fırına atıldığını, fırından pişen ve kabaran ekmeklerin görüntüsünün nasıl mezarlığı andırdığını hep o yaşlı fırıncıdan dinledim.

Gün oldu bir yakınlarını yollayıp ilgilenmemi istediler veya bazen uzun süre haber alamayınca bizzat arayıp hatır sorduğum oldu. Zaman geçti karı koca iyice yaşlandılar. Kalkıp gelemez fırına gidemez oldular. Gidip ilaç götürdüğüm de oldu.

Orada, bir yerlerde yaşadıklarını bilmek veya ekmeği elime aldığımda onları hatırlamak, sözünü ettiği sorunlu tiplerden biriyle karşılaştığımda hamuru cıvık ekmeği düşünüp gülüp geçebilmek hep o fırıncı ustasının sayesinde oldu.

Yaş itibariyle hep bir tatsız haber gelecek endişesi duysam da son görüşmemizde kalıbı dinlendirmesi gerektiğini söylediğimde gülüp geçmiş “Hamur ve maya sağlam olunca kefen de bekler merak etme doktor bey, sen işine bak hele” diye yanıtlamıştı.

Dr. Mehmet Uhri

İçimizdeki Kötü

Mart 3rd, 2016

icimizdeki-kotu

Hayatı korkularımıza teslim ettiğimiz yetmezmiş gibi bunun son derece doğal, alışılmış bir hayat olduğu konusunda uzlaşmış görünüyoruz. Üstelik, korkularımızı çocuklara aşılamakta, onlara öncelikle nelerden korkması gerektiğini öğretmede de üstümüze yok. Annesinin kedi köpekten çekindiğini gören çocukların evcil hayvanlara yaklaşmakta zorlandığına, uzak durduğuna çoğumuz şahit olsak da sonuç değişmiyor. Tüketim çılgınlığını körüklemek için reklamlarda kullanılan argümanların çoğu da bireysel eksiklik ve kaygıları işaret edip korku toplumunun duvarlarını yükseltiyor. Markasını bilmediğimiz şampuan veya diş macunu bile kullanmaktan korkuyoruz. Korku sözcüğünün pek istenmeyen bir sözcük olduğunu bildiğimiz için tedirgin olma, endişelenme ve hatta serzeniş gibi sözcüklerle yumuşatmaya çalışırken ne kadar komik durumu düştüğümüzün de farkında değiliz.

Hayatın kaybedilmemesi gereken bir kazanım olduğuna o kadar inanıyoruz ki bir sabun köpüğüne benzeyen hayatlarımızı uzun süre bozulmadan tutma kaygısıyla nerede nasıl yaşadığımızı anlamadan görmeden “ha patladı, ha patlayacak” korkusunu hayatın ortasına yerleştiriveriyoruz. Çocuklarımıza sevgimizi sunup, sevgi ve huzur dolu bir dünya sunmayı hayal etsek de onlar öncelikle gözlerimizdeki korku ve kaygıyı görüyor. Korkuların egemen olduğu sevgisiz bir dünyadan yakınıyor ancak çoğunluğa bakıp hayatın normalleşmesinin böyle bir şey olduğu zannıyla değiştirmek için kılımızı bile kıpırdatmıyoruz.

Birilerinin sevgi ve ilgi dolu yaklaşım veya yardımına bile kaygı ile bakıyor, art niyet arıyoruz. Korkular hayatımıza o denli işledi ki insanoğlunun içindeki kötünün farkındayız. Ne zaman kime nasıl bir kötülük yapılacağı tedirginliği ile kabuğumuzu sağlamlaştırmaya uğraşıyor, susup bekliyoruz.

Göçlerin yarattığı trajedileri, insanlık ve değerlerinin bir kenara itildiği iç savaş görüntülerini, canlı bomba eylemlerini ve bu durumlara cılız da olsa vicdanı ile haykıranların susturulma çabalarını her şey normalmiş gibi izlemekle yetiniyoruz. Yaşananları onaylamasak da olmaması için çabalamada kendimizi yetkin bulmuyor, böyle bir görevimiz olmadığını düşünüyoruz. Otoriteye boyun eğip suskun kalmakla yaşananlara zımnen onay verdiğimizin de çoğumuz farkında. Herkesin aynı şeyi yapması, suskun kalıp yaşanan kötü olaylara ses çıkarmıyor oluşu vicdanımızı yatıştırmaya yetmese de üç maymunu oynamayı sürdürüyoruz. Süreç bir şekilde dönüp kendi canımızı acıttığında ise diğerlerinin nasıl bu kadar duyarsız olabildiğine hayret ediyor sonra yine hiçbir şey olmamış gibi hayatı kendi akışında sürdürmeye çabalıyoruz.

ickot2

Peki, ama nasıl yapıyoruz bunu? Böyle olabilmeyi nerede, nasıl, kim öğretti bize?

Bilindiği gibi temel davranış kalıplarını aile ortamında öğreniyoruz. İstenen ve istenmeyen davranışların ayırımını, iyiyi ve kötüyü, dürüst olmayı, doğrudan yana olmayı, yalan söylememeyi, çalışkan olmayı öncelikle ailenin beklentileri ile öğreniyoruz. Bu öğrenim sürecinde ödül/kabahat veya suç/ceza gibi zıt kavramlar ile birlikte hayatın uç noktaları olduğunu ve toplumun beklentilerine uygun bir denge geliştirmek gerektiğini de önce aile sonra içinde yaşadığımız toplum öğretiyor.

İtaat etmeyi de ailede öğreniyoruz…

Ailede başlayan itaat eğitimi okulda öğretmene, büyüklere, inanç sistemlerinde din adamlarına, tanrıya ve kutsallara, toplumda ise otoriteye itaat etme biçimiyle hayatımıza yayılıyor. Üyesi olduğumuz topluluk, toplum, cemaat görüş bildirdiğinde veya emir verdiğinde aykırı düşmemek, çirkin ördek yavrusu gibi görünmemek için itaat etmek gerektiğine inanıyoruz.

Davranışlarımızı sessizce yöneten veya kontrol eden tüm bu otoriter referans sistemleri ile kendi vicdanımız arasında sıkıştığımız anlarda sorunun varlığını fark ediyoruz. Ailemizden edindiğimiz ahlaki ve insani değerler ile otoritenin dayattığı davranış, görüş veya düşünce sistematiğinin uyuşmadığı durumlarda çoğunlukla karşı çıkmayıp uyum göstermeyi veya sessiz kalmayı seçiyoruz. Toplumun ileri gelenlerinin veya çoğunluğunun gür çıkan sesi temel ahlaki normlara uymayan bir şeyler dikte ettiğinde eğitimini ailede aldığımız itaat mekanizması sessizce devreye giriyor.

İnsanın kötü ve istenmeyen davranışlarda bulunabileceğini, başka insanlara zarar verebileceğini ancak bunların önlenmesi veya cezasız kalmaması gerektiğini içimizdeki adalet terazisi haykırsa da toplumun yüksek yararları işaret edilerek otoritenin bu suçları işlemesine göz yumulabiliyor. İşte böylesi durumlarda içimizdeki fırtınayı bastırmak, aykırı ve isyankâr görünmemek, ceza almamak için otoriteye itaat etme veya sessiz kalma kolaycılığına sığınmada insanoğlunun üstüne yok. Beklenen davranış kalıbı sadece itaat etmek, yapılan işin ahlaki ve insani olup olmadığını sorgulamadan, niteliğine bakmadan sadece emirleri uygulamak olabiliyor. Bu durum en açık şekliyle emir komuta sistemi ve itaat mekanizmasının tartışmadan uygulandığı askeri ortamlarda yaşanıyor.

Görüyoruz ki; Her şey itaat etmekle başlıyor.

İtaat etmeyi, toplumun genel kabullerine direnmemeyi, vicdanımızın elvermediği noktalarda ise yine çoğunluğa uyup susmayı, seyirci kalmayı veya kabullenmeyi aile ortamında öğreniyoruz. Haklı olduğumuz noktalarda aile büyüklerimize ses çıkarabilmek mümkün olsa da toplum içinde kralın çıplak olduğunu haykırabilmek hiç de kolay olmuyor.

berlin-duvari

Çevremizde yaşanan onca kötülüğe sessiz kalıp gözlerimizi yumarken kendimizi bir kurban çaresizliğinde görme eğilimimiz “ne şanssızım ki bu olaylara şahit oluyorum, keşke benim gözümün önünde olmasaydı da hiç yaşamamış olsaydım” diyerek olayı kişisel bir trajediye dönüştürmede de üstümüze yok. Kendimizi bu şekilde avutmamız bir yere kadar işe yarasa da başkalarının gözünde “kötü” olmaktan kendimizi alamıyor, tedirgin oluyoruz. Yakın çevremize bakarak “İyi de herkes böyle yapıyor, bir enayi ben miyim?” diye avunabilsek de bilinç dışımız masumiyetimizi yitirdiğimizi fısıldıyor. Daha da içine kapanma eğilimine giriyoruz.

İçimizde bir yerlerde kötü bir insan olduğu ve suskun kalarak bile olsa kötü bir şeyler yaptırdığı düşüncesi vicdanımızı kemirmeye devam ediyor. İçimizdeki kötüyü ne kadar dışsallaştırsak da onun varlığını ve faaliyette olduğunu derinden hissediyoruz.

Her insan gibi öleceğimizi bilip kendimizin öleceğine nasıl inanmıyorsak, tüm insanların içinde potansiyel olarak kötülüğün olduğunu bilip kendimizin kötü olduğuna da inanmıyoruz. Aile ortamında öğretildiği gibi otoriteye itaat edip onayını aldığımız sürece kötü insan olmayacağımızı düşünüyoruz. Soykırımlar başta olmak üzere tarih boyunca yaşanan pek çok insanlık trajedisinde kendimiz gibi sıradan insanların verilen emri yerine getiriyor veya işini yapıyor olmanın gönül rahatlığı içinde davrandığına şahit olsak bile kötü olabileceğimizi düşünmüyoruz.

İyi davranışlarımızın sorumluluğunu almada ve ödül beklemede otoritenin gözünün içine bakıyor, insanlığın temel değerlerine, insani özüne zarar veren “kötü” davranışlarımız için de mazeret üretip yine aynı otoriteden bağışlanmayı bekliyoruz. Toplum olarak insanlığa karşı bir suç işlenmiş ve bu ortaya çıkmışsa içimizdeki kötü ile yüzleşmek yerine inkâr ediyor veya sesimizi yükseltip baskın çıkmaya çabalıyoruz.

Tüm bunları öncelikle aile ortamında öğreniyoruz. İçinde bulunduğumuz çoğunluğun ortak aklının yanlış yapmayacağına itiraz etmeksizin inanmayı ve vicdanımızın sesini bastırıp ses çıkarmadan uyum göstermeyi aile ortamında öğreniyoruz. Kötülüğün iyi aile terbiyesi ve inanç eğitimi almış insanların içinde de olabildiğini görmemize karşın kendimize “kötü insanlığı” yakıştıramıyoruz. Ölenin ardından onca söylenecek söz varken “iyi bilirdik” deme gereği duymamız bile aslında içimizde bir yerlerde kötü olabileceğimize dair kaygı ve sıkıntının devam etmekte olduğunun işareti olarak görülebilir.

İyiyi kötüyü ayırt etmeyi bilmek ve yeri geldiğinde tüm üst kimliklerden arınmış salt insan gerçeği üzerinden kötü olduğu görünen bir davranış için vicdanımızın sesini yükseltip “hayır” diyebilmekle çocuktan katil yetiştirebilme sürecinin kırılabileceğinin de farkındayız.

Bir yerden başlamak gerekiyor. Aynadaki görüntüyle yüzleşmeye hazır mıyız?

Dr. Mehmet Uhri

Köpükten Kalan

Şubat 24th, 2016

k1

Beyoğlu İstiklal Caddesine açılan sokak cafelerinden birinde tanışmıştık. Tanışmıştık dediğime bakmayın ismini dahi bilmiyorum. Belediye zabıtasından kaçamayacağını anlayınca sattıklarını tıktığı çuval ile gelip masamın ucundaki diğer sandalyeye oturmuştu. Şaşkın bakışlarıma gülümseyerek bakıp “delikanlılık günlerim uzaklarda kaldı, ayaklarım beni taşısa da öyle koşup kaçacak takatim yok, idare edin ne olur” diyerek çuvalını masanın altına gizlemeye çalıştı. Biraz sonra koşarak gelen zabıtalardan biri bu numarayı yutmuşa benzemiyordu. Uzun boylu irice olan zabıta memurunun masanın altındaki poşete bakıp hızla yaklaşmakta olduğunu görünce elimi kaldırıp “Ne oldu buranın lattesi? Bir saattir bekletiyorsunuz adamı” diye yüksek sesle garsona söylendim. Garsonun koşarak geldiğini görünce üzerimize gelmekte olan zabıta memuru durdu. Bir süre daha kuşkuyla bize bakmayı sürdürse de arkadaşlarının seslenmesiyle tünele doğru koşarak uzaklaştı.

Adamcağız biraz da mahcup bir bakış atarak başını öne eğip teşekkür etti. Ortalık sakinleşince hemen gitmek için davrandı ancak sipariş ettiğim kahveyi beklemesi gerektiğini söyleyince pes edip tekrar yerine oturdu.

İsmini bugün dahi bilmediğim o ihtiyar işportacıyı işte böyle bir rastlantı ile tanıdım.

Bir süre sessizce oturup cebinden çıkardığı kumaş mendil ile terini kuruladı. Az önceki nefes nefese hali geçmiş olsa da tedirginliği devam ediyordu. Kahveyi getiren garsonun siparişin unutulması nedeniyle özür dilemesi ikimizi de güldürdü. Biraz havadan sudan konuştuktan sonra işçi emeklisi olduğunu kızı ve torunuyla aynı evde oturduklarını damadının hayırsız çıktığını evi terk ettiğini, kızının gündüzleri çocuk bakıcılığı yaptığını, ilkokula giden torununa kendisinin baktığını anlattı.

- Aldığım emekli maaşı evin kirasına bile yetmiyor kızım ve ben torun okusun diye bir umut çalışıyoruz. Torunumu okula bırakıp işportaya çıkıyor, okul çıkışı onu da alıp beraber evin yolunu tutuyoruz. Bu da hayat oluyor işte.

- Peki, ne satıyorsunuz?

- Aslında para kazandıracak ne bulursak onu satıyoruz. Sermayemiz de olmayınca kendi yaptığım bir şeyleri satmaya uğraşıyorum.

Masanın altına eğilip çuvalını karıştırdı “Bu aralar sabun köpüğü satıyorum. Köpüklü su  yapmayı emekli bir arkadaşımdan öğrendim. Kapağı telli şişeleri Tahtakaleden alıyor şişeleyip satıyorum. Torunum da çok seviyor” diyerek çıkardığı içi sabun köpüğü dolu şişeyi masaya koyup bana doğru uzattı. Elimi kaldırıp istemediğimi söylemeye çalışsam da ısrar etti.

- Al bunu. Kendin için olmasa da bir çocuğa verir ve nasıl sevindiğini görür mutlu olursun. Her çocuk balonla oynamayı sevdiği gibi sabun köpüğü ile oynamayı da sever. Bir de büyükler sevip oynasa dünya ne güzel olurdu…

- Büyükler pek ilgi göstermiyor sanırım.

- Sanırım şişenin içinden ortalığa saçılan köpükler büyüklere ürkütücü görünüyor. Bir nefesle ortalığa saçılan renkli balonların hızla bir görünüp kaybolması çocukları eğlendirse de üstleri kirlenecek diye anneler pek sıcak bakmıyor. Babalar da öyle… Anlayabilmiş değilim.

- İnsanlar bu renkli baloncuklardan neden ürksünler ki?

-Ne bileyim? Sabun köpüğü yapıp satan biri olarak hayata köpüklerin ardından baka baka kafam karıştı, belki de. Çoğu zaman şişeden ortalığa saçılan sabun köpüklerini yeryüzünden gelip geçen hayatlara benzetirim. Her hayat gibi irili ufaklı olanı da var, gösterişli olanı da. Şişkin olanı da ver şişmeden kalanı da. Hepsi kutsal kitaplardaki gibi bir nefesle hayat buluyor ortalığa saçılıyor o, bu, şu derken bir görünüp kayboluveriyorlar. Hayat gibi…

k3

Elindeki şişeyi açıp tele doğru hafifçe üfledi. Renkli baloncuklar havaya saçılıp heyecan verici bir görüntü oluştursa da hızla kayboldular. Uçuşan baloncuklardan birinin elinin üstüne inip su damlasına dönüşmesini izlerken “Belki de o yere göğe sığdıramayıp özenle koruyup kolladıkları kendi hayatlarının da aslında bu köpükler gibi olduğunu hissedip köpükle oynamayı sevmiyor anne ve babalar. Baksana az önce birbiriyle yarışan köpüklerden geriye bir iki damla sudan başka bir şey kalmadı” dedi.

Daha sonra torunuyla sabun köpüğü yarıştırmaktan nasıl keyif aldığından, nefesin köpüğe dönüşüp görünür hale gelmesinin ne kadar anlamlı olduğundan, hatta zaman zaman istiklal caddesindeki insan kalabalığının bir çocuğun nefesiyle ortalığa saçılan sabun köpüklerine ne kadar benzediğinden söz etti.

Az önce koşuşturan belediye zabıtaları geri dönüyordu. Önümüzden geçerlerken iri uzun boylu olanın dikkatlice baktığını fark ederek şişeyi tekrar çuvala atıp aceleyle kahvesini yudumladı. Okuduğum kitaba bir göz atıp ne iş yaptığımı sordu. Zabıtaların uzaklaştığını görünce sorusuna cevap vermemi beklemeden “vaktinizi aldım, masanızı işgal ettim, üstelik torunumu okuldan almam gerekiyor. İçtiğimin parasını ödeyip kalkmak için izin istiyorum” dedi. Elini cebine attı. “Olmaz” dedim. “Masama otururken izin isteseydiniz olurdu. Kahve benim ikramım. Gün gelir bir yerlerde karşılaşırsak o zaman alacağımı tahsil ederim” diyerek ayağa kalkıp elimi uzattım. Çuvaldan çıkardığı iki şişeyi “Biri az önceki hediyem diğeri ise bir sonraki buluşmanın hediyesidir. İtiraz istemem” diyerek masanın üstüne bıraktı. El sıkışıp çuvalı yüklendi ağır adımlarla kalabalığa karışıp uzaklaştı.

k4

Bir süre sonra kitabıma dönsem de işportacı yaşlı adamın anlattıkları gün boyu kafamı kurcaladı. Şişelerden birini açıp hafifçe üfledim. Baloncuklar havaya ve istiklal caddesinin kalabalığına karıştı. Gelip geçenlerden bazıları rahatsız olmuşçasına bana ve elimdeki şişeye baktı. Hatta adımlarını hızlandırıp üzerine doğru uçuşan baloncuklardan kaçmaya çalışanlar bile oldu. İrice balonlardan biri ise bir süre havada asılı kaldıktan sonra kitabımın üzerine konup bir su damlası halinde gözden kayboldu. Su damlası ise az sonra emilip renkli bir leke olarak kitabın sayfasında yerini aldı. Bir süre daha havaya saçtığım köpükleri izledim. Kitabımın açık olan sayfası biraz daha ıslandı.

O emekli ihtiyar işportacıyı bir daha görmedim.

Dedim ya ismini dahi bilmiyorum. Onu ve o gün yaşananları unuttuğumu sanıyordum. Bir araştırma için o gün okuduğum kitabı elime aldığımda baloncuklarla ıslanıp buruşan sayfayı görünce bizim ihtiyarı, o gün yaşananları ve sabun köpüğüne benzettiği hayatları hatırladım. İsmini bilmediğim ama yüzünü çok iyi hatırladığım emekli işportacıyı ve insanların kimlikler olmadan da ne kadar yakın tanış olabileceğini düşündüm. Paylaşmak istedim.

Mehmet Uhri

Zeytinin Teri

Aralık 30th, 2015

zeytinin-teri-tikla-ve-dinle

20151002_113407

Nazım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı ve 300 den fazla karakter ile konu edilen “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli destansı eserinin 70. yılı nedeniyle Boğaziçi Üniversitesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi ve Açık Radyo işbirliği ile “TÜRKİYE HİKAYELERİNİ ANLATIYOR” projesi gerçekleştiriliyor.

Proje kapsamında toplanan hikayelerden yapılan bir seçki tiyatro sanatçıları tarafından seslendirilip her gün açık radyo’da yayınlanmakta ve kitaplaştırılması hedeflenmektedir.

Bu etkinlik kapsamında seçilen”Zeytinin Teri” isimli öyküm Meltem Gürle tarafından edite edilip Tilbe Saran tarafından seslendirilmiş ve 7 Aralık 2015 günü Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

Öykünün radyo kaydına resmin üzerindeki “zeytinin teri tıkla ve dinle” linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Proje ile ilgili bilgi almak ve diğer öykülere ait kayıtlara ulaşmak isteyenler

http://turkiyehikayelerinianlatiyor.com

linkini kullanabilir.

Dostluk ve Sevgi ile…

Mehmet Uhri

Kedi Mabedi

Kasım 17th, 2015

kmm1

Bilmem ki nasıl anlatsam, derdimi?

Yaşadığım yerin adını kedi mabedi koyduklarına aldanmayın. Gerçekte bütün dünya kedilerin mabedidir. Burada, bu kafede 6 kedi bir arada yaşarız. Arada sayımız artıp eksilse de mabedimiz kedisiz kalmaz. Bulunduğumuz ülkede sahipsiz hayvan yasak olduğu için sokağa dahi çıkmamız yasak. Gerçi bizim de dışarıda gözümüz yok. Burada rahatımız yerinde.

En küçüklerimiz şu siyamlı ikizler.  Aramıza en son katıldılar. En yaşlımız ise sarılı beyazlı tüyleri, buruşuk bıyığı ile genellikle miskince oturup yerinden kalkmayan şu köşedeki iri olanımız.

km3-1

Burası kedilerin olduğu kadar kediseverlerin de buluşma noktası. Hal böyle olunca kedilerden haz etmeyen insanları tanımak fırsatım pek olmadı. Tanıdığım kadarıyla insanları anlatmak ve derdimi paylaşmak istiyorum.

Öncelikle bize sokak hayvanı olmayı yasaklayıp sokakları kendinin sananları hiç anlayamadım. Onların da bizlerden hoşlandıklarını sanmıyorum. O tipler hatır gönül için arkadaşlarının sürüklemesiyle gelir ve kendilerince en korunaklı köşeye geçip her hangi bir kedi yaklaşmasın isterler. İlginç ve hayli çekici kokuları vardır. Arada şaka yapmayı sevdiklerimiz bunlardır.

Bir de onlar kadar olmasa da temizlik takıntısı yüzünden bizlerden uzak durmaya çalışan hatunlar vardır ki aslında hiç ilgimizi çekmezler. Kendileri saç veya kıl dökerken iğrenmezler de bizim tüyümüz pis gelir rahatsız olurlar. Yalanıp temizleniyor olmamıza ise hiç tahammülleri yoktur. Neymiş kıçımızı yaladığımız dilimizle her yerimizi yalıyormuşuz. Çok pis olmalıymışım. Yahu biz size tuvalette ne halt ettiğinizi veya ellerinizin kirine bakmadan bizi okşamanıza laf ediyor muyuz? Hem şu temizlik işinde anlaştığımızı da söylemek pek doğru olmaz. Görünür kirlere sözüm yok ama görünmediği halde varlığı tahmin edilen kirler konusunda takıntılı çok insan gördüm. Oturacağı sandalyede veya kahvesini içip gazetesini okuyacağı masada kedi yürümüş, hatta çişini yapmış olabilir mi diye düşünmeden edemeyenlerle işimiz var. Yaptıklarımız tamam da yapmadıklarımızı nasıl ispat edeceğiz. Nedir bu evham? Çatalı bıçağı peçeteyle silince temizlenmiş mi oluyor? Dertliyiz diyorum inanmıyorsunuz.

km3-2

Bir diğer grup daha var ki, onlar da zor insanlar. Yapışır bırakmaz öyle cıvık sever okşarlar ki başınız döner. Utanmasalar yalayacak, alıp içlerine sokacaklar. Bu kadar sevgi de iyi gelmez, zorlanırız. Mıncıkladıkça gıdıklanır tırmalamak zorunda kalırız bu kez nankör olduğumuzu sevgiye karşılık vermediğimizi düşünürler. Yahu durup dururken gelip seni gıdıklasam hiç mi tepki vermezsin. Anlamak mümkün değil. Böyle bir kedi düşkünü ile temizlik takıntılı olanlar yan yana geldiğinde ise şenlik başlar. Birinin kucağına yatıp kuyruğumu ötekinin dizine vurdukça hayli komik olaylara şahit oluruz.

Bir de çok daha kalabalık bir grup vardır ki ciddi sorular sorarak işe başlarlar. Kendileri için değil yanındakiler için sorduklarını özellikle vurgular ve aşılarımızın tam olup olmadığını, kısırlaştırılmış olmamız gerektiğini sorup, aç olup olmadığımıza kadar bilgi isterler. Daha önce müşteriler ile sorun yaşanıp yaşanmadığı bile gündeme gelir. Onlar hep korku ve kuşkuları ile yaşıyor gibidir. Kendilerinin gerçekçi olduklarını iddia etseler de korkuları ile yaşayıp hayatları hep kontrol altında olsun isterler. Duyguları bile kontrollüdür. Böylece kontrol altında tuttukları bir hayat yaşadıklarını sanıp. korkuları yüzünden pek mutlu olamasalar da huzurlu olduklarını düşünür, avunurlar. Aslında neredeyse tüm enerjilerini korkularından alıyor, onlarsız yapamıyorlar. Kahvesini kekini alıp kitaplarına gömülmüş huzur içindeyken bir anda kafalarını kaldırıp yakında tehdit unsuru olabilecek bir şey olup olmadığını araştırırlar. Huzurlu görünseler de rahatsız tiplerdir.  Bunlar kontrolleri dışında bir olayla karşılaşacaklarından ve utandıran bir tepki vereceklerinden endişe edip kafalarında kurup dururlar. Kalabalık bir grup oldukları için hallerinin normal olduğunu düşünürler. Biri üstlerine yürüse hemen yelkenleri indirir, her daim korkularını dile getirip evham ederler, arkadaşları “yeter abartma” dediğinde kabahat işlemiş gibi susuverirler.

Dedim ya insanları anlamak çok zor. Kafeye uğramayanları veya uzak duranları bilemem ama en büyük grup şu korkularıyla yaşayanlardan oluşuyor, sanırım. Nedense, korkuların hayatlarını yönetmesinde huzur buluyorlar.

Bir de değişken grup var ki evlere şenlik. Bazen temizlik takıntılı olup sonra boş verebiliyorlar. Tedirginlikleri devam ediyor ama neden tedirgin olduklarını kendileri de açıklayamıyorlar. Kendileri öylece dursalar da içlerinde ne varsa değişip dönüşüp durur. Dedim ya evlere şenlik.

km6km5-1

Biz kediler çok renkli farklı türlere bürünsek de huylarımız birbirine benzer. Günden saate rengimiz huyumuz değişmez. Bir de sayıları çok az olsa da kedi kılıklı olan insanlar tanıdık. Bizler severiz ancak başkaları için zor insanlardır. Bilirsiniz biz kediler tüm dünyanın ve yaşadığımız hayatın bize sunulmuş armağan olduğunu düşünür o yüzden biraz tepeden bakarız. Sahibimiz olduğunu düşünenler olsa da yaşadığımız ortama bağlanırız. Bu yüzden nankör diyenler de çok olur. Karakterli görünmek, yaltaklanmamak nankörlükse bırakalım desinler. Kedi kılıklı olan insanlar da biraz böyle oldukları için pek hoş karşılanmazlar. Pek konuşmaz konuştukları zaman net ve açık olurlar. Duruşları kolay değişmez. Kedi gibi sakin ve munis tiplerdir. Kavga filan da çıkarmazlar. Hani biraz daha samimi olsak konuşasımız gelir. Mesafeli ve üstten bakan halleri yüzünden içten pazarlıklı oldukları düşünülür. Onlarınsa umuru bile değildir.

Bu kadar değişken tipler olunca kedi kafenin sakinlerine uyum sağlamak kolay mı sanıyorsunuz? Bir yerden sonra insanları anlamaya çalışmak yerine idare etmek ve az buçuk yönetmek daha kolayımıza geliyor. Aynı insanın tipten tipe bu kadar çabuk nasıl değişebildiğine hayret edersiniz. Kız arkadaşıyla geldiğinde onun gibi temizlik takıntılı olan ancak yalnız geldiğinde hiçbir şeyi umursamayan tipler için iki yüzlü demek yerine uyum göstermeye çalışıyor demiyorlar mı? Kuduruyorum…

Derdim büyük dostlar. Kendileri arasında bu kadar sorunlu tip varken onlara hiçbir şey yapmayıp sahipsiz hayvanları sokaklarda istemiyor kısırlaştırıp kontrol altında tutmak istiyorlar. Sanki kendi aralarında sokak hayvanı gibi yaşayan, kaba saba dengesiz tipler yokmuş gibi her fırsatta kabahati biz kedilerde arıyorlar.

Evcilleştirilmiş olduğumuzdan söz edenlere de birkaç lafım var. Kimin kimi evcilleştirdiğini zaman gösterir. Sizleri bilemem ama biz kediler ne olduğumuz ve ne yapıp yapmayacağımıza kendimiz karar verebiliyoruz. Sizler hiç öyle değilsiniz. Yanınızda başkaları varken edepli dursanız bile yalnızken yapmayacağınız muzurluk yok. Yeter ki gören duyan olmasın.

km5-2

Dedim ya derdim büyük. Belki insanların da bizler hakkında farklı düşünceleri dertleri tasaları vardır. O kadarını bilemem. Gün olur kedi mabedi isimli bir kafeye yolunuz düşerse camın önünde oturup meraklı gözlerle sıkılmadan dışarıyı izleyen siyahlı beyazlı kedi ile göz göre gelirseniz çekinmeyin. O benim. Penceremiz küçük, tanıdığımız insanlar sınırlı olsa da biz kediler insanları evcilleştirmede kararlıyız. Onları anlamaya çalışmanın zor olduğunun farkındayız. Hatta kendilerinin bile tam olarak anladıkları konusunda hayli kuşkuluyuz.

Her ne olursa olsun burası bizim mabedimiz. Buradayız ve bekliyoruz. Gördüğünüz gibi gelenleri tanımaya da başladık. Bundan sonrasını yaşayıp göreceğiz. Her şeye rağmen burada olmanın insanları tanımaya çalışmanın heyecan verici bir deneyim olduğunu düşünüyorum.

Maaauuuv…

Mehmet Uhri

Nefes Hayattır

Kasım 3rd, 2015

diver05

Yaşlı doktor abimiz katılması gereken bir cenazesi olduğunu, öğleden sonra mesaiye gelemeyeceğini söyleyip randevulu hastalarıyla ilgilenmem için ricada bulundu. İş yükümün yoğun olduğunu ve artacak hasta yükü yüzünden hayli sıkıntılı bir gün yaşayacağımı bilmesine karşın sözleri ricadan çok bir emir gibiydi. Yeri geldiğinde hepimize destek olan doktor abimizin  çok nadiren böyle taleplerde bulunduğunu göz önüne alarak itiraz etmedim. Hastalarıyla ilgileneceğimi söyleyip baş sağlığı dileğinde bulundum. Meslektaşımın camiden ve cenazeden özellikle uzak duranlardan olduğunu bildiğimden ölen hayli yakın olmalıydı.  “Başınız sağ olsun. Yakınınız biri olmalı, öleni bizler de tanıyor muyuz?” diye sordum.

- Sizler tanımazsınız ama yakındı. Hem de bir nefes kadar yakındı. O benim su altı öğretmenimdi. Denizlerin derinliklerini, oradan hayata bakmayı hep o öğretmişti. Aynı yaşlardaydık ama onun hayat deneyimi benden çok daha fazlaydı.

- Dalış yaptığınızı, su altını sevdiğinizi işitmiştim ama bu kadar tutkuyla bağlı olduğunuzu bilmiyordum.

- Aslında hastamdı. Yüksek tansiyon sorunu nedeniyle takip ediyor ara sıra hastaneye yatırmak zorunda kaldığımız bile oluyordu. O hasta ben doktor iken tanışıklığımız ilerledi, bir baktım ki o hoca ben öğrenci oluvermişim. Bir nöbet akşamı sohbet sırasında su altı merakından ve dalgıç eğitmenliği yaptığından söz edip su altı dünyasını öyle güzel anlatmıştı ki kısa sürede kendimi su altında buluverdim.

- Nasıl yani, alıp başınızı denizlere mi açıldınız? Aileniz bir şey demedi mi?

- Yok, o kadar değil. Eşim pek heves etmese de bana eşlik ediyor, tatillerimizi su altı programı da dahil olacak biçimde birlikte yapıyorduk. Sonraları büyük kızım pek bulaşmasa da küçük kızım ekibe katıldı. Her tatil fırsatında dünyanın farklı denizlerinde dalmaya gider olduk.

Daha da konuşacaktık ama acelesi vardı. Çıkmadan serviste yatan hastalar ile de ilgilenmesi gerektiğini söyleyip aceleyle odadan çıktı. Biriken hastaların da etkisiyle hayli yorucu geçen günün akşamında telefonum çaldı. Arayan doktor abimizdi. Hocalarını toprağa veren dalış ekibi olarak akşam bir yemek organize ettiklerini, kabul edersem beni de davet etmek istediğini, hayli yorucu ve can sıkıcı bir günün ardından herkese iyi geleceğini söyledi.

11990429_10153499953223444_7413016886193204736_n

Sabah güne nasıl başlar ve ne planlarsanız planlayın hayat size sürprizler sunabiliyor. Birbirinin benzeri sıradan günlerden biri olarak evden çıkmış ve kendimi, hiç tanımadığım dalış tutkunları ile birlikte daha önce gitmediğim bir meyhanede gün batımını izleyip tanımadığım merhum sualtı dalış eğitmeni için kadeh kaldırır halde bulmuştum. Herkes son derece samimi biçimde ölenle olan anılarını paylaşıyordu. Aralarında daha yaşlıca ama yaşına göre hayli dinç duran saçı sakalı ağarmış olanı kadehini eline alıp ayağa kalktı;

- Bir gün onunla yine böyle batan güneşi izlerken hayatımızdan bir gün daha eksildiği gibi klişe bir şeylerden söz edip günlerin de dipte ağzımızdan çıkan hava kabarcıkları gibi yitip gitmekte olduğundan söz etmiştim. Güneyde bir yerlerdeydik. Olmaz öyle şey diye lafı benden alıp hayatın sırrının nefeste olduğunu anlatmıştı. Herkesin iyi kötü hayata dair bir bakışı veya sorgulaması olduğunu, hayatı dağda, bayırda, adrenalin aktivitelerinde arayanların dönüp dolaşıp su altında huzura erdiklerinden söz etmişti. Hayatın nefeste olduğunu ve bir tek su altında nefesin görünür hale geldiğini anlatmış “nefesimizle çıkan her kabarcık aslında bir insan ömrü gibi yükselip basınçtan kurtuldukça büyür gelişir özgür hale gelir ve kaybolur. Nefes hayattır” demişti. Kadehimi “bir nefes hayat” için kaldırıyorum. Ruhu şad olsun.

Benim için sıradan başlayan gün giderek ilgi çekici hale geliyordu. Hepsi farklı mesleklerden ve farklı sosyal statülere sahip dalgıç ekibi ile son derece içten bir muhabbetin ortasında kalmış, böyle bir ekibi daha önce tanımamış olmaktan dolayı kendimi eksikli hissetmeye başlamıştım. Ölen hocalarının sağlık sorunları nedeniyle 2 yıla yakın bir süredir dalış yapmayı bırakıp dalış takımlarını masadaki en genç “delikanlıya” bıraktığından söz edilince bu kez delikanlı kadehi ile ayağa kalktı;

- İlk derste “nefesini tutma” demişti. Nefesin hayata bu kadar yakın olduğunu ondan öğrenmiştim. İş ortamında nemrut ve çekilmez biriydim. Her işi kendim yapmak ister, birinin yardım ediyor olmasını acizlik sayardım. Öyle bir eğitim ortamından geliyordum. Her şey kişisel başarı üzerine kuruluydu. Su altı beni başka bir şeye dönüştürdü. Orada değil yalnız olmak birlikte daldığınıza muhtaç olunduğunu ve bunun hiç de utanılacak bir durum olmadığını gördüm. Benim için su altı; rekabetin anlamsız kaldığı, dayanışma ve yardımlaşmanın kişiliklerin de önüne geçtiği masal dünyası gibiydi. “Dışarısı ne kadar gerçek görünse de aşağıda daha çok kendin olduğunu göreceksin” demişti. Kadehimi onun bir zamanlar yaptığı gibi nefesini tutup telaş ve heyecanla yaşayanlara inat nefesini sakınmayanlara kaldırıyorum.

10409214_10153822585315348_2695219527590156547_n

Cenazenin ardından matem içinde geçecek bir gece hayal ederken hayli dolu, keyifli ve samimi konuşmaların geçtiği bir ortamdaydım. Dalgıçların ilgisini çekenin su altındaki yaşama ait izler olduğunu düşünürdüm. Halbuki onlar su altında olmaktan orada geçirdikleri zamandan büyük mutluluk duyuyor görünen görünmeyen ne varsa onlarla yetiniyordu. “Uzayda olmak gibi” dedi yanımda oturan meslektaşım. Su altının uzay gibi yerçekimsiz ve hemen tümüyle sessiz bir yer olduğunu kurallara uyulunca son derece güvenli ve ilgi çekici olduğunu anlattı. Bir ara bizimki de ayağa kalktı;

- Onunlar tanışıklığımız hastane ortamında başlamıştı. Sağlığa bakış açımı onun sayesinde değiştirdim. Vücuda parça veya organ bazında bakmak kadar bütün olarak bakmanın ne denli önemli olduğunu ondan öğrendim diyebilirim. “Bedeni iyileştirmekle o bedenin içindeki hayatı tümden iyileştirmiş olmuyorsunuz” diye söylenmişti bir kez. Hayat nefesle bu kadar ilişkiliyken elimizdeki tahlillere bakıp hastaya bakmamamıza her seferinde serzenişte bulunurdu. Nöbetçi olduğum bir akşam hastanede uyku tutmamış odama muhabbete gelmişti. Hayatın tüketilen bir enerji veya bir akış olduğunu zannedip sınırları zorlamak için çırpınanları veya sürekli bir şeyler tüketerek telaş içinde yaşayanları anlayamadığından dem vurup, “hiç de öyle komplike bir şey değil hayat. Aldığın verdiğin nefesten ibaret. O kadar.” demişti. “Düşünsene sualtında hayat nefesle içine giriyor ve derinlere indikçe aldığın hava sıvılaşıp damarlarına karışıyor, kendi nefesinle demleniyorsun. Yeter ki ölçüyü kaçırma. Acele edersen hızlı parlayıp sönen pek çoğu gibi vurgunu yersin, demini ayarlayamazsan bu kez geri gelemez derinlik sarhoşluğu ile kaybolursun. Hayat bu. Aceleye gelmez.” Demişti. Kadehimi kendi nefesiyle demlenenlere, bizlere kaldırıyorum.

Gerçekten unutulmaz bir gece olmuştu. Gecenin sonunda böylesine bir geceyi paylaştığı için doktor abimize tekrar tekrar teşekkür ettim. O ise cevap bile vermeyip gülümsemekle yetindi. Ekipteki diğer bir dalış hocası telefonunu verip “gün gelir nefesini görmek, bizimle uzaya yolculuk yapmak istersen ara. Su altında herkes birbirine bir nefes kadar yakındır.” dedi.

Ertesi gün ve daha sonraki günlerin aslında öncekilerden hiç farkı yoktu. Hiç tanımadığım bir insanın ölümü ve ardından yaşananların hayata bakışımı bu denli değiştirebileceğine söyleseler inanmazdım. Ara sıra doktor abimizle koridorda karşılaştığımızda “nefesimi tutmuyorum” diye takılıyorum. Gülümseyip kafa sallayıp geçiyor. Nefesimizi görebilmek ve ilk su altı deneyimini yaşamak için ise ailecek havaların ısınmasını bekliyoruz.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı kullanılan fotoğraflar ve katkıları için sayın Çetin Hepbir’ e teşekkürlerimle ithaf olunmuştur.

Yaşadığımızı Sandığımız

Ekim 26th, 2015

20150820_110707

Farkında mısınız? Gözümüzün gördüğüne, kulağımızın işittiğinden veya diğer duyularımızdan çok daha fazla değer veriyoruz. Diğer duyularımız yanılsa bile herkesin gördüğünün gerçekliğine o kadar güveniyoruz ki görselliğin giderek gerçeklik algısı ile örtüşmesine ve gözümüzün zihnimizi yönetip yönlendirmesine razı oluyoruz. Öyle ki; “görmedin mi?” sorusu, “duymadın mı?” sorusuna göre çok daha fazla tedirginlik yaratabiliyor. Duymamış olmayı önemli bir kusur veya eksiklik olarak görmesek de görmemiş olmayı hatta herkesin gördüğünü gözden kaçırmış olmayı çoğumuz önemli bir kusur olarak görüyor tedirginliğini hissediyoruz.

Görme ve işitme duyuları diğer duyular gibi beden üzerinden zihnin dünyaya açılan pencereleri ise birinin diğerlerine göre üstün olması ve neredeyse görsel algının zihnimizi yönetiyor duruma gelmesinin sorun oluşturmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Sözün uçuculuğunu, kulağımızın yeterli gelmeyebileceğini kolayca kabullenirken gözümüz de bize oyun ediyor olamaz mı?

Özellikle medyanın etkisi ile görsel algının ve izlemenin diğer duyuların önüne geçtiği ve neredeyse tek yönlü algıyla gittiğimiz bu yolun, doğruluğundan hiç kuşkumuz yok mu? Gördüklerimizin dışında gözden kaçan, algılanmayan veya kendi sansürümüze takılan bir şeyler olamaz mı?

Bilirsiniz günlük yaşamda algılarımız, duyularımız hep açıktır. Zihin düzeyine gelmese de beyin hep bir şeyleri algılar ve kaydetmeden siler. Bulunduğunuz odanın sıcaklığı, odada çalışan klimanın sesi, uzaktan gelen konuşmalar ve benzeri pek çok değişken, beden tarafından algılanır ve önem arz etmiyorsa zihni meşgul etmemek için sansür edilir. Söz gelimi bardağınızdaki çayı yudumlar, lezzetini hissedip görüntüsüne bakarken çevrede yaşananlar zihin tarafından büyük oranda sansüre uğrar. Benzer pek çok durumda zihin görsel algı için de sansür uygular. Görsel algıya ve görünenin gerçekliğine olan inancımız o kadar güçlüdür ki zihnin diğer duyularda olduğu gibi bazı görseller konusunda da sansür uygulayıp bir şeyleri gizliyor olabileceğini pek sorgulamayız. Gerçekten de gözümüze çok güvenir, söylenenlere kulak kabartmak yerine gördüklerimize itibar eder, gerçekliğini pek tartışmayız. Çoğunlukla da bu algı doğru gibi görünür. Ancak gözümüz de kulağımız veya diğer duygular gibi kendince gereksiz bulduğu olay, durum veya nesnelere kendini kapatıp farkında olmadan sansür uygulamayı sürdürür. Trafikte araç kullanırken gözümüz yola odaklanır ve diğer kişi, olay veya nesnelere bakıyor olsak bile sansür nedeniyle görsel hafızada yer tutmaz. Yol kenarındaki arkadaşınız size o kadar el ettiği halde geçip gittiğinizden, görmediğinizden yakınır. Kendinizi mahcup ve biraz da eksik hissedersiniz. Gün içinde zihin gerekli görüp öne çıkardıklarına kulak kabartmamızı sağladığı gibi görsel algıda da ciddi bir sansür uygular.

Nasıl mı?

Ardı ardına ağlaşan, dövünen insanların izlendiği savaş haberleri terör görüntüleri gözümüze sokulurken algılarımız da giderek küntleşir. Benzer görseller ilk başta yaptığı duygusal etkiyi daha az yapar hale gelir. Elimden bir şey gelmiyor, içim kaldırmıyor, izleyemiyorum gibi ifadelerle gözümüzü kapatır veya sanki içinde yaşadığımız ülkenin çok uzağında başka bir gezegende yaşanan olaylarmış gibi izler, öylece bakarız. İkinci dünya savaşında toplama kampına gönderilen insanlarla yüklü trenlere nereye gidildiğini bildiği halde kayıtsızca bakan insanları hatırlatırcasına görsel bir duyarsızlık yaşanır. Zihnimizin gözümüze görünenlere sansür uyguladığı açık seçik ortadayken görsel algıya daha öznel ve öncelikli değer biçmeyi ısrarla sürdürürüz. Müzeye gidip görkemli savaş sahneleri içeren resimlere hayranlıkla bakabilir, medyadaki dehşetli savaş görüntülerinden etkilenmemeyi de bu sansür sayesinde hasarsız atlatabiliriz.

20150820_111937

Dahası da var;

İçinde yaşadığımız çağda görmek, görünmek, görünür olmak egomuzu fazlasıyla okşarken sıra bir şeylere karşı çıkıp sesimizi yükseltmeye geldiğinde nedense boynumuzu kolay büküyoruz. Onca isyan edilesi olay göz önünde yaşanırken kendimizi sadece “seyirci” veya en fazla “kurban” yerine koymak daha kolayımıza geliyor. Sesimizi yükselttiğimizde başımıza bir şeyler gelebileceğinden endişe ediyor, neredeyse pornografik gerçeklikteki dehşet görüntülerine itiraz edecek kadar bile sesimizi çıkarmıyoruz.

Kısacası, aklın gözü yönetmesi yerine gözün aklı yönettiği bir çağa ilerliyoruz.

Yaşananlar, gerçekler ne olursa olsun sadece algılanması istenenlerin seçilip gözün görmesi ve beyne dikte etmek üzere aracı olduğundan söz ediyoruz. Görünen gerçeğin ardında başka bir şeyler olabileceği kuşkusu bile tehlikeli bir düşünce olarak kabul görüyor, gözlerimizi kapadığımızda nasıl bir dünya hayal edelim sorusunun yanıtları bile çoktan seçmeli halde hazır bekletiliyor.

Dahası görselliğin, görünür olmanın varoluş düşüncesine hemen tümüyle egemen olduğu ve herkesin birbirinin hayatlarını görebildiği “selfie” çağında yaşadığımız hayatın başkalarının hayatları ile bu kadar benzeşiyor olmasını da yadırgamıyor, olağan karşılıyoruz. Kısacık ömre koca bir hayat sığdırdığımıza inanmayıp, yaşadığımız hayatı sorgulamaya başladığımızda ise huzursuz oluyor ve çevremizdekileri de bu düşünceler yüzünden huzursuz edebiliyoruz.

Görselliğin algı ve zihin üzerinde egemen olduğu zamanlarda her şeye rağmen bir ses, müzik, koku veya tat aklımızı çelip geçmiş yaşanmışlıklar üzerinden hayatımıza kısa süreli bile olsa öznellik, tekillik ve gerçeklik katabiliyor. Böylesi anlarda kısa süreliğine bile olsa kendimiz olup görsel gerçek dünyaya döndüğümüzde yaptığımız kaçamak yüzünden suçluluk bile duyabiliyoruz. Görsel dünyanın gerçekliğini o kadar sorgulamadan içselleştiriyor ve gözümüz zihnimizi o denli kontrol altında tutuyor ki, görünenin ardındaki kendimizle yüzleşmek sıkıntılı bile olabiliyor. Belki de “Felekten bir gece çalmak” deyimiyle gerçek olduğundan emin olduğumuz tüm algı ve zamanların ötesinde farklı bir zaman dilimini işaret ediyor ve kısa süreli de olsa kendi gerçekliğimizle yüzleştiğimiz o anları unutmuyoruz. Söz olup kulağımıza konan, bir şekilde iz bırakan küçük olay veya yaşanmışlıkların değerinin farkında olsak da çoğunluğun hükmüne uyup hayatın görülen ve görülmeyenlerden ibaret olduğunu kabullenip susuyoruz.

Gerçekte ise; gözümüzün aklımıza oyun etmesine ses çıkarmamış oluyoruz.

Rüyalarımızı anlatırken duyduğumuz tedirginliği sosyal medyada hayatımızın özel anlarını paylaşırken görünür olmanın cazibesine sığınıp neredeyse hiç hissetmiyoruz. Sosyal medya paylaşımlarının birbirine benzerlik göstermesine de ses etmiyor altına yazılan yorum ve beğenilerin sayısı ile avunuyoruz. Görselliğin, görünür olmanın egomuzu tatmin edip kendimizi “var” hissetmek için yeterli olduğu sanısıyla sosyal medyayı giderek daha fazla kullanıyor ancak görüntülerin ardındaki duygu durumlarımız hakkında yorumda bulunmaktan özenle kaçınıyoruz.

Bir şeylerin yanlış olduğunu, görselliğin tüm hayatımızı etkileyip ruhumuzu cendereye almakta olduğunu dile getirenlere de “aykırı” damgası vurmayı, onlardan uzak durmayı seçiyoruz. Görselliğin albenili dünyasına zihnimizi emanet edip düşünmeden, sorgulamadan ve hepsinden önemlisi bazı şeyleri hiç görmeden dünyadan bihaber garip canlılara dönüşüyoruz. İçimizdeki insanın dış dünyaya yakınlaşıp onun bir parçası olduğunu algılamak yerine hapsolduğu beden içinde görsel küçük bir pencereden görebildiği kadarıyla yetinmesini bekleyenlere itiraz etmeye de hiç niyetimiz yok.

20150820_101718

Tüm bunların farkına varıp zihnini gözün egemenliğinden kurtarmaya çabalayanların sesinin çıkmaması ve sinik kalmaları için ise yine görsel yanı ağır basan korku ve kaygılar kullanılıyor. Öyle bir cendere ki o küçücük pencereden bile bakmaya cesaret edemeyip bedenin içinde büzülmüş ezik ve kaygılı ruh halleriyle giderek daha çok karşılaşıyoruz. Herkesin, her şeyin, tüm hayatların görsellik silsilesi ile ortaya saçıldığı bir dünyada yalnızlığı, ezikliği ve anlamlandırmakta zorluk çektiğimiz eziyeti paylaşıyor depresyon niye artıyor diye birbirimize sorup duruyoruz. Böyle zamanlarda zihin bir şeyler yapmaya çalışsa, rüyalarda konuşup derdini anlatmaya çabalasa da cendereden kurtulmanın hiç kolay olmadığını söyleyebiliriz.

Tüm bunlar yaşanırken ve “Görmedin mi?” sorusu “yaşamadın mı? Sorusundan çok daha fazla tedirginlik uyandırmaya devam ederken çoğumuz izleyici olmanın güvenli konforu ile korkularımızdan uzak durmayı yeterli buluyoruz. Hayatlarımızı ona buna övünerek gösterilen fotoğraf albümüne, bir tür vitrine çevirip görünmesini istediğimiz kadarıyla yaşadığımızı kabulleniyor, görülmeyenler veya zihnimizce sansür edilenlerin kafamızı karıştırmasına izin vermiyoruz. Hayat ırmağına hiçbir katkı sunmadan birbirine benzeyen sabun köpüğü gibi hayatları yaşamın doğal akışı olarak kabulleniyoruz.

Gözümüzün önünde ölümler gerçekleştiğinde veya kendi ölümümüzü düşünmek zorunda kaldığımızda ise hayata olan katkımızın ne denli sınırlı olduğu, yaşadığımızı sandığımız hayatın yaşanılan içinde ne kadar az yer kapladığı ile yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Bu endişeyi hissettiğimiz anlarda bile gözün zihnimizi etkileyip unutturmasına fazlasıyla hazır halde kandırılmayı bekliyoruz.

Sonuçta bir “göz aydını” haberi olarak geldiğimiz ve yaşadığımızı sandığımız hayattan geriye “Bilmem kim ölmüş duydun mu?” diye bir söz kalıyor.

Sonra o da uçup gidiyor.

Mehmet Uhri

Not 1: Çetin Altan’ın anısına saygıyla ithaf olunur.

Not 2: Fotograflar Münich yakınlarındaki Dachau toplama ve imha kampına ait olup üzerlerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz. Bu  yazı Dachau toplama kampında kaleme alınmıştır.