Neyse işte…

Ağustos 6th, 2018

neyse-iste

“Keşkeler benim, neyseler sizin” demişti şair bir hastam. Keşke sigaraya hiç başlamasaydınız gibi bir şeyler geveliyordum ki; lafı ağzıma tıkmış “bundan sonrası neyse işimize bakalım” diye devam etmişti. O zaman serzenişteki şiirselliği anlamamış hastalık psikolojisine vermiştim.

Halbuki hepimizin “keşke” ile başlayan en az bir cümlesi vardı.  Dahası, “keşke” diye başlayan ve pişmanlık barındıran pek çok cümlenin  ardından kısa bir sessizlik gelir. Akabinde derin bir nefes alıp  “neyse işte” diye devam eder  bir anlamda konuyu geçiştirmeye çalışırdık.

Sonraki “keşkeler” için de hep bir “neyse” bulunurdu.

Pişmanlıklarımızdı, keşkelerimiz. Şairin dediği gibi kendimize aitti. Söze dökerken bile gerçekte konuştuğumuz kendimizdi.

Başkalarının ne düşündüğünün de pek önemi yoktu. Üstelik, herkesin “keşkesi” birbirine benzese de pişmanlıklar özeldi. Kendimize söyler kendimiz için burukluk, kırıklık hatta kızgınlık yaşardık. Kısaca “keşke” derken kısa süreliğine bile olsa kabuğumuzdan sıyrılır, kendimiz olurduk.

“Neyse işte” derken ise başkalarının gözündeki kendimize dönüşür, oradan nasıl göründüğümüze bakıp kabuğumuza çekilirdik. “Bu da geçer” der, birbirimizi teselli eder,  önümüzdeki maçlara bakardık.

Yaşanan, yaşanmayan, seçimlerimiz veya seçmediklerimiz, pişman olurum korkusuyla yapmadıklarımız dönüp dolaşıp “keşke” sözcüğüne bağlanırdı. O yere göre koyamadığımız, üzerine titrediğimiz, biri bir laf söylecek diye korktuğumuz hayatımızın, küçücük bir “keşke” sözcüğüne nasıl sığdığına hayret ederdik.

Keşkenin büyüğü küçüğü de yoktu. Çünkü özeldi. “Keşke bu dünyaya hiç gelmeseydim” diye başlayan isyan bile madem geldim yaşayayım bari diye pazarlığa dönüşür ve “neyse işte… olduğu kadar” diye sürer giderdi.

Keşkeleri kendimize söyler, neyseleri ise başkalarına okurduk. Keşke ve neyse arasında geçen koca bir ömürde bazen kendimiz çoğu kez de başkası olur, geçer giderdik.

Kimimiz hayatındaki keşkelerin çokluğundan yakınırdı.  Halbuki, “yine dene, yine yenil, daha iyi yenil” dediği gibi ozanın, keşkeler ile kendimiz olur neyseler ile içinde yaşadığımız topluma tutunurduk.

Zaman bizimle vücut bulur araya giren keşkelerin çokluğu kadar kendimiz olurduk.

Şairin de dediği gibi, keşkeler kendimizin, neyseler ise başkalarınındı.

Ömür “keşke ve neyse” arasında salınırken bazen kim olduğumuzu bile unuttuğumuz ve sonrasında pişmanlık duyup “keşke” ile başlayan bir cümleye konu olduğumuz bile olurdu.

Ömür dediğimiz de özünde iki keşke arasına sıkışmış koskoca bir “neyse”den başka bir şey değildi.

İtiraf etmeliyim ki; konu şiirsel olunca düz yazı yavan kalıyor.

Keşke bu yazıya hiç başlamasaydım.

Amaaaan. Neyse işte…

Dr. Mehmet Uhri

Şiddet Sesini Yükseltmekle Başlar

Ağustos 3rd, 2018

img_0124

Hekim, hasta, hasta yakını ve güvenlik kuvvetlerinin kısaca tüm tarafların kendini mağdur hissettiği, ölümle sonuçlanan şiddet olayı ve sonrasında yazılanların, özünde şiddet kültürünün tüm toplumsal kodlarını içerdiğini görmek zorundayız.

Şiddet bir iletişim biçimidir ve sesini yükseltmekle başlar.

Başka biçimlerde yeterince aktarılamayanın karşı tarafa “zorla” aktarılmasıdır. Ülke gündemine yerleşen olayda olduğu gibi diretme, direnme, sesini yükseltmekle başlar, fiziki şiddete ve hatta olay akabinde yazılan ve yaşananlarda olduğu gibi kitlesel lince kadar ulaşabilir. İletişim kanallarının yeterince açık olmadığı durumlarda kültürel kodlarında şiddeti “normalleştirmiş” toplumlarda ne yazık ki sıklıkla başvurulan bir iletişim biçimidir.

İletişim kurmayı ailede öğreniriz. Şiddetin de kökleri aile içine uzanan kendine ait bir kültürü vardır. Şiddet, pek çok diğer kültürel unsur gibi öğrenilir ve çeşitli biçimlerde uygulanır. Bir toplumda şiddet kültürünün varlığı ve düzeyini toplumun ortak aklını deşifre eden atasözleri ve deyimlerde bulabilirsiniz.

Nasıl mı?

Aşağıdaki atasözü ve deyimlerin yaygın kabul ve kullanım görüyor olduğu bir toplumda şiddetin var olduğunu ve kültürel olarak kendini sürekli yeniden üretebildiğini görmek gerekiyor.

- Kızını dövmeyen dizini döver,

- Öğretmenin vurduğu yerde gül biter,

- Dayak cennetten çıkmadır,

- Ağlamayan çocuğa meme vermezler,

- Nus ile uslanmayana etmeli ekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir,

- Sözün bittiği nokta…

Yukarıdakilere eklenebilecek daha pek çok atasözü olduğu göz önüne alındığında şiddetin, toplumun ortak aklında kendine ait bir yeri ve kültürü olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Tatil köylerinde, farklı milletlerden aileler bir araya geldiğinde hemen herkesin kulağına çalınan yakınma “Türk ailelerin çocuklarının sürekli ağlayıp sızlayıp sorun çıkarmasına karşılık yabancı ailelerin çocukları ile birlikte sessiz ve sakin tatil yapabildikleri” üzerinedir.

Peki neden böyledir? Bu durum şiddet kültürü ile ilişkili olabilir mi?

Şiddet bir kültürdür ve sesini yükseltmekle başlar.

İçinde bulunduğumuz toplumda “ağlamayan çocuğa meme vermezler” Atasözü’nü doğrularcasına çocuklar ilk olarak ailelerine yönelik talepleri için sesini yükseltme, dövünme ve “arıza çıkarmanın” işe yaradığını öğrenirler. Ailelerin biraz da başkaları tarafından ayıplanma kaygısıyla çoğunlukla pes edip çocuğun isteğini gerçekleştirmesi ile aile içinde şiddet kültürünün tohumu atılmış olur. Ses yükseltmeyle başlayan iletişim ve dayatma, çocuk ile birlikte büyür, biçim değiştirir ve kültüre dönüşür.

Üstelik bu durum toplum içinde normal addedilecek kadar yaygındır. Başkalarını rahatsız edeceğini düşünmeksizin kornaya basmaktan tutun, tribünlerde rakip takımın oyuncularına yönelik küfürlü tezahüratlara kadar her yerde yaşanır ve yadırganmaz. Israr etmenin, diretmenin, ses yükseltmenin ve hatta fiziksel şiddet uygulamanın kültürel kökleri ne yazık ki aileye kadar uzanır.

Kültürel kodlarında şiddeti barındıran ve tekrar tekrar üretebilen toplumlarda iletişim kanallarının karşılıklı olarak açık olması iletişim biçimi olarak şiddetin ortaya çıkmasını kontrol altında tutabilir. Ancak kutuplaşmanın arttığı, iletişim kanallarının yetersiz kaldığı, yabancılaşmanın yaşandığı durumlarda gerilim artar ve uygun iklimi bulan şiddet, filizlenmeye başlar. Gündem olan olayda olduğu gibi kendinden olmayana “ötekine” yönelik istek, rica ve beklentiler gerçekleşmediğinde söz yerini şiddete bırakır.

Şiddeti, kültürel kodlarında normalmiş gibi barındıran toplumlarda yaşanabilecek daha da büyük tehlike ise şiddetin bir yangın gibi kitlesellik kazanıp linç kültürüne dönüşmesidir. Linç şiddetin doruk noktasıdır ve tüm taraflar için yıkıcı sonuçlar doğurur.

Kültürel kodlarında şiddet barındıran toplumların yaşanan olaylara ve şiddet mağdurlarına yönelik “münferit, kazaen, sehven ve benzeri” yaklaşımları da aynı kültürel körlükten beslenmektedir. Bu durum mağdurların kendilerini yalnız ve ezik hissetmeleri ile sonuçlanır. Mağdurların yalnızlığı ise içe kapanmayı ve iletişim kanallarının geri dönüşümsüz olarak kapanması sonucunu doğurur.

Sonuçta herkesin sırtı kabarık kedi gibi nereden nasıl bir saldırı gelecek kaygısıyla dolaştığı gergin ve sağlıksız ruh iklimi içinde yaşar ve bunun normal olduğuna kendimizi inandırmaya çalışırız.

Hekim, hasta, hasta yakını ve güvenlik kuvvetlerinin kısaca tüm tarafların kendini mağdur hissettiği, ölümle sonuçlanan şiddet olayı ve sonrasında yazılanların, özünde ortak şiddet kültürünün tüm toplumsal kodlarını içerdiğini görmek çözüme yönelik iyi bir başlangıç olabilir.

Şiddet bir iletişim biçimidir ve sesini yükseltmekle başlar.

Mehmet Uhri

Şiddet Girdabı

Temmuz 19th, 2018

doktor-saldiri

Bugün 18 Temmuz 2018. Bugün bir hekim daha hastası tarafından darp edildi. Ameliyat sonrası yoğun bakıma alındı. Hayati tehlikesinin sürdüğü bilgisi paylaşıldı. Sağlık çalışanları dışında kimse bu haberi önemsemedi.

Sosyal medya paylaşımlarında da olayın pek önemsenmediğine, hatta hekimin bu şiddeti hak etmiş olabileceğine dair görüntü ve yorumların paylaşıldığına şahit olduk. Toplumun yetişmesi için emek, para ve zamanını harcadığı hekim için üzülen ve zayıf da olsa tepki gösterilmesini bekleyenlerin de sesi işitilmiyor.

Şiddetin özünde bir aktarım ve çoğunlukla tek taraflı bir iletişim olduğunu görmek zorundayız. Sosyolog Emile Durkheim toplumun iç iletişim kanallarının tıkandığı ve insanları bir arada tutan ortak değerlerin yitirildiği durumları anomi olarak tanımlıyor. Anomi dönemlerinde şiddetin her türlüsünün tırmanışa geçeceğini de dile getiren Durkheim’in söylemine toplumun sessiz kalıyor olması üzerimize gelmekte olan büyük dalgayı işaret ediyor.

Şiddet normalleşiyor.

Şiddet, sesini yükseltmekle başlar. Bir adım ötesi küfürdür. Küfürler ise genellikle ayrımcılık ve aşağılama içerir. Ortak değerlerin yitirildiği durumlarda küfür üzerinden toplumun ayrıştığını daha çok görürürüz. Küfrün ötesi kaba kuvvet, darp etmek, sertlik uygulamaktır.

Bir sonraki aşama ise şiddetin kitlesel hale gelip linçe dönüşmesidir.

Aile içinde anne veya babanın sesini yükseltmesi ile başlayan şiddetin sokakta küfüre dönüşmesinin normal kabul edilmesi toplumun şiddet kültürü içinde yaşadığının açık işaretidir. Trafikte gereksiz çalınan korna ile ses yükseltildiğine, küfürleşilip anlamsız bir yol inatlaşması ile kavga edildiğine çoğumuz şahit oluyoruz.

Yaşananları normal kabul ediyoruz.

Spor alanlarında bir türlü önlenemeyen küfür ve şiddet, beğenilmese de şiddet kültürünün normaleymiş olduğunun kanıtı olarak görülmelidir. Kendi hayatı yerine başkalarının sağlığı ve hayatı için adanmışlık gerektiren ve bu nedenle tüm kültürlerde kutsallık atfedilen hekimlik mesleği mensuplarının hasta veya yakını tarafından darp edilmesine toplumun sessiz kalması da şiddetin baskın ortak bir kültüre dönüşmüş olduğu biçiminde okunmalıdır.

Şiddet önyargıların ve ön kabullerin şekillendirdiği genellikle tek yönlü bir iletişim biçimidir. Kimin haklı veya haksız olduğuna bakmaksızın genellikle güçsüz olanın zarar görmesi ile sonuçlanır. Mağduriyeti dile getirmek için ses çıkarıldığında yaşanan ilgisizlik de pasif şiddet olarak adlandırılır ve kişiyi kendi başına önlem almak zorunda bırakır. Sonuçta herkesin kavgaya hazır sırtı kabarık kedi gibi dolaştığı topluma dönüşülen şiddet girdabının içinde sürüklenilir.

Şiddet girdabından kimse kendini kurtaramaz. Hiç kimse…

Şiddetin en son aşaması bir tür toplumsal cinnet olarak kabul edilebilecek linç psikolojisidir. Sesini yükseltme ile başlayıp küfürü bile normalleştiren bir toplum fiziki şiddette ses çıkarmıyorsa bir sonraki aşamanın altı dolduruluyor demektir. Yıkıcı sonuçlarını tüm toplumun yaşayacağı ve herkesin zarar göreceği aşikâr olan linç toplumuna doğru gidişe sessiz kalınmasının bedelini, toplum kendini bir arada tutan ortak değerleri yitirerek öder.

Ortak değerlerin yitimi ise bölünme ve parçalanmanın başlangıcıdır.

Bugün 18 Temmuz 2018. Bugün bir hekim daha hastası tarafından darp edildi. Ameliyat sonrası yoğun bakıma alındı. Hayati tehlikesinin sürdüğü bilgisi paylaşıldı. Sağlık çalışanları dışında kimse bu haberi önemsemedi.

Dr. Mehmet Uhri

Küçük Prensin Rüyası

Haziran 29th, 2018

the-little-prince

“Garip bir rüya gördüm, sen de vardın” dedi küçük prens.

“Biliyorum” dedi tilki. “Senin rüyan değildi. Az sonra uyanıp uykusunda gördüklerini anlatacak olan kız çocuğunun rüyasındaydık.”

Kızarmış ekmek kokusuna uyanan kız çocuğu ise gerinerek yatağında doğruldu ve annesine sarıldı.

- Çok güzel bir rüya gördüm, annecim. Anlatmam lazım.

- Hayırdır güzel kızım. Yine hangi ormanda, hangi hayvanla konuşuyordun?

- Yok öyle değil. Ormanda gezinen ben değildim. Hani dün gece uyumadan önce bana kitabını okuduğun küçük prens var ya? İşte o küçük prens ve tilkiyi gördüm rüyamda. Tilki küçük prense yardım ediyor, insanlardan kaçırıyordu.

Birlikte kahvaltı masasına geçtiler. Küçük kız heyecanla anne ve babasına masalı anlatmaya başladı.

- Rüyamda küçük prensi gördüm, babacım. Kalabalık bir şehirdeydi. Yalnız ve şaşkındı. Anlamadığı bir şeyler oluyordu. Şehrin birbirinden çekinen suskun ve ürkek insanları, şaşkın gözlerle aralarında dolaşıp sorular soran küçük prensten rahatsız olmuşlardı. O farklıydı. Onlar gibi suskun değildi. İnsanlara “Neden konuşmuyorsunuz” veya “aynaya baktığınızda başkalarının sizi nasıl gördüğü neden bu kadar önemli? Kendi gözünüzle gördüğünüz yetmiyor mu?” gibi zor sorular soran birini aralarında istemiyorlardı. İstenmeyen olayların ve uğursuzlukların küçük prens geldikten sonra görülmeye başladığına dair dedikodular da çıkmaya başlayınca o gece sabaha karşı tilki sessizce yanına gelip “gitmemiz gerekiyor” diyerek küçük prensi uyandırdı. Birlikte yola koyuldular. Yol boyunca küçük prens suskundu. Düşünüyordu. Bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı ancak çözememişti.

Şehirden uzaklaşıp tarlaların arasına girince “İnsanlar neden böyle, neden beni istemediler” diye sordu küçük prens. Tilki cevap vermedi. Küçük prens sorusunda ısrar edince “ormana varalım, anlarsın” diyerek yürümesini sürdürdü, tilki.

Dev sekoya ağaçlarından oluşan ve gün ışığının giremediği karanlık bir ormana ulaştılar. Küçük prens yorulmuştu. Ağaçlardan birinin gövdesine yaslanıp uyuya kaldı.

Bir süre sonra yaslandığı ağaçtan gelen seslerle uyandı, küçük prens. Tilki ortalıkta yoktu. Yalnızdı. Orman karanlık ve ürkütücü görünüyordu. Önce korksa da seslere kulak kabartınca ağaçların kendi aralarında konuşmakta olduğunu fark etti. Yaslandığı ağaç diğer ağaçlara ev sahipliği yaptığı ağaçkakan ailesini anlatıyordu. Anne ağaçkakanın yavrularıyla nasıl ilgilendiğini, baba ağaçkakanın ise karnını doyurduktan sonra eve yeterince tırtıl , böcek getirmemesi yüzünden nasıl atıştıklarını anlatıyor, dedikodu yapıyordu. Olduğu yerde doğrulup oturmaya çalışırken kuru yaprakların ses çıkarması ağacın onu fark etmesine neden oldu. “Sen de nereden çıktın?” dedi ağaç.

- Burada ne arıyorsun? Nereden, nasıl geldin, kim getirdi seni? Burası insanlara göre değil. Hadi git, oyalanma buralarda.

- Bilmem ki. Şehirdeydim. Tilki gitmemiz gerektiğini söyledi. Birlikte geldik ama şimdi nerede bilmiyorum. Şehirdeki insanlar beni farklı buldu, rahatsız oldular. Açıkçası şimdi nereye gideceğimi de bilmiyorum.

- Ha… Sen şu tilkinin söz ettiği garip sorular soran çocuksun.

- İnsanların benden neden rahatsız olduğunu sorduğumda ormana gidince anlarsın demişti ama şimdi o da ortalıkta görünmüyor.

- O zaman otur da anlatacaklarımı dinle. Ormanı anlamadan başına gelenleri anlaman çok zor. Tilki o nedenle getirdi seni, buraya. İnsanlar bir arada yaşayabiliyor, birbirine tutunabiliyor olsalar da orman olmaları için daha çok şey öğrenmeleri gerekiyor.

- Orman olmak mı?

Diğer ağaçlar “ona ormanı anlat, orman olmayı anlat, anlat ona…” diye seslenince bizim heybetli sekoya ağacı anlatmaya başladı.

- İnsanlar bir araya gelmek için amaç, kazanç veya beklenti gibi bir ortak nokta bulurlar. Zamanla onları bir araya getiren ortak nokta birbirlerine benzemelerine, olaylara aynı tepkileri vermelerine de yol açar. Eşit olduklarını düşünürken bir süre sonra yanılıp aynı olduklarını düşünmeye başlarlar. Böylesi kolaylarına gelir. Üstüne çok düşünmeden ve kafa yormadan böyle gelmiş böyle gider diye kuşaktan kuşağa aynılıklarını aktarırlar. İşte böyle bir ortamda farklı görünen, farklı sorular soran, sorgulayan biri hem ilgi çeker hem de zamanla rahatsızlık doğurur. Topluma zarar verdiğini düşünenler çıkar. Önce görmezden gelmeye çalışsalar da sorular ortaya saçılmıştır. Öyleleri ile aynı ortamda bulunmaktan, aynı hayatı yaşamaktan rahatsızlık duymaya başlarlar.

- Benim başıma gelenlere çok benziyor. Kalsaydım zarar vereceklerdi. İyi de tüm bunların ormanla ilişkisini anlamadım.

- İnsanoğlu için orman, bir araya gelip kendi gibi topluluk oluşturmuş gölgesi güçlü ağaçlardan başka bir şey değildir. Ne o canlılığı, içindeki çeşitliliği ne de tüm bunları bir arada tutan toprağı görür. Beceriksizce kurduğu şehirler gibi ağaç topluluğu der çıkar. Ortak bir amaç, kazanç veya beklenti uğruna bir araya gelmek kolaydır. Orman olmak ise bunlardan vazgeçip parçası olduğun hayata katılmaktır. Anlayacağın, tutunduğu toprağı bile görmekten aciz insanların öğreneceği daha çok şey var.

Bu sırada görece daha genç sekoya ağacı araya girip ormanda farklı türde ağaç, çalı, bitkinin yanı sıra yaşamakta olan diğer canlıları ve tüm bunların birbirine bağlı olduğunu, onları bir arada tutan toprağın hepsini yoğurup yeryüzüne savurduğunu, kiminin ağaç, kiminin yosun, kiminin ise sarmaşık, kuş veya tırtıl olarak ormana katıldığını anlattı.

“Rüyanda gördüğün o koca ağaçlar mı anlattı sana tüm bunları? Yine de önce şu kahvaltını yemeğe başlasan iyi olacak” dedi annesi. Küçük kız kızarmış ekmeğinden aldığı ısırığı aceleyle çiğneyip yuttu. “Unutmadan anlatmam gerekiyor” diyerek rüyasını ve rüyasındaki dev sekoya ağacının sözlerini aktarmayı sürdürdü.

“Yaşlı sekoya ağacı, dalları ile küçük prense toprağı gösterip ormanı anlatmayı sürdürdü, annecim.”

- Her şeyi bir arada tutan toprağı görmeden ormanı anlayamazsın. İlk bakışta ormanda her şeyi ortaya çıkaranın tohum olduğunu düşünürsen yanılırsın. Tohum içindeki yaşama ve üreme özelliğiyle övünse de toprak buna güler geçer. Filizlenemeden kuşun midesine inen bir tohum işe yaramadığına üzülse de ormanı bir arada tutan toprak o kuşun doğacak yavrularının zararlılara karşı ormanı koruyacağını bilir.

kucuk-prens-1

Bu sırada tilki belirdi. Yavaşça küçük prensin yanına gelip elinden tuttu. Ormanda küçük bir yolculuğa çıktılar. Küçük prens şaşkın bakışlarla ormanı izliyordu. Tilki ise ormanı anlatmaya devam ediyordu.

- Dikkatli bakarsan ormanda her şeyin bir arada olduğunu ve hiçbir şeyin gereksiz olmadığını görürsün. Gereksiz olduğunu düşündüğün pek çok ögenin ormana ait olduğunu ve beğenmesen de işe yaradıklarını anlarsın. Ağaçkakanların ağaca zarar verdiği zannedilir. Kısmen doğrudur. Ancak kabuğunu kemiren tırtıllardan korunabilmesi için o kuşlar, ağaç için gereklidir. İki ayağının üzerinde durup her şeye yukarıdan bakan insanlar derindeki bu ilişkiyi görmekte zorlanır. Herşey birbirinin aynı olsun isterler. Orman olmanın anlamını bilemedikleri için farklı gördüklerinden çekinir, uzak durur, hatta korkarlar. Halbuki, denizler ve okyanuslardaki suyu kaldırırsan tüm karaların birbiriyle ilişkili olduğunu görebileceğin gibi ormanda gereksiz saydığın ne varsa hepsinin bir yere tutunmakta olduğunu anlarsın.

- Peki orman bunu nasıl yapıyor. Bunca farklı ağaç, bitki ve canlı bir arada barış içinde yaşamayı nasıl başarıyor?

- Orman farklılıkları barındırdığı zaman parçası olduğu hayatın süreceğini, orman olabileceğini biliyor. Umarım gün gelir, insanoğlu  da öğrenir.

Orman içinde yol alırken tilki tek tek ağaçları tanıttı. Ağaçlar küçük prens ile tanışmaktan mutlu olduklarını dile getiriyor, arkalarından da fısır fısır konuşuyorlardı. Ağaçlar da insanlar benziyor diye düşündü küçük prens. Birbirlerine benzeseler de tek tek çok farklı olabiliyorlardı. Kimi ağaç güçlü köklerle toprağı kavrayıp gökyüzüne yükselmeyi amaç edinmişken kimi ise sarmaşık olup o güçlü gövdeye sarılarak güneşe yaklaşmaya çalışıyordu. Aralarındaki rekabetin insanlarla benzeştiğini ancak ağaçların bundan rahatsızlık duymadığından söz etti, tilki.

- Hepsi, köklerinin aynı toprağın içinde olduğunu biliyor. Sarmaşık topraktan uzaklaşıp bir yerlere tutunarak yükselmeye çalışsa, hatta topraktan uzaklaşıp güneşe yaklaştıkça özgür olduğunu düşlese de köklerinin toprakta olduğunu unutmaz. Dışarıdan bakılınca ağacın heybetine tutunmuş asalak gibi görünen sarmaşıklar ağacın gövdesini koruyup mantarlar için uygun nemli ortamı sağlar. O mantarlar ise salgılarıyla ağaçların birbiriyle konuşup anlaşması için gereklidir. Sıcak ve kurak günlerde salyangozlar ağacın teri veya gözyaşına tutunarak hayatta kalabilir. Ormanda hayat ayrışmak değil, bütün olmak, bütünde buluşmaktır.

img_9733

Küçük prens bir süre durup dev gövdeli sekoya ağaçlarına ve onların gövdelerine sarılmış sarmaşıklara bakındı. Sonra tilkiye dönüp “İnsanların bir kısmı bu kalın gövdeli ağaçlara benziyor, gölgesi bile güven veriyor, çevresine enerji saçıyorlar. Büyük bir kısmı ise sarmaşıklar gibi o güçlü gövdelere tutunup kolayca yükselme çabasında. Sarmaşık gibi olanlar o kadar çok ve yaygın ki tutunduğu ağacı görmek bile çok zor oluyor. Hep kendilerini taşıyacak insanların yanında bitiyorlar. Olmasın demiyorum ama fırsatçılığını gizlemeyi başarıp hep göz önünde olmalarını yadırgamadan da edemiyorum.” Dedi küçük prens.

“Hayat tohum ile başlar, tohum kaderimizdir” dedi tilki.

- Ormanda hayat tutunmaktan ibarettir. Kimi kökleriyle toprağa tutunur, kimi ise çalı gibi birlikte hayata tutunmaya çalışır. Bazıları ise sarmaşıklar gibi zayıf kökleriyle güçlü ağaç veya kayalara tutunur. Bu onların seçimi değildir. Hepsi aynı hayatın içinde ormana dönüşür ve bir arada yaşarlar.

Ormanı anladım dedi küçük prens “iyi ama o zaman hayat ne oluyor?” diye sordu. Ormanın çıkışına gelmişlerdi. Tilki ormanı gösterip “Buradan bakınca hayat kök salma ile tutunma arasında bir yerde. Topraktan aldığın ve tutunup ormana bıraktığındır, kısaca taşıdığın ve aktardığındır, hayat” Dedi tilki.

Bir serinlik ve üşüme hissetti küçük prens. Gözlerini açtı. O kocaman sekoya ağacının altında uyuyakalmış olduğunu anladı. Doğrulup çevresine bakındı. Tilki yanında onunla birlikte oturuyordu. “Yorulmuştun. Üstelik çok güzel uyuyordun, uyandırmaya kıyamadım” dedi tilki. Küçük prens dostu tilkiye gördüğü rüyayı konuşan ağaçları, ormanda birlikte yaptıkları yolculuğu anlattı. Tilki gülümseyerek dostuna sarılıp “Biliyorum dostum, hep yanındaydım. Ancak gitmemiz gerekiyor. Gördüğü rüyayı anlatmak için sabırsızlanan kız çocuğu uyanmak üzere” dedi.

Sonra burnuma kızarmış ekmek kokusu geldi annecim. Uyanmamak için direndim, rüya sürsün istedim ama olmadı. Uyanırken tilkinin bana bakıp “rüya artık senin. Unutma aktardığın kadar varsın” dediğinden söz etti küçük kız.

Babası “Peki şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?  diye sorunca kızarmış ekmeğinden iri bir ısırık daha alıp “Anlatmam lazım, arkadaşlarıma küçük prensin rüyasını anlatmam lazım. Tilkiye söz verdim” diye yanıtladı.

Mehmet Uhri

Tokat ve Yumruk

Haziran 13th, 2018

img_9385

Hayatını mesleğine adamış çalışkanlığı ile ün salmış cerrah arkadaşım hiç hak etmediği halde hasta yakınının saldırısına uğramış bir kaç gün hastanede yatıp tedavi gördükten sonra rapor almak zorunda kalmıştı.

Raporun bitiminde ise ani bir kararla emekliliğini isteyerek hepimizi şaşırtmıştı.

Onca emek verdiği severek icra ettiği mesleğini bıraktığı gibi şehri de terk etmesini başlangıçta anlayamamıştık. Emekli ikramiyesi ile satın aldığı bağda küçük bir imalathane kurup yetiştirdiği üzümlerden şarap yapmaya başladığını da sonradan öğrendik. Herkese ve her şeye küskün olduğunu ve yaşadığı tatsız olayın etkisi ile bir tür inzivaya çekildiğini düşünüyor, rahatsız etmemek için aramıyorduk.

Birkaç yıl sonra yaz tatilinden dönerken yolumu değiştirip arkadaşımın mütevazı bağına ve şarap imalathanesine çekinerek de olsa uğrayıp halini hatırını sormak istedim. Yoldayken telefon açıp konum göndermesini isteyerek zoraki de olsa kendimi davet ettirdim.  Meslektaşımdan gelen sıcak ve heyecan dolu davet ile nasıl yeni bir hayata yöneldiğine orada kaldığım kısa süre içinde biraz da imrenerek şahit oldum.

img_9384Kahvelerimizi içtikten sonra bağını ve şarap imalathanesini gezdik. Bağdaki üzümlerin özellikleri hakkında bilgi verip bunca yıldan sonra başladığı şarapçılığı heyecan ile anlattı. Üzümün şaraba doğru olan yolculuğunu anlatırken o istekli enerjik halini karşımda görünce haksızlık ettiğimi, hiç de öyle münzevi bir hayat yaşamadığını düşündüm. Ürettiği şaraplar iddialı olmasa, hatta para da kazandırmasa arkadaşım umut doluydu. Kazandığı ne varsa satıp savıp o küçücük bağa ve imalathaneye yatırmıştı. Dışarıdan bakılınca pek akıl karı bir iş gibi görünmese de yaptığı işten mutluluğunu görünce “ne önemi var?” diye düşünmeden edemedim.

Muhabbet ile birlikte şarapları tadalım derken ölçüyü kaçırıp hafiften “kelle” olunca yola devam etmemize izin vermedi. Tatilimizi bir gün uzatıp o gece arkadaşımın mütevazı bağ evinde konakladık. Zengin ege mutfağı çeşitleri ile karnımızı doyurup bahçede çaylarımızı yudumlarken dayanamayıp “mesleğine bu kadar bağlı bir hekim hasta yakınından yediği tokat veya yumrukla her şeyden vazgeçecekse ortalıkta çalışacak hekim kalmaz. Nasıl oldu da bu noktaya geldin anlamakta zorlanıyorum.” Diye konuyu açtım. Hafiften gülümsedi. Bir süre suskun kaldı. Israrla açıklama beklediğimi görünce anlatmaya başladı.

- Ürettiğim şaraplara tokat ve yumruk isimlerini vermiş olmam seni yanıltmasın. Bu kararı vermemi sağlayan o gün yediğim tokat ve yumruklar değildi. Kafama dikiş atılırken hiç yatmayacağımı zannettiğim o ameliyat masasına ilk kez yattığımı ve o ameliyat lambalarının aşağıdan bakıldığında hayli ürkütücü göründüğünü düşündüm. Hak etmediğim halde darp edilmiş olmak öfkelendirmişti. Ancak o ameliyathane masasında yatarken ilk kez kendi hayatıma baktım. Hep başkaları için koşturan, sağlık dağıtmaya çalışan ama kendi yapmak istedikleri ile ilgili hiç sesi çıkmayan içimdeki o küçük çocuğu gördüm.

- Ondan sonra mı karar değiştirdin?

- Hayatımda köklü değişiklik yapmamı sağlayan o gece hastanede yatarken odayı paylaştığım emekli bir açık deniz kaptanı oldu. Anestezinin etkisi geçince ağrılarım olmuş uyuyamamıştım. Darp edilmiş olmanın üzerine olayı örtbas etmeye çalışan hastane idaresinin tavrı ve çalışma arkadaşlarımın suskunluğu yüzünden öfkeli olduğumu gören oda arkadaşım uyku tutmadığı bahanesiyle yatağında doğruldu ve ışığı açtı. Sohbet edip sakinleştirmeye çalıştı. Bir tür hasta dayanışması biçiminde başlayan muhabbet gece boyu sürdü.

- Anlamadım. Emekli bir kaptan sana “git bir bağ satın al ve şarap üretmeye başla iyi gelir” mi dedi?

- Yok öyle değil. O hiçbir öneride bulunmadı.

- Peki ya öyleyse?

- O gece biraz da kafamı dağıtmak için bana denizleri, okyanusu, gemiciliği ve nasıl emekli olduğunu anlattı. Anlattığı kendi hayatıma çok benziyordu. Hayatını denizlerde geçirmiş severek bağlandığı denizlerden sağlık sorunları yüzünden ayrılmak zorunda kalmıştı. Hastalığının iyileşme döneminde deniz kıyısında oturup özlemle gelen geçen gemilere baktığını ancak yaşadığı ciddi kalp sorunu yüzünden kaptanlık ehliyetinin elinden alındığını, deniz hasretini gidermek için kıdemli kaptan arkadaşlarından rica edip misafir yolcu olarak gemilere binse de işe yaramadığını görüp okyanus kıyısında bir limanda indiğini, bir süre orada kalıp ülkesine uçakla döndüğünü bu arada hayatı ile ilgili önemli kararları aldığını anlattı.

- Yine de bir şey anlamış değilim. Doğrusu, hiç inandırıcı gelmiyor.

- Anlatıyorum, sabırlı ol. Bizim kaptan indiği okyanus kıyısında kumsalda oturup gün boyu tekrarlanan gelgit olayını ve dalgalar üzerinde sörf yapanları izlerken aslında hayatın dev bir okyanus olduğunu fark ettiğinden söz etti. Yönetmeye çalıştığı sandığı hayat okyanusunun doğasında olan gelgitlere direnmenin anlamsız bir çaba olduğunu orada görmüş. Bana da hasta yakını ile yaşanan tatsız olayı yönetemeyip kontrolden çıkmış olması nedeniyle kendini suçlayıp durmanın anlamsız olduğunu söyleyip “Hayat okyanus gibi gelir seni bir yerlerden bir yerlere götürür, sen de biraz beceri gösterir dalgalar üzerinde sörf yapar, kendi hayatını yönettiğini zannedersin. Sonra çekilir ve seni karaya savurur ne olduğunu bir türlü anlayamaz bazen kendini çoğunlukla başkalarını suçlarsın. Büyüklüğünü hayal bile edemeyeceğin su kütlesinin küçük çırpıntısı bile seni sıçratmaya yeterken neyi yönettiğini zannediyorsun?” Sözleri benim için ufuk açıcı oldu. Altımdan suyun çekilmekte olduğunu ve ne tarafta olmak istediğime karar vermem gerektiğini düşündüm. Yaşı geçmiş futbolcular gibi mesleğimi sürdürmek için anlamsızca akıntıya karşı yüzmek yerine kendime karada bir meşgale bulmak gerektiğine karar verdim.

- Halbuki, herkes hasta yakınının darp etmesi yüzünden mesleğini bıraktığını düşündü.

- Bırak öyle düşünsünler. Hayatın dev bir okyanusa benzediğini ve gelgiti anlamadan üzerine kafa yormanın anlamsız olduğunu o gece emekli kaptandan öğrendim. Yaptığı iş, çalıştığı ortam veya hayatı paylaştığı insanlara bakıp onun bunun ne dediği, ne düşündüğünü dert edinen, o hayat okyanusunu ve gelgitlerini görmeden ömrünü geçirenlerin çokluğunu görüp açıklama yapmadan sessizce çekip gitmeyi seçtiğim için arkamdan hayli laf eden olduğunun farkındayım. En çok eski hastalarımın serzenişlerine yanıt vermekte zorlanıyor kibarca meslektaşlarıma yönlendiriyorum. Bu da böyle bir hayat işte…

O akşam kendi bağının üzümlerinden yaptığı “yumruk” ve “tokat” etiketlerini taşıyan lezzetli şaraplar eşliğinde yediğimiz yemek ve günün yorgunluğu yüzünden erkenden sızmışım. Sabaha karşı uyanıp tekrar uyuyamayınca bahçeye çıkıp ağarmakta olan günü izledim. Biraz sonra bizimki tulumunu giymiş bağ makasını eline almış olarak bahçeye çıktı. Eşlik etmek istediğimi söyleyince bağ makaslarından birini uzatıp “güneş yükselmeden elimiz bağda olmalı” dedi. Sabah serinliğinde sessizce bağ budadık. Gölgeler koyulaşıp güneşin sıcaklığı hissedilene kadar çalıştık.

Dönüşte şarap imalathanesinde ellerimizi yıkarken “Dün akşamdan beri anlattıklarını düşünüyorum. Yine de anlamadığım bir konu var. Bağ edinip şarapçılık ile uğraşmak fikri nereden geldi? Söz gelimi neden incir veya zeytin değil de üzüm? Buna nasıl karar verdin?” diye sordum. Gülümseyerek eliyle içi şarap dolu fıçıları gösterdi.

- Ameliyatını yaptığım bir hastam her gelişinde kendi ürettiği şaraptan getirir ve bana yetiştirdiği üzümleri, bağını, üzümün şaraba olan yolculuğunu heyecanla anlatırdı. Bir gün dayanamamış serzenişte bulunup her gelişinde şarap getirmesi gerekmediğini, ücreti karşılığı satın almak istediğimi, aksi halde mahcubiyet duyduğumu söyleyince “Olur mu hiç hocam. Şarap insana benzer. Fıçıda olgunlaşır, şişede kıvamını bulur. Ancak kadehe döküldüğünde rengini, kokusunu lezzetini sunar. Koskoca hayattan geriye ise damakta kalan buruk lezzet ve yanında yapılan muhabbetten başka bir şey kalmaz. Yeter ki şişeyi açmaktan korkanlardan olma, gerisi hep aynı” demişti. O zamanlar bu sözlerin anlamı üzerine pek kafa yormamıştım.

- Ne yaptın o hastanı bulup kendine bir bağ ayarlamasını mı istedin?

- İstedim, evet. İstedim ama kabul etmedi. “Madem ki bağ istiyorsun kendin arayıp bulacaksın” dedi. Bu bağı satın alıp işe girişmeden önce bir süre yanında kalıp işin inceliklerini öğrendim.

- Vazgeçmeyi düşündüğün oldu mu hiç?

- Olmaz mı? İlk şarabı elde edene kadar kaç kez vazgeçip geri dönmeyi düşündüm. Ancak orada da cerrah yanım ağır bastı. Ameliyat ortasında vazgeçmek olmaz diyerek sürdürdüm. İlk şarabı yudumladığında ise iyi ki vazgeçmemişim diye düşündüğümü hatırlıyorum.

img_9393

O sabah lezzetli ve doyurucu kahvaltı sonrası yola koyulmak için izin istedim. Ayrılırken elimle bağı ve imalathaneyi gösterdim. “İyi hoş da senden sonra buralar ne olacak? Ayakta kalabilecek mi?” diye sordum. Cevap vermedi. Sessizce arabamın bagajını açıp hazırladığı hediye şarap kolisini yerleştirdi. Sonra bana dönüp “Ne demişti bağcı Kadir dayı; İnsan şaraba benzer. Fıçıda olgunlaşır, şişede kıvamını bulur. Fıçı ailemiz ise, şişe okuduğumuz okullar, aldığımız eğitim olmalı. Kadehe döküldüğümüz andan ötesi de sanırım,  iyi kötü kendi hayatımız oluyor. Yaptıklarımızdan ve yaşadığımız hayattan geriye ne kalacak diye soruyorsan, akşamki gibi, damakta kalan hafif buruk bir lezzet ve samimi sohbetten öte pek bir şey kalmayacak. Tadına varabildiysen ne ala” dedi.

Sarılıp vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp uğurladılar.

Mehmet Uhri

Hayata Misafir

Haziran 4th, 2018

hm2-21

Mektup, masama bırakılmıştı.

Hastaneye gelen ve çoğu reklam amaçlı olduğu için açılmadan atılan mektupların arasında tesadüfen bulunmuş ve bana ulaştırılmıştı. Üzerinde sadece adım ve çalışmakta olduğum hastane yazıyordu. Zarfının sarı renkte olması dikkat çekip resmi yazışma olabileceği düşüncesiyle kenara ayrılmasa belki de hiç elime ulaşmayacaktı.

Bir dizi tesadüf ile tanıdığım ve uzun süredir haber alamadığım yaşlı posta dağıtıcısından geliyordu. İçinde el yazısıyla yazılmış iki sayfa mektup ve bir de üzerinde “değerli doktorum, bu mektup eline geçtiğine göre bu dünyadaki misafirliğim sona erdi demektir. Hani bir zamanlar kendi zarfımın içindekileri anlatmamı, olmazsa yazıp posta ile göndermemi istemiştin, ya… Dilim döndüğü aklım yettiğince yazmaya çabaladım. Vakti geldiğinde size ulaştırması için emanet ehli bir arkadaşıma bırakıyorum. Misafir…” yazılı küçük bir not vardı.

En iyisi baştan anlatmalı;

Tanışmamız, anayolda aniden bastıran yağmura hazırlıksız yakalandığı için durup el eden yaşlı postacıyı arabama almakla başlamıştı. Kendinden çok çantasındaki mektupların ıslanmasını dert ediyordu. Görece ıssız sayılabilecek bir yerdeydik ve yürüyerek ulaşmaya çabaladığı adres birkaç kilometre uzaktaydı. Yağmurun dinmediğini görünce postacıyı adresine ulaştırmak için yolumu değiştirmeye karar verdim. Sinyal verip anayoldan çıkış yaparken sağımızdan bizi geçmeye çalışan araçla hafif bir çarpışma yaşadık. Küçük bir kazaydı iki araçta da hasar önemsiz görünüyordu ama araçtaki gençten iki delikanlı inip üzerime yürüyünce iş değişti. Neymiş? Az önce postacıyı almak için yavaşlayıp durunca sert fren yapmak zorunda kalmışlar ve bu kez sanki inadına yaparmışım gibi üzerlerine sürmüşüm. Farkında bile değildim. Sinyal verip dönüşe başlamıştım ve açıkçası arkamdaki aracın da çıkışa yöneldiğini düşünmüştüm. Öfkeliydiler. Bağırıp çağırıp arabamın kaportasını yumruklama başlayınca üzerlerine yürüdüm, uzun boylu olanı yakama yapıştı. Gözümün üstüne yumruğu yiyecekken “benim yüzümden oldu, vuracaksan bana vur” diyerek yaşlı postacı araya girdi. Kısa süren şaşkınlık ve sessizlikten sonra “yaptık bir çocukluk, bağışlayın, büyüklük sizde kalsın” diye sözlerini sürdürdü. Yağmurun hızlanması da tartışmanın uzamasına engel oldu. Arabaya binip yola devam ederken haklı olduğumuz halde neden öyle davrandığını sordum. “Onlar delikanlı, haksız da olsalar babalanacaklar. Altlarındaki araba şirket arabası, sahibine hesap verecekler. Üstelik bu dertleri başına açan da benim. Arabaya almasan geçip gidecek, tüm bunlar yaşanmayacaktı. Daha fazla büyüsün istemedim.” Diye yanıtladı. Gideceği yere bırakırken adımı ve adresimi aldı.

Bir hafta kadar sonra hastanede ziyaretime geldi. O gün yaşanan tatsız olaya neden olduğu için kendini mahcup hissettiğini, gönül almak için uğradığını, hanımının yaptığı kurabiyelerden getirdiğini söyleyip elindeki paketi masama bıraktı. Neredeyse olayı unutmuştum. Dağıtması gereken mektupları gösterip izin istedi, kahve ikram etmeden olmaz diyerek alıkoydum.

İşte böyle başladı tanışıklığımız.

Gün oldu eşinin sağlık sorunlarıyla ilgilenip yönlendirmede bulundum. Sonra kendisi rahatsızlanıp hastanemizde yatmak zorunda kaldı.

Ondan çok şey öğrendim.

Okumuş aydın biriydi. Üniversitede okurken öğrenci eylemlerine karıştığını, okulu bırakmak zorunda kaldığını, darbe sonrası korkup ülke dışına kaçtığını, döndüğünde tanıdıklarının yardımıyla posta idaresinde çalışmaya başladığını anlattı. Gerçekte hiçbir işte tutunamamıştı. Posta idaresi özelleştirildiğinde işyerinde sendikal örgütlenme için çabaladığı için ilerlemiş yaşına rağmen posta dağıtıcılığına verilip bertaraf etmeye çabalamışlardı. Bizimki ise bir derviş sabrıyla sesini çıkarmadan çalışmayı sürdürüyordu.

Dedim ya, ondan çok şey öğrendim.

Fıtık ameliyatı olup hastanemizde yattığında da yanındaydım. Ameliyatın öncesindeki akşam gergin olduğunu görüp bir süre yanında kaldım. Konuşturup sakinleştirmek amacındaydım. “Bunca senedir posta dağıtırsın, ne gördün ne öğrendin bu işten” diye sordum. Doğrulup ayağa kalktı. Terliklerini giyip cam kenarına yürüdü. Yanına çağırıp eliyle dışarıdaki insanları işaret etti;

- Bilirsin mektubun görünen yüzü zarftır, içindekini gizler. Buradan bakınca insanları dağıttığım mektuplara benzetirim. Çoğu sadece boş bir zarf gibi içindeki boşluğun farkında bile olmadan geçip gidiyorlar. Bir kısmı ise önceden söylenmiş söz ve yazıları taşıyan mektuba dönüşmeyi yeterli buluyor. Kendilerinden pek bir şey katmadan sadece öğrendiklerini aktarıyorlar. İçindeki mektubun farkında olup kendileri bir kaç cümle yazma telaşında olanlar da var. Ancak yazdıklarının çoğu okunmadan onlar da geçip gidiyorlar. Sanırım doğduğumuzda hepimiz bir zarf gibi başlıyoruz hayata. Ya içerden dolduruyoruz hayatı, ya da öylece zarf gibi kalıp, bir sonraki nesle onun bunun ürettiği ne varsa onları alıp aktarıyoruz. Toplumun gözünde zarfın ve aktardıkların kadar değerlisin. Yine de kendin bir şeyler eklemeyince koca bir hayat kabuktan öteye geçemiyor.

- İçi dolu olan yok mu? Onlara ne oluyor?

- Olmaz mı? Onlar hayat boyu okur, öğrenir, çalışır kendi mektubunu doldurmaya uğraşır. Şanslı olanlar tanınırsa da çoğu hiç tanınmadan geçer giderler. Onlar zarfı boş verip kendi mektubunu yazma çabasının tutkunlarıdır.  Yazdıklarının menzile varabilmesi ise ne yazık ki yine o zarf karakterli insanlar sayesinde gerçekleşir. Yazılanları onlar alır aktarır. O yüzden mektuplar hep zarflarıyla saklanır ya. İçinde yazılanlar kadar, kimden geldiği, damgası, pulu hatta hangi renk zarf olduğu ve düzgün açılıp açılmadığı bile ilgi çeker. İnsanlara benzer dedim ya?

- Peki ya içi dolu olan mektuba benzettiğin insanlardan tanıdığın oldu mu?

- Az bulunurlar. Söyleyecekleri, anlatacakları vardır ama çoğunlukla kendilerine yazar, kendilerine anlatırlar. Dertleri hep kendileriyledir. Çok azını tanıma fırsatım oldu. İçlerindeki mektuba göz bile gezdirtmezler. Israr edersen “henüz bitmedi” derler.

- Peki ya sen? Sen hangisisin?

- Beni boş ver. Ne öyle ne böyle hiç biri olamayanlardanım. Benden olsa olsa kartpostal gibi bir şey olur. Posta kartlarını bilirsin. Kısa da olsa herkesin okuyabileceği kendilerine ait bir nükte, söz veya bilinen deyişleri vardır. Yazılır, pullanır ve gönderilir. Herkese açıktır. Menzile varana kadar eline alan yazılanları okuyabilir. İçi dışı birdir. Dedim ya pek dolu olmasalar da sahaflarda mektuptan çok o eski posta kartlarını bulursun. Alıcısı ve mesajı belli olsa da gerçekte orta malıdır.

- Peki ya hayat, hayat nerede?

- Herkes biraz zarf, biraz da mektup oldukça ondan ona aktarılan her şey birbirine bulanır, hayat olur. Kendini tekrar edip durdukça süreklilik kazanır, aktardıklarıyla da zenginleşir. Hepsi bu…

2018-04-21-photo-00000168Anlattıkları o gece rüyama girmişti. Kendimi köhne bir posta kutusunda gönderilmesi unutulmuş mektup olarak görmüştüm. İçimdekilerin ne olduğunu bilmiyordum ama önemli olsa gerek diye düşünüyor, öylece bekliyordum. Zaman hiç geçmiyor, ışık hiç gelmiyordu. Tedirginlik içinde uyandığımı hatırlıyorum.

Ameliyatını olup şifa ile taburcu oldu. Giderken o gece konuştuklarımızı hatırlatıp kendine posta kartı deyip tevazu gösterse de hiç de boş olmadığını, gün gelip içindekileri de paylaşmasını istemiştim. Gülümseyip kafasını sallamış, “anlatması kolay değil, belki bir mektuba yazar gönderirim” demişti.

Son görüşmemiz böyle oldu.

img_7832

Birkaç yıl sonra başlangıçta sözünü ettiğim mektubun gelişiyle bizimkinin bu dünyadaki misafirliğinin bittiğini öğrendim. Gönderdiği mektup ise az daha alıcısına ulaşamadan atılıp gidecek rüyamda gördüğüm o mektuba dönüşecekti. Mektup, “kendimi yazdım, sadece kendimi” diye başlıyordu;

“Kendimi yazdım, sadece kendimi

Çocuktum, küçücüktüm. Bildim bileli, gücüm hiçbir şeye yetmezdi. Ezikliği aşmak için aile içinde kendimi göstermeye çabalar, annem babam fark etsin, ilgi göstersin isterdim. Haylaz olmakla uslu olmak arasındaki farkı da pek anlamazdım. İkisi de işe yarıyordu. İlgi görmeyi, takdir edilmeyi, onaylanıp ödüllendirilmeyi istesem de kabahatlerimin cezasız kalmaması rahatsız etmezdi. Hayaller kurar hep güçlü olduğumu düşlerdim. Kimi gün ormanlar kralı aslan, kimi gün özgür bir martı veya herkesi ürkütüp kaçıran vahşi bir köpek balığı olurdum. Çocukluk işte, aile içinde görünür olmaktı, çabam. Olduğumdan büyük ve güçlü görünmek için uğraş verir ”büyümüş de küçülmüş” dediklerinde mutlu olurdum. O ortamda olduğumdan büyük ve güçlü göründüğümü düşünürdüm.

İlk şoku, sokağa dökülüp okul yılları başladığında herkesin birbirine benzediğini, ailenin dışında yine o güçsüz zayıf çocuktan ibaret olduğumla yüzleşerek yaşadım. Bu durumun hiç hoşuma gitmediğini hatırlıyorum. Diğerleriyle yarışıp güçlü görünenlerimiz olsa da sürekli yarışmak ve önde olmaya çabalamak çoğu gibi bana da zor geldi. Çok çalışan ve önde olan arkadaşlarımın başarılarını gizlemeye ya da küçümsemeye çabaladım. Ev ortamında olduğu gibi kendini göstermeye çalışan arkadaşlarıma dudak büktüm, başarısızlıklarında veya tökezlemelerinde gizlice mutlu bile oldum.

Sonra biraz daha büyüdüm, hayat daha çok büyüdü.

Delikanlılık yılları geldiğinde karakterim de şekilleniyordu. Dedim ya derdim hep olduğumdan güçlü görünmekti. Bunun için topluluklara sığınmak kolayıma geldi. Taşıdığım soyadı ile başladım, mahallenin ferdi, tuttuğum takımın taraftarı, arkadaş grupları hatta dini cemaate girme ile olduğumdan daha önemli ve farklı olmayı denedim. Yetmedi her defasında ispat etmek için yanlarında durup onlarla görünmek için harcadım enerjimi. Kendimi orada burada teşhir ederken kimlerle olduğumu nerede ve hangi muhitte yaşadığımı göstermeyi de çok sevdim. Bu arada imanını sorgulamak yerine ait olduğu dini cemaate sığınmayı yeterli görenlerimiz de oldu.

Hep bir yere sığınıp gizlenme telaşında geçti o yıllar.

Orta yaşı geçip gençliğin yaşlılığına yuvarlandığımda olacağım kadar olmuştum. Yine de bir şeyler eksikti. Üstelik o üzerine titrediğimiz laf edecekler diye korktuğumuz hayatların birbirine fazlasıyla benzediğinin de artık farkındaydım. Bu kez bir zamanlar bizlerin yaptığını yapıp olduğundan güçlü görünebilmek için ona buna sığınanları, geriden gelenleri küçümsemenin işe yarayacağını sandım. Olduğundan güçlü ve şişkin görünme çabası yerini “cool” diye adlandırılan küçümseyici tavra bıraktı. Onun bunun yanında görünme yaşım da geçmişti. Şimdilerde komik geliyor ama soğuk ve alaycı tavırla büyüklenemesem de değerimin düşmeyeceğine inandım. Kendini onun bunun yanında gösterip önemli hissetmeye çabalayanlarla alay ederken göz önünde olan ünlü insanların yaşadığı acılar ve hatta ölümlerinden bile yine gizlice mutluluk duydum. Ünlülerin acılarından mutlu olup gizlemeye gerek bile görmeyen ne kadar çok insan olduğuna da hayretle şahit oldum. İnsanlığımdan utandım.

Tüm bunlardan hangisi ben oldum diye sorsalar hepsinden biraz oldum, hiç birinden tam olamadım.

Sonrasında yaş kemale erdi ve hesap soracak veya verecek kimsem kalmadı. Beden yaşlandı, hastalıklar belirdi, içimdeki insanı ve o sefil insanın sadece “bir” canı olduğunun farkına vardım. İçimdeki can da kendini arıyor, köyden şehre gidenler gibi kendi içindeki zenginliğe doğru yolculuk yapıyordu. İçimdeki şehre ulaşıp orada tutunabilmek için kendimle yüzleşmem gerekti. İşte o zaman içimdeki taşrayı fark ettim. Gerçek zenginliğin kendini bulmak ve içindeki taşradan çıkıp kendi şehrinin zenginliklerine ulaşmak olduğunu geç de olsa anladım.

Dedim ya, kendimi yazdım, sadece kendimi…

Ölüm gerçeği yaklaşğında; bir öte dünya olsa da hepten yok olmasak fikri cazip göründü. Öte dünyanın varlığından kuşku duysam da umut etmek iyi geldi. İmanlı görünmeye çabalayan cemaat tutkunlarının kuşku duyma yüzünden dışladığı, benim gibi hepten inkâr edenlerin bile şüphe ettiği, gerçekten iman edenlerin ise sorgulamaya gerek bile duymadığı öte dünya söz konusu olunca hayat boyu peşinden koştuğum büyüklenmek, güçlü görünmek de anlamını yitirdi.

Geriye ise, mezar taşında adının önüne yazan unvanlar, kattığın değer ile anı ve tanınırlıklar kaldı.

Anladım ki; hepsi bir konukluk içindi. Kendimiz olamadan hep olduğumuzdan başka olmaya çabalayan ürkek korkak misafirden öte değildik. Hayata misafirdik. Ne kendimiz olduk, ne de kendimizi bildik. Koca bir ömrü, bilmediğimiz bir davetin ortasına düşş gibi şaşkın bakınarak geçirdik. Bence davetli bile değildik. Birbirimize bakmaktan, kendimize dönemedik. Tüm bunların gerçek olduğuna bile yarım inandık.

Gerçekten sadece hayata misafir miydik?

Hep bir kuşku kaldı içimizde. Zarfı kapatıp pullayıp mühürledik ve kuşkuyu taşıdık başka hayatlara. Hepsi bu…

Buna da şükür…

Misafir”

Diye bitiyordu mektup.

img_7833

Elimde mektup ile öylece kalmış, şaşkınlık ve gözyaşları içinde tekrar tekrar okumuştum. İçimdeki taşrayı gösterip seçimi bana bırakan o derviş kılıklı postacıyı o gün yağmur yağmasa, postacı el etmese, durup arabama almasam ve daha pek çok önemsiz olay bir araya gelmese hiç tanımayacak eksikliğinin farkında bile olmayacaktım.

Hayata misafir olmanın anlamını ve bıraktığı mektup ile başka hayatlara bulaştırmaya çalıştıklarının farkında bile olmayacak bu satırları kaleme alıp sefil bir zarf gibi menzile ulaştırmaya çabalamanın onurunu hiç duyamayacaktım.

Ne demişti mektubu bitirirken?

Buna da şükür…

Mehmet Uhri

Mahalle Doktoru

Mayıs 5th, 2018

img_3215

Bir dizi rastlantı olmasa o mahalle doktorunu tanıma, anlatacaklarını dinleme fırsatım olmayacaktı.

Hastane o gün her zaman olduğundan da kalabalıktı. Hasta ve hasta yakınları yüzlerinde bezgin ve şaşkın bir ifade ile doktora ulaşma telaşındaydı. Elinde bir takım rapor ve tahlillerle yalnız başına koşuşturan hayli yaşlı beyefendinin nefesi bu tempoya yetmemiş ve olduğu yere yığılıp kalmıştı. Olay gözümün önünde gerçekleşmiş bir iki kişiyle birlikte acil servise yönlendirilip tıbbi müdahalesi yapılmasını sağlamıştım. Önemli bir sorun olmadığından emin olana kadar yanında kalıp işimin başına dönmeyi planlıyordum. Az sonra gözlerini açıp çevresine bakındı. Yutkundu, bir bardak su istedi.

Biraz kendine gelince kendini tanıtıp emekli doktor olduğunu ülkenin çeşitli yörelerinde pratisyen hekim olarak görev yaptığını, emekli olduktan sonra eşini kaybettiğini ve çocuklarının yanına şehre yerleşmek zorunda kaldığını anlattı.

Düzenli kullanması gereken ilaçları için çıkarttığı sağlık kurulu raporunun süresinin dolması nedeniyle yeni rapor peşinde koşuşturuyordu. Emekli olduktan sonra hastanelere hasta kimliği ile gidip geldiğini ve hekimken göremediği pek çok olumsuz durumun o zaman farkına vardığını ancak kimselere sesini duyuramadığını anlattı. Sonunda durumun ümitsizliğini sessizce kabullenmek zorunda kaldığından dem vurdu. “Hastanelerin kalabalık olmasına rağmen hastalarımızdan bu kadar uzaklaşılmış olmasını anlamakta zorlanıyorum” diye söylendi. Meraklı gözlerle onu dinlediğimizi görünce sözlerini sürdürdü;

- Bilir misiniz? Eskiden hasta ile hekim aynı mahallede bir arada yaşardı. Aynı sudan içer aynı pazardan alışveriş ederdi. Her mahallede hastalanınca başvurulacak bir hekim olurdu. Ben de o mahalle doktorlarından biriydim. Hekimlerin kapısı her daim açıktı. Yaptığımız hekimlik, öyle akçeli bir iş de değildi. Mahalleli gönül borcunu bir kap yemek yaparak ya da bahçesinden topladığı meyveler ile ödemeye çabalardı. Herkesin iyi kötü kümesi ve tavukları olur, eli boş gitmemek için doktora en çok yumurta götürülürdü. Hatta evimizde yumurta olmadığı zaman çocuklarım bana söylenmeye başlar “ne oldu bu hastalara, evde niye yumurta yok” şeklinde serzenişte bulunurlardı. Gelen onca yumurtayı tüketemediğimiz için biz de fakir hastalarımıza ilaç niyetine verirdik.

- Yıpratıcı olmuyor muydu bu şekilde 7/24 çalışma?

- O zamanlar gençtik. Yorulmak nedir bilmiyorduk. Hayatla iç içe yaşıyor, insanlara hayat dağıtıyor ve onlarla hayatı paylaşıyorduk. Sanırım bizi ayakta tutan, var eden, o hastalardı. Olması gerektiği gibi, yani…

- Sonra ne oldu?

- Sanırım önce hastalar ile aynı hayatı paylaşmaktan vazgeçtik. Hekimlik ticarileşti. Hekimlerin sosyal seviyeleri de yükseldi. Önce hastaların kaç paralık yumurta, meyve ve benzeri şeyler getirdiğini sorgular olduk. Bizleri hekimi olarak görüp, sağlıklarını emanet eden hastalarımızı kendimizden uzaklaştırdık. Onlar işimizin bir parçasına dönüştü. Ne zaman ki hasta olup hasta kimliğim ile buralarda dolaşmaya başladım, dönüşümü ancak o zaman fark edebildim. Sizlerin de farkında olduğunu sanmıyorum.

Dinlenmek iyi gelmiş rengi düzelmişti. Bunları anlatırken yorulmuş nefes nefese kalmıştı. Bir süre soluklansa da anlatmak istedikleri bitmemişti.

- Bu dönüşüm yetmezmiş gibi hayat biz hekimlerin de üzerinden geçti. Sağlık sistemi o kadar büyüdü ve çeşitlendi ki hekimlerin de kontrolünden çıktı. Sağlık hizmetleri hem hastaları hem hekimleri birbirinden ayırıp iyice uzaklaştırdı. Baktığında hastanın da hekimin de mutsuz olduğu bir sağlık ortamına mahkûm edildik. Sistemi besleyen sermaye gruplarının, o koca şirketlerin sesi çıkmadığına göre memnun olan birileri var.

- Bu durumu önlemek mümkün değil miydi?

- Sanırım o fırsatı da kaçırdık. Hekimler hastalarını, sağlık piyasası da hekimleri nesneleştirdi. Doktorlar muayene odasının bir eşyası, hastalar da odadaki aksesuar gibi bir şey oldular. Sağlık henüz tanısı konulmamış bir hastalığa, insan da üzerinde hastalık barındırma potansiyeli olan canlılara dönüştü. İnsanlar er veya geç hasta olup sağlık sanayiine para kazandırmak zorunda bırakıldılar.

- Peki, hekimler ne oldu bu arada?

- Hekimler ise kimliklerini yitirip sağlık piyasasının tezgâhtarları, haline geldiler. Sağlık sistemine para kazandırıyorsanız el üstünde tutuluyor, para kazanıyor ve takdir görüyorsunuz. Kimse sizin kim olduğunuz ile ilgilenmiyor sadece ne işe yaradığınıza çalıştığınız kuruma kaç para kazandırdığınıza bakılıyor. Eskiden sizi takdir edip getirdiği hediyeler ile gönül borcunu ödemeye çalışan hastaların yerini ilaç firmaları ve benzeri büyük şirketler aldı. Bu dönüşümü fark edip direnmeye çalışan benim gibi hekimler ise iş bulamayıp sistem dışına itildiler. Bizleri savunacak, arkamızda duracak hastalarımız ile aramızın bu kadar açılmış olması da cabası. Dedim ya hasta ile hekim aynı hayatı paylaşmaktan çoktan vazgeçmişti.

- İyi de, sizce bundan sonra ne yapmak gerekiyor?

- Ben bunları görüp kahrolmaktansa hekim kimliğimi unutup hasta kimliğine bürünmeyi seçtim. O nedenle hastane koridorlarında diğer hastalar gibi sabırla sıramı bekliyorum. Ama sizler daha yolun başındasınız. Yol yakınken aldığınız diplomaya güvenmekten vazgeçip bizleri hekimleri olarak görüp atayan hastalarımızın gözünün içine bakma fırsatını kaçırmayın derim.

img_3183

Bir süre susup bizlere bakındı. Nefes nefese kalmıştı. Dinlenip sakinleştikten sonra koridorda fenalaşıp bizleri yormuş ve işimizden etmiş olduğunun mahcubiyetini dile getirdi. “Yaş ilerleyince kuruyan bir yaprağa dönüşüyor hayat. Hastane köşelerinde koşuşturup tutunabildiği kadar tutunmaya çalışsa da rüzgâra direnemiyor, gençliğinizin kıymetini bilin.”dedi. Doğrulup ayağa kalktı.

Bir arkadaşımız hastamızın sağlık işlemlerini o konuşurken bir çırpıda tamamlamıştı. Raporunun ve reçetesinin hazır olduğunu görünce yüzü aydınlandı. “Hastane koridorlarında sıra beklerken gözüme çarpan ve söylemeden geçemeyeceğim bir şey daha var. Aksi bir ihtiyarın serzenişi deyip geçebilirsiniz. Koridorlarda hasta ve yakınlarının sorularına muhatap olmamak için beyaz önlüğünü giymekten kaçınan hekimleri gördükçe gerçekten üzülüyorum. Az önce ne yapmalı diye sormuştunuz hani. O temiz beyaz önlüğünüze tutunmak, onunla görünmekten çekinmemek iyi bir başlangıç olabilir. Karar sizin.” dedi.

Odadan çıkarken durdu ve geri döndü. Teşekkür etmek istediğini ancak bu teşekkürü hekim olarak değil bir hastanın teşekkürü olarak kabul etmemizi rica etti. Koridorun kalabalığına karışıp gözden kayboldu.

O mahalle doktoruyla bir daha karşılaşma fırsatımız olmadı. Kayıtlarından yola çıkıp ulaştığımız oğlundan eşinin mezarını yalnız bırakmamak için memleketine döndüğünü ve elinin erdiği gözünün gördüğünce mahalle doktorluğu yapmayı sürdürdüğünü öğrendik. Hepsi bu…

Dr. Mehmet Uhri

Otto Pankok

Mart 29th, 2018

pankok-header

Otto Pankok heykelleri, resim ve özellikle taş baskı çalışmaları ile tanınan 1893 - 1964 yılları arasında Almanya’da yaşamış bir sanatçıdır. Eserlerinde siyah ve beyaz renkler dışında renk kullanmaması grafik sanatçısı olarak kategorize edilmesine yol açsa da gerçek resim sanatının figüratif anlatımla kendini bulacağı düşüncesinden vazgeçmemiştir. Siyah beyaz ve sessiz sinemanın gerçek sinema sanatı için yeterli olacağını vurgulayan Charlie Chaplin (Şarlo) gibi Otto Pankok’da resim sanatının renk içermesine gerek olmadığını, önemli olanın çizgi ve tonlamalarla beden dilini ve duyguyu aktarabilmek olduğu üzerinde durmuştur.

pankok51

Pankok, eserlerinde insanları, özellikle çocukları çizmiştir. İki dünya savaşı arasında sosyal ayrışma ve etnik savrulmalar yaşayan Alman toplumunda ezilen ve acı çekenleri, şehir hayatının insanları nasıl eğip büktüğünü, yaşananları seyretmek dışında bir şey yapmaktan aciz, ezik ve korkak insanlarını cesurca tuvaline yansıtmıştır. Otto Pankok’un resimlerine bakmak içimizdeki ezik, ürkek, korkak insanla yüzleşmek gibidir. Özellikle resmettiği Çingene ve Yahudi çocuklar üzerinden insanların kendi seçimleri olmayan basit bir ırksal özellikle acımasızca yaftalanmasını, onların da kendini suçlu ve ezik hissediyor olmasındaki trajediyi göz önüne sermiştir. Hayatı boyunca sadece sanatı ile ilgilendiği, savaş karşıtı olmak dışında herhangi bir siyasi söylem ve angajman içinde olmadığı bilinmektedir.

Özellikle Hitler’in iktidara gelip dünya savaşı öncesi toplumu Nazi tahakkümüne aldığı dönemde Nasyonel sosyalist hareketten uzak durmuş, yaşadığı ortama ve insanlara ayna tutarak içimizdeki ezik ve korkak insanla yüzleşmeye ortam yarattığı için eserleri, Nazi iktidarı tarafından “dejenere sanat“ olduğu gerekçesi ile yasaklanmıştır. Dahası resimlerini saklamak zorunda kalmıştır. 1939 da Çingene ve Yahudi çocukları resmettiği çalışmalarına Gestapo tarafından el konulup bir kısmının yakılması üzerine evine çekilerek tarımla uğraşmıştır. Musevilere uygulanan aşağılama, işaretleme ve toplama kamplarına gönderme uygulamalarından, toplumun ise tüm bunları sessizce kabullenmesinden büyük rahatsızlık duymuştur. 1941 de saklanmaya başlamış, 1943 de resimleri ile birlikte İsviçre’ye kaçmıştır.  Yaşananlar Otto Pankok’ un insanlık tarihinde ve sanat tarihindeki değerini değiştirmemiştir.

300Dünya savaşı sonrasında Alman hükumeti yapılanların hata olduğunu kabul ederek özür dilemiş ve 1947 de Düsseldorf’ta adına bir sanat akademisi kurulmuştur. 1950 yılında Alman sanat akademisinin kurucu üyesi olarak atanmış aynı yıl çizdiği “tüfeği kıran İsa Mesih” resmi savaş karşıtlarının simgesi haline gelmiştir. Pankok 1964 yılında Almanya’da ölmüştür. Alman hükumeti evinin müze haline getirilmesi için uğraş vermiş ve eserlerinin dünya çapında sergilenmesini sağlayarak yaptığı hatayı gidermeye uğraşmıştır.

Otto Pankok yaptığı resimlerle ve o resimlerde görünür kıldığı insanların beden diliyle içinde yaşadığı topluma ayna tutmuştur. İç ve dış düşmanlarının saldırısı altında olduğu sanrısıyla akıl tutulmasının yaşandığı, cadı avına çıkılıp Çingene ve Yahudi kökenli vatandaşların ayrıştırılıp yok edilmeye çalışıldığı bir ortamda fırçası ve tuvali ile acı çeken insanların resimlerini yapmıştır.

Sanat tarihçilerine göre Otto Pankok’un eserleri çağdaşı Norveçli ressam Edward Munch’ün (1863-1944) kullandığı beden dili kadar etkili ve renk içermemesi nedeniyle çok daha başarılı kabul edilmektedir. Ancak kaderleri benzeşmiş, her iki ressam da Hitler yönetimi tarafından yoz sanat yapmakla suçlanmış ve hayatta kalabilmek için ülkelerini terk etmek zorunda kalmış, akıl tutulması geçip sular durulduğunda ise itibarları iade edilerek eserleri ile yüceltilmiştir.

pankok1Görünen o ki; totaliter yönetimlerin güçlendiği, özgürlüklerin kısıtlandığı dönemlerde,  rahatsızlık uyandırsa bile sanatçının üretimi, yağmurun yağması, baharın gelmesi, doğanın çiçeklenip inadına yeşermesi gibi doğal ve önlenemez bir süreç olarak gerçekleşmektedir. O nedenle, eğilip bükülmeden veya otosansüre sığınmadan içindeki sanatçıyı konuşturan “gerçek” sanatçıların görünebilmesi için böylesi tutulma dönemleri turnusol kağıdı işlevi görmektedir.


Otto Pankok’un hayatı ve eserlerinde kullandığı beden dili, çağdaşı pek çok “gerçek” sanatçının yaptığı gibi acıların ve akıl tutulmasının yaşandığı sıkıntılı dönemlerde sanat ve sanatçıların bir şeyleri değiştirmeyi veya önlemeyi başaramasa da eserleriyle ayna tutup toplumu etkileyebileceğini ve dahası bir daha yaşanmaması için toplumsal hafıza işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.

Mehmet Uhri

Burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi*

Mart 14th, 2018

tozlu

Hekimler kendini önemsiz hissediyor.

Hekimler değersiz olduklarının da farkında.

Hiçlikle yokluk arasında, ayakta kalma ve korku içinde çalışma mücadelesine dönmüş bir hayata tutunmaya çabalıyorlar.

Hastanelerin büyüyüp çoğalmasına, sağlık harcamalarının çok kısa sürede kat be kat artmasına karşın kimse memnun değil. Devletin yaptığı onca harcamaya rağmen daha sağlıklı bir toplum olabildiğimizi de kimse söyleyemiyor. Sağlık yöneticileri açısından bir maliyet unsuru kadar önem atfedilen hekimler hastaların gözünde de değersizliği yaşıyorlar. Bu durum hekimlerin kendilik değerlerini de aşındırıp tükenmişlik girdabını besliyor.

Dahası, hasta hekim ilişkisinde yaşanan karşılıklı güven yitiminin ağır faturasını her iki taraf birlikte ödüyor. Hastalar sağlık kuruluşlarına girerken, gereksiz tahlil, inceleme ve işlemlerle performansını arttırıp üç kuruş daha fazla para kazanmaya çalışan bir hekimle karşı karşıya olacakları endişesini yaşıyorlar. Artan hasta yükü altında ezilen hekimler ise muayene odasına girerken hekiminden kuşku duyan, endişe ile bakan bir çift göz ile karşılaşmayı giderek normal bir durum olarak algılama eğilimindeler.

Yaşananlar ülkemiz ile sınırlı da değil. Son 30 yılda neoliberal iklimin tüm dünyada sağlığı piyasalaştırması ile sağlık kuruluşları, hastaların daha çok incelendiği ancak daha az tedavi edildiği ve bu sayede sürekli sağlık kuruluşlarına gidip gelmelerinin sağlandığı son derece karlı işletmelere dönüşmüş durumda. Bu haliyle ülkelerin sosyal güvenlik kurumlarının neredeyse tüm varlıkları sağlık işletmelerinin tedarikçileri olan çokuluslu sermayeye akıyor.

İşte böyle bir iklimde hekimler kendilerini önemsiz ve değersiz hissediyorlar. Dahası, kendilerine kuşkuyla bakan gözlerin tüm aksiliklerin faturasını benzer mağduriyeti yaşayan hekimlerine çıkarıp giderek düşmanca baktıklarının da farkındalar. Olumsuz önyargıların doğurduğu iletişimsizlik ortamı sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti de besliyor. Hekimler hasta ve hasta yakınlarıyla yakınlaşmaktan bile korkuyorlar. Cepheye gider gibi işe gidip, günü şiddet görmeden atlatabilmeyi kabullenmek zorunda kalmanın ağırlığı hekimlerin kendilerine verdiği değerin de yıpranmasına yol açıyor. Kendilik değerlerini yitirip sistemin “teknisyeni” ne dönüşen hekimler arasında intihar salgınının başlaması da haliyle kaçınılmaz oluyor.

“Ne de olsa burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi*…” diye düşünüyorlar.

Geride kalan hekimler ise bu ülkede yaşamaya, anne babalarına ve geçindirmek zorunda olduğu kendi ailelerine karşı sorumlulukları yüzünden hiçlikle yokluk arasında tutunmaya çabalıyorlar.

Sağlığımızı emanet ettiğimiz onca emek ile yetiştirilen hekimler korkuyor, tükenmişlik girdabında çırpınıyor, kendilerini önemsiz ve değersiz hissediyorlar.

Dr. Mehmet Uhri

Not: *Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk (1984) kitabından.

Gildu’dan Cilde, Deroto’dan Deriye

Ocak 24th, 2018

deroto

Bilindiği gibi, hastalıklara tanı koyup iyileştirmeye çabalayan ve hastalanmamak için gereken önlemlerin alınmasına katkı sağlayan hekimliğin öznesini “hasta veya hastalanma riski taşıyan bireyler” oluşturmaktadır. Ancak günümüzde kendini hasta olarak tanımlamadığı halde “daha güzel görünme, yaşlanma etkilerinden korunma, beğenilme, estetik sorunlarına çözüm bekleme” talepleri ile de hekimlik meslek sınırlarının zorlandığına tanık oluyoruz. Günümüzde tıp bilimine (Medicine) adını veren büyücü kadın Medea’nın aynı zamanda kadınlar için güzellik ilaçları da hazırladığı göz önüne alınırsa insanlık tarihi kadar eski bir tartışma konusundan söz ediyoruz.(1)  Bu durumun günümüzdeki karşılığı ise en az tıp sektörü kadar güçlü ve dinamik bir kozmetik sektörünün varlığı ile karşımızda duruyor.

He ne kadar, dermatoloji bilimi, “kozmetik dermotoloji” adı altında konuyu hekimlik disiplini içinde tutmaya çabalasa da artan piyasa baskısı ile kozmetoloji ile dermatoloji arasındaki sınırın belirsizleşmesinden ve  giderek kozmetoloji lehine değişmekte olduğundan söz edebiliriz. Kozmetolojinin gastronomi gibi lisans programına dönüşüp kendi meslek alanını oluşturması ve piyasayı da arkasına alarak yaygın uygulama alanı bulması ile sınır tartışmasının giderek çok daha çetin bir hale dönüşmesi kaçınılmaz görünüyor. Dahası, kendilerini hasta olarak görmeyen “daha güzel görünme, yaşlanma etkilerinden korunma, beğenilme ve estetik sorunlarına çözüm bekleme” talepleri ile yola çıkan kişilerin “hastalar” ile bir araya gelmeme istekleri bu konuda özelleşmiş merkezlere yönelmeleri sonucunu doğuruyor. Sonuçta “güzelleşme” uygulamaları yapan merkezler ile cilt hastalarına hizmet veren merkezler biçiminde pek de doğal olmayan bir ayırıma gidildiğine bu ayırımın dermatoloji uzmanı hekimleri “kozmetik dermatoloji” ile dermatoloji arasında seçime zorladığına da şahit oluyoruz. (2,3)

İlginç olan nokta ise; hastalıklardan söz ederken “deri” sözcüğünü tercih ederken konu güzelleşme uygulamaları olunca “cilt” sözcüğünün daha çok kullanılıyor olması. Dermatoloji ile kozmetoloji arasındaki sınırın belirsizleşmesine karşılık seçilen sözcükler düşünsel arka planı işaret ediyor gibi görünüyor.

Deri yerine cilt sözcüğünün kullanılıyor olması veya aynı anlamda kullanılan iki farklı sözcüğün bulunması rastlantı olabilir mi?

Dil felsefecisi Ludwig Wittgenstein kullandığımız dilin gerçek dünya ile iletişimde bir arayüz görevi gördüğünden ve düşüncelerimizi ifade ederken seçtiğimiz sözcüklerin de düşünsel arka planımızı ele verdiğinden söz eder. Örnek vermek gerekirse Doğu coğrafyasında yaşayanlar soru-sual kökünden türeyen sorumluluk-mesuliyet sözcüğünü kullanırken Batı dilleri aynı kavram için responsum (yanıt) kökünden türeyen responsibilty sözcüğünü kullanmayı seçmiştir. Seçilen sözcüklerin düşünsel arka planına baktığımızda ise Batı coğrafyalarının yanıta odaklanan ve çözüme yönelen yaklaşımı ile Doğu coğrafyalarının soru sorulacak kişiye yönelik arayışı ve çözüm yerine cezalandırma geleneğinin sözcük seçiminde etkili olduğundan söz edilebilir. (4)

Benzer bir durum “deri” ve “cilt” sözcüklerinde de yaşanmaktadır. Bedenimizi kaplayan ve bizi dış dünyadan ayıran, yeri geldiğinde bir kabuk gibi koruyan derimiz bu anlamıyla bedenimize ait içsel unsur(organ) özelliği gösterirken aynı zamanda görünüşümüzü ve kimliğimizi belirleyen dışsal unsur olma işlevi de görmektedir. Deri ve ekleri (saç, tırnak, kıl vb.) sayesinde tanınır görsel kimliğimizi ortaya koyarız. Dış dünya ile olan sınırımızı çizen, koruyan kollayan ve kendimize ait bir organ yani içsel unsurdan söz ederken “deri” sözcüğünü tercih ediyor, kimliğimizi simgeleyen dışsal unsurdan söz ederken ise genellikle farklı bir sözcüğe başvuruyor “cilt” sözcüğünü seçiyoruz. Hastalıklardan söz ederken bedene ait bir organ olduğunu vurgulayan “deri” sözcüğünü kullanırken, bakım ve dış görünüşü ilgilendiren anlatımlarda “cilt” sözcüğünün kullanılması bu tür bir kavramsal ayrılığı işaret ediyor gibi görünüyor. Deri ve cilt gibi farklı sözcükler kullanılmasının düşünsel arka planında ise büyük oranda deriye yönelik algımızın ve bu kavramsal ayrılığın yattığını görmemiz gerekiyor. Üstelik bu ayırım pek çok toplum ve dilde de yaşanıyor. (İng: Skin-Leather, Alm:Haut-Leder, Fra: Peau-Cuir, lat: Pillis-Corium, İsv:Hud-läder, Por: Pele-Couro vb)

Dahası, derinin içsel yani bedene ait bir unsur olması ile sosyal kimliği tanımlayan dışsal unsur, olarak görülmesinden kaynaklanan farklı adlandırmalar sanılanın aksine hiç de yeni bir durum değil.

En eski dillerden Akkadça da “gildu” sözcüğü İbraniceye “geled”, Aramiceye “gelad” ve Arapçaya “celd- cild” olarak geçerek günümüzde kullandığımız cilt sözcüğüne dönüşmüştür. (5) (Derinin direngen yapısından kavramsal kökünü olan “celadet-dirençli” sözcüğü ve yine deriyi kırbaçlayarak infaz gerçekleştiren kişi için kullanılan “cellat” sözcüğü de bu kökten türemiştir.)

Aynı dönemde benzer bir coğrafyadan yola çıkan “Deroto” sözcüğü Avesta dilinde hayvan derisi ve post anlamına gelmektedir. Avesta dilindeki deroto eski Yunancaya deri yüzmek anlamında “Dero” olarak geçer ve doro-dermo anlamıyla bedene ait unsur olarak kullanılır. Eski Yunancada kullanılan dermo sözcüğünün deri ile ilişkili olarak kullanılan Latince anlatımlarda “Derma” sözcüğüne dönüştüğünü görmekteyiz. Eski Türkçede aynı anlamda kullanılan “Teri” sözcüğü ise eski Yunancadan alınarak günümüz Türkçesinde kullanılan “deri” sözcüğüne dönüşmüştür. (6)

Her ne şekilde olursa olsun insanoğlunun tarih boyunca deri ve deri ile ilgili konularda sözü edilenin içsel veya dışsal anlamına yönelik kavramsal ayırım yapma gereksinimi duyduğu görülüyor.

Sonuç olarak bizi dış dünyadan ayıran koruyan kollayan organ, içsel bir unsur anlamıyla üzerine koskoca dermatoloji bilimi inşa edilen “derma-deri” sözcüğü tercih edilirken, kimliğimizi tanımlayan ve üzerimizdeki sosyal algıyı şekillendiren dışsal bir unsurdan söz edildiğinde ise devasa kozmetik sektörünün üzerine inşa edildiği “cilt,skin” sözcüğü daha yaygın kullanılıyor.

Dermatoloji uzmanlık alanının kozmetik ile iç içe geçtiği ve giderek artan sıklıkla sınır tartışmalarının yaşandığı durumlarda yukarıda sözü edilen içsel-dışsal ayırımı kullanılarak tarafların düşünsel arka planlarını netleştirmeleri, çözüme yönelik ortak aklı oluşturmak için iyi bir başlangıç gibi görünüyor.

Mehmet Uhri

Kaynaklar;

1- https://www.britannica.com/topic/Medea-Greek-mythology

2- Cosmetic dermatology versus cosmetology: A misnomer in need of urgent correction Year : 2008  |  Volume : 74  |  Issue : 2  |  Page : 92-93 Shyam B Verma, Zoe D Draelos

3-http://www.differencebetween.info/difference-between-dermatologist-and-cosmetologist

4-Tractatus Logico-Philosophicus Ludwig Wittgenstein Metis Yayınları 2016 Çev: Oruç Aruoba ISBN 9753425599

5- http://www.assyrianlanguages.org/akkadian/index_en.php

6- http://www.nisanyansozluk.com/?k=deri