Otto Pankok

Mart 29th, 2018

pankok-header

Otto Pankok heykelleri, resim ve özellikle taş baskı çalışmaları ile tanınan 1893 - 1964 yılları arasında Almanya’da yaşamış bir sanatçıdır. Eserlerinde siyah ve beyaz renkler dışında renk kullanmaması grafik sanatçısı olarak kategorize edilmesine yol açsa da gerçek resim sanatının figüratif anlatımla kendini bulacağı düşüncesinden vazgeçmemiştir. Siyah beyaz ve sessiz sinemanın gerçek sinema sanatı için yeterli olacağını vurgulayan Charlie Chaplin (Şarlo) gibi Otto Pankok’da resim sanatının renk içermesine gerek olmadığını, önemli olanın çizgi ve tonlamalarla beden dilini ve duyguyu aktarabilmek olduğu üzerinde durmuştur.

pankok51

Pankok, eserlerinde insanları, özellikle çocukları çizmiştir. İki dünya savaşı arasında sosyal ayrışma ve etnik savrulmalar yaşayan Alman toplumunda ezilen ve acı çekenleri, şehir hayatının insanları nasıl eğip büktüğünü, yaşananları seyretmek dışında bir şey yapmaktan aciz, ezik ve korkak insanlarını cesurca tuvaline yansıtmıştır. Otto Pankok’un resimlerine bakmak içimizdeki ezik, ürkek, korkak insanla yüzleşmek gibidir. Özellikle resmettiği Çingene ve Yahudi çocuklar üzerinden insanların kendi seçimleri olmayan basit bir ırksal özellikle acımasızca yaftalanmasını, onların da kendini suçlu ve ezik hissediyor olmasındaki trajediyi göz önüne sermiştir. Hayatı boyunca sadece sanatı ile ilgilendiği, savaş karşıtı olmak dışında herhangi bir siyasi söylem ve angajman içinde olmadığı bilinmektedir.

Özellikle Hitler’in iktidara gelip dünya savaşı öncesi toplumu Nazi tahakkümüne aldığı dönemde Nasyonel sosyalist hareketten uzak durmuş, yaşadığı ortama ve insanlara ayna tutarak içimizdeki ezik ve korkak insanla yüzleşmeye ortam yarattığı için eserleri, Nazi iktidarı tarafından “dejenere sanat“ olduğu gerekçesi ile yasaklanmıştır. Dahası resimlerini saklamak zorunda kalmıştır. 1939 da Çingene ve Yahudi çocukları resmettiği çalışmalarına Gestapo tarafından el konulup bir kısmının yakılması üzerine evine çekilerek tarımla uğraşmıştır. Musevilere uygulanan aşağılama, işaretleme ve toplama kamplarına gönderme uygulamalarından, toplumun ise tüm bunları sessizce kabullenmesinden büyük rahatsızlık duymuştur. 1941 de saklanmaya başlamış, 1943 de resimleri ile birlikte İsviçre’ye kaçmıştır.  Yaşananlar Otto Pankok’ un insanlık tarihinde ve sanat tarihindeki değerini değiştirmemiştir.

300Dünya savaşı sonrasında Alman hükumeti yapılanların hata olduğunu kabul ederek özür dilemiş ve 1947 de Düsseldorf’ta adına bir sanat akademisi kurulmuştur. 1950 yılında Alman sanat akademisinin kurucu üyesi olarak atanmış aynı yıl çizdiği “tüfeği kıran İsa Mesih” resmi savaş karşıtlarının simgesi haline gelmiştir. Pankok 1964 yılında Almanya’da ölmüştür. Alman hükumeti evinin müze haline getirilmesi için uğraş vermiş ve eserlerinin dünya çapında sergilenmesini sağlayarak yaptığı hatayı gidermeye uğraşmıştır.

Otto Pankok yaptığı resimlerle ve o resimlerde görünür kıldığı insanların beden diliyle içinde yaşadığı topluma ayna tutmuştur. İç ve dış düşmanlarının saldırısı altında olduğu sanrısıyla akıl tutulmasının yaşandığı, cadı avına çıkılıp Çingene ve Yahudi kökenli vatandaşların ayrıştırılıp yok edilmeye çalışıldığı bir ortamda fırçası ve tuvali ile acı çeken insanların resimlerini yapmıştır.

Sanat tarihçilerine göre Otto Pankok’un eserleri çağdaşı Norveçli ressam Edward Munch’ün (1863-1944) kullandığı beden dili kadar etkili ve renk içermemesi nedeniyle çok daha başarılı kabul edilmektedir. Ancak kaderleri benzeşmiş, her iki ressam da Hitler yönetimi tarafından yoz sanat yapmakla suçlanmış ve hayatta kalabilmek için ülkelerini terk etmek zorunda kalmış, akıl tutulması geçip sular durulduğunda ise itibarları iade edilerek eserleri ile yüceltilmiştir.

pankok1Görünen o ki; totaliter yönetimlerin güçlendiği, özgürlüklerin kısıtlandığı dönemlerde,  rahatsızlık uyandırsa bile sanatçının üretimi, yağmurun yağması, baharın gelmesi, doğanın çiçeklenip inadına yeşermesi gibi doğal ve önlenemez bir süreç olarak gerçekleşmektedir. O nedenle, eğilip bükülmeden veya otosansüre sığınmadan içindeki sanatçıyı konuşturan “gerçek” sanatçıların görünebilmesi için böylesi tutulma dönemleri turnusol kağıdı işlevi görmektedir.


Otto Pankok’un hayatı ve eserlerinde kullandığı beden dili, çağdaşı pek çok “gerçek” sanatçının yaptığı gibi acıların ve akıl tutulmasının yaşandığı sıkıntılı dönemlerde sanat ve sanatçıların bir şeyleri değiştirmeyi veya önlemeyi başaramasa da eserleriyle ayna tutup toplumu etkileyebileceğini ve dahası bir daha yaşanmaması için toplumsal hafıza işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.

Mehmet Uhri

Burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi*

Mart 14th, 2018

tozlu

Hekimler kendini önemsiz hissediyor.

Hekimler değersiz olduklarının da farkında.

Hiçlikle yokluk arasında, ayakta kalma ve korku içinde çalışma mücadelesine dönmüş bir hayata tutunmaya çabalıyorlar.

Hastanelerin büyüyüp çoğalmasına, sağlık harcamalarının çok kısa sürede kat be kat artmasına karşın kimse memnun değil. Devletin yaptığı onca harcamaya rağmen daha sağlıklı bir toplum olabildiğimizi de kimse söyleyemiyor. Sağlık yöneticileri açısından bir maliyet unsuru kadar önem atfedilen hekimler hastaların gözünde de değersizliği yaşıyorlar. Bu durum hekimlerin kendilik değerlerini de aşındırıp tükenmişlik girdabını besliyor.

Dahası, hasta hekim ilişkisinde yaşanan karşılıklı güven yitiminin ağır faturasını her iki taraf birlikte ödüyor. Hastalar sağlık kuruluşlarına girerken, gereksiz tahlil, inceleme ve işlemlerle performansını arttırıp üç kuruş daha fazla para kazanmaya çalışan bir hekimle karşı karşıya olacakları endişesini yaşıyorlar. Artan hasta yükü altında ezilen hekimler ise muayene odasına girerken hekiminden kuşku duyan, endişe ile bakan bir çift göz ile karşılaşmayı giderek normal bir durum olarak algılama eğilimindeler.

Yaşananlar ülkemiz ile sınırlı da değil. Son 30 yılda neoliberal iklimin tüm dünyada sağlığı piyasalaştırması ile sağlık kuruluşları, hastaların daha çok incelendiği ancak daha az tedavi edildiği ve bu sayede sürekli sağlık kuruluşlarına gidip gelmelerinin sağlandığı son derece karlı işletmelere dönüşmüş durumda. Bu haliyle ülkelerin sosyal güvenlik kurumlarının neredeyse tüm varlıkları sağlık işletmelerinin tedarikçileri olan çokuluslu sermayeye akıyor.

İşte böyle bir iklimde hekimler kendilerini önemsiz ve değersiz hissediyorlar. Dahası, kendilerine kuşkuyla bakan gözlerin tüm aksiliklerin faturasını benzer mağduriyeti yaşayan hekimlerine çıkarıp giderek düşmanca baktıklarının da farkındalar. Olumsuz önyargıların doğurduğu iletişimsizlik ortamı sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti de besliyor. Hekimler hasta ve hasta yakınlarıyla yakınlaşmaktan bile korkuyorlar. Cepheye gider gibi işe gidip, günü şiddet görmeden atlatabilmeyi kabullenmek zorunda kalmanın ağırlığı hekimlerin kendilerine verdiği değerin de yıpranmasına yol açıyor. Kendilik değerlerini yitirip sistemin “teknisyeni” ne dönüşen hekimler arasında intihar salgınının başlaması da haliyle kaçınılmaz oluyor.

“Ne de olsa burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi*…” diye düşünüyorlar.

Geride kalan hekimler ise bu ülkede yaşamaya, anne babalarına ve geçindirmek zorunda olduğu kendi ailelerine karşı sorumlulukları yüzünden hiçlikle yokluk arasında tutunmaya çabalıyorlar.

Sağlığımızı emanet ettiğimiz onca emek ile yetiştirilen hekimler korkuyor, tükenmişlik girdabında çırpınıyor, kendilerini önemsiz ve değersiz hissediyorlar.

Dr. Mehmet Uhri

Not: *Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk (1984) kitabından.

Gildu’dan Cilde, Deroto’dan Deriye

Ocak 24th, 2018

deroto

Bilindiği gibi, hastalıklara tanı koyup iyileştirmeye çabalayan ve hastalanmamak için gereken önlemlerin alınmasına katkı sağlayan hekimliğin öznesini “hasta veya hastalanma riski taşıyan bireyler” oluşturmaktadır. Ancak günümüzde kendini hasta olarak tanımlamadığı halde “daha güzel görünme, yaşlanma etkilerinden korunma, beğenilme, estetik sorunlarına çözüm bekleme” talepleri ile de hekimlik meslek sınırlarının zorlandığına tanık oluyoruz. Günümüzde tıp bilimine (Medicine) adını veren büyücü kadın Medea’nın aynı zamanda kadınlar için güzellik ilaçları da hazırladığı göz önüne alınırsa insanlık tarihi kadar eski bir tartışma konusundan söz ediyoruz.(1)  Bu durumun günümüzdeki karşılığı ise en az tıp sektörü kadar güçlü ve dinamik bir kozmetik sektörünün varlığı ile karşımızda duruyor.

He ne kadar, dermatoloji bilimi, “kozmetik dermotoloji” adı altında konuyu hekimlik disiplini içinde tutmaya çabalasa da artan piyasa baskısı ile kozmetoloji ile dermatoloji arasındaki sınırın belirsizleşmesinden ve  giderek kozmetoloji lehine değişmekte olduğundan söz edebiliriz. Kozmetolojinin gastronomi gibi lisans programına dönüşüp kendi meslek alanını oluşturması ve piyasayı da arkasına alarak yaygın uygulama alanı bulması ile sınır tartışmasının giderek çok daha çetin bir hale dönüşmesi kaçınılmaz görünüyor. Dahası, kendilerini hasta olarak görmeyen “daha güzel görünme, yaşlanma etkilerinden korunma, beğenilme ve estetik sorunlarına çözüm bekleme” talepleri ile yola çıkan kişilerin “hastalar” ile bir araya gelmeme istekleri bu konuda özelleşmiş merkezlere yönelmeleri sonucunu doğuruyor. Sonuçta “güzelleşme” uygulamaları yapan merkezler ile cilt hastalarına hizmet veren merkezler biçiminde pek de doğal olmayan bir ayırıma gidildiğine bu ayırımın dermatoloji uzmanı hekimleri “kozmetik dermatoloji” ile dermatoloji arasında seçime zorladığına da şahit oluyoruz. (2,3)

İlginç olan nokta ise; hastalıklardan söz ederken “deri” sözcüğünü tercih ederken konu güzelleşme uygulamaları olunca “cilt” sözcüğünün daha çok kullanılıyor olması. Dermatoloji ile kozmetoloji arasındaki sınırın belirsizleşmesine karşılık seçilen sözcükler düşünsel arka planı işaret ediyor gibi görünüyor.

Deri yerine cilt sözcüğünün kullanılıyor olması veya aynı anlamda kullanılan iki farklı sözcüğün bulunması rastlantı olabilir mi?

Dil felsefecisi Ludwig Wittgenstein kullandığımız dilin gerçek dünya ile iletişimde bir arayüz görevi gördüğünden ve düşüncelerimizi ifade ederken seçtiğimiz sözcüklerin de düşünsel arka planımızı ele verdiğinden söz eder. Örnek vermek gerekirse Doğu coğrafyasında yaşayanlar soru-sual kökünden türeyen sorumluluk-mesuliyet sözcüğünü kullanırken Batı dilleri aynı kavram için responsum (yanıt) kökünden türeyen responsibilty sözcüğünü kullanmayı seçmiştir. Seçilen sözcüklerin düşünsel arka planına baktığımızda ise Batı coğrafyalarının yanıta odaklanan ve çözüme yönelen yaklaşımı ile Doğu coğrafyalarının soru sorulacak kişiye yönelik arayışı ve çözüm yerine cezalandırma geleneğinin sözcük seçiminde etkili olduğundan söz edilebilir. (4)

Benzer bir durum “deri” ve “cilt” sözcüklerinde de yaşanmaktadır. Bedenimizi kaplayan ve bizi dış dünyadan ayıran, yeri geldiğinde bir kabuk gibi koruyan derimiz bu anlamıyla bedenimize ait içsel unsur(organ) özelliği gösterirken aynı zamanda görünüşümüzü ve kimliğimizi belirleyen dışsal unsur olma işlevi de görmektedir. Deri ve ekleri (saç, tırnak, kıl vb.) sayesinde tanınır görsel kimliğimizi ortaya koyarız. Dış dünya ile olan sınırımızı çizen, koruyan kollayan ve kendimize ait bir organ yani içsel unsurdan söz ederken “deri” sözcüğünü tercih ediyor, kimliğimizi simgeleyen dışsal unsurdan söz ederken ise genellikle farklı bir sözcüğe başvuruyor “cilt” sözcüğünü seçiyoruz. Hastalıklardan söz ederken bedene ait bir organ olduğunu vurgulayan “deri” sözcüğünü kullanırken, bakım ve dış görünüşü ilgilendiren anlatımlarda “cilt” sözcüğünün kullanılması bu tür bir kavramsal ayrılığı işaret ediyor gibi görünüyor. Deri ve cilt gibi farklı sözcükler kullanılmasının düşünsel arka planında ise büyük oranda deriye yönelik algımızın ve bu kavramsal ayrılığın yattığını görmemiz gerekiyor. Üstelik bu ayırım pek çok toplum ve dilde de yaşanıyor. (İng: Skin-Leather, Alm:Haut-Leder, Fra: Peau-Cuir, lat: Pillis-Corium, İsv:Hud-läder, Por: Pele-Couro vb)

Dahası, derinin içsel yani bedene ait bir unsur olması ile sosyal kimliği tanımlayan dışsal unsur, olarak görülmesinden kaynaklanan farklı adlandırmalar sanılanın aksine hiç de yeni bir durum değil.

En eski dillerden Akkadça da “gildu” sözcüğü İbraniceye “geled”, Aramiceye “gelad” ve Arapçaya “celd- cild” olarak geçerek günümüzde kullandığımız cilt sözcüğüne dönüşmüştür. (5) (Derinin direngen yapısından kavramsal kökünü olan “celadet-dirençli” sözcüğü ve yine deriyi kırbaçlayarak infaz gerçekleştiren kişi için kullanılan “cellat” sözcüğü de bu kökten türemiştir.)

Aynı dönemde benzer bir coğrafyadan yola çıkan “Deroto” sözcüğü Avesta dilinde hayvan derisi ve post anlamına gelmektedir. Avesta dilindeki deroto eski Yunancaya deri yüzmek anlamında “Dero” olarak geçer ve doro-dermo anlamıyla bedene ait unsur olarak kullanılır. Eski Yunancada kullanılan dermo sözcüğünün deri ile ilişkili olarak kullanılan Latince anlatımlarda “Derma” sözcüğüne dönüştüğünü görmekteyiz. Eski Türkçede aynı anlamda kullanılan “Teri” sözcüğü ise eski Yunancadan alınarak günümüz Türkçesinde kullanılan “deri” sözcüğüne dönüşmüştür. (6)

Her ne şekilde olursa olsun insanoğlunun tarih boyunca deri ve deri ile ilgili konularda sözü edilenin içsel veya dışsal anlamına yönelik kavramsal ayırım yapma gereksinimi duyduğu görülüyor.

Sonuç olarak bizi dış dünyadan ayıran koruyan kollayan organ, içsel bir unsur anlamıyla üzerine koskoca dermatoloji bilimi inşa edilen “derma-deri” sözcüğü tercih edilirken, kimliğimizi tanımlayan ve üzerimizdeki sosyal algıyı şekillendiren dışsal bir unsurdan söz edildiğinde ise devasa kozmetik sektörünün üzerine inşa edildiği “cilt,skin” sözcüğü daha yaygın kullanılıyor.

Dermatoloji uzmanlık alanının kozmetik ile iç içe geçtiği ve giderek artan sıklıkla sınır tartışmalarının yaşandığı durumlarda yukarıda sözü edilen içsel-dışsal ayırımı kullanılarak tarafların düşünsel arka planlarını netleştirmeleri, çözüme yönelik ortak aklı oluşturmak için iyi bir başlangıç gibi görünüyor.

Mehmet Uhri

Kaynaklar;

1- https://www.britannica.com/topic/Medea-Greek-mythology

2- Cosmetic dermatology versus cosmetology: A misnomer in need of urgent correction Year : 2008  |  Volume : 74  |  Issue : 2  |  Page : 92-93 Shyam B Verma, Zoe D Draelos

3-http://www.differencebetween.info/difference-between-dermatologist-and-cosmetologist

4-Tractatus Logico-Philosophicus Ludwig Wittgenstein Metis Yayınları 2016 Çev: Oruç Aruoba ISBN 9753425599

5- http://www.assyrianlanguages.org/akkadian/index_en.php

6- http://www.nisanyansozluk.com/?k=deri

Zamanın Mandalları

Aralık 6th, 2017

img_9860

Divriği esnaf çarşısı zamanda kaybolmuş hali ve her günkü dinginliği ile günü yarılamıştı. Yaz sıcağının iyice hissedildiği çarşı hayli durağan günlerinden birini daha yaşıyordu. Cemal dayının saatçi dükkânını ise fotoğraf makinem için uygun pil ararken sora sora bulmuştum. Çarşı içinde birkaç metrekarelik ufacık yerde kendi gibi yaşlı, bildiğimiz kurmalı saatlerin tamiri ile uğraşıyordu. Aradığım pili gösterip ümitsizce olup olmadığını sordum. Elindeki Serkisof marka köstekli saati masaya bırakıp pili eline aldı. Gözündeki lupa yaklaştırıp üstündeki yazıları okumaya çalıştı. Pili masaya koyup köstekli saati eline alıp tamire devam etti. Tüm bu süreç içinde hiç konuşmamış ve soruma cevap vermemiş olması canımı sıkmıştı.  Pili alıp çıkmaya davrandığımda “bekle hele selamsız” diye seslendi. Sağ gözünden lupu indirmeden kafasını kaldırıp bana baktı.

- Dükkâna destursuz, selamsız girdiğine göre buralardan değilsin. Otur, az bekle…

- Aradığım pil elinizde var mı?

- Bakmam lazım. Sanırım bir tane olacak. Lakin elimdekinin zembereği dağılmadan vidalarını sıkıştırmam gerek. İşin aceleyse sonra gel diyeceğim ama bu gün erken kapatacağım. Beklemende fayda var.

img_9856Tezgâhın önündeki tabureye oturup sessizce dükkânı izlemeye başladım. Camekânın içi kurmalı kol saatleri ve köstekli saatlerle doluydu. Ustanın arkasında ise çoğu antika sayılabilecek duvar saatleri asılıydı. Sokaktan gelen geçen Cemal dayıya selam ettikçe kafasını kaldırıp eliyle selama karşılık veriyor sonra tekrar işine dönüyordu. Bir süre sonra yüzünü ekşitip elindeki köstekli saati tezgâha bıraktı. “Bu da benim gibi yaşlandıkça ayar tutmayanlardan. Uğraştıracak anlaşılan. Daha fazla bekletmeyeyim seni. Ne de olsa yolcusun.” Diyerek çekmecelerini karıştırmaya başladı. Bu arada dışarıdan geçen çaycı çırağına iki çay siparişi verdi. Aramayı sürdürürken nereden gelip nereye gitmekte olduğumu, ne iş yaptığımı sordu. Hekim olduğumu söyleyince gülümseyerek “içeriye selamsız girmenden anlamış, doktor veya avukat olduğunu düşünmüştüm” dedi. Açıklama beklediğimi görünce “Bazı meslekler adamın ayarını bozar. Hekimlik ve avukatlık gibi meslekler hep derdi sıkıntısı olan ile uğraştığı için selama sabaha gerek duymaz. Kaptırırsan her yerde öyle davranmaya başlarsın” diyerek açıkladı.

Çaylarımızı yudumlarken 57 yıldır aynı çarşıda saat tamirciliği yaptığını, telefon idaresinden emekli olduğunu, dükkânın yerini birkaç kez değiştirse de saatçiliği bırakmadığını anlattı. Bu saatlerin artık kullanılmadığını hatta cep telefonları yüzünden saat kullanımının da azaldığını vurgulayıp kurmalı saatlerin alıcısı olup olmadığını sordum.

- Haklısın, her şey gibi saatler de değişti. Ama saatler değişse de insan kolay değişmiyor. Bir kere saatsiz insan olmaz. Buradan bakınca içeriden saatli ve dışarıdan saatli olmak üzere iki tip insan olduğunu söyleyebilirim.

- Sizce ben hangilerinden oluyorum?

- Kolunda saat olmadığına göre saati içinde olanlardansın. Onlar kendi zamanlarını yaratıp yönetme derdindedir. Sabırsız olurlar. Zaten o yüzden elimdeki işi bıraktım.

- Peki ya saati dışarıda olanlar?

- Zamanın kendilerini yönetmesine ses çıkarmayanlardır. Zaman onları yönetir. Ellerinden tutar büyütür, gezdirir. Herkesçe daha çok kabul gören onlardır. Zamanın ruhuna uygun yaşarlar. Diğerlerine göre hayli kalabalık olduklarını söyleyebilirim.

- Çok farklı görünüyorlar. Bu iki tip insan anlaşabilir mi?

- Görünüşte anlaşıyor sanırsın. Ama anlaşmaları zordur. Birinciler günde beş vakit bağıra çağıra camiye çağrılıyor olmaktan rahatsız olup çoğunlukla gitmezler. Diğerleri için ise bu bir sorun değildir. Kolunda saat taşımaktan haz etmeyenlerin derdi kendine ait zaman bulabilmektir. Telaşla işini bitirip kendine ait zaman yaratma derdinde oldukları için çalışkan ve becerikli görünürler. Kurmalı saatlerin meraklısı da onlardır. Ancak kendi kurup çalıştırdıkları, ayarını kendi yaptıkları saatleri kullanabilirler.

- Peki ya siz? Siz hangi tip olduğunuza karar verebildiniz mi?

- Eskiden sorsan kendi zamanına hapsolmayı seçenlerdenim diye cevap verirdim.

Duvarda asılı duran hayli eski irice duvar saatini işaret etti;

- Anladım ki; hayat şu saatin ding dongları arasına sığdırdığımız anlardan oluşuyor. Onları öncelik sonralık sırasına koymamız için zamanı kullanıyoruz.

- Nasıl yani?

- Şöyle anlatayım; Bence zaman bir çamaşır ipinden farksız. İpe dizdiğimiz anılarımız da ıslak giysilerimiz. Islakken ağır oldukları için iyi hatırlıyoruz. Kuruyan çamaşırlar gibi anılar da hafifliyor. Unutup başka  şeylere dönüştürüyor sonra geriye bakıp ne yaşadım diye kendimizle hesaplaşıyoruz. Üstelik mandalın yettiğince anı biriktirip saklamayı başarıyoruz. Mandalın yoksa anılar da uçup gidiyor, kayboluyor.

- İyi de o zaman neden zamanı kovalıyoruz? Her tarafı saat dolu bu dükkân bu çaba, boşuna mı?

- Yahu anlamadın mı? Kendi zamanını bulabilirsen, ipin mandalın varsa hayatını belki bir düzene koyabilirsin. Yoksa hep onun bunun ipine, o ipe asıp kuruttuklarına bakar seyirci olursun. Hep başkalarının zamanını kovalarsın. Zembereğini kendi kurduğun, çalıştırdığın, ayar verdiğin bir hayat yerine hiç bilmediğin birilerinin hayatını yaşar geçer gidersin. Seçim sana kalmış.

img_9854

Bu arada çekmeceleri karıştırmayı sürdürdü. Sonra aniden ayağa kalkıp arkasındaki vitrine yöneldi. “Tabii ya. Kaybederim diye kösteklilerin yanına ayırmıştım. İyi mandallamayınca unutuveriyor insan. Gözün aydın aradığın pil bulundu” dedi. Pili fotoğraf makineme yerleştirip iznini alarak birkaç fotoğrafını çektim. Beklediğimin çok altında fiyat söyleyince ön yargılarımdan utandım. Çay ve muhabbet için teşekkür edip izin istedim.  Ayağa kalkıp elimi sıktı. “Hadi git artık. Ha bir de hep o kameranın ardına saklanma. Arada kendin de kameranın önüne geç. Fotoğraflayıp saklayacakların arasında kendinden de bir şeyler olsun.” Dedi. Oturup köstekli saati yeniden eline aldı. Sağ gözüne lupunu takıp tamire koyuldu. Kafam karışmıştı. Dışarı çıkıp dükkâna bir kez daha baktım. Bizimki kafasını kaldırıp gülümserken eliyle hadi git dercesine bir işaret yaptı. Sonra tekrar işine döndü.

Mehmet Uhri

Kahve Fincanı

Kasım 12th, 2017

img_2564

Askerliğimi patoloji uzmanı olarak yapıyordum. Askeri hastanede ve bulunduğum coğrafyada tek patoloji uzmanı olarak çalışıyordum. Kapım çalındı. İçeri giren orta yaşlı, düzgün giyimli bir bayan görüşmek istediğini söyledi. Hastaneye kadın hastalıkları nedeniyle muayeneye geldiğini, muayene eden hekimin rahim ağzında kanser olabileceğinden şüphelendiği bir yara gördüğünü ve tahlil için parça aldığından söz etti.

Parçayı teslim ederken hayli tedirgin görünüyordu. Ancak önemli bir sorun vardı. Gün bitiminde izne ayrılıyordum. Tahlilin sonuçlanması için bir ay beklemesi gerekeceğini, isterse çevredeki büyük şehirlerden birine götürüp patolojik incelemeyi yaptırabileceğini söylememe karşın maddi durumlarının iyi olmadığını söyleyip tahlili bıraktı.

Bir ay kadar sonra hastamız tahlilini almak için geldiğinde sonucun temiz çıktığını, kanser olmadığını söyledim. Sevinç içinde verilen tedavi ile yakınmalarının da geçtiğini söyledi. Kanser şüphesiyle hastamızı bir ay kadar oyalamış olduğumuz için üzgün olduğumu anlatmaya çalışırken “Üzülmeyin doktor bey. Asıl benim size teşekkür etmem gerekiyor. Siz farkında olmadan bana büyük iyilik yaptınız” dedi. Şaşırmıştım. Açıklama rica ettim.

- Doktor bey, 9 yıllık evliyim, 6 yaşında bir de kızım var. Eşim ile görücü usulü evlendik. Eşim astsubaydır. Her akşam içer ve bizlere hiç de iyi davranmazdı. Mutlu olmasam da kızımın hatırına katlanıp, düşünmeden ve sorgulamadan yaşamaya çabalıyordum.

- Eeeeeee?

- Bir gün hastaneye muayeneye geldim. Kadın hastalıkları doktoru bana rahmimde kanser olabileceğini düşündüğünü söyledi. Parça alıp size tahlil için gönderdiği gün sanki dünya başıma yıkıldı. Tahlil sonucunun çıkması sürecinde hep kanser olduğumu ve kısa bir süre sonra ölüp gideceğimi düşündüm. Bu süre içinde önce her şeye ve herkese kızgındım. Sonra yavaş yavaş kanser olup ölebileceğim gerçeği ile yaşamak zorunda olduğumu kabullenmeye başladım. Henüz adı konmamıştı ama kanserin adı bile yetti, doktor bey. İşte o zaman hayatımda çok şey değişti.

- Nasıl bir değişiklik oldu hayatınızda?

- Madem hayatımın sonu yaklaştı, kendime halen yaşadığım hayattan memnun olup olmadığımı, kalan hayatımı bu şekilde yaşamak isteyip istemediğimi sordum.

- Sormaya korkuyorum ama nasıl yanıtladınız. Hayatınızda neleri değiştirdiniz?

- Önce sevmediğim halde katlanmaya çalıştığım o sarhoş kocamı hayatımdan çıkardım. Çocuğumu da alıp beni her zaman seven uzaktaki o insanlara, annemin ve babamın yanına taşındım. Boşanma işlemlerine başladım. Bundan sonraki hayatımın önemli olduğunu, yaşamak istemediğim bir hayata sabrederek sadece zaman kaybettiğimi anladım.

Bir anda sırtımdan soğuk bir ter aktığını hissetim. Yıllık izin nedeniyle tanının gecikmiş olması korku ve kaygıyı arttırmış, hastamızın hayatını derinden etkilemiştim. İstemeden de olsa bir ailenin dağılmasına neden olduğum için kendimi suçlu hissediyordum. Ancak hanımefendi halinden memnundu.

- Üstelik siz bana daha da büyük bir iyilik yaptınız ve kanser olmadığımı müjdelediniz. İşte bunun için size teşekkür borçluyum. Hayatımı yeniden planlamak için farkında olmadan büyük iyilik yaptınız. Bana kaybetmiş olduğum hayatımı geri verdiniz.

- Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

- Kendime yeni bir hayat rotası çizdim. Evliliğim nedeniyle yarıda bıraktığım üniversite öğrenimime geri dönüyorum. Yarım günlük bir iş buldum. Hem çalışıp hem okuyacağım. Kızım ilkokula dedesinin ve anneannesinin yanında başlayacak. Bundan sonra kimsenin bana yaşamak istemediğim bir hayatı dayatmasına da izin vermeyeceğim. Bu konuda kararlıyım.

Bir şeyler söylemek istiyordum. Ancak söyleyecek söz bulamıyordum. Yine de üzgün olduğumu söylemeye çalışırken eliyle işaret edip beni durdurdu.

- Doktor bey bir şey söylemeniz gerekmiyor. Sizi bana Allah gönderdi. Tekrar teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız.

Bu sözlerden sonra çantasından çıkardığı ve içinde seramik kahve fincanı bulunan küçük hediye paketini  “benden size küçük bir hatıra kalsın istiyorum, lütfen kabul edin” diyerek masama bıraktı. Geldiği gibi sessizce uzaklaştı.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu anıya ait video-anlatıya ulaşmak için; Kahve fincanı tıklayın…linkini kullanabilirsiniz.

Hasta Yakını

Kasım 12th, 2017

img_2582

Yaşlıca bir beyefendi eşinden alınmış ve üzerine “acil bakılması ricasıyla” notu düşülmüş biyopsi materyalini tahlil için laboratuvara getirmişti. Bölüm sekreteri gereken işlemleri yapıp tahlil sonucunun en kısa sürede çıkacağı bilgisini verdi. Ancak hasta yakını ısrarla doktor ile görüşmek istediğini söyleyince mikroskobumun başından kalkarak ne istediğini sordum. Özel görüşmek istediğini söyleyince odama davet ettim.

- Doktor bey sana bir tahlil getirdim. Eşimden alındı. Kanser mi? değil mi? Sen bakacakmışsın.

- Doğrudur.

- Doktor bey ben tahlil ücretinin hepsini peşin ödedim. Gözünü seveyim doktor bey farkı neyse onu da ödeyeyim, ne istersen söyle vereyim. Yeter ki kötü bir şey yazma.

Karşımda hastasına kötü tanı vermemem için rüşvet teklif edecek kadar gerçeklerden kaçma isteğinde paniklemiş bir hasta yakını vardı. Konuşturup sakinleştirmeye çalıştım.

- Anlıyorum. Önce tahlil sonucu çıksın sonra detaylı konuşuruz.  Hanımınız için doğru olan, gereken neyse onu yapacağız merak etmeyin.

- İstediğimin mantıklı olmadığının farkındayım, doktor bey. Bu kadın 35 yıllık hayat arkadaşım. Benim, çocuklarımın, şimdilerde de torunlarımın kahrımı hiç sesini çıkarmadan çekti.

Anlatmak istediğini anlayamamış biraz da ön yargıyla kadının hasta olmasının yakınlarının rahatını kaçıracağını düşünerek içerlemeye başlamıştım.

- Daha ne istiyorsunuz kadından, rahat bırakın artık, kim bakacaksa bakar torunlarınıza, siz hanımınızla ilgilenin.

- Doktor bey anlamadın. Bundan sonra ne olacak diye dertlenmiyorum. Ben bunca şeyi borçlu olduğum kadın için üzülmekten başka bir şey yapamamaktan korkuyorum. Gelip seninle paylaştığım şu korkularımı bunca sene hanıma anlatmadığımdan ve anlatamayacak olmaktan korkuyorum. Böyle bir borcu bu güne kadar hissetmediğime yanıyorum.

- Durun hele. Henüz teşhis koymadık. Belki kötü bir şey çıkmaz.

- Ben biliyorum doktor bey, sen görevini yapacaksın karım kanser ise kanser diyeceksin ve onu tedavi etmeye uğraşacaksınız. Elinizden geleni yapacaksınız hanımım her zamanki gibi kendisi için bir şeyler yapılmasını istemeyecek, gösterilen ilgiden sıkılacak.

- Bu kadar çabuk karar vermeyin. Henüz kanser olup olmadığını bilmiyoruz.

- Artık önemi yok, doktor bey. Hanımım kanser olsa da olmasa da önemli değil. Bunca sene hayat arkadaşı olan bu kadını kaybedebileceğimi hatırlattınız ya bana…  Bu kadın için ben hiç bir şey yapmadım. Kadıncağız bizler için çalışmaktan başka bir hayat bilmedi.

Ayağa kalktı iki elini masaya dayayıp gözlerimin içine bakarak “Sizler hanımımı tedavi edebilirsiniz belki ama vicdanımdaki sızı ile ilgilenmezsiniz. Sadece kaybedeceklerimin neler olabileceğini gösterir ve kenara çekilirsiniz. Sizler hastalar için varsınız ama benim gibi elindekilerden haberi olmayan hasta yakınlarını kim tedavi edecek? Vicdanımdaki sızıyı neyle söküp alacaksınız doktor bey?” dedi. Kısa bir sessizlikten sonra arkasını dönüp odadan çıktı.

Gerçekte hepimizin o beyefendi gibi birer hasta yakını olduğumuzu düşündüm. Günü zamanı yeri belli olmayan hasta yakınıyız, hepimiz. Zamanı geldiğine hasta yakınını oynamanın hiç kolay olmadığını da o beyefendiden öğrendim.

Hastamızda kanser saptandı. Uygun cerrahi ve sabır gerektiren onkolojik takiple korkulan olmadı.

Yaşadığı mütevazı hayattan yakınmayan ve torunlarıyla ilgilenmeyi sürdüren o büyükannenin yüzünü hiç görmemiş olsam da yaşadığını bilmenin, o güzel çifti bir arada hayal etmenin, iş yükü altında bunaldığım zamanlarda iyi geldiğini itiraf etmeliyim.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu anıya ait video-anlatıya ulaşmak için; HASTAYAKINI linkini kullanabilirsiniz.




Bugün gencecik 3 hekim intihar etti.  

Ekim 30th, 2017

36-saat-nobet-tutan-asistan-do-mansetBugün 30 Ekim 2017. Bugün gencecik üç hekim intihar etti.

Yaklaşmakta olduğunu gördüğümüz, olmasından ürktüğümüz ancak çaresizce beklediğimiz, bu değil miydi? Günden güne artan intiharlar ve intihar haberlerinin neredeyse sıradanlaştığı bir gündeme hızlıca yuvarlanıverdik. Durum o kadar ayyuka çıktı ki; intihar edenler toplumun yetişmesi için kaynaklarını aktardığı, ailelerinin üstlerine titrediği, gecesiyle gündüzüyle çok zor bir eğitimden geçip yetişen doktorlar olmaya başlayınca mızrak çuvala sığmaz oldu.

Doktorlar intihar ediyor. Hem de umut dolu bir gelecek için yıllarını verdiği zorlu sınavlar ve eğitimlerden geçtikten sonra tükenmişlik içinde hayatlarından vaz geçiyorlar. Üstelik bu durum henüz sadece buz dağının görünen yüzünü işaret ediyor.

Farkında mısınız? Canlarımızı, hayatına kıymayı düşünecek kadar tükenmişlik yaşayan veya eyleme kalkışmaya cesaret edemeyen o bezgin hekimlere emanet ediyoruz.

Ülkenin geleceği olan insanların, ülkenin yarınlarının böylesine tükenmişlik içinde hayattan kolayca vaz geçebilmelerini sağlayan ortamın sorumlusu hepimiziz. Geleceğimiz ölürken sesini çıkarmadan öylece durup “ben ne yapabilirim ki?” şaşkınlığı içinde duranlar da dahil olmak üzere hepimiz bu akıl tutulmasının sorumlusuyuz.

Dahası, intihar eğilimi hekimlerle sınırlı da değil. Toplumun geneline yayılan ve istatistiklere de yansıyan intihar olayları biraz da dini nedenlerle kısa sürede örtbas etmeye çalışılmasa sorunun kontrol edilebilir boyutları aşmakta olduğu ortaya çıkacak.

Sosyologların “anomi” olarak tarif ettiği ve insanları bir arada tutan ortak değerlerin yitirilmesi biçiminde tanımlanan bir toplumsal hastalığa tutulduğumuzun çoğumuz farkındayız. İyi kötü bizleri bir arada tutan “eşitlik, özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, insan onuruna saygı” gibi insanlığın ortak aklının ürünü kavramlarda bile uzlaşamadığımızı görmek zorundayız.

Anomi yaşanan toplumlarda intihar salgınlarının kaçınılmaz olduğunu bilen ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanları ise bir süredir böyle bir salgına hazırlıklı olunması konusunda seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Halk sağlığı yasası olmasına karşın yıllardır mecliste görüşülmeyi bekleyen ancak türlü saiklerle gündeme gelmeyen ruh sağlığı yasası olmayan bir toplum olmanın utancı hepimize yeter.

Canlarımızı emanet ettiğimiz gencecik hekimlere tutunacak ortak değer bırakmayıp tükenmişliğe umutsuzluğa, çaresizliğe, hayatlarından vaz geçmeye iten ortamın sorumlusu hepimiziz.

Toplumu bir arada tutan ortak değerlerden uzaklaştıkça anomi girdabının şiddetleneceğini ve ülkenin geleceği olan eğitimli insanları da içine alıp kitlesel bir tükenişe gitmekte olduğumuzu görebilmek ve bir şeyler yapmak için geç kalmadığımızı umuyorum.

Bugün 30 Ekim 2017. Bugün gencecik 3 hekim intihar etti.

Dr. Mehmet Uhri

Başın Öne Eğilmesin

Ekim 22nd, 2017

f309aa179a

Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olayları günden güne arttıkça münferit olmaktan çıkıp haber değeri bile taşımaz oldu. Konu o kadar sıradanlaştı ki sağlık çalışanlarının dövüş eğitimi almaya başlamasının daha çok haber değeri taşıdığına şahit oluyoruz. Hekimler ise başını ellerinin arasına alıp kara kara kendilerini bu şiddet sarmalından nasıl koruyabileceklerini düşünüyor. Şiddeti önleyebilmek için hastane girişlerine arama cihazlarının konulması, polisiye önlemlerin arttırılması tartışılıyor. Meslek örgütleri her seferinde şiddet mağdurlarına destek verip ses çıkarsa da kamuoyunda ilgi ve duyarlılık günden güne azalıyor.  Hastalığın gerçek nedenini araştırmak yerine semptomları tedavi etmeye çalışmanın bir işe yaramayacağı ve sorunu daha da büyüteceği gün gibi ortadayken polisiye önlemlerin çözüm olmayacağını da görmek zorundayız.

Hasta ve yakınlarının sağlık sistemine güven duymamaları ve yaşanan aksiliklerin sorumlusu olarak karşılarındaki sağlık çalışanını görme eğilimi, hekimlerin de hastalarını olası tehdit unsuru olarak görüyor olması kısır döngüye dönüşüp şiddet sarmalını besliyor.

Peki ne oldu ve nasıl oldu da sağlık çalışanları böylesi bir güven yitimine uğradı? Sağlık sisteminde yaşanan her türlü aksiliğin sorumlusu olarak görülmeye başlandı?

Şiddet özünde bir iletişim biçimi olarak kabul edilir. Genellikle sözle anlaşılamayan noktada gücü olanın sözünü dinletme çabası biçiminde ortaya çıkar. Yaşananlara öfkeyi ifade etmek amacıyla başvurulan bir cezalandırma biçimi olarak görüldüğünde de özünde yine bir iletişimsizlik yatmaktadır.

Bilindiği gibi meslekler kimliklerimizdir. Sosyalleşmemizi gerçekleştirirken kimliklerimizi kullanırız. Evde anne veya baba olur, sokakta komşu, yolda yolcu, iş ortamında ise mesleğimizin gerektirdiği sosyal rollerimizle yaşarız. Üstlendiğimiz bu sosyal rollerin gerektirdiği bilgi birikimi, ahlak ve sorumluluk bilinci ile davrandığımızda o rolün hakkını verir ve kendimizi iyi hissederiz.

Büründüğümüz sosyal rollerin de toplum içinde edindiği değerler farklıdır. Felsefi anlamda başlangıcından beri bir adanışı gerektirdiği, kendini geri çekip başkalarının sağlığına odaklanma üzerine kurulduğu için hekimlik tüm toplumlarda saygınlığı yüksek mesleklerdendir. Sosyolojik olarak her sosyal rolün ekonomik ve psikolojik olmak üzere iki değeri olduğu kabul edilir. Sözgelimi işgücüne gereksinim duyulan kırsal topluluklarda çocuğun iş gücü ve gelecek sigortası anlamında ekonomik değeri psikolojik değerinden fazladır. Bu nedenle baba kimliği ekonomik değerleri öne alarak daha baskıcı ve ruhsal tatminden uzak olarak şekillenir. Şehir ortamında ise roller tersine döner.

Hekimlik mesleğinin ise psikolojik değeri geçtiğimiz yüzyıla kadar ekonomik değerinin hep önündeydi. Herhangi bir sosyal ortamda doğumunu gerçekleştirdiğiniz bir çocuğun elinizi öpmesi, hastanızın yanınıza gelip sizi saygıyla selamlaması ekonomik değer taşımasa da mesleki tatmin açısından hayli doyurucu olabilmekteydi. Örnekler çoğaltılabilir.

19. yüzyılda kolonyalizmden sonra küresel piyasa sisteminin yeni pazar arayışları, olmayan pazarların yaratılması ve piyasalaştırılması biçiminde bir çözüm üretti. Devletin temel görevlerinden kabul edilen eğitim ve güvenlik hizmetlerinin piyasalaşması ile başlayan süreç geçtiğimiz yüzyılın sonuna doğru sağlığın piyasalaşması ile devam etti. Görünen o ki; yakın bir gelecekte hukuk sisteminin piyasalaşmasına da şahit olacağız.

Sağlık sisteminin piyasalaşması verimlilik, kar, sürdürülebilirlik, kalite, maksimizasyon, rekabet, inovasyon gibi pek çok öncülün sağlık sistemine yerleşip mesleğin biçim değiştirmesine yol açtı. Bu dönüşümün sağlık hizmet kalitesinin standardizasyonu, kalite ilkelerinin uygulanması, hizmetin yaygınlık ve etkinlik kazanması şeklinde olumlu sonuçları olmasına karşın mesleğin ekonomik değerinin psikolojik değerinin önüne geçmesi gibi bir sonucu daha oldu. Hekimler çalıştığı kurumun marka değeri, kazandırdığı meblağ ve bunun üzerinden kazanç elde etme şeklinde yeni bir mesleki yapılanma içine itildi. Mesleğin ekonomik değeri ön plana çıktıkça hekimlerin kendi aralarında ekonomik rekabetinin arttığı, maddi değerlerin daha çok konuşulduğu yeni bir döneme girildi.

12982Hekimlik mesleği psikolojik anlamda tatmin edici olmaktan uzaklaşıp ekonomik rekabet ortamına itildikçe, bir başka deyişle felsefesinde yatan insana – hastaya adanmışlık yerini kuruma, patrona adanmışlığa bıraktıkça toplumun gözünde de değerini yitirmeye başladı. Sağlık çalışanlarına yönelik giderek artan şiddetin arka planında, insanların canını emanet ettiği hekime kuşkuyla bakmasının yattığını da görmek zorundayız.

Bu şartlar altında geleneksel hekimlik değerleri öğretilerek mezun olan hekimler kendilerini o değerlere çok uzak bir piyasanın ortasında buldular. Hastaları üzerinden kuruma para kazandıran, kazandırdığı paraya göre değer görüp maaş alan, hastaya – insana dair öncüllerin yerine piyasa öncüllerini kullanması beklenen bir cendereye sokuldular. Uyum gösterip oyunu bu yeni kurallara göre oynamayı başaranların yıldızının parladığına, geleneksel değerler ile hekimlik yapmaya direnenlerin cezalandırıldığına da şahit oldular.

Dahası sağlık kuruluşlarının yöneticileri de piyasanın gerektirdiği verimlilik, kalite, kar, rekabet, sürdürülebilirlik, inovasyon beklentilerine hizmet edecek biçimde “ciro” odaklı karneler ile denetlenir oldular. Bu şartlar altında hastalar kendi sırtlarından sisteme para kazandırmaya çalışan hekimlerine güven duymamaya başladılar. Sosyal güvenlik sistemlerini iflasa sürükleyen sağlık faturalarına karşılık toplumun daha sağlıklı olamaması da bu güvensizliği arttırdı.

Sağlık piyasasının büyük sermayenin kontrolüne girmesiyle hekimler sağlık sisteminde söz sahibi olma özelliklerini de yitirdiler. Sağlık politikaları üzerinden seslerini duyurmaya çalışsalar da dinleyen olmadı. Tüm bunlara karşın piyasalaşan sağlık ortamında yaşanan her türlü sorunun muhatabı olarak görülmeye devam edildi.

Piyasalaşan sağlık ortamının getirdiği karşılıklı güvensizlik sarmalının hekim ile hasta arasındaki iletişimi kopardığını ve bir diğer iletişim biçimi olan şiddeti körükleyeceğini görmek için kahin olmaya gerek yok. Dahası, alternatif tıp yöntemlerinin toplumca giderek daha çok kabul görüp talep ediliyor olmasının altında da hekimler üzerinden sağlık sistemine olan güven azalmasının yattığını görmek zorundayız.

Üstelik daha yolun başındayız. Sağlık piyasası büyümeye ve karlılığını arttırmaya devam ettikçe hasta ile hekim arasındaki güvensizlik kısır döngüsünün kırılması zor görünüyor. Ancak doğa kurallarına aykırı olan bu durumun çok gitmeyeceğinin de farkında olmak gerekiyor. Sağlık sisteminin bu haliyle daha da kaotik bir ortama doğru gitmekte olduğunu haykırmaya çalışan hekim meslek örgütleri karşılıklı güvensizlik iklimini kırıp hasta ve hasta yakınlarını yanlarına almak zorundadır. Bunun için yaşanan şiddet sarmalına rağmen sağlık çalışanları ile hasta ve yakınları arasındaki iletişim kanallarının açık kalmasını sağlamak, umutları canlı tutmak için iyi bir başlangıç olacaktır.

22Sağlığın paraya tedavül edilemeyecek bir değer olduğunda uzlaşılıp sermayenin kar hırsı gün gelip sınırlandığında, olasıdır ki sağlık piyasası sermaye için karlı olmaktan çıkacaktır. İşte o zaman enkazı kaldırabilme ve karşılıklı güveni yeniden sağlamada sağlık çalışanları ile toplum arasındaki iletişim kanalları büyük önem taşıyacaktır.

Sağlık meslek örgütleri, sağlığın piyasalaşmasının kimseye yarar getirmeyeceğini, artan sağlık faturalarına karşılık toplumun daha sağlıklı olmasının sağlanamayacağını, şiddet ve alternatif arayışlar başta olmak üzere pek çok yeni sorun doğuracağını yıllardır haykırıyor. Teşhis yanlış olunca tedavinin yararı olmayacağını hepimiz biliyoruz. Sağlık alanında artan şiddet olayları için alınması istenen güvenlik önlemleri ve polisiye yaptırımların güvensizlik kısır döngüsünü besleyerek sağlık çalışanlarını toplumdan daha da uzaklaştırabileceğini görmek zorundayız.

Bu hastalıktan sağlık çalışanları ile, hasta ve hasta yakınlarının el ele verip sağlığın piyasaya terk edilemeyecek bir insan hakkı olduğu konusunda seslerini duyurmaya başlamasıyla kurtulabileceğimizi düşünüyorum.

Dr. Mehmet Uhri

Heves Kuşu

Ekim 5th, 2017

img_9555

Hastamız 70′li yaşların ortalarında hiç okula gitmemiş bir köy kadınıydı. Yaşına göre dinç görünse de ilerlemiş yaşın getirdiği sorunlara eklem ağrıları da eşlik ediyor, hareket etmede zorlanıyordu. Çocukları annelerinin üzerine titriyor, her gece sırayla hastanede yanında kalıyorlardı. Hastamız ise onca rahatsızlığına karşın hastanede kalmak istemiyor, “beni köyüme götürün” diye söyleniyordu. İlk izlenimlerimiz aksi, nemrut ve inatçı ihtiyarlardan olduğu yönündeydi. Ancak gülen yüzü ve sakin tavırlarıyla kısa sürede hepimizi tavlamayı başardı. Hastane kuralları ona göre değildi. Yatağında durmuyor, kendini iyi hissettiği zamanlarda odasını terk edip hastane içinde gezinmesi sorun oluyordu. Geceleri nöbetçi hemşirelerle muhabbet ettiklerini, yemek tarifleri verip hatta uygun olan durumlarda yemek bile yaptıklarını sonradan öğrendik. O küçücük hemşire odasında elektrik ocağında kaynattıkları sütten yoğurt mayalayıp ertesi gün servis çalışanlarına ikram ettiklerine de şahit olduk.

Midesine dokunduğunu söyleyip hastane yemeğini yemiyor, çocuklarının dışarıdan getirttiği lokanta işi yemekleri de beğenmiyordu. Hastane bahçesinden topladığı otları kaynatıp hazırladığı yoğurtla yediğini de çok sonra öğrenecektik.

Hastane kurallarına uymaması sorun olsa da bir şekilde kendini sevdirmişti.

O akşamüstü kalp çarpıntısı ve tansiyon sorunu yaşayınca monitöre bağlayıp serum vermek zorunda kalınmıştı. Bu durum yatağa bağlı kalmasını gerektiriyordu. Tüm bunlardan, o nöbet akşamı hastamızın kendini biraz iyi hissedince kalkmak istediğini söyleyip serumunu çıkarmaya çalışması ve servis hemşiresinin yardım istemesi ile haberim oldu. Yanına gittiğimde yatağında doğrulup “ben iyiyim, çocuklara söz verdim, kalkmam gerek” diyerek ellerime sarıldı. Meğer bizimki karşı koridordaki çocuk kliniğine de arada gider, hatta akşamları yatmadan önce çocukları oyun odasında toplayıp masal anlatırmış. O gece de çocuklara masal için söz vermiş. Tansiyon ve nabzı normale dönmüştü. Gerçekten de durumu stabil görünüyordu. Gerekli önlemleri alarak birlikte gitmek ve çok da uzatmamak şartıyla karşı koridora geçtik. Kızı da bizimle birlikte geldi. Gerçekten çocuklar, anneleri ile birlikte oyun odasında masalcı nineyi bekliyorlardı.

Anlattığı masal, kuşların liderlerini aramak için yola koyulmalarını, gelip geçtikleri yerleri ve bu sırada başlarından geçenleri anlatan bilindik bir destandan uyarlanmış görünüyordu. Çok da güzel anlatıyor, jest ve mimiklerle ilgiyi üzerinde tutmayı başarıyordu. Masal bitip çocuklar anneleri ile odalarına çekilince o kızının kolunda, birlikte servise doğru yürümeye başladık. Yorgun olmasına karşın yüzü yine gülüyordu.

- Bu masalı nereden biliyorsunuz? Bildiğim kadarıyla okumanız yazmanız da yok.

- Anneannem anlatırdı. Daha doğrusu bizim aile içinde hep anlatılan bir masaldır. Ben de fırsat buldukça anlatırım. Masallar anlatıldıkça yaşarmış. Anlatmak lazım.

Odasına vardığımızda yorgunluğu hissediliyordu. Tekrar monitöre bağlayıp serum takmamıza ses çıkarmadı. Kızı yastığını düzeltirken “bu benim en küçük kızım, tekne kazıntısı dediklerinden. Çok duygusaldır, masal dinlerken bile ağlayıverir. Evlenemediği için mi yanımda kaldı, yoksa beni bırakmamak için mi evlenmedi bilemedim doğrusu” deyince kızı “aman anne, başlama yine” diye söylendi. Utanıp yanaklarının kızarmış olduğunu görünce annesi “Mahcup kuşum benim” diyerek kızına sarıldı.

- Doktor bey, daha çok kalacak mıyım? Köyüme dönmek istiyorum, bırakmıyorlar.

- Yaş ilerleyip beden yaşlanınca kolay değil. Bir yer iyileşse öbür taraf bozuluyor. Anlaşılan, bir süre daha buradasın. Hem ne edeceksin köy yerinde? Orada doktoru nereden bulacaksın?

- Biliyorum ama, yine de heves işte. Hani az önce çocuklara anlattığım masalda geçen kuşlar var ya; onlar aslında hepimizin içinde yaşıyor. Zaman içinde bir bir ölseler de bazıları hayatta kalmayı başarıyor. Benim heves kuşum ölmedi. Diğerleri pek eşlik etmeseler de yaşama hevesim hala uçmak istiyor.

- Sana eşlik etmeyen, yani içinde olup da artık yaşamayan kuşlar hangileri?

- Yaş kemale erince insan ilk önce mahcup kuşunu yitiriyor, el âlemi umursamaz oluveriyorsun. Hayal, hayret, tereddüt ve kaygı kuşları da çok dayanmıyor. Hayal kurmadığın gibi gereksiz kaygılardan da kurtuluyor, görüp geçirdikçe hayret etmemeyi öğreniyorsun. Tereddüt etmeden bildiğin gibi yaşıyorsun. Sağlığından gayrı kaygı duymaz oluyorsun. O yüzden doktorlar hariç kimseye eyvallahın olmuyor, çocuklarına bile.

- İyiymiş.

- Bunlar iyi yanları. Ama içinde yaşayan diğer kuşlardan ayrılmak veya onları yaşatmaya uğraşmak hiç kolay değil.

- Hangileri onlar?

Azad kuşu ısrar kuşundan önce ölürse sana yapılan kötülükleri affetmen hiç kolay olmuyor. Kimseyi azat edemiyor, affetmiyorsun. Ve ne yazık ki azat kuşu vefa kuşu ile birlikte hep erken ölenlerden.

- Geriye ne kalıyor?

Korku kuşu, hatıra kuşu ile birlikte ölene kadar seninle yaşıyor. Bilirsin, yaşlandıkça hayat kısa görünmeye, günler birbirine benzemeye başlıyor. O zaman hatıra kuşunu izliyorum. O kanat çırptıkça geçmişi hatırlıyor, oyalanıyorum. Ha bir de yaşlanınca huyu değişir, aksi olur derler ya insanlar için; sevgi ve şefkat kuşları ölenler için söylerler bunu. İçimdeki sevgi ve şefkat kuşlarının yaşıyor olmasını çocuklarımın varlığına borçlu olduğumu düşünüyorum. Hissettiğim kadarıyla arzu ve sevinç kuşları can çekişse de yaşamaya çabalıyor içimde.

- Yani?

- Yani içimde hangi kuşlar hayatta kaldı çok emin olmasam da heves kuşunun yaşadığını ve o kanat çırptıkça yaşama heyecanımın ayakta olduğunu söyleyebilirim. Çocuklara masal anlatacağım diye heves ettim, içimdeki heves kuşu kanatlarını öyle bir çırptı ki az daha yataktan kalkamayacaktım. Allah sizlerden razı olsun doktor bey oğlum.

img_9916

O gece onları ana kız baş başa bırakıp yanlarından ayrıldım. Odama dönüp hastamızın kendince çözümlediği içimizdeki kuşları unutmadan not alma telaşındaydım. Sanırım içimdeki heves kuşu da heyecanıma eşlik ediyordu.

Hastamız birkaç gün sonra taburcu olup köyüne gitse de çok duramayıp tekrar misafirimiz oldu. Fırsattan yararlanıp çocuklara bir kez daha kuşların masalını anlattı. Taburcu olduktan sonra kızıyla birlikte şehirde kaldıklarını ara sıra kızının uğrayıp kullandığı ilaçları reçete ettirdiğini biliyoruz. Bir zamanlar köyünde çektirip hediye ettiği güler yüzlü fotoğrafı hemşire hanımların odasındaki mantar panoda yemek tarifleri ile birlikte asılı duruyor.

Hastamız uzun süredir görünmese de içindeki heves kuşu kanat çırptıkça yine boş durmuyor, birilerine içimizdeki kuşları ve o kuşların masalını aktarıyordur diye düşünüyorum.

Dr. Mehmet UHRİ

Not: Bu anlatının video kaydına aşağıdaki HEVES KUŞU VİDEO linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

HEVES KUŞU VİDEO

Doğnuk

Eylül 27th, 2017

img_0228

“Doğnuğun olmazsa böyle olur elbet” diye söylene söylene ağır adımlarla nöbet odama girdiler. Elinde bastonuyla zorlukla yürüyen yaşlı adam ve kolunda sonradan oğlu olduğunu öğrendiğim beyefendi, nöbetçi başhekimi aradıklarını ve şikayetleri olduklarını söyleyerek güvenlik görevlisi eşliğinde odama gelmişlerdi. İhtiyar hayli öfkeliydi ve söyleniyordu. Acil serviste hasta yakınları arasında tartışma ve kavga çıktığını, hastane güvenlik görevlilerinin müdahale etmek zorunda kaldıklarını biliyordum. Ancak konunun ihtiyar adam ve oğluyla ilişkisini kuramamıştım. Hastamız acil serviste muayene için sıra beklerken yakın bir muhitte farklı etnik kökenli gruplar arasında çıkan sokak kavgası sırasında bıçaklanma nedeniyle hastanemize gelen yaralıların yakınları kendi hastalarına daha önce müdahale edilmesi için doktorun üstüne yürümüştü. Nöbetçi hekim ise kendini korumak için odasına saklanınca kapıyı yumruklamaya başlamışlardı. İşte bu sırada bizim ihtiyar ayağa kalkıp bastonuyla hasta yakınlarının üzerine yürüyüp güvenliğin bile cesaret edemediği işi yapmaya kalkmıştı. Kavganın tarafları kısa süren şaşkınlıktan sonra ihtiyarı kenara itip birbirleriyle dalaşmaya devam edince sorun büyümüş, kolluk kuvvetlerinden gelen destek ile yatıştırılabilmişti. Grupların hastane bahçesinde de olay çıkarmasını önlemek için yaralılardan birini yakındaki hastaneye nakledip ateşle barutun yan yana gelmesini geçici de olsa engellemiştik. İhtiyarın ise öfkesi geçmemişti. Beni görevimi yapmamakla suçluyordu.

- Burası memleket hastanesi değil mi? Bu kadar edepsizlik olur mu?

- İyi de benden ne istiyorsunuz?

- Nöbetçi başhekim senmişsin, öyle diyorlar.

- Doğrudur.

- Hasta olarak hastanene geldim, muayene bile olmadan kavganın ortasında kaldım. İtilip kakıldım, sırtıma yumruk, tekme attılar. Yahu bir Allah’ın kulu çıkıp özür dilemeyecek mi?  Buraya geldiğime pişman olmam mı gerekiyor?

img_0235Oğlu kolundan çekiştirip “uzatma baba” diyerek ortalığı yatıştırmaya çalışınca bizimki hiddetle oğluna dönüp “Burası benim hastanem bunlar benim insanlarım, üzüldüğümü gördükleri halde susup oturacaklar mı? Hepimiz bu ülkenin insanı değil miyiz?” diye söylendi. Nefes nefese kalmıştı.

- Sizden kurumum ve kendi adıma özür diliyorum. Ne yazık ki; her gün benzer olaylar yaşıyoruz ve giderek kendimizi koruyabilmek uğruna hastalarımızın ne düşündüğü ile ilgilenmeyi unutuveriyoruz. Bunu bizlere hatırlattığınız için tekrar teşekkür ediyorum. İzin verirseniz muayenenize eşlik etmek, yanınızda olmak isterim.

- Yok, doktor bey oğlum. Derdim seni işinden alıkoymak değil. Ben başımın çaresine bakarım.

- Dediğiniz gibi burası memleket hastanesi ve işim şu anda sizin yanınızda olmamı gerektiriyor. Başka bir tatsızlık yaşanmaması ve yine özür dilemek zorunda kalmamak için izninizle size eşlik edeceğim.

Bu arada hasta taşımada kullanılan tekerlekli sandalyelerden birini getirtip hastamızı yürütece aldık. Hızlıca muayenesi yapılıp kan tahlilleri ve akciğer filmi çekildi. Yaşanan tatsız olaylar yüzünden hasta ve hasta yakınları da acil servisi terk etmişti. Ortalık sakin görünüyordu.

Film çekimi için soyunması gerektiğinde ceketini çıkarıp bana teslim etti. Eski ve yıpranmış da olsa yakasında Atatürk rozeti göze çarpıyordu. Film çekimi sırasında oğlu ile lafladık. Hastamızın doğup büyüdüğü orta Anadolu köyünde kırk yılı aşkın süreyle muhtarlık yaptığını, sağlık sorunları nedeniyle şehre gelmek zorunda kaldığını anlattı.

Akciğer ile ilgili bulgulara yönelik tedavi düzenlense de altında yatan nedeni bulabilmek için birkaç gün sonra kontrole gelmesi gerektiği söylendi. Kartımı verip kontrol için geldiklerinde beni bulmalarını, yardımcı olup kendimi affettirmek istediğimi söyleyince bizimkinin yüzü aydınlandı.

- Ha şöyle. Kabahat senin olmasa da üzüntü, sıkıntı hepimizin olmalı. Sevdim seni evlat.

- O zaman bir şey soracağım. Odama girerken “doğnuğun olmazsa olacağı budur” diye bir şeyler söylüyordun. Merakımı mazur gör. Ne demeye çalışıyordun?

- Bu doktorlar da her şeyi bilir, bi doğnuğu bilmezler. Sapana benzer iki bacaklı irice bir tahtadır. Köy yerinde eşeğe ne yüklersen yükle iki taraftan birden sıkıca bağlamazsan taşıyamazsın. Hayvan yükünü alınca bir ucuna ip bağlı doğnuğu üstten atar aşağıdan alıp tahtanın ortasını makara gibi kullanır yükü sıkılaştırır, doğnuğun sapına düğümlersin. Onca yükü dağılmadan ancak o sayede taşıyabilirsin.

- İyi de hastane ortasında doğnukla ne işin var? Ne diye söyleniyordun?

- Gelenler yaralı olan yakınlarını bırakmış birbiriyle öldüresiye kavga ediyordu. Aynı ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içiyor olsalar da barış içinde bir arada durmak yerine birbirlerine saldırıyordu. Ettikleri küfürleri burada söylemeye utanırım. Öyle ki; o sırada orada olanlar ve hatta siz çalışanlar da korkmuş, sinmiş, bırakıp gitmeye hazır görünüyordunuz. Daha fazla dayanamayıp üzerlerine yürüdüm ama işe yaramadı.

- Doğnuk olsaydı bunlar yaşanmayacak mıydı?

- Anlamıyor musun? Ülke yükünü aldı ama doğnuğunu yitirdi. Bizleri bir arada tutacak doğnuk olmayınca herkes bir yana dağılıyor.

- Eskiden de böyle değil miydi?

Yakasındaki Atatürk rozetini işaret edip “o bizim doğnuğumuzdu. Fakir de olsak onun sayesinde bir araya gelmiş, birbirimize tutunmuş, yükümüzü alıp iyi kötü yola koyulmuştuk. Ne zaman biri, kollarımın gücü hepinizi bir arada tutmaya yeter, doğnuğa gerek yok diye ortaya çıkıp milleti ikna etti işte o zaman doğnuğu gevşettik. Eh, kol gücü de bir yere kadar.  Yükümüzü almış olsak da doğnuk olmayınca bir yere ilerleyemiyoruz. Baksana, kimsenin kimseye tahammülünün kalmadığı bir ülkeye döndük” Dedi.

img_0231

Birkaç gün sonra baba oğul uğrayıp kontrollerini yaptırdılar. Altta yatan ciddi kalp sorunları nedeniyle bir üst hastaneye sevk edildikten sonra hastamızdan bir daha haber alamadım.

Bir yıla yakın zaman geçmişti. Sabah kapımı çalıp girmek için izin isteyen hastamızın oğluydu. Elindeki naylon torbayı masama bıraktı. Cebinden çıkardığı Atatürk rozetini bana uzatıp “Babamı yakınlarda kaybettik. Bunları size bırakmamı vasiyet etmişti”dedi. Getirdiği torbanın içinde üzerinde ip bağlı hayli eski bir tahta parçası vardı.

- Yoksa rahmetlinin doğnuk dediği alet mi bu?

- Evet. Doğnuk. Babam, bir şeylerin ters gittiğini, zamanının dolmakta olduğunu görünce yakasındaki rozeti ve köyden getirttiği doğnuğu bana verip “o güleç yüzlü doktor beye götür ver, o ne yapacağını bilir” demişti. İlk anda kimden söz ettiğini anlamadığımı görünce kartınızı çıkarıp “bu doktor beye götür” dedi. Birkaç gün sonra da kaybettik. Rozeti yakasından çıkardığını, ilk kez görüyordum.

img_1229Bunları anlatırken gözleri doldu. Bir süre susup yutkundu. İkimiz de hüzünlenmiştik. Rahmetlinin oğlu ayrıldıktan sonra duvarımdaki resimlerden birini çıkarıp yerine o eski ve hayli yıpranmış doğnuğu astım. Mesai arkadaşlarım önceleri anlam veremeyip hayli garipseseler de her fırsatta, tanımaktan onur duyduğum o muhtarı, vasiyetini ve dilim döndüğünce doğnuğun ülke için önemini anlatıyorum.

Rozeti ise önlüğümün yakasında taşıyorum.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu öyküye ait videoya https://youtu.be/foKd-Pc-YYw linkinden ulaşabilirsiniz.