Hayatın Acemisi

Mart 9th, 2017

img_1509

Hastanede mesai bitmek üzereydi. Bir hışım odama girip “o çiçekçiyi bulmamız gerekiyor, hem de hemen” diye söylendi. Çocukluk arkadaşımdı. İlkokula beraber başlamıştık. Zaman içinde farklı yerlere savrulsak da birbirimizi unutmamıştık. Abisinin vefatından beri görüşmemiştik. Cebinden çıkardığı üzerinde ismi yazılı zarfı uzatıp “abim ölmeden önce bunu yazıp bırakmış. Odasını boşaltırken tesadüfen çekmecesinde buldum.” dedi.  Mektuptan çıkan kâğıtta el yazısıyla “O çiçekçiyi bul, vereceği çiçeği mezarıma dik. Dedemin mendilini de gövdesine sar. Parası ödendi.” yazıyordu. Yazılanlardan bir şey anlamadığımı fark edince “o gece hastanede aynı odayı paylaştığımız çiçekçi olmalı, sen de vardın. Hatırlamalısın. Hatta onun bir yerlerde adres veya telefon numarası da olmalı. O çiçekçiyi bulmalıyız” diye üsteledi.

Yavaş yavaş hatırlamaya başlıyordum.

Yıllar sonra karşıma çıkmış kendinden yaşça hayli büyük abisinin rahatsızlığının ciddi olduğunu söyleyip yardım istemişti. Hastalığı hayli ilerlemişti. Tıbbi çabalara beklenen yanıt alınamamış ve tedavi gördüğü hastane son günlerini evinde geçirmesi için taburcu etmişti. Ev ortamında bakımın zor olacağı endişesiyle bir süre daha hastane ortamında kalması için ricacı olmuştu. Görev yaptığım hastanede bir süre yatırılmasını ve destek tedavi verilmesini sağlamıştım. Hastanemizde kalan abisine arkadaşım refakat ediyor geceleri de yanında kalıyordu. İşte o hastane günlerinden biri nöbetime denk gelmiş gece yarısına doğru yanlarına uğrayıp bir süre konuşmuştuk. Hastamız odayı yaşlıca bir beyefendi ile paylaşıyordu.

Hastalığını ve durumun ciddiyetini biliyordu. Sesimi çıkarmadan bir süre onlarla oturdum. Bir ara hastamız bana doğru elini uzatıp pencereye gitmek istediğini söyleyip yardım istedi. Kardeşi araya girmeye çalışsa da hastamız bunu benim yapmamda ısrarcı oldu. Kardeşi hastamızın her gece dışarının soğuk olmasına aldırmadan pencereyi açıp bir süre kafasını dışarı uzattığını odada yatan diğer hastanın ise içerinin düşen sıcaklığı nedeniyle rahatsız olduğunu ancak inatla bunu yapmayı sürdürdüğünü anlattı. Hastamız pencereyi açıp yağan sulu kara aldırmadan bir süre kafasını dışarıda tuttu. Daha fazla üşümemesi için araya girip pencereyi kapattım. Diğer yatakta yatan yaşlı beyefendi ise üşümemek için çoktan yorganın altına girip iyice sarınmıştı. Arkadaşıma bunu neden yaptığını sordum cevap vermeyip abisinin yanıtlamasını bekledi. Hastamız yatağına oturup elimi bıraktı. Kafasını önüne eğdi.

-        Her gün biraz daha eksiliyorum. Bedenimin bu dünyaya tutunamadığının farkındayım ancak düşüncelerim öyle değil. Onlar hiç eksilmedi. Anılar, hisler, fikirler, sorular, yaşanmış yaşanmamış ne varsa hepsi kafamın içinde dönüp duruyor. Onlar eksilmiyor.

-      Onlardan kurtulmak mı istiyorsunuz?

-      Pek sayılmaz. Benimki daha çok bir endişe. Küçüklüğümde dedemin vefatından sonra babama insan ölünce düşüncelere ne oluyor diye sormuştum. Çünkü dedem benimle konuşur hayata dair hep bir şeyler anlatır, vakit geçirir, ilgilenirdi. Söylediklerini pek anlamasam da dedemi çok severdim. Babam ise deden gitmeden düşüncelerini senin için rüzgâra savurdu, rüzgârı iyi dinlersen anlattıklarını işitebilirsin diyerek beni avutmuştu. O günden beri hep rüzgârı dinlerim.

-      Pencereyi açıp rüzgârı mı dinliyorsunuz?

-      Keşke öyle olsaydı. Sıranın bana geldiğini düşünüyor ara sıra kafamı dışarı çıkarıp düşüncelerimi rüzgâra savuruyorum.

-      İşe yarıyor mu?

-      Sanırım hayır. Ama hiçbir şey yapmamaktan iyi olduğunu düşünüyorum. Düşüncelerimi yanıma alıp götüremediğime göre gidebildiği neresi varsa gitsin istiyorum. Dindar olmasam da inançlı biri sayılırım ancak isyan etmeden duramıyorum.

O ana kadar sesi çıkmadan bizleri izleyen diğer hasta, pencerenin kapatılmasıyla içerinin tekrar ısınmasını fırsat bilip yorganı üzerinden atıp yatağında doğruldu. Gözlüklerini ve elindeki gazeteyi etajerin üstüne bıraktı.  Bizlere dönüp “ona buna isyan etmekle zaman yitirmeyip içinden geçip gitmekte olduğumuz hayatı görmeye çalışsaydınız böyle gereksiz konuları dert etmeyecektiniz” gibi bir laf etti. Arkadaşım araya girip “isyan etmeyip de ne yapacaktık? Hem bundan size ne?” diye yanıt verince ortalık az öncekinden de beter soğuyuverdi.  Odada gerginlik tırmanmadan araya girmek istesem de abisi elini kaldırıp bizlere engel oldu. “Açıklamasını bekleyelim” dedi. Hep birlikte yatağında oturan yaşlı adama baktık.

-      Kızmayın hemen. Gerçi ben de gençken böyle çabuk parlardım. Hiç istemem ama siz de en sevdiklerinizi kaybederseniz beni anlarsınız. Önce oğlumu sonra eşimi toprağa verdim. Ben de inançlı biriydim, isyan etmemek için çok uğraştım. Onca yaşam tecrübeme rağmen hayatın acemisi olduğumu üstte olup toprak atarken fark ettim. Yaşamanın zor, ölmenin ne kadar kolay olduğunu gördüm.

-      Peki ya sonra?

-      Peki ya sonra… İşte sorun burada. İnandığım ne varsa bana hep sonra olacaklar konusunda yön gösteriyordu. Yaşanan ne varsa hepsi ölümden sonraya kadar uzanan “peki ya sonra?” sorusunun içinde paketlenip sana sunuluyordu. Hayat yanan bir mum gibi akıp giderken bile sizin az önce yaptığınız gibi sonrayı sorgularken buldum kendimi. Hâlbuki her şey olup bitmişti. Onları orada bırakıp sonrasızlığın içine düşmüştüm. Onca anı, yaşanmışlık, düş ve düşünceler ile buradayım, üstelik onları rüzgâra savursam da ulaşmasını düşleyeceğim pek kimse kalmadı. Diyeceğim eksilen beden değil, ömrümüz. Dahası camı açıp savurdukların da senin değil. İnanma bunlara.

Az önceki soğuk havadan eser kalmamış odaya derin bir sessizlik çökmüştü. Hastamız ise biraz olsun anlaşılmış olmanın verdiği cesaret ile hayat diye bize sunulanın kimlikler ve rollerden başka bir şey olmadığını anlatarak sürdürdü konuşmasını.

-      Bize sunulan kimlik ve o kimliğin gerektirdiği rolü başarıyla oynarsak mutlu bir hayatımızın olacağına inandırılmışız. Rolümüze ve kimliğimize itiraz etmek aklımıza bile gelmemiş. İtiraz edenlere de hep kötü gözle bakıp rahatsız olmuşuz. Başarısız biri olduğumu söyleyemem, rollerimin hakkını verdiğimi düşünüyorum. İyi bir baba iyi bir vatandaş ve eş olduğumu biliyorum. Ama bunlar beni mutlu etmeye yetmiyor. Birilerinin “aferin” demesini bekleyerek koca bir ömür geçirdim. Hepsi oyunmuş. Acemisi olduğum hayat oyunu ise hasta olup kendinle, hastalığınla ve kendi gerçeğinle yüzleştiğinde başlıyormuş. Orada, daha önce başarıyla oynadığını sandığın roller hiç işe yaramıyor.

Bir suskunluk anında araya girip “iyi de bunun bir çaresi yok mu?” diye sordum. Bu soruyu kendine sorup durduğunu tatminkâr bir yanıt bulamadığını herkesin kendi yanıtını araması gerektiğinden söz etti. Emekli olup pek göz önünde olmayan bir yerde evinin altındaki küçük dükkânı tutup çiçekçiliğe başladığından zamanının büyük kısmını dükkânda geçirdiğinden, orada kendi seçtiği ve giderek acemisi olmadığı bir hayat bulduğunu anlattı.

-      Çiçekçi dükkânlarını bilirsiniz, hep birbirine benzer. Önde çiçekler ardında hep gölgede bir çiçekçi olur. Giren çıkan çiçeklere bakmaktan sizi görmez. Görse de çok umursamaz. Yani bir rol yapmanıza gerek yoktur. Kendi olmanız yeter.

-      Neden özellikle çiçekçi dükkânı?

-      Çiçekçi dükkânlarının, bu kadar saçma kurgulanmış, kimliklere ve rollere bulanmış, baskılanmış olmasına karşın hayatın inatla sızmaya çalıştığı, kendini görünür kıldığı yerlerden olduğunu düşünüyorum.  Önemi ve maddi değeri anlamsız olmasına karşın çiçekler içimizdeki bir şeylere dokunur. O yüzden hastane önlerinde hep bir çiçekçi bulunur. Dükkâna gelenler geçici bile olsa birine çiçek götürüp onun hayatına gerçek anlamda dokunmanın, rol yapmadan gerçek bir şeyler yapmanın telaşı ve hafif suçluluk duygusuyla gelirler. Orada ne kimlik, ne rol işlemez. Acemice de olsa kendi oluverirler. Gerçi rol icabı çiçekçiye girenler de az değil ama yine de bana iyi geldiğini düşünüyorum. Orada inandığım inanmadığım ne varsa unutuyor sadece kendim oluveriyorum.

Gece ilerlemişti. Arayanlar yüzünden çok istememe karşın odada yanlarında kalamadım. Onları orada öyle bırakıp çıktım. Sabaha karşı uğradığımda hastalarımızı derin uykuda buldum. Arkadaşım uyumamıştı. Koridora çıkıp hemşire odasında sabahın taze çayından ikram ettim. Geceki muhabbetin abisine iyi geldiğini, çoktandır bu kadar kesintisiz uyumamış olduğunu söyledi. Bir süre daha zaman geçirip odaya döndüğümüzde hastamız yeni uyanıyordu. Yaşlı beyefendi ise henüz uyanmamıştı. Hastamız kardeşine ve bana bakıp elimi tuttu. “Dün gece güzel rüyalar gördüm. En son hatırladığım bir gül bahçesinin kenarındaydım. Kuşlar şakıyordu. Daha önce sesli rüya gördüğümü hatırlamıyorum. Ne ilaç verdiyseniz iyi geldi, yine ondan verin.” dedi.

Hastamızı ve o ihtiyar çiçekçiyi bir daha görmedim. Bir süre sonra gelen mesaj ile abisinin kaybedildiğini öğrendim. Cenaze sırasında da konuşmadık.

Abisinin vefatının üzerinden bir yıldan fazla geçmişti. Bir hışım odama gelip benden o gece odayı paylaştıkları ihtiyar çiçekçiyi bulmamı istiyordu. İlk anda bulamayacağımdan endişe etsem de eski nöbet listelerinden nöbetçi olduğum günü ve o gün serviste yatan hasta listesine ulaşıp kısa sürede hastanın kimlik bilgilerine ulaştık. Telefon numarası yoktu. Adresin bile doğruluğundan emin değildik. Birlikte elimizdeki adrese gittik ve çiçekçi dükkânını bulduk. Ancak kapalıydı. İçeride birkaç saksıdan başka bir şey kalmamıştı. Sağa sola sorduk bir yerlere telefon açtılar, bekledik. Az sonra üniversite öğrencisi olduğunu ve hastamızın evinde oda kiralayıp onunla birlikte yaşadığını söyleyen gençten bir delikanlı çıktı geldi. Uzun süredir rahatsız olduğunu, çiçekçi dükkânını kapatıp daha iyi bakılabilmek için akrabalarının yanına Bursa’ya gittiğini anlattı. Omuzlarımız düşmüştü. Arkadaşım son bir umut cebindeki mektubu gösterip bu konu hakkında bilgisi olup olmadığını sordu. Delikanlı dükkânı açıp içeriye girdi. Kenarda duran konserve tenekesine gömülmüş gül fidanı ile geri geldi. “Ustam gitmeden önce bunu bana emanet etmiş, üstüne de zarftaki o ismi yazmıştı.” Diyerek bize uzattı. Teşekkür edip borcumuzu sorduk. Ücreti ödendi notu düşüldüğünü gösterip borcumuzun olmadığını söyledi.

img_1507

Dönüş yolunda ikimiz de konuşmadık. Hüzünlenmiştik. Ara ara elimizdeki fidana baktık. Beni hastaneye bırakırken sarılıp teşekkür etti. “Gitmem gerekiyor. Vasiyeti yerine getirmeliyim” diyerek uzaklaştı. Birkaç gün sonra arkadaşımdan vasiyetin gerçekleştiğine dair bir fotoğraf ve “Acemisi olsak da aynı hayatın içinden geçiyoruz, iyi ki varsın.” mesajı geldi.

Mehmet Uhri

Not: Bu öykü Türk Tabipleri Birliği Ankara Tabip Odası tarafından 14 Mart Tıp haftası etkinlikleri kapsamında her yıl düzenlenen öykü yarışmasında 2017 yılında üçüncülük ödülü almıştır.

Bilimin Yolu, Labirentler ve Algoritmalar

Şubat 27th, 2017

resim2

Bilimin yolunu anlayabilmek için öncelikle nasıl düşünüyoruz sorusunu yanıtlamamız gerekiyor. Duyu organlarımız ile dünyayı algılıyor ve bunu imgelere dönüştürüyoruz. İmgelerimizi ise gruplandırıp kutucuklara yerleştirip kavramlarımızı oluşturuyoruz. Sözgelimi, gözümüzün gördüğünü zihnimiz kırmızı, sarı yeşil gibi imgelere dönüştürüyor tüm bunları “renk” kutucuğu içinde kavramlaştırıyoruz.

Dahası, oluşturduğumuz kavramlar arasında bağlantılar kuruyor yeni kavramlara doğru yol alıyoruz. Kavram kutucukları ve bu kutucuklar arasında bağlantı yollarından oluşan görüntü, yukarıdan bakıldığında hayli karmaşık bir labirenti andırsa da bizler labirentler ile düşünüyor algoritmalar ile yolumuzu yönümüzü buluyoruz.

Evlerimizin oturma planından otoyollara, metro sistemlerine kadar yukarıdan hayli karmaşık görünen labirent sistemleri ile düşünüyoruz.

resim1Labirent metaforuna hiç yabancı değiliz ve insanlığın ortak aklında çok güçlü bir yer tutuyor. Tarihçi Plutarcos’un metinleriyle anlatalım; Baş tanrı Zeus karanlık yeryüzüne gönderilirken elinde Labrys isimli çifte baltadan başka bir şey yoktu. Zeus bu balta ile karanlığı yarıp bilinmezlik içinde ilerler ve peşinden gelecekler için de yol gösterici olur. Bu arada baltanın diğer keskin tarafı kendi gövdesini yarar ve içinden çıkan bilgelik ışığını da gidilen yolu aydınlatmak için kullanır. Zeus’un Labrys isimli çifte baltayı kullanarak açtığı ve aydınlattığı o zor ve çetrefilli yola labirent adı veriyoruz.

Labrys’in açtığı yoldur, labirent.  Önemli mitolojik bir anlatıda da yer alır. Zeus ve Europa’nın üç oğlundan biri olan Minos Girit krallığına kardeşlerinden daha layık olduğunu kanıtlamak için denizler ve okyanuslar tanrısı Poseidon’dan yardım ister. Poseidon ona kurban etmesi için denizin köpüğü içinden çıkardığı beyaz boğayı armağan ederek yanıt verir.  Poseidon aracılığıyla gerçekleşen mucize nedeniyle Girit tahtına oturan Minos sözünü tutup boğayı kurban etmez yerine bir başka beyaz boğayı kurban eder. Sözünün tutulmadığını gören Poseidon ise intikamını Kral Minos’un karısı Pasiphae’yı gönderdiği beyaz boğaya âşık ederek alır. Pasiphae boğa ile bir araya gelebilmek için mimar ve heykeltıraş Daidalos’tan içi boş bronz bir inek heykeli yapmasını ister. Heykelin içine girip boğa ile birlikte olan Pasiphae’nin bu ilişkisinden başı boğaya gövdesi insana benzeyen kuyruklu bir yaratık olan Minotaurus (Minos boğası) dünyaya gelir. Minotaurus büyüdükçe zapt edilemez ve kral Minos mimar Daidalos’a Minotuarus için çıkamayacağı bir labirent inşa ettirir. Girit kralı her yıl Atina’dan Minotaurus’a kurban edilmek üzere 7 erkek ve 7 genç kız istemektedir. Bu isteklerin sonunun gelmediğini gören Atina kralı Egeus’un oğlu Theseus o yıl babasını ikna edip Minotaurus’u öldürmek için 7 kurban adayından biri olarak gemiye biner. Gemi Girit’e vardığında Kral Minos’un kızı Ariadne ile Theseus birbirlerini görüp âşık olurlar. Ariadne sevgilisine labirentte geri dönüş yolunu bulabilmesi için bir ip yumağı verir. Theseus labirentte ilerleyip Minotaurus’u uykuda yakalar ve öldürür. Kafasını kesip Ariadne’nin verdiği ip sayesinde labirentten çıkmayı başarır. Ariadne’yi de alıp Atina’ya geri döner.

resim2Bu mitolojik öyküde yok edilmesi gereken bir canavar, canavarın içinde olduğu labirent, labirentte doğru yolu bulup canavara ulaşan ve öldürücü darbeyi vuran bir kahraman ve dönüş yolunu bulabilmesi için kullanılan Ariadne’nin ipi anlatılmakta. Günümüzde de sözgelimi canavarımız Kanser hastalığı olsun, ona ulaşmak ve öldürücü darbeyi vurmak için çabalayan bilim insanlarının bir labirentin içinde ilerlediklerini, doğru yolu bulup öldürücü darbeyi vuranlara Nobel benzeri ödüller verdiğimizi ve labirentin içinde yol haritası olarak kullandığımız akış diyagramlarının da Ariadne’nin ipi işlevi gördüğünü söyleyebiliriz.

Labirentler ile düşünüyor, algoritmalar ile yol haritaları oluşturuyoruz.

Bilim ve bilimin yolu üzerine ilk söylemler “aklını özgür bırak, kendi aklınla düşün” anlamına gelen Horatius’un “Sapere Aude” sözü ile başlatılabilir. Bilimsel bilgi üzerine düşünme ise çok yenidir. Avusturyalı felsefeci Karl Popper 1938 de yazdığı “Bilimsel Düşüncenin Mantığı” kitabı ile bilimsel olan olmayan ayrımını yapıp bilim felsefesinin temellerini atar. Kitabın İngilizce baskısının önsözünde “Hiç kuşku yok ki yeryüzündeki en büyük mucize insanlığın bilgi birikimidir” der.

İnsanlığın bilgi birikimi tarih boyunca sınana sınana doğruluğu kanıtlanmış bilgi kırıntılarından oluşur. Bu bilgi kırıntıları bir mozaiğin veya yapbozun parçaları gibi sınana denene bir araya gelerek anlamlı bir resim oluşturmaya başladıkça insanlığın aydınlanma yolunda ilerlediğini görüyoruz. Popper, bilim insanlarının sorumluluğunun mozaiğin her bir parçasının bilimsel bilgi olarak doğru olup olmadığına odaklanmak olduğunu vurgular. Bilginin bilimsel olabilmesinin test edilebilme, nesnel gerçekliğe dönüştürülebilme ve yanlışlanabilme kriterlerinin tümünü içermesine bağlı olduğunu ortaya koyar. “Tanrı vardır biçiminde bir önerme test edilebilir ve yanlışlanabilir olmadığı için bilimsel değildir”  diyerek din ile bilim arasındaki keskin ayrımın felsefi sınırlarını çizer.

Popper’in ardından gelen Feyereband ve Lakatos katı bilimsel metodolojiye de baş kaldırıp bilimin sanat gibi sınırları olamayacağını vurgular. Thomas Kuhn ise “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” isimli eseriyle paradigma kavramını ortaya atar. Her paradigmanın kendi gerçeği olacağını, Newton fiziğinin gerçeklerinin o paradigma için geçerli olduğunu, Einstein fiziği ile evrensel gerçeklerin yeniden tanımlandığını örnek olarak verir. Kuhn’un paradigma tanımı bir bakış açısına göre aydınlatılmayı bekleyen labirent ile benzerlik göstermektedir. Çağdaş bilim felsefecilerinden Nicholas Maxwell ise tüm bunlara ek olarak bilim insanlarının bilgeliğin ışığını da kullanmaları ve üzerinde çalıştıkları alanların insanlığın yararına kullanılması için sesini çıkarması gerektiğini vurgular. Başta sözünü ettiğimiz mitolojik öyküde de Zeus’un elindeki labrys ile karanlığı parçalayıp labirentte ilerlerken baltanın diğer keskin tarafı ile gövdesini yarıp içindeki bilgelik ışığını kullandığı ve yolu aydınlattığından söz edilmektedir.

Tüm bunlar bilim insanlarının öncelikle ellerindeki bilginin doğru olup olmadığına odaklanması gerektiğini ve bilim ile uğraşan insanların erdem sahibi olmaları gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Olmazsa ne olur?

Bilim insanları araştırmalarında bir labirentin içinde ilerlediklerinin farkındadır. Labirentin içinde hedefe neredeyse bir duvar mesafesi kadar yaklaşmış olmanız hedefe vardığınız anlamına gelmez. Eğer bilim insanı bilimsel düşüncenin gerektirdiği biçimde davranmaz elindeki bilginin doğru olup olmadığına odaklanmak yerine o bilginin anlamı, faydası ve o bilgiden beklenen kazanç ile ilgilenmeye başlarsa hata yapmak kaçınılmaz olur. Piyasa beklentilerinin bilim insanlarının üzerinde oluşturduğu baskı ve uygulamalara direniş gösterilmezse doğabilecek olumsuz sonuçlardan en çok bilime olan güven sarsılır. Çünkü her zaman gerçek kazanır. Bilim insanları yeryüzündeki en büyük mucize olarak tanımlanan insanlığın bilgi birikimine katkıları ile gerçek bilim insanı olabilirler. Aksi halde yakın geçmişte yaşanan Rofecoxib örneğinde olduğu gibi büyük hataların içine düşülebilir. Hedefe çok yaklaşılmış görünüyordu, mideye zarar vermeyen NSII ilaç geliştirildiği düşünülüyordu ancak hedeften çok uzaktaydık, ani kardiyak ölümlere ve inmelere yol açan bir maddenin ilaç diye piyasaya sürülmesine yol açılmıştı. Benzer bir örneği serum kolesterol düzeyini düşüren ilaçların 40 yıldır kullanılmasına karşın kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaltılamamış olması ile de verebiliriz. Sonuçta bir takım firmalar zarar yazsa da en büyük zararı güven yitimi ile bilim camiası yaşadı.

Bilim insanları labirentin içinde olduğunu bilerek ellerindeki bilginin nesnel gerçeklikle ilişkisini kurmak ve buna odaklanmak zorundadır. Piyasa veya kariyer beklentilerinin engellemelerine karşın erdem sahibi insanlar olarak bilimin yolundan ayrılmamak zorundadır.

Labirentler ile düşünüyor algoritmalar ile yol haritalarımızı belirliyoruz. Bunu yaparken bir mozaiğin küçük parçaları gibi elimizdeki bilgi kırıntılarına odaklanıyor ve diğer bilgi kırıntıları ile birlikte beliren resme bakıp büyük resmi hayal etmeye çalışıyoruz.

resim3Zeugma antik kentinde bulunduğunda büyük heyecan yaratan yer tanrısı Gaia’yı simgeleyen mozaik parçası gerçekte dev bir taban mozaiği içinde küçücük bir parçaydı. Yani sabırlı olmalıyız. Popper’in yeryüzündeki en büyük mucize dediği insanlığın bilgi birikimi ile şekillenen büyük resmi görmek için çok zaman ve alınacak çok yol var.

İnsanlık bir labirentin içinde ilerliyor. Bu yolda, bilim insanlarının sorumluluğu sadece ellerindeki bilginin doğru olup olmadığı ve bu bilginin insanlığın yararına kullanılıp kullanılmadığı ile sınırlı.

Bilimin yolundan ayrılmamanız dileğiyle.

Mehmet Uhri

Not 1: Bu konuyu paylaştığım ve yardım istediğim değerli meslektaşım Taner Özek’e yazının başlangıcındaki karikatürü çizip kullanmama izin verdiği için teşekkür ediyorum.

Not 2: 24-26 Şubat 2016 Tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen 9. Dermatoloji ve Dermatopatoloji sempozyumunda sunduğum konferansın özet metnidir.

Şehrin Kedileri

Şubat 14th, 2017

img_7359
Okumayı sevenler için şehirlerarası otobüs yolculukları keyif vericidir, yeter ki yanınıza konuşmaya hevesli birileri gelmesin. Yolculuklarımın birinde kitaba gömülme iştahıma karşın işler istediğim gibi gitmedi. Üniversite öğrencisi bir delikanlı ile yan yana gelmiştik. Elinde gitarı, kaşında ve kulağında gümüş küpesi, uzun saçları ve hayli bol siyah giysileri ile farklı görünüyordu. Üstelik okumakta olduğum kitaptan başlayarak, güncel olaylara kadar pek çok konuda konuşmaya, beni de konuşturmaya çabalıyordu. Bir süre sonra pes edip kitabı kapattım.

Üniversiteye yeni başlamış olmanın heyecanına hayatı öğrenme çabası da eklenmiş gibiydi. Gece yolculuğu olmasına karşın uyumaya da niyeti yoktu. Molalar haricinde, yol boyunca lafladık. Daha doğrusu o anlattı ben dinledim. Otobüsümüz arabalı vapurdan inmiş İstanbul’a az kalmıştı. Bizim delikanlı bir süre sustu ve sisli İstanbul sabahına baktı “oldum olası anlayamadım bu İstanbul’u. Büyük, hem de çok büyük bir şehir var ortada ama “İstanbulluyum” diyeni ara ki bulasın” dedi.

Nereli olduğunu sordum. Kadıköy’de doğup büyüdüğünü, halen Kadıköy’de ailesi ile birlikte yaşadığını, anne ve babasının da doğma büyüme Kadıköylü olduğunu söyledi. Ancak kendini İstanbullu olmaktan çok Kadıköylü hissettiğini vurguladı.

- Annen baban ne diyorlar bu duruma?

- Anneme göre onların Kadıköy’ü ile benim doğup büyüdüğüm Kadıköy arasında çok fark varmış. Annem eski fotoğrafları göstererek kendi Kadıköy’ünü anlatmaya çabaladığında ona çok şey anlatan fotoğraflarda ben fazla bir şey göremiyorum. Görebildiğim kadarıyla binalar yenilenmiş, insanların kılık kıyafetleri değişmiş ve sanırım hayli kalabalıklaşmış, Kadıköy. O kadar…

- Belki de, genç olduğun için hayat daha yavaş akıyor gibi geliyordur sana.

- Bilemem. İnsanlar aynı insan, sokaklar caddeler aynı, hatta geçen yıllara rağmen ciğercilerin önlerindeki kediler bile değişmemiş sanki. Fotoğrafların birindeki kediyi dün de aynı sokakta görmüş gibiyim. Benim için Kadıköy’de farklı bir şey yok.

“Peki İstanbul için ne düşünüyorsun, İstanbul’u sevmiyor musun? ” diye sordum. Cevap vermeyip bir süre dışarıya bakındı. Sonra başını önüne eğip konuşmaya başladı;

- İstanbul’da yaşıyorum ama beni korkutuyor. İstanbulluyum diyemiyorum. Çevremde “İstanbulluyum” diyen de yok. Annem ve babamdan da duymadım hiç “İstanbulluyum” dediklerini.  Babamın anlattıklarına bakılırsa eskiden varmış İstanbullu birileri. Bizimkilerin eskiyi bu kadar hasretle anmaları da bunun için sanırım. Ne olmuş, nereye gitmiş bu İstanbullular bilen yok. Ya da biliyorlar ama söylemeye dilleri varmıyor…

“Kendini İstanbullu hissettiğin hiç olmadı mı?” diye üsteledim.

- Uzak bir yere gittiğimizde söz gelimi anneannemin yanına Mersin’e gittiğimde soranlara İstanbulluyum diyebiliyorum. O zaman da genellikle “neresinden?” diye soruyorlar. Sanki kimse İstanbul’un tümünün ne anlama geldiğini bilmiyor. Ya da şehir artık tümüyle anlaşılamayacak, anlatılamayacak, her şeyiyle yaşanamayacak kadar büyüdüğü için böyle görünüyor.

- Arkadaşlarının arasında İstanbullu yok mu?

- Yok. Arkadaşlarımın arasında da İstanbulluyum diyenine rastlamadım. Herkes doğup büyüdüğü semtin adıyla anılıyor. Ben Kadıköylüyüm ama İstanbullu değilim. Şehir öyle büyük ki, içinde olduğunuzu bilmenize, anlamanıza fırsat vermiyor. Ancak uzaklaşınca biraz anlıyor ve özlüyorsunuz.

Delikanlının düşünceleri ilgimi çekmişti.  “İlginç değil mi?” diye devam etti.

- Uzaktan görünen koca şehir içine girince ufalıp kayboluveriyor. Kadıköylü olarak varsınız, İstanbullu olarak yoksunuz. Sanki bir yönünüzle var, bir yönünüzle de yoksunuz, bu şehirde…

s-1598c48e35e07571ec83b82c527d9ecbcfad13ad

Tekrar sisli İstanbul sabahına baktı. Sessizce İstanbul’u izleyerek Harem terminaline vardık. Yalnız başına yolculuktan nefret ettiğini, gevezelik yapmasına ses çıkarmayıp eşlik ettiğim için teşekkür etti. Eşyalarını toplayıp inerken “size bir sır vereyim mi?” dedi.

- Kediler… Kediler, biliyor İstanbullu olmanın ne demek olduğunu.

- Nasıl yani?

- Sen hiç Kadıköy kedisiyle Balat veya Bakırköy kedisi arasında fark görebiliyor musun?

- Bilmem. Hiç düşünmedim. Fark yoktur her halde.

- Onlar biliyor İstanbul’un tümünün ne anlama geldiğini. Bu gün arayıp da bulamadığımız İstanbulluları ve İstanbullu olmayı gün gelecek şehrin kedilerinden öğreneceğiz, sanırım.

Vedalaştık. Çantasını ve gitarını aldı. Arkasında ıslığından kalan tanıdık bir melodi bırakarak otobüsten indi ve uzaklaştı. Otobüsümüz yoluna devim etti. Köprüyü geçerken üzerine inen sis yüzünden şehrin büyük kısmı bir hayal perdesinin ardından zorlukla seçiliyordu.

Mehmet Uhri

Demini Alan Gider

Aralık 21st, 2016

img_5636

Kapıdan çıkarken arkamdan el sallayıp “Unutma dünya bir çayhane, demini alan gider. Sabırlı olmalısın.”diye seslendi.

En iyisi baştan anlatayım…

O yaşlı Azeri çaycıyı Tahran’da Firdevsi meydanına açılan çayhanede tanımıştım. Zoraki bir tanışmaydı. Meydana açılan binalardan birinin bodrum katında zamanda unutulmuş hayli eski bir çayhaneydi. Hızlıca fotoğraflayıp çıkma telaşındayken elinde çaylarla geldiğini görmeyip çarpınca devrilen bardaklardan hafifçe haşlanmıştım. Söylenmeme fırsat bırakmadan kolumdan çekiştirip çay ocağına götürdü ve sıcak çayla haşlanmış olan elimi musluktan akan suyun altına soktu. Serin suyun altında elimin acısını gidermeye çalışırken onu izliyordum. Demliklerden arta kalan ıslak serin çaylardan bir avuç alıp eliyle şekillendirdi, tülbendin içine koyup haşlanan elimi onunla sardı. Teşekkür edip çıkmak istedim, acelem olduğunu söyledim. Eliyle omzuma bastırıp “Otur hele. Aceleye gerek yok. Bir çay iç önce.” Diye biraz da emir verircesine söylendi.

img_5626

Yaşını almış, saçı kaşı ağarmış, kırık da olsa Türkçe konuşan bir Azeriydi. İlerlemiş yaşına karşın 4-5 demlik ve içinde su kaynayan kocaman semaverin çevresinde fır dönüyor tek başına tüm salona yetişiyordu. Gözümün saatte olduğunu görünce elimin acısı geçmeden kalkmamam gerektiğini söyleyip boşalan çay bardaklarını yıkamaya girişti. Nereden gelip nereye gitmekte olduğumu, Tahran’da ne aradığımı, geldiğim şehri sorup bir güzel ifademi aldıktan sonra omzundaki havluya elini kurularken yaklaşıp “Aradığını Bulabildin mi? Yoksa yola devam mı?” diye sordu. Soruyu anlamamıştım. Ben de asıl mesleğini ve kaç yıldır çaycılık yaptığını sordum. Hayatı boyunca çayhanede çalıştığını, küçük bir çocukken çırak olarak girdiği çaycılığı ustasının vefatından sonra devralıp sürdürdüğünü anlattı. Şaşkınlık içinde “Nasıl yani? Bir ömür bu çay ocağının başında mı geçti? Dışarıda koca bir hayat var. Hiç mi merak etmedin?” diye sorunca hafifçe bıyık altında gülümsedi.

- Gençken çay ocağında ustama “dünya nasıl bir yer?” diye sorardım. O da “dünya bir çayhane” istersen git bak. Burada ne görüyorsan orada da onu göreceksin derdi. O zamanlar toydum. Böyle lafları anlamam zordu.

- Gidip baktın mı?

- Eh işte. Askerlik filan derken çıktım ortalığa ama baktım ki ustam haklıymış. Dünya her bir tarafta semaverlerin kaynadığı bir çayhaneye fena halde benziyormuş. Demini bulabilirsen ne ala. Yoksa öyle veya böyle posanı çıkarıp bırakıyorlar. Biraz da ürktüm sanırım. O günden beri çayhane ve çay ocağından ayrılmadım.

Sözleri ilgimi çekmişti. Bu arada el çabukluğu ile doldurduğu bardakları hızlıca masalara dağıtıp boşlarla geri döndü. İşi biten demliğin içini boşaltıp kuru çay koydu. Semaverden kaynar su ile doldurup ocağın üzerinde kenara bıraktı. Demlikleri demlenme durumuna göre yeniden sıraladı.

- Söylediğine göre neredeyse bir ömür, bu bodrum katta, çayhanede geçmiş. Dünyayı tanımaya da çalışmamışsın. Dünya bir çayhane deyip çıkıveriyorsun. Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

- Bu iş öyle ülke ülke gezinmeyle olsaydı, uzun yol şoförleri ermiş olurdu. Gerçi zamanında ustama ben de böyle sorular sorardım. O ise gelen giden insanları inceler ve eline aldığı kuru çay yapraklarının insana ne kadar benzediğini anlatırdı.

- Çay yaprağı mı? O kadarcık mı?

- Ben de başlangıçta öyle demiştim. Gözümün önünde koca koca demlikler olunca kendini demini alıp geçen giden demliklerden birine benzetmek daha akla uygun geliyordu. Ancak ustam haklıydı. Çay yaprağından öte değildik.

- Anladım sanırım. Çaylar da insanlar gibi çeşit çeşit. Öyle mi?

- Yok, o kadar bile değil. Ustama göre yeşil çaya benzeyenler ve siyah çaya benzeyenler olarak iki tip insan vardı. Yeşil çaya benzeyenler taze kalmakta inat edip diğerlerinden uzak duran, itilip kakılmayan, ama hep toplumun kenarında olanlardı. Onlardan çıkan çayın lezzeti olsa da kokusu çiğ ve renksiz oluyordu. Ustam için siyah çaya benzettiği insanlar daha değerliydi. Onları, her dem taze kalmak yerine kalabalıklara karışıp hayata yakın duran, diğerleri ile birlikte fermente olup yıpransalar da arkalarında güzel dem, koku ve lezzet bırakan insanlar olarak anlatırdı.

- Aromatik çaylar? Onlar ne oluyor bu durumda?

- Onlar için makyaj derdi. Hep, öze bakmamı isterdi. Şekerli içenle içmeyeni bile ayırmazdı.

img_5632

Tekrar salona dönüp siparişleri aldı. Getirdiği boşları lavaboya koyup tekrar yıkamaya girişti. Tüm bunları çok kısa süre içinde bitirip doldurduğu çayları tepsiye dizdi ve masalara dağıttı. Yanıma gelip elime sardığı tülbendi açtı. Acısı geçmişti, kızarıklık da hafiflemiş görünüyordu. Dikkatlice baktı. “İyi olacak, merak etme” dedi. Taze bir çay doldurup uzattı.

- Az önce “aradığını bulabildin mi?” diye sorarken ne demek istemiştin?

- Boynunda fotoğraf makinesi ile yalnız geldin. Kimsenin yüzüne bakmadın. Üstelik acelen var. Kimseye bulaşmadan ve hatta bir çay bile içmeden fotoğraf çekip hemen gitme niyetindeydin. Belli ki ne aradığını bilmeden dolaşanlardansın. Buralara kadar geldiğine ve muhabbete direnmediğine göre yeşil çay gibi olanlardan da değilsin.

- İyi de…

- Aradığın sana kalsın. Ama bil ki, bu işler tek başına olmaz. Tek başına bir çay yaprağı ne lezzet verecek ki? Üstelik ne kadar uzağa gidersen git aynı demliğin içindesin. Bir arada olduğun kim varsa, ardında onlarla oluşturduğun lezzet kadar anılırsın. İstediğin kadar diren. Sıcak suyu yiyince demliğin orası burası fark etmez. Buralara kadar gelip aradığın nedir bilemem, bildiğim aynı demliğin içinde olduğumuz. Bir araya gelip lezzet oluşturabildiysek, ne mutlu. Gerisi dön dön aynı hikâye.

- Sadece, bu kadar mı?

- Ne sanıyordun ya? Hepimizden geriye şu çay gibi ama acı, ama buruk bir lezzet kalacak. Bir de bazen böyle ocağın başında yaptığımız gibi muhabbetler. Hepsi bu…

Elimin haşlanan yerini tekrar kontrol etti. Boşalan çay bardağını alıp lavaboya bıraktı. Gidebilirsin dercesine eliyle bir işaret yapıp salona yöneldi. Eşyalarımı toplayıp makinemi boynuma asıp kapıya yöneldim.

Çıkarken arkamdan “Unutma dünya bir çayhane, demini alan gider. Sabırlı olmalısın.”diye seslendi.

Mehmet Uhri

Hayat Gibi

Aralık 15th, 2016

dsc_0603

Bu sabah dükkana geç geldi. Canı yine sıkkın görünüyor. Masanın başına oturup elindeki işlere hızlıca göz gezdirdi. Her şeyin yerli yerinde olduğundan emin olduktan sonra gözlüklerini takıp başlayıp bitirmediği onca minyatür dururken biz fırçalardan birini eline alıp yeni bir çizime daha başladı. Resmin eskizini silip düzeltmek kolay da boya hata affetmiyor. Ancak bir süredir kalemi bıraktı çizim yapmadan doğrudan fırçaları eline alıp aklına eseni nakşediyor. Ancak bir türlü elinden iş çıkmıyor.

Biz kim miyiz?

İsfahan’ın meşhur bir minyatür ustasının elinden düşürmediği fırçalarız. Kimimiz kedi tüyünden, kimimiz güvercin tüyü, kimimiz ise balık kılçığından. Oğlak kılından olanlarımız da var ama yumuşak değil diye pek eline aldığı yok. Öyle ya da böyle taşıdığımız renklerin ustanın elinde kazandığı anlamı ilk gören biziz. Ancak geçenlerde rahatsızlandığından beri bizimkinin huyu değişti. Eskiden eline aldığı işi keyifle bitirmeye çalışan gelen gidene takılan neşeli adam gitti, suratsız, sessiz ve endişeli biri geldi. Elindekini bitirmeden yeni çizime başlamayan adam şimdi yarım bıraktığı işleri umursamıyor. Her gün yeni bir deve kemiği parçasının yüzeyini düzleyip eskiz yapmadan boyamaya başlasa da elinden iş çıkmıyor. Detayı boş geçmese de bir kenar hep eksik kalıyor. Verdikleri sipariş için bekleyenler de söylenmeye başladı. Bir gariplik var ya, hayırlısı bakalım.

dsc_0596

Bugün küçük bir deve kemiği parçası alıp kedi tüyü fırça ile eskizi olmayan resme başlayınca çizim alanının küçüklüğüne güvenip belki bitirir diye umutlanmıştık. Ancak genç çırağının dünden yarım kalan kemiklerden birini eline alıp tamamlamak için izin istemesine ustadan sert bir itiraz geldi. Kendi çizimini yapmasının daha doğru olacağını söylese de çırağın bekleyen siparişleri hatırlatması ile bizimki söylenmeye başladı. Elindeki işi bırakıp ayağa kalktı. Çırağın elindeki dünden yarım bıraktığı kemik parçasını çekip aldı.

- Bitirmek zorunda mıyım? Belki de bitmesin istiyorum. Bir ömür minyatür yaptım. Başlangıçta bitirdiğim her minyatür kuruyup çerçeveye girince sevinirdim. Kalbim tekleyip hastaneye yattığım günlerde sıkıntılı bir rüya gördüm. Vaktim dolmuş ve bitirdiğim minyatürler gibi beni de çerçeveleyip bir yere kaldırmışlardı. O günden beri elimdekileri bitiremiyorum. Zorlama beni, bırak her şey olacağına varsın.

- İyi de ustam, hep böyle mi olacak?

- Bilmiyorum. Bildiğim tek şey çizim için elime aldığım kemik yüzeyler yaşadığımız hayatlara çok benziyor. Kimi büyük gösterişli kimi ise küçük olabiliyor. Boyutu ne olursa olsun içini ne ile doldurduğun çok daha önemli. Hayal ettiklerimizi çizip yerleştiriyor sonra fırçayı elimize alıp resme dönüştürmeye uğraşıyoruz. Bitirmek zorunda da değiliz. Hayat gibi.

- Peki ama sorun nerede?

- Sorun aklımızla yaptıklarımızın hep doğru olduğunu sanmakta. Sorun çizmeyip dışarıda bıraktıklarımızda veya çizip sonra silip başka bir şey çizdiğimizde geride kalan hayali çizimlerde. Hani hayal edip gerçekleştiremedikleri, pişmanlıkları gün gelir insanın rüyalarına üfler ya, işte öyle…

- O zaman çizdiğimizin doğru olduğunu nasıl bileceğiz?

Bu soruya yanıt vermeyip eline aldığı porselen kase içine eksilen boyar maddeyi ekleyip bir süre karıştırdı. Kıvamını beğenmese de çıkan renkten memnun görünüyordu. Elindeki çizime bir süre daha baktı.

- Bu işi bana öğreten ustam kemiği eline alıp baktığında minyatürün bitmiş halini görmemi öğütlemişti. Hep öyle yaptım. O gece hastanede gördüğüm rüyadan sonra bitmiş halini göremiyor veya görmek istemiyorum. Hayal ettiğim ile hissettiklerim ayrıştı sanki. Kurduğum hayalleri çizip eskize dönüştürmek yerine fırçalara bulanan renklerle duygularım kendi yolunu bulsun kendi resmini özgürce çizebilsin istiyorum. Ama hep bir şeyler eksik kalıyor. Belki de o yüzden bitiremiyorum.

- Nasıl yani?

- Anlamıyor musun? Kalem ile nakşettiklerimizi aklımıza borçluyuz. Onlar hayallerimiz oluyor. Fırçayı elimize aldığımızda ortaya çıkanı ise duygularımız belirliyor. Koca bir ömrü aklımızın çizdiği sınırlar içine duygularımızı hapsederek geçiriyoruz. Duyguların kendi renklerini özgürce dökmesine hep ket vuruyoruz. Sonra aklın egemenliğinde geçmiş hepsi birbirine benzeyen bu minyatürler gibi çerçeveye girip geçip gidiveriyoruz. Duygularımızın biraz olsun aklımızın çizdiği eskizin dışına taşmasını kabullenemiyoruz. Sonra dönüp “hepimiz niye birbirimize bu kadar benziyoruz?” diye soruyoruz.

- İyi de ustam hayatımızı bu işten kazanıyor, bununla geçiniyoruz. Ne yapalım? Yapmayalım mı?

- İşte yine aynı şey oluyor. Akıl her şeyin önüne geçiyor. Koskoca bir ömürden geriye sadece aklın ürettikleri kalıyor. Peki ya duygularımız?Duygularımızı kendimize bile anlatamıyoruz. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. O rüyayı gördüğüm günden beri duygularım renklere bürünsün özgürce ortaya çıksın, onlardan da bir şeyler kalsın diye bunları çiziyorum. Ama hep bir tarafı eksik kalıyor. Varsın olsun, eksik kalsın. Hayat gibi…

img_5050

Gözlüğünü düzeltti. Elindeki fırçayı hazırladığı boyaya daldırıp az önce başladığı resme devam etti. Çırak ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı içinde bir süre bakındı. Ortalığı topladı. Gelen müşteriler ile ilgilendi. Ustasına ve müşterilere çay ikram etti. Usta ise dükkanın kalabalıklaşmasına aldırmadan gün boyu çizdiği resme devam etti. Bu kez kararlı görünüyordu.

Günün sonuna doğru biz fırçalar hayli hırpalanmış olsak da ortaya çıkan resmi ilk görenlerden olmanın hazzı içindeydik. Daha önce yaptıklarına pek benzemiyordu. İmza da atmadı. Bitirdiği resme yakından bir kez daha baktı, çabuk kurumasını istercesine hafifçe üfledi. Sonra kuruması için tezgahın üzerine bıraktı. Ceketini alıp akşam alacasının çökmekte olduğu sokağa çıkarken kapıda durdu. Geri dönüp çizdiği resme bir kez daha baktı. Hafifçe gülümsedi. Arkasını dönüp uzaklaştı.

Gevezeliğimiz için bağışlayın. Ama olur da yolunuz Isfahan’da ustamızın adıyla bilinen dükkana düşerse göz nuru minyatürlere bakarken masada kenarda duran biz fırçaları da göz ardı etmeyin. O minyatürlerde bizim de bildiklerimiz, yaşayıp gördüklerimiz var. Çıkarken bir tebessüm etseniz bile yeter. Hayat gibi…

Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı Isfahanlı minyaturist Hossein Fallahi’ye ithaf olunmuştur.

Şehirliye Anlatması Zor

Aralık 2nd, 2016

s2

Havaların sürekli kapalı gittiği, bulutsuz gökyüzü özleminin giderek daha çok hissedildiği günlerdeydik. Kış olanca ağırlığıyla üzerimize çökmüştü. Şehrin isyan ettiren trafiği, insanların kural tanımadan yol bulma çabası ve ülke gündemine oturan, yürek burkan haber tufanı da cabasıydı. Her gün bir önceki günü aratıyordu.

O gün güneş sıcak yüzünü bir ara gösterir gibi olunca öğle arasında kendimi dışarı atıp yakınımızdaki park alanına yöneldim. Ağaçların arasında güneşin sıcaklığını hissederek amaçsızca bir süre yürüdüm. Islıkla kuşlara eşlik ettim. Park yine kalabalıktı ama kimsenin kimseyle ilgilendiği yoktu. Oyun parkında neşeyle oynayan çocukların dışında kimsenin yüzü gülmüyordu.

Boş banklardan birine oturup koltuğumun altındaki gazetenin yapraklarını çevirmeye başladım. Yaşlıca bir bey izin isteyerek bankın diğer ucuna oturdu. Cebinden çıkardığı ekmeği ufalayarak sağa sola atmaya başladı. Attığı kırıntılara gelen serçeler sunulan yemekten pay kapabilmek için çırpınıyordu. Serçelerin coşkuyla ekmeği ufalama çabaları o kadar güzeldi ki ürkütmemek için gazetemin sayfasını bile çevirmek istemiyor göz ucuyla onları izliyordum. Bir süre sonra adamın kuşlara bir şeyler söylediğini daha doğrusu konuşmaya çabaladığını görünce ilgisiz kalamadım. Kuşlara, mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu, ancak tam duyamıyordum. Cebimdeki bisküvilerden birini ufalayıp ben de kuşların ziyafetine katkıda bulunmak istedim. Adam elimi tutarak engel oldu.

- Onlar şekerli bisküvi değil mi?

- Evet.

- Şekerli bisküvi verme kuşlara!

- Ne zararı var ki?

- Anlatması uzun sürer şimdi. Kuşlara iyilik yapmak istiyorsan şekerli bisküvi verme o kadar…

s3Şaşırmıştım. Sert ve biraz kaba üslupla söylenen bu sözlere içerlemekle beraber gereksiz bir tartışmaya girmek istemedim. Bisküvileri cebime koydum. Bir süre öylece kuşları seyrettim. Sonra dayanamayıp “Minicik kuşlara zararlıysa bizler de mi yemesek bu bisküvileri acaba?” diye sordum. Baştan aşağı dikkatlice süzdü, kılığıma kıyafetime baktı, sonra “Şehirde doğup büyümüş birine benziyorsun. Sen yiyebilirsin. Sana zarar vermez” dedi.  “Çattık” dedim içimden. Adam biraz kaçık diye düşünmeye başlamıştım.

Sanki içimden geçenleri anlamış gibi başladı anlatmaya.

- Kusura kalma beyim, şehir insanına anlatması zor. Kuralları bildiği halde uygulamamakta , sonra da kendini ikna etmede çok başarılılar. Ben köyde doğup büyüdüm. Orada hayat basittir. Doğaya uyum gösterir kurallara uyarsan kolaydır, hayat. Şehir ise hiç öyle değil. Kurallar adamına göre, insanına göre hatta yaşadığın muhite göre bile değişiyor. Üstelik kimse de bundan rahatsız değil. Bu yüzden şehirden hep uzak durdum. Ne zaman ki torunum dünyaya geldi onun hatırına şehre, torunumun yanına geliyorum. Ama şehre hiç alışamadım. Biraz güneş açtığında hemen parka çıkıyorum. Şu, ilerde salıncakta sallanan kırmızılı kız da benim torunum.

- Allah bağışlasın. Kaç yaşında?

- 4  Yaşında. Seneye okula başlayacak. O zaman ben de başını beklemekten kurtulup kaçacağım bu şehirden.

- Öyle ama köy yerinde şehirdeki olanakları bulamazsınız. Halbuki burada her şey var. Yaşınız da var, sağlık sorununuz olsa hastane için yine şehre gitmek zorunda kalırsınız. Çocuğunuz torununuz da şehirde yaşadığına göre niye kaçasınız ki?

s1

Cevap vermeyip kuşlarla ilgilendi. Sonra kafasını kaldırıp bana baktı. Anlatsam da anlamazsın gibilerden bir bakış attı. “Şehirde her şey var diye kaçmak istiyorum” dedi.

Şaşırmaya devam ediyordum. Eliyle kuşları gösterdi;

- Şu kuşlara bir bak hele. Ekmek kırıntıları ile karınlarını doyurur ve şakırlar. Karınlarının doyması için ekmek kırıntısı yeterlidir. Onlara şekerli bisküvi verirsen daha da severek yerler. Ama bisküvinin tadını alan kuru ekmeğe bakmamaya başlar. Her zaman bisküvi bulamaz bir süre sonra aç kalırlar. Dahası, şekerli bisküvi iştahlarını açar. Doysalar bile yemeğe devam ederler. Çatlayıncaya kadar yerler. Az önce o yüzden engel oldum bisküvi vermene.

- Nasıl yani?

- Anlamıyor musun? İnsanların da kuşlardan pek farkı yok. Şehirde her şeyden bol bol var. Şehre alışanlar bu kuşlar gibi oluyor. Ne yese doymuyor, köye dönse aç kalıyorlar. Hep mutsuz, hep huzursuz oluyorlar. Şehir bozuyor insanları. Daha aç gözlü ve daha acımasız yapıyor. Beni de kendine benzetmeden bir an önce gitmek istiyorum. Dedim ya anlatması zor. Şehirde her şey bol bol var. Var olduğunu görüyorsun ama uzanıp alamıyorsun. Hayatın hep o gözünün önündekilere ulaşmak için çabalamak ile geçiyor. Kızım ve damadım deli gibi çalışıp ev taksiti ödüyorlar. Çocuklarının büyüdüğünün bile farkında değiller. Ne söylesen boş…

“Bilir misin?” diye sürdürdü konuşmasını.

- Çiçeğe ihtiyacından çok su verirsen toprağın derinlerinde su aramaz, kök salmayı bırakır vazo çiçeği gibi olur, farkında bile olmaz. Kökleri de erkenden çürür. Şehir işte böyle bir yer. Kimse kök salamıyor, sorulursa memleketi diye anasının babasının doğup büyüdüğü yeri anıyor.  Onca kalabalıkta insan fakiri bir yer. Hiç öyle dışarıdan göründüğü gibi değil. En azından bana göre değil.

Güneşin buluta girmesi ile ortalık serinlemiş hafiften soğuk bir esinti başlamıştı. Cebinde kalan son ekmek kırıntılarını da saçtıktan sonra ayağa kalktı. Kaygılı gözlerle salıncakta sallanan torununa baktı. “Şehirliye anlatması zor”  dedi. Başıyla belli belirsiz bir selam verip torunun yanına gitti. Salıncaktan indirip paltosunun önünü kapadı. Atkısını sıkıca bağladı. El ele tutuşup neşe içinde uzaklaştılar.

Mehmet Uhri

Yarım Kalan Bulmaca

Kasım 16th, 2016

19-yarim-kalan-bulmaca

Hanımefendinin ilerlemiş yaşının yanı sıra hastalığının da son aşamasına gelinmişti. Destek tedavisi dışında tıbben yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Durumun farkındaydı. Kabullenmiş görünüyordu. O sabah hasta yatağında doğrulup gece iyi uyuyamadığından, sıkıntılı rüyalar gördüğünden yakınıp ilaçlarının değiştirilmesini istedi. Hemşire hanımın başucuna bıraktığı ilaçları o sabah içmemişti. İlaçlarına baktığımı görünce başını öne eğdi sonra eliyle ilaçlarını işaret etti.

- İlaç dediğin içinde ne olduğunu bilmediğin, yuttuğunda iyileşme umudunu da beraberinde aldığına inandığın bir şey olmalı.

- O kadar basit değil ama bir açıdan haklısınız.

- İşte, benim bu ilaçlardan umudum kalmadı. Onları içmeme karşın kendimi daha iyi hissetmiyorum. Her geçen gün bir önceki günü aratıyor. O yüzden ilaçlarımı değiştirmenizi, yeni ilaçlarla birlikte umutlarımın tazelenmesini istiyorum. Bana yardımcı olacaksınız değil mi?

Yüzünde ilerlemiş hastalığın izleri iyice belirginleşmişti. Gözleri ferini yitirmiş rengi soluktu. İleri derecede zayıflamıştı. Tedavisini gözden geçirip ilaçlarını değiştireceğimi yeni ilaçların daha iyi geleceğini söyledim. Hafifçe tebessüm edip teşekkür etti. Geceliğinin cebinden çıkardığı kâğıdı uzattı. “Bu çile daha ne kadar sürer bilmiyorum ama sona yaklaştığımı hissediyorum. Günü geldiğinde beni son yolculuğumda yalnız bırakmak istemeyecek birini arayıp haber vermenizi istiyorum. Ama sizden rica ediyorum şimdi değil, günü geldiğinde” dedi. Kâğıtta bir isim ve telefon numarası yazıyordu.

Birkaç gün sonra hastamızın durumu ağırlaşıp yoğun bakıma alınca verdiği numarayı arayıp haber verdim. Kısa süre sonra hallerinden hayli varlıklı oldukları anlaşılan orta yaşlı hanım ve kocası hastaneye gelip hastamızı görmek istediler. Yoğun bakım şartlarında kısa ziyaret izni alan hanımefendi hastamızın yanına ilişti. Tuttuğu elini öpüp yanağına dokundururken sessizce ağlamaya başladı. Bir süre öylece kaldı. Hastamız zorlukla gözlerini açıp gelen hanımı karşısında görünce yüzü aydınlandı. “Daha zamanı gelmedi, kuzucuk. Erken haber vermişler sana, evine git dinlen, yorulma buralarda” dedi. Diğeri cevap vermedi. Yanaklarından gözyaşı süzülüyor ve gülümsüyordu. Hastamız tekrar uykuyu daldı. Ziyareti sonlandırıp dışarı çıktık. Kocasıyla birlikte odama davet ettim. Bir süre sonra sakinleşip bu güne kadar neden haber vermediğimi sordular. Durumu açıkladım. Hanımefendi kocasına sarılarak “Yine beni korumuş, üzülmemi sıkılmamı istememiş” diye tekrar ağlamaya başladı. Akraba olduklarını düşünüp yakınlık derecesini sorunca hastamızın gelen hanımefendiyi doğumundan itibaren büyütüp yetiştiren bakıcısı olduğunu öğrendim. Doğduğu gün yatılı bakıcı olarak işe alınmış üniversite eğitimi için yurt dışına gidene kadar hiç ayrılmamışlardı.

- Beni o büyüttü. Hem annem oldu hem babam. Varlıklı ama sorunlu, çok çalışan bir anne babanın elinde büyüdüm. Onlar hep meşguldü, aradığım zaman onlara ulaşma olanağı genellikle olmazdı. Onların zamanı uygun olduğu zaman ise ben genellikle uyumuş olurdum. İşte bu ortamda onların uzaklığını hiç hissettirmedi bana. Ben onun kuzusuydum. Kimi kimsesi var mıydı hiç bilmezdim. O hep yanımdaydı.

- Sonra ne oldu? Aramadınız mı?

- Nasıl desem? Üniversiteden sonra işe başladım, evlendim. Çok şey değişti hayatımda. Onun eksikliğini çocuğum olduğunda anladım. Çalışma hayatıma ara verip onun beni sevip bana baktığı gibi çocuğumu büyütmeye özen gösterdim. Bir ara ulaşmayı denedim ama bulamadım. Ayrılırken arkama bakmamamı her zaman yakınındaymışım gibi yaşamamı öğütlemiş “beni aramaya kalkma, günü gelince ben seni ararım” demişti.

Bu sözlerden sonra gözyaşlarını tutamadı. Kocası teselli etmek için sarılınca omuzlarını silkip doğruldu.

- Hiç sesi çıkmazdı. Evimizdeki cam eşyalardan biri gibiydi. Baktığında görünmeyen ama her zaman işlevi olan bir cam eşyaydı, sanki. Annem ve babamın yanında görünmez olurdu. Bir tek bana görünür o kocaman ve sessiz evin içini sevgisiyle doldururdu. İnsanları sevmeyi ondan öğrendim. Şimdi orada öylece yalnız yatıyor. İyi görünmüyor. Yapabilecek bir şey yok mu?

- Durumu hayli ciddi. Tıbben elimizden geleni yaptık. Ancak hastalık iç organlarına yayılmış durumda. Yanında olup elini tutmanız ona bu zor döneminde iyi gelecektir sanırım.

O gece ve ilerleyen günlerde hanımefendi hep hastanemizdeydi. Kocası da boş durmamış başka hastanelerden getirdiği hekimlerin görüşlerine başvurulmuştu. Hastamızın bilinci ara sıra bulanıklaşıyor ağrıları yüzünden uyutmak zorunda kalıyorduk. Hanımefendi ise gün boyu yanında oturup ona kitap okuyordu. Hastamızın onu duymuyor olabileceğini söyleyince kitap okumayı sürdürmek istediğini bunun kendine iyi geldiği yanıtını verdi. Ertesi gün hastamız bir ara gözlerini açıp sevgili kuzusunu yanında görünce yüzü yine aydınlandı. Bana dönüp “Bu kez gördüğüm rüya çok güzeldi. Güzel sesler, anlamlı sözlerden oluşan bir denizde yüzüyordum. Ilık bir rüzgâr esiyordu. Verdiğiniz ilaçlar daha iyi geldi sanki doktor bey” dedi. Sonra kuzusuna dönüp sevgi dolu gözlerle baktı. “Ben olabildiğim kadar  iyiyim, git dinlen, yorulma buralarda. Çocuğunu yalnız bırakma” dedi. Elime uzanmaya çalıştı. Yatağında doğrulmak istedi.

- Size sözünü ettiğim o sıkıntılı rüyalarımda hastane koridorlarını aşıp uçuyor, kalabalığa karışıyorum. Sonra kendimi o kalabalıklarda hapsolmuş hissediyordum. Kalabalıklar beni boğuyor gibiydi. Uyandığımda ise yine o lanet hastalığım ile birlikte kendim oluyordum. Kâbus işte, nereye kaçsan olmuyor. Gençliğimde kendime güvenirdim. Çabalayarak bir şeyleri değiştirebileceğime inanırdım. İnsana kendini hatırlattığı için hastalıkları severdim. Sonuçta iyileşip yine o kalabalıklara dönecektim nasıl olsa.

- Şimdi durum çok farklı sanırım.

- Hastalık böylesine amansız olunca kendinden kaçamıyorsun. O seni seven kalabalıkların gücü de seni tutmaya yetmiyor. Bir yandan da zaman akıp gidiyor. Kâbustan beter.

Kuzusuyla yine göz göze geldiler. Hanımefendi sarılıp hastamızın saçlarını okşadı. Bizimki “bulmaca oyunumuzu unutmadın değil mi? Oyunu artık sen sürdüreceksin. Biliyorsun insanların buna ihtiyacı var” dedi.

Birkaç gün sonra organ yetmezlikleri ile hastamızın durumu daha da ağırlaştı. Hastane çalışanlarına teşekkür için yayınlanan gazete ilanı dışında geride bir şey bırakmadan aramızdan ayrıldı. Hanımefendi ve eşi hastaneden ayrılırken teşekkür için odama uğradıklarında “ merakımı mazur görün ama şu bulmaca oyunu nedir?” diye sordum. Hanımefendi çantasından çıkardığı bir kısmı çözülüp bırakılmış gazetelerin bulmaca eklerini gösterdi.

- İkimizin sessizce oynadığı bir oyundu bu. Genç kızlığımda birlikte gezer, pastanelere oturur ve bunun gibi yarısı çözülmüş bulmacaları kalem ile birlikte masalara bırakırdık. Gelenler masalarında yarısı çözülmüş bulmaca bulur ve genellikle tamamlamaya çalışırdı.

- Niçin yapardınız bunu?

- İnsanların çözememekten korktukları için bulmacaya hiç başlamadıklarını, yarım bırakılmış bulmacaların ise ilk sahibine ait olduğu düşünülüp korkusuzca çözülebileceğini, o sayede insanların kendine güven duyabileceklerini öğretmişti bana. “İnsanları ayakta tutan güven duygusudur. Bu kalabalıklar insanı güvensiz yapıyor. Onlara yardımcı olmalıyız” derdi.

Tekrar teşekkür etti. Çantasından çıkardığı yarısı çözülmüş bir kısım bulmacayı masama bırakıp “Oyunu öğrendiniz. Bunları ne yapacağınıza kendiniz karar verin” dedi. Kocasının koluna girip ağır adımlarla odadan çıkıp gittiler.

Dr. Mehmet Uhri

Söyleyin Onlara…

Ekim 12th, 2016

img_2603Rüya bu ya; derin bir uykudayken 1984 yılında yitirdiğim babam İhsan Uhri çıkmış gelmiş, beni sarsarak uyandırmaya çalışıyordu. “Söyle onlara! Onlara söyle! Çocuklara söyle, onların bir suçu yok. Yaşananlardan kendilerini suçlu hissetmesinler. O yaşta kendini nedensiz yere suçlu hissetmeyi öğrenirlerse hep suçluluk duygusu içinde ezik yaşamak zorunda kalırlar. Birinin çocukların suçunun olmadığını söylemesi gerekiyor. Söyle onlara!” diye bağırıyordu.

Babam rahmetli matematik öğretmeni İhsan Uhri İzmir Bornova Anadolu lisesinin kuruluşundan itibaren emekli olduğu 1977 yılına kadar görev yapmıştır. Eski adıyla İzmir Maarif Koleji ve günümüzdeki adıyla Bornova Anadolu Lisesi’nin “Baba İhsan” lakaplı kült hocalarındandı. Okulda yaşadıklarını ev ortamında pek paylaşmadığı için babamın okulda nasıl biri olduğunu vefatından sonra mezun ettiği öğrenciler ile zaman içinde karşılaşıp konuşarak öğrenmiş, bir anlamda onu yeniden tanımıştım.

Rüyaların önemini ve görülen rüyayı paylaşmayı da babamdan öğrenmiştim. Sabahları kahvaltıda gece nasıl bir rüya gördüğümü anlatmamı isterdi. İşte o gece babam yıllar sonra rüyama girmiş benden bir şeyler yapmamı istiyordu. Rüyanın devamında uyanıp yatağımda doğrulmaya çalışıyorum ancak o omuzlarımdan tutup sarsmaya ve “söyle onlara!” diye haykırmaya devam ediyordu. Sıkıntı içinde uyandım bir bardak su içip rüyayı anlamlandırmaya çalıştım. Sonra babamı özlediğimi fark edip tekrar görürüm umuduyla uyumaya çalıştım. Bu kez rüyada babamla bir deniz kıyısındaydık. Çocukluğumda yaptığımız gibi sahilde midye kabuğu seçiyor yürüyüş yapıyorduk. Çocukça aklımla sorular soruyor o ise her zaman yaptığı gibi önce soruyu kendince daha anlamlı hale dönüştürüp sonra yanıtlamaya çalışıyordu.

- Okulların eski öğretmenlerinden ne istiyorlar, onları neden gönderiyorlar, baba?

- Soruyu şöyle sormaya ne dersin? “Okulların kıdemli öğretmenleri neden bu kadar önemli?”

- Olabilir. Neden bu kadar önemli?

- Çünkü o öğretmenler okulun hafızasıdır. Bir anlamda yeni gelen öğretmenlerin kıblesidir. Yeniler eskilere bakıp okulun havasını, geleneklerini, öğrenciye yaklaşımını koklar kendilerine ayar verip adapte olurlar. Yabancı bir yerde camiye gidildiğinde görünüşte hiç farklılık olmayacağını bilse de caminin kıdemlilerine bakıp kendine ayar verir ya insan, işte öyle.

- Hepsi mi?

- Hepsi değil, elbet. Farkında olanı var, olmayanı da. Ancak öğrenci onların kim olduğunu bilir. Bir öğretmene iyi ya da kötü lakap takılıyorsa o okulun hafızasında yer etmeye başlamış demektir.

- Peki sana neden “baba” lakabını takmışlardı?

- Matematik gibi korkulan derslerden birini veriyor olmanın yanı sıra 12- 13 yaşında ailesinden ayrılıp yatılı okula gelmiş öğrencilerin yurtlarından sorumluydum. O çocukları dinleyip korkularını paylaşmak yüzünden o lakabı taktıklarını düşünüyorum. Başlangıçta biraz kaba bulmuş pek hoşuma gitmemişti. Sonra gerçekten baba olunca “o kadar da kötü değilmiş” diye düşündüm.

- Peki okulun hafızası olan öğretmenler okuldan uzaklaştırılırsa kötü mü olur?

- Düşünelim. Okul hafızasının bir kısmını yitirince ne olur? Birbirini pek tanımayan, ortak kültür ve anlayış birliği oluşturmak için zamana gereksinimi olan öğretmenler ile yeni yapılanmakta olan diğer okullara benzemeye başlar. Hafızadaki eksikliği doldurmak, okulun hafızası işlevini görmek de öğrencilere düşer. Öğrenciler kendilerini geliştirmek, kişiliklerini bulmakla uğraşacaklarına okul ile uğraşmak zorunda kalır. Herkes için zaman kaybı olur ve sanırım zor bir süreç yaşanır. Öğrencilerin haksız yere kendilerini cezalandırılmış hissetmeleri de cabası. Ayrılan öğretmenler ise tayinleri cezalandırma olarak görmez, küskünlük veya kırgınlık yaşamazsa gittikleri okula burada edindikleri deneyimleri de götürürler. Gittikleri okullar değerini bilirse kazanç bile olabilir. Yine de çok umutlu olmamak gerekir.

img_26075Rüyanın burasında sahilden eline aldığı yassıca bir taşı denize fırlatıp suyun üzerinde sektirdi. Küçüklüğümde olduğu gibi hiçbir zaman onun kadar iyi taş sektiremeyeceğimi düşündüm. Elimdeki taşı fırlattım. İlk gelen dalganın üzerinden hafifçe sekip başarısız bir atış olarak denizin dibini boyladı. Dönüp baktığımda babamı göremedim. Topladığım deniz kabuklarını denize doğru savurup “soracaklarım bitmedi, geri dön baba” diye bağırdım. “Bir çocuğun babasına soracağı sorular hiçbir zaman bitmez ki. Sor bakalım” diyen sesiyle arkamda belirdi. Elini tutmak istedim ama ulaşamadım. O ise ıslak kumun üzerine bir şeyler çiziyordu.

- Eğitim her yerde aynı değil mi? Okul ve öğretmen neden bu kadar önemli?

- Şöyle desek; Okullar topluma eğitimli ve yetişmiş bireyler kazandırmayı amaçlıyor ve bunu toplum geneline sistemli biçimde yaymaya çalışıyorsa öğretmen değişikliğinin ulaşılmak istenen amaç için önemli olmaması gerekmez mi?

- Peki öyle soralım. Amaç öğrencilerin yetişmesi ise öğretmenlerin yer değiştirmesi neden bu kadar sorun oluyor?

- Özellikle liseler insanları ilk gençlik yıllarında edinmesi gereken bilgiler ile donatırken kimliğin ve kişiliğin gelişmesine de katkıda bulunur. Bir arada yaşama kültürünü, uyum göstermeyi, takımın parçası olmayı okulda öğreniriz. İlk kimlikler de o yaşlarda şekillenir. Taraftarı olduğun takım da bir kimliktir, siyaseten yakın durduğun insanlarla birlikte edindiğin kimlik de. Üstelik edindiğin kimlikler karakterine de yansır. O yaşta insan hem arkadaşlarına benzeyip onlarla kaynaşmak hem de farklı olmak ister. Aradaki dengeyi kurma çabası karakterini ortaya çıkarır. Karakter dediğin birbiriyle uyumlu veya uyumsuz bir sürü bileşenin bir arada olduğu parçalı bir yapıdır. Onları bir arada tutup dengeli kişiliğe ulaşmak için gereken özgüveni de büyük oranda okul ortamında ediniriz. İşte o deneyimli öğretmenler bunu bilir, çocukların kimliklerini bulmasında ve kazandırdıkları özgüven ile karakterlerinin şekillenmesinde yol gösterici olurlar.

Kumun üzerine çizdiği irice ev resminin ortasına küçük çakıl taşları yerleştirmişti. “Bu kez ben bir soru soracağım” dedi babam. Eliyle çizdiği resmi gösterip “Bu bina okul olsa çakıl taşları neyi simgeliyor olabilir?” diye sordu.

- Öğrenciler herhalde

- Değil?

- O zaman öğretmenler.

- O da değil.

- Peki ne o zaman?

- Okulda yaşanmış ve unutulmamış anıları simgeliyor. Her okulda bu çakıl taşları gibi iyi kötü benzer olaylar yaşanır. Kimliğin ve karakterin şekillenirken o anıları da yanına alır gidersin. Zaman geçer geri dönüp okuluna baktığında bina ile birlikte o anılarını görürsün. O anki ruh haline göre bir anına ait çakıl taşını alıp cebine atar yanında taşırsın. O anılarda yer etmiş, okul ile birlikte anılan kült öğretmenlerin o yaşanmışlıkların parçası olduğunu, o kasvetli binalara ruh kazandırdıklarını fark edersin.

Arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. İçimi hüzün kaplamıştı. “Az önce söyle onlara diye bağırıyordun. Benden ne yapmamı istiyorsun?” diye seslendim. Durup bana baktı. O sıcak gülümsemesini ne kadar özlediğimi fark ettim.

- Birileri çocuklarla konuşmalı. Okulu bilen, tanıyan, ruh kazandıran öğretmenleri uzaklaştırırsan öğrencileri o kasvetli okulda korkularıyla baş başa bırakırsın. Korkarlar ve neden korktuklarını da bilemezler. Bir suç işlediklerini ve cezalandırıldıklarını düşünürler. O yaşta işlemedikleri bir suçun cezasını kabullenmeyi öğrenirlerse hayat boyu her olayda kendilerini suçlar, ezik yaşamayı normalleştirirler.

- Yani?

- Özgüvenlerini kazanamazlar. Velilerin, idarecilerin, eğitimcilerin herkesin konuşup tartıştığı bir ortamda kimse öğrencilerin cezalandırılıyor hissine kapılacaklarını görmüyor. Onlara kabahatleri olmadığını, suçluluk duymamaları gerektiğini söylenmeli. Öğrencilerin suçu yok. Bu onların beceriksizliği değil…

Sözlerini tamamladıktan sonra gözden kayboldu. Arkasından seslenmek, yetişip konuşmak istedim ama olmadı. Rüyanın devamını hatırlamıyorum.

Sabah sıkıntı ile uyandım. İlk işim geceden hatırladıklarımı yazıya dökmek için bilgisayarımın başına geçmek oldu. Yazdıklarımı gözden geçirip arkama yaslandığımda masamın üzerinde kenarda duran irice çakıl taşını fark ettim. Taşın ne zamandan beri orada olduğunu ve nereden geldiğini çıkaramasam da belki rüya devam ediyordur diye elime almaya çekindim. Öylece bıraktım…

Mehmet Uhri

NOT 1: Babam İhsan Uhri’nin anısına saygı ile…   Haklıydın baba; bir çocuğun babasına soracakları hiç bitmiyor.

.

NOT 2: İhsan Uhri kimdir?

İhsan Uhri İzmir 1922 doğumludur. Babası ve Annesi bugünkü Makedonya sınırları içinde Ohri’de dünyaya gelip Balkan savaşı öncesi Anadoluya göç etmek zorunda kalanlardandır.  İzmir’e yerleşirler. Soyadı kanunu çıkınca ufak bir harf hatası olsa da doğdukları şehre atıfla “Uhri” soyadını alırlar.

Tütün tüccarı olan babasının varlık vergisi uygulaması nedeniyle iflas etmesi üzerine ailenin geçim sıkıntısını hafifletebilmek için İhsan Uhri Edirne Öğretmen okuluna yazdırılır. 18 yaşında öğretmen olup ilk görev yeri olan Mardin Midyat’ta ilkokul öğretmenliği yapar. 1942 yılında Kars Sarıkamış’ta başladığı askerlik hizmeti II. Dünya savaşı nedeniyle uzar ve 37 ay ( 3 yıl ) askerlik yapıp 1945 te üsteğmen olarak terhis olur.

1946 – 51 arası Ankara Hasanoğlan ve Kars Cılavuz Köy enstitülerinde öğretmenlik İzmir Kızılçullu Köy enstitüsünde müdürlük yapar. 1952 – 56 yılları arasında İngiliz yönetimi altındaki Kıbrıs’ta Magosa Namık Kemal Lisesinde öğretmenlik görevini sürdürür.

1956 yılında Ege kolejinden dönüştürülen İzmir kolejine müdür yardımcısı olarak atanır. Fullbright burs sınavını kazanıp 1958- 60 yılları arasında Amerika’da Wisconsin üniversitesinde (Milwaukee) matematik masterı yapıp doktoraya başlar. 60 İhtilali nedeniyle yurt dışında okuyan herkesin ülkeye geri çağrılması üzerine İzmir’e geri döner. Dönerken yanında teslim edemediği doktora tezi de vardır. Ege Üniversitesi astronomi bölümüne öğretim üyesi olarak kabul edilse de burslu okuduğu ve devlete borcu olduğu gerekçesiyle Maarif vekaleti muvafakat vermez.

1960 tan itibaren “İzmir Maarif kolejinde veya günümüzdeki adıyla Bornova Anadolu Lisesinde” matematik öğretmeni olarak görev yapıp 1977 yılında emekli olur.

İhsan Uhri 1984 yılında geçirdiği enfarktüs ile kaybedilmiştir.

Pentimento

Eylül 3rd, 2016

img_0930

Yorucu ve yoğun geçen bir haftanın son günüydü. Hastanede mesai sona ermek üzereydi. Berbat bir hafta sonu trafiğinin beni beklediğini düşünüyor elimdeki işleri toparlayıp çıkmaya hazırlanıyordum. Odamın kapısında iyi giyimli yaşlıca bir beyefendi belirdi. Sıkça karşılaştığımız üzere yine sorularına tatminkâr yanıt bekleyen hasta veya hasta yakınlarından biri olduğunu düşündüm. O ise eşikte durup saygıyla “Girebilir miyim? Size bir emanet teslim etmem gerekiyor” dedi ve izin vermemi bekledi. Elindeki paketi masamın üstüne bıraktı. Oturmasını rica edip paketi açtım. Küçük yağlı boya tablo ile bir süre bakıştık. “ Bu güzel ve anlamlı resim için kime teşekkür etmem gerekiyor? “diye sordum. Kafasını kaldırmadan kederli bir ifadeyle “Rahmetli kardeşim, bunu size götürüp teslim etmemi vasiyet etmişti.” Diye yanıtladı.

Daha sonra kendini tanıttı. Kardeşinin uzun süren hastalığı boyunca sık sık hastaneye yatırılmak zorunda kaldığını, bu yatışlar sırasında pek çok anısının olduğunu en çok da benden söz ettiğini, bu tabloyu da benim için ayırdığını söyledi.

Hastamızı unutmam mümkün değildi. Erken yaşta çok yıpranmış bedenle beklentilerden fazla yaşatmayı başarmış olsak da genç sayılabilecek yaş için üzücü bir kayıptı. Zor ve sıra dışı biriydi. Abisi olduğundan söz ettiğini ancak tanıştığımızı hatırlamadığımı dile getirince hastaneye hiç gelmediğini, hep yurt dışında olduğunu vurguladı. Mesainin bitmiş olduğunun farkındaydı. Gitmek için izin istedi. Berbat bir trafiğin beni beklediğini, çıkmak için acele etmediğimi, bir yorgunluk kahve içmek istediğimi eşlik ederse memnun olacağını söyledim. Geri çevirmedi. Kahveyi hazırlarken “Hastamız sizden gururla söz eder, abisinin başarılarıyla övünürdü” dedim.

- Ben ise kardeşimden utanır, kimse bilsin istemezdim. Siz de biliyorsunuz yaşadığı “bohem” hayat onun tercihiydi. Aile ve toplum değerlerine sıkı sıkı bağlı muhafazakâr sayılabilecek annem ve babam için de büyük hayal kırıklığıydı. Okul hayatı da seçtiği meslek ve sonrasında da hep sıra dışı olmuştu. Toplum ve değerlerini takmaz istediği gibi hoyrat ve özgür yaşamaya çalışır kimseyle anlaşamazdı. Kim bilir size de ne zorluklar yaşatmıştır?

- Zor biri olduğunu kabul ediyorum ancak tanımaya değer olduğunu hiç abartmadan söyleyebilirim. Ondan hayata ve sanata dair çok şey öğrendiğimi de itiraf etmeliyim. Haberim olsaydı cenazesine katılmak isterdim.

- Biliyorum. Kardeşim de öyle söyleyip, vakit gelip yolculuk başladığında özellikle size haber vermemem konusunda beni uyardı. İşinin hakkını verip ölümle mücadele eden hekimlerin cenaze törenlerinden pek haz etmediklerini, yenilmişlik hissi verdiğini söyleyip anlayış göstermemi istedi.

- Bu konuyu da konuşmuştuk. Gönderdiği resmin üzerinde yazdığı gibi bizlere “şövalye” derdi. Onun gözünde doktorlar kimseye boyun eğmeden ölüm ile savaşmaya ant içmiş kahraman şövalyelerdi.

Kahveyi hazırlayıp fincanlara dökerken odayı kaplayan çekici kahve kokusu koridora ulaşmıştı. Kokuyu alıp kapıdan kafasını uzatan bir meslektaşım ısrar etmeme karşın çocuğunu okuldan alması gerektiğini hatırlatıp eşlik edemediği için üzgün olduğunu söyledi.

Hastamız gençliğinde alkol ve madde bağımlılığı nedeniyle birkaç kez tedavi görmüş hızlı yaşayıp kendini genç yaşta tüketmişti. Pek çok kez hastanemize yatırılmış ve çoklu organ yetersizliği nedeniyle zor günler geçirmişti. Sanırım bir üst merkezde karaciğer nakli de olmuş ancak gidişat pek değişmemişti. Kahvelerimizi yudumlarken gönderdiği resmi inceliyordum. Hastamızın abisi biraz da utanarak “bana kardeşimi anlatmanızı isteyebilir miyim? Hep uzaktık ve tanımak için hiç çaba harcamadığımı onu kaybettikten sonra fark ettim.” Dedi.

- Dedim ya sıra dışıydı. Tanışmamız da öyle oldu. Gecenin bir saati hastaneyi terk et, pijamalarla sokağa düş. Polisler şüphelenip yakalayıp getirmese biz kaçtığını bile fark etmeyecektik. Hastaneden gitmek isteyip sağlık sorunları yüzünden izin koparamayınca kaçmaya yeltenmiş polisler de sapık zannedip içeri atmaya kalkmıştı. Üzerinde kimlik de olmayınca polisleri hastamız olduğuna ikna etmekte hayli zorlanmıştık. Sonuçta ne yapıp edip o gece hasta haliyle imza verip evinin yolunu tutmuştu. Yalnız yaşadığını ve pek de düzenli ev hayatı olmadığını birkaç gün sonra Hızır acil ambulansıyla karaciğer komasında gelince anlamış bir daha kendi isteği ile bile olsa hastaneyi terk etmesine izin vermemiştik. Onun da gözü korkmuş bir daha öyle işlere kalkışmamıştı.

- Başka?

- Hastaları bahçede etrafına toplayıp hepsiyle sosyokültürel seviyesine göre muhabbet etmeyi başarırdı. Hayat adamıydı. Hatırladığım kadarıyla ailesinin ısrarı ve dayatması ile mimarlık okumuş ama hiç mimar olarak çalışmamıştı. Resim yapmaya merak sardığından ancak yeteneğinin olmadığını anlayıp hayal kırıklığı içinde bıraktığından, alkole de o dönemde başladığından söz etmişti. Yine anlattığına göre sanat eleştirmenliği yapıp orada burada yazdığı yazılar nedeniyle sanat camiasından hatırı sayılır düşman edinmişti.

- Herkesin gölgeye saklanıp ışıktan kaçtığı, görünmemeye çalıştığı bir ülkede elinde fener ve aynayla dolaşırsan ne bekliyorsun ki?

- Evet, hatırladım rahmetli de öyle demişti. “Bu topraklar ışıktan kaçanların, gövdesi küçük gölgesi büyük insanların ülkesi. Herkes kendinde eksik veya hatalı bir şeyler olduğunu biliyor ve görünsün istemiyor, kendileri bile aynaya bakmaktan korkuyor” demişti. Bu konuyu bir nöbet akşamı hastane bahçesinde mangalda balık pişirirken konuştuğumuzu hatırlıyorum. Oda arkadaşlarını alıp bahçede mangal yakmışlar, nöbetçi şef olan beni de davet edip akılları sıra idari onay almayı planlamışlardı. Rezalet büyümeden veya bir yerler yanmadan hızlıca işi halledip pişirilen balıkları ekmek arası yapmış ve bahçenin kuytu bir yerinde muhabbetle yemiştik. Bu kez oda arkadaşı bir balıkçıydı ve balıkları o getirtmişti. Bizimki balıkçıyı konuşturup ara sıra kızdıracak laflar ediyor balıkçılığın ağ açıp beklemekten ibaret pasif bir iş olduğunu söyleyip “Yaptığınız iş değil ki, balıkların alıklıkları olmasa zor yakalarsınız” diyerek dalga geçiyordu. Balıkçı ise “her balık kendi ağını arar, hayat bunu gerektirir. Sen de ben de düştüğümüz bu ağda sonumuzu biliyoruz. Eğlen bakalım nereye kadar?” diye öfkeli bir yanıt vermiş herkesi susturmuştu.

img_0929

Kahvesini bitirmek için acele etmiyor bir yandan da “sizi geç bıraktırmıyorum umarım?” diye sormadan edemiyordu. Rahmetlinin sanat eleştirmenliğini bıraktıktan sonra topladığı resimleri müzayedelerde satarak geçimini sürdürdüğünü ancak geriye pek bir şey bırakmadığını söyledi.

- Kardeşim benden nasıl söz ederdi? Anlatır mıydı?

- Dedim ya sizi gururla anlatırdı. Okumuş ailelerin ilk çocukları gibi özenle yetiştirilmiş iyi terbiye verilmiş olduğunuzu, başarıyla okuyup ailenin gururu olduğunuzu söylerdi. İkinci çocuk olunca anne ve babanın azalan enerjisi ve hevesi yüzünden daha özgür kalabildiğini ancak bunun da hep sorun olduğundan yakınırdı. Bir keresinde kesip sakladığı sizinle ilgili bir gazete haber kupürünü cüzdanından çıkarıp gururla göstermişti. Yine de ailesinin istediği kişi olmak uğruna kendi olamadığınızdan söz edip “bunu ona anlatmaya çalıştım ama dinlemek istemedi” demişti.

Bu sözlere uzun süre yanıt vermedi. Hüzünlenmişti. Ağzından belli belirsiz bir sözcük çıktı; “Pentimento”

- Pentimento mu? Evet, bunu hastanede sıkça dile getirirdi. Yağlı boya ile uğraşan ressamların başlayıp vazgeçtikleri resimlerin üzerini boyayıp aynı tuvali başka bir resim yapmak için kullandıktan yıllar sonra boyanın kuruyup incelmesiyle alttaki resme ait görsellerin yeni resmin içinden görünür hale gelmesi olduğunu ondan öğrendik. Bizim için zor hastaydı. Yakınmaları ile ilgili bulguları onca araştırmaya karşın tek bir hastalık adı altında toplayamamıştık. O ise boşuna araştırdığımızı, hasta olmadığını tüm bunların pentimento olduğunu vurgulardı. Başlangıçta kulak asmadık ama sonuçta o haklı çıktı. Geçmişte kalan ve üstünü örtmek istediği pişmanlık ve vazgeçişler bedeninden ve ruhundan pentimento gibi görünür hale geliyordu.

- Bu konuyu onunla hiç konuşmamıştık. Onu kaybetmeden birkaç gün önce çocukluğumda yaptığım bir resmi saklamış olduğunu söyleyip çıkarıp bana verdi. Kuru boya ile bir yarış arabası çizmiştim. Babam hiç beğenmemiş ve sildirip üzerine onun beğeneceği bir resim çizmek zorunda kalmıştım.  Resmin içinde hayal meyal o yarış arabasının silinmiş izleri seçilebiliyordu. “Bu da senin pentimenton” diyerek uzatmış ve açıklamıştı. Çocukluğumda benim yarış arabalarına ve oto yarışçılığına tutkum olduğunu ve gelecekte yarış arabası pilotu olmak istediğimi bir tek o biliyordu. Anne ve babama bile söyleyememiş kör bir tutku olarak içime gömmüştüm.

Gözleri dolmuş omuzları çökmüştü. Bir süre sustuktan sonra derin bir nefes alıp ciddiyetini takındı. Ayağa kalkıp gitmek için izin istedi. Kahve ve sohbet için teşekkür etti. Biraz daha kalabileceğini daha anlatacaklarım olduğunu söyledim. Ancak gitmesi gerektiğini, birkaç gün sonra tekrar yurt dışına gideceğini, gitmeden vermesi gereken bir emaneti daha olduğunu söyledi. Merak etmiştim “Bir sonraki emanet kime gidecek? Tanıyor muyum?” diye sordum. Hafifçe gülümsedi; “Emin değilim ama sanırım tanıdığınız biri. Bir balıkçı. Balıkçıya yeni bir ağ alması için elinde kalan son üç beş kuruşu vermemi istedi. Bir de el yazısıyla yazdığı Aradığım ağı buldum, acele etme sen daha ara… notunu ileteceğim.” dedi. Gülümsedi, elimi sıktı. Odadan çıktı gitti.

img_0926

Hastamızın abisini o günden sonra görmedim. Emanet resim ise karşımdaki duvarda asılı. Boş bir odanın nasıl sıcak ve insancıl olabileceğini veya özellikle sıkıldığım zamanlarda daracık bir odanın penceresinden kuş olup uçup gidebilmeyi düşündürse de hastamızın bu resmi göndermekle ne anlatmak istediğini hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğim. Belki yapmak istediği de böyle bir şeydi.

Dr. Mehmet Uhri

O Kız Hiç Büyümedi

Ağustos 26th, 2016

20160521_140108

Her şey bitpazarında tezgâhın yanında yerde kenarda duran çerçeveli eski bir fotoğraf ile başladı.

Yatağında doğrulmuş bir kız çocuğu öylece duruyor ve bakıyordu. Anne ve babasının ellerini tutmuş ürkek ama huzur ve güven içinde gözlerini dikmişti. Baba ise sevgi dolu gözlerle yatağın öte yanındaki anneye bakmaktaydı. Mutlu bir aile fotoğrafını andırıyordu. Resmin üzerinde küçük bir imza dışında herhangi bir yazı yoktu. Gün devrilmiş satıcı kadın yavaştan toplanmaya başlamıştı. Tezgâhın üzerindeki eşyaları paketlemekle meşguldu. Resimle ilgilendiğimi görünce yanıma geldi. Resimdekileri tanıyıp tanımadığını, bir öyküsü olup olmadığını sordum. Kafasını sallamakla yetindi arkasını dönüp işine devam etti. Yanıtı anlamamıştım, “o kız çocuğuna ne oldu?” diye üsteledim.  Eşyaları paketlemeyi sürdürüp yüzüme bakmadan konuşmaya başladı. Elimdeki resmin boşaltılmakta olan eski bir evin duvarında asılı olduğunu diğer eşyalar ile birlikte satın aldığını söyledi. Tezgahtakileri toplamaya devam etti. Paketlediklerini kolilere yerleştirmeye başlamış  sıra yerde kenarda duran resimlere gelmişti. Resmi elimden alıp bir süre baktı. “Bu resimle ilgili pek çok şey anlatabilirim, bir kısmı uydurma da olabilir. Anlatılanların ne kadar gerçek olduğundan hiçbir zaman emin olamayacaksınız. Yine de anlatmamı istiyorsanız büfeden iki kahve kapıp gelmeniz gerekiyor, öyle kuru kuruya olmaz” dedi. Kahveleri alıp gelene kadar eşyaların büyük kısmı toplanmış tezgâh hafiflemişti. Çerçeveli fotoğrafa bir süre daha bakıp tekrar bana uzattı.

- Sizin gibi beni de etkilemişti bu fotoğraf. Evin eşyalarını toplayıp boşaltırken çevrede oturanlara resimdeki kız çocuğunu sordum. Hepsi farklı bir şey anlattı. Yandaki evde oturan hayli şişman yaşlıca kadının anlattığına göre kadın öğretmen eşi de yabancı kökenli bir fotoğrafçıymış. Fotoğraf ise kızları 4-5 yaşlarındayken rahatsızlanıp yatırıldığı hastane odasında çekilmiş. Hastalığın verdiği yalnızlık, belirsizlik ve korkuya karşılık anne ve babanın çocuklarının üzerine titremesini fotoğrafta siz de fark ettiniz sanırım. Uzun süren tedavilere karşın yakalandığı hastalıktan kurtulamamış ve sonrasında aile hep matem içinde yaşamış. Başka çocukları da olmamış. Bir süre sonra babaları evi terk etmiş. Anne ise matemini sürdürmüş, ölene kadar evini müze gibi tutmuş.

- Bu kadar mı?

- Evin eşyalarını çıkartıp boşaltırken karşı evin merdivenlerinde oturup bizi izleyen aksice ihtiyar beyefendi elimdeki resmi görüp yanıma geldi. Resmi almak istedi, vermedim. Pek para teklif edecek hali de yoktu. Resimdeki kızı ona sorduğumda benzer şeyler anlatsa da sonu farklı bir yere çıkıyordu. Anlattığına göre adam yabancı uyrukluymuş. Vatandaşlık alabilmek için formaliteden evlenmişler. Sonrasında beraberliklerini kadının bu evinde sürdürmüşler. Kadın ise adamı sevmiş ve bağlanmış. Bu çocuğu biraz da adamı kendine bağlayabilmek için peydahlamış. Fotoğrafın hastanede çekildiği çocuğun hastalandığı doğru olsa da iyileşip ayağa kalktığını ancak varlığının aileyi bir arada tutmaya yetmediğini anlattı. Baba evi terk etmiş. Baştan yanlış bir hayatı doğru yaşamaya çabalamanın anlamsızlığından yakınırlarmış. Anne kız çok tartışır hiç anlaşamazlarmış. Bilirsin aile fotoğrafları biraz vitrindir. Geride olanları gizlemek için de kullanılır. O ihtiyar adamın anlattığına bakılırsa fotoğraf aldatıcı olabilirmiş. Kadın eşini evde tutabilmek için doğurduğu ve eşi evi terk ettikten sonra hep suçladığı kızıyla hiç anlaşamamış. Kız büyüyüp yaşı geldiğinde evi terk etmiş. Kız evden gittikten sonra anne iyice geçimsiz biri olmuş. Soranlara kızının öldüğünü hiç büyümediğini büyüyebilseymiş çok mutlu olacaklarını anlatır dururmuş.

20160521_140106

Kahvelerimizi bitirip fincanları büfeye iade edip geldim. Eskici pazarına gitmekte olan günün sakinliği çökmüş gezen gören sayısı azalmıştı. Bazı tezgahlar çoktan toplanmıştı. Eskicinin tezgahında kalan eşyalara göz atsam da çerçeveli fotoğrafı elimden bırakamıyordum. “Peki ya gerçek? Gerçeği hiç merak etmediniz mi? Bu kız yaşıyor olabilir mi?” diye sorduğumda işiyle ilgilenip cevap vermedi. Elimde resimle ısrarla yanıt beklediğimi görünce dayanamadı.

- Hayatım eski eşyaların arasında geçti. Burada gördüğün bütün eşyalar benim için satılıp paraya çevrilecek birer objeden öte değil. Eski evleri ve onların eşyalarını takip eder, olabildiğince ucuza alıp satmaya uğraşırım. Eskici pazarlarını da sabah açıp akşam kapanan çiçeklere benzetirim. Bu pazara evinin eksik eşyasını ucuzundan almak için gelen çoktur. Kimi de senin gibi eski eşyalar üzerinden eski hayatlara dokunmak onların yaşanmışlıklarını duymak ister ve öyküsü olan eşyaları satın alır. Elindeki resim ile ilgili anlattıklarımı bu fotoyu sana satabilmek için uydurmuş bile olabilirim. Gerçeğin ne olduğunun veya ne olması gerektiğinin ne önemi var ki? Öyle de böyle de bir hayat yaşanmış geçmiş gitmiş. Ha mezarda çürümüşsün ha o kapandığın evde hayatın eriyip bitmiş. Sonunda tüm yaşanmış veya yaşanmamışlıkları eskicide bir objeye yükleyip hüküm kurmaya çabalamanın insafsızlık olduğunu düşünüyorum.

Bence, gerçek bu.

- Ama fotoğraf gerçek? Oradaki çaresiz, ürkek ancak yine de anne babasının bir arada olmasının verdiği güvenle bakan o kız çocuğu da gerçek.

- Tamam işte. Bu sana yetmiyor mu? Neyi merak ediyorsun?

- O kız çocuğunu ve ona ne olduğunu merak ediyorum.

Eşyaların büyük kısmı toplanıp kolilere yerleştirilmiş sıra elimdeki çerçeveli fotoya gelmişti. Satın almak istediğimi söyleyince satılmış olduğunu alıcısının emaneten bıraktığını söyleyip elimden aldı paketleyip koliye yerleştirdi. “O zaman onca öyküyü bu resmi bana satmak için uydurmadın. Bana o kız çocuğuna ne olduğunu söyle” diye üsteledim. Kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Dinle dedi;

- Anne öldükten sonra evin eşyalarını boşaltmak bir kaç gün sürdü. Son gün ödeme almak için eşyaları satan orta yaşlı kumral bir kadın geldi. Alacağı parayı önemsemiyor, evden geriye hiçbir şey kalsın istemiyordu. Bu resmi eline alıp bir süre baktı sonra hiçbir şey almadan evden çıktı. Antrede almak istediği bir eşya varsa alabileceğini söyleyip ısrar ettim. Gözü bu resme gidip geldi “Hiçbir şey istemiyorum, bu evle ilgili ne varsa yok olsun istiyorum. İstenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelip ne olduğunu neden olduğunu bilmediğin bir suçluluk duygusu içinde yaşamayı kimse anlayamaz.” diye söylendi.  Konuştuğum kişinin fotoğraftaki kız olabileceğini fark edip üstüne gittim. Resmi gösterip “ o kız çocuğuna ne oldu? Büyüdü mü?” diye sordum. Resme tekrar baktı gözleri nemlendi sonra yine o öfkeli haline büründü. “Bunun ne önemi var ki? Yine de söyleyeyim. O kız çocuğu yaşadı ama hiç büyümedi. Hiç bir zaman da büyümek istemedi” Diye yanıt verdi. Evden hışımla çıktı. Arkasına bile bakmadan uzaklaştı.

- Peki, bu resmi kim satın aldı?

- Kimse almadı. Çerçeveli fotoyu elime alıp o kadının peşinden gittim. Gün olur resmi ve resimdeki kız çocuğunu merak eder, görmek isterse gelip alabileceğini, satın alınıp ayrılmış eşyalar arasına koyacağımı söyledim. Kartımı uzattım. Alıp almamak için tereddüt etti. Sonra kartı alıp cebine koyup selam bile vermeden uzaklaştı.

- Peki, sonra görüştünüz mü?

- Çok emin değilim ama sanırım bir kere buralara gelip uzaktan da olsa tezgâhıma baktı. Tezgaha değil sadece resme bakıyordu. Onu fark ettiğimi görünce hemen uzaklaştı. Belki arada yine gelip gidip bakıyordur diye çerçeveyi hep aynı yere bırakıyorum. Bu nedenle satmıyor o kız çocuğunun büyüyüp kendini affedeceği günü bekliyorum.

20160521_140006

Eşyaların toplanması tamamlanmış koliler arabaya yerleştirilmeye başlanmıştı. Paylaştıkları için teşekkür ettim. Bu güne kadar o fotoğrafı eline alıp bırakmayan böylesine dikkatle bakan çok az kişi olduğunu bu nedenle anlatma gereği duyduğunu söyleyip kahveye teşekkür etti.

Hava kararmaya yüz tutmuş pazar yerine akşamın serinliği çökmüştü. Sabah açan eskici pazarı, yaşanmış ve yaşanmamışlıklarıyla ortalığa saçılanlardan kalanları toplayıp günü uğurlamaya hazırlanıyordu.