Münevver Mücellithanesi

Eylül 16th, 2017

img_9271

O küçücük mücellithaneyi, aile yadigârı deri ciltli hayli eski birkaç kitabın cildinin onarımı yapacak yer ararken biraz da tesadüfle şehrin eski semtlerinden birinde bulmuştum. Bodrum katında küçücük bir dükkândı. Paslanmış ve hayli eskimiş görünen tabelasında” Münevver Mücellithanesi” yazısı güçlükle okunuyordu.

İçerisi pek aydınlık değildi. Hayli dağınık görünüyor, havada sonradan tutkaldan geldiğini öğreneceğim garip bir koku hissediliyordu. Elindeki ciltleri yorgan iğnesine benzer bir iğne ile dikmeye çalışan yaşlı cilt ustası gözlüklerinin üstünden “niye geldin” dercesine bir bakış attı. Açıkçası hiç güven vermeyen hayli dağınık ve o derece “pis” görünen bir yere aile yadigârı kitapları emanet edip etmeme arasında karar verememiştim.  Cevap vermediğimi görünce işine geri döndü. Üzerinde gri bir önlük vardı. Saçları kırdan beyaza dönmüş yüzü ve özellikle elleri hayli kırışmış görünüyordu. İlerlemiş yaşına karşın olduğundan da yaşlı göründüğünü düşündüm. Neden sonra kendimi tanıtıp mücellithane ararken sora sora dükkânı bulduğumu söyledim. Cildinin elden geçirilmesini istediğim kitapları uzattım. Elimden biraz hoyrat biçimde aldığını görünce heyecanlanıp tepki gösterdim. Gözlüklerinin üzerinden sert bir bakış atıp tabureyi gösterdi. “Otur hele” dedi. Kitapları tek tek inceledi. Küçük olan bir tanesini bana doğru uzatıp “Bu ceylan derisi. Orijinalini bulamayız. Yeni bir cilt yapmaya kalksak güzelliği hepten gider. İyisi mi biraz toplamaya çalışalım bırakalım ihtiyar bu haliyle gittiği yere kadar gitsin.” Dedi. Kararsız kaldığımı görünce kitabın kapağını açıp kenardan ucu görünen cildini işaret etti.

- Bak evlat. Bu kitabı ciltleyen ipek iplik ve ceylan derisi kullanmış. Ciltleri tek tek birbirine bağlayıp içindekileri korusun diye hiçbir şeyden kaçınmamış. Dersen ki cildi önemli değil, içindekiler önemli. Yeniler geçeriz. Ama ihtiyarı da gömmüş oluruz. Karar senin.

- İyi de böyle dağılacak diye endişe ediyorum.

- Bağları ve şirazesi yerinde, öyle kolay dağılmaz. Bu kitap benim gibi yaşını almış hayli yıpranmış. Belli ki sahibi hep yanında taşımış. Onun için çok değerliymiş. Bırakalım böyle yaşlansın. İstersen fotokopisini alıp ciltleriz. Onu kullanırsın. Ama bunca yıpranmışlığa rağmen üzerindeki özene ve emeğe dokunmayalım. Diğer kitaplar kolay onları hallederiz. Hepsi birkaç hafta sürer ama…

img_9265Kitapları dükkâna bırakıp çıktım. Fiyat konuşmadığımızı hatta isim dışında telefon numarası ve benzeri bilgi de vermemiş olduğumu fark edip geri döndüm. Borcumu ve kaparo bırakıp bırakmayacağımı sordum. Cevap vermedi. Eliyle git dercesine bir işaret yapıp elindeki işe döndü. Masasının ucuna kartvizitimi bırakıp dükkânı terk ettim.

Birkaç hafta sonra kitaplarımı teslim alıp teşekkür ettim. Onca emek için istediği ücretin beklediğimden hayli düşük kaldığını da itiraf etmeliyim.

Hastanenin genel yoğunluğu ve şehrin keşmekeşinde o mücellidi ve mücellithaneyi unuttuğumu sanıyordum. Birkaç yıl kadar sonraydı. Hastanenin kendine özgü keşmekeşi içinde elinde yıpranmış da olsa benim kartımla kapımı çalıp girmek için izin isteyen yaşlı beyefendiyi ilk anda tanımadım. Kılığı kıyafeti hayli düzgündü. İlk anda öğretmen veya bürokrat emeklisi izlenimi veriyordu. Kendini tanıtınca bizim mücellit olduğunu anladım. O ise beni ve ceylan derisi ciltli el yazması kitabı unutmamıştı.

Yardım rica ediyordu. Semt meydanında basın açıklaması yapmaya çalışan gruba polis müdahale edip dağıtmış. O sırada tesadüfen olay yerinde olan ve kalabalığın dağıtılması sırasında çıkan kargaşada arada kalan yaşlı eşi düşüp kalçasını kırmıştı. Hastane boş yatağı olmadığı için kabul etmiyor, il içinde boş ortopedi yatağı olan hastane aranıyordu. Dahası kadıncağız acı içinde sedye üzerinde kıvranırken ifadesine başvurmak için başında polis bekliyordu.

Mesai bitmek üzereydi, yatak bulunamazsa geceyi sedyede geçirme olasılığı yüksekti. Önce birkaç meslektaşımı arayıp durumu anlattım. Göz hastalıkları kliniğinden bir yer ayarladım. Sonra ortopedist arkadaşımdan yardım isteyip hastayı kabul etmesini sağladım. Geçici de olsa çözüm sağlayabilmiştik.

Ertesi gün yanlarına uğradığımda polisin kapıda beklediğini gördüm. Olaya karışıp karışmadığından emin olunamadığı için onca yaşına rağmen şüpheli muamelesi görüyordu. Hatta ziyaretçilere bile şüpheli muamelesi yapıldığı için yakınlarından hastaneye gelmemelerini rica etmişlerdi. Bizimki geceyi eşinin yanında sandalye üstünde geçirmişti. Yorgun, gergin ve öfkeliydi.

- Devlet hanımımı koruyacağına şüpheli muamelesi yapıyor, siz olmasanız hastanesine bile almayacaktı. Şirazesi çıktı ülkenin. Zor tutarsın bir arada. Neye sığınıp güveneceğimizi biz bile şaşırdıktan sonra…

- Neyse biz hastamızı düşünelim. Önce onun sağlığı.

- Suçlu gibi, kapında polis beklerken ne sağlığı? Kalçası kırık olmasaydı hanımı hastane yerine adliyelerde arayacaktım. Neymiş? Evinde otursaymış, ne işi varmış “onların” arasında?

- Böyle söylenmeye devam edersen senin de başın derde girecek. O zaman hanımına kim bakacak? Sakin olmalısın.

Pek söz dinleyecek gibi değildi. Bu sırada odaya giren anestezi uzmanı ameliyat ön hazırlığı olarak muayene yaptı. Tahliller istedi. Kapıdaki polisin varlığından tedirgin olmuştu. Açıklama yapma gereği duydum. Yapılan tıbbi işlemler ve ağrı kesicilerin etkisiyle hastamızın pek sesi çıkmıyordu.

Hastadan alınan kan örneklerini teslim etmek bahanesiyle birlikte odadan çıktık. Koridorda ilerlerken biraz konuşturup sakinleşmesini sağlamak istiyordum.

- Az önce ülkenin şirazesinin çıktığından söz ediyordunuz. Ne demek bu?

- Ciltçilik baba mesleğimdir. Hayatım o dükkânda kitap ciltleyerek geçti. Kitaplar harfleri yazıları bir araya getirir, hizaya sokar. Anlamlı bir hale getirir. Kitabın dağılmamasını sağlayan, aynı şirazede toplayıp birbirine bağlayan ise cilt ustalarıdır. Şiraze olmazsa sayfalar yine bir arada durur ama onları bir arada tutan olmadığı için gevşek durur. En ufak zorlamada, düşmede kalkmada dağılıverir.

- İyi de ülkenin şirazesi ne oluyor o zaman?

- Herkes birbirinden farklı olsa da bizleri bir arada tutan, ülke yapan tutunduğumuz ortak değerleri yitirdiğimizden endişe ediyorum. Devletleri de kitaba benzetirim. Onları bir arada tutan, sıkıca bağlayan görünmeyen ciltleri vardır. Aksi halde fasiküller dağılmaya, kitap parçalanmaya başlar. Ülke şirazeyi yitirirse insanlar tutunacak bir şey bulamaz. Buldukları da kamplaşmaları arttırır. Şu başımıza gelenler için devlet hesap vereceğine bizlere şüpheli muamelesi yapar. İnsanlar birbirinden şüphe eder. Yapmadıkların için bile kendini suçlu hissetmen beklenir. Kabahati kendinde aramaya başlarsın.

- İyi de sizin ne kabahatiniz var?

- Onu diyorum ya. Ülke, sadece tutkala yatırılan, dikişi olmayan fabrikasyon kitaplara benzedi. İki zorlamayla dağılıverecek gibi duruyor. Bu da beni korkutuyor.

mm2

Alınan kan örneklerini laboratuvara teslim ettikten sonra ayrıldık. Hastamızı ancak iki gün sonra ortopedi kliniğine alabildik. Bu arada eylemci olmadığı anlaşılmış, aklanmıştı. Biraz gecikerek de olsa kalça ameliyatını olup ayağa kaldırmayı başardık. Bir gün öğlene doğru beyefendi odama gelip taburcu olduklarını, yardımlarım için teşekkür etmek için uğradığını söyledi. Elindeki el yazması kitabı uzatıp “bu sizin için” dedi. Antika değeri hayli yüksek bir kitaba benziyordu. Kabul edemeyeceğimi söyleyince emaneten durması için getirdiğini söyleyip itirazımı reddetti. Yaşananlardan sonra eşine daha fazla zaman ayırabilmek için dükkânı kapattığını, elindeki kitabın ise onarım için bırakılıp çok uzun zamandır sorulmayan birkaç kitaptan biri olduğunu ve evinde yer olmadığını söyledi.

- İyi de bu size emanet bırakılmış. Sahibi isterse ne diyeceksiniz?

- Kitabın sahibi olmaz. Herkes biraz emanetçidir. Bu kitap da öyle… Bak bu el yazması kim bilir kaç el değiştirmiştir? Değerinin bilindiği bir elde emanette olduğunu bilmek sahibine de, bana da iyi gelecektir. Kal sağlıcakla…

El yazmasını masama usulca bıraktı. Tekrar teşekkür edip ayrıldı. Onu bir daha görmedim. Bıraktığı el yazması ise aile yadigârı ceylan derisi kitap ile birlikte evdeki emanetler arasında duruyor.

Dr. Mehmet Uhri

Gibi İle Sanki Arasında

Eylül 6th, 2017

img_92781

Doktor abimiz emeklilik işlemlerini sonuçlandırmış odasını topluyordu. Mesleğine bağlı çalışkan bir hekimin yaş sınırı nedeniyle emekliye sevk edilmesi ağırına gittiği için birkaç ay öncesinden kendi isteğiyle emeklilik işlemlerini başlatmıştı. Çocuklarını büyütüp evlendirmiş meslek sahibi yapmıştı. Maaşa gereksinimi olmasa da bıraksalar severek çalışırdı. Kapısını aralık görünce başımı uzatıp “yardıma gelebilir miyim?” diye sordum. Cevap vermemesinden cesaret alıp duvarlardaki resim ve çerçeveli belgeleri indirmeye başladım. Sıra diploma ve uzmanlık belgesine gelince elim gitmedi “abi bunları sen indirmelisin” diye seslenip kenara çekildim. Diplomasını duvardan indirip eline aldı “hevesin olduğu sürece hekimliği sakın bırakma, diploma bir yere kadar…” dedi. O sırada diplomanın olduğu çerçevenin arkasına iliştirilmiş kartpostal dikkatimi çekti. Pamukkale ve travertenlerin olduğu hayli eski sararmış, üzerine pulu yapıştırılmış kullanılmamış bir kartpostaldı. Kartpostalı gösterip “sakladığına göre bir anlamı veya hatırası olmalı” diye sordum.

- İlk rüşvetimdi. Aldım ama kullanmadım.

- Ne demek şimdi bu?

- 40 yıldan fazla oldu. Fakülteye girdiğim andan beri hekim olmak için çok hevesliydim. Zaten bu meslek heves olmadan yapılacak iş değil. Önce heves eder sonra aşk ile bağlanırsın. İyi hekim olmanın yolunu bize böyle öğrettiler. 3. Sınıfı bitirdiğimde deneyim kazanmak için yaz tatilini hastanede geçiriyor, geceleri acil serviste nöbete kalıyor, gündüzleri ise deneyimli bir dâhiliyeci abimiz ile birlikte hasta muayene edip poliklinik yapıyordum. Daha doğrusu hastanın tansiyonunu nabzını ve diğer bulgularını ölçüp takdim ediyordum. İçeri giren ilaç firması mümessilleri ilaçları hakkında bilgi verip küçük hediyeler ve numune ilaç bırakıyordu. Sanırım bir bayram öncesiydi. Mümessillerden biri odada benim olduğumu da fark edip çantasından çıkardığı bu kartı “al bakalım delikanlı” diyerek bana uzattı. Doktor abimize neredeyse bir düzine bırakmış olduğu için almakta tereddüt etmedim. Mümessil çıktıktan sonra doktor abimiz “ilk rüşvetini aldın, hayırlısı olsun” dedi. İşte o zaman ben de senin gösterdiğin tepkiyi gösterip şaşırmış elimde kartla bakakalmıştım.

Daha sonra ilaç firmalarının kendi ilaçlarını reçete etmelerini teşvik için küçük hediyeler ile hekimleri kazanmaya çalıştıklarını, bayramlarda tebrik kartı gönderme alışkanlığı o yıllarda yaygın olduğu için hekimlere pullanmış boş kartpostal vermeyi de denediklerini anlattı.

- Doktor abimiz kartpostalı elimden alıp “hekim olacaksan almayı değil, vermeyi öğrenmelisin. Kendi hayatını başkalarının sağlığı, hayatı için adayacaksın. Buna hevesin varsa iyi hekim olursun. Bu meslek satın alınamayacak kadar değerlidir. Bu ucuz numaralara kanma. Bu kartı da sakla, hatta günü gelince diplomanın yanına koy ki bir şeyleri hiç unutmayasın “ Demişti.

- İyi de, öyle bir dünya kalmadı artık. İlaç firmaları ile hekimlerin ilişkisi iyice ayyuka çıktı. Dahası hastaneler de doktorlarından iyi hekimlik yapmalarından çok, kuruma para kazandırmalarını bekler hale geldi. Bu dedikleriniz geçmişte kaldı sanırım.

- 40 yılı aşkın meslek hayatımda kendi kuşağım dâhil üç kuşak hekim tanıdım. Benim kuşağımın demode kaldığının farkındayım. Ama ülke öyle yoksul ve hekim açığı o kadar çoktu ki birileri bir şey yapmalıydı. O birileri bizdik. Bu kadar çok ve çeşitli ilaç da yoktu. Gittiğimiz yerlere küçük bir su pınarı gibi hayatı götürüyor, insanları hayata bağlıyorduk. Bizler pınar olduk ve hep kendimizden verdik. Karşılığında verecek hiçbir şeyi olmayan insanların duasını aldık. Aç kalmadık ama zengin olmayı da hiç düşünmemiştik. Sayemizde çocuklar ölmedi, öksüz yetim kalanlar azaldı. Onca yoksulluğun içinde heves olmadan yapılacak iş değildi.

- Peki ya sonra?

- Sonraki kuşak hekimler o ölümleri, yoksulluğu görmedi. İnsanlar yine ölüyordu ama sıtmadan, koleradan, tifodan ölmüyorlardı. İlaçlar çoğalmış, ilaca erişim kolaylaşmıştı. Ölümler yine olsa da hastalananlar iyileşebiliyordu. İşte o sıra ilaç firmaları hekimlerin de sistemden fayda görmesini sağlayacak rekabet içine girdiler. Kalem, takvim kartpostal hediyesi ile başlayan küçük jestler giderek daha büyük meblağlı hediyelere. Bir anlamda mesleki rüşvete dönüştü.

- Ama bu durumdan hekimler de memnundu. İtiraz eden olduğunu hatırlamıyorum.

- Hekimler vermek yerine almayı öğrenmeye başladılar. Mesleğin gerektirdiği heves, vermek yerine alma üzerine yoğunlaştı. Hekimler mesleki olarak rekabet edeceklerine hangi firma ne veriyor üzerinden birbirleriyle anlamsız rekabete giriştiler.

- Yine de görevlerini yapıyorlardı.

- O su pınarı yerinde duruyordu. Ama üzerine bir tulumba takılmış gibiydi. Üzerine su katmadan çalışmıyor, almadan vermiyordu. Tulumbanın suyu yeterince eklenmezse su alamıyordun. Vermek üzerine kurulu bir mesleğin mensuplarına almayı ve her seferinde daha çok almayı öğrettiler. Hekim, bilgisini satan tüccara dönüştü. Yani benden bir sonraki hekim kuşağı gürül gürül akan bir çeşme veya pınar olmak yerine emme basma tulumba gibi olup mesleki heveslerinin bir kısmını kendilerine gelir elde etme hırsına dönüştürdüler. Aralarından müteahhitlik yapanlar bile çıktı. Bu arada mesleğin itibarını görüp sınıf atlamaya çalışan fakir ve eğitimsiz ailelerin çalışkan çocuklarının da gözde mesleği haline geldi.

- Ailesinin fakir ve eğitimsiz olması doktorluğa engel olmamalı diye düşünüyorum.

- Doğru söylüyorsun. Ancak yoksulluğun içinden geliyor ve ailen senden kazanç bekliyorsa mesleğin gerektirdiği gibi davranmak yerine ailenin beklentilerine göre davranmak ister istemez öne çıkıyor. Zor seçim. Üstelik bu dönüşüm çok kısa bir süre içinde tüm hekimlere salgın hastalık gibi yayıldı.

- Önlenemez miydi?

- Hekimlik usta çırak mesleğidir. Ustandan gördüğünü yapar, uygularsın. O gün ilk mesleki rüşvetimi aldığımı söyleyip uyaran olmasa ben de mesleğin normali kabul edip emme basma tulumbaya dönüşecektim. Yine de kendimi çok temiz hissetmiyorum.

Sıra dolabını boşaltmaya geldiğinde kitap ve dergilerini kolileyip hastanenin kütüphanesine bırakmak istediğini orada daha çok işe yarayacağını söyledi. Mesleki nedenlerle aldığı ödül ve plaketleri ise koliye yerleştirirken neden yüzünü ekşittiğini sordum. “İşimi yapıyorum diye veya işimi iyi yapıyorum diye verdiler bunları. Halbuki bu mesleği sevdiğim için yapıyorum. Karşılık görmesem de değişen bir şey olmayacaktı” diye yanıtladı.

- Üç kuşak hekim gördüğünüzden söz etmiştiniz. Üçüncü kuşak yani bugünün hekimlerini nasıl tanımlarsınız. Öncekiler su pınarından tulumbaya dönüştüklerine göre bunlar motorize mi oldular?

- Keşke öyle olsa, onlara gelene kadar meslek “gibi” ile “sanki” arasında kayboldu gitti. Bugünün hekimleri sayaca bağlanmış belediyenin suyu gibi oldu. Hepsinin üzerinde bir sayaç var. Performans filan diyorlar. Kime ne kadar fayda sağlayacaklarına kendileri karar veremiyor, sadece çalışıp para kazanıyorlar. Başka amaçları da yok. Ne hastaya ayıracak zamanları ne de öyle büyük kazançları var. Yüzüne bile bakmadığı, elini sürmediği hastasından beklediği saygıyı da görmüyorlar. Üstelik tüm bunların mesleğin normali olduğundan son derece eminler. Boşuna bana dinozor demiyorlar.

- İtiraz eden, ayak direyen olmuyor mu?

- Olmaz mı? En çok da onların direnmekten vazgeçmelerini görmeye katlanamıyorum. Sonuçta meslek hekimliği andırsa da ”sanki böyle olmamalı” diye iç geçiriyor sonra gücünün yetmeyeceğini düşünüp pes ediyorlar. “Gibi” ile “sanki” arasına sıkışıp ne öyle ne böyle olabiliyorlar.  Ne yazık ki onlar benden çok daha hızlı yaşlanıyorlar.

img_9284

Bu sözleri söylerken yüzünde çaresizlik ve keder hissediliyordu. Bir sonraki hekim kuşağı için öngörüsü olup olmadığını sordum. Biraz da kasıtlı sormuş olduğumun farkındaydı. “Çoktan beri rüyalarımda suyu çekilmiş çeşmeler ve su arayan insanlar görüyorum. Hayırdır inşallah” diyerek önündeki koliyi bantlayıp kapattı. Diplomanın ardından çıkan kartpostalı “Bunun sende kalması bana iyi gelecek ” diyerek elime tutuşturdu. “Umarım rüşvet veya sus payı değildir” diye üsteleyince hafifçe göz kırparak “ona da sen karar ver artık” diye yanıt verdi.

Sessiz bir ayrılık istemişti. Veda töreni veya yemek organizasyonu yapılmadı. Kitaplarını depoya kaldırdılar, odasını elden geçirip yeni gelen hekimlerden birine verdiler. Hastanede doktor abimizden geriye, pencere önünde bıraktığı menekşe ile 40 yıllık kartpostal ve o gün anlattıkları kaldı.

Dr. Mehmet Uhri

Tohumun Karanlığı

Ağustos 22nd, 2017

img_92891

Kapımı çalıp “izin var mı doktor bey, girebilir miyim?” diye seslendi. Gelen bir süre önce emekli olan hastane bahçıvanıydı. Devlet hastanelerinin yeniden yapılandırılma sürecinde temizlik işleri ile birlikte bahçe bakımı da hizmet alımına dönüştürülünce bahçıvan kadroları iptal edilmiş, hastanemizin emektar bahçıvanı pek istekli olmasa da emekliye ayrılmıştı. Ayrıldığını aylar sonra öğrenip vedalaşamadığımız için üzülmüştüm. Oğlunun düğün davetiyesini bırakmak için gelmişti. Oğlunu evlendiriyor olmanın heves ve heyecanı içindeydi. Gözleri parlıyordu. “Düğünü köyde yapsak gelen çok olurdu. Ancak oğlum ve gelinim şehirde olsun diye diretince bizim taraftan gelen az olacak diye endişe ediyorum. Mutlaka bekliyorum” dedi. Davetiyeyi bırakıp hemen çıkma niyetindeydi. Ayrılmasına izin vermeden kahve ikram ettim. Kahvesini ayakta hızlıca yudumlayıp gitmeye hazırlanıyordu. Cam kenarına ilerleyip hastane bahçesini gösterdim. “Senin elin değdiğinde bu bahçe çok güzeldi, eski halini hepimiz arıyoruz” dedim. Cama yaklaşıp kederli bakışla bahçeye baktı.

- Doktor bey, sen buna bahçe mi diyorsun? Güzelim bahçe binalarla doldu. Kenarda kalan bir karış yeşilliğe bakıp bahçe diye avunuyorsunuz. Ne ağaç kaldı ne de toprak. Baksana, her şey saksıda duruyor. Utanmasalar yere beton döküp yeşile boyayacak bahçe diye yutturacaklar.

- Sahi eskiden kocaman bahçemiz vardı. Şimdi binalardan bahçe görünmüyor. Nasıl oldu bu?

- Bir de soruyorsun, hocam. Hepiniz susup oturdunuz, kendi elinizle, çocuklarınızla birlikte diktiğiniz, çocuklarınızın adını yazdığınız ağaçların bile kesilip yerine bina yapılmasına ses çıkarmadınız.

- İyi de hastanenin artan iş yükünü karşılamak için yapıldı onca bina. Böylesi daha faydalı olmadı mı?

- Bırak, bari sen etme bu lafları, doktor bey. Hep fayda düşünerek geldik bu hallere. Fayda olmadan kimse parmağını kıpırdatmaz oldu. Herkes kendini ve durumunu ilgilendirmeyen hiçbir konuya bulaşmıyor. Onca emek verdiğim koca bahçe elden gitmiş. Güzelim ağaçlar kesilmiş kimsenin umuru değil.

dut-agaciBahçeye bakarken gözleri daldı. Sanki kendiyle konuşur gibiydi. Köy enstitülü öğretmen bir babanın çocuğu olduğunu, babasından çok şey öğrendiğini, avucuna toprağı ile birlikte verdiği fidanı ve o fidanın nasıl ağaca dönüştüğünü gördüğü günden beri toprağın tutkunu olduğunu anlattı. Hastanenin bahçesiyle çocuğundan çok ilgilendiğinden, hastaların soluklanmak için dışarı çıktıklarında içlerini ferahlatacak bir yer bulabilmesi için çabaladığından, sıcak yaz günleri susuz kalmasınlar diye eve gitmeyip gece boyu uğraş verdiğinden söz etti. O zaman da hanımının ve hastane idaresinin “fazla mesai ücreti vermiyorlar, faydası da yok, alt tarafı bir bahçe, elbet bakan bulunur, boşuna hırpalama kendini” diye söylenip durduğundan yakındı. Sonra dönüp şaşkın bir bakışla bana baktı.

- Fayda olsun diye yapmıyordum ki… Bahçeyle, ağaçlarla uğraşmayı seviyordum. Üstelik işim buydu. Maaş vermeseler de yine böyle bir iş yapmak isterdim. Bana faydası olacak diye istemediğim bir iş yapmayı hiç düşünmedim. Sonra bir şey oldu, devir değişti. Sanki insan dünyaya fayda için gelirmiş gibi herkes birbirine hesap verme derdine düştü. Kendi çocuğuma bile anlatamadım.

- Devir değişti dediğin kuşak farkı olmasın?

- Keşke öyle olsa, sanmıyorum. Bence durum vahim görünüyor. Sanki insanlar değişsin, kuşaklar hep aynı kalsın isteniyor. Belki de ben abartıyorum, anlatsam da kimseyi ikna edemiyorum. Vaktini almayayım.

Kahve fincanını masaya bırakıp izin istedi, elini uzattı. Elini yakalayıp “Öyle gidemezsin. Anlat hele neymiş şu vahim durum” diye üsteledim. Bir süre tereddüt etti. Sonra tekrar camın kenarına ilerleyip eliyle bahçe duvarının kenarındaki iki ağacı gösterdi.

- Bak bu dut ağaçlarını 30 yıl kadar önce ellerimle diktim. Üstelik meyve vermeyen erkek dut ağacı, onlar. Anlayacağın bir işe yaramıyorlar. Kimse onlara “ne faydan var, ne işe yararsın” diye soruyor mu? Onların da umuru değil. Hayat öyle de böyle de yaşanıyor. Veya bak o ağacın altında miskin yatan gri kedinin kendine veya başkasına faydalı olmak gibi bir derdi var mı? Ama insanlardan faydasız işlerden uzak durmaları isteniyor.

- Faydalı olmanın ne zararı olabilir ki?

- Faydalı iş yapmaya lafım yok. Ancak tüm bir hayat sadece fayda üzerine geçmez ki. Faydası yok diye sokak hayvanlarını toplayıp götürüyorlar. Çok az insan sesini çıkarıyor. Veya insanlar daha büyük fayda olacak diye birbirlerini kandırıp şehrin ağaçlarını kesip bina yapıyorlar. Okudukları kitapları bile faydalı faydasız diye ayırıp çocukların kafalarını karıştırıyorlar. İçinden geldiği gibi, gönlünün istediğini yapmaya kalktığında kendini suçlu hissedip bir fayda bahanesi uydurmak zorunda kalmak da cabası. Biraz fazla uyusa, tembellik etse veya fazlaca gülse suçluluk hissediyorlar. Nasıl bir kafaysa üstelik, hep böyle devam etsin kuşaklar değişmesin, insan değişsin istiyorlar. Başarılı olduklarını da söyleyebilirim. Baksana dünya yansa artık kimse hiçbir şeyi umursamıyor.

- Bu eskiden beri hep yakınılan konu değil mi? Hani bana dokunmayan yılan bin yaşasın hesabı…

- Yok, öyle değil. İnsanlar eskiden birbirine akrabalık, arkadaşlık, dostluk veya aile bağları ile bağlanırdı. Şimdi o bağlar yine var ama bir faydası olmadığı için kimse umursamıyor. Herkes birbirine çıkar bağı ile bağlı olmanın doğru olduğunu düşünüyor. Çıkarına uygun değilse gözü kardeş bile görmüyor. Sanırsın dünyada kendinden başka kimse yok. Herkes her şey ona hizmet ediyor. Beklenti böyle saçma olunca kimse aradığını bulamıyor, öfkeleniyorlar. Sokaklar herkese, her şeye öfkeli insanlardan geçilmiyor. Sırtı kabarık kavgaya hazır kediler gibi dolaşıyorlar.

bhc2

- Peki seni ürküten ne?

- Her ağacın ama öyle ama böyle bir gölgesi olur. Güneşin kavurduğu zamanlarda o gölgeyi arar, oraya sığınırız. Faydanın ışığı güçlü olunca ağaçlar gibi insanların bir yanı da hep gölgede kalıyor, görünen yanları ile yetinip karanlık yanlarını kimseye göstermiyor, gölgeye bulayıp gizlemeye uğraşıyorlar. Üstelik çoğunun kendi karanlığına bakacak cesareti bile yok. Herkes görünen yanıyla yarım bir hayat yaşayıp geçip gidiveriyor diye düşünüyorum. Bu beni korkutuyor. Biraz toprakla uğraşsalar hayatın bu kadar kısır olmadığını, tohumun karanlığının nasıl filizlenip kocaman bir ağaca dönüştüğünü görecek, anlayacaklar ama ona da izin vermiyorlar. Kendi karanlığı ile cesurca yüzleşip biraz olsun direnç gösterenleri de saksıda yetiştirilen süs ağacı gibi öylece kenara ayırıyorlar. Onlar da kendilerinin farklı olduklarını sanıyor. Yedikleri golün farkında bile değiller.

- İyi de ne yapacağız? Kaçsak mı buralardan?

- Rahmetli babam “doğru sallansa da yıkılmaz” derdi. Kaçmak yok, direneceğiz. Her şey öyle hızlı değişti ki, anne babalar çocuklarına ne öğreteceklerini şaşırdı. Fasulye filizlendirmeyi, ipekböceği yetiştirmeyi, diktiği fidanın ağaca dönmesi için sabırla beklemeyi kimse çocuklarına öğretmiyor. Tohumun karanlığının aydınlıkla kucaklaşması gibi öğrenmenin de ne kadar heyecan verici olduğunu bana babam öğretmişti. Öğrendiğim kadarıyla hayatı tanıdım çocuğuma da öyle öğrettim. Hayatımda bir şeyler hep eksikti ama mutsuz değildim. Şimdi her şeyleri olmasına karşın ortalık mutsuz ve rahatsız insanlarla dolu. Bildiğim, böyle gitmez. Birilerinin mutlaka doğruları söylemesi ve bıkmadan tekrarlaması gerekiyor.

img_8342

Masaya yaklaşıp kalemlikten bir kalem aldı az önce masaya bıraktığı düğün davetiyesinin üzerine büyük harflerle “MUTLAKA” yazdı. Davetiyeyi yerine bırakırken “mutlaka bekliyorum” dedi. Başıyla selam verip odadan çıktı ve gitti.

Onu en son oğlunun düğününde gördüm. Gelini ve damadıyla karşılıklı oynarken çok mutluydu. Gözleri parlıyordu. Bir kaç yıl sonra dede olduğunun haberi de geldi ancak bir daha görüşemedik. Ondan geriye kalan o iki dut ağacını da koruyamadık. Yol genişletmesi gerekçesiyle bahçe duvarı ile birlikte kesilerek yola kurban gitti. O gün bıraktığı davetiye ise zamanla sararsa ve üzerindeki “MUTLAKA” yazısı solsa da odamdaki mantar panoda bir emanet gibi asılı duruyor.

Mehmet Uhri

Not: Kapak resmi için sevgili Hazar Abime (Hazar Alapınar’a) teşekkür ediyorum.

Dakika ve Skor

Ağustos 15th, 2017

img_8465

İdari nöbeti yeni teslim almıştım. Akşamüzeri nöbetçi heyeti ile birlikte hastaneyi kolaçan ediyorduk. Servis hemşiresi hastalarından yaşlıca beyefendinin uzunca süredir odasında olmadığını, hiçbir yerde bulamadığını, ilaçlarını veremediğini söyleyip hazırladığı tutanağı uzattı. Sosyal güvencesi olmayan hastaların devlet hastanesine ücret ödememek için kaçmalarına alışmış olsak da durum pek öyle görünmüyordu. Hastanın kişisel eşyaları dolabında duruyordu. Saati ve cep telefonu da etajerin çekmecesindeydi. Hastane bahçesine iyice bakılması için güvenlik görevlilerine talimat verip odama çekildim.

Gece yarısına doğru servise uğradığımda hastamızın servis çalışanlarına görünmeden odasına dönmüş olduğu ve bu durumun daha önce de yaşandığı bilgisini aldım. Dosyasını incelemek için odasına girdim. Yatağına uzanmıştı. Uyumuyor gözleriyle beni izliyordu. 81 yaşında olmanın verdiği kalp ve eklem rahatsızlıklarına böbreklerin yetersiz çalışması da eklenmişti. Diyaliz ile zaman kazanılmış olsa da gidişat iyi görünmüyordu.

Uykuya hazırlandığını düşünüp olabildiğince ses yapmamaya çalışsam da hastamız yatağında doğruldu. Başıyla selam verdi. Böbrek yetmezliğinde gördüğümüz o kirli toprak renk cildine ve yüzüne yansımıştı. Uzamış kır sakalları yüzündeki derin kırışıklıkları gizlemeye yetmiyordu. Tüm bunlara karşın bakışları canlıydı. Soran gözlerle beni izliyordu.

- Nasıl görünüyor, doktor bey?

- Pek parlak görünmüyor ama bu yaşta “buna da şükür” demek gerekiyor.

- Söylenenlerden anladığım kadarıyla şasi eski, kaporta da dökülüyor ama motor henüz çalışıyormuş. Devridaim motorunu değiştirip sekman attırmakla bir süre daha gidermiş.

- Tamirci misiniz?

- Bir zamanlar öyleydim. Sanayi sitesinin emektar motor ustalarındandım. Şimdi kendimi hurdaya çıkmaya hazırlanan modeli eski klasik arabalar gibi hissediyorum. Tanıyanlar azaldı. Garajdan çıkacak mecalim de kalmadı. Öylece yatıp çürüyorum.

- Öyle diyorsunuz ama akşamüzeri yüreğimizi kaldırdınız. Başınıza bir şey geldi zannettik. İlaçlarınızı aksattığınız yetmediği gibi güvenlik her yerde sizi aradı. Sahi nereye kaybolmuştunuz?

Başını önüne eğip cevap vermedi. Kabahatini bilen bir çocuk gibiydi. Ayağa kalkmaya çalıştı, yardım ettim. Tuvalete gitmeye çalıştığını düşünmüştüm. Ancak o pencere önüne gidip gecenin karanlığında camdan dışarı baktı. Eliyle bir yeri işaret etti. “Oraya gidiyorum, doktor bey. Biliyorum pek akıllıca değil ama olsun orası bana iyi geliyor” dedi. Önce inanamadım. İşaret ettiği yer hastanemizin az ilerisindeki halı sahaydı. Gece yarısını geçmiş olmasına karşın ışıkları yanıyor, birileri futbol oynuyordu.

- Ne işiniz var orada?

- Dedim ya bana iyi geliyor. Küçüklüğümden beri hep futbolun içinde oldum. Babamla maçlara gider, mahallede hep top oynardık. Amatör küme maçlarında mahallemin takımıyla oynadığım da oldu. Yetenekli bir futbolcu değildim. Ama hep futbol tutkunuydum. Bu yaşımda toptan hayli uzak olsam da futboldan uzak kalamıyorum. Yatmaktan sıkıldığımda gözüm her orada. Ara sıra gidip oynayanları seyrediyorum.

- İyi de bu hasta halinizle, üstelik az yol da değil. Maç izlemek istiyorsanız televizyonu açın, bir sürü spor kanalı var. İstediğiniz kadar izleyin. Zorunuz ne?

Odadaki televizyonun uzaktan kumandasını alıp bir spor kanalı aramaya koyuldum. Ağır adımlarla yanıma gelip kumandayı elimden aldı ve televizyonu kapattı.

- Benim aradığım futbol televizyonda değil, orada o halı sahada. Ben onu izlemek istiyorum.

- Her yerde benzer kurallarla oynanan bir oyundan söz ediyoruz. Göze hoş görünen ve rekabetin yaşandığı üst düzey maçları izlemek yerine sıradan amatörlerin maçını tercih ediyor olmanızı anlamamı beklemeyin.  Sıkıntınızı oyalayacak başka bir şeyler bulalım ama böyle olmaz.

- Anlamazsın elbet. Futbolu tabelaya bakıp değerlendirirsen, dakika ve skor ile oynanan bir oyun zanneder, anlamazsın. Televizyonda seyrettiğin göze hoş gelse ve heyecan verse de futbolun çakması olabilir ancak. Gerçek futbol sokakta veya o halı sahada oynanıyor.

- Nasıl yani?

- Bak oraya futbolcular birlikte gelip birlikte gidiyorlar. Kimin kazandığı veya kaybettiği çok da önemli değil. Bir gün biri kazanır, öbür gün diğeri. Orada amaç futbol, sadece futbol. Tabelaya bakıp hırs yapmazsan, takıma destek olmak için oyuna elinden geldiğince destek vermeye çalışırsan yine yorulursun ama çıkışta bir araya gelip el ele gönül gönüle yürür gidersin. Mutlu olur, insan olduğunu hissedersin.

- Onca emek, para ve kupalar boşuna mı yani?

- Başarılı olanı hep birlikte kutlamadıktan sonra bence kupaların bile anlamı kalmıyor. Kupayı sadece taraftarlarınla kaldırıp oradan oraya gezdirir, kazanamayanlara nazire yapmak, kıskandırmak için uğraşırsan oynadığın oyunun ne anlamı kalır?

- Ama…

- Aması maması yok. O her yerde gördüğün benim çakma dediğim futbola dikkatli bakarsan demek istediğimi anlarsın. O halı sahada maç yapanların veya benim gibi bir iki izleyicinin aldığı keyfi çakma futbolda ne futbolcu alıyor ne de taraftar. Futbolcu üzerindeki baskıdan yakınıyor. Ancak sesini duyuramıyor. Siz de biliyorsunuz. İnsanın günü gününü tutmaz. Ama futbolcu her daim en iyi olmak zorunda bırakılıyor. Buna can dayanmaz. Böyle meslek mi olur? Taraftar dediğin ise takımı iyi oynamasa bile kazansın isteyen bir türlü tatmin olmayıp her şeye isyan eden insan sürüsü. Dahası maçlara girebilmek için sporsever olman yetmiyor, taraftarı olduğun takımı da beyan etmen gerekiyor. Futbol hakkında konuşmaya kalkana önce hangi takımı tuttuğu soruluyor. Ne söylediği veya niye söylediği bile ona göre tartılıyor. Kimse oyunu konuşmuyor. Tabelaya göre birbirine laf yetiştirme telaşındalar. Futbol bu değil. Böyle olmamalı.

543

Bu sözleri söylerken hafiften hırslandığını hissediyordum. Ayağa kalkıp eliyle tekrar o halı sahayı gösterdi. Onların futbolcu değil, futbol oynayan senin benim gibi insanlar olduğunu, gündüz başka işlerle uğraşıp geceleri bir araya gelen futbolseverler sayesinde eskiden futbolun çok daha keyif verdiğini anlattı. 70 li yıllarda hafta sonları Tekel işçilerinin Rakıspor ve Şarapspor olarak iki takım çıkardıklarını, yapılan maçı izlemeye diğer işçilerin yanı sıra şehirden pek çok izleyicinin geldiğini, skorun önemi olmadığını, hatta maç bitiminde hep birlikte kafa çekmeye gidildiğini anlattı. O yılların gergin siyasi atmosferinde sendikal olarak bölünmüş olsalar da tekel işçilerinin futbol maçında bir araya gelip, keyifle maç yaptıklarından, kavgasız ayrıldıklarından söz etti. Dediğine göre futbol oynarken siyasi kutuplaşma ve sendikal ayrışma bile onları bölmeyi başaramamıştı.

- Benzer olarak orman işletmelerinin Odunspor ve Kütükspor takımları vardı. Futbol birleştiriciydi. Herkesi bir araya getiriyor, iyi kötü eşitliyordu. Amir, memur, ustabaşı veya işçi aynı formada eşitlenip oynuyor, bu görüntü bile insanlara iyi geliyordu. Ayrışmayı önlüyor, adaleti sağlıyordu. O televizyonlardaki çakma futbol ise bence insanları, birbirine düşman taraftar gruplarına ayrıştırıp huzursuz etmekten başka bir işe yaramıyor.

- İyi de, bu hale nasıl geldi?

- Sanırım her şey Sportoto ile başladı. Sportoto maçın nasıl oynandığını göstermiyor, sonucuna göre oynayana para kazandırıyordu. Kumar oynamaya öyle teşneymiş ki bu millet eline kalem alıp toto oynamamış kimseyi bulamazsın. İşin içine para girince ne futbol kaldı, ne eşitlik, ne forma. Herkes sadece sonuca ve skora bakınca futbol görünmez oldu. Düşünüyorum da, langırt denen o masa topu illetinin de aynı dönemde çıkması rastlantı olmasa gerek. O güzelim futbol langırtaki çakılı kurşun adamların dışarıdan yönetildiği saçma sapan keyifsiz bir oyuna dönüştü. Öylesi futbol sizin olsun ben o toprak sahalarda çamura bulanıp herkesin birbirine benzediği, bittiğinde omuz omuza verip birlikte çıkılan temiz futbolu özlüyorum. Hastane köşesinde hapis gibi olunca kendimce bir çözüm bulup kimseye görünmeden sıvışıyor, halı sahada maç izleyip yorulunca dönüyorum. Bunun için sizlerden özür dilememi beklemeyin.

- Anladım… Yine de ilaçlarınızı aksatmamanız gerekiyor. Bir de bahçeye inmek için haber verip izin almanız gerektiğini hatırlatmak durumundayım. Bahçeye indikten sonra siz nasıl biliyorsanız öyle yapın. Bu konuşma aramızda kalacak.

432Gülümseyerek teşekkür etti. Uykusunun geldiğini ve dün geceden rüyasında yarım kalan maça devam etmeyi umduğunu söyleyince “maçın sonucunu mu merak ediyorsunuz?” diye sordum. İroniyi anlamıştı. “Oynayanlar ve seyredenler için çok güzel maç oluyordu. Üstelik sahadakilerden biri de bendim. Skor önemli değil elbet. Lakin söylemeden geçemeyeceğim. Az önce anlattığım futbolun başına gelenler görüyorum ki siz hekimlerin de başında. Onca gündür hastanedeyim işini keyifle yapan hekim göremedim. Telaş içinde hastaların yüzüne bile bakmadan hep bir şeylere yetişmeye çalışıyor gibisiniz. Kızmayın ama bence bu halinizle langırt masasındaki o kurşun adamları andırıyorsunuz. Bu durumdan ne siz memnunsunuz ne de hastalarınız. Üstelik herkesin gözü skordan başka bir şeyi görmüyor. Ne diyeyim? Ben bu filmi gördüm. Sonunda kimse mutlu olmuyor.” Dedi.  Uzanıp pikesini üzerine çekti. Arkasını dönüp uyumaya koyuldu.

O geceden sonra hastamızı bir daha görmedim. Hastane ortamının günden güne artan koşuşturması içinde unutmuş olmalıyım. Geçen gece aracıma yakıt alırken benzin istasyonunun yanındaki halı sahada oynan maça değil de kenardaki izleyicilere gözüm takılmasa o geceyi ve hastamızın anlattıklarını hatırlamayacaktım. Seyirciler arasında tanıdık bir yüz göremesem de onu hep bir halı sahanın kenarında veya mahalle arasında sessizce futbol oynayanları izlerken hayal ediyorum.

Dr. Mehmet Uhri

Azmakbaşı

Ağustos 1st, 2017

20140719_101612

“Komutanım, beni hatırladın mı? Ben Şeref, 71/1 Şeref” diye seslenerek karşıma çıktı. Sıcağın kavurduğu bir günün akşamına doğru Bodrum barlar sokağına açılan sokaklardan birinde karşılaşmıştık. İlk şaşkınlığı atlatınca yıllar önce Trakya’da askerliğim sırasında tanıştığım Cizreli “delikanlıyla” sarılıp kucaklaştık. Aradan geçen onca yıl yaşlandırmış olsa da birbirimize hiç değişmemişsin yalanını söylemeyi seçip gülüştük. O yıllarda Askeri hastanede Tabip Asteğmen olarak görev yapıyor orduevinde kalıyordum. Şeref ise orduevinde er olarak askerliğini yapıyor garsonluk ve temizlik işlerine bakıyor akşamları da orduevi gazinosunda canlı müzik yapıyordu. İkimiz de askerlik yapmaktan memnun değildik, dertleşir dururduk. Beyaz önlük yerine asker üniforması ve üzerinde silah taşıyarak hekimlik yapmanın çelişkisi yetmezmiş gibi garnizon sınırlarını terk edememenin verdiği yarı açık cezaevi hissinden dem vurduğumda bana kızardı. Onun derdi daha büyüktü. Cizreli ve Kürt olduğu için ne yaparsa yapsın ona güvenmediklerinden yakınırdı.

Ülkenin kaygı ve üzüntü dolu yıllarıydı.  90′lı yılların başında Güneydoğuda ilan edilmemiş bir savaş yaşanıyordu. O yıllarda kimse Güneydoğuya gitmek istemiyor zorunlu hizmet nedeniyle giden meslektaşlarım kurtulabilmek için askerliğe yazılmaya bile razı oluyordu. Kullanımı yasak sözcüklerin başında Kürt sözcüğü geliyor devlet idaresi zorda kaldığı durumlarda “yerel halk” veya Peşmerge sözcüğünü tercih ediyordu. Kürt kökenliler ise askerlik dağıtımlarında özellikle Doğu ve Güneydoğudan uzak tutuluyor bir anlamda potansiyel hain muamelesi yapılıyordu. Dahası ellerine silah vermemek için cephe gerisi görevlerde çalıştırılıyorlardı. Şeref ise tüm bunlara şaşırdığını ifade edip kendine neden güvenilmediğini anlayamıyordu. Kimseyle bir dalaşı, sürtüşmesi de olmamıştı. Bir araya geldiğimizde kısa süreli de olsa dertleşirdik. Onun derdi daha büyüktü.

Tanışıklığımız uzun sürememişti. O sıralar genelkurmay karargahında emir erlerinden biri ile ilgili zehirli kahve söylentisi çıkınca Kürt kökenlileri hizmet birimlerinden de çekme kararı alınmış Şeref ile birlikte güneydoğu kökenli kim varsa orduevinden tabura gönderilmişti.

İşte o Şeref yıllar sonra karşıma çıkmıştı. Bodrumda Azmakbaşı denen bölgede bir bar ve pansiyon işletiyorlardı. Kahve ikramını kıramayıp ailecek barlarının yolunu tuttuk. İçeride müşteri olmasa da gece için hazırlıklar sürüyordu. Duvar kenarında taburede sırtını duvara vermiş oturan hayli yaşlı ihtiyarın dedesi olduğunu söyleyip tanıştırdı. İhtiyar kafasını kaldırıp bir süre bana ve aileme baktı aralarında Kürtçe bir şeyler konuştular.  Sonra eliyle buyur etti. Masanın başına geçip sandalyelere oturduk. O ise taburesinde oturmayı sürdürdü.

azb3

Şeref kahve yapmak için ayrılınca dedesi tarafından kısa süreli sorguya çekildik. Nereliyiz, ne iş yaparız, nerede yaşarız gibi soruları sorunsuz atlatmış olacağız ki tablasından çıkarıp sardığı sigarayı uzattı. Kullanmadığımı söyleyince önce inanmamış gibi sert bir bakış attı sonra yakıp derin bir nefes alıp dumanını havaya savurdu. Kısa süre sonra elinde kahvelerle Şeref de yanımıza geldi. Oturup bir süre lafladık. Askerlikten sonra Cizre’ye dönememiş. Yaşadığı köyler boşaltılıp şehre inmeye zorlanınca göç edip batıya gelmişlerdi. Bir akrabaları sayesinde Bodrum’a yerleşip inşaatlarda ırgatlık yapıp geçinmeye çalışmışlar. O yıllarda canlı müzik ve garsonluk yapmayı sürdürüp buraya tutunmuşlar. Zamanla köyde kalan ne varsa satıp savıp bu eski binayı almışlar. Onca nüfus üst katta barınıp altta lokanta işletip tutunmuşlar. Anlattığına göre işleri iyiymiş Cizre’ye geri dönmeyi de düşünmüyorlarmış. Az önce dedesi ile aralarında ne konuştuklarını sordum biraz mahcup dedesine baktı. Dedesi bize dönüp “torunuma günebakanlardan olup olmadığınızı sordum” dedi. Anlayamadığımı söyleyince sigarasını tellendirerek konuşmaya başladı.

- Biz buralara kendi isteğimizle gelmedik. Köyümüzü boşaltıp yıktılar. Hayvanlarımız telef oldu. Can derdiyle yola koyulduk. Günebakan bitkisini ilk kez buralarda gördüm. Biz bilmezdik. Baktık ki tarlalar boyunca bütün çiçekler güneşe bakar başka bir şey görmez şaşırdık kaldık. Sonra baktık buraların insanı da böyle hep güneşe bakmaktan çevresinde olanı biteni acı çeken insanları görmekten uzak öylece mutlu mesut yaşıyor. O yüzden torunuma günebakanlardan olup olmadığınızı sordum.

- O ne cevap verdi?

- Günebakanlardan olmadığınızı söyledi. Bu kez ceviz mi? incir mi? Diye sordum. Az ceviz çokça incir olduğunuzu söyledi.

Bakışlarımı Şeref’e doğrultup açıklama istedim. “Siz dedeme bakmayın, çok acı çekti, ihtiyarladı. Kimseye de güvenmiyor.” Diye durumu toparlamaya çalışınca ihtiyar öfkelendi.

- Sen kime ihtiyar diyorsun? Yaşım ilerlemiş olabilir ama sapasağlam duruyorum burada. Bu devlet çocuklarımı heder etti. Kimse dönüp yüzümüze bakmadı. Burada herkes eğlenirken acıma katlanıp ses etmeden sizleri büyüttüm. İnsanları burada tanıdım. Kimin neye benzediğini iyi bilirim.

- İyi o zaman nedir bu incir ceviz meselesi? Bizi de ilgilendirdiğine göre anlat hele, senden dinleyelim.

- Cizre kırsalında ağacımız azdır. Bildiğim birkaç büyük ceviz ağacı vardı. Bizler cevize benzetiriz kendimizi. Bizim gencimiz yaş ceviz gibidir. Kimse yüzüne bakmaz, acıdır, değersizdir. İstenen olgunluğa geldiğinde ise koca bir gençlik gitmiş kabuğun sertleşmiş için de boşalıp hafiflemiştir. Kabuğunu kırar içinde kalan ne varsa alır bir kenara atarlar. Dedim ya kendimizi cevize benzetiriz. Gencimizi kimse istemez kuruyup güçten düşmemiz içimiz boşalsın istenir. Öyle olunca makbul oluruz bizler.

- Peki ya incir?

- İncir ağacını da burada gördük, tanıdık. Buranın adamı ceviz gibi değil. İncire benziyor. O da başlangıçta yeşil ama hem yeşili hem de kurusu makbul. Üstelik ceviz gibi eziyet görmeden öylece buruşup ihtiyarlıyor. Buraların insanı incir gibi, her haliyle değerli her haliyle makbul…

- Günebakanlar ne oluyor öyleyse?

- Onlar da bu toprağın insanı ama incir kadar bile dik duramıyor gözünü güneşten ayırmadan hiçbir şey görmeden yaşadığını sanıp geçip gidiveriyorlar. Üstelik çok kalabalıklar. Her yerdeler. Kendileri ve gücüne güvendikleri güneş dışında başka bir hayat olabileceğine inanmıyorlar. Başlangıçta nasıl bu kadar sağır ve vicdansız olabildiklerine şaşardım. Bunca Suriyeli göçmen gözümüzün önünde telef oldu yıllar önce bizim başımıza gelenleri seyrettikleri gibi kıllarını bile kıpırdatmadan öylece durdular.

Öfkelendiğini, hırslandığını hissediyordum. Bu arada Şeref sözü alıp babası ve amcalarının 90 lı yıllarda kaybolduğunu, bir daha haber alınamadığını, askerden döndükten sonra orduya hizmet ettiği için köyde de duramadığını, ne yapsa kimseye yaranamadığını canlarını zor kurtardıklarını anlattı. Evlenip çoluk çocuk sahibi olunca suya sabuna karışmadan evini geçindirme telaşıyla gün geçirdiğini yine de Kürt olduğu için her fırsatta ayrımcılık gördüğünden yakındı. “Çocuklarım burada doğdu. Onlar benim gibi doğduğu yer yüzünden utansın istemiyorum. Onlar bizlerin ne yaşadığını hiç bilmiyor. Yanlarında konuşmamaya dikkat ediyoruz” dedi.

Kahvelerimizi içip izin istedik. Ancak Şeref’in dedesi izin vermedi.

- Burası Azmakbaşı. Suların birleştiği yerdesiniz. Oturun hele. Daha anlatacaklarım bitmedi.

-Eşim araya girip bulunduğumuz yere neden Azmakbaşı dendiğini, bu ismin nereden geldiğini sordu. Sigara dumanından rahatsız olduğumuzu anlayıp bitirmeden söndürdü. Sonra o delip geçici bakışlarıyla eşime ve bana baktı.

- Küçük dereler burada birleşip alttan gidiyor ve az ilerde denize dökülüyor. Sanırım o nedenle bu adı almış. Burası dereler gibi insanların da karışıp kaynaştığı bir yer. Başlangıçta hiç anlam verememiştim. Ne oluyor, nasıl oluyorsa, burada her türden insan gelip başkalarına karışıyor. Ayrılırken biraz da olsa farklı bir şey olup gidiyorlar. Anlayana elbet…

- Nasıl oluyor bu?

Elini torununun omuzuna koydu.

- Şeref iyi bilir. Geldiğimiz yerde de bir azmakbaşı vardı. Suyu yönlendirip kaçırmasınlar diye az subaşı beklemedik. Azmakbaşı farklı yerlerden gelen suların karışıp hemhal olduğu bir yerdir. Dağ başından, yamaçtan veya düzden ovadan akan sular orada birleşir. Gelen sular birbirine hiç benzemezdi. Düzden gelen suyun acelesi yoktur, yavaş akar ılık ve bulanıktır. Dağdan gelen su ise hem çok soğuktur hem de acelesi olanlar gibi coşkun akar. Dağdan gelen suyun sürükleyecek toprağı da yoktur, berraktır. Yamaçtan gelen su ise mevsimine göre değişkenlik gösterir. Sular da insana benzer. Huyu suyu kuşu ağacı böceği bitkisi hep farklıdır. Azmakbaşında birleşirler. Sonrası hep bir akar. Sanırsın hepsi aynı sudur.

- O zaman burası da…

- Evet burası da bizim köydeki azmakbaşı gibi her türden insanın gelip kaynaştığı, hem hal olup değişerek devam ettiği bir yer. O yüzden burayı sevdik ayrılamadık. Burada suların birleştiği yerde hissediyorum kendimi. Düzden gelen, yamaçtan akan, dağdan çağlayan hatta burada doğup kaynaktan katılan ne varsa bir araya gelip karışıyor.  İnsanları da öyle. Öyle bir karışıyorlar ki kim olduğunun önemi kalmıyor. İyi de oluyor.

azb1

Kahvenin üstüne ikram edilen çaylarımızı da içtikten sonra izin istedik. Dede bu kez ayağa kalkıp hepimizin elini sıktı. Yol açıklığı diledi. Şeref kapıya kadar eşlik ederken bana alışkanlıkla komutanım diye hitap edince kızım ve eşim gülmeye başladı. Hep birlikte halimize güldük.

Şerefle el sıkışırken “komutanım beni unutmamışsın” dedi. Bir kez daha sarıldık. Sokak hafiften hareketlenmeye başlamış gibiydi. Ayrılıp bir kaç adım attıktan sonra köşede geri dönüp hep birlikte Şeref’e bir kez daha el salladık. Sokağın iki kenarına dikilmiş incir ve ceviz ağaçlarını o zaman fark ettim. Bir bodrum akşamı daha başlıyor, Azmakbaşı hareketli gecelerinden birine daha hazırlanıyordu.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı Türk dilinin büyük ozanı Yaşar Kemal’in aziz anısına saygıyla ithaf olunmuştur.

Huykesen Ağacı

Temmuz 18th, 2017

img_7566

“Dileğin yoksa neden buradasın? Yoksa sen de dileğini seçemeyen kafası karışıklardan mısın?” diye seslendi.

Konuşan Bayburt yakınlarında Bayraktar köyü merasında yaşını almış asırlık ardıç ağacıydı. Civarda Huykesen ağacı diye biliniyor, çoğunlukla adağı, dileği olanları ağırlıyordu. Çoruh vadisine bakan yüksekçe bir düzlükte üzeri renk renk çaputlarla dolu halde tek başına öylece duruyordu.

Ağaca sırtımı vermiş bir yandan köyü ve vadiyi seyrediyor bir yandan da cebimdeki bisküvileri ufalayıp kuşların heyecanla beslenmelerini izliyordum. Ses ağaçtan geliyordu. Emin olmak için gövdesine yaklaşıp “Bana mı seslendiniz?” diye sordum.

- Sana ya… Başka kimse var mı burada?

- Şey… Huykesen ağacı dediler merak edip geldim. Ağaç deyince kuş da vardır elim boş gitmeyeyim istedim. Üzerinde yeterince dilek adak taşıdığını görünce belki beni buraya getiren kuşların dileğiydi diye düşünüp adağımı kendime sakladım.

- Haklısın. Yaşlandım. Kuşlara yetecek kadar meyve veremiyorum. Buraya kadar gelip benimle değil de kuşlarla ilgilendiğini görünce ses etmeden duramadım. Gariplerim aç kalsalar da dallarımdan ayrılmazlar. İnsan gibi kaypak değildir, bırakıp gitmezler.

- Sana ulaşmak için dağ tepe tırmansalar da insanlardan pek haz etmiyorsun anlaşılan.

- Bana mı geliyorlar? Dileği, tasası, adağı olmasa yüzüme bile bakmazlar. İsteklerinin sonu yok ama biraz zoru gördüler mi ya kaçıyor ya da teslim oluyorlar. Sonra gelip burada dileği adağı için bağladığı kumaş parçasından medet umuyorlar.  Kafası karışık, ne istediğini bilmeyen şu insanları sanırım hiç bir zaman anlayamayacağım. Birbirlerinden farkları yok ama yine de kendilerini çok önemsiyorlar. Olmayacak şeyler dileyip unutuveriyorlar. Hatta kendilerine saklasalar da çoğunun dileğinin benzer olduğunu söyleyebilirim. Bak şu alttaki kalın dala sardıkları kırmızı ve beyaz uzunca çaputlar farklı zamanda gelenlere ait olsa da dilekler aynı. İkisi de uzun yaşamayı istediler. Nasıl yaşayacakları onlar için önemli değildi. Sadece uzun yaşamak istiyorlardı.

- Ne var bunda?

- Benim gibi yalnız başına birkaç yüz yıl yaşasalar akran, tanıdık, yaşıt, çoluk çocuklar da dahil hepsi ölse gitse, yaşadıklarını paylaşacak iki laf edeceğin seni anlayan kimse kalmasa, yaşa dilediğin kadar da göreyim. Dertleri kendileriyle. Yaşamadıklarına yanıyor, diğerlerinden önce ölmek istemiyor ama kendilerine bile söyleyemiyorlar.

- İnsanların ne dilemesini isterdin?

- Anlamıyorsun değil mi? Dilemekle olmaz. Yaşıyorsan ilk öğrenmen gereken direnmek olmalı. Yalnız olsan ve kazanamayacağını bilsen de direnmeli, ayakta kalmalısın. Yoksa buraların yağmuru ve rüzgarı öyle güçlüdür ki toprağını götürdüğü gibi insanını da önüne katar götürür. Mücadele etmeyi, direnmeyi bilmezsen ne dilersen dile. Bak köyün çobanları bunu iyi bilir. Sabah hocadan evvel sürüyü otlatmaya çıkarır, çoban yıldızı görünmeden de dönmezler. Dağda önlerine kurt çakal ne çıksa korkup kaçmaz, sürüyü yalnız bırakmazlar. Burada her şey bir mücadeledir.Üstelik onların kendileri için dileği de yoktur. Analarının babalarının sağlığını ister, onu dilerler.

fullsizerender_2

Güneşin buluta girmesi ile şiddetlenen rüzgarın etkisini azaltmak için ağacın geniş gövdesini siper etme çabam pek işe yaramamıştı. Artan serinliğe karşın rüzgar kuşları etkilemiş görünmüyordu. Savurduğum bisküvileri kapışıyor, ürkek de olsa ayağımın ucuna yaklaşıyorlardı. Ardıç ağacı çocukların huysuz olmamalarını sağladığı için adının Huykesen ağacı olduğunu anlattı. İnanışa göre huysuzluğunun giderilmesi istenen çocuk anne veya babası tarafından ağacın çevresinde üç tur atar. Sonra ilk önlerine gelen kişiden çocuğun boynundaki otlardan yapılma Kem denen bağı koparması istenirmiş. Böylelikle çocuğun huysuzluktan arınacağına inanılırmış. Bağı koparan kişiye de yanlarında getirdikleri peynir verilirmiş. “Peki sen bunların işe yaradığına inanıyor musun?” diye sordum. Cevabı almak için uzunca bir süre o rüzgarda üşüyerek beklemek zorunda kaldım. “Buraya gelip dilek dilemedin, kuşların karnını doyurdun ve duymak istediğin bir cevap için direndin, inatla bekledin. Dinle öyleyse” diyerek anlatmaya başladı.

- Burada hayat zordur. Kışın yağışlar, baharda ise sert esen rüzgar toprağı alır götürür. Bir önceki senenin toprağını yerinde bulamazsın. Eksilen toprağı tamamlayabilmek için her yıl tarladan taş ayıklar bir kenara yığarlar. O taşlar hiç eksilmez, toprak akar gider. Bir sene bakmasan taşlı tarlayla baş başa kalırsın. Burada toprak akışkan iklim serttir. İnsanları da toprağına benzer. Akıp gidiverirler. Baktılar olmuyor terk edip gurbete giderler. Bu hep böyledir. Geriye şu karşı tarlanın taşları gibi kaba saba ama direnmeyi bilenler kalır. Onlar gitmez ve beklerler. Gidenlere iyilik, sağlık, sabır diler ve beklerler. Benim gibi bir ağaçtan keramet bekler, direnirler. Elindekiyle yetinir ama beklemekten vazgeçmezler. Dallarıma bağladıkları çaput ise kendilerine yazdıkları mektup gibidir. Kendine bile söyleyemediklerini çaputa okur getirip dallarıma bağlarlar. Konuşup yüreklerini açarlar. Bu onlara iyi gelir. Dağ başındayız daha ne olsun?

- Gerçekleşen adağı veya dileği için teşekküre gelen olmaz mı?

- Direnmek ve mücadele etmek yerine elim elim üstünde oturup, bağladığı çaputtan medet umanlar mı hatırlayacak dileğini? Güldürme beni. Çoğu ne dilediğini bile unutur.

- Hiç mi tekrar ziyaretine gelen olmuyor?

- Çok seyrek. Bazılarına dileğiyle yıllar sonra yüzleşmek sanırım zor geliyor. Geçenlerde gelen yaşlıca bir kadın senin gibi uzun süre yanımda kaldı. Dileğinden vazgeçmeye, yıllar önce bağladığı çaputu sökmeye gelmişti. Aradığı çaputu bulamadı ama gün batana kadar yanımdan ayrılmadı. Sessizce ağladı.

- Onunla da benimle olduğu gibi konuştun mu?

- Konuşsa konuşurdum. Giderken usulca gövdemi okşayıp “kabahat bende, senden istediklerim için beni bağışla” dedi. Sanırım yine kendiyle konuşuyordu.

fullsizerender-2

Ufku kaplayan koyu renkli bulutlar güneşi de beraberinde götürmüş yaylanın serinliği iyice hissedilir olmuştu. Kuşlar bisküvi kırıntılarının büyük kısmını temizlemiş ağacın dallarına geri dönmüştü. Yakamı kaldırıp önümü ilikledim. Gitmeye davrandığımı anlayınca “Bir dileğin yok mu? Emin misin?” diye üsteledi. Gövdesine sarılıp “sağlığın” dedim.

Patikayı takip edip köye inerken durdum. Alacakaranlıkta tepedeki düzlükte silueti görünen Huykesen ağacına el salladım. Sert esen rüzgar, yaklaşmakta olan yağmurun serinliğini ve kokusunu taşıyordu. Bayraktar köyünün ışıkları yanmış sakinleri ise çoktan evlerine çekilmişti.

Mehmet Uhri

Patolojinin Gülleri

Temmuz 7th, 2017

resim1

Her ne kadar günümüzde tıp bilimi, yüksek teknoloji uygulamaları ile geleneksel hekimlik uygulamalarının ötesine geçmiş olsa da moleküler yöntemler gelişine kadar patologların iki gözüne mahkum olmayı sürdürecek gibi görünüyor.

Dahası hastalıkların morfoloji temelli adlandırılmaları ve bu adlandırmalarda kullanılan morfolojik benzetmeler tıbbın ortak terminolojisinde bir süre daha yer almaya devam edecek gibi duruyor. Morfoloji temelli terminolojilere, taşlı yüzük hücreli veya berrak hücreli gibi pek çok hücresel adlandırma veya benzerliğinden yola çıkılarak kekik-thyme bitkisinden ismini alan Timus bezi örnek verilebilir.

resim3

Benzer morfolojik benzetmeler arasında klasik kitaplara girecek kadar yerleşmiş terimlerden biri de “rozet” formasyonlarıdır. Patolojik değerlendirmelerde “rozet formasyonu” hücrelerin salgı yapmamasına karşın bir lümen çevresinde dairesel tarzda dizilim göstererek oluşturduğu görüntüyü ifade etmektedir.

resim6

Ependimomlarda görülen ve ortasında lümen içerdiği için gerçek rozet olarak tanımlanan formasyonların yanı sıra nöroblastomlarda gözlenen ortasında nöropil içeren Homer Wright rozetleri, retinablostomlarda Flexner-Wintersteiner rozetleri ve PNET medulloblastom gibi hücreden zengin tumor dokularında beslenebilmek için damar duvarlarına tutunarak (peritelial) ışınsal dizilim gösteren ve bu haliyle pseudorozet adını alan formasyonlar en bilinenleridir.

Hücrelerin bir salgı yapmamasına karşın lümen veya benzeri bir yapının çevresinde dairesel dizilim göstermesi biçiminde tarif edilen rozetlerin yakaya takılan rozetlerle ilişkisi ise son derece sınırlıdır.

Gerçekte tarif edilen ise mimari bir süsleme unsurudur.

Dikkat edilirse sözcüğün etimolojik kökleri gül bitkisine gönderme yapmaktadır. Rose-gül, rosette-gonca gül veya tomurcuk gül anlamındadır. Bütün inanışlarda gül, cennet bahçesini süsleyen çiçeklerdendir ve kutsaldır. Yunan mitolojisinde Afrodit, Roma mitolojisinde Venüs gül ile sembolize edilir. Hıristiyanlıkta da ana tanrıça kültünün devamı olan Meryem Ana’nın simgesidir. Bu nedenle dini mekanların süslemelerinde sıkça yer bulur. Hıristiyanlık haçlı seferleri ile doğunun zenginliklerini keşfederken mimari yapılar da bu bilgi devşirmesinden nasibini alır ve kilise mimarisi doğunun çok daha önceleri keşfedip uyguladığı unsurlarla tanışır. Uçan payanda ve kaburgalı tonoz uygulamaları ile çatıyı kilise duvarlarına taşıtmaktan kurtulup duvarlarda geniş boşluklar pencereler yapılabilir hale gelir. Klasik gotik mimarinin kasvetli kiliseleri ışık ile tanışır. İçeriye giren ışık yine doğudan devşirilen vitraylarla renklendirilir.

resim2

Bu arada Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Roma imparatorluğunun dini baskılamaları sırasında Ortadoğu ve çevresinde öldürülen azizler de gün ışığına çıkarılır. Bunlardan biri olan ve İskenderiyeli Katerina olarak bilinen azize İS 287-305 yılları arasında yaşamıştır. Kısacık hayatını Hıristiyanlığa ve Meryem anaya adamış ve yıllar önceki benzeri İskenderiyeli Hypatia gibi ölüm ile cezalandırılmıştır. Ölümü çivili bir araba tekerleğine bağlanıp şehir içinde dolaştırılmak biçiminde planlanmış ancak ilk hamlede tekerleğin kırılması üzerine kafası kesilerek gerçekleştirilmiştir. Yıllar sonra Roma imparatoru Jüstinyen tarafından 585 yılında Sina yarımadasında mezarının olduğu yere yapılan ve en eski doğu kiliselerinden olan Azize Katerina manastırı ile hatırlanmıştır. Manastırda mimari unsur olarak kullanılan ve azizenin öldürülüşünü simgeleyen yuvarlak pencerelere Katerina pencere (Cathrine window) veya onun vücudunda İsanın annesi Meryem’i simgeleyen gül bitkisine göndermeyle gül pencere (Rose Window) ismi verilmiştir.

2280783-st-antuan-katolik-kilisesi

12. Yüzyıl ile birlikte haçlı seferleri sırasında edinilen yeni mimari uygulamalar ile Fransa’dan başlayarak gotik mimarinin önemli eserleri olan kilise ve katedraller inşa edilir. Bu inşa sırasında özellikle kiliselerin batıya bakan kapılarının üzerinde yaptıkları dairesel pencereleri vitraylarla süsleyip kiliseyi aydınlatmayı ve renklendirmeyi başarırlar. Yapılan bu dairesel pencerelere rose window, küçüklerine ise rosette ismini verirler.  Rönesans ile gotik mimarinin yerini barok ve rokoko mimarisine bırakmasına karşın en güzel örneklerinin Strasburg ve Paris Notr Dame kiliselerinde olduğu söylenen rose window uygulamaları günümüze kadar kilise mimarisinin kalıcı öğelerinden olarak varlığını sürdürür.

Yakaya takılan gül goncası, süs veya daha sonra onun benzerlerine de gül goncasına atıfla rozet ismi verilmiş olsa da patoloji uygulamalarında tariflenen rozet işte bu kilise duvarlarında yer alan vitrayla süslü dairesel pencereleri işaret etmektedir.

Dr. Mehmet Uhri

Nuh’un Denizaltısı

Temmuz 4th, 2017

slider-home-3

Nuh’un gemisi oluyor da denizaltısı neden olmasın? Dağ başında karaya vurmuş bir denizaltıyım. Bulunduğum yere ve kendime bakıp “bu bir rüya olmalı” diyorum. Hatta birinin rüyasının içinde olduğumu, uyanınca her şeyin kaybolacağını düşünüyorum. Her yanı dökülen bu hantal paslı halimle dağ başında başka ne işim olabilirdi? Zaman geçtikçe bitmeyen bir rüyanın içinde kaybolmuş olabileceğimi bile düşünmeye başladım. Bir rüyanın parçası olmak kulağa hoş gelse de mevsimler geçiyor, bir şeyler değişiyor çürüyen gövdemle terk edilmiş hissine kapılıyorum. Gözlerini üzerimden ayırmayan şu kavak ağaçları da olmasa iyiden iyiye yalnızlık çekeceğim. Yine de ağacın gözü sürekli üzerimde olduğu için işkillenmeden de edemiyorum. Yaklaşıp benimle dertleşmeye çalışan 0 yalnız insanlar gibi hissediyorum kendimi. Onlar da benim gibi bu dünyada ne aradıklarını sorgulayıp anlam arıyorlar. Uzun süredir bu dağ başında üstelik kavağın göz hapsinde öylece duran bir denizaltı üzerine iki laf eden olur ümidiyle bekliyorum ama gelenler hep kendi dertleriyle meşgul. Öyle meşguller ki; bazıları farkıma bile varmıyor . Onlar için paslı bir demir yığınından öte değilim.

Her tarafım dökülüyor, gövdem delik deşik. Çoruh vadisine bakan tepede öylece duruyor ve bekliyorum. Kimsenin ilgisini çektiğimi de düşünmüyorum. Paslı görüntüm yüzünden insanlar uzak duruyor, anneler çocuklarını yanıma bile yaklaştırmıyor. Yalnız olmaya alışkın olsam da birilerini ürkütüyor görünmekten, bostan korkuluğu muamelesi yapılmasından hiç memnun değilim.

Bayburt yakınlarında denizden 1500 metre yüksekte Baksı köyü yakınlarında bir yerdeyim. Müze neyin bir şeylerden söz ediyorlar ama ben görmedim. Olduğum yerden sadece Çoruh nehrinin yön değiştirdiği bir vadi görünüyor. Buradan bakınca gün gelir Çoruh nehri tüm vadiyi kaplayacak kadar yükselir taşarsa Nuh’un gemisinin küçük bir örneği olarak hazırda bekletildiğim düşünülebilir. Açıkçası bu her yanı dökülen halimle onları hayal kırıklığına uğratacağımı düşünüyorum. Yine de birilerinin rüyasında bile olsa işe yarayacağını düşünmek iyi geliyor doğrusu.

img_7552Bulunduğum yerde birkaç titrek kavak ağacı dışında bitki örtüsü cılız sayılır. Bahar geldiğinde ortalık kısa süreli yeşile bürünse de hızla sararıp bozarıyor. Denizden bu kadar yüksekte olunca iklim hayli zor ve sert oluyormuş. Yılın büyük kısmını kar altında ışığa hasret geçiriyorum. Kar yağışının yağmura dönmesi ile baharın yaklaştığını hissetsem de hava ısınmıyor. Kar yığınının ağırlığı altında ezildiğim de, cabası. Kar eriyip ışığı görünce her seferinde kavak ağaçları ile göz göze geliyorum. Onlar için de burada yaşamak zor, anlıyorum ama o göz göz bakan gövdeleri yok mu? Huylanmadan edemiyorum. Bahar ile birlikte günler uzayınca ağaçların gölgesi de değişiyor. Yaprak açıp üzerime düşen güneşi engellemeseler sesimi çıkarmayacağım. Isınan hava ile doğa hareketlense kuşlar, kelebekler tırtıllar ortaya çıksa da kısa sürüyor. Sonra yaylanın sıcağı ile birleşen kuru ve sert rüzgârlar hızla bitki örtüsünü kurutup sarartıyor. Uzaktan tek tük görünen ağaçlar dışında yeşile hasret kalıyoruz. Baharda coşkun akan Çoruh nehri bile gücünü yitiriyor. Sonrasında sonbaharı bile görmeden hızla kış geliyor. El ayak çekiliyor yapraklarını yitiren kavak ağaçları ile baş başa kalıyoruz.

akkavak

Kavak ağaçları da benim gibi dertli. Su kenarı beklerken bu dağ başında tutunmaya çabalamak için yeterince güçlü değiller. Ancak direniyorlar. Gençten küçük fidan halinde dikilenleri yaşama gayreti ile toprağa sıkıca tutunup sağlam kök saldılar. Boyunu posunu almış olanlar ise büyük saksılarında azıcık aşım kaygısız başım diyerek yıllarca yayıp oturmaya alışmış olduklarından gençlerin gösterdiği gayreti gösteremedi. Bir kısmı kısa sürede kurudu kalanlar için ise buralara tutunmak hiç kolay olmadı. Gençten ekilenler hızla diğerlerinin boyuna ulaştı diğerleri ise  inatla sosyetik takılmaya devam ediyor.

fullsizerender_21

Biraz da dedikodu yapayım. Bizleri burada bir araya getiren ve gölgelerimizi buluşturanlar konuşurken duydum. Bu kavak ağaçlarının geçmişte yaşamış ancak dünyaya doyamamış insanların gözlerini barındırdığından söz ediyorlardı. Dünya değiştirseler de kavak ağaçlarının gövdelerindeki gözleriyle geride bıraktıkları hayatı izlemeyi sürdürürlermiş. Bana sorarsanız bu ağaçlar kimlerin ruhunu taşıyorsa pek şanslı değillermiş. Dağ başında Çoruh vadisi ve benim gibi demir yığını dışında pek seyredecek bir şey bulabildiklerini sanmıyorum. Demek ki hayata doymayıp erken gittiğini düşünenler dağ başında bile olsa bir göz bakışa razı olabiliyormuş. Eh yalan da değil. Bakmayın öyle söylenip durduğuma. Çürüyüp toprağa karışana kadar burada kalmaya çoktan razıyım. Bunların hepsi rüya bile olsa bitsin istemiyorum.

Size bir de sır vereyim. Geçen gün şu genç kavak ağacı birileri konuşurlarken duymuş; beni buraya yerleştiren adama denizaltının burada ne işi var diye sormuşlar “o benim uzay gemim” diye yanıt vermiş. Dediğine göre hayat insanın üstüne öyle geliyor ve öyle çok şey istiyormuş ki kaçacak yer bırakmıyor tüm zamanını alıyormuş. O yüzden kaçıp çocukluğuna ve çocukluğunun geçtiği bu köye sığınmayı seçmiş. Neyi var neyi yoksa satıp savıp dağ başına müze inşa etmiş. Daha da üstüme gelirlerse bir tahlisiye filikası işlevi görsün diye de beni yani bir denizaltıyı getirip dağ başına yerleştirmiş. Burada da rahat vermezlerse benimle birlikte gökyüzüne çıkıp uzaya kaçmayı hayal edermiş.

Nasıl? Kulağa hoş geliyor değil mi? Bir de bana sorun. Buradan daha öteye kımıldayacak ne mecalim ne de niyetim var. Özgür olma uğruna kendinden bile kaçmak isteyenleri anlıyorum ama buna benim gücüm yetmez. Dönüp şu genç kavaklar gibi direnmeyi, toprağa tutunup mücadele etmeyi deneseler bence daha iyi ederler.

Bir de buralara kadar gelip müze ve çevresini görünce kafası iyice karışanlar var ki, en çok onlarla eğleniyorum. Gelenler hayli meraklı. Bitmeyen bir arayış içindeler. Ancak ne aradıkları konusunda kafaları bulanık görünüyor. Oturup sırtını yaslayan, vadiyi seyreden, benimle konuşur gibi kendiyle muhabbet eden, kavakların gövdesindeki gözlerden rahatsız olup yer değiştiren, sonra kendine gülüp yine dertleşmeyi sürdüren pek çok insan tanıdım. Hepsinin kendince önemsediği birbirine benzeyen dertleri vardı. Bazıları dertlerini kendilerine bile söyleyemiyor hep başkalarını suçluyordu. Ayrılırken el sallayan, teşekkür eden hatta şu paslı gövdeme sarılan bile oldu. Valla oldu. Kavağın gözleri her şeyi gördü. İnanmıyorsanız sorun, anlatsın.

Her neyse bu dağ başında karaya vurmuş pejmürde bir denizaltı için fazla gevezelik ettim. Nuh’un denizaltısı olarak buradayım. Gerçek olup olmadığımı inanın ben de bilmiyorum. Önemi olduğunu da sanmıyorum. Dilden dile aktarılmaya değecek bazı rüyalar gibi azıcık gerçeğe bulanarak zaman içinde paslanıp eriyecek ve sanırım insanlar gibi toprağa karışacağım.

Her şey iyi hoş da şu kavak ağacının gözleri sürekli üstümde olmasa…

Mehmet Uhri

Not: Katkılarından dolayı Bayburt BAKSI müzesinin kurucusu Sayın Hüsamettin KOÇAN’a, Kemal Tufan ve Ezgi ATAY’a teşekkür ediyorum.

Kozalak Zamanı

Haziran 13th, 2017

15122122

Ailecek Altınova’dan Bergama’ya yolculuk ediyorduk. Kızım susadım demese o çeşme başında durmayacak, o insanları hiç tanımayacaktık. Yaz sıcakları yükünü almış, rüzgarlar sonbaharı koklamaya başlamıştı. Yol kenarında bizimle birlikte iki araba daha durmuştu. Çeşmeden doldurdukları su bidonlarını ailecek bagaja yükleme telaşındaydı. Araya girip su içip serinledik. Bizim önümüzden su içip saçını ıslatan ve elindeki pet şişeye su dolduran ufak tefek yaşlıca adam ilk anda dikkatimizi çekmedi. Susuzluğumuzu giderdikten sonra arabaya bakınıp bulabildiğim boş pet şişelere su doldurmaya çalıştım. O dağ başında hayli yaşlı bir top çamın gölgesinde serinleyip bir süre vadiye bakındık. Yola koyulmak için arabaya yöneldiğimizde az önce su içen yaşlıca adam yanımıza gelip. yer varsa az ilerideki yol çatısına bırakmamızı istedi.

Yola koyulduğumuzda yavaşlayan esinti ile güneşin sıcaklığı daha da fazla hissediliyordu. Bu sıcakta o dağ başına ne aradığını, nasıl geldiğini sordum. Yürüyerek geldiğini söyledi. Bir süre sessizce durup mendiliyle alnını tekrar kuruladı ve  “Ben de sizin gibi su içmeye gelmiştim” dedi.

- Nasıl yani sizin köyde su yok mu?

- Olmaz olur mu? Ama bu suyun lezzeti hiçbir yerde yok.

- O kadar yolu bu sıcakta su içmek için yürüdüğünü mü söylüyorsunuz?

Elindeki içi su dolu irice pet şişeyi gösterip “Bir de bu var. Hanımım bu çeşmenin suyundan yapılan çayı çok beğenir. O da nasipleniyor” dedi. Az sonra Yerlitahtacı köyünün yol ayrımı göründü. İnmek için izin istedi. Navigasyon cihazı köye ulaşmak için geldiğimiz yol kadar daha yol gidilmesi gerektiğini gösteriyordu. Köye kadar götürebileceğimi acelem olmadığını söyleyince yüzü güldü. Az sonra çam ormanına yaslanmış zeytin ağaçları arasında tek katlı evlerden oluşan o küçük şirin köyün meydanındaydık. Bizimki arabadan inmeden “madem geldiniz aceleniz de yok, şu çayın tadına bakmadan bırakmam” diyerek evine davet etti. Niyetimiz yoktu ama gelmezseniz arabadan inmem diye inat edince sesimizi çıkaramadık.

bergama

Çoğu birbirine benzeyen yan yana sıralanmış evlerden birinin kapısını çaldı. Yaşlıca bir kadın kapıyı açıp elinde su şişesiyle eşini karşısında görünce yüzü aydınlandı. Bizlere el edip “gelin hele çekinmeyin” diyerek iki göz odadan oluşan evlerine aldılar. Kapının önünde köy meydanına bakan yerde naylon brandalar üzerine yığılmış kozalaklar kızımın dikkatini çekmiş bir tanesini de eline almıştı. Son derece mütevazı bir köy evindeydik. İki divandan birine biz iliştik diğerine ise Ali Aga oturdu. Hanımı içeri geçip çay yapma telaşındaydı.

Nereli olduğumuz, ne iş yaptığımız ve orada ne aradığımız sorularıyla sorguya çekildikten sonra yanımıza gelen hanımı da aynı soruları sordu. Bu arada kızım elindeki kozalağı atıp tutarken “aaaa içinden bişey çıktı” diyerek diğer elindeki kabuklu fıstığı gösterdi. Ali ağa fıstığı alıp iki parmağı arasında sertçe ezerek kırdı. İçinden çıkan çam fıstığını kızıma uzattı. Kızımın çekindiğini görünce “tadına bak bakalım güzel mi?” diyerek yüreklendirdim. Kızımın tadını beğendiğini söylemesi üzerine Ali Aganın hanımı “bu kız ağzının tadını biliyor, cilveli çayı hak etti” diyerek çayları koymak için mutfağa yöneldi. Az sonra içeriden kavrulmuş fıstık kokuları ile birlikte çaylar geldi. Sahanda kavurduğu fıstıkları çaylara serpiştirip ikram etti. Karıkoca köyde yaşıyor topladıkları kozalakları ayıklayıp sattıkları fıstıklarla geçiniyorlardı. Çay o kadar lezzetliydi ki ikincileri içmeden kalkmak istemedik.

- Haklıymışsın çay çok lezzetli geldi.

- Öyledir. Kozağın suyu başkadır. Onca yola değiyor. Neredeyse her gün yürürüm o yolu. Bazen sizin gibi arabasına alan da oluyor.

- Köy yerinde başka yapacak iş olmuyor mu? Bir su için neredeyse günün yarısı gidiyor.

Kızımın sehpaya bıraktığı kozalağı avucunun içine yerleştirip bizlere doğru uzattı.

- Kozakta yaşıyorsan  böyledir. Burada hayat kozalağı gözleyip açılmasını beklemekle geçer. Bekleriz ki içi açılsın meyvesini bize sunsun. İnsanlar gibi…

- Nasıl yani?

- Nasıl olacak şunun şurasında tanışalı bir saat oldu. Şimdi karşılıklı çay içiyoruz. İkimiz de kapalı kozalaklar gibi öylece duruyorduk. Sonra konuştukça birbirimize ısındık. Güneşe durup açılan kozalaklar gibi içimizden geçenleri söyleyip konuşmaya başladık. Güneşin kozalaklara yaptığını insanlar da konuşarak yapar. Yeter ki yüreğinde dökecek bir şeyler olsun. Sadece sabırlı olmak gerekiyor.

- Kozalakların boş çıktığı da oluyor mu?

- Olmaz mı? Onlar da insan gibi. Görünüşüne bakarsan içinin dolu olduğunu düşünürsün. Bakarsın ki boş. Ne edeceksin. Hayat işte.

Fıstık çamının geç yetiştiğinden ancak zahmetinin az olduğundan söz etti. Zamanı geldiğinde kozalakları meydana güneşin altına yığıp yavaş yavaş açılmasını beklemekten başka işleri olmadığını, kozalakların çıtırtısının gece bile devam edip içlerindeki fıstıkları döktüklerini anlattı. Beraber kapı önüne çıkıp kozalak yığınının yanına gittik. Kozalak yığınına elini daldırıp biraz karıştırdı. Kozalakların çıtırtısı arttı.

- Sanırsın kozalaklar da aralarında konuşuyor. Konuştukça içlerini döküp rahatlıyorlar. Dedim ya, bizim işimiz beklemek. Sabırla beklemek. Yani burada zaman beklemekle geçer. Gün ışıldar uyanır beklersin, suya gider gelir iki çay içer beklersin. Kimi zaman laflar kimi zaman susar oturur beklersin.

Bir süre daha kozalakların güneşe durup açılırken çıkardığı sesi dinledim. Hayli yavaş akan bir zamanın içinde kaybolmuş saatin tik takları gibiydi. Kozalakların ayinine eşim ve kızım da bir süre eşlik etti. Mendil içine sardıkları bir miktar ayıklanmış çam fıstığını kızıma hediye etmişlerdi. Vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp uğurladılar.

bergama02

Yol boyunca Ali Aga ve hanımını, yaşadıkları köyü düşündük. Çayın lezzeti damağımızdaydı. Kızım arka koltukta uyuklamaya başlamıştı. Eşim “iyi ki onları tanıdık” dedi. Boşalan çay bardaklarını mutfağa götürdüğünde hanımı ile beylerin dedikodusunu yaptıklarından söz etti.

- Ali aganın hanımı şanslı olduğumu söyledi. Buralarda koca dediğin ya zeytinci ya da fıstıkçı olurmuş. Zeytinciler çalışkanlıkları ile fıstıkçılar ise miskinlikleri ile anılırmış. Dediğine göre Ali Aga miskin miskin kozalakların açılmasını bekleyenlerdenmiş. Aganın miskinliğini kırmak için çay bahanesiyle her gün suya yolladığını yoksa kozalakların başına oturup onlarla muhabbet etmekten başka bir şey yapmayacağını anlattı.

- Sen niye şanslıymışsın?

- Zeytinciye benziyormuşsun. Miskin değilmişsin. Öyle dedi hanımı.

Gülüştük. Tatil günlerinde evden çıkmayıp miskinlik yapmak için direnen biri olarak hiç fena bir övgü değildi.

Düzlüğe indikçe çam ağaçları yerini zeytinliklere bıraktı. Sıcak daha çok hissediliyor, uzaktan Bergama’nın silüeti görünüyordu.

Mehmet Uhri

Timsah’ın Midesinden Notlar

Haziran 6th, 2017

18721901_664688223731902_5592361879717543936_n

Korku ve tedirginlik ikliminin umutları törpülediği günlerdeydik. Üniversiteleri ile ilişkileri kesilen, memuriyetten uzaklaştırılan ve pasaportlarına el konulan pek çoğu deneyimli öğretim üyesi ve hekim meslektaşlarımızın sıkıntısı büyüktü. Haklarında herhangi bir soruşturma, suçlama veya idari bir işlem olmadığı için uygulamanın dayanağını kendileri de bilmiyordu. Onca yıldır emek verdikleri, öğrenci yetiştirip hasta tedavi ettikleri kurumlarından uzaklaştırılmış olmaları yetmezmiş gibi haklarındaki belirsizlik sosyal bir izolasyona da yol açmış, arkadaşları, dostları, mesai arkadaşları arayıp geçmiş olsun demeye bile çekinir olmuştu.

Tanıyanların gözünde ve toplum genelinde yaratılan “yapmıştır bir şey” olumsuz algısıyla ülke onlar için yarı açık cezaevine dönmüştü. Korku ikliminin de etkisiyle “dışarıdakilerin” yaşananlara kayıtsız kalmayı tercih edip sessizce izliyor olması ise çok daha vahim bir duruma işaret ediyordu.

İşte bu ürkek korkak ruh iklimi içinde meslektaşlarımızın uğradığı adaletsizliğe suskun kalmayıp yalnızlıklarını paylaşmak için çare ararken İstanbul Tabip Odası başkanı Prof.Dr. Selçuk EREZ ülkenin daha önce de böyle dönemlerden geçtiğinden söz etti. 1960 ihtilalından sonra babası Prof.Dr. Naşit Erez in de dâhil olduğu 147 öğretim üyesinin benzer biçimde bir gecede üniversiteden uzaklaştırıldığını, uzaklaştırılanlar arasında yer alan Haldun Taner’in yaşananlara dikkat çekmek için Dostoyevski’nin “Timsah” isimli öyküsünü tiyatroya uyarladığını, eserin TRT radyolarında sadece bir kez “Radyo Tiyatrosu” olarak seslendirildiğini anlattı. Yıllar sonra rahmetli Haldun Taner’in eşinden rica ederek bu oyunun metnine ulaştığını, yaşananlar ve oyunun sahnelenme öyküsü ile birlikte 2009 yılında kitaplaştırılmasını sağladığını söyledi.

Oyunda bir şekilde dev bir gösteri timsahı tarafından yutulan ancak ölmeyip timsahın içinde hapis kalan üst düzey devlet memurunun yaşadıkları ve bu olağanüstü duruma karşı çevredeki insanların tepkileri, küçük hesapları ve suskunlukları ele alınmaktaydı. Dostoyevski bu öyküyü 4 yılı hücre 4 yılı da kürek cezası ile geçen hapis yıllarından iki yıl sonra kaleme alır ancak hemen yayınlamaz.  Kendisini de yutan çarlık rejimini timsah ile benzeştirdiği, başını derde sokmamak için bitirmediği ve eksik haliyle bırakıp yıllar sonra 1865 yılında yayınladığı bilinmektedir.

img_3999

Oda başkanımızın teklifi heyecan vericiydi. Hekim örgütü olarak elimiz kolumuz bağlı oturmaktansa Haldun Taner’in Dostoyevski’den uyarlayıp tiyatro metnine dönüştürdüğü “Timsah” isimli oyunu üniversitelerinden ve çalışma ortamlarından uzaklaştırılan meslektaşlarımız ile birlikte okuma tiyatrosu şeklinde sahneleyecektik. Rolleri aramızda paylaşırken bir yandan da yaşananlara böyle bir tepki vermenin cılız kalacağı işe yaramayacağı kaygılarımızı dile getirdik. 1960 ihtilal sonrası ortamının getirdiği olağanüstü şartların Haldun Taner’i fazla dikkat çekmeyecek bir arayışa soktuğunu ve fincancı katırlarını ürkütmemek için çareyi Dostoyevski’nin oyununu Türkçeleştirerek tiyatro oyununa dönüştürmekte bulduğunu, dönemin şartları içinde bunun Haldun Taner’in çaresizliği olduğundan söz ettik. Günümüzün şartlarında ise Haldun Taner kadar yaratıcı olamayıp neredeyse 60 yıl öncesinde üretilmiş bir çözümü gündeme getirmeye çabalamanın ise bizlerin çaresizliği olarak görüleceğini düşünüyorduk. Dahası işe yarayacağından bile pek umutlu değildik.

Yine de ileride “tüm bunlar yaşanırken hiç mi bir şey yapmadınız, oturup seyir mi ettiniz?” sorularına verecek bir yanıtımız olmalı düşüncesinde uzlaşarak yola koyulduk. Bizlerle benzer ruh hali içinde olan ve 12 Eylül döneminde üniversiteden 1402 sayılı yasa ile uzaklaştırılan İBB Şehir Tiyatroları eski müdürü Orhan Alkaya okuma tiyatrosunun yönetmenliğini üstlenince amatörce başladığımız provalar hız kazandı.

Provalar sırasında Dostoyevski’yi tanıma ve yarattığı etkiyi anlayabilme fırsatını da bulduk. Matruşka bilindiği gibi iç içe geçen kadın figürlerinden oluşan tahtadan yapılıp üzeri boyanan yerel Rus figürleri içeren bir tür oyuncaktır. Çok da eski değildir. İlk kez 1890 yılında yapılmıştır. Yani Dostoyevski hiç matruşka görmemiş olsa da eserlerinde ele aldığı kahramanların bir matruşka gibi içini açıp içindeki diğer karakterleri göstermek ve her bir karakterin iyice aydınlatılmadan alttaki karaktere ulaşmanın olası olmadığına da işaret ederek çağdaşı ve takipçisi Sigmund Freud’tan çok daha önce psikanalitik yaklaşımı işaret edebilmiştir. Bu kadar mı? Çok daha fazlasını da yapmış ve aslında matruşkayla ilgilenmek yüzünden çoğumuzun farkında bile olmadığı bir şeyi “matruşkanın boşluklarını” ve o üst üste giydiğimiz kimlik kabukları arasında nasıl akışkan bir ruh haline bürünebileceğimizi de göstermeyi başarmıştı.

Matruşkayla ilk karşılaşma her zaman çarpıcıdır. Size bakan bir çift göz ve eline alıp inceleme isteği uyandıran renkli bir objedir, Matruşka. Formu, renkleri ve içten bakışlarından etkilenip elinize alıp gitmek, bırakmamak, sahiplenmek bile istersiniz. Dostoyevski’nin suç ve ceza kitabındaki karakteri Roskalnikov’un yaptığı gibi bir gören olmasa çalıp götürmeyi bile düşünebilirsiniz. Matruşka birden fazla kişinin oynayabileceği bir oyuncak olmaktan çok, kişinin kendi başına içinde kaybolacağı bir oyun sunmaktadır. Dostoyevski de benzer olarak romanları ve eserleri ile insanları kendine doğru bir yolculuğa çağırmaktadır.

Matruşkayı eline alan bir süre inceledikten sonra içinde bir şeylerin olduğu fark edip araştırmaya başlar, ilk kapağı açıp içinden çıkanının da içinde bir şeyler olabileceği fark edildiğinde merakla son heykelciğe kadar açılır. Her bir matruşkanın içinden bir öncekine benzeyen ancak daha küçük olanı çıkar. Son heykelcik başlangıçtakinin aynısı ancak küçüğüdür. Açmaya çalışsanız da açılmaz. Bir süre sonra elinizde en küçük parça ve ortalığa saçılmış yarım matruşkalar ile şaşkın öylece bakakalırsınız. Sonra hemen herkesin yaptığı matruşkaları tek tek birleştirip sıraya dizmektir. Elinizdeki bir oyuncak olmaktan çıkmış içindeki gizemi ortaya döken bir itiraf gibi önünüze dizilmiştir. Elinizden o en küçük parçayı bırakmadan diğer matruşkalar ile göz göze gelmek değişik bir his, suçluluk duygusu benzeri algı yaratır. Dostoyevski’nin yer altı insanı diye tarif ettiği o ezik, zavallı ve bu eziklik hissini örtmek için üstüne tabaka tabaka kostümler geçirip kendini görünmez kılmaya çalışan, ezikliğinden uzak durmak zorunda hisseden o en küçük parça açığa çıkmıştır. Freud’un dünyaya eksik gelip bakıma muhtaç yaşamak zorunda kalan her canlı gibi kendine yetememenin getirdiği eziklik hissinin ruhsal tabakalar ile örtüldüğü tezi ondan çok daha önce Dostoyevski’nin satır aralarından fışkırır. İnsancıklar adlı eserinde insanın içindeki kimliklerin varlığını ve her birinin açılıp ortaya saçılması ile içe doğru yolculuğun nasıl ıstırap verici olduğunu anlatır. 1864 yılında kaleme aldığı ve tekrar ünlenmesini sağlayan “Yer altından notlar” ise en içteki en küçük, bölünmeyen o ezik yer altı insanını anlattığı romanıdır. Ülke geneline yayılan özgürlük iklimi ve yeniden ünlenmenin verdiği cesaret ile kaleme alıp bıraktığı uzun öyküsü “Timsah” ise 1865 yılında okuyucularıyla buluşur. Bu öyküde en isyan edilesi durumda bile insanların kimlik ve kişiliklerine göre olayı nasıl kabullenebildiklerine ve hatta taşıdıkları sosyal roller arasında akışkan geçişken halde bulunabildiklerine işaret eder. Dostoyevski bize Matruşkanın boşluklarını ve o katı biçimsel kimlik ve kişiliklerimiz arasındaki boşluklarda akışkan geçişken olabilen ürkek korkak sinsi insanı da işaret etmeye çalışmaktadır.

Tüm bunlardan yaklaşık yüzyıl sonra ülkenin içinde olduğu adaletsiz ruh iklimi, timsahın yuttuğu ancak bir şekilde hayatta kalan izole edilmiş o insanlar ve olanları sessizlikle izleyenler Haldun Taner’in çabasıyla tiyatro oyunu olarak gündeme gelir. Yaklaşık 60 yıl sonra ise ülkede hiçbir şey değişmemiş gibi oyun aynı güncelliği ile sahnededir.

resim2

Tiyatro konusunda izleyici olmaktan öte eğitimi olmayan amatör ekiple yola koyulmanın getirdiği zorlukların yanı sıra böyle bir oyunun sahnelenmesi için uygun salon bulunması bile önemli sorun oluşturmaktadır. Küçük katkı ve gayretlerle sorunlar aşılır. 1960 ihtilalının 57. Yılında 27 Mayıs 2017’de Şişli Cemil Candaş Kültür Merkezinde oyunun sahneleneceği bilgisi ile provaların sayı ve sıklığı artar. İyi bir ekip çalışması çıkarma kaygısı performans kaygılarını da depreştirir. Timsahın midesine hapsolmuş pek çok üniversite hocasının meslektaşları ile birlikte nitelikli bir oyun sahneleme çabası ülkenin geneline yayılan olumsuz ruh ikliminin kendi aramızda dağılmasına ve umutların yeşermesine yetmiştir.

Bir işe yarayacağı konusunda hayli kuşkulu başladığımız yolda Dostoyevski ve Haldun Taner umut ışığımız olmuş, korku ve karamsarlığın getirdiği ruh iklimini aşmayı başarmıştık. İnsanlık ve değerlerinin er veya geç adaleti yeniden sağlayacağı inancıyla yeşeren umutlar, doğurduğu heyecan, hazırlığı yapılan oyunun sahneye konmadan bile istenilen amacı fazlasıyla karşıladığını göstermekteydi. Oyunun sahnelenme günü yaklaştıkça artan heyecan, farklı yerlerden gelen yeni sahnelenme teklifleri ile iyice alevlendi. Provayı kaçıranların evde kendi kendine ayna karşısında yaptıkları çalışmalar şakalaşma konusu olurken söylenenlerin yanı sıra ses tonu ve ifade ediş biçiminin iletişimde ne kadar etkili olduğu bir kez daha hatırlandı. Rolünün hakkını vermeye çabalarken kendini kaptırıp iyice havaya giren meslektaşlarımızın ve durumdan muzdarip yakınlarının serzenişleri de cabası.

Oyun günü sabahtan kesintisiz tekrarlanan provalar ile artan heyecan salonun dolup taştığının görülmesi ile doruğa çıktı. Timsahın midesinden ses veren ve dışarıda olup yaşananlara isyan eden vicdan sahibi bir avuç hekim, ürkek ama yürekli çaba ile izleyicilerin karşısına çıkıp sahnede yerini aldı ve kendi gibi umut dolu izleyicileri ile birlikte alkışlar arasında oyun sahnelendi.

Bu satırlar; İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez önderliğinde sahnelenen oyun ve içeriğinden çok ardında yatan anlam ile yıllar sonra bile hatırlanması olası bir çabanın perde arkasını yansıtabilmek için kaleme alınmıştır.

Mehmet UHRİ

Mayıs 2017