Dilberin Bir Günü

Aralık 4th, 2011

dilberrBu sabah yemek vermeyi unuttuklarına bakılırsa gün yine hareketli geçecek. Otel çalışanları bazen yaptıkları işi o kadar ciddiye alıyorlar ki gözleri hiçbir şey görmüyor. Kendileri kahvaltı etmedikleri gibi benim aç açına miyavlayıp ortalıkta dolaşmamdan bile anlamıyorlar. Neyse ki otele erkenden giriş yapan aile ortalıkta olmamdan rahatsız olmasın diye tabağımı doldurup bu soğukta bahçeye çıkardılar. Bu kuru mamalar yerken iyi de çıkarırken hayli zorlanıyorum. Karnımı doyurup halının üstüne kıvrılmayı planlamıştım ki gelenlerin benimle ilgileneceği tuttu. Karnımı doyurmama fırsat vermeden kucaklarına aldılar. Otel görevlisi konağın tanıtım bilgilerine beni de katmak zorunda kaldı.  “Toprakçızadeler için yapılmış olan otelimiz 140 yıllık olup Kastamonu’nun avlulu klasik konak mimarisindedir. Aslına uygun restore edilmiştir. Kedimiz Dilber,  9-10 yıldır bu konakta yaşar, aşıları tamdır ve kısırlaştırılmış olduğu için uysaldır” falan filan. Utanmasa kimlerle yatıp kalktığıma kadar anlatacak. Tamam uysalız ama herif yol boyunca biriktirdiği elektriği okşayarak bana aktardıkça sinirlenmeye başlıyorum. Bir an önce bahçede nemli bir alan bulup elektriğimi atmazsam birileriyle hırlaşacağım.

Bu arada şehrin keşmekeşinde kaybolup oteli bulamadığından yakınan aile de çıktı geldi. Burunlarından soluyorlar. Şimdi bunlar da beni sevip okşamaya kalkarlarsa onca elektriği üzerimden atamayıp birilerinin canını yakabilirim. Sorumluluk da kabul etmem.  En iyisi, ortalık sakinleşene kadar gözden kaybolmak. Yemeğimi bitirebilseydim iyiydi ama neyse.

dilber-1Son gelenlerle birlikte konak doldu sayılır. Şenlik başlıyor. Hep böyle oluyor. Her gelen odasını kendince biçimlendirmek istiyor. Kimi hemen eşyalarını çıkarıp dolaba asar, çekmecelere yerleştirir. Kimi ise giyeceği kadarını çıkarıp kalanları yine çantaya kilitler. İlk iş toz alan bile gördüm. Hatunlar hep aynı, önce tuvalete gitmeliyim ayaklarıyla banyo yeterince temiz mi diye bakar sonra yatak çarşafına göz atarlar. Beylerin merakı odadaki televizyonda hangi kanalların olduğundan öteye pek gitmez.  Gerçi biz kediler de böyleyiz, önce kendimizi rahat ve güvende hissedeceğimiz yer arar bulur sonra orayı sahipleniriz. Neyse ki yerleşmeleri çok sürmedi. Hazırlanan aşağı iniyor. Biraz sonra şehri turlamaya çıkarlar. Böylece konak yine bana kalır. Kışın soğuğuna karşın güneş sıcak yüzünü gösterdi. Tüylerimi kabartıp temizlenme zamanı.

……..

Yahu ne zaman gidip geldi bunlar. Amma uyumuşum. Konağın telaşı başladı. Elleri kolları dolu geldiklerine göre yorulmuş olmalılar. Korktuğum başıma geldi pastırma almışlar. Kokuyor ama tadına bile baktırmazlar. İşkence başlıyor. Yorulunca kimseyi görmüyor bu turistler. Kadın yorulmuş odaya çıkıp hamamda banyo yapıp uzanmak istiyor kocası ise hava kararmadan şehirde bir tur daha atma derdinde. Diğerleri için ise fark etmez, akşama şık bir restoranda gösterişli yemeğin hayalini kuruyorlar. Bunca yıldır otele gelen gideni izlerim, birlikte gelseler de hepsi ayrı bir tip bunların. Kendimce fareye benzettiklerim de var, kediye veya köpeğe benzeyeni de.

Fareye benzeyenler memlekette onca gezip görecek yer varken Kastamonu gibi kıyıda köşede kalmış yerleri merak edenlerden oluyor, genellikle. Kimse onları görmez bilmez kimsenin dikkatini çekmeden ortalığı keşfederler.  Üstelik, fare gibi hiç yorulmazlar hep hareket halindedirler. Otelde kalacaklarına eski bir konakta kalmak, yöresel yemeklerin tadını keşfetmek meraklı ve hep kıpır kıpır olmak bunlara özgüdür. 

Kedi gibi olanlar ise sayıca daha az olsa da konağa gelenler arasında hep bir iki tane çıkar. Genellikle bir fare kılıklının peşine takılır, uyum göstermeye çalışırlar. Her kedi gibi sahiplendikleri mekan vardır ve o mekanı gittikleri yerde yaşatmaya çalışırlar. O yüzden çok eşya taşırlar. Temizlik gibi bela bir takıntıları da vardır. Markasını bilmedikleri şampuan bile onları rahatsız eder.  Ayrıntıdaki takıntılarını dile getirip eleştirilmekten korktukları için başka konularda arıza çıkarıp huzursuz olduklarını anlatmaya çabalar veya susup otururlar. Hep telaşlıdırlar ama bu durum içlerinde yaşayan tembel kediden kaynaklanır. Telaş içinde işleri bitirip miskinlik için zaman yaratma derdindedirler. Kedi kılıklılar böyledir de köpek kılıklılar daha mı kolaydır sanıyorsunuz?

fotograf0110Onlar bilinen tanınan yerlerde görünmekten, fark edilmekten hoşlandıkları için böyle tenha yerlere pek gelmezler.  Her ne yapar nerede gezerlerse bunun herkesçe bilinmesi için köpek gibi çırpınırlar. Ona buna telefon eder, mesaj atarlar. Fotoğraf çekip gönderdikleri bile olur. Onlar için karın doyurmaktan çok gidilen yerin en şık mekanında görünmek çok daha önemlidir. Onları genellikle yine kendi gibi birileriyle birlikte görürüz. Bazen bir kedi kılıklıyla geldikleri de olur. İşte siz o zaman seyredin eğlenceyi, kedi köpek gibi didişirler.

İşte gezdiler tozdular dönüp konağa geldiler. Kedi kılıklı olanlar odalarına çekildi ama içinde fare yaşayanlar için gün henüz bitmedi. Her kedi gibi bu fare kılıklı tipler hep ilgimi çekiyor. Adamlar onca yorgunlukla gelip koltuğa ilişir ilişmez üstlerindeki yorgunluk ne varsa oturdukları yere akıp gidiyor birkaç dakika sonra zıpkın gibi kalkıp hareketleniyorlar. Onlar kalktıktan sonra yorgunluklarını akıttıkları o koltuğa yayılıp onlardan akıp giden ne varsa üstüme sinmesine ve öylece miskin miskin uyumaya bayılırım, biterim.

Ne diyordum, fare kılıklılar geceleri de erken uyumaz.  İşte yine yapacak iş bulamadılar en sonunda masaya geçip kağıt oynamaya başladılar. Benim için gecenin sessizliğine bürünüp konağın seslerini dinleme zamanı geldi.

Gece yarısına doğru kapının çalması ile uykumdan uyandım. Gelenler konaklamak için oda sordular. Tavan arasından bozma küçük odayı biraz soğuk olmasına karşın çekinmeden kabul edip odalarına çekildiler. Genellikle böyle geç saatte gelip hiç bir şeyi dert etmeyenleri diğerlerinden ayırır kuşlara benzetirim. Genellikle motosikletleriyle gelip kuş gibi konar sabahları da erkenden yola koyulurlar.  Onlar için her şey yolculuktur. Öyle konfor filan aramazlar. Konaklanılan yer o an için kondukları daldan başka bir şey değildir.

Sabah herkesten önce motosikletli gece kuşları uyanıp yola koyuldu, yüzlerini bile göremedim. Diğerleri de çantalarını toplayıp odalarını boşalttı. Pastırma kokusu sardı yine ortalığı. Bir an önce gitseler de rahatlasam. Şu şişman gözlüklü olan fare kılıklı resmimi çekip duruyor. Bizim de bir özel hayatımız var ama değil mi?

Her neyse kahvaltılarını yapıp yola koyuldular. Konak yine bana kaldı. Umarım bugün başka gelen olmaz da dünden kalan uyku eksiğimi tamamlayabilirim. Şu kahvaltı artıklarına göz atayım sonrası güneşe karşı miskinlemekle geçecek. Çok işim var çook…

 

Mehmet Uhri

 

Gelecekten Mektup

Kasım 28th, 2011

gm2

Bu mektubu imece usulü çalıştırdığımız hastane odasında kaleme alıyorum. Sağlıkta reform adı altında piyasalaşmanın önünün açıldığı, sağlığın ticarileştirildiği günlerde insanlara gelecekten böyle bir mektup ulaştırabilmiş olsaydık görüş farklılıklarından kaynaklanan kafa karışıklığının kenara bırakılıp yaşananların önü elbirliği ile alınırdı diye düşünüyorum.  

Yaşananlara inanmakta başlangıçta herkes zorlanmıştı. Yılların devlet hastanesi bir sabah bağlı olduğu hastane birliğinin ekonomik istikrar önlemleri uyarınca kapatılmış, personelin sözleşmesi ise iptal edilmişti. Hastalar ve doktorlar o sabah hastanelerine girememiş hastane bahçe ve çevresinde dolaşıp durmuştu. Küresel ekonomik krizin  olumsuz etkisi kapanan işletmeler, küçülen ekonomi, işsizlik ve geleceğe dönük kaygılar olarak toplumu sarmış, bu durumdan sağlık işletmeleri de nasibini almıştı. Kapatılan devlet hastanesinin yakın çevrede alternatifin olmaması kaygıları arttırmış kapanmış olmasına karşın hastalar hastane bahçesinden çıkmamakta direnmişti. Küçülmekte olan sağlık piyasasında iş bulmanın zor olduğunu gören doktorların hastane bahçesinde yıllardır aşina oldukları hastaların sağlık sorunlarına cevap vermeye başlamasıyla işin rengi değişti.

Sağlığın kamusal hizmet olmaktan çıkarılıp piyasaya terk edilmesi ile başlayan süreç devlet hastanelerinin kamu hastane birlikleri şeklinde ticari işletmelere dönüşümünü ve yine birlikler halinde uluslararası sermayeye satılmasını amaçlıyordu. Vatandaşın sağlığı kar hırsıyla rekabet eden piyasaya terk edilecek, satılan hastane birliklerinden gelen dış kaynak ile ülke borçlarının döndürülmesi sağlanacaktı. Artan sağlık giderlerini karşılayamayan sosyal güvenlik sistemi vatandaşın cebinden çıkacak parayı arttırmanın yollarını aramaya başlayana kadar doktorlar ve diğer sağlık çalışanları dışında herkes gelişmelerden memnundu. Ancak sağlık çalışanlarının üretimden gelen güçlerini de kullanarak farklı biçimlerde ortaya koyduğu yıllara yayılan kararlı direnişi yatırım planlayan sermayeyi ürkütmüş beklenen dış kaynaktan umut kesilince hastane birlikleri yerli sermayeye devredilmeye çalışılmıştı. Bu durum iç borç sorununu bir ölçüde giderse de ülkenin dış açığı için beklenen kaynak girişinin gerçekleşmemesi  krizin ülke genelinde daha da ağır hissedilmesine neden olmuştu.

Bu şartlar altında hastane birliği küçülmeye gidip hastaneyi tasfiye ederek binasını kiralama kararı almıştı. Eskinin devlet hastanesinin ellerinden gitmekte olduğunu gören hasta ve yakınları cihaz ve ekipmanların taşınacağı o hafta sonu binayı işgal ettiler. İşgale doktorlar da katıldı. Binanın kamu malı olduğu ve kamuya danışılmadan yapılan uygulamaların geçersiz olduğu vurgulanarak binadan çıkmamakta direnildi. Kolluk güçlerinin müdahalesi de yetersiz kalınca taşınma işlemi ertelenip derinişin kırılması beklendi. Direnişin haber olması ile önce yakın ilçelerden sonra ülkenin çeşitli bölgelerinden destek mesajları ve başta tıbbi malzeme olmak üzere yardım yağmaya başladı. Bakanlık yetkilileri bölgeye seyyar hastane hizmeti sunan araçlar göndererek geçici çözüm üretmeye çalışsa da vatandaş neyi kaybedecek olduğunun farkındaydı. Direniş ve işgalin zaman içinde gevşemesini bekleyenler doktorların yol göstermesi ve vatandaş desteği ile hastanenin tekrar çalışır hale getirildiğini gördüler. Direnişin kitlesel katılım ile gerçekleştiğini gören belediye hastanenin kendi gözetiminde hizmet veren sağlık kuruluşu olduğunu ilan edip kesilmiş olan elektrik, su ve doğalgazın verilmesini sağladı. Sözleşmesi sona eren hastane çalışanlarının çoğu haberi alınca görevlerinin başına döndü.

zarfsz1Göz doktoru ve göğüs hastalıkları uzmanı bulamamanın sıkıntısını yaşarken hastaneye yıllarca hizmet edip yaş haddi ile emekli edilen emektar meslektaşlarımızın ”Sizlerle gurur duyuyoruz, izin verin, yer açın çorbada bizim de tuzumuz olsun” diyerek karşılık beklemeden aramıza katılmaları moralleri arttırdı. Birkaç ay içinde hastane çalışmaya başlamış sosyal güvenlik sistemine bağlı olmasa da vatandaş desteği ile mütevazı şartlarda kendini döndürür hale gelmişti. Üstelik yeni yapılanmanın lideri veya yöneticisi de yoktu. Kararlar ortak alınıyor, uzlaşılamayan durumlarda küçük komiteler ile çözüm aranıyordu. Hastalardan ve hayırsever vatandaşlardan gelen destekler hastanenin işletme giderleri için kullanılıyor, bilanço şeffaf biçimde her ay sonu ilan edilerek hastanenin gelir gider durumundan herkes haberdar ediliyordu.  

Başlangıçta hastanenin bu şekilde işletilmesinin çok sürmeyeceğini düşünen bakanlık yetkilileri 6 ay gibi kısa sürede işlerin yoluna girip hastanenin yeni cihaz yatırımları yapmaya başladığını görünce duruma müdahale etmeye çalıştı. Ruhsatı olmadığı gerekçesi ile hastaneyi mühürlemeye kalkıştı ancak bahçe kapısından bile girmeyi başaramadı. Bakanlık yetkililerine “burada size ihtiyacımız yok, bizleri temsil etmiyorsunuz, bu kurum sizde kayıtlı olan hastanelerden bağımsız olarak hizmet veriyor ve sosyal güvenlik siteminden geri ödeme almadan vatandaş desteği ile ayakta duruyor” denilerek karşı çıkıldı. Güç kullanılmaya çalışıldığında kolluk kuvvetleri karşılarında hastaları, yakınlarını ve yerel basını buldu. Kalabalığı dağıtmak için kullanılan biber gazından hastaların olumsuz etkilenmesinin ülke genelinde doğurduğu infial geri çekilmelerine neden oldu. Bu kez hastanenin mülkü satışa çıkarılarak direnişin sonlanmasına çalışıldı ancak satışın iptali için açılan kamu davaları alıcıları korkuttu ve satış gerçekleşmedi.  

Vatandaş ve sağlık çalışanlarının ortak amaçta bir araya gelip destek verdiği imece usulü çalışan hastanemiz ülke genelinde ilgi gördü ve benzer durumdaki faaliyete kapatılmış hastaneler için model olmaya başladı. Sivil toplum örgütlerinin desteği  hastanenin kurumsal düzeyde muhataplar bulmasını kolaylaştırdı.

Kamusal hizmet üretmekten kaçındığı için bakanlığın halk gözünde küçülmesi ve itibar yitirmesi hükümetin geleceği için de sorun olmaya başlayınca verilmekte olan sağlık hizmetinin kamusal hizmet olduğunu hatırlayıp bu türden kapatılma noktasına gelen hastanelerin çalıştırılması için devletin önlemler alması gündeme geldi. Çalışanların devlet memuru olarak işe alınması ile başlansa da hastanenin yönetim modeli için yapılan atamalar kabul edilmedi. Hastane, vatandaş ve sağlık çalışanlarının eşit olarak temsil edildiği kurul tarafından yönetilmeye devam ediyor.

Başlangıçta hatalar yapsak ve deneme yanılma yoluyla yönümüzü bulsak da karşılıklı güvene dayalı sağlıklı işleyen bir hastane modeline ulaşmış olmamızı bir hasta yakının sözleriyle açıklayabilirim. O hasta yakını “Doktorlar sağlığın su gibi hava gibi insan hakkı olduğunu, piyasalaştırılamayacağını, parası olmayanların mağdur edileceğini ve her piyasa gibi iflas edebileceğini haykırıp sağlığın kamu hizmeti olarak kalması için iş bırakma ve benzeri eylemler yaparken gelecekte hastalar ile yüz yüze kalacağını, o gün geldiğinde onlarla el ele çözüm üretmek zorunda olduğunu bilerek vicdanlarıyla hareket ettiler. O günlerde eylemlerinizi anlamamış hatta kızmış bile olabiliriz ama bugün yüz yüze konuşabiliyorsak bunu eylemlerinizde hastalarınıza zarar vermemeyi ön koşul olarak kabul etmenize borçluyuz” diyerek açıklamıştı.

Bu gün geri dönüp baktığımda tüm bunların hiç yaşanmamış olmasını, sağlığın endüstrileştirilmesi ve tümüyle piyasanın insafına bırakılmasının doğuracağı risklerin önceden görülmüş olmasını isterdim. 

Bu mektubu umutların tümüyle yitirildiği anlarda bile ortak akıl ile çözüm üretilebileceğinin kanıtı olan hastanemizde kaleme alıyorum. Umarım elinize ulaşır ve sağlığın piyasalaşmasının önlenemez olduğunu düşünen umutsuzlar için yol gösterici olur.

 

Dr. Mehmet Uhri

Markalaşan Kimlikler

Kasım 21st, 2011

Kendimizi fark etmemizi sağlayan ben kavramı, çocukluğumuzda edindiğimiz ilk kimliktir. Sosyalleşme, “ötekilerin” farkına varılması ile başlar. Ben, annem ve ötekiler diye başlayan algılama süreci ilk halkasını ailede tamamlar. Ben kimliği üzerine edinilen ikinci kimlik “ailem” kimliğidir. Bu süreç, yaş iler birlikte benim ailem, benim sülalem, benim aşiretim biçiminde halkalar halinde büyür. Yanı sıra okul arkadaşları ve diğer sosyal ortamlar belirir.  

Sosyalleşme “ötekinin” varlığı ile başlar, dedik. “Öteki” merak uyandırdığı gibi taşıdığı belirsizlik nedeniyle kaygıya da yol açar. Ötekinin gizemini gidermenin yolu ise tanımaktan geçer. Nasıl biridir, hangi ailedendir, kimlerdendir, nerelidir sorularına yanıt ararız. Ötekinin gizemi çözüldüğü ölçüde sosyal çevre genişler. Genişleyen sosyal çevre ile aile, sülale, aşiret, millet biçiminde genişleyen üst kimlikler ediniriz. Ulusal kimlik ise, doğuştan edinilen kimliklerden değildir, diğer üst kimlikler gibi sırası gelince ortaya çıkar. 

18.yüzyıl sonunda başlayan milliyetçilik rüzgarları etnik kimliği popüler kılmış ve milli devletlerin tohumlarını atmıştır. 20. Yüzyılın başında Anadolu’da biraz feodal biraz ümmet toplumundan yeni devlet kurmanın yolu milli devlet, milli birlik ve milli piyasa olarak belirlenmiştir. Ancak Anadolu bir köprüdür ve ırklar mozaiğidir. Bu nedenle doğal ırk temeline dayanan milliyetçilik yerine idealist milliyetçilik ile toplumu bir araya getirilmeye çalışılmıştır. 

Bu topraklar üzerinde kendini Türk olarak hisseden herkesi kucaklayan milliyetçiliğin etnik kökenden çok idealist özellik taşımasının üst kimlik olarak kabulünü kolaylaştıracağı umulmuştur. Dünyada deterministik milliyetçilik rüzgarlarının estiği 20. yüzyılda Anadolu idealize edilmiş milliyetçiliği yaşamıştır.   

markalardl021. yüzyıl ile birlikte kapitalizmin küreselleşme rüzgarları ve dünyayı tek pazar haline getirme çabası milliyetçilik duvarına çarpmıştır. Küresel piyasa, küresel birlik ve küresel devlet yönünde ilerleyen ticari kapitalizmin öncelikli hedefi ulusalcılık olmuştur. Küreselleşme, milli pazarları küresel pazarlara dönüştürürken milliyetçiliğin tanımını da değiştirmiştir. İdealist milliyetçilik ile deterministik milliyetçilik arasındaki denge determinizm lehine bozulmuş, insanlar ırksal geçmişlerini analiz ederek etnik kimliklerini bulma çabasına itilmiştir. Milliyetçiliği insan özünden bağımsız, tesadüfi bir alt kimlik olarak görme eğilimi toplumun geneline yayılmış, ulusal kimlik markalaşmıştır. 

Anadolu’da ise ulusalcılığın markalaşmasını sağlayacak deterministik açılımın olmaması etnik kimliğin markalaşmasına engel olmuştur.  Bu topraklarda yaşayanların çoğu atalarının ırksal kimliğini belgeleyememekte hatta bilmemektedir. Küresel kapitalizmin dayatması ile idealist milliyetçilik zayıflamış yerine yeni kimlik konulamaması milliyetçiliğin içinin boşalmasına, sahipsiz kalmasına yol açmıştır. İnsanlar biraz ümmetçilik biraz da hemşehrilik, aşiret ya da aile kimliği biçiminde alt kimliklere sığınmıştır. Aile kayırmacılığı toplum geneline yayılmış dini organizasyonlar güçlenmiştir. 

İş burada kalsa iyi… 

Küresel kapitalizm, etnik milliyetçiliği küresel marka milliyetçiliğine dönüştüren yeni üst kimlikler ile yayılıyor dünyaya. Aynı markayı tüketen insanların ülkelerinden bağımsız olarak kendilerini yeni bir ulus gibi hissetmeleri bekleniyor ve destekleniyor. Ulusal kimliğinin ne olduğunu bile sorgulamadan tükettiği kola, giydiği bluejean veya spor ayakkabı markasına göre üst kimlik oluşturmaya çalışan insanları boşuna mı giderek daha çok görüyoruz?

cilalaÜstelik bu yeni kimliğin özü, sadece tüketim kültürünü barındırıp diğer kültürleri dışladığı için alt kimlik de gerektirmiyor. Küresel kapitalizm doğrudan bireyi, hatta çocukları hedef alıyor;  aile, sülale, aşiret gibi üst kimliklerin oluşmasına bile fırsat vermeden pazara aktör olarak sunuyor. Aynı pazarı paylaşan ancak sosyal kimlikleri gelişmemiş bireylerin sayısı giderek artıyor.  Sosyal yanı zayıf, yalnız bireyleri daha çok görüyoruz.  

Yeni küresel milliyetçilik, tüketim kültürü ve markalar üzerinde şekilleniyor. Üzerindeki marka ile özdeşleşen, diğer markayı düşman belleyen yeni uluslar doğuyor. Öyle bir ulus ki, toprak, vatan, ülke, sınır vs. gözetmeksizin asosyal tüketim kimliği ile ürüyor. Sayıları giderek artan o insanlar, içinde bulundukları toplum ile empati kurma gereksinimi de duymuyorlar. Toplumun sorunlarına duyarsız, çözüm üretmekten kaçınan, pasif ve biraz da cool özelikleri ile dikkat çekiyorlar. Yaşam dengelerini sadece küresel pazara ait olabilme üzerine kurup tüketememe ile yaşayamamanın aynı şey olduğuna, hatta dünyanın dev bir mağaza olduğuna inanıyorlar. 

Hal böyleyken; ne yazık ki, kimliklerin markalaşarak içinin boşaltıldığı, birbirine bulandığı, deterministik açılımının olmadığı bir dünyada  “ulusal kimlik, üst ve alt kimlik” üzerinden gündem oluşturuyor,  siyaset yapıyoruz. 

Yeni nesillerin tüketim paradigmasının esiri olarak marka milliyetçiliği ile üst kimlik arayışına çözüm üretmekte olduğu, milliyetçi hamasi nutukların ise o nesiller için havada kaldığı günümüzde siyasetin tabana yayılmak için markalaşmaya teslim olacağını, siyasi kimliklerin de markalaşma yoluna girerek bu yeni seçmen kitlesine ulaşmayı deneyeceğini öngörebiliriz. Yakın bir gelecekte markalaşmış siyasetçilerin siyasi söylemlerden daha fazla öne çıkacağı içi boş yeni siyaset yapılanmalarının kabul görmesi bizleri şaşırtmamalı. 

 

Mehmet Uhri

Nisan 2004

Bahtiyar Balıkçı

Kasım 21st, 2011

2bbKaradenizin ayazına rağmen saatlerdir o yıkık dökük iskeleden tuttuğu balıkları sahilde bekleyen kedilere atıyordu. Arada sırada kıyıya yakın denize düşen balık için martıların kedilerle kavgasına da tanık oluyorduk. Balıkçı, dinç görünüşüne karşın hafif kamburu çıkmış hali ve güneş yanığının nasırlaştırdığı teni ile vaktinden önce yaşlananlardandı.  

Yağmur atıştırmaya başlamasa ayaza rağmen iskeleden ayrılacağı yok gibiydi. Önce yağmurdan kaçan kediler sonra yakaladığı yengeçlerle ihtiyar balıkçı kıyıdaki yıkık dökük sundurmanın altına geldi. Çakısı ile yengeçleri ayıklayıp artan parçaları da denize atmaya başladı. Martılar fırsatı kaçırmayıp atılanlardan nasiplenmeye çalışıyordu. Yanına yaklaşıp “Ne yapacaksınız bu yengeçleri, yeniyor mu bunlar?” diye sordum. Bir süre susup cevap vermedi. Sonra kafasını kaldırmadan kıskaçların içindeki etin lezzetli olduğunu, yenilebildiği gibi balık yemi olarak da kullanılabildiğini söyledi. Yengeçleri nasıl yakaladığını sordum. Ayıkladığı yengecin gövdesini denize savurup kıskaçlarını elindeki ipe dizdi. Yengeçlerin kışın kaya kovuğuna girip havalar ısınana kadar orada kaldığını, bu süre içinde kendi etini yiyip bitirdiğini, yaz gelince avlanmaya başlayıp yeniden etlendiğini anlattı. “Bunlar kış ayında güneşi görüp saklandığı kovuktan çıkmasalar zor yakalardım. Ava giderken av oldular” dedi. Bu arada kediler balıkçının yanından ayrılmıyor dikkatle atılan parçalara bakıyordu. “Kedilerin isimleri var mı?” diye sorduğumda kafasını kaldırıp bana baktı, külahını düzeltti. “İsimleri yok onların. Hepsi buralıdır. Şu gördüğün siyahlı beyazlı olan hepsinin anasıdır. Her yıl bir yada iki kez yavrular. Ahali el birliği ile bakar, bunlara” diye cevap verdi. Sonra kısa bir sorguya çekildim. Nereden geldin, necisin, nerede kalıyorsun gibi sorulardan sonra yorum yapmadan işine döndü. “Ne kadar çok kedi var burada böyle” diye üsteledim kafasını kaldırmadan cevap verdi.

-      Burası Amasra. Senin geldiğin o büyük şehire benzemez. Vicdanlar henüz körelmemiştir. Kedisi köpeği açken rahat etmez buranın insanı. Herkes birbirini tanır. Öyle kediye köpeğe isim koyup “benim” diye sahiplenenler de olmaz buralarda. Hem sahiplencen de ne olacak?

-      İyi de kedi köpek sahibini bilse fena mı?

-      Aynı yağmurda ıslanıp aynı rüzgarda üşüdükten sonra kimin kimin sahibi olduğunun ne önemi var? Bak bu kara kedi bildim bileli burada. Yaşlandı artık gözleri pek seçemiyor. Elimde geldiğince beslerim o da ortalıkta beni göremezse fakirhaneme uğrayıp arada yoklar beni. Şimdi hangimiz hangimizin sahibi? Böylesi daha iyi değil mi?

bb1Türkiye Taşkömürü kurumundan emekli olduğunu, uzun yıllar maden ocağında çalıştıktan sonra kapalı yerlerden uzak durup deniz kıyısından ayrılmadığını, denizin ise hiç acımadan insanı yavaş yavaş çürüttüğünü, yine de kömür karasından uzak olmak için denize yakın durup balıkçılık yaptığından söz etti.

-      Yaşına göre iyi görünüyorsun. Madenin seni yaşlatmasına izin vermemişsin.

-      Bakma sen dıştan görünene, yengeçler gibi kovuğumuza çekildik kendi etimizi yiyip bitiriyoruz. Gençlikte toyduk, o zamanlar umutlanıp, maden işçileri ile birlikte yollara dökülmüş binlerce işçi Ankara’ya yürümüştük. Şimdi hatırlayan bile kalmadı. Gün ışığına aldanıp kovuğundan çıkmış yengeçler gibi tek tek avladılar bizi. İstediğimizi alamadığımız gibi, önce emekliliği geleni şutladılar, sonra sıra sendikalı olanlara geldi. Maden ocakları özelleştirildi. Çalışanlar taşerona devredildi. Dımdızlak kalıverdik. Kaçıp bu kovuğa sığındım ama kendimi yiyip bitirmeyi sürdürüyorum. Bahtımızda buna da katlanmak varmış.

-      Hatırlıyorum, binlerce işçi yürüyerek Zonguldak’tan Bolu’ya varmıştı. Neden başarılı olamadınız?

-      Başarılı olmak gibi bir şansımız yokmuş, kendimizi kandırmışız. Madenleri özelleştirip işçi direnişini bitirmek için bizleri kullandılar, sokağa döküp devlet düşmanı gibi gösterdiler. Bizler de kendimizi suçlu hissedip çil yavrusu gibi dağıldık. 

b3bElindeki büyük yengeçten ayıkladığı kıskaçları da diğerlerini dizdiği ipe ekledi. Kalan yengeç artıklarını denize savurdu. Sahildeki yengeç parçasını almaya çalışan kedi ile martının atışmasını izledik bir süre.

-      Onca yaşanandan geriye geçmişi unutup bu hayata katlanıp yaşamak kaldı. Katlanmaktan başka çare de yok. Benim gördüğüm anladığım hayat, katlananlar ile katlayanların mücadelesinden başka bir şey değil. Birileri benim gibi hep bir bahane bulup susar, katlanmaya çabalar. Diğerleri ise elindeki katlar da katlar. Bakarsan ikisi de mutsuzdur. Katlanan gün gelip düze çıkacağı hatta belki katlayan olacağı günü görmek umudunu koruduğu sürece diğerlerine göre daha huzurludur. Diğerleri ise kazanıp katladıkça dibi görünmeyen kuyuya düşüyormuş gibi çabalar, elindeki avcundakini kaybetme korkusu yüreğine düştükçe vicdanı körelir, herkesten korkar, kendinden bile uzaklaşır. İçindeki boşluğu unutmak için daha da hırslanır. İçinde ne sevgi kalır, ne dostluk, ne de insanlık. Öyle olunca buralarda duramaz şehre gider yerleşirler.

-      Bunların dışında olan yok mu?

-      Olmaz mı? Bir de tüm bunları seyredenler vardır. Onlar için eğlence ve dedikodu malzemesidir katlayan ve katlananların mücadelesi. Öylece seyreder hiçbir şey yapmazlar. Kışın ayazında binlerce işçi sersefil yollara dökülmüş yürürken öylece ses çıkarmadan seyrettikleri gibi.   

Yengeçleri ayıklamasını bitirip ayağa kalktı. Hızlanan yağmur önce kedileri kaçıştırdı. Sonra biz de duramadık, sundurmanın altında. “Hava fena patlayacak, Allah denizde olanların yardımcısı olsun” diyerek eliyle selam verdi. Ayıkladığı yengeç bacaklarını dizdiği ipi cebine koyup sahil boyunca yürümeye başladı. Arkasından “Hadi kedilerin yok anladık ama senin bir adın var değil mi? diye seslendim. Dönüp önce bana sonra denize baktı. “Adım Bahtiyar. Bahtiyar balıkçı dersen herkes tanır. Madenci olan babam kendi bahtı gibi kömür karasına bulanmamı istemeyip bahtım açık olsun diye adımı Bahtiyar koymuş. Madende çalışmaya başladığımı görünce rahmetli, çok üzülmüştü. Ne edersen et herkes kendi nasbinden fazlasını bulamıyor, hayat işte…” dedi. Hızlanan yağmura rağmen sakin adımlarla sahil boyunca yürüyüp uzaklaştı.

 

Mehmet Uhri

 

Not: Banu ve Hüseyin dostlar için…

Doktorların Ruh Hali

Kasım 14th, 2011

yalnz_1Sağlık alanında yaşanan değişim ve dönüşümler hekimlerin kafasını karıştırmakla kalmadı ruh hallerini de olumsuz etkiledi. Sağlığın kamusal hizmet olarak sunulmasından vazgeçilip piyasa koşullarına terk edilmesi kuşkusuz siyasi bir tercihti. Böylelikle ülkeye gelmesi beklenen yabancı sermaye için verimli bir alan daha yaratılmış olacaktı. Hastasını tedavi etmekten başka önceliği olmayan doktorlara verimlilik, kalite, karlılık ve rekabet gibi piyasa değerleri anlatılmaya, hastanelerin işletmelere dönüştüğü işaret edilmeye başlandı. Mesleğini zorluklarını, özveri ve çaba gerektirdiğini bilerek seçen, yaşam enerjilerini, heyecan ve mutluluklarını tanımadığı insanları sağlığına kavuşturmada arayan doktorların kafası bu uygulamalar ile karıştı. Yaşanan sürece karşı çıkmak gidilen yolun doğru olmadığını anlatmak isteyen sağlık çalışanlarının eylemleri değişim ve dönüşümün popülist yanları öne çıkarılarak kısa sürede gündemden düşürüldü.

Serbest piyasa ve serbest rekabetin önemini vurgulayanlar sıra doktorlara gelince muayenehane açma veya mesleklerini serbest icra etme haklarını ellerinden almaya çalıştılar. Çıkarılan yasaların yüksek yargıdan dönmesine karşın benzer yasa ve yönetmeliklerle hekimleri hukuk arayışına düşürmeleri, yıllar süren belirsizlik doktorların ruh halleri üzerinde olumsuz etki yarattı.

Başlangıçtaki şaşkınlık, yerini geleceğe dönük belirsizliğin verdiği kaygılara bıraktı. Hastalar karşılarında gelecek beklentilerini yitirmiş kaygılı hekimler görmeye başladı. Bu arada mal ve hizmet piyasalarında olduğu gibi sağlık piyasasında da istenen verimlilik artışının performansa göre ücret politikasıyla sağlanabileceğini düşünen aklıevveller sayesinde doktorluk mesleğinin görev tanımı sorgulanır hale geldi.

Basit olarak, hastalıklardan korumak, zarar vermemeye özen göstererek hastasının sağlığının düzelmesine yardımcı olmak ve iyileştirmek olarak tanımlanan doktorluk görev tanımı önceliğini yitirdi. Belirsizliğin doğurduğu ortamda gelecek kaygıları içindeki doktorlar “Ne yaparsam performans gelirimi biraz daha arttırabilirim?” şeklinde yeni ve öncelikli görev tanımı edinmiş oldular. Bu durum kuşkusuz sağlığın piyasalaşmasının doğurduğu mesleki bir yabancılaşmaydı. Doktorları ayakta tutan moral değerlerin başında gelen doğru teşhis koyarak hastalıklara mücadele edebilmenin verdiği mesleki heyecan da tüm bu olumsuzluklardan nasibini aldı.

“Parça” başına performans puanı verilmesi doktorlar arasında zor ve uğraştırıcı hastalardan uzak durmayı kısa sürede daha çok hasta bakıp puan arttırma eğilimini öne çıkardı. Gerçekten hasta olanların aradığı doktoru bulması zorlaştı. Performans kaygısıyla daha çok hasta bakma telaşının hasta haklarına aykırı olduğunu, mesleki hata riskini arttıracağını işaret edip itiraz edenler tek tek ayıklanıp sistemin dışına alındılar. Doktorluğun ilkeli tutumu, katı form ve normları piyasalaşma ile çözülmeye, hal değiştirmeye başladı. Piyasalaşan her alanda olduğu gibi sağlık alanında da çalışanların sıvılaşması, bulunduğu ortamın şeklini alıp biçim değiştirmesi ve hatta akışkan hale gelip duruma yere göre eğilim göstermesi isteniyordu. Verimliliği arttırmak uğruna asli görev tanımlarını rafa kaldırıp geleceğe dönük belirsizliğin doğurduğu karamsarlık ortamında hekimlerin performans puanı için çalışır hale dönüştürülmesi, hekim hasta ilişkisinin zedelenmesine sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin alevlenmesine yol açtı. Yaşanan bu süreç kendini ifade edememeyi daha da arttırıp kaygı ve karamsarlığın depresyona dönüşmesine, hekimlerin depressif ruh haline bürünmesine neden oldu.

Sağlık alanında yaşanan değişim ve dönüşümlerin sermaye çevrelerinin dışında hiç kimsenin yararına olamayacağını görüp sağlığın kamusal hizmet olmaktan çıkarılarak herkesin para ödemek zorunda kalacağı insafsız piyasa ortamına bırakıldığını haykırmalarına karşın doktorlar seslerini duyuramadılar. Büyük millet meclisinin bile devre dışı bırakılarak çıkarılan yasalarla sağlık piyasasının uluslararası sermayeye dikensiz gül bahçesi olarak sunulması iyimser beklentisi olan doktorları da bitirdi. Sağlık alanına yatırım yapacak uluslararası sermaye için gider kalemlerinden olan sağlık çalışan emeğinin sınırlandırılması, önemli maliyet unsuru olmaktan çıkarılması için bakanlığın özel hastaneler birliği ile açık protokol imzalamasına bile şahit olduk.      

yalnizlikKaygılar karamsarlığa karamsarlık depresyona doğru ilerlerken hekimlerin bu ruh halleri tüm yaşamlarını etkilemeye başladı. Mesleki heyecan ve işini iyi yapmanın verdiği yaşam enerjisini yitirip performans kaygılarına odaklanan doktorların nitelikli sağlık hizmeti üretmesi de beklenemezdi. İşini iyi de yapsa kötü de yapsa parça başına ücret alan her çalışan gibi doktorlar da ürettiği sağlık hizmet kalitesini sorgulamamaya, mesleğini daha isteksizce icra etmeye başladı.

Yaşam enerjilerini ve geleceğe dönük umutlarını yitirmenin verdiği depresyon isteksizlik ve eylemsizlik hayatlarının tüm alanlarına yansıdı. Performans puanı kovalamak dışında mesleki heyecan ve beklentilerini yitirmiş doktor sayısı arttıkça seslerini daha az işitiyor, hayatın tüm alanlarından geri çekilmeye başladıklarını görüyoruz. Tüm camiaya yayılan bu olumsuz ruhsal ortam geleceğin doktorlarını bile o umut dolu olacakları gencecik yaşlarında etkisi altına aldı.

Doktorlar kamusal hizmet vermenin onurunu, onları ayakta tutan mesleki heyecanlarını, yaşam enerjilerini yitirip sağlık hizmet piyasasının “tezgahtarlığına” dönüştürüldüklerini, hastaların da “müşteriye” indirgendiklerini düşünüyor ve karşı çıkıyorlar. Başlangıçta yaşanılan kafa karışıklığını aşıp doktorların içinde bulundukları ruhsal çöküntü halinin tüm ülkenin sağlığı için tehdit olduğunu kimseye hasta olduğu için müşteri muamelesi yapılamayacağını, devletin varlık nedenlerinin başında gelen vatandaşının sağlığını koruma ve kollama görevinden vazgeçemeyeceğini haykırıyorlar.  

Onlar bu ülke insanının sağduyusuna inanıp birlikte daha insancıl bir sağlık sistemi talepleri için omuz omuza eylemler yapacakları günleri hayal ediyorlar. 

Mehmet Uhri ( Dr.)

Telvenin Hikmeti

Kasım 10th, 2011

fotograf0103Herkes yaptığı işin zorluğundan yakınır. Kolaysa gelsinler benim işimi yapsınlar. En kötü kabusunuz bile her gün yaşadıklarım kadar acı verici değildir. Közde kül kahvesi yapmaya mahkum bakır cezvelerden biriyim. Cehennem ateşi içinde kahveyi taşırmadan pişirip fincanla birlikte masaya servis edilirim. Ağzım daha geniş ve tabanım daha yayvan olduğu için şekerli kahveler için kullanılıyorum. Bilirsiniz, şekerli kahve çabuk kabarır ve köpüğü taşmasın diye geniş ağızlı cezve gerektirir.

Bütün gün şu korun içinde çektiğim acı ve ıstırap hep kahve iyi pişsin, acısı suya geçsin, köpüğü kalın olsun, kokusu gelip geçeni cezbetsin diye. Arada kahvecinin teri damlasa da ateşin sıcaklığı kimsenin yaklaşmasına fırsat vermiyor. Dibinin yandığı yetmiyor her tarafını küle bulayıp kahvenin lezzeti çıkana kadar tutuyorlar ateşin içinde. Masaya fincanla birlikte gittiğim zamanlar isli kirli görünsem de soğuyup biraz kendime geliyor, soluklanabiliyorum.  

Sonrasında kahve falı başlıyor ki işin en eğlenceli kısmı bence burası. Fincanda kalan telvenin şekillerine bakıp içenin hayatına alışkanlıklarına ve geleceğine dair bir şeyler söylüyorlar. Geçenlerde kahveci kadın kızına fal bakmayı öğretirken işin püf noktalarını anlatmasa şu telvenin hikmeti olduğuna gerçekten inanacaktım.

Neymiş kahve falı mutlaka oturarak bakılırmış. Kahveyi içeni oturtacaksın ki oturuşuna bakıp nasıl biri olduğuna karar verilebilesin, demişti. Acelesi olana fal bakılmazmış, normal rahat oturuşu görülmeden fal bakmaya başlanmamalıymış. Ha, bir de kahveyi nasıl içtiğini bilmek gerekiyormuş. Kahvenin lezzetini şekere bulandırıp acısını azaltmaya çalışanlar hayatta da büyük olasılıkla işin kolayına kaçıp çabuk teslim olanlardan veya inat etmeyenlerdenmiş. Acı kahveyi kovalayanlar ise inatçı ve mücadeleci tiplerdenmiş. Onları ikna etmek de zordur diye anlatmıştı kızına. Kahveyi köpüğü için sevenler ise her  şeye bulaşıp hiç bir şeye derinlemesine giremeyen, köpük gibi hızla kabarıp hızla sönenlerden olurlarmış. Onlar, tiryaki olmayı beceremedikleri için ağzının tadını bilen keyif düşkünü insanlardan hiç  haz etmezlermiş.

Bu arada dibim pişti, köpüğüm kabardı servise hazır hale geldim. Bakır tepside fincanın yanındaki yerimi aldım, iki üç lokum, bir kaç bardak su ve sararmış sonbahar yaprakları ile birlikte masaya gidiyorum. Kokuyu duyan müşterilerin yeni siparişleri benim için hayli sıcak geçecek bir günü daha haber veriyor.

telveNe diyordum? Falına bakılacak olanın oturuş şekli önemlidir diye başlamıştık. Telvede ne görürsen gör, falcıyı konuşturan karşısındakinin beden diliyle anlattıklarıymış. Ayaklarını birleştirip koltuğun ucuna her an kalkacakmış gibi ilişenle hiç kalkmayacakmış gibi yayılıp oturan bir olur mu hiç veya ellerini koyacak yer bulamayan o mahcup çekingen bir türlü istediğini söyleyemeyip kendi kendini yiyenle, kolları koltuktan taşanın falları elbet farklı olacaktır. 

Fal baktırma heveslisi olmayanlar ise tam baş belasıdır. Hem kendilerini bilmek tanımak istemezler hem de kendilerinden konuşulması hoşlarına gider. Bilinmeyeni öngörülemeyeni merak ederler ama iş kendilerinden söz etmeye gelince bilgiler ortalığa saçılsın istemezler, kendileri ile bile hesaplaşmaktan korkarlar.

Bu kez genç bir çift geldi oturup kahvelerini içti. Fal baktırma için kız çok hevesli ama oğlanın fal baktırası yok. Duruşuna bakılırsa oğlanın kızda gönlü var gibi ama biraz ayran gönüllüye benziyor. Kız bu ikircikli durumun farkında ama oğlanın yakışıklılığı da cezbediyor. Kolundayken çevredeki hatunların kıskanç bakışları oğlanın hercailiğini görmesini engelliyor. Yani fallandırmak kolay. Biraz ondan, biraz bundan anlatıp sonuçta verilecek kararın herkes için hayırlı olacağından söz edip, ucunda da eğlenceli bir tatil göründüğünden söz ettin mi hoşafın yağı kesiliyor. Hiç şaşmaz. Ama oğlan fal baktırmamakta ısrarlı. Klasik yöntemi uygulamak en iyisi. Falında bu kadar güzel şeyler çıkmışken fincanı sahibine yıkatmak lazım gelir diyerek kızı lavaboya gönderdiğinde oğlan itirazı bırakıp falına baktırır. Ne de olsa gizli niyetlerin ortalığa saçılma tehlikesi geçmiştir. 

İşte böyle, kahvesiydi falıydı derken işin eğlenceli yanı biter ve ıstırap yeniden başlar. Şöyle bir suya tutup yalapşap yıkarlar sonra yine korun külün üstüne oturturlar. Kahve tepsisi bile olmaya razıyım ama var ya; fincan olup gelmek varmış bu dünyaya. O zaman el üstünde tutuluyor, kırılmayasın diye özen gösteriyorlar. Nasip cezve olup ateşlere bulanmakmış. Çekilen onca çileye vefa eden de yok. Kalayın dökülünce hurdaların arasına atıveriyorlarmış.

Her neyse, bu kadar gevezelik yeter ateş beklemez. İşe koyulmak lazım. Diyeceğim o ki; bunca zamandır her şeyi telvenin hikmetinden bekleyenlere sözüm yok onlar yine inanmak istediklerine inansınlar. Ama kahveyle birlikte masaya gelen ve dünyaya fincan olarak gelemediğine yanan cezvelere de vefasızlık etmesinler, içtikleri kahvenin hatırına…

 

Mehmet Uhri

 

Not: Dostlarım, Nigar ve Erol için…

Doktorlar Ne İstiyor?

Kasım 3rd, 2011

uspDoktorlar mesleklerini icra ederken her türlü ticari, idari, siyasi etkiden uzak olmayı, mesleki bağımsızlıklarını istiyorlar. İş güvencesi ve onurlu bir emeklilik istiyorlar. Bunlardan başka talepleri de yok. Çok şey istiyor, bu doktorlar.

Sağlıkta dönüşüm programı ile doktorlara performansa dayalı maaş ödenmesine başlandığından beri sağlıkta her hizmetin parasal bir karşılığı var ve bu durumun yarattığı kafa karışıklığı en çok doktorları incitiyor. Hele sağlık sisteminde yaşanan sorunların salt bir maaş sorunuymuş gibi gazete sütunlarına taşınıyor olması, bakmayın sessiz durduklarına doktorların onuruna dokunuyor. 

Akıllı insanlardır, doktorlar.

Hayatta amacın para kazanmak olduğunu düşünselerdi, bu işin doktor maaşı ile olmayacağını bilir iş kurar veya ticaret yaparlardı. Tüketimin ışıltısının göz kamaştırdığı, her şeyin fiyatının bilinip değerinin bilinmediği bir dünyada yaşıyor olsak da birileri bedel ödemek ve katlanmak pahasına para kazanmak yerine yüreğinin sesini dinler. Onlar doktor olur, öğretmen olur, gazeteci olur. Aradıkları, zenginlik ve rafah dolu bir hayat değildir. Onlar, yaşam enerjilerini ve heyecanlarını hayallerinin, ideallerinin peşinden gitmekte bulurlar.

Doktorlar gururlu insanlardır.

Mesleğin hakkını verebilmek için çalışkan olmanın yanı sıra yüreğini de işe katmak gerektiğini bilerek mesleğe atılırlar. Bedenleri tedavi ederken o bedenlerin içindeki hayatlara da dokunduklarını bilirler. Onları ayakta tutan yaptıkları işe olan inançlarının verdiği gururdur.  O gurura paha biçmeye kalkanlara güler geçer, hekimler. Anlaşılamadıklarının da farkındadır. O gün işini tamamlayıp evine giden hekimin performansı bitti zannedenler bilmezler ki bu mesleğin zamanı mekanı yoktur. Hekimler hatır sormak için bile akşamları birbirini aramazlar. Gece çalan telefon sesinin hastanede yatmakta olan hastalarından biriyle ilgili sorun olduğunu düşündürüp doktorun kalbinin daha hızlı atmasına yol açabileceğini düşünür ve aramazlar arkadaşlarını. Üstelik o kalp çarpıntısının performans çizelgesinde bir karşılığı da yoktur.

Doktorlar fedakar insanlardır.

O Pazar günü Van’da yaşanan deprem felaketi haberini aldıktan sadece 3 saat sonra kimseden emir almadan İstanbul’dan üç tır dolusu sağlık malzemesi gönüllü 9 doktor ve 9 hemşire ile deprem bölgesine yola çıktı. Pek çok şehirde de benzer durum yaşandı. Devletten bile önce oraya doktorlar gitti. Üstelik performans uygulaması yüzünden bölgeye gitmekle o ay daha az maaş alacağını bilerek gönüllü oldular. Mesleğin fedekarlık gerektirdiğini bilir doktorlar, onlar insana inanır ve hastalarından başka kimseye eyvallah etmezler.  Doktorların bu umursamaz tavırları “kibir” gibi algılansa da gururdan başka bir şey değildir. Onu da bilen bilir.

img_73_doktor_ilacDoktorlar sabırlı insanlardır.

Söylemesi gerekeni söyler ve zamanın kendini haklı çıkaracağını düşünüp bekler. Sağlık hakkının hava gibi, su gibi yaşamsal bir gereksinim olduğunu, bu hakkı paraya tedavül etmenin sorunları çözmek yerine daha büyüklerine yol açacağını söyler ve sabırla bekler. Sağlıkta dönüşüm adı altında sağlık çalışanlarını cendereye sokacak uygulamaları gerçekleştirenlerin tüm ihtişamlarına, onca dalkavuğun övgüsüne karşın istenen sonucu vermeyeceğini bilir ve bekler. Beklenen sonuç alınamayıp sistem tıkandıkça “sağlık çalışanlarının dönüşüme ayak dirediği, onun için başarısız olunduğu” gibi akıllara ziyan fikirler ile doktorların suçlanmasını, bu suçlamaların sağlık çalışanlarına yönelik şiddete dönüşmesini de sabır ve metanetle karşılar. Aklını kullanıp para kazanmak yerine hayalleri ve idealleri için didinen doktorların, sadece para kazanmak için çalıştığını sanan zihniyet, yapılan işi de parasal karşılığı gibi küçümsemektedir. Bu durum hastaların doktorlarına olan güvenini sarsmakta sağlık çalışanlara yönelik şiddeti doğurmaktadır. İşte bu ortamda bile doktorlar susuyorsa bunu kabullenme ve teslim olma şeklinde algılamak büyük yanılgıdır. Dedim ya gururlu insanlardır, doktorlar.

Yıllar önce bir çalışma bakanının dediği gibi “doktorlar çok şey ister”. İş güvencesi ister, mesleki bağımsızlık ve onurlu bir emeklilik ister. Yüreğini mesleğine adamış pek çok insan gibi fedakarlık ve sabır gerektiren bu mesleği, her türlü ticari, idari, siyasi etkiden uzak, mesleki bağımsızlığı ile  iş güvencesi ile ve onurlu bir emeklilik beklentisi içinde yapmak isterler. Doktorlar ne kadar çok şey istiyor, değil mi?

 

Mehmet Uhri (Dr.) 

 

50 Gram Fındık

Ekim 24th, 2011

50-gram

Ölenin ayakkabıları ölü evinin kapısının önüne konurmuş. Neymiş, adet öyleymiş. Ölenin ruhu ziyarete gelenlerin ayak seslerini duyabilsin diye böyle yapılırmış. Sonuçta sahibim öldü ve ben kapının önündeyim. Cenaze dün kalktı ve iki gündür sokaktayım. Eve gelen giden beni görünce şöyle bir hüzünleniyor sonra sanırım hayatta olduklarına şükredip donuk yüz ifadesi takınarak eve giriyorlar. Kimse elini sürmüyor, bağcıklarımı bağlayıp düzgün görünmemle bile uğraşan yok. Öylece sokağa atıldım.

Bakmayın öyle bağcıklarım çözük dağınık durduğuma sahibimin en sevdiği ayakkabıydım. Yıllardır birlikte olmanın verdiği alışkanlıkla ayağının şeklini almıştım. Çok da iyi bakardı rahmetli her yaz  ufak tefek onarım yaptırır, boyatıp kaldırır kış başında tekrar çıkarırdı. Kösele tabanlı olduğum için yağmurlu havalarda giymez, kuru havaları beklerdi. Gerçi derim sahibimin yüzü gibi kırış kırış oldu hafiften kendini bıraktı ama yeni boyandığım zaman görseniz yine de beğenirsiniz. Şimdi bu halimle kimse yüzüme bakmıyor.

Gece dışarısı çok soğuktu, rüzgar derimi daha da kuruttu. Eskilerde böyle kapı önüne bırakılan ayakkabıları hemen ilk günden birileri alıp eskiciye satarmış veya eskiciler alır gidermiş. Şimdi elini süren olmadığı gibi sokaktan eskici de geçmiyor. Hava kapadı yağmur yağacak gibi. Sahibim hayatta olsaydı bu halde olmama çok üzülürdü. Şimdi onun için üzülen çok ama olan bana oldu.

O öldü kimse onun eşyasına elini sürmek istemiyor. Gerçek yalnızlık ve terk edilmişlik böyle bir şey sanırım. Sahibini yitiriyorsun sonra bir de seni kapının önüne koyuyorlar. Yağmur başladı derilerim dayanır belki ama astarım yağmura hiç gelmez. Ölene taziye için gelenlerin ayak seslerine sesleniyorum beni bu yağmurda bırakmasınlar hiç olmazsa eşiğe alsınlar diye ama duyan yok. Anlaşılın o ki bu ayrılık ile benim de ipim çekildi.

findik-3Gitmeden size biraz onu, sahibimi anlatayım. Yok öyle yaşını memleketini kimlerden olduğunu filan anlatacak değilim. Pek çoğunun yaptığı gibi insanların arasında başkası olup kendini gizleyen, unutturanlardandı. Kendi gibi  olduğu zamanlar az olsa da ben en çok o zamanlar onunla olmayı severdim. Hep başkaları için, en çok da ailesi için yaşar onları düşünür dertlenirdi. Buralarda doğmamış şehre küçük bir kasabadan gelmişti. Hani insanların kendiyle ilgilenmekten çok içinde yaşadıkları ortama kendilerini adadıkları onun bir parçası olmak için kendilerini hep geri çekip baskıladıkları yerlerden birinde doğup büyümüştü. Kasaba alışkanlıkları yüzünden şehir ortamında herkesin kendi olabildiğince mutlu ve huzurlu olduğunu görmesine karşın yapamamış, uyum gösterememişti. Hani vardır ya, vitrinlerin veya boy aynalarının önünde durmaktan haz etmeyip arkasını dönenler; işte onlardan biriydi bizimki. Kendi için bir şey yaparken hep biraz utanır, çekinirdi. Onun için birlikte yaşadığı insanlar herşeyden, kendinden bile önemliydi. Ama çocuklarının kendi gibi olmasını hiç istemedi. Onlar şehirli gibi olsunlar, aynalara bakmaktan kendilerini görüp hissetmekten mutlu olsunlar istedi. Beni de çocuklarının zoruyla babalar gününde pahalı bir ayakkabı mağazasından almışlardı. Hep özenle kullandı, çocukları yenisini almak zorunda kalmasınlar diye eskimemi istemedi.

Kültürlü insandı, olan bitenin farkındaydı ama o kendinden vazgeçmişlik yok mu? Hep bir yerlerden kemirdi bizimkini. Kaç defa doğduğu yere gitmeye niyetlendi, çok istiyordu ama hep başkalarını bahane ederek vaz geçti. Hastalandığında da kimseye yük olmak istemedi. Doktora gitmeyi erteleyip tahlilleri geciktirerek ölümünü kolaylaştırdı. Her zaman olduğu gibi hastalığında da kimseye yük olmamak için kendinden vaz geçtiğini kimseye sezdirmeden çabucak ayrıldı aramızdan. Seveni çoktu belki ama kendini, o sevenlerinin sevdiği gibi sevmedi. Ayakkabısına baktığı kadar bile bakmadı, sağlığına. Hani dolmuşta birilerini rahatsız etmekten korkup kapıya yakın oturma telaşında olanlar vardır ya, inerken kimseyi rahatsız etmeden hatta mümkünse görünmeden göz önünden kaybolma telaşında olanlar, işte onlardandı.

findik-2-2Akşamları bazen iki kadeh parlattıktan sonra hava kuruysa beni ayağına geçirip yürüyüşe çıkar işte o zaman kendi olurdu. Yürüyüş sırasında kimseye görünmeden çerezciden 50 gram fındık alır cebine boca eder eve gidene kadar bitirir kimseye de söylemezdi. O 50 gram fındık onun kaçamağıydı, fındık yiyip yürürken ıslık çalar çok mutlu olurdu. 

Şimdi taziye için gelenlere irmik helvası dağıtıyorlar, o da adettenmiş. Bilseler helva yerine fındık dağıtırlardı belki ama benden başka kimse görmedi onun kendi için yaşadığı o anları.

Herkes gibi biraz kendi çoğu kez başkalarının hayatında yaşadı ve geçti, gitti. Olan güzelim ayakkabılarına oldu. Az önce çocuklardan biri gelip bağcıklarımı aldı. Oyun için ip lazımmış sanırım. Kapının önündeyim yağmur hızlandı, ıslanıyorum, astarım kabardı. Artık bu halimle beni alan da olmaz. Rehmetlinin geleni gideni bitene kadar buradayım sanırım. Sonra… Sonrası yok.  Adettenmiş, ölenin ayakkabıları kapı önüne konurmuş. Sevsinler…

 

Mehmet Uhri

 

Simurg’un Sesi

Ekim 16th, 2011

sokaayan-sesi-4-2Genellikle bulmakta zorlandığım kitaplar için bazen de dükkanı mesken bellemiş kedileri sevmek uğruna girdiğim kitapçıya “buraları çok değişmiş, her yer restoran ve Cafe olmuş, tanıyamadım” diye söylenince kafasını kaldırıp gözlüklerin üstünden bana ve elimdeki kitaplara baktı “Tanıyamazsın elbet. Her şey birden bire oldu. Ben de önceleri anlam veremedim. Tek bildiğim değişimin sokakta başladığı, önce sesler değişti” diye yanıtladı. Sokak değişmiş olsa da kitapevi aynı haliyle duruyor, her zamanki hareketliliğini yaşıyordu. Mekanın gerçek sahibi olan kediler ise içerinin kalabalığından etkilenmişe benzemiyordu. 

-      Önce sesler mi değişti, nasıl yani?

-      Burası Beyoğlu, ana cadde meşhur Rue de Pera veya Cadde-i Kebir bugünkü adıyla İstiklal Caddesi. Bu cadde şehrin kalbinin attığı yerdir. Eskilerde caddede laterna sesleri duyulurmuş ben o dönemlere yetişemedim. Sonra o seslerin yerini gramofon ve pikaplardan yükselen rebetikolar ve sanat müziği almış. Sokağın sesleri değiştikçe ülke de değişmiş. Sağ sol çatışmaları başlamadan bu sokaklarda Barış Manço ve Cem Karaca’nın şarkıları işitilirdi. Biri sağcı diğeri solcu kabul edilirdi. Atışma gibi başladı sonra çatışmaya dönüştü. Dedim ya önce sesler değişti, sonra ülke.

 

Stelios Kazantzidis - Bekledim de Gelmedin (şarkı için yandaki linke sağ tuşla tıklayıp yani sekmede aç komutunu kullanabilirsiniz)

 

-      Peki ya daha sonra?

-      Sonrasını sen de hatırlarsın. Cadde boyunca eskinin sesleri kaybolup yerini Anadolu’nun yanık ezgileri aldı. Arkasından da büyük göç dalgası. 90’lı yıllarda yaşanacakların işaretini ise cadde boyunca heryerde çalan Goran Bregovic’in Arizona Dream filmi için yazdığı müzik verdi. Bu kez ülke esaslı değişecekti. Hem de ne değişim? Kabuğunu kıracak açılıp dünya ile bütünleşecekti. Şehrin kalbi bizlere o şarkıyla değişimi müjdeledi. Anlayan anlamıştı ama ben hep geç anladım.

 

Arizona dream soundtrack - in death car (şarkı için yandaki linke sağ tuşla tıklayıp yani sekmede aç komutunu kullanabilirsiniz)

 

-      O şarkının cadde boyunca çaldığı günleri ben de hatırlıyorum. Ama şimdi caddede o kadar çok ses var ki, hepsi birbirine karışıyor. Bu karmaşada caddenin sesini duymakta zorlanıyorum.

-      Bu da bize bir şey anlatıyor olmalı. Öyle değil mi?

-      Nasıl yani?

-      Şimdi caddeye çıkıyorsun, dünyanın orasından burasından kopup gelmiş insanlar kendi bildikleri müziği yapıyor. Kimi caz, kimi latin, kimi türkü okuyor, kimi ise halk dansı yapıyor. İspanyolca şarkı okuyan Fransız kadının sesi caddedeki diğer seslere karışıyorsa ülke dünyaya kenetlenmeye, dünya ülkesi olup herkese kucak açmaya hazırlanıyor olmalı. Şehir bir zamanlar olduğu gibi dünya başkentine dönüşüyor, dünyayla kenetleniyor. Bence duyduğun o sesler bize bunları fısıldıyor.

 

Historia del amor - Zaz (şarkı için yandaki linke sağ tuşla tıklayıp yani sekmede aç komutunu kullanabilirsiniz)

  

resim-313O ana kadar bizi dinlemekte olan pardesülü şapkalı beyefendi dayanamayıp “ Ne dünya başkenti canım. Güzelim cadde dev bir alışveriş merkezine dönüştü. Heryanı dünya markaları ve onların mağazaları sardı. Bu durumu yutturmak için caddenin ortasına çirkinlik anıtı dev alışveriş merkezi kondurdular. Oradan çıkanlar caddeye çıktıklarını zannetsin içinde bulundukları alışveriş merkezine dönüşmüş caddeyi yine eskisi gibi algılasınlar diye uğraşıyorlar” diye araya girdi. Bizimki bu kez gözlüklerin üzerinden ona baktı. Dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Değişim kaçınılmaz, hep birşeyler değişecek. Ama ne değişecekse önce şehrin kalbinde yani burada değişecek. Ülkeye buradan yayılacak. Hani ben de pek memnun değilim ama ülke dünyayla kenetlenecekse onların markaları, değerleri de gelip yerini alacak. Elimizdekilerin bir kısmı belki yitip gidecek ama caddenin sesi geleceğin böyle olacağını söylüyor. Ben böyle işitiyorum” dedi. 

resim-315Pardesülü beyefendi itiraz edecek oldu ama bizimki elini boşver dercesine sallayıp adamı susturdu.  ”Sesler diyorum, sesleri dinle. Gönlünden geçenin ne olduğunu tahmin edebiliyorum ama burası kaç binyıllık şehir, kimler geldi kimler geçti. Hepsi burada yaşadı ve hep birşeylerin değiştiğinden yakındılar. Şehir ise hiç kimseyi geri çevirmedi. Olduğu gibi kabul edip sessizce kucak açtı. Senin benim gibi söylenenlere gülüp geçti. İsmi kaç kere değişti ama cadde aynı cadde. Beğensen de beğenmesen de geleceği merak ediyorsan caddenin sesini dinlemelisin” dedi. Sonra monitörün üzerine yayılmış sarılı siyahlı kediyi kucağına alıp okşamaya başladı. Monitörün üstünün boşaldığını gören diğer kediler davransa da tekir hepsinden atik davrandı. Cimcime her zaman oturduğu sandalyenin üzerine konan çantaya söylenerek bakarken şeker ise kitapların üzerindeki yerine geri dönüp tekrar uykuya daldı. Dükkan gelen müşterilerle kalabalıklaşmış ve giderek caddenin gürültüsü daha fazla işitiliyor olsa da cimcime inatla sandalyesini kaptırdığı çantanın kalkmasını bekliyordu. Kitapları alıp çıktım, uzaklardan caddenin uğultusuna karışan Fransız kızın söylediği o ispanyolca aşk ezgisi geliyordu. Hava karardıkça kalabalığı artan caddede gölgeler koyulaşıyor, gecenin silüetleri birbirine karışıyordu.   

 

Mehmet Uhri

Kafadaki Dünya

Ekim 3rd, 2011

kd2Kurduğu turizm şirketinin iflası üzerine mesleğe başladığı yıllardaki gibi profesyonel tur rehberi olarak çalışıyordu. Zengin tarih bilgisi ve birden fazla yabancı dile hakim olması yüzünden tercih ediliyordu. Yıllar önce bir turda tanışıp ahbaplığı ilerletmiştik. Patronluğu yitirmesi ve ödeme sıkıntıları sağlığını olumsuz etkiliyordu. Ayaktan gelip gitmeler ile tedavi olmak istiyor, tura çıkması  gerektiğini söyleyip hastanede yatmayı kabul etmiyordu. Randevu alıp endoskopi yaptırdık, endoskopinin sonucu çıkana kadar bir tur yapıp geldi. Dönüşünde midesi ile ilgili tedaviye başlayıp diyetini düzenleyip gönderdik. Bir sonraki tur dönüşü bu kez bağırsaklarından sorun yaşadığı için yardım istedi. Hastaneye gidip gelmeleri sıklaştıkça sıkıntısı da artıyordu.

Batan şirketin borçlarını ödeyebilmek için tur üzerine tur alıp ordan oraya koşturuyordu. Yaşadığı ve pek paylaşmadığı sıkıntılar mide bağırsak sistemini olumsuz etkilemişti. Mola verip dinlenmesini istediysem de alacaklılarına mahcup olmak istemediğini söyleyip çırpınışını sürdürdü. Birkaç hafta sonra ağır ishal nedeniyle hastaneye yatırmak zorunda kaldık.

Bitkin görünüyordu. Yattığı hasta odasını iki hasta ile daha paylaşıyordu. Bir iki gün içinde toparlanıp gitmeye niyetlendi ancak bağırsaklarındaki yaraların iyleşmesinin zaman alacağını söyleyip sabırlı olmasını istedik. Borçları olduğunu söyleyip çıkmak için ısrar edince “sen borçlarını ödemek mi istiyorsun yoksa intihara mı niyetlendin?” diye üsteledim. Cevap vermesini beklemeden odadan çıktım. Bir süre sonra odama geldi. Konuşmadan öylece oturdu. Sabırla bekledim. Sonunda ağzındaki baklayı çıkardı.

-      Biliyor musun? Sen haklıydın. Ödeyip bitiremeyeceğim borç için kendimi paralıyor, aklımca borçları öteleyerek zaman kazanıyorum. Bu arada belki ölür kurtulurum umuduyla kendime eziyet ediyorum. Teşekkürler sevgili dostum, sözünü dinleyeceğim.

-      Sanki bir tek senin şirketin battı bu dünyada. Yaşadıklarının etkisi ile kendinden ve hayattan bu kadar çabuk vazgeçiyor olmana kızmıştım. Şimdi doğru odana. Günü gelince nereye istersen çıkar gideriz.

-      Tamam ama bir şey rica edeceğim.

-      Pazarlık yok. Yapabileceğim bir şeyse yaparım. 

-      Filtre kahve. Filtre kahve istiyorum ama hastanede yok. O kahveyi içmeden kendime gelemiyorum. Bulamaz mısın?

Cevabımı beklemeden odamdan çıkıp gitti. Bir meslektaşımdan filtre kahve makinesini ödünç isteyip akşamüstü odasına uğradım. Elimdekileri görünce yüzü aydınlandı. Odadaki diğer hastalara beni hem doktoru hem de vefalı dostu olarak tanıttı. Makineyi kendi kurup keyifle ıslık çala çala kahveleri hazırladı. Odadaki diğer hastalara da ikram etti. Kapıya yakın yatakta yatan genç polis memuru teşekkür edip istemedi. Heyecanla bana oda arkadaşlarını tanıttı. Sonra onlara eliyle beni gösterdi;

-      Bakmayın öyle sakin durduğuna birlikte gittiğimiz turlarda önceden hazırlanıp geldiği için yanlışlarınızı yüzünüze vurup sorularıyla gruba mahcup edenlerdendir. İlk tanıdığımda hiç sevmemiş ukala bulmuştum.

-      Mesleğimizin gereği bilgiyi sorgulamadan kabul edemeyiz. Baktım karşımda sorularıma yanıt verecek donanımda biri var biraz yüklendiysem ne olmuş yani?

-      Biraz mı? Pes doğrusu. Neyse detaya girmemeyeyim.

Kahvelerimizi yudumlarken kapıya yakın yatakta yatmakta olan polis memuru karakola gelenlerin tiplerine bakıp insanları kategorize ettiklerini meslekte piştikçe sorun çıkaracakları kısa sürede ayırıp ona göre davrandıklarından söz ederek tur rehberlerinin de tkuristler için böyle bir ayırım yapıp yapmadıklarını sordu. Orta yatakta yatan maliye emeklisi beyefendi gidilen yere göre her şeyin değişeceğini böyle bir genelleme yapmanın zor olduğunu söyleyince bizimki başlangıçta kendisinin de benzer düşündüğünü ama meslekte piştikçe turlara katılanları genel olarak üç gruba ayırdığından söz etti.

-      Birinci grup -ki en kalabalık olanlar bunlardır- üzerinde çok kafa yormaksızın gittikleri yeri tanımayı, alışveriş yapmayı gezip tozmayı isterler. Öyle çok teorik bilgi veya tarih bilgisi vermenizi de istemezler, yiyip içilecek para harcancak yerleri göstermemi isteyip oraları dolaşırlar. Bir gittikleri yere bir daha da gitmez tüketircesine seyahat ederler. Alıştıkları temiz ortam ve damaklarına uygun yemek bulduklarında genelde hep mutludur. Pek sorun çıkarmazlar. Sorun çıkaran grup bu doktor beyin de dahil olduğu ikinci gruptur. Onlar önceden hazırlanıp gelir veya ellerinde hep o bölge ile ilgili kitap taşır. Yiyip içmede gözleri yoktur onlar orayı tanımak öğrenmek, okuduklarını görüp tarihini dinlemek isterler. Sayıca daha az oldukları için birinci grupla hep çatışırlar. O kadar teorik bilgi istemeyen kalabalık grup yüzünden istedikleri yerleri yeterince göremezler. Bazılarının ayrılıp kendince gezdikleri de olur. Ama bu grubun iyi yanı keyiflerine düşkün oluşlarıdır. Bir yerde kahve içip keyif aldılarsa birinci gruptakiler gibi başka yer aramaz daha sonraki günlerde de aynı yerde kahve içer veya yemek yerler. Birinci gruptakilen telaşına anlam veremeyip  sindire sindire gezerler.

-      Peki ya üçüncüler? Onlar nasil tiplerdir.

-      Onlar için sorunlu demesem de en garip gruptur. Önceden iyice okuyup çalışır bilgilerini gözden geçirir sonra gezi boyunca neredeyse gelinen yerle hiç ilgilenmeden okumayı sürdürürler. Onlar için gezi kafalarının içinde bir yolculuk gibidir. Ne konuşur ne de soru sorarlar. Hatta mümkünse görünmez olmak isterler. Kafalarında kurdukları dünyayı görüp bulamayınca bocalar yanlış yönlendirildikleri kuşkusuna kapılırlar. En pintileri de yine bu gruptan çıkar. Ne kahve içer ne yemek yerler. Huzursuzdurlar. Diğer iki gruptan insanlarla ilişkileri de azdır. Sadece kendileri için gezip bol bol fotoğraf çekerler. Fotoğraf makinesi onların gizlenme aracıdır. Vizörün ardına saklanıp dikkatlerden uzak kalmak isterler. Rehberler için pek sorun çıkarmasalar da önyargılarını yıkmak neredeyse imkansızdır.

kd1Ortadaki yatakta yatmakla olan emekli maliyeci kahve için teşekkür edip bardağı başucuna bırakırken “iyi de tüm bu insanlar neden gezer? Nedir onları gezmeye iten?” diye sordu. Bizimki bardağına tekrar kahve koydu. Abartmamasını söyledim ama duymazlıktan geldi. Kahvesinden kuvvetli bir yudum alıp “Bana sorarsan her gezi aslında insanın biraz kendine yolculuğudur. Gezip dolaşıp kendi gibi birilerini görmeye çalıştığı bir yolculuktur. Birinciler zaten her yerde kendilerinden çokça insan olduğunu görüp mutlu olurken ikinciler bu konuda biraz zorlanır bulduklarının doğru insanlar olduğundan da kolay kolay emin olamazlar. Üçüncüler ise zaten kafalarında bir yolculuğa çıktıkları için hiçbir zaman yolculuğa çıkmamışlardır. Onlar kafalarındaki dünyayı yanlarında taşıyıp biran önce kendilerini emniyette hissettikleri ortamlarına geri dönme telaşındadır. Bir şey aradıklarının farkındadırlar ama aradıklarının ne olduğu herkes için meçhuldur” dedi. Arkadaşımın kahveyi içince çenesinin düştüğünü söyleyip susturmazsanız gece boyu konuşup kafanızı şişirebilir diyerek yanlarından ayrıldım. Birkaç gün sonra taburcu oldu. En son görüştüğümüzde o gece içtiği kahvenin lezzetini unutmadığını, eskisi kadar kendini hırpalamadığını, borçlarını da kolaylamakta olduğundan söz etti. Ben de inanmış gibi yaptım.

 

Dr. Mehmet Uhri