Çiğ süt damlası

Nisan 27th, 2020

hhi2-1

“İnsan dediğin peynir misali, sabırla helva olur ama kimsede sabır kalmadı. Kusuru da hep başkasında arıyorlar” diye söylendi.

O ihtiyar peynirciyi ve kahvaltı dükkânını sora sora güçlükle bulabilmiştim. Çarşı esnafına klasik Bergama tulum peyniri aradığımı söyleyince “varsa onda vardır” diyerek yönlendirdiler.

Bergama eski kent merkezinin arka sokaklarından birinde “Kahvaltı Salonu” yazan tabelasıyla o küçücük dükkânı bulmam biraz zaman aldı.

Açıkçası market veya mandıra gibi bir yer bekliyordum.

Öğleye geliyordu. İhtiyar peynirci dükkânın önünde oturuyordu. Şöyle bir süzüp “kahvaltı mı istiyorsun?” diye sordu. Başımı sallayıp masalardan birine oturdum. Sıcak süt, bal, kaymak ekmek ve peynirden oluşan mütevazı kahvaltıyı hazırlayıp titreyen elleri ile masama bıraktı. Tekrar kapının yanındaki sandalyeye oturdu.

Karnımı doyurduktan sonra camlı buzdolabını işaret edip “Eski tip Bergama tulum peyniri arıyorum. Varsa sende varmış. Öyle dediler” dedim.

Cevap vermeden öylece oturduğu yerden sokağı seyretmeyi sürdürdü. “Kuru sert Bergama tulumu, çocukluğumdaki tadı arıyorum. Şimdikiler kaşar gibi yağlı ve gevşek. Klasik Bergama tulumu bulamıyorum. Çarşıda kime sorsam sizi tarif etti. Sizde de yoksa hiç arama dediler.” Diye üsteledim.

Ayağa kalktı. “Az bekle” diyerek dükkândan çıktı gitti.

Dükkânda bir başıma öylece kaldım. Bu arada gelen giden olsa ne diyeceğimi düşünürken bekleme süresi uzadıkça tedirginliğim arttı. Tabelasından masa, sandalyesine, pirinç kefeli, döküm terazisinden buzdolabına kadar her eşyası yıllar öncesinden izler barındıran “köhne” kahvaltı salonunda on dakika kadar bekledikten sonra bizim ihtiyar kapıda belirdi.

Titreyen elleri ve hayli kambur ağır yürüyüşüyle getirdiği peynir kalıbını tezgâhın üzerine koyduğu yağlı kâğıdın üzerinde kesip çıkardığı iki dilimi bıçağının ucuyla tabağıma bıraktı.

Tüm bunları yaparken yine konuşmadı.

Aradığım peyniri bulmuştum. Hazır bulmuşken çokça alayım istedim. Vakum olanağı var mı? Diye sordum. “?Kaç kilo lazım?” diye sordu. Sonra “yarın bu saatlerde gel al” dedi.

Yine sandalyesine oturdu.

Beklesem gün içinde alabilir miyim? Kargo olanağı var mı? Diye üsteledim. Sadece “?yarın gel al” dedi.

İzmir’e devam edecektim. Peynir uğruna Bergama’da konaklamaya karar verdim.

Ertesi sabah kahvaltı için erkenden dükkânın yolunu tuttum.

hhi2-2

Dükkânın önündeki sundurmada kahvaltısını bitirmiş üç kişilik aile kalkmaya hazırlanıyordu. İçeride aile reisi olduğu anlaşılan sakallı irice adam ise bizim ihtiyarla tartışıyordu.

Adam bir gün önce başıma geldiği gibi peyniri beğenip dolabın içinde gördüğü peynirlerden satın almak istemiş ihtiyar ise “onlar sahipli” diyerek satmayınca söylenmeye başlamıştı. Sesini yükseltip “Böyle esnaflık olur mu? Madem satmayacaksın niye vitrine koyuyorsun?” diye söylenince araya girmek istedim.

İhtiyar bana bir sus işareti yapıp karışmamı istemedi.

Hesabı ödeyip bağıra çağıra söylenerek arabalarına binip uzaklaştılar. Arkalarından öfkeyle bakan peynirci “İnsan dediğin peynir misali, sabırla helva olur ama kimsede sabır kalmadı. Kusuru da hep başkasında arıyorlar” diye söylendi.

Dün sipariş verdiğim peynirlerin vakumlanmış ve hazır olduğunu görünce teşekkür ettim. Kahvaltı yapmak istediğimi söyledim. Kahvaltı için hazırlık yaparken neden karışmamı istemediğini sordum. İçerlemiş olduğu halinden belli oluyordu.

- Parayla her iş olur sanıyorlar. Hak edeceksin önce. Sen bir gün bekledin o peynir için. Akşamüstü köye gidip yükleyip geldim. Sabah vakuma gönderdim. Hazırı görünce farkı neyse verir alır giderim diye düşünüyorlar.

- Ne dedin adama?

- Biri ayırttı. Akşamüstü uğra, ayırtan almaya gelmezse veririm dedim. İnsanın mayası şişkin olmaya görsün, eline yüzüne bulaşır rezil eder böyle.

- Sahi insan dediğin peynir misali dedin az önce. Merakımı mazur gör. Nasıl oluyor peynire benzemek?

hhi3

Titrek elleriyle bardağa doldurduğu sıcak sütü tabağın yanına bırakıp masanın öte yanına oturdu. Çocukluğundan beri ata mesleği mandıracılık yaptığını, ömrünün hemen hepsinin bu dükkânda geçtiğini, öğrendiklerini baba yadigârı dükkân ve mandıraya borçlu olduğunu söyledi.

Masanın üzerine damlayan süt damlasını parmağının ucuyla alıp elini havaya kaldırdı. “Rahmetli dedem her insanın dünyaya geldiğinde çiğ bir süt damlasına benzediğinden söz ederdi” dedi.

- Küçük bir çocukken dedeme sütün nasıl peynire dönüştüğünü sormuştum. “İnsan gibi” demişti. Dedeme göre insan ham bir süt damlası gibi dünyaya gelir, ailede pişer sonra kendi gibilerin arasına karışıp mayalanıp yoğurt, peynir olur olgunlaşırdı.

- Süt damlasını anladım da maya nerede çalınıyor? Okullarda mı?

- Dedem okuma yazma bilmezdi ama pek çok okumuştan deneyimliydi. Mayalanması için insanın başkalarına karıştığı her yerin işe yaradığından söz ederdi. Yani içine doğduğu ülke, toprak, iklim insanın mayasıydı. Adını kimliğini kişiliğini oradan alırdı. Sonuçta bir süt damlasından kocaman bir tenekenin içinde peynir kırıntısına dönüşüldüğünden söz ederdi.

- Peki ya sonra?

- Ben de hep bunu sorardım dedeme. “Büyüyünce öğrenirsin.” Derdi.

- Ben büyüdüm, dedem rahmetli oldu. Soruyu yanıtsız bıraktı. Madem peynire benziyoruz peynirin başına gelenler bizim de başımıza geliyor olmalı diye düşünüyorum.

- Nasıl yani?

- Her peynir gibi hayat da bizleri tüketiyor olmalı. Peynir misali dedik ya. Kimi peynir gençten kimi ise olgunlaşması beklenerek tüketilir. Kimi ise tenekede tulumda mahzende kalarak hayata direnmeye çabalasa da sonuç değişmez.

Bu arada yerel kıyafeti ve kasketi ile dükkâna giren yaşlıca köylü bir çay söyleyip sandalyelerden birine oturdu. Bizimki çay servisini yaparken köydekilerin halini hatırını sordu. Masaya döndüğünde köylere giden minibüslerin az ötedeki garajdan kalktığını, gelen giden sayesinde köylerden haber alınabildiğini anlattı.

Az önce kendine çıkışan adamı unutmuş, öfkesi yatışmıştı.

“İnsanın peynirle benzeştiğini anlatıyordun” diyerek devam etmesini istedim. Bir süre susup öylece dışarı sokağa baktı. “İnsan dediğin peynir misali, hepsinin karakteri var” diyerek tekrar anlatmaya başladı.

- Bilirsin her insanın içinde gelgitler olur. Suskun veya konuşkan yanı olduğu gibi, ürkek, korkak veya cesur yanı da vardır. Tuttuğunu koparanı da görürsün sinik olanını da. Hepsi içimizde. Hepsinden biraz herkeste bulunur. Üstelik yaş ilerledikçe bunların artıp eksildiğine de şahit olursun.

Anlamamış gözlerle baktığımı görünce devam edip etmemekte tereddüt etti. “İyi de bunların peynirle ilgisi ne?” diye sordum.

- Peynir de insan gibi. Beyaz peynir yanına başka peynir istemez. İçe dönük vurdumduymaz tipler gibidir. Kaşar ise tespih böceği gibi ürkek korkaktır. Bulunduğu yere uyum göstermeye çalışır, pasiftir. Kendini kalabalığın içinde unutturmak isteyenlere benzer. Kimi peynir yumuşaktır bulunduğu yere yayılır kendini çabuk bırakır bulaşmaya gelmeyen insanları andırır, kimi ise gravyer peyniri gibi duruşunu koruyan dirayetli güvenilir arkadaştır. Eğlenceli arkadaş gibi olanları da vardır. Yemeğe mezeye lezzete karışır renklendirir. Kimi ise öyle siniktir ki yediğinin peynir olduğunu bile anlamazsın. Şu peşine düştüğün tulum peyniri de Ege efesini andırır. Seni beni peşinden koşturur,  sözü dinlensin ister. Dedim ya insan da peynir misali. Aynı sütten geldiğini unutup kendini önemseyeni de vardır, heder edeni de…

- Dahası da var mı?

- Olmaz mı? İnsan dediğin hep aynı kalmaz ki. Peynir gibi eskidikçe tadı karakteri de değişir. Gençliğimdeki kavgacı halimi hatırladıkça utanır orta yaşlı halime imrenirim.

- Peki ya şimdiki halin?

- Şimdiki halimi gereğinden fazla bekleyip ekşimiş, kızışmış peynire benzetiyorum. Hepsi aynı sütten olsa da vade dolmadan teneke tükenmiyor.

Bu sözlerden sonra ayağa kalkıp gelen müşterinin boşalan çay bardağını aldı. Müşterinin elini cebine attığını görünce “sonra verirsin” diyerek almadı.

- Az önce aksilik eden adam için “mayası şişkin” demiştin. O ne anlama geliyor.

- Süt aynı süt olsa da mayayı boca edersen peynir gereğinden fazla kabarır. Olgunlaşmadan ekşimeye başlar. Dışarıdan alımlı görünse de tadı berbattır.  Adama bakıyorsun kerli ferli. Ama içi çocuk kalmış. İsteği olmayınca zırlayıp duruyor, bulaştığına pişman ediyor insanı.

- Hangi peynire dönüşeceğine kim karar veriyor? Kendimiz seçebiliyor muyuz?

- Valla beğensen de beğenmesen de içine doğduğun yer seni mayalıyor. Mayanın hakkını vermeye, yani olgunlaşmaya çabalamaktan öte sanırım yapacağımız pek bir şey yok. Neyse çok uzattım. Hepsi hayat işte.

Kahvaltımı bitirdiğimi görünce dolaptan çıkardığı vakumlanmış peynir kalıplarını tek tek tartıp tezgâhın üzerindeki kâğıda kurşun kalem ile yazdıktan sonra topladı. Yekûnu bana uzatırken “kahvaltı benden olsun” dedi. Vakumlanmış peynir paketlerini irice bir torbaya yerleştirirken “bu vakum işe yarıyor mu?” diye sordum.

- Eh, biraz. Vakuma giren peyniri yaşlanmaya direnen insanlara benzetirim. Tenekeden çıkmışsın. Hayatla bağın kopmuş ölüyorsun ama yine de hayattasın. Vazodaki çiçek gibi.

- Ne var bunda. Herkes uzun yaşamak ister.

- İtirazım yok. Nasıl istiyorlarsa öyle olsun. Ama vakumun da bir şerefi var. Az önceki tipler gibi olgunlaşmadan vakuma girenlerin yaşlılığı hiç çekilmiyor. Çocuk gibi mızmızlanan huysuz ihtiyara dönüyorlar.  Neyse çok konuştuk. Hadi yolcu yolunda gerek.

Bu sözlerden sonra hazırladığı büyücek torbayı bir torbaya daha koyup elime tutuşturdu. Masada kalanları toplayıp lavaboya bıraktı.

İhtiyar peynirciyle helalleşip dükkândan çıktım. O ise her zamanki yerine kapının girişindeki beyaz sandalyesine oturdu. Uzaktan el salladım. Elini kaldırarak yanıt verdi.

Yola çıktığımda güneş yükselmiş İzmir yolu yükünü almıştı.

Bir ara gözüm yandaki koltuğa bıraktığım peynir torbasına takıldı. Dikiz aynasında kendime bakıp iyi ki benim için bir benzetmede bulunmadı diye düşündüm. Biraz zorlayıp kendime yakışır peynir bulmaya çalıştım.

Sonra ihtiyar peynircinin “Hepsi hayat işte.” deyişini hatırladım.

Mehmet Uhri

Camdan Rüyalar

Nisan 18th, 2020

cr3

Hayatı atölyesine kapanıp resim yapmakla geçen ressam dostumun telefonu ile başlayan sıradan bir görüşmeydi.  

Salgın nedeniyle insanların ev hapsi yaşadığı günlerde ressam dostum arayıp ilaçlarının bittiğini, hastaneye gitmeye çekindiğini söyleyip yardım rica etti. Eski hastane kayıtlarını bulup düzenli kullandığı ilaçları için raporunu yenileyerek sorunu çözdük.

Akşama ilaçlarını aldığını bildirip teşekkür etmek için aradı.

O kısa telefon görüşmesinde evden çıkmayıp hastalığın bulaşma riskini azaltmanın önemini vurguladım. Halini hatırını sorduğumda; iyi olduğunu, ancak salgın nedeniyle eve kapanan tanıdıklarının büyük sıkıntı yaşadığını hâlbuki kendisinin günlerce dışarı çıkmadan atölyede çalışmaya alışkın olduğu için sıkılmadığını söyledi.

- İnanır mısın dostum? İnsanlar ellerinden oyuncakları alınmış çocuklar gibi ağlaşıyor. Arabası, futbolu, rekabeti elinden alınan beyler ile ev haline mahkum kalıp saçını yaptıramayan hanımların derdi hep aynı. Sıkıntıdan patlıyor, birbiriyle hırlaşıyorlar. Yıllardır aynı evde aynı eşyalar ile yaşayanlar televizyon ekranının küçüklüğünden, evdeki eşyanın çokluğundan, kapatıp içeri kattıkları balkonun eksikliğinden ve pencerelerin azlığından yakınıyor. Üstelik konuşacak başka konu da bulamıyorlar. Hep aynı konulardan dert yanıyorlar.

- Hapis hayatı herkesin alıştığı bir durum değil. Olacak o kadar.

- Keşke o kadar basit olsa. Eskiden de konuşacak konu bulamaz trafikten yakınıp dururlardı. Şimdi evin içinde dört dönüyor aynaya bakmaya bile ürküyorlar. Sanki kendilerinden kaçıyorlar. Gözü oyalayacak bir şey arıyorlar. Bu salgın ayarını bozdu milletin. İyi de oldu. Hayatın hazır hayallerden ibaret olduğu ortaya çıkıverdi. Kanımca insanlar içlerindeki boşlukla yüzleşmekten korkuyor.

- İyi ama sen de kendinden kaçmak için atölyene sığınmıyor musun?

- Ben resim yapıyorum. Dört duvar arasında rüyalarımı, hayal ettiklerimi resme döküyorum. Haklısın belki bu da bir kaçış ama resme döktüklerimin bana ait olduğunun farkındayım.

cr2

Bu sözlerden sonra kısa bir sessizlik oldu. Konuşmaya devam etmeye çekindiğini hissedip tam anlayamadığımı biraz daha anlatmasını rica ettim. Telefonda birbirimizi görmesek de yüz yüze konuşuyor gibi olmanın verdiği sıcaklıkla bize sunulan dünyanın fazlasıyla görsel olduğundan yakındı.

- Gözümüz ile yaşıyor hayatın önemli bir kısmını gördüğümüz üzerinden konuşup paylaşıyoruz. Gözün çok kolay yanılabileceğini unutup gördüklerimizi gerçek kabul ediyoruz. Hâlbuki onlar da benim yaptığım resimler gibi hayal ürünü olabilir. Bence gördüklerimiz hissettiklerimizin resimlerinden ibaret. Hissetmek istediklerimizi seçiyor onları görüyoruz. Yani her şey kafada bitiyor.

- Nasıl yani?

- Bu salgın sırasında yaşanılanlar bizlere hayat diye sunulanların nasıl da sanal olduğunu gösterdi. Hayat diye sunulanın ardını sorgulamadan, kuşku duymadan mutlu mesut yaşayanların bugün yaşadığı sıkıntıyı başka nasıl açıklarsın? Salgın o hayal perdesini kaldırıp tüm sosyal sınıfları, statüleri yok edip herkesi aynı korkunun önünde bir hizaya soktu, eşitledi. Herkes ev hapsinde. İçerisi dışarısı eşitlendiği için hapishaneleri bile boşalttılar. Bir düşün bakalım. Hapishaneler niye var? Suçlular için olduğu kadar dışarıdakiler içeride olmadıklarına şükredip kendini “özgür” hissetsin diye olabilir mi? Tatil köyleri, oyun parkları veya sinemalar dışarı çıkınca kendimizi “gerçek” dünyaya geri dönmüş sanalım diye olmasın? Aynı şekilde yaptığım resimlere hayal ürünü diyerek kendi gözüyle gördüklerini gerçek sananlar o hayal perdesi inince şimdi ne yapacaklarını şaşırdılar.

- Bu dediklerin hep vardı. Yine de insanlar görmek istediklerinin peşinden gidiyordu. İyi de ne değişti?

- Görmüyor musun? Salgın yüzünden bizlere gerçek hayat diye sunulan ne varsa ortadan kalktı. O görkemli hayal dünyası yıkılınca kuru dört duvar ve içindeki boşlukla yüzleşmek zorunda kalmak hiç kolay değil, dostum. Gömleğin ütüsünden saçının rengine ayakkabına kadar tüm o evcil alışkanlıklar anlamını yitirdi. İnsanı diğerlerinden ayıracak pek bir şey kalmadığı gibi bunun bir anlamı da kalmadı. İnsanı yoran, oyalayan dolu zannettikleri hayat fos çıktı.

- Yaşadığımız hayatın tümüyle sanal olabileceğinden söz ediyorsun. Doğru mu anlıyorum?

- Gözümüzün ürettiği gerçeğe çok güveniyoruz. Bugüne kadar bize sunulan algı dünyasını gerçek kabul ediyor pek sorgulamıyorduk. Takke düştü kel göründü. Yalın ve basit hatta “vahşi” hayat gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldık. Eskiden herkes birbirine bakar kendi hayatını sorgular gül gibi geçinip giderdi. Küçük farklar, ayrıcalıklar, zenginlikler ile hayatımızın diğerlerinden ?özel? olduğunu düşünür, avunurduk.

- Şimdi hepsi birbirine benzedi ve bunu kabullenmekte zorlanıyoruz sanırım.

- Kendimize ait ve özel sandığımız, biri laf edecek diye üzerine titrediğimiz hayatlarımızın birbirinin aynı olduğu ve içinin çok da dolu olmadığı ortaya çıktı. Yana yakıla gözü oyalayacak bir şeyler arayışı ile üzerini örtmeye çalışıyorlar. Mızrak çuvala sığmıyor.

Ressam arkadaşım doktor telefonunu bu kadar meşgul etmek doğru olmaz diyerek kapatmak istedi. “Bir sorum olacak” diyerek bu renkli muhabbeti sürdürmeye çalıştım.

- Az önce rüyaların resmini yaptığından söz etmiştin. Gördüklerimiz hissettiklerimizin resimleri ise rüyalar ne oluyor?

- Bu salgın olmadan önce rüyaları hayal ürünü kabul edip aşağılıyor, hissettiklerimizin resimlerini ise hayatın gerçeği sanıyorduk. Kendimizi gizleyerek gerçek sanılan o resimleri bir kabuk veya palto gibi birbirimizle paylaşıyorduk. Doğrusu çok da mutlu görünüyorduk. Salgın sayesinde tüm o farklılıklar sıfırlanınca paylaşacak bir şey kalmadı. Boş bir tuval gibi yokluğa düşüldü. Hayatın boşluklarını ve o boşlukları sınırlayan çerçeveleri görüp pencere ebatlarında, televizyon ekranı boyutlarında debeleniyorlar.

- Peki ya rüyalar?

- Dedim ya, ben dört duvar arasında rüyalarımın resimlerini yapıyorum. Her uyanışta dağılıp gitmeden rüyalarımı resmederek onlara tutunmaya çalışıyorum. Bu nedenle resimlerimden ayrılmak hiç kolay olmuyor. Onlar benim. Benim rüyalarım. Gerçeğin ne olduğundan çok emin olmasam da rüyaların kendime ait olduğu gerçeğine tutunmak iyi geliyor.

“Burada bir çelişki yok mu? Rüyaların gerçek ile olan ilişkisinden ürküp gördüğümüz rüyanın tersi çıkar beklentisine kapıldığımız düşünülürse rüyalar da işe yaramıyor sanki” diye üsteledim. “Camdan rüyalar” diye yanıt verdi.

- Rüyaların hepsi aynı değil. Bazıları bize kendimizi iyi hissettirir ama hatırlamakta çok zorlanırız. Sanki camdan yapılmış gibi uyanır uyanmaz dağılıp parçalanır. Parçaları bir araya getirmeye çabalasak da rüyanın tamamına hiçbir zaman ulaşamayız.

- Ne işe yarıyor bu camdan rüyalar?

- Kim bilir? Varlığını ve hissettirdiklerini bilmek bile iyi geliyor. Belki eski yaşanmışlıkların serinliğini kokusunu taşıyor. Yine de anlatamadığın aktaramadığın kendine ait camdan rüyalarının olduğunu bilmek bile insana kendini iyi hissettiriyor.

- Camdan rüyası olmayanlar da var mı?

- Olmaz mı? O kadar çok ki… Rüyalardan kaçıp gerçek sandığı o hayali dünyaya sığınanların sıkıntısı sanırım bu yüzden. Dört duvar arasında hayatın içi dolmayınca sadece boşluk ve çerçeveler ile yüzleşmek zorunda kalınıyor. Seslerinin çıkmadığına bakma. Hissettiklerinin resimlerine yönelip mazide kalmış anı ve yaşanmışlıklara, eski dostluklara veya çocukluğundan kalan fotoğraf albümlerine sığınıyor olmalılar. Ben olsam öyle yapardım.

cr1

Bir süre susup telefonda öylece bekledik. Doğrusu kafam karışmıştı. Bu arada hızlıca okul yıllarımdan kalan fotoğraf albümlerini nereye koyduğumu hatırlamaya çalışırken arkadaşımın “uzattım, seni de lafa tuttum. Belki de ben abartıyorum. ” diyen sesini duydum.

Fotoğraf albümleri üzerinden düşüncelere dalmışken suçüstü yakalanmış hissettiğimi söyleyince karşılıklı gülüştük.

Birbirimize iyi uykular ve camdan rüyalar diledik.

Hepsi bir telefon görüşmesiydi.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Ressam dostum Mevlut Akyıldız’a görseller ve katkıları için teşekkürlerimle…

Susmuşlara Karıştı

Nisan 6th, 2020

hamusan1

Susmuşlara karıştı.

Telefonda son sözü “anlamışsın” olmuştu.

Mikrobiyoloji uzmanı olarak salgınla mücadelede ön saflarda görev alıp hastalığa yakalanan ve ne yazık ki kaybettiğimiz çok değerli bir hekimdi.

Emekli olup kenara çekileceği yaşlarda olmasına karşın ailesi ve çocukları için çalışmayı sürdürüyordu.

Hastaları için çırpınırken rahatsızlanmıştı.

Hastaneye yatırıldığında meslektaşları onu iyileştirmeye çabalarken bile boş durmayıp hastalığının seyri hakkında gün gün not ettiği bilgileri meslektaşları ile paylaşacak kadar sorumluluk sahibiydi.

Tanısaydınız severdiniz.

Bilime, bilgiye olan açlığı,  hayat deneyimi ve biliyor olmanın verdiği özgüven ile doğruları söylemekten kaçınmayan tavrı nedeniyle “bazılarınca” ukala olarak görülse de bir derviş sabrı ve olgunluğu ile çoğu kez suskun kalır, gereksiz tartışmalardan uzak dururdu.

Çok çalışkandı. Mesleğin gerektirdiği adanmışlık ve diğerkâmlığın bilincinde olarak onu hep işinin başında görürdük.

Hastaneye yatırıldığı gün kısa bir telefon görüşmesi yapmış halini hatırını sormuştum. Öksürük, ateş, nefes darlığı çekmesine karşın hastanede yarım kalan işleri ve hastaları için kaygılanıyordu.

İkimiz de son konuşma olabileceğinin farkında olmadan şakalaşmış birbirimize sağlık dilemiştik.

O kısacık görüşmede hayatın gerçeği konusunda nasıl da haklı çıktığını söyleyince her zamanki derviş tavrıyla ne demek istediğimi sormuştu.  “Hamuşan” diyerek hatırlatmış, ölümün kol gezdiği salgın sürecinde hayata dair bize sunulan ne varsa hepsinin anlamını yitirip salt gerçekle yüz yüze gelindiğinde toplumun suskunluğa gömüldüğünden söz etmiştim.

Cevap vermeden önce öksürük atağının dinmesini bekledim. Derin bir nefes alıp “anlamışsın” diyebildi.

Bu son konuşmamız oldu.

Ondan çok şey öğrendim.

mehmet-ulusoyMesleki bir toplantı çıkışı Beyoğlu İstiklal caddesinin canlılığını işaret edip “Şehrin gerçeği burada sanırım. Bir kalp gibi, herkes uğruyor ama kimse tutunamıyor” şeklinde benzetmede bulunmuştum.

O ise her zamanki derviş tavrıyla bıyık altından gülümseyerek; görüntüye aldanmamak gerektiğini binlerce yıllık yaşanmışlık barındıran caddede herkesin sadece bir gölgeden ibaret olduğu şeklinde yanıt vermişti. Şaşkınlığımı görünce “Sen de herkes gibi gördüğüne işittiğine güvenip hayatı ve kendini önemsiyor gerçeği algılamakta zorlanıyorsun.” diye cevap vermişti.

“Yani tüm bu hareketlilik, ışıltı, ihtişam gerçek değil mi?” diye üsteledim.

“Gerçeği mi merak ediyorsun? O zaman gel benimle” diyerek birlikte tünele doğru ilerledik. Akşam yaklaşıyordu. Galata Mevlevihane’sine yöneldik. Gişe kapanmıştı. Kendini tanıtıp kapıdaki görevliye beni işaret ederek bir şeyler söyledi. Giriş iznini koparıp bahçeye girince avluda bir kapının önünde durduk.

- Ne söyledin görevliye?

- Seni işaret edip ilerlemiş hastalığı nedeniyle günleri sayılı bir hastamın ricasını kırmaması gerektiğini söyleyince ikna oldu.

- E yuh artık. Ben senin kadar inançlı biri de değilim. Ne işimiz var burada?

- Boş ver bunları, sen şuraya bir bak hele.

Avlunun sol tarafında tarihi mezarlığın kapısını işaret ediyordu. Kapının üzerinde “HAMUŞAN Sessizler (susmuşlar) yeri” yazıyordu.

- Az önce gerçeği sormuştun. Gerçek bu işte. Sus ve sessizliğin anlattıklarını dinle.

- Nasıl yani? Ölümün gerçekliğine itiraz etmedim ki.

- Yine anlamadın. Mevleviler ölümü bir yolculuktan çok susmuşlara karışmak olarak görürler. Burada yatanlar da senin benim gibi hayatı merak etti, gerçeği aradı ve geçip gittiler. Ne kadar konuşursan konuş burada yatan hayatlardan kalan gölgeleri sözcüklere sığdıramazsın. Hatta konuşarak gerçeği çarpıtıyor bile olabilirsin. Gerçeği arıyorsan susman gerekiyor. Sus ve sadece dinle.

Susmuşlar kapısından içeri girip eski Türkçe yazılı silindirik mezar taşlarının arasında ilerledik. Arkadaşım mezarlardan birinin üstünde uyumakta olan tekir kediyi okşadı. Kedi gerinerek ayağa kalktı sonra diğer tarafa devrilip arkasını döndü ve uyumayı sürdürdü. Biraz daha ilerleyip mezarların arasında durduk.

- Hayat bizi o kadar oyalıyor ve o kadar dolu ki hepsini gerçek zannediyoruz. Hâlbuki çoğu hayata dair kurgudan başka bir şey değil. Trafiğinden geçim sıkıntısına, onun bunun ne dediğinden, vermek zorunda olduğun hesaba, cep telefonuna gelen bilgiden gerekli olup olmadığını bile sorgulamadığın pek çok gereksinime kadar her şeyi hayatın gerçeği zannediyoruz.

- İyi de nedir gerçek?

- Buradan bakınca daha iyi anlaşılır diye umuyorum. Bazen bir hastamı kaybettiğim zamanlarda yaşadığım o bezginlik ve yenilmişlik hissini atmak için buraya gelir ve susmuşları dinlerim. Onların sessiz dilini işitmeye çalışırım. Konuşarak anlatılır olmadığını düşünüyorum.

- Neden geldik öyleyse bu mezarlığa? Konuşarak anlatamazsan nasıl anlatacaksın? Görevli gelmeden gidelim. İçim daraldı burada.

- Hah işte anlatmaya çalıştığım gerçek, böyle bir şey. İçinde hissettiğin o karanlık sözcüklere sığmaz. Konuştukların bir zaman önce yaşanmışları yeniden kurgulama ve aktarma çabasından öteye gitmez. İşine geldiği, o günkü aklın yettiğince değiştirir dönüştürür yeniden hatırlar ve dile dökersin. Söylediklerin ise gerçeğin çarpık bir gölgesinden ibaret kalır.

- Az önce sözünü ettiğin yaşanmışlıkların gölgesi gibi mi?

- Hayatlarımız ışığı ayrıştıran prizmaya benziyor. Öte yana düşen ışık tayfına ve renklere bakıp ışığın kendi gerçeğini hayal etmeye çabalarsın. Gerçek olan ise ışıktır. Anlatmaya çabaladığında tayftaki renkleri tek tek tarif etmen ışığı anlatmaya yetmez. Hep bir şeyler eksik kalır.

- Yani?

- Yani hayata dair bize sunulan anlatacak, konuşacak, yaşanacak o kadar çok şey var ki ardındaki gerçeğin ne olduğunu göremiyoruz. Herkes, her şey birden suskunluğa gömülse salt gerçek görünür olacak ama olmuyor, istenmiyor. Suskunluktaki gerçeği bir tek ölüm ile yüzleşince fark ediyor, susup başımızı öne eğiyor sonra hızla algının gölgesinde yaşamaya geri dönüyoruz.

- İyi de ne yapmalı?

- Gerçeği arıyorsan sözcüklerin yetersizliğini görüp sunulanların ardına bakabilmeye çabalamak gerektiğini düşünüyorum. O nedenle kendimi biraz geri çekip susmuşların gölgesine sığınmak bana iyi geliyor.

Mevlevihane binasından yükselen ney sesini işaret edip “Müzik kulağa hoş geliyor olsa da aradaki Es’leri de işitmeye, anlamaya çalışmak gibi bir şey.” Dedi.

hamusan

Güvenlik görevlisi yanımıza yaklaştı. Acıyan gözlerle bana bakıp çıkmamız gerektiğini işaret etti.

Çıkmadan “suskunluğu anladım da burada kendinle konuştuğun olmaz mı?” diye sorduğumda “Olur elbet ama ne önemi var? Konuşmadan da insan kendine kızabilir veya dertleşebilir. İnsanlar, kendini önemsemeyi bırakıp bir şeylerin gölgesi olduğu gerçeğine yaklaşabilse inan dünya çok daha güzel olacak.” Demişti.

Hastaneye yattığı gün yaptığımız telefon görüşmesinde o gün Mevlevihane’de anlattıklarını hatırlattığımda zorlukla nefes alarak sadece “anlamışsın” diyebilmişti.

Bu, son konuşmamız oldu.

Neredeyse tüm dünyanın eve kapanıp ölümcül suskunluğa gömüldüğü, bizlere sunulan cafcaflı algı perdesinin yıkılıp salt gerçeğin tokat gibi yüzümüze vurduğu salgın hastalık sırasında yitirdiğimiz bilge hekim dostum susmuşlara karıştı.

Hastalandığında bile kendinden çok geride bıraktığı hastaları ve yakınları için kaygılanıp hayata tutunmaya çabalasa da günü geldiğinde bir derviş uysallığı ile boyun eğip bize gölgesini bırakıp “susmuşlar” arasında yerini aldı.

Ardından kaleme aldıklarıma içerleyip suskun kalmamı isteyeceğini biliyor olsam da satır aralarından bizlere geride bıraktığı gölgesini işaret etmek istedim.

Tanısaydınız severdiniz.

Telefonda son sözü “anlamışsın” olmuştu.

Dr. Mehmet Uhri

Not: COVİD 19 Enfeksiyonu nedeniyle 6 Nisan 2020 günü yitirdiğimiz Bakırköy Devlet Hastanesi E. Mikrobiyoloji uzmanı Mehmet Ulusoy’un şahsında salgında kaybedilen tüm sağlık çalışanlarının anısı içindir.

CEPHEDEN HABER VAR

Nisan 4th, 2020

dsc_0001

4 Nisan 2020

Pandemi süreci bir savaşı andırıyor. Önemli kayıplara karşın cephe direniyor.

Virüs istilası ve sağlıkçıların önderliğinde insanlığın direnişi ile sürdürülen bu savaşta savaşların en zoru olan savunma savaşı veriliyor.

Hasta sayısı artışı, iyileşen hasta sayısının sınırlı kalması, tedavi sürecinin uzaması nedeniyle yatak doluluk oranlarının taşma noktasına geliyor olmasına karşın sağlıkçıların direnişi “şimdilik” devam ediyor.

Ülkemizde yönetsel erkin hasta sayısı artışını engellemek için uygulamaya koyduğu immobilizasyon önlemlerinin işe yaramış olduğu umuluyor.

Bedenin oksijen kullanımı için hayati organ olan akciğerlerin fonksiyon kaybı ile seyreden bu hastalık vücudun oksijen açlığı çekmesine neden oluyor.

Ne yazık ki yapay böbrek veya yapay kalp gibi yapay akciğer icat edilmiş olmadığı için hasta kişilerin akciğer kapasitesinin düşmesini geciktirip vücudun kendi mücadelesini yapabilmesi için tıbbi destek vermekten başka bir şey şimdilik yapılamıyor.

Mücadeleyi veren bedenin yaşı ve ek hastalığın varlığı süreci olumsuz etkiliyor.

Gelelim cepheye;

Sağlık organizasyonu gücünün neredeyse tamamını salgın ile mücadeleye ayırıp diğer hasta ve hastalıkları şimdilik öteleyerek direnişini sürdürüyor. Gün gün artan hasta sayısı ve yatırılan hastaların kolay taburcu edilemiyor olması sağlık sisteminin gücünü şimdiden zorlamaya başladı.

Bu durum birkaç hafta içinde hastasına yatak arayacak hasta yakınları ile sağlıkçılar arasında doğabilecek gerginlik kaygılarını arttırıyor.

Yani cephede işler şimdilik iyi gitse de sağlıkçılar bu trendin devamını düşündükçe kaygılanmadan edemiyor. Hastalara yetememe kaygısına hasta ve hasta yakınlarının baskısının eklenmesinin bir “bozgun” havası doğurabileceğinden endişe etmek için yeterli neden var gibi görünüyor.

Bozgun nasıl olur?

Yorulanlar dinlendirilemez, kayıplar telafi edilemez, yeterli mühimmat ulaştırılamaz, üstüne hasta ve hasta yakınlarının baskısı başlarsa cephede moralleri yüksek tutmak zora girer. Dilim varmıyor ama (rapor almaya çabalama, mesaiden kaçma vb.) sağlıkçıların cepheden kaçışlarının başlaması ile “bozgun” hissi hızla yayılır.

Sağlık organizasyonunun bir bütün olduğu hatırlanırsa iki temel noktada cepheye destek verilmesi moralleri yüksek tutmaya yetecektir.

Yatak ve personel sorununun hızlıca aşılması için açılacak sahra hastanelerinin hızlıca devreye girmesi ve tüm hastaneleri hasta yakınlarının baskısından koruyacak hastane dışı güvenlik önlemlerinin ivedilikle alınması ilk önlem olabilir. Kolluk kuvvetleri yeterli gelmez ise askeri birliklerin sağlık kuruluşlarının dış güvenliğinin sağlanmasında görev alması cephedeki olumsuz beklentiyi önemli oranda azaltacaktır.

Bir diğer basit ama önemli tedbir otomatik solunum cihazı (ventilatör) eksikliğini gidermek için alınabilir. Solunum desteği gerektiren her hastaya yetecek sayıda solunum cihazı olmaması tüm ülkelerde önemli bir sorun olarak görülüyor. Otomatik cihaz yoksa bu iş 50 sene önce olduğu gibi elle yapılabilir. Bir balon pompa yardımıyla kişinin düzenli nefes almasını sağlayacak “birileri” vardiya ile görev yapmaya başlayabilir.

O “birilerinin” hali hazırdaki sağlıkçılar olması cephenin gücünü azaltacağı için sağlık ile ilgili eğitim veren yüksek öğrenim kurumu öğrencilerinden gönüllü destekçilerin görev alması biçiminde bir çözüm düşünülebilir.

Ağır kayıplara karşın cephedeki sağlık çalışanlarının direniyor olması cephe gerisindekileri de direnişe katılmaya yeni önlem ve destek arayışlarına zorluyor.

Tüm farklılıklara ve çekişmelere karşın tabana yayılan bir direnişin yavaş yavaş hayata geçiyor olması insanlık adına umut veriyor.

Sanki yeni bir dünya tohumunu patlatıp gün yüzüne çıkıyor.

Dr. Mehmet UHRİ

Görsel: Kaos, Mümtaz Bolmen 1999

Nasıl Yapmalı?

Mart 26th, 2020

ne-yapmali1

26 Mart 2020

Dünya çapında ve sadece insanlar üzerinde olumsuz etkileri olan bir virüs istilası ile karşı karşıyayız.

İnsanlık, hayatta kalmak ve/veya zaman kazanmak için savaşıyor.

Tehdit altındaki her canlı gibi “savaş veya kaç” komutlarından uygun gördüğünü seçiyor. Önemli bir kısmı saldırıdan korunmak için izolasyon ve karantina önlemlerine uymaya çabalarken hastalığa yakalananlar ve sağlık çalışanları ise savaş veriyor.

Sevme, paylaşma, ortak hareket etme, tahammül gösterme konusunda pek de başarılı sınavlar veremeyen insanoğlu kendi tarihi boyunca “en iyi yaptığı” işi yapıyor ve savaşıyor.

Üstelik savaşların en zoru olan “savunma savaşı” organize etmeye çalışıyor.

Savaş tarihçilerinin ifadesiyle “savunma savaşları” kazanılması en zor savaşlardandır.

Savaşlar liderleri ile anılsa da her savaş gibi geride başarılı bir organizasyon ve gizli kahramanlar bırakır.

Çanakkale ve Kurtuluş savaşları - ki bunlar da savunma savaşlarıdır- sırasında görev alan ve sonrasında çeşitli nedenlerle Cumhuriyet tarihinin “karanlık” sayfaları arasında kalan Behiç Erkin’i ( 1876- 1961) burada hatırlamamız gerekiyor.

Ülkemizde demiryollarının kurucusu ve adı geçen savaşlar sırasında bir lojistik sihirbazı olarak anılan Behiç Erkin orduların savaş alanına taşınması, yer değiştirmesi, ağır savaş koşullarında askerlere gıda ve mühimmatın sürekli akışını gerçekleştirecek organizasyonu kuran kişidir.

Her iki savunma savaşı da lojistik akışın iyi ve doğru organizasyonuyla ordunun moral olarak ayakta kalması, tutunması ve direnmesi ile kazanılmıştır.

Günümüzde de tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir virüse karşı savunma savaşı veriliyor.

Sağlık çalışanları cephede yerlerini almış durumdalar ve virüs nedeniyle kendi içlerinden de ilk kayıplarını vermeye başladılar.

Böyle bir mücadelede yine lojistik ve onunla birlikte gelen moralin ne denli önemli olduğunu hepimiz görüyoruz.

Sağlık çalışanlarının cephede tutunabilmesi, hastalarını yaşatabilmeleri için gereken koruyucu donanım, mühimmat ve tıbbi malzemeyi en ücra köşedeki sağlık ocağına kadar ulaştıracak ülke çapındaki bir organizasyonun gerekliliğini geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz.

Uzun süreceği öngörülen savaş süresince sağlık sisteminin eksikliklerini kılcallarına kadar yönetecek ve lojistik akışı sağlayacak bir organizasyon kurulmadan cepheyi ayakta tutmak kolay görünmüyor.

Savaş tarihçilerine göre savunma savaşları ilk ve güçlü saldırıyı atlattıktan sonra saldıran tarafın gücü kırılana kadar süren ve sabır gerektiren süreçlerdir.

Virüsün ilk ve en güçlü saldırısının yaşanmakta olduğu günlerden geçerken cephede görev yapan sağlık neferlerine ve hastalara yönelik lojistik yönetiminin iyi kurgulanması ve işlerlik kazanması gerektiği açıktır.

Virüs etkisinin gücünü azaltmak için alınan izolasyon ve karantina önlemleri kadar koruyucu malzeme ve ilaç desteği konusunda kuşkuya yer bırakmayacak “görünür” merkezi bir organizasyonun hızlı ve etkin faaliyete geçirilmesi gerekiyor. (Her sağlık biriminin talebini girebileceği ortak bir yazılım ve birimler arasında aktarımı sağlayacak hızlı ve etkin dağıtım mekanizması iyi bir başlangıç olabilir.)

Sonrası mı?

Şair Hazar Alapınar’ın dizeleri ile bitirelim.

“Sonra güneş çok batıp çıkacak

Karacaklar bizi de yeni hamurdan”

Dr. Mehmet Uhri

Ne oluyor?

Mart 22nd, 2020

kuresel-septik-sok

22 Mart 2020

Ne oluyor?

2016 yılında Stephen Hawking’in BBC ye yaptığı açıklamada sözünü ettiği insanlığın sonunu getirebilecek risklerden biri gerçekleşiyor.

Antroposen çağını yaşadığı kabul edilen ve antropomorfik dev bir organizmaya dönüşen yerküre Covid-19 adı verilen virüs nedeniyle ciddi bir rahatsızlık geçiriyor.

Bireysel pencereden bakıldığında kavramak ve anlamakta zorlanıyoruz.

Tıpkı, beden hastalanınca kendince önlemler alır ve uygularken bedeni oluşturan hücrelerin ne olduğu konusunda bilgisiz, şaşkın hatta duyarsız olması gibi bir sürecin içinden geçiyoruz.

Uzaydan bakıldığında hücreleri insanlardan oluşan santral sinir sistemini internet olan damarlarında Petro Dolar veya benzerlerinin aktığı üretim, dağıtım, tüketim ve hatta atılım gibi konularda bölgesel görev dağılımı (organ ve organelleri ile) olan dev bir organizmaya dönüşmüş görünen yerküre bir virüs nedeniyle ağır rahatsızlık geçiriyor.

Tıbbi terminolojide karşılı “septik şok” olabilecek bir süreç yaşanıyor.

Virüs etkisi ile tüm dünyada yaşamsal hareketlilik yerini ölümcül bir durağanlığa bırakıyor. Organizma düşen kan basıncı nedeniyle hücrelerinin gereksinimi olan oksijen ve besinleri sağlayabilmede yetersiz kalıyor ve bu gibi duruma giren pek çok organizmanın yaptığı gibi denge mekanizmaları ile dokuların oksijensiz kalmasını önlemeye çalışıyor.

Bugünkü bilgilerimizden yola çıkarak küresel organizmanın septik şokun ilk evresi olan “nonprogressiv evrede” olduğunu; dengeleyici mekanizmalar sayesinde (ekonomik önlemler, sınırların kapatılması, baskıcı önlemler, öncelikler) organizmanın hayatta tutulmaya çalışıldığını söyleyebiliriz.

Bu yorum bazıları için iyimser bulunabilir.

Süreç zamana yayılıp düzelme veya normalleşme sağlanamazsa küresel septik şokun ikinci evresi olan “progressiv evre” kaçınılmaz olacaktır.

Bu evrede kayıplarla birlikte dengeleyici mekanizmaların etkisiz ve yetersiz kalması söz konusudur. Organizmanın hücre-birey veya birim bazında oksijen ve enerji sağlayamaması şeklinde ifade edilen değişikliklerin tüm metabolik aktiviteyi olumsuz etkilemesi şeklinde ilerleyen bozukluklar silsilesi yaşanır.

Septik şokun üçüncü ve son evresi ise irreversible-geri dönüşü olmayan evredir.

Bu evrede hücre ve doku hasarı o kadar şiddetlidir ki çoklu organ yetmezliği nedeniyle altta yatan neden ortadan kalksa bile organizmanın hayata tutunması neredeyse imkânsızdır.

Ne oluyor? Diye sormuştuk.

Küresel dev bir organizmaya dönüşen dünyamız ciddi rahatsızlık geçiriyor.

Organizmayı oluşturan bizler ise şimdilik denge mekanizmalarının çalışması için yardımcı olmaya çalışıyor, kişisel önlemlerimiz alıp yaşanmakta olan bu “küresel septik şok” benzeri tablonun ileri evrelere geçmemesi umuduyla bekliyoruz.

Dr. Mehmet Uhri

İçimizdeki Toprak (Bir Yol Hikayesi)

Mart 12th, 2020

8b344b20-2584-4362-8757-81f008f8f838

“Şimdi senin de anlatacak bir yol hikâyen oldu, hadi selametle” diye uğurladı, ihtiyar tamirci.

Her şey gece karanlığında yanlış yola girmemle başladı.

Arabamla Uşak’tan İstanbul’a dönüyordum. Sapağı kaçırıp Kütahya yerine Afyon’a doğru gitmekte olduğumu fark edince navigasyondan yardım istedim.  Navigasyonun önerdiği ve kestirme görünen ham yolda karanlıkta fark edemediğim ve üzerinden geçmek zorunda kaldığım kocaman bir taş yüzünden arabam yağ akıtmaya başladı.

Lastik izlerine bakılırsa kamyonlardan başka kullananı olmayan hayli ıssız toprak bir yolda yalnız başımaydım. Arabanın altına girip yağ akıtan yere bir şeyler tıkıştırmaya çalıştım ancak elim yanınca bıraktım. Ana yola ulaşıp yardım alabilirim umuduyla o halde bir süre ilerledim. Çok gidemeden yağ lambası yandı ve araba hararet yapmaya başladı. İleride yol kenarındaki cılız ışığa doğru arabayı sürmeye çabaladım.

Su kaynatarak yaklaşmakta olduğumu gören yaşlı tamirci hızlı adımlarla yaklaştı, elini uzatıp kontağı kapattı. Hiçbir şey söylemeden motor kaputunu açıp buharı tahliye etti. Karanlıkta motora doğru eğilip bir süre öylece durdu. Zifiri karanlıkta ne görmeye çalıştığını anlamamıştım. Sonra bana dönüp “Ne yaptın be evlat? Kokuya bakılırsa yakmışsın manifolt contasını” diye söylendi.

Birlikte arabayı ittirip barakanın önüne çektik. Baraka dediğim bir tarafı önünde üst üste istiflenmiş eski lastiklerin durduğu derme çatma bir tamirhane ve ona bitişik tahta kulübeydi.  Cılız bir lamba ile motora eğilip tekrar baktı. Arabanın eksilen suyunu tamamladı. Yüzündeki derin çizgiler ve ağarmış sakalı ilerlemiş yaşını gizlemiyordu. Arabayı bir taraftan kriko ile hafifçe kaldırıp altına girdi ve tekrar uzun uzun inceledi. Doğrulup ayağa kalktı, üstünü silkeledi ve tahta barakayı işaret edip “Arabanın harareti yanıltmasın terlisin ve buraların gece ayazı serttir. İçeri geç, ısın. Bir çay doldur kendine. Daha gitmez bu araba. Bir süre buradasın. Bakacağız hal çaresi.” Dedi.

Tamirhanenin bitişiğinde toprak zemin üzerinde derme çatma yapılmış, camların yerinde kalın naylonlar bulunan tahta bir kulübeydi. İçeride bir masa birkaç sandalye ve üzerinde demliği ile odun sobasından başka bir şey yoktu.

Masanın ucunda sakallı gençten bir adam oturmuş sigarasını tüttürüyordu. İçeri girdiğimi fark etmeyecek kadar dalgındı. Kafasını kaldırıp donuk gözlerle bana bakıp kısık bir sesle “Geçmiş olsun. Bir çay al otur hele” diyerek masanın üzerinden tabağı ile birlikte çay bardağı uzattı. Önce telefona sarılsam da gecenin o saati evdekileri uyandırmanın anlamlı olmayacağını düşünüp aramayı erteledim.

32ce0f5d-66cc-49ad-9cb3-3e8fbf4b0951

Çay doldurup masanın kenarına iliştim. Bir süre hiç konuşmadan çayımı yudumladım. Sonra “Siz de burada mı çalışıyorsunuz?” diye sordum. O donuk bakışlar ile bir süre cevap vermeden bana baktı.

- Yok, ben bekliyorum.

- Nasıl yani? Neyi bekliyorsunuz?

- Ben joker sürücüyüm. Uzun yol yapan kamyon şoförler yorulduklarında burada mola verir uyuyup dinlenirler. İş acil ise ücreti karşılığı yola devam için yedek şoförlük yapar yola devam etmeleri sağlarım.

- Peki ya sonra? Nasıl dönersiniz?

- Dönüşte de benzer iş aldığım olur. Olmazsa bu tarafa yolu düşen birileri bırakır.

- Bu gece işler kesat sanırım.

- Orası belli olmaz, gece yeni başlıyor. Az sonra şenlenir burası.

Birazdan ihtiyar tamirci de içeri girip kendine çay doldurdu. Hal hatır sorup kısadan sorguya çekti. Gürül gürül yanan odun sobasının sıcağında yolun yorgunluğu da üzerime çökmüştü. Hafiften uyuklamaya başlamışım. Gözümü açtığımda içeride 4-5 kişiydik. Tamirci dışarıda bir lastik ile uğraşıyordu. Odadakilerden biri masaya serdiği gazete üzerinde yemek yiyor diğerleri kendi aralarında konuşuyordu. Sanırım beni uyandırmamak için kısık sesle konuşma gayretindeydiler. Uyandığımı görünce yemek yiyen adam ekmeğin ucundan koparıp bana uzattı. Tabağı da önüme ittirip ?yaklaş da doyur karnını? dedi.

İşte böyle başladı yol hikâyesi.

Gece vakti bir anlamda mahsur kaldığım derme çatma kulübede kamyon şoförleri ile aynı kaptan yemek yiyor, çay içiyordum. Tuvalet dışarıda yine küçük bir tahta kulübeydi. Yanındaki musluklu varil el yıkama amacıyla kullanılıyordu. Lavabo yoktu tabii ki.

Az sonra yaşlı tamirci de aramıza katıldı. Çayını alıp masanın diğer ucuna ilişti. İhtiyara şoförler ?dayı? diye hitap ediyordu. Karnımı doyurduktan sonra teşekkür edip kendimi tanıttım. Talihsiz kaza yüzünden yolda kaldığımı, ertesi gün iş başı yapamayacak olmamın sıkıntı ve telaşıyla çekici veya tamirci gönderme konusunda yardım etmelerini rica ettim. Joker şoför olduğunu söyleyen sakallı delikanlı bir yerleri aradı, oradan aldığı numaradan bir başka yere ulaştı.

Sonuçta birkaç saat içinde gelebilecek çekici bulduğunu söyledi.

Teşekkür edip şoförlere nereden gelip nereye gittiklerin ve ne taşıdıklarını sordum. Cevap ihtiyar tamirciden geldi. Odadaki kamyon şoförlerini gösterip “bunların yükleri farklı olsa da özünde kamyonlarında kendi hayatlarını taşırlar.” Dedi. Şoförler masaya yaklaşıp dayıyı dinlemeye başladılar. Gözlüklü olanı elini omzuma koyup “Dinle hele, bizler okulda öğrenemediğimizi hep bu dayıdan öğrendik.” Dedi.

Odadaki kamyon şoförlerinin hepsi dayıdan gençti. Neredeyse tamamen beyazlamış ve hayli seyrek saçlarını kasketi ile örtmeye çalışsa da alnındaki derin çizgiler yaşını ortaya koyuyordu. Çayını yudumlayıp bana bakarak anlatmaya başladı.

- Şoförün ömrü yolda geçer. Gün boyu direksiyon sallar, yük taşırlar. Kamyon onları, yol kamyonu, hayat hepsini taşır. Bir süre sonra yol, yük, kamyon hepsi birbirine dolanır. Biri diğerinin bahanesi olur. Hayat gibi.

- Hayat gibi mi?

- Hayat Aşık Veysel’in dediği gibi özünde gidilen yoldur. Yola düşen çoğun yanında bir şey taşır. Sen iş yerinde işini, evde ise seni bekleyenleri dert edersin. Onlar da senin için kaygılanır. Yani birbirinizi taşırsınız. Şoförsen üstelik evde bekleyen çoluk çocuk varsa, onlar için bu kamyonla taşıdığın kendi hayatın olur. Hayatın yükünü taşırsın. Seni bekleyenler de gittiğin yol olur. Sonra bir bakmışsın roller değişmiş. Hepsi aynı hayatın farklı yüzleri oluvermiş.

- Tam anlamadım.

- Yahu, insan da kamyon misali. Yükü olanı var boş gidip geleni de. Götürüp getirdiklerin birileri için önemli olsa da sonuçta şoför için sadece bir iş. Hayatı da çoğun başkaları için yaşar, bizden istenenleri yapıp kamyonu yolda tutmaya çabalarız.

c2028f14-7c25-4249-ba6b-99bf6133de87

Joker şoför olan sakallı delikanlı araya girip “Peki ya benim gibi doğduğu yeri yurdu, toprağı bırakan, gidecek yeri olmadan yollarda kaybolanlar ne taşımış oluyor?” diye sordu. Diğerleri ne cevap verecek diye dayıya baktılar. Dayı boşalan çay bardağını uzatıp tazelenmesini rica etti. Sonra soruyu sorana dönüp sözlerini sürdürdü;

- İnsan nereye giderse gitsin, toprağı da peşinden gelir. Mesele, içindeki toprağı anlamakta. Çoğu, nafile çaba olsa da hayatı kendine uydurmaya çabalayarak ömrünü tüketir. Böyle olunca ömür dediğin hayatın yükü olur. Oradan oraya taşıdıkça ağırlığı altında ezilir. Birileri ise hayat ile kavga etmek onu değiştirmeye çabalamak yerine senin yaptığın gibi kendini hayata uydurur. Akarsuda yüzen ceviz kabuğu gibi hayatın götüreceği yere doğru kendini bırakır. Veysel’in dediği gibi hayatın yol olur. Dedim ya, mesele seninle birlikte gelen içindeki toprağı anlamakta.

- İyi de hangisi doğru?

- Ne önemi var? Ha yol olmuşsun, ha kamyon, ha sürücü veya yük. Hepsi hayat işte. Yaşıyorsan duruma göre hepsi olabilirsin. Hakkını verebilenler için sorun yok. Onlar her şartta mutlu olur. Beğenmeyen ise hem kendi için hem de çevresindekiler için sıkıntı olmayı sürdürür. Öyle de böyle de bir hayatın içinden geçer gider insanoğlu. Hepsi bu.

Bu sözlerden sonra odada bir süre sessizlik oldu. Genç şoförlerden biri sobanın yanındaki çuvaldan birkaç odun çıkarıp sobaya attı. Sobanın üstündeki dumanı tüten çaydanlığı eline alıp masadaki bardaklara çay takviyesi yaptı.

Şoförlerden ikisi “yol bizi bekler” diye ayağa kalktı. Bizim joker şoförü de yanlarına alıp çıktılar. Yardım ve yemek için teşekkür ettim. Odada kalan diğer şoför sabahı bekleyeceğini söyleyip yandaki sandalyeye ayağını uzatıp uyuklamaya başladı.

Az sonra gelen telefon ile yardım için yönlendirilen çekicinin yaklaştığını öğrendim. Konum atarak beklemeye başladım. İhtiyar tamirciye borcumu sordum. Gülümsedi. Arabayı az itip suyunu tamamlamaktan başka bir şey yapmadığını söyleyip borcumun olmadığını söyledi. Israr edecek oldum elini kaldırıp susturdu. “Bu çatı altında aynı demliğin çayını yudumladık, uzatma” diye tersledi.

Bir süre daha masanın başında oturduk. Az önce hayata dair anlattıklarını düşündüm. Sonra “Benim de bir sorum olacak ustam” diyerek dayıya baktım.

- Sor bakalım.

- Yol, yük, kamyon, sürücü ne varsa hepsinin hayata dair bir şeyleri işaret ettiğini anlattın da moladan hiç söz etmedin. Mola ne anlatıyor? O da hayatın içinde mi?

Elindeki yarısı içilmiş ince belli çay bardağını ışığa doğru kaldırdı.

- Mola dediğin şu içtiğin çaya benzer. Bunca akıp giden hayatın içinde anlık bir tat, görüntü ve sıcaklıktır. Durur ve bakarsın. Mola olur. Molada bir süre soluklanır sonra tekrar yola koyulursun. İşte o zaman kendine “Nereye gidiyorum? Gittiğim yön, yolum, yüküm doğru mu?” Diye sorarsın.  Çoğun soruyu cevaplamaz, cevabı beğenmesen de yola devam edersin.

- O zaman ne anlamı var molanın?

- Sadece kendine ait bir anı olarak kalır. Yaşadığın hayat başkalarının hayatına bulanmış halde hay huy içinde geçer giderken verdiğin mola bu gece olduğu gibi sana ait bir fotoğraf gibi hafızanda asılı kalır. Her hatırladığında kendin olur yeniden yaşarsın, iyi gelir. Sonra yine hayat yoluna koyulsan da o kısacık mola içindeki toprağa karışır, senin olur.  Daha ne olsun?

Çalan klakson sesiyle ikimizde dışarı çıktık. Çekici gelmiş manevra yapıyordu. Kısa sürede arabayı yükleyip yola çıkabilir hale geldik. Uzun bir gece olmuş gün henüz ağarmamıştı.

Teşekkür edip dayının elini sıktım.

Yola koyulmadan camı açıp ihtiyara el salladım.

Gülümsedi. “Şimdi senin de anlatacak bir yol hikâyen oldu, hadi selametle” diyerek uğurladı.

Mehmet Uhri

Emredersiniz komutanım

Mart 2nd, 2020

ekran-resmi-2020-03-02-075422

- Dur! Kimsin?

- Uzman Çavuş Osman Yüce, Balıkesir komutanım.

- Ne istiyorsun?

- Komutanım. Beni burada bırakmayın.

- İyi de sen öldün. Silahlarınızı bile ateşleyemeden, kaçamadan arkadaşların ile birlikte bombardımanda öldün.

- Ama bu haksızlık komutanım. Verilen tüm görevleri aksatmadan yerine getirdim. Nöbetlerimde hiç uyumadım, emirlere uydum, takdirinizi kazandım. Ben iyi bir asker oldum. Neden böyle oldu komutanım?

- Askerin iyisi olmaz çavuş. Askerin işi savaşmak ve gerektiğinde öldürmektir. Bundan iyilik çıkmaz, asker.

- Ama komutanım?

- Şimdi çeneni kapa ve emirlere karşı gelmeyi bırak, Uzman Çavuş Osman. Geri dön, uygun adım marş!

- Diyeceğimi diyeyim giderim komutanım. Hani bir gece nöbet sırasında yanıma gelmiş ve benimle konuşmuştunuz, hatırladınız mı? Gün yeni batmıştı. Akşam alacasında resim çiziyordunuz. Çok güzel resim yapıyordunuz, komutanım. Böyle bir yeteneğiniz varken neden asker olduğunuzu sormuştum. Ailenizin fakir olduğunu okutmaya gücü yetmediği için ilkokuldan sonra asker mektebine gönderildiğinizi anlatmıştınız. Hatta benim de resmimi çizmiştiniz, komutanım.

- Eeeee, ne var bunda?

- Ne kadar iyi bir insan olduğunuzu düşünmüştüm. Hani askerin iyisi olmaz dediniz ama bu doğru değil komutanım. O gün kımıldamadan durmamı isteyip resmimi çizmiştiniz. Ben de esas duruşta size bakmıştım. Konuşmamış sadece çizmiştiniz. Siz iyi bir insansınız, komutanım.

- İyi de benden ne istiyorsun, asker!

- Beni burada bırakmayın, yanınıza alın komutanım.

- Olmaz, yapamam.

- Komutanım ben de sizin gibi istemeden asker oldum. Köy yerinde büyüdüm. Ailemin gücü yoktu. Bir tarlamız birkaç da hayvanımız vardı. Geçinmesek de aç değildik. Babam “bu çocuk okuyacak” diye inat etmese köyde kalacaktım. Ama okudum, hem de iyi okudum. Liseyi bitirince askere yazıldım. Askerdeyken bölük komutanımız asteğmen -sizden iyi olmasın- beni yetenekli bulup üniversite sınavı için çalıştırdı. Askerlik dönüşü girdiğim üniversite sınavında maden mühendisliğini kazandım. Üniversitede de iyi okuyordum. Ancak bitiremeden babam marazlandı. Ailemin sosyal güvencesi yoktu. Babamı iyileştirmek için tarlayı hayvanları sattık elde avuçta bir şey kalmadı. Okulu bırakıp sözleşmeli uzman erbaş olmak için başvurdum. Böylece aileme de bir sosyal güvence sağlayabilecektim. Babamın tedavisini bu sayede sürdürebildik. Ancak birkaç yıl yaşatabildik. Hiç istemediğim halde üniversiteyi yarıda bırakıp uzman erbaş olmuştum. Zamanında “Bu çocuk okuyacak” diye tutturan rahmetli babam bu duruma çok üzülmüş ancak çaresizlikten sesini çıkaramamıştı. Anam da öyle. Anamın kimsesi kalmadı, komutanım. Beni burada bırakmayın.

- Benim yapacağım bir şey yok asker, sen öldün.

- Var komutanım.

- Neymiş?

- O akşam çizdiğiniz resmimi anama götürün. Benim yerime elini öpüp ona “kendi gelemese de bunu gönderdi” diye teslim edin komutanım. Asker arkadaşlarının onu bırakmadığını bilsin. Beni böyle bırakmayın, komutanım.

- Gideceğim asker. Anana varıp elini öpecek, bugün burada konuştuklarımızı anlatacak, helallik isteyeceğim.

- Bir şey daha var komutanım.

- Söyle bakalım.

- Beni üniversite sınavına çalıştıran bölük komutanımız olan asteğmen bir keresinde “insanlar savaşları sadece seyreder, asker ve yakınları ise yaşar, tanık olur” demişti. O zaman çok anlamamıştım. Anama oğlunun asker olsa da kimseyi öldürmediğine şahitlik ettiğinizi söyleyin komutanım. Benim için çok üzülecek biliyorum. Boynuna sarılın, elini öpün. Hakkınızı helal edin komutanım.

- Anlaşıldı çavuş. Şimdi geri dön ve uygun adım marş.

- Uzman Çavuş Osman Yüce Balıkesir! Emredersiniz komutanım!…


Mehmet Uhri

Ruhların Yalnızlığı

Şubat 10th, 2020

395

Çalıştığı firmanın temsilcisi olarak gittiği Kütahya’ya vardığında hava kararmıştı.

Yıllardır işi gereği yollarda olmaya ve otel hayatına alışmış olsa da Ege’nin bu kasvetli şehrinden hiç haz etmezdi. Üstelik şirkette yaşanan bir dizi aksilik nedeniyle hesapta olmayan bu iş seyahati üzerine kalmış, kaçamamıştı.

Eşyalarını otel odasına bırakıp üstünü değiştirmeden otelin lokanta kısmına geçti. Yemeğe inenlerin sayısına bakılırsa otel dolu görünüyordu. Büfeden tabağına bir şeyler alıp hızlıca atıştırdı. Otellerin yıldız sayısı değişse de açık büfe kalitesinin hiç değişmediğini, lezzetli bir şey bulmakta hep zorlandığını düşündü. Cep telefonuna gelen mesaj ve maillerine göz atıp yanında getirdiği notlarına daldı. Ertesi gün katılacağı ihale için hazırlık yapması gerekiyordu. Notların içinde kaybolmuşken aksanlı bir Türkçe ile  “masanız müsait mi?” diyen sese doğru kafasını kaldırdığında ellerinde tabakları ile esmer bir genç kadın ve küçük kız çocuğunun salonda oturacak masa kalmadığı için izin istediğini fark etti. Notlarını toplayıp masada genişçe bir yer açtı. Küçük kız oturdu, kadın ise tabağını bırakıp bir şeyler daha almak için servis alanına döndü.

Adam kafasını kaldırmadan notlarına yoğunlaşmaya çalışsa da masadakilerin kendi aralarında Arapça konuşmaları dikkatini çekmişti. Yemek boyunca birbirlerini göz ucuyla süzseler de konuşmadılar. Küçük kız tatlı tabağı ile birlikte meyve tabağı da hazırlayıp masaya geri geldiğinde tabaktaki elmalardan birini “bu bize yer verdiğiniz için” diyerek uzattı. Adam teşekkür etti. Kadın oturmak istedikleri iki masadan geri çevrildikleri için gösterdiği kolaylığa tekrar teşekkür etti. Adam “kızınız kaç yaşında? Allah bağışlasın” diye sorunca kadın “teyzesiyim, 7 yaşında” şeklinde yanıt verdi.

Bu şekilde başlayan konuşma sırasında kadın Suriye göçmeni olduğunu ve İstanbul’da Suriye kökenli öğrencileri eğitmek için açılmış okulda bir süredir öğretmen olarak çalıştığını yeğeninin ise akrabaları aracılığıyla kendine ulaştırıldığını anne ve babasından ise uzun süredir haber alamadıklarını anlattı. Okulların kapanması ile yeğenine verdiği tatil sözünü bütçeleri için uygun bulduğu bu şehir ve otel ile gerçekleştirdiğini anlattı.

Gözüyle arkalarındaki masaları işaret ederek “bize yer vermeyen masalar gelecek birileri var bahanesine sığındılar ama ikisine de gelen olmadı. Ne yaparsak yapalım yabancı olduğumuz çabuk anlaşılıyor ve ne yazık ki yeğenim Meryem’e bu durumu anlatamıyorum.” Dedi.

Adam çay alıp tekrar masaya geldiğinde kadın ve yeğeninin yemeklerini bitirmiş kalkmak üzere olduklarını gördü. Elindeki ikinci çayı kadına uzatıp “size de almıştım” dedi. Kadın hafifçe gülümseyip teşekkür etti ve yeğeninin elinden tutup uzaklaştılar. Adam çayından bir yudum alıp bardağı masaya bıraktı. Notlarını ve cep telefonunu çantasına yerleştirip odasına çekildi.

Ertesi sabah kahvaltıda lokanta yine kalabalıktı ve bu kez boş masa arama sırası adamdaydı. Cam kenarındaki masadan el sallayan Meryem sayesinde kendine oturacak bir yer bulabildi. Teyzesi ortalıkta görünmüyordu. Tabağına bir şeyler alırken teyzenin ekmek kızartmakla uğraştığını gördü. Az sonra masada buluştular.

“Ödeştik” dedi adam, Meryem’e. Meryem cevap vermedi. Teyzesi Türkçesi yeterli olmadığı için konuşmaya çekindiğini aslında çok konuşkan olduğunu söyledi. Adam hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra saatine baktı. İhale için zamanı vardı. Meryem eliyle adamı işaret edip Arapça bir şeyler söyledi. Teyzesi yine Arapça yanıt verdi. Adam “ne istiyor?”diye sordu.

- Dedim ya, konuşkan ve meraklıdır. Ne iş yaptığınızı ve neden yalnız olduğunuzu sordu. Bilmediğimi söyledim.

- Bir şirketin satış ve pazarlama müdürüyüm. İş icabı sürekli yalnız yolculuk ederim.  Yıllardır böyle.

- Peki ya aileniz?

- İnsanın böyle bir mesleği olunca ailesi de olamıyor. Ben de sizler gibi ülke içinde yer değiştirip duruyorum. Bu da bir tür göçmenlik.

- Göç dediğiniz sadece bedenin yer değiştirmesi olsa haklısınız. Keşke o kadar basit olsa. Gerçek göç insanın kendi içinde yaşanıyor.

- Nasıl, anlamadım?

- Anlatması zor. Can derdiyle yollara düştüğümüzde ben de anlayamamıştım. Ülkenize ilk gelenlerdenim.  Buraya geldik ama geride kimliklerimizi bıraktık. Burada biraz da olumsuzlama ile “Suriyeli” dediler. Uzak akrabalarımı bulup bir süre onların yanına sığındım. Maddi sıkıntıları olmasa da beni kabul ettikleri için o akrabalarım az önce olduğu gibi dışlandı, sıkıntı yaşadı. Türkçemi geliştirip öğretmenliğe başlayınca o “Suriyeli” kimliği yerini başka kimliklere bıraktı. Geldiğim ülkede üniversitede edebiyat alanında öğretim üyesiydim. Burada ilkokul öğretmenliği yapıyor Suriyeli çocuklara Türkçe öğretiyorum. Yani beden göç ediyor, gittiğin ülkede bir bakıyorsun taşıdığın kimlikler de değişmiş, bir kimlikten başka bir kimliğe göç etmişsin. Dahası kişiliği de değişmeye başlıyor insanın.

- Yani?

- Siz işiniz icabı yer değiştiriyorsunuz ama her sabah aynı kimliğe ve kişiliğe uyanıyorsunuz. Sanırım gerçek göç kimliğin değişmesi ile yaşanıyor. Sonrasında kişiliği de değişiyor insanın. Göç sırasında görüp yaşananlar yüzünden kendine yalan söylemekten bıkıp çocukluğundaki kendine dönmek istiyorsun. Kısaca göç dediğiniz sadece yer değiştirmekle olmuyor. İnsanın kimliği, hatta kişiliği bile etkileniyor.

Meryem araya girip yine kendi dilinde bir şeyler söyledi. Teyzesi büfeyi işaret edip Türkçe olarak suyu oradan alabileceğini söyledi. Meryem su almaya giderken “onda kendi çocukluğumu görüyorum. Aylardır haber alamadığımız anne ve babası hakkında hiçbir şey sormuyor, konuşmuyor. Hepimizin o yaşlarda yaptığı gibi kendini suçluyor. Nedenini bilmediği bir suçluluk ve eziklik içinde büyüyor. Elimden bir şey gelmiyor” dedi.

- Daha başka bir ülkeye gitmeyi düşünmediniz mi?

- Nedense bizim gibilere hep bu soruyu soruyorlar. Anladığım kadarıyla bu ülkede yaşayanların çoğu fırsat olsa ülkeyi terk edip gitme derdinde. Herkes halinden şikayetçi. Allah kimseyi can derdiyle göç yollarına düşürmesin, onlar gittikleri yerde buradakinden daha iyi bir hayat bulacaklarını zannediyorlar.

- Öyle değil mi?

- Gittiğin yerin yabancısı, geldiğin ülkenin terk edeni olup ne oralı ne buralı olabiliyor, yalnızlaşıyorsun. Ülkeme dönemiyorum. Onca acı ve kayıpların üzerine hiç bir şey olmamış, yaşanmamış gibi dönemiyorsun. Dönsen de oradakilerin gözünde korkak, dönek hatta casus damgası ile yaşamak zorunda kalıyorsun. Onlar her şeye rağmen ülkede kalıp bekledikleri için beni kabullenmek istemiyorlar.

- İyi de her şeye rağmen olduğun yerde kalıp bekleyerek ömür geçirmek de pek mantıklı görünmüyor. Ben de sizin yaptığınızı yapardım, sanırım.

- Sadece bekleyerek ömür geçirmek isteyenlere bir lafım yok. Olduğu yeri beğenmeyip ilk fırsatta bir yerlere gitme telaşında olanlar yüzünden beklemek isteyenlerin de kafası karışıyor. Türk atasözü var ya; çıktığı yumurtanın kabuğunu beğenmiyor diye tam da öyle bir durum. Halbuki gerçekte hepimiz bekliyoruz. Göç edip bir şeylerin değişeceğini, ev alıp borcunun bitmesini, çocukların büyümesini ve bunun gibi pek çok şey ile kendimizi avutup bekliyoruz.

- Ben de emekli olup yollarda ömür tüketmekten ve otel odalarından kurtulacağım günü bekliyorum.

- Bazıları hayatı kendi kurdukları bir satranç oyunu gibi stratejiler geliştirip benim gibi interaktif yaşarken çoğumuz sadece bekleyerek ömür geçirmeyi yeterli görüyor. Meryem’in anne ve babası başlarına geleceklere razı olup ülkeden ayrılmadı, beklemeyi seçtiler. Başlarına ne geldi bilmiyorum. Böyle bakınca dünya değiştirmekle yer yüzünde yer değiştirmek arasında bile çok fark göremiyorum. Bildiğim; hepimizin az veya çok avunmaya ihtiyacı var.

- Peki siz ne öneriyorsunuz? Yanlış anlamayın öğrencileriniz için soruyorum.

- Bir önerim yok. Üniversite de edebiyat metinleri üzerinden hayatı göstermeye çalışıyor ve kararı onlara bırakıyordum.  Dediğim gibi; bence gerçek göç insanın kendi içinde yaşanıyor. İçindeki hiçliğe yuvarlanıp oradan yine kendine dönebiliyorsan ayakta kalabiliyor, kendin oluyorsun. Bunu gösterebilmek için Dostoyevski’yi kullanıyordum.

Meryem elinde su bardağı ile gelip sandalyesine oturdu. İkimize birden bakarak suyundan yudum aldı. Sonra hafifçe gülümseyerek teyzesine yine Arapça bir şeyler söyledi. Kadının yüzü hafifçe kızardı ve söylenenleri çevirmedi. Adam izin isteyip yanlarında ayrıldı.

Öğlene doğru şirketi adına katıldığı ihale yılların deneyimi ve son anda yaptığı teklif değişikliği sayesinde istediği gibi sonuçlanmıştı. Öğle arası bir başka firma ile yapılan yemekli iş görüşmesi ve sonrasında bir diğer fabrika ziyareti ile Kütahya’daki görevini tamamlamıştı.

Bunca iş arasında adam Meryem’in teyzesini ve sabah söylediklerini düşünmeden edememişti.

Görüştüğü şirketlerden biri akşam yemeği için şehrin otantik restoranında yer ayırttığını söylese de adam başka bir randevusu olduğu yalanını söyleyerek geri çevirdi. Otele dönüp duş aldı. Her zaman yaptığı gibi rahat bir şeyler giymek yerine ceket gömlek kravat seçmiş olmasına kendi de hayret etti. Odadan çıkmadan aynada kendini süzdü. Şakaklarındaki kırlığın daha da artmış olduğunu ancak yine de hiç fena görünmediğini düşündü. Eliyle saçlarını taradı. Lokantaya indi ve kapanma saatine kadar lokantada kaldı.

Ancak Meryem ve teyzesini göremedi.

ruhlarin-yalnizligi

Ertesi sabah valizini toplayıp olabildiğince erken kahvaltı salonuna inip Meryem ve teyzesini beklemeye başladı. Bir ara sabırsızlanıp resepsiyona sormayı bile düşündü. Teyzesi ile birlikte kahvaltı salonunda göründüklerinde elini kaldırıp masasında yer olduğunu işaret etti. Kadın başka boş masalar da olduğunu, rahatsız etmek istemediklerini söyledi. Yakındaki bir masaya geçtiler.

Adam Meryem’in elinin ve bileğinin sarılı olduğunu görüp yanlarına gitti. Meryem’e ne olduğunu sordu. Meryem her an ağlamaya hazır bir halde kolunu gösterip “anne kedi, anne kedi yaptı” dedi. Kadın dün akşamüzeri otelin bahçesindeki yavru kedileri sevmek isterken anne kedinin hışmına uğradıklarını, hastaneye gidip pansuman ve aşı yapıldığını, gece yarısına kadar hastanede gözetimde kaldıklarını anlattı. Meryem’in gözünden bir damla yaş süzüldü.

- Kucağıma aldım, sevecektim. Anne kedi kızdı.

- Yavrusunu koruyordu. Teyzen de seni koruyor.

- Ama, ama?

- O seni tanımıyor. Bilmiyor.

Teyzesine dönüp bu kez kendi dilinde bir şeyler söyledi. Teyzenin gözleri doldu, yanağını okşadı sonra kafasını kaldırıp “arkadaşlarım da beni tanımadıkları için mi sevmiyor, kötü davranıyorlar? diye sordu” dedi. Adam Meryem’in saçını okşadı. Masasına dönmek için izin istedi. “Gitmeyin” dedi Meryem. Kısa bir tereddütten sonra teyzenin biraz da çekinerek başıyla onay vermesi üzerine tabağını alıp masalarına döndü. “Bugün gidiyor musunuz?” diye sordu kadın. Adam kısa bir bocalama yaşayıp “Bu iki gecelik bir konaklamaydı. Yolculuk yarın sabah” dedi. O gün ayrılacağını söylemek yerine bir gün sonrası yalanına sığındığına kendi de hayret etti.

Kendini toplayıp kadına dönüp başından beri merak ettiği soruyu sordu;

- Peki sizin bir aileniz yok mu?

- Benim ailem yazarlar. Kitaplarım ve seçtiğim yazarların yapıtlarıyla yaşıyor onlara sığınıyorum. Hayatımın son 5-6 yılında yaşadıklarımın da bu kararımda etkisi oldu sanırım.

- Yani yalnızsınız.

- Yalnızlık pek çok kültürde olumsuz anlam taşısa ve hatta bir tür lanetlenme gibi görünse de benim için pek öyle değil. Biliyorum ki; o edebiyat dahileri de eserlerini yazarken yalnızdı. Yüksek ruhlu kişilerin yapıtları ile baş başa kalmak yalnızlığımı gidermek için bana yetiyor. Aradığım erdemi orada buluyorum. Hatta belki de o yüksek ruhların yalnızlığıdır, erdem.

- Sizin kadar iyi bir açıklamam yok ama ben de seçtiğim yalnız hayattan şikayetçi değilim. Ancak bu durum insanların sizi “yalnız” olarak yaftalaması gerçeğini değiştirmiyor. Hatta her fırsatta “senin ailen yok, bu işe sen gidiver” diyerek iş yükledikleri bile oluyor. Buradaki iş görüşmesi de böyle bir nedenle üstüme kaldı. Anlamıyorum. Yalnızım ve kendimle mutluyum, yollarda olmak veya sabah hangi şehirde uyandığını bile kısa süre hatırlayamamak, zamanda ve mekanda kaybolmak beni korkutmuyor. Ancak yine de insanların acıyarak bakması veya olumsuzlamasından huzursuz oluyorum.

- O huzursuzluğa da gereksinimimiz var. “Aynadaki ben” der Dostoyevski. Aynadaki ben çokça kimlik azca kişilik barındırır. Yalnızlığı da ona göredir. Başkalarının gözünde sizi görecek kimse olmaz ise kişi kendini yok hisseder. O zaman yokluk hissi lanet gibi insanın üstüne çöker. Yani insanların size acıyarak bakması bile yokluk hissinden iyidir.

- İyi de onca kariyer, ünvan, etiket konu yalnızlık olunca nasıl bu kadar kolay hükümsüz oluveriyor?

- “Kimliklerin sahibi yoktur, geçicidir” der James joyce. Dahası o kendimize ait sandığımız kişiliğin önemli bir kısmı da yetiştiğimiz ortamdan üstümüze yapışır. Mülkiyeti bizim değil içine doğduğumuz kültüründür. Koca bir hayattan geriye kalan kimlik ve kişiliğe dair edindiğimiz ne varsa mezar taşına başkaları görsün diye yazılır. O taşta yazılanlar ise içeridekini anlatmaya yetmez, hatta gizler.

Meryem eliyle saati işaret edip bir şeyler söyledi. Kadın yakınlardaki Çavdarhisar antik kentini gezmek için yazıldıkları turu hatırlattığını söyleyip izin istedi.

Adam bir süre daha kahvaltı masasında kalıp cep telefonu ile vakit geçirdi. Meryem ve teyzesi gittikten sonra resepsiyona inip ayrılışını bir sonraki güne ertelediğini bildirdi. İş yerine de görüşmelerinin uzadığı bilgisini verip telefonunu sessize aldı.

Otelden çıkarken yavrularını emziren anne kediyi gördü. Kimseyi umursamadan tek tek yavrularını yalayıp temizliyordu. Bir süre uzaktan onları izledi. Sonra yürüyerek şehrin sokaklarına daldı.  Eskicilerin olduğu çarşı ve insanlar ilgisini çekti. Her girdiği dükkan alışveriş etmese de oturtup çay ikram ediyor hal hatır soruyordu. Yemeği yine derme çatma bir esnaf lokantasında yedi. Son zamanlarda yediği en lezzetli patlıcan musakka olduğunu düşündü. Onca yıldır gelip gitmekten hiç haz etmediği şehir bu kez ona bir başka görünmüş, sarıp sarmalamış gibi geldi.

Sebepsiz bir mutluluk içinde hiçbir şey yapmadan geçen günün ardından yorulmuş halde otele döndü. Duş alıp bir süre dinlendikten sonra temizlenip ütülenmesi için otele teslim ettiği gömleğini giyip kravat ve ceket ile sanki iş görüşmesinden dönüyormuş havasıyla yemek salonuna indi.

Oradaydılar. Meryem elinde tuttuğu yeşil elmayı sallayarak masalarına davet etti. Kadın Meryem’in elini indirmeye çalışsa da yetişemedi. Adam masaya gelip “eşlik etmeme izin var mı?” diye sordu. Kadın cevap vermese de Meryem eliyle karşısındaki boş sandalyeyi işaret etti. Yemek boyunca konuşmadılar. Meryem?in tatlı almak için masadan kalkmasını fırsat bilerek kadın hemen konuya girdi. Gergin ve ciddi görünüyordu.

- Anne kedi gibi tedirgin olup tur dönüşü resepsiyona sizi sordum. Ayrılışınızı ertelediğinizi öğrendim. Yani bana doğruyu söylemediniz.

- Bakın açıklayabilirim.

- Açıklama beklemiyorum. Aslında hiçbir şey beklemiyorum. İsminizi dahi bilmiyorum. Kısa süreli de olsa Meryem sayesinde karşılaşmış ve dertleşmiş olmamıza gereğinden fazla anlam yüklemenizden endişe ediyorum. Şunu bilmenizi istiyorum ki; ben kendi kabuğum ve yalnızlığım içinde mutluyum.

- Yine de sizi ve Meryem’i tanımış olmaktan dolayı kendimi şanslı hissediyorum. Kısa süreli de olsa konuştuklarımız sayesinde kendi hayatıma bakma fırsatım oldu.

- Ne gördünüz?

- Herkes bir var olma, baş olma, ben olma, hep ben olma kaygısıyla çırpınırken böyle bir derdim olmadığını gördüm. Sizinle konuşurken geçici de olsa kendimi farklı hissettim ve bu bana iyi geldi.

Meryem’in masaya dönmesi ile konuşmayı sonlandırıp yemeklerini yediler. Adam yemeğini hızlıca tamamlayıp izin istedi. Ertesi sabah ayrılış işlemleri için resepsiyona indi. Bir kağıt kalem isteyerek Meryem isimli 7 yaşındaki küçük kızın olduğu odaya bir not iletmek istediğini söyledi. Kağıda “Sevgili Meryem o akşam hediye ettiğin elma beni çok mutlu etti. Umarım anne kediyi af edersin. Teyzenin elini bırakma. Onun sana ihtiyacı var. Umarım yine karşılaşırız?” yazdı. Kağıdı katlayıp bırakırken elini cebine attı. Çıkardığı parayı resepsiyonist kıza uzattı. Kız bahşiş almak istemedi. “Sizin için değil kapının önündeki kedilere mama alınması için, lütfen” dedi. Adamın kapıya yöneldiğini gören resepsiyonist kız “kahvaltı almayacak mısınız?” diye sordu.

Kısa süreliğine durup kapının yanındaki aynadaki görüntüsüne baktı. “Küçük bir yörünge sapmasıydı. Yoluma devam etmem gerekiyor.” Dedi. Valizini alıp hızlıca oteli ve şehri terk etti.

Mehmet Uhri

Kum adamın gözyaşları

Ocak 31st, 2020

795322b1-aa3b-4431-8203-04eaca5df9ec

“Neden ağlıyorsun, kum adam?” Diye sordu küçük prens.

Kum adam irkildi, bir adım geri kaçtı “Sen… Sen beni görebiliyor musun?” diye yanıt verdi.

- Görüyorum elbette. Ağlayan bir kum adamsın. Buralarda sarı kocaman kuyruklu boz renkli bir tilki gördün mü? Hem Burası neresi? Neredeyim?

- Arkadaşını doğru yerde aradığından emin misin? Burası bir çöl ve ben de çölde yaşayan kum adamım.

- Tamam işte. Beni tilki gönderdi. “Çöle git. Sorunun yanıtı kum adamda, ona sor” dedi.

- Ne sorusu? Neyin yanıtını arıyorsun?

- Büyümek istemeyen, hep çocuk olarak kalmak istiyorum diye direten bir kız çocuğu ile karşılaştım. “Kum adam gözlerimi yiyecek, ona gözlerimi kaptırmayacağım” diye ağlıyor korku içinde evinden çıkmıyordu. Sahi, çocukların gözlerini yediğin doğru mu?

Kum adamın gözlerinden tekrar yaş boşandı. Git başımdan dercesine elini sallayıp arkasını döndü. Küçük prens yanına gidip elini sırtına koydu. Yaklaşıp başını omzuna yasladı.

- Kötü biri olsaydın insanların arasında yaşardın. Burada çölde olduğuna ve insanlardan uzak durduğuna göre kötü biri olamazsın.

- Kim olduğumu bildiğine göre daha neyi öğrenmek istiyorsun?

- Tilkiye “Çocuklar ile büyükler neden bu kadar farklı?” diye sormuştum. Kum adamı arayıp bulmamı, ona sormamı söyledi. Ha… Bir şey daha ekledi. Seni bulabilmem için gözlerim eksiksiz olmalıymış. Öyle dedi.

Kum adam koluna yaslanan küçük prensin saçlarını okşarken ellerinden dökülen kumların ışıltısı ortalığa büyülü bir hava verdi. İkisi birden kum adamın elinden dökülen kum tanelerine baktılar. Ağlaması durmuştu.

- Evet, ben kum adamım. Çocuklar gözlerini kapatıp uyusun. Uyuyup çabuk büyüsün diye çocukları korkutmak için hep beni anlatırlar. Geceleri uyumayan çocukların gözlerini yediğimi söylüyorlar. Gözlerini kapatırlarsa onlara zarar vermezmişim. Öyle derler.

- Ama öyle biri değilsin.

- Büyütüp adam edeceğiz diye çocukların gözlerini alıp onları “yüz gözüne” mahkûm eden kendileri ama suçu benim üstüme atıyorlar.

- Nasıl anlamadım? Sonuçta iki tane gözümüz yok mu?

- Onlar yüz gözü veya akıl gözü. Başka gözlerimiz de var. Beni onlar sayesinde buldun.

O sırada tilki belirdi. Küçük prens arkadaşının boynuna sarıldı. “Kum adamı buldun mu? Soruyu sorabildin mi?” diye sordu.

- Görmüyor musun? Kum adamın yanında oturuyorum.

- Göremiyorum. Dedim ya gözlerin tam değilse kum adamı göremezsin. Benim rüya gözüm eksik. Sorunun yanıtı için kum adamı tek başına bulmak zorundaydın.

- Ama niye?

- Kum adama sor anlatsın. Şimdi gidiyorum. Gün batımında gelirim.

Tüm konuşma boyunca sessiz kalan kum adam sözlerine devam etmek için tilkinin uzaklaşmasını bekledi. Küçük prens sabırsızlanıyordu.

- Peki ya çocuklar? Onlar seni görebiliyor mu?

- Çocuklar beni görür. Oyunlarına bile alırlar. Sonra büyükler devreye girer ve kendi çocuklarının gözlerini kapatıp kendilerine benzetirler. Suçu da bana atarlar.

Kum adam küçük prensi karşısına alıp gözlerinin içine baktı ve insanoğlunun yitirdiği gözleri anlatmaya başladı;

- Önce ten gözünü yitiriyor çocuklar. Dokunma yasaklanıyor, uzaklaşıyorlar. Sarılma, dokunma veya yakın durma yerine araya mesafeler koymaya başlıyorlar. Sonra sıra iç gözün kapatılmasına geliyor. Çocukların kendine bakıp kendi ile konuşmasının önüne engeller konuyor. Kendi ile konuşmayı bırakan çocukların başkalarına bakıp onların gözünden kendini tanımak zorunda kalmaları bekleniyor. Üçüncü sırada can gözü geliyor. Can gözlerini kapatarak çocuklarını başkalarının acılarını görmez, anlamaz, tanımaz bir insana dönüştürüyorlar. Acılar habere dönüşüp gözüne ulaştığında bile kafasını çevirip başka yerlere bakıyorlar. Tüm bunları çocukluktan çıkıp olgunlaşmak diye yutturuyorlar. Çocuklar ise ellerinde kalan gönül gözüyle idare etmeye çalışıp başka gönüllere açılıyorlar. Âşık oluyor veya âşık olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki aşk dediğin can gözü olmadan kısa sürede parlayıp sönen bir kıvılcım veya bir kalp çarpıntısından öteye gidemiyor.

- Ten gözü, iç gözü, can gözü, gönül gözü kapanıyor dedin. Geriye ne kalıyor?

- Tüm bu gözler kapandığında sıra rüya gözüne geliyor. Gördükleri rüyaları anlattırıp kontrol altında tutmaya, gördükleri rüyaları unutturmaya çalışıyorlar. Rüya gözü kapanınca hayal kuramayan aksi öfkeli ve huysuz ergenler olarak ortalığa çıkıyorlar.

- Dur, kafam karıştı. Bu kadar göz niçin var? Ne işe yarıyor?

- Ten gözü az önce yanıma oturup başını koluma dayadığın gibi dokunmak, sarılmaktır. Büyüdükçe sarılmayı, sokulmayı, öpüşüp koklaşmayı yitiriyor çocuklar. Birbirinden uzak durmayı dokunmamayı öğretiyorlar. Ten gözünü yitirince herkesten her şeyden uzaklaşıp kaçıyor kendine dokunmayı bile yasaklıyorlar. Büyüdükçe dokunulmaz olma çabası yüzünden korkular da artıyor. Yaşlandıkça da insanlardan ve dahası kendi teninden kaçmaya başlıyorlar. Öyle bir körlük ki, başkalarının gözündeki kendileri bile itici geliyor, bedenlerinden sıyrılmaya uğraşıyorlar. Ten gözleri ile birlikte bedenlerini de yitirip en yakınının sıcaklığını hissedemez hale geliyorlar.

- Peki ya sonra?

- Sonra sıra iç gözüne geliyor. Kendiyle konuşup kendi kendine oyunlar oynayan çocuklara iç gözünü kullanmalarını da yasaklıyorlar. İç gözünü yitirince içeridekini görmez, anlamaz dinlemez hale gelip hep başkaları ile ilgilenir oluyorlar. Başkalarının gördüğü ile yetinip kendini sorgulamama kolaycılığına sığınıyorlar. Bunu da çocukluktan çıkıp ergen olmak diye yutturuyorlar.

- Tam anlamadım. Nasıl oluyor bu?

- Söz gelimi o an için öfkelene kişinin kendi mi yoksa başkalarının gözünde öfkeli görünen kişi mi olduğunu ayırt edemez oluyorlar. Konu öfke olunca idare edilebilse de sevgi için durum çok zor. Seven kişi kendi mi yoksa başkalarının gözünde sevdiğini göstermeye çalışan kişi mi? ayırımını yapamaz oluyorlar. Sevgi sevilen kişiye yönelik olmaktan çıkıp başkalarının gözünde diğerini ne kadar sevdiğini gösterme çabasına dönüşüyor. Tüm bunların saçmalığı anlamak için ten gözünün açık olması yeterdi ama o da olmayınca kör olduklarını bile fark edemiyorlar. Arada iç gözünü yitirmeyip onunla yaşamaya çabalayanlar olsa da onca körün arasında kendilerindeki farklılık yüzünden suçluluk duygusuyla “ezik” yaşamak zorunda kalıyorlar.

kum-adam

Bunları anlatırken küçük prens kum adamın üzerinde gezinip koluna ulaşan karıncayı izledi. Karınca kafasını kaldırıp küçük prens ile göz göze geldi. Sonra “çok işim var, geç kaldım” diyerek hızla uzaklaştı. Karınca uzaklaşırken ikisi birden karıncanın telaşına güldü. Bir süre susup karıncanın ardından baktılar. “Can gözü yitimi ise en büyük üzüntüm” dedi, Kum adam.

- İç göz yitince sıra can gözüne geliyor. Çocukları büyütüp kendileri gibi yetişkin yapmak için can gözünü de kapatmaları bekleniyor. Can gözü yitince kendi hayatları da dâhil hiç bir canlıyı önemsemez oluyorlar. Öl deyince ölmeyi, öldür deyince öldürmeyi marifet sayıyorlar. Ölenler için canını yitirdi yerine hayatını kaybetti demeyi seçip konuyu kayıp kazanca bağlıyorlar. Öyle acı verici ki; can gözü olmayanların arasında canı yanan biri olarak yaşamamak için bu ıssız tenha çöllerde yaşıyorum.

- Peki ya gönül gözü?

- Yüreğinin sesini, heyecanlarını dinlemek yerine aklın ve akıl gözünün yolundan çıkmaması öğütlenerek gönül gözünü de kapattırıyorlar çocuklara. Heyecanlanmaktan korkup duyduğu heyecanı başkaları fark edecek diye endişe eden ürkek korkak erişkinlere dönüşüyorlar.

- Nasıl oluyor bu?

- Yüreğini dinlemek yerine o çok bilen erişkinlerin gösterdiği yerlere bakmak, gösterilen ile yetinip seyirci olmak ile başlıyor. Gönlünün başka yerlere bakmak istediğini bildiği halde gönül gözünü dinlememesi gerektiği öğütleniyor. Gönül gözü ise suskun ve çaresiz kapanıp gidiyor. Herkes böyle yapınca gariplik anlaşılamıyor. Gözler bir bir yitince hepsi birbirine benzeyen kuru renksiz bir hayat ile baş başa kalıyor, herkesten uzak duran tanımaya anlamaya çalışmayan ürkek korkak biri haline geliyorlar. Bu hallerinden memnun olmadıkları için kabuklarını kalınlaştırıp kaldırım taşı gibi sert donuk anlamsız huzursuz yetişkine dönüşüyorlar.

Kum adamın yüzünden hüzün akıyordu. Bir süre susup önüne baktı. Sonra küçük prense dönüp “Çocuklarının gözlerini oyuyor, kör ediyorlar. Sonra da kum adam gözlerinizi yemesin kapatın gözlerinizi çabuk uyuyun diyerek tüm suçu bana atıyorlar” dedi. Küçük prens ayağa kalkıp kum adamın boynuna sarıldı.

- Ben seni görüyorum. Bana gözlerimi gösterdin. Başkalarına da gösterebilirsin. Ancak bir gözden daha söz etmiştin. Rüya gözünü eksik bıraktın.

- Tüm gözler sussa da rüya gözü bir şekilde açık kalabiliyor. Hatta belki de sen, ben, tilki tüm burada konuştuklarımız bir rüya sayesinde vücut buluyor. Rüya gözü sayesinde hayal kurabiliyor, olmayacak şeyler düşleyebiliyoruz.

- İyi de rüya gözü yitince ne oluyor?

- Rüya gözünü yitirenler rüyalarını ve gördüklerini hatırlayamıyor gördüklerinin rüya olduğunu bile anlayamıyorlar. Rüyalar susunca hayat olanca gerçekliği ile daha da katlanılmaz oluyor. Rüya gözünü yitirmiş erişkinleri tanımak kolaydır. Uykusu gelince huysuzlanan çocuk gibidir. Çocuk uykuya dalıp rüyalarda kaybolmaktan anne babasını yitireceğinden korkup huysuzlanır. Rüya gözünü yitirmiş erişkinin huysuzluğu ise hayalleri olmadığı için gerçeklik âleminde görünüp kaybolmaktan başka bir şey yapamıyor olmanın huysuzluğudur. Hep bir şeylere öfkelidir. Farkında olmasa da öfkelendiği kızdığı kendidir.

- İyi de elde ne kalıyor?

- Yüz gözü veya akıl gözüyle yaşayan işaret edilenden başkasını görmeyen, gördüklerini anlamaya çalışmakla oyalanıp bir ömür tüketen ve herkes aynı körlükte olduğu için tüm bunları normal sayan kör insanlara dönüşüyorlar. O hayal ve sevgi dolu çocukların gözlerini yok edip sahiplendikleri ile mutlu olması beklenen, kendilerine sağladıkları fayda için çabalayan mutsuz erişkin olmalarını sağlıyorlar. Suçu da bana atıyorlar.

Güneş ufka yaklaşmıştı. Karınca tekrar belirdi. Telaşlı adımlarla yaklaşıp ikisine de baktı. “İşiniz gücünüz yok mu sizin? Boş boş oturup lak lak ediyorsunuz.” Diye söylendi. Cevabı beklemeden telaşlı adımlarla gözden kayboldu.

Az sonra tilki yanlarında belirdi. Kum adam küçük prense gitmesi gerektiğini söyledi. Küçük prens “iyi de ne yapmalıyım?” diye direndi. Kum adam küçük prensin saçını okşamakla yetindi.

maxresdefault

Tilki küçük prensin kulağına yaklaştı. “Anlamadın mı? Çocuklar yetişkin olmak uğruna gözlerini yitirse de sen, ben, kum adam hatta şu karınca bir çocuğun rüyasında bir araya gelebiliyorsa umut hep var. O çocuğu bulmalı rüya gözünün açık kalmasını sağlamalıyız.” dedi. Küçük prens kum adama tekrar sarıldı. Kum adam kulağına eğilip “git ve anlat onlara” dedi.

Yola koyulduklarında güneş batmış çöle gecenin sessizliği ve karanlığı çökmüştü. Küçük prensin ürktüğünü gören tilki “Devam etmeliyiz. Yıldızların ışığı bize yeter. Gözlerimiz de yerinde durduğuna göre karıncayı kızdırmayalım. Çok işimiz var” diyerek kuyruğunu küçük prensin beline doladı.

Uzun bir yolculuk onları bekliyordu.

Mehmet Uhri