Archive for the ‘Tamirhaneden’ Category

Doktorlar Ne İstiyor?

Perşembe, Kasım 3rd, 2011

uspDoktorlar mesleklerini icra ederken her türlü ticari, idari, siyasi etkiden uzak olmayı, mesleki bağımsızlıklarını istiyorlar. İş güvencesi ve onurlu bir emeklilik istiyorlar. Bunlardan başka talepleri de yok. Çok şey istiyor, bu doktorlar.

Sağlıkta dönüşüm programı ile doktorlara performansa dayalı maaş ödenmesine başlandığından beri sağlıkta her hizmetin parasal bir karşılığı var ve bu durumun yarattığı kafa karışıklığı en çok doktorları incitiyor. Hele sağlık sisteminde yaşanan sorunların salt bir maaş sorunuymuş gibi gazete sütunlarına taşınıyor olması, bakmayın sessiz durduklarına doktorların onuruna dokunuyor. 

Akıllı insanlardır, doktorlar.

Hayatta amacın para kazanmak olduğunu düşünselerdi, bu işin doktor maaşı ile olmayacağını bilir iş kurar veya ticaret yaparlardı. Tüketimin ışıltısının göz kamaştırdığı, her şeyin fiyatının bilinip değerinin bilinmediği bir dünyada yaşıyor olsak da birileri bedel ödemek ve katlanmak pahasına para kazanmak yerine yüreğinin sesini dinler. Onlar doktor olur, öğretmen olur, gazeteci olur. Aradıkları, zenginlik ve rafah dolu bir hayat değildir. Onlar, yaşam enerjilerini ve heyecanlarını hayallerinin, ideallerinin peşinden gitmekte bulurlar.

Doktorlar gururlu insanlardır.

Mesleğin hakkını verebilmek için çalışkan olmanın yanı sıra yüreğini de işe katmak gerektiğini bilerek mesleğe atılırlar. Bedenleri tedavi ederken o bedenlerin içindeki hayatlara da dokunduklarını bilirler. Onları ayakta tutan yaptıkları işe olan inançlarının verdiği gururdur.  O gurura paha biçmeye kalkanlara güler geçer, hekimler. Anlaşılamadıklarının da farkındadır. O gün işini tamamlayıp evine giden hekimin performansı bitti zannedenler bilmezler ki bu mesleğin zamanı mekanı yoktur. Hekimler hatır sormak için bile akşamları birbirini aramazlar. Gece çalan telefon sesinin hastanede yatmakta olan hastalarından biriyle ilgili sorun olduğunu düşündürüp doktorun kalbinin daha hızlı atmasına yol açabileceğini düşünür ve aramazlar arkadaşlarını. Üstelik o kalp çarpıntısının performans çizelgesinde bir karşılığı da yoktur.

Doktorlar fedakar insanlardır.

O Pazar günü Van’da yaşanan deprem felaketi haberini aldıktan sadece 3 saat sonra kimseden emir almadan İstanbul’dan üç tır dolusu sağlık malzemesi gönüllü 9 doktor ve 9 hemşire ile deprem bölgesine yola çıktı. Pek çok şehirde de benzer durum yaşandı. Devletten bile önce oraya doktorlar gitti. Üstelik performans uygulaması yüzünden bölgeye gitmekle o ay daha az maaş alacağını bilerek gönüllü oldular. Mesleğin fedekarlık gerektirdiğini bilir doktorlar, onlar insana inanır ve hastalarından başka kimseye eyvallah etmezler.  Doktorların bu umursamaz tavırları “kibir” gibi algılansa da gururdan başka bir şey değildir. Onu da bilen bilir.

img_73_doktor_ilacDoktorlar sabırlı insanlardır.

Söylemesi gerekeni söyler ve zamanın kendini haklı çıkaracağını düşünüp bekler. Sağlık hakkının hava gibi, su gibi yaşamsal bir gereksinim olduğunu, bu hakkı paraya tedavül etmenin sorunları çözmek yerine daha büyüklerine yol açacağını söyler ve sabırla bekler. Sağlıkta dönüşüm adı altında sağlık çalışanlarını cendereye sokacak uygulamaları gerçekleştirenlerin tüm ihtişamlarına, onca dalkavuğun övgüsüne karşın istenen sonucu vermeyeceğini bilir ve bekler. Beklenen sonuç alınamayıp sistem tıkandıkça “sağlık çalışanlarının dönüşüme ayak dirediği, onun için başarısız olunduğu” gibi akıllara ziyan fikirler ile doktorların suçlanmasını, bu suçlamaların sağlık çalışanlarına yönelik şiddete dönüşmesini de sabır ve metanetle karşılar. Aklını kullanıp para kazanmak yerine hayalleri ve idealleri için didinen doktorların, sadece para kazanmak için çalıştığını sanan zihniyet, yapılan işi de parasal karşılığı gibi küçümsemektedir. Bu durum hastaların doktorlarına olan güvenini sarsmakta sağlık çalışanlara yönelik şiddeti doğurmaktadır. İşte bu ortamda bile doktorlar susuyorsa bunu kabullenme ve teslim olma şeklinde algılamak büyük yanılgıdır. Dedim ya gururlu insanlardır, doktorlar.

Yıllar önce bir çalışma bakanının dediği gibi “doktorlar çok şey ister”. İş güvencesi ister, mesleki bağımsızlık ve onurlu bir emeklilik ister. Yüreğini mesleğine adamış pek çok insan gibi fedakarlık ve sabır gerektiren bu mesleği, her türlü ticari, idari, siyasi etkiden uzak, mesleki bağımsızlığı ile  iş güvencesi ile ve onurlu bir emeklilik beklentisi içinde yapmak isterler. Doktorlar ne kadar çok şey istiyor, değil mi?

 

Mehmet Uhri (Dr.) 

 

Kafadaki Dünya

Pazartesi, Ekim 3rd, 2011

kd2Kurduğu turizm şirketinin iflası üzerine mesleğe başladığı yıllardaki gibi profesyonel tur rehberi olarak çalışıyordu. Zengin tarih bilgisi ve birden fazla yabancı dile hakim olması yüzünden tercih ediliyordu. Yıllar önce bir turda tanışıp ahbaplığı ilerletmiştik. Patronluğu yitirmesi ve ödeme sıkıntıları sağlığını olumsuz etkiliyordu. Ayaktan gelip gitmeler ile tedavi olmak istiyor, tura çıkması  gerektiğini söyleyip hastanede yatmayı kabul etmiyordu. Randevu alıp endoskopi yaptırdık, endoskopinin sonucu çıkana kadar bir tur yapıp geldi. Dönüşünde midesi ile ilgili tedaviye başlayıp diyetini düzenleyip gönderdik. Bir sonraki tur dönüşü bu kez bağırsaklarından sorun yaşadığı için yardım istedi. Hastaneye gidip gelmeleri sıklaştıkça sıkıntısı da artıyordu.

Batan şirketin borçlarını ödeyebilmek için tur üzerine tur alıp ordan oraya koşturuyordu. Yaşadığı ve pek paylaşmadığı sıkıntılar mide bağırsak sistemini olumsuz etkilemişti. Mola verip dinlenmesini istediysem de alacaklılarına mahcup olmak istemediğini söyleyip çırpınışını sürdürdü. Birkaç hafta sonra ağır ishal nedeniyle hastaneye yatırmak zorunda kaldık.

Bitkin görünüyordu. Yattığı hasta odasını iki hasta ile daha paylaşıyordu. Bir iki gün içinde toparlanıp gitmeye niyetlendi ancak bağırsaklarındaki yaraların iyleşmesinin zaman alacağını söyleyip sabırlı olmasını istedik. Borçları olduğunu söyleyip çıkmak için ısrar edince “sen borçlarını ödemek mi istiyorsun yoksa intihara mı niyetlendin?” diye üsteledim. Cevap vermesini beklemeden odadan çıktım. Bir süre sonra odama geldi. Konuşmadan öylece oturdu. Sabırla bekledim. Sonunda ağzındaki baklayı çıkardı.

-      Biliyor musun? Sen haklıydın. Ödeyip bitiremeyeceğim borç için kendimi paralıyor, aklımca borçları öteleyerek zaman kazanıyorum. Bu arada belki ölür kurtulurum umuduyla kendime eziyet ediyorum. Teşekkürler sevgili dostum, sözünü dinleyeceğim.

-      Sanki bir tek senin şirketin battı bu dünyada. Yaşadıklarının etkisi ile kendinden ve hayattan bu kadar çabuk vazgeçiyor olmana kızmıştım. Şimdi doğru odana. Günü gelince nereye istersen çıkar gideriz.

-      Tamam ama bir şey rica edeceğim.

-      Pazarlık yok. Yapabileceğim bir şeyse yaparım. 

-      Filtre kahve. Filtre kahve istiyorum ama hastanede yok. O kahveyi içmeden kendime gelemiyorum. Bulamaz mısın?

Cevabımı beklemeden odamdan çıkıp gitti. Bir meslektaşımdan filtre kahve makinesini ödünç isteyip akşamüstü odasına uğradım. Elimdekileri görünce yüzü aydınlandı. Odadaki diğer hastalara beni hem doktoru hem de vefalı dostu olarak tanıttı. Makineyi kendi kurup keyifle ıslık çala çala kahveleri hazırladı. Odadaki diğer hastalara da ikram etti. Kapıya yakın yatakta yatan genç polis memuru teşekkür edip istemedi. Heyecanla bana oda arkadaşlarını tanıttı. Sonra onlara eliyle beni gösterdi;

-      Bakmayın öyle sakin durduğuna birlikte gittiğimiz turlarda önceden hazırlanıp geldiği için yanlışlarınızı yüzünüze vurup sorularıyla gruba mahcup edenlerdendir. İlk tanıdığımda hiç sevmemiş ukala bulmuştum.

-      Mesleğimizin gereği bilgiyi sorgulamadan kabul edemeyiz. Baktım karşımda sorularıma yanıt verecek donanımda biri var biraz yüklendiysem ne olmuş yani?

-      Biraz mı? Pes doğrusu. Neyse detaya girmemeyeyim.

Kahvelerimizi yudumlarken kapıya yakın yatakta yatmakta olan polis memuru karakola gelenlerin tiplerine bakıp insanları kategorize ettiklerini meslekte piştikçe sorun çıkaracakları kısa sürede ayırıp ona göre davrandıklarından söz ederek tur rehberlerinin de tkuristler için böyle bir ayırım yapıp yapmadıklarını sordu. Orta yatakta yatan maliye emeklisi beyefendi gidilen yere göre her şeyin değişeceğini böyle bir genelleme yapmanın zor olduğunu söyleyince bizimki başlangıçta kendisinin de benzer düşündüğünü ama meslekte piştikçe turlara katılanları genel olarak üç gruba ayırdığından söz etti.

-      Birinci grup -ki en kalabalık olanlar bunlardır- üzerinde çok kafa yormaksızın gittikleri yeri tanımayı, alışveriş yapmayı gezip tozmayı isterler. Öyle çok teorik bilgi veya tarih bilgisi vermenizi de istemezler, yiyip içilecek para harcancak yerleri göstermemi isteyip oraları dolaşırlar. Bir gittikleri yere bir daha da gitmez tüketircesine seyahat ederler. Alıştıkları temiz ortam ve damaklarına uygun yemek bulduklarında genelde hep mutludur. Pek sorun çıkarmazlar. Sorun çıkaran grup bu doktor beyin de dahil olduğu ikinci gruptur. Onlar önceden hazırlanıp gelir veya ellerinde hep o bölge ile ilgili kitap taşır. Yiyip içmede gözleri yoktur onlar orayı tanımak öğrenmek, okuduklarını görüp tarihini dinlemek isterler. Sayıca daha az oldukları için birinci grupla hep çatışırlar. O kadar teorik bilgi istemeyen kalabalık grup yüzünden istedikleri yerleri yeterince göremezler. Bazılarının ayrılıp kendince gezdikleri de olur. Ama bu grubun iyi yanı keyiflerine düşkün oluşlarıdır. Bir yerde kahve içip keyif aldılarsa birinci gruptakiler gibi başka yer aramaz daha sonraki günlerde de aynı yerde kahve içer veya yemek yerler. Birinci gruptakilen telaşına anlam veremeyip  sindire sindire gezerler.

-      Peki ya üçüncüler? Onlar nasil tiplerdir.

-      Onlar için sorunlu demesem de en garip gruptur. Önceden iyice okuyup çalışır bilgilerini gözden geçirir sonra gezi boyunca neredeyse gelinen yerle hiç ilgilenmeden okumayı sürdürürler. Onlar için gezi kafalarının içinde bir yolculuk gibidir. Ne konuşur ne de soru sorarlar. Hatta mümkünse görünmez olmak isterler. Kafalarında kurdukları dünyayı görüp bulamayınca bocalar yanlış yönlendirildikleri kuşkusuna kapılırlar. En pintileri de yine bu gruptan çıkar. Ne kahve içer ne yemek yerler. Huzursuzdurlar. Diğer iki gruptan insanlarla ilişkileri de azdır. Sadece kendileri için gezip bol bol fotoğraf çekerler. Fotoğraf makinesi onların gizlenme aracıdır. Vizörün ardına saklanıp dikkatlerden uzak kalmak isterler. Rehberler için pek sorun çıkarmasalar da önyargılarını yıkmak neredeyse imkansızdır.

kd1Ortadaki yatakta yatmakla olan emekli maliyeci kahve için teşekkür edip bardağı başucuna bırakırken “iyi de tüm bu insanlar neden gezer? Nedir onları gezmeye iten?” diye sordu. Bizimki bardağına tekrar kahve koydu. Abartmamasını söyledim ama duymazlıktan geldi. Kahvesinden kuvvetli bir yudum alıp “Bana sorarsan her gezi aslında insanın biraz kendine yolculuğudur. Gezip dolaşıp kendi gibi birilerini görmeye çalıştığı bir yolculuktur. Birinciler zaten her yerde kendilerinden çokça insan olduğunu görüp mutlu olurken ikinciler bu konuda biraz zorlanır bulduklarının doğru insanlar olduğundan da kolay kolay emin olamazlar. Üçüncüler ise zaten kafalarında bir yolculuğa çıktıkları için hiçbir zaman yolculuğa çıkmamışlardır. Onlar kafalarındaki dünyayı yanlarında taşıyıp biran önce kendilerini emniyette hissettikleri ortamlarına geri dönme telaşındadır. Bir şey aradıklarının farkındadırlar ama aradıklarının ne olduğu herkes için meçhuldur” dedi. Arkadaşımın kahveyi içince çenesinin düştüğünü söyleyip susturmazsanız gece boyu konuşup kafanızı şişirebilir diyerek yanlarından ayrıldım. Birkaç gün sonra taburcu oldu. En son görüştüğümüzde o gece içtiği kahvenin lezzetini unutmadığını, eskisi kadar kendini hırpalamadığını, borçlarını da kolaylamakta olduğundan söz etti. Ben de inanmış gibi yaptım.

 

Dr. Mehmet Uhri   

Hastane Günlüğü

Pazartesi, Eylül 26th, 2011

hg1Hastanenin hurdaya çıkan hasta yatakları yenileriyle değiştirilirken yatak ile somya arasına sıkıştırılmış olarak bulunmuştu. Sararmış sayfalarının çoğunda el yazısı ile sadece haftanın günleri yazılıydı. Herhangi bir tarih veya kime ait olduğuna dair ipucu içermeyen günlüğe benziyordu. Görünüşe göre günlük tutmaya çalışan eski hastalarımızdan birine aitti. Arada birkaç sayfada ”bu gün yine suskunsun” yazılıydı. Aşağıdaki satırların yazıldığı sayfadan sonrası ise boştu;

 

SALI  

Yine karanlık sessiz bir gece ve yine başbaşayız. Konuşmasadan da bugün dertleşeceğim seninle. Bu akşam erken uyuyunca gece yarısından sonra uyandım, uyku tutmadı. Rüyamda, yıpranmış kalın gövdeleriyle birbirlerine destek olmaya çalışan ağaçlardan oluşan yaşlı bir ormandaydım. Hatta oradaki ağaçlardan biriydim. İçi boşalmış kuru gövdemle pek sağlıklı görünmesem de dallarım yeşillenmişti. Sonrasını hatırlamıyorum. Hayrolsun diyelim.

Hastalığım ilerledi, geri dönüş yönünde umutlarım azaldı dahası içimdeki ses sustu, çoktandır konuşmuyor ama doktorum benim için hala umut olduğunu söylüyor. Söyledim anlamadı. Çocukluktan beri yitirmediğim içimdeki o ses sustu. Geçirdiğim ameliyattan sonra o sesi duymaz oldum. Artık kendi kendime konuşamıyorum. Önce o terk etti beni. Bu bedendeki günlerimin sayılı olduğunu biliyorum. İçindeki sesi susturup onun bunun sesiyle yaşayan pek çok arkadaşımdan daha çok yaşadığımın üstelik kendim olarak yaşadığımın da farkındayım. Eh, buna da şükür.

Her çocuk gibi küçükken sesim çok çıkar, millet gürültümden yaka silkerdi. Yaramaz damgasını bir kez yedikten sonra insan rahatlıyor. O zamanlar hem çok konuşur, soru sorar ilgi hep üzerimde olsun isterdim. Büyükler ise nedense bize öncelikle  susmayı öğretirdi. Okula gidince okuma yazmadan önce önce elini kaldırıp izin almadan konuşmam gerektiğini öğrettiler.

O zaman içindeki sesi bastıran pek çok arkadaşımın yaptığı gibi susmadım, kendi kendime konuşmayı denedim. Bağırmak haykırmak istediklerimi ise günlüğüme yazdım. İçinden gelen sesi bastıran uslu çocuklardan olmayı hiç istemedim. Hep kendi sözcüklerimle konuştum.

Öyle başarılı bir öğrenci olduğum söylenemez, zaten pek disipline edilememiş olduğum için başarılı iş hayatım da olmadı. Bir çatlak ses olarak ordan oraya savruldum. İçindeki sesi bastırıp sistemin istediği gibi yetişenler kendi seslerini unutup başkalarının sesleriyle konuşup düşünmeye çalıştıkça meslekte yükseldiler. Kariyerlerinde yükseldikçe bir şeylerin eksik kaldığını fark ettiler ama eksik olanın kendi sesleri olduğunu bir türlü bilemediler. Hep başkalarının sesi ile konuştukça kendilerini de hissedemez hale geldiler. Verdikleri emir ve komutlarla başkaları üzerinden hatta onları üzmek pahasına kendini hissedebilmeyi fark ettiklerinden beri her konuya karışır oldular. Çocukken onları susturup frenleyecek birileri vardı ama şimdi onları zapt edecek kimse de kalmadı. Herkesi kendi sözcükleriyle konuşup düşünmeye zorlayarak insan öğütmeye, yaratıcılıkları törpülemeye başladılar. Çırpınışları nafileydi, aradıkları o ses yıllar önce susuz kalıp kuruyan bitki gibi solmuştu. Karşılarında kendi sesi ve düşünceleri ile diklenen birini görmekten de hiç haz etmeyip hemen bertaraf ediyorlardı.

Böyle harcanan çok yetenek gördüm. Belki ben de onlardan biriyim. Ama onlar kendi olmanın farkını ve değerini bilerek yaşadılar, “Doğrucu Davut” örneği seslerini yitirmeyip eğilip bükülmedikleri için hep dikkat çektiler, çoğunlukla yalnızdılar ama bundan rahatsız olmadılar. Yalnız olsalar da içlerinde çocukluktan kalan kendileri ile konuşup vakit geçirebiliyorlardı. Zaman geçtikçe esas felaket o çok başarılı görünen ama içlerindeki derin yalnızlıkla baş başa kalmaktan korkanlarda yaşanıyordu. Para ve makam gücüyle yalnız olmayı sürdürebilseler de kalıcı arkadaşlık kuramıyorlardı. Samimiyetsizliği, yapaylığı görenler kısa sürede rahatsız olup uzaklaşıyordu.

hg-2Böyleleri dıştan görkemli görünseler de erozyonla kökleri açığa çıkan, tutunduğu toprak ayağının altından çekilen ağaçlar gibi gün be gün devrilmeye yaklaşıyordu. Onca panik çaba ise kendini taşımaktan aciz o koca gövdeye birilerinin destek olması içindi. Eh, o da bir yere kadar.

Off, sıkıldım, çok sıkıldım. İçimdeki kendim yerine günlükle konuşmanın hiç tadı yok. Gördüğüm rüyayı yorumlamıyor, dönüp cevap bile vermiyor “Kendini kandırıyorsun. Kimse hep kendi olamaz, herkes biraz başkasıdır. Yaşamadıklarının hesabını vermekten korkuyorsun değil mi?” gibi sorular sorup canımı bile sıkamıyorsun. Pek konuşkan biri olmasa da doktorum bile daha geveze.

Her neyse bu gece sanki diğerlerinden daha uzun sürdü. Bir türlü gün ağarmadı. Karanlığa rağmen ağaçların kuşların dışarıda yerli yerinde olduğunu bilmek sabah olunca onları göreceğini hayal etmek bile umutların yeşermesi için yetiyor. 

Hatta…

Belki de gerçekten yanılıyorumdur, doktorumun dediği gibi benim için hala biraz umut vardır. 

Sabaha çok kalmadı, şu gece bir bitse…  

 

Dr.Mehmet Uhri

Doğuştan Mahpusluk

Pazar, Eylül 4th, 2011

bh2-2Geçirdiği trafik kazası yüzünden uzun süredir hastanemizde yatıyordu. Yaşadığı talihsiz kazanın üstüne ameliyatında kullanılan dikiş malzemesinin yarattığı sorun yüzünden ikinci kez ameliyat olmak zorunda kalması eklenmişti. Emekli bir doktor abimizin yakını olduğu için ara sıra uğrayıp durumunu kontrol ediyor, emekli abimize bilgi veriyorduk. Kaza ve  ameliyatta yaşanan aksiliğe karşın isyan etmemiş, yaşananları kabullenmişti. Hastamızı bize emanet eden emekli abimiz “Gariban iyi insandır, elinden tutmazsanız kayar gider. Sevabına ilginizi eksik etmeyin” demişti. Bu sözlerin anlamını o zaman pek anlamamıştık.

O gün yanına uğradığımda rengi biraz düzelmiş görünse de hastamız yüzünde her zaman gördüğümüz o donuk ifade ile yatağında doğrulmuştu. Her gün uğrayıp hal hatır sormamdan aldığı cesaretle kolumu tuttu ve bir konu paylaşmak istediğini söyledi.

-      Geçirdiğim trafik kazası yüzünden kamu davası açıldı. Bana çarpan araç sürücüsü kendini kurtarmak için beni suçlu göstermeye çalışınca tutmak zorunda kaldığım avukat bu aralar sık sık uğrayıp ameliyatımda çıkan sorun yüzünden doktoru dava edip tazminat alabileceğimizi, iyi para kazanılabileceğini, sigortası olduğu için doktorunun da maddi bir kayba uğramayacağını, benden para istemediğini, kazanılacak tazminattan yüzde ile çalıştığını dava kazanılamazsa yine bir kaybım olmayacağını söyleyip duruyor.

-      Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Ameliyatı yapan meslektaşımın mesleki bir kusuru olduğunu düşünmüyorum, kullanılan dikiş malzemesi kalitesiz olunca sorun yaşandı diye biliyorum. Gerçekten de dava açılırsa ameliyatınızı yapan doktor olumsuz etkilenebilir. Hatta belki tazminat bile alabilirsiniz. Bunu yapmak istediğinizden emin misiniz?

-      Ben niteliksiz biriyim, doktor bey. Karşılaştığım her sorunda suçu hep kendimde ararım. Fakirlik, yoksulluk, eksiklik dahası kendini hep yetersiz ve suçlu hissetme, böyle hissedince cezaya razı olup kabullenme, dedim ya niteliksiz biriyim. Şimdi birileri kalkmış benim hastalığım yüzünden doktorumun ceza almasını istiyor. Doktorum da benim gibi kendini suçlu hissedip hep ceza alacağım korkusuyla yaşarsa kime yararı olacak? Gerçekten yeteneksizse onu doktor yapanları cezalandırmaları gerekir. Küçük yaşta anne ve babasını bugün için anlamı kalmamış bir iç savaşta yitirip uzak akrabalarının elinde erkenden büyümek zorunda kalmış benim gibi biri için ceza almak sorun olmasa da, bir doktorun elinde olmayan nedenden doğan aksilik yüzünden kendini suçlu hissetmesini, mesleğini bu suçluluk duygusuyla ürkek yapmasını doğru bulmuyorum. O kadar insafsız değilim. İçiniz rahat olsun, dava açmak gibi niyetim yok.

Üzerimden bir yük kalkmıştı. Sandalyeyi yatağın yanına çekip oturdum. Geçmişinde alkol bağımlılığı tedavisi görmüş olan hastamız anne babasını yitirdikten sonra çocukluğunun bittiğini, kimsenin onu sahiplenmediğini, uzaktaki yaşlı akrabasının elinde büyüdüğünü, okulu parasız yatılı okuyup üniversiteyi yarı zamanlı işler yaparak zor da olsa bitirdiğini, girdiği işlerde hırslı olmadığı için hep silik ve geride göründüğünü anlattı. 

-      Sizi bilemem ama ben bu hayatın güzelliklerini göremedim. Sanki hep başkalarının hayatını yaşadım. Çocuk yaşında anne ve babasını yitirmiş, yaşlıların elinde büyütülmüş, çocuk olamadan yetişkin olmak zorunda kalmış biriyim. Beni ben olduğum için seven, taşıyan birileri hiç olmadı. Hep başkalarının dertlerine koştururum ama görüyorsunuz bugün burada yattığımı duyup gelen bir allahın kulu yok.

-      Alkole bu yüzden mi başlamıştınız?

-      Alkol bir arayıştı. Kendi duvarlarımı aşmamı sağladı, alkollüyken insanlarla daha rahat iletişim kurabiliyor ara sıra da olsa onların gözlerinin içine bakabiliyordum. Duvarlarımı yıktım ama bu kez toplumun duvarlarını aşamadım. Alkollüyken kendim gibilerle muhabbetten öteye geçemedim. Öyle ya, alkollü adamın yanında aklı başında olanın ne işi olur ki? Öylece iki duvar arasında kaldım. Baktım olmuyor tedavi olup duvarlarımı yeniden ördüm. Kendi hapishanemi inşa ettim. Doğuştan mahpusluk gibi bir şey benim durumum.

-      Çok karamsarsınız. Erken yaşta kaybettiğiniz anne ve babanız hayatta olsaydı hayat sizin için bambaşka olurdu, sanırım.

bh2-1Yatağında doğruldu. Yastığını düzeltmek istedi, yardımcı oldum. Yüzünde yine o donuk ifade vardı. Bir süre öylece yere bakındı. Konuşurken gözlerini kaçırmayı sürdürerek; yeni doğan bebeklere ziyarete gidildiğinde onca iyi dilek ve temenni varken “allah analı babalı büyütsün” dileğinde bulunulduğunu, bu dileğin ne kadar anlamlı olduğunu kendi hayatına bakanların anlayabileceğini, erişkin olup üzerindeki korkuları atana kadar sizi taşıyacak anneniz ve babanız yoksa, tökezlediğinizde kimse elinizden tutmuyorsa  hayata mağlup başlandığını anlattı. Bardağındaki yarım bardak suya uzanıp sessizce içti. Sonra başını kaldırıp biraz zorlanarak da olsa yüzüme baktı, hafiften öfkeli görünüyordu. “Evet karamsarım, karamsar olduğum için de beni kimse sevmez ve istemez. Ziyaretime bile gelmezler. Meslektaşınıza söyleyin dava açamak gibi bir niyetim yok. İçi rahat olsun. Sanırım dersini almıştır. Mahkemelerde kendini savunmak zorunda kalıp benim yaşadığım o yenilmişliği hissetmesini, dava açılır korkusuyla başkalarının hayatını da riske atmasını istemem.  Bence o işinin ehli biri” dedi.

Birkaç gün sonra şifa ile taburcu oldu. Aradan yıllar geçti. Geçenlerde merak edip akrabası olan emekli doktor abimizi aradım, hastamızı sordum. Kısa bir sessizlikten sonra yine alkole başladığını, uzun süredir de haber alamadığını söyledi. 

 

Dr. Mehmet Uhri

Alyans, Saat ve Cüzdan

Salı, Temmuz 26th, 2011

asc1Kardeşinin kimliği veya karnesindeki vesikalık fotoğrafını istemek için nöbet odama gelip ricada bulunmasa benim için hastanemize gelen şanssız diğer hastalardan farkı olmayacaktı. O gece hastanemize önce trafik kazası nedeniyle bir ağır yaralının yolda olduğu haberi sonra ambulansın sireniyle yaralı geldi. Acil servise getirildiğinde kalbi ve solunumu durmuş haldeydi. Bir saati aşkın gayretli uğraşıya karşın sonuç alamamış iç kanama ve beyin kanaması nedeniyle orta yaşı geçkin beyefendiyi kaybetmiştik. Acil servis kalabalık saatlerini yaşıyordu. Üzerini örtüp işlemlerini tamamlamak üzere paravanın ardında sedyede bırakıp diğer hastalar ile ilgilenilmeye devam edildi. Böyle zamanlarda ekibin morali bozulsa da gelen diğer acil hastalar insanın durup bir an için bile olsa yaşananları sorgulamasına fırsat vermiyordu. 

Hastanın kaybedildiği haberinin ardından önce hastane polisi daha sonra nöbetçi savcının gelmesi ile ölen beyefendi hakkında bilgiler almaya başladık. Evinden iki sokak ötede caddede karşıdan karşıya geçerken araba çarptığını, çarpan aracın kaçtığını öğrendik. Konunun adliyeye yansıyacak olması nedeniyle hastane polisi tutanakla cenazenin üzerinden çıkanları emanete almış kimliğine ulaşıp üzerinden çıkan cep telefonunu kullanarak yakınlarına haber vermişti.

asc3-1Kısa süre sonra ağlaşarak gelen hasta yakınları ile durum daha da trajik hale geldi. Hastaneye ilk olarak ölenin abisi geldi. Cep telefonundaki son görüşme kaydından ilk ona ulaşılmış ve hastaneye davet edilmişti. Morga alınan cenazeyi nöbetçi savcı eşliğinde teşhis etme görevi de acılı abiye düşmüş, çıkışta kendini iyi hissetmediğini söyleyince tedavi ve gözetim almak durumunda kalmıştık. Bir ara kafasını kaldırıp tansiyonunu ölçen hemşire hanıma bakıp “En son benimle konuştu. Onu doğru dürüst dinlemedim bile. Yine bir şeyleri dert etmişti kendine. Hayatı bu kadar ciddiye almamasını söyleyince yüzüme kapatmıştı telefonu. Birkaç dakika sonra da kaza olmuş” dedi. Koridorun sonundan ağlaşarak gelen hanımını ve çocuklarını gösterip metin olmasını, onları teselli etmesi gerektiğini söyledim. Şaşkın gözlerle kardeşinin üzerinden çıkarılan ve imza karşılığı kendine verilen alyans, saat, cüzdan, cep telefonu ve cüzdandan kenarı görünen kendi fotoğrafına bakıp “Peki ama beni kim teselli edecek?” diye sordu. 

Ayağa kalkıp yeğenlerine avucundakileri gösterip “Bunları verdiler. Başka bir şey yokmuş. Araba çarpmış. Onu buraya getirmişler ama o artık burada değil” dedi. Gözyaşları içinde yeğenlerine sarıldı. O ana kadar olayın şaşkınlığı içindeki çocuklar da ağlamaya başladı.

asc3-2Yanlarına gelen nöbetçi savcı kazanın adli kovuşturmada olduğunu ölenin üzerinden çıkan kimlik ve bazı belgeyi emanete aldığını söyledi. Hasta yakınları anlamsız gözlerle baktılar. Hanımı cenazeyi görmek istediğini söyledi. Çocukların görmesine ise izin vermedi. O ana kadar metin görünen hanımı morg çıkışı kendini tutamamış çocuklarının yanına gitmeden kenarda sessizce ağlamayı seçmişti.

Çocukları olayın detayları konusunda nöbetçi savcıdan ve hastane polisinden bilgi almaya çalışıyorlar, nöbetçi savcı her zaman ki donuk tavrıyla kısa cümlelerle soruları geçiştiriyordu. Onları o halde bırakıp nöbet odama döndüm.

Gecenin ilerleyen saatlerinde ölenin abisi kapımı çalıp kardeşinden geriye elinde bir şey kalmadığını kimlik veya karne üzerindeki vesikalık fotoğraflardan birini almak istediğini ancak adli kovuşturma nedeniyle nöbetçi savcının evrak vermediğinden yakındı. Yardım istedi. Hastane polisine danıştım gerçekten de ölene ait evrak adli emanete alınmıştı.  Hasta yakınlarına verilmesi mümkün değildi. Olayın şokunu yaşamakta olduğunu biraz konuşturup rahatlatmam gerektiğini düşündüm.

-      Elinizde kardeşinizin başka fotoğrafı yok mu? Size fotoğraf vermem zor görünüyor.

Avucunu açıp elindeki fotoğrafı gösterdi. 

-      Doktor bey, kardeşimin cüzdanından benim bu fotoğrafım çıktı. Ne hanımının ne de çocuklarının, bir tek benim fotoğrafımı taşıyormuş üzerinde.

-      Anlıyorum?

-      Anlayamazsınız. Biz onunla küstük. Daha doğrusu ben küsmüştüm ona. O yine arada arar, hal hatır sorar bense soğuk davranırdım. Çabuk dertlenir, onun bunun sıkıntısını bile dert ederdi kendine. Son günlerde de çocuklarını dert etmişti. Onları istediği gibi yetiştiremediğinden yakınıyordu. Bense çoğu kez yaptığım gibi işi şakaya vurup dinlemiyordum. Biliyordu, farkındaydı ama yine de arayıp dertleşmeden edemiyordu. Ona hiçbir zaman abilik yapmadım. Evlenip çoluk çocuğa da karışmadım. Onun bana bulaşmasına fırsat vermedim. Çocukluktan beri o uslu, ben hep haylazdım. Bu yüzden kıskanır didişirdim onunla. Uzak durmaya çalıştım ama o tüm hayırsızlığıma rağmen benden vazgeçmedi. Hayırsız bir amca olduğum için ne hanımı ne de yeğenlerim kabul etti, beni. Kardeşim muhtemelen yine evdekilerden gizli benimle konuşabilmek için sokaklardaydı. Ben olmasaydım başına bunlar gelmeyecekti. Hanımı küs olduğumuzu biliyor. Onlardan kardeşimin fotoğrafını istemeye yüzüm yok, doktor bey.    

Avucundaki fotoğrafına bir süre baktıktan sonra “Ben hep ondan kaçtım. Oysa o hep beni yanında taşıyormuş. Ne olur bana onun bir fotoğrafını verin. Buradan başka türlü ayrılamam” dedi.

Hastanın adli emanetteki dosyasından acil serviste yapılanları işlemek bahanesi ile sağlık karnesini istettim. Karnenin fotoğraflı ön sayfasını kesip yerine onaylı fotokopisini yapıştırdık. Karnenin fotoğraflı sayfasını acılı abiye uzattığımda yaşlı gözlerle merhumun o küçük fotoğrafına baktı. Sonra boynuma sarılıp teşekkür etti. Şimdi kendini daha iyi hissettiğini gitmek istediğini söyledi. Acil servisin kapısına kadar eşlik ettim. Kapıda tekrar teşekkür edip ayrıldı. Ağır adımlarla uzaklaşırken dışarıda sabahın ilk ışıkları ile birlikte insanın içine işleyen sabah ayazı hissediliyordu. Her şeye rağmen yeni bir gün daha başlıyordu.   

 

Dr. Mehmet Uhri

Nöbet Günlüğü

Çarşamba, Temmuz 6th, 2011

necdet-mahfi-ayral-2Yoğun bir hastane gününe nöbetle devam ediyordum. Günler uzamış, havalar ısınmaya yüz tutmuştu. Hava kararmıyor, gün bitmek bilmiyordu. Hastane koridorlarını arşınlarken koridorun  sonunda zorlukla ayakta duran ufak tefek yaşlı adamı gördüm. Üzerinde sabahlığı ile, iyi giyimli hayli yaşlı, beyaz saçlı ufak tefek biriydi. Yanına gidip kendimi tanıttım. Yardımcı olup olamayacağımı sordum. Yatmaktan sıkıldığını, refakat eden kızının geliş saatinde ayakta olup ona daha iyi olduğu mesajını vermek istediği için koridora çıktığından söz etti. Koluna girip kliniğin kapısına doğru yürümeye başladık. 95 Yaşındaydı. Ona refakat eden kızının ise 76 yaşında olduğunu hayretle öğrendim. Arada durup soluklanıyor küçük adımlarla ilerliyorduk.

-      Yaş ilerledikçe sanki bedenimin içi boşaldı, doktor bey. Ama kafamın içi hatıralarla dolu. Hatıralar yerinde durduğu halde bedenim benden uzaklaşıyor. Seyircisini yitirmiş tiyatro gibi hissediyorum kendimi.

-      Ama yine de varsınız, ayaktasınız.

-      Öyle ama, var olmak yetmez ki. Tiyatrolar da var sözde, ama seyircisini yitirdikçe yok oluyorlar. Varlıkları anlamlarını yitiriyor. İnsanın kendini var edebilmesi için bir yerlere bir şeylere tutunması lazım. Aklım yerimde duruyor ama bedenim hayata tutunamıyor. Kızım benimle bu denli ilgilenmese şimdiye çoktan geçip gitmiştim bu dünyadan.

Daha sonra, tiyatrocu olduğunu çocukluğundan beri tiyatronun içinde yaşadığını, babasının balkan harbinden sonra Rumeli’den göç ettiğini, İstanbul’da Paşabahçe’ de dünyaya geldiğini, Galatasaray Lisesini bitirdiğini anlattı. Tiyatronun çocukluk tutkusu olduğunu sünnet töreninde bile babasının “eğlence için ne istersin?” sorusuna “tiyatrodan başka şey istemem” yanıtını verdiğinden söz etti. Banka memurluğu yaptığını ancak tiyatro tutkusu yüzünden askerlik sonrası Muhsin Ertuğrul’un yanında şehir tiyatrolarında fahri olarak çalışmaya başladığını, uzun yıllar boğaz tokluğuna çalışıp, sabredip devlet tiyatrolarında sahne müdürlüğüne kadar yükseldiğini anlattı. Cumhuriyet dönemi tiyatrosunun canlı tanığıydı. Bir süre dinlendikten sonra yürümeye devam etmek istedi. Aslında pek mecali yoktu ama kızına iyi görünme çabası içindeydi.

-      Kızınıza iyi görünmek için yine rol yapıyor, kendinizce oyun sahneliyorsunuz.  Yanılıyor muyum?

-      Yanılmıyorsun doktor bey oğlum. Ben tiyatroyu hayat ile bütünleştiği için sevdim. Hayat benim için tekrarlanan provaları ile bitmeyen oyun oldu. Önceleri provalar bitecek ve günü geldiğinde oyuna başlayacağımızı sanırdım. Sonraları anladım ki hayat sadece provalardan oluşan tek perdelik bir oyun.

-      Nasıl yani?

-      Nasılı var mı? Hayat tek perdelik bir tiyatro. Kimimiz seyirci, kimimiz ise oyuncu. Seçimi kendimiz yapıyoruz. Mesela siz burada nöbetçi doktoru oynayan bir doktoru oynuyorsunuz. Aslında ikisi de değilsiniz. Bense kızına iyi görünmeye çalışan hasta babayı oynuyorum. İkimiz de farklı kişileriz. Oyunlarımız çakıştı. Elimizde senaryo da yok. Prova yapıyoruz. Bu oyunu seyirciler önünde oynayacağımızı düşünseydik senaryo üzerinde oturup önceden konuşur anlaşırdık.

necdet-mahfi-ayral-1Şaşırmıştım. Üzerimdeki hafif buruşuk beyaz önlüğe baktım. Doğrusu, mesleğimin simgesi olarak gördüğüm bu önlüğü tiyatro kostümü olarak hayal etmemiştim. Sakin ve tempolu adımlar ile koridorun sonuna geldik. Asansörün karşısında beklemeye başladık.

-      Peki sizce doktorlar rollerini iyi oynuyorlar mı?

-      Genellikle çok kötü rol yaptıklarını söyleyebilirim. Aralarında bir iki tanesini istisna tutmam gerekiyor. Onlar farkında olmadan o kadar iyi oynuyorlar ki, hiçbir tedavi vermeseler bile sizi iyi olacağınıza inandırabilirler. Bence tedavinin yarısı hastanın iyi olacağına inanması ve bunu ancak tiyatroyu iyi oynayan hekim başarabilir.

-      Biraz abarttınız gibi geliyor. Tıp çok ilerledi. Teşhis ve tedavi çok değişti.

-      Sen onu benim külahıma anlat. İnsan aynı insan, insan değişmedi ki. Dekor ve kostüm çok zenginleşti, kadro genişledi ama oyun aynı oyun. Söylediklerinden ben bunu anlıyorum. Gerisi fasafiso.

Sustuğumu görünce gülümsedi. Yorulmuştu. Asansör kapısının karşısındaki sandalyeye oturdu. Bir süre dinlendi. Sonra sürdürdü sözlerini;

-      Evet çok şey değişti. Hayat eskiye göre çok daha farklı yaşanıyor. Ama insan değişmedi. İnsan aynı insan. Tiyatro değişmedi. Hamlet, Othello, Kral Lear, Lisistrata  hala oynuyor. Dekor, kostüm kadro değişti ama oyunlar, roller değişmedi.

“Peki değişen ne o zaman?” diye sordum. Hafiften öfkelendiğini hissetim. Kafasını kaldırdı, gözlerimin içine baktı;

-      Moliere’in “Hastalık Hastası”  oyunu yada Feraizcizade Mehmet Şakir’in ondan uyarladığı “Evhami” adlı oyunu bugün de sahneleniyor ve aynı lezzet ile izleniyorsa söyler misin bana değişen ne? Dışı değişse de insanın içi değişmedi diyorum sana.

Yorulmuştu. Nefes nefeseydi. 

-      Yaşlandığım için hastanelere çok gidip geliyorum. Hastane ortamına alışabilmek için genellikle bir tiyatro sahnesinde olduğumu ve Molier’in hastalık hastasını oynadığımı düşünürüm. En ufak bir yakınmam için tahliller ve tedaviler üreten doktorların yer aldığı bir oyunun içinde buluveririm kendimi. Ama bugün bunu istemiyorum.  

Asansörün kapısının açıldığını görünce ayağa kalktı.

-      Bugün burada 76 yaşındaki kızına her şeye rağmen iyi olduğu mesajını vermeye çalışan, ona şükran duyan babayı oynamaya çalışıyorum. Kızım da yaşına ve hastalıklarına rağmen bana aynı oyun ile karşılık veriyor. Hissediyorum, perdenin inmesine de az kaldı. Buna da şükür.   

Asansörden çıkan yaşlı ve yorgun görünen hanımefendinin yüzü babasını ayakta karşısında görünce aydınlandı. Sevgiyle kucaklaştılar. Kızının koluna girip biraz öncesine göre daha dik ve dinç adımlar ile odasına doğru yürüdü.

 

 

Dr.Mehmet Uhri

 

 

 

Son nefesini bu görüşmeden bir kaç gün sonra 5 Haziran 2004′te görev yapmakta olduğum Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde kızının kollarında veren alkışlar ile uğurladığımız duayen tiyatrocu sayın Necdet Mahfi Ayral’ın anısı içindir.

Leyleğin Ömrü

Cumartesi, Mayıs 28th, 2011

img_4953“Ye bu üzümden doktor bey, korkma. Bunun içi de dışı gibi kırmızıdır. Yani içi dışı birdir, yiyeni de kendine benzetir” diyerek üzüm tabağını önüme uzattı. Orta Anadolunun yerel  üzümlerinden olduğunu tanelerinin pek büyümediğini ancak kokusu ve lezzeti ile tanındığından söz etti. Yakalandığı hastalık yüzünden ağır bir ameliyat geçirmiş akciğerinin yarısı alınmış üstüne şua ve ilaç tedavisi görmüştü. Tedavi süreci yoluna girmiş hastamız da ancak toparlamıştı. Israrla Şile yakınlarındaki mütevazı evine davet etmiş bir Pazar sabahı ailecek misafirleri olmuştuk.  Şehirden uzaklaşmış olmanın verdiği özgürlük hissi hastamızın eşinin hazırladığı lezzetli kahvaltlıklarla birleşip keyifli bir gün yaşamamıza yol açmıştı. Kahvaltı sonrasında hastamızın hanımı üzüm ikram etmiş tok olduğumuzu söyleyince üzümü yukarıdaki sözlerle öven hastamız ısrarcı olmuştu.

img_4956Geçirdiği ameliyatın izleri yeni kapanmaya başlamıştı. Henüz eskisi kadar rahat nefes alamadığından yakınıyordu. Tüm bu yaşananların sorumlusu olan sigaradan ise tanı konulduğundan beri uzak duruyordu.

Ellili yaşların ortalarında böylesine zorlu bir hastalığa yakalanmış olmayı uzun süre kabullenememiş hatta bir ara intihar edeceğinden korkmuş hastaneden gitmesine izin vermemiştik. Güneşin ısıttığı bahardan yaza geçilen günlerdeydik. O kadar yemeğin üzerine yürümek gerektiğini söyleyip yola koyulduk. Ağaçlar taze yeşillenen dalları ile baharı karşılamış yaza hazırlanıyordu. Hastalığından söz etmek istemese de durumunu değerlendirme amacıyla ne kadar yürüyebildiğini, kaç kat merdiven çıkabildiğini sordum. Cevap vermek istemedi.

-      Ben bu hastalığı unutmaya çalışıyorum, sorular sorup hatırlatmasan olmaz değil mi?

-      O zaman en büyük hatayı doktorunu evine davet etmekle yapmışsın. Bırak da gelmişken işimi yapayım.

-      Bugün Pazar ve sizleri özellikle tatil günü çağırdım. Tatilde iş olmaz, bırak şimdi işi gücü şu ağaçların güzelliğine, doğadan fışkıran tazeliğe bak. Biz gelip geçeceğiz ama her bahar bu topraklar canlanıp yeşerecek, gelincikler çiçeğe duracak. Tadını çıkar.

-      Hastanede yatarken hiç böyle değildin. Hatta intihar edeceğinden korkuyorduk. Halbuki tedaviye en büyük katkıyı hastanın morali sağlıyor. Ne oldu nasıl oldu da attın bu karamsarlığı? Söyle biz de diğer hastalarımıza uygulayalım.

Cevap vermedi adımlarını sıklaştırarak yol kenarındaki ormanlık alana yöneldi. Bir süre sessizce yürüdü. Ne yaptığını anlamamıştım. Kayın ağaçlarının arasına girip peşinden gelmemi istedi. Kısmen yanmış görünümde bir ağacın kenarında durup gövdesini elleriyle okşadı.

-      Ameliyattan hemen sonraydı. Şua tedavisine başlanmamıştı. Temiz hava önermiştiniz ben de buraya kaçmıştım. Yaşadıklarımın şokunu atlatamamıştım. Yitip gitmekten kaybolmaktan korkuyordum. Üstelik yaşadığım hayata bakınca şehirde ordan oraya koşuşturmadan başka birşey göremedim. Leylekler gibi ömrümü yollarda tüketmiştim. Acılar içinde tükenerek ölmektense intihar etmeyi düşündüğüm anlar da oldu. Akşamüstüydü, yürüyüş yaparkan yağmura başladı, giderek hızlandı. Adımlarımı hızlandıracak takadim yoktu. Öylece ıslanarak yürürken buraya bu ağaca yıldırım düştüğünü gördüm. Onca sağanak yağışa rağmen ağacın bir kısmı alev alıp yandı. Yanına gitmeye korktum.

-      İyi ki size bir şey olmamış.

-      Ertesi gün hava açınca kalkıp yanına gittim. Uç dalları dökülmüş gövdesinin büyük kısmı yanmış ve yarılmıştı. Ağacın başına gelenleri kendi durumuma benzettim. Bir teşhis koydunuz ve ameliyat yaptınız yıldırım düşen bu ağaç gibi oldum. Ciğerim yarısı gitti, bedenim harap oldu.

-      Peki sonra ne oldu?

-      Sonrasında şua tedavisi ve ilaç tedavisi ile iyice hırpalandım. Moralim hiç düzelmedi. Hep daha kötü olacak diye bekledim. Geceleri uykuya yattığımda bir daha uyanmadan uykumda ölmek için dua ettim. Birkaç ay sonra buraya tekrar geldiğimde ilk işim bu yıldırım düşen ağacın yanına gitmek oldu. Doğrusu yıkılıp gitmiş olmasını bekliyordum. Baktım ki ayakta duruyor ve hatta yeni filizlerle baharın gelişini karşılıyor kendimden utandım. Tepesine yıldırım düşmüş olmasına karşın bu ağaç dimdik durabildiğine göre benim haydi haydi durabilmem gerekiyordu.

-      Yani?

-      Yani moralimi kazandıran bu ağaç oldu. Utandırdı beni. Geçip gidenin hesabını yapmayı bırakıp hayata yeniden tutunmamı sağladı. Korkuları aşıp içimdeki canlılığı gösterdi, bu ağaç. Hastalarınızın hepsini alıp buraya getiremiyeceğinize göre arada bu fakirin yaşadıklarını anlatın belki birilerinin işini görür.

img_4954

Ağacın gövdesini eliyle okşamayı sürdürdü. Gerçekten de yarıdan çoğu yanmış ve yarılmış olmasına karşın kayın ağacı sağlam yanından çıkan dallarla ayakta durmayı başarmış görünüyordu. Yürüyüş yormuş ve nefesi sıklaşmış olsa da neşesini yitirmemişti. Bir süre daha yürüdükten sonra “Hanım tatlı yapmıştı, çayı da tazelemiştir. Geç kalırsak üzülür dönelim artık” diyerek geri döndük. Çayı tatlıyı bilmem ama masada kalan son lezzetli üzüm salkımı için kızımla çekişme yaşayıp paylaştık. O gün diğerlerinden çok daha uzun ve farklı bir Pazar günü olmuştu. 

Bir yıl kadar sonraydı. Hastamızdan uzun süre haber alamayınca biraz da endişelenerek telefon açtım. Sesimi tanıyıp neden aradığımı sordu ben de yıldırım düşen ağacı merak ettiğimi söyledim. ”Merak etme doktorcum, ağaç ayakta ve olabildiğince iyi” dedi. Bir süre hal hatır sorup konuştuk. Sesi yorgun geliyordu. Telefonu kapatırken kısa bir sessizlik oldu sonra “Bir şey soracaktım. Aynı yere iki defa yıldırım düşmez diyorlar, doğru mu?” dedi. Cevap vermemi beklemeden telefonu kapattı.   

 

Dr. Mehmet Uhri

İnsan Sıcağında

Pazartesi, Mayıs 9th, 2011

sarilmaa“Bırakın sarılayım dedeme. İyileştirmiyor, eve de göndermiyorsunuz. Ne olur bırakın yanında kalayım, sarılayım dedeme” sözleri ile ağlamaya başladı. Hastamız yaşını almış emekli hukukçulardandı. Hastalığı vücudunu sarmış, tıbben yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Durumun farkındaydı ve kabullenmiş görünüyordu. O gün annesi ile birlikte ziyaretine gelen torun bu sözlerin ardından dedesine sarılıp ağlamaya başlayınca dedesi saçını okşayarak teselli etmeye çalıştı.

Hastamız son günlerini evinde geçirmek istemiş ancak yakınları yeterli tıbbi bakım sağlayamayacakları endişesiyle engel olmuştu. Akıntıya kürek çekildiğinin hepimiz farkındaydık. Perde inene kadar herkes üzerine düşen rolün hakkını vermeye gayret ediyordu. Gelen torun ilkokul çağlarında cin gibi bir veletti. Sıkı sıkı sarıldığı dedesini bırakmadan burnunu çekerek “Geçen defa gelirken çikolata getirmiştim. Onu da yasaklamış, yedirmemişsiniz. İlaç vermiyorsunuz hiç olmazsa çikolata verseydiniz. Belki iyi gelirdi” dedi. Dedesi torununun saçlarına sessiz bir öpücük kondurup kızının elini tuttu bakıştılar.  

-      Doktor bey, torunumla ara sıra evdekilerden gizli çikolata yeriz. Bilirsiniz, insanı sakinleştirir iyi gelir. Torunum iyi geleceğini düşündüğü için getirmişti o çikolatayı. Yasak olduğunu duyunca çok üzülmüş.

-      Anlaşılan torununuz size çok düşkün.

-      Elimde büyüdü kerata. Zamanla oyun arkadaşı olduk. Eskinin oyunları kesmiyor bu zamaneleri. Yeni bilgisayar oyunlarını bana hep o öğretti. Gerçi hastalık yüzünden çoktandır oyun da oynayamıyoruz.   

Torunu sözleri doğrularcasına başını salladı. Bu arada hemşire hanım tansiyon ölçmek için  dedeyle torun arasına girmek istedi. Torun sarılmasının bitmediğini, ayrılmak istemediğini söyleyip daha da sıkı sarıldı. Annesi müdahale etmek istedi. Hemşire hanımdan tansiyonu daha sonra ölçmesini rica ettim. Biten serumu değiştiren hemşire hanım odadan çıktıktan sonra hastamız torununu işaret ederek;

-      Sarılmak, doktor bey. Torunuma ilk olarak sevdiklerine sıkı sıkı sarılmayı, sarılmanın her şeye iyi geldiğini öğrettim. O da şimdi beni iyileştirmek için sarılıyor.

-      İyi de, sarılmanın iyi geldiğini nereden biliyorsunuz?

Sevgi dolu gözlerle torununa baktı, saçlarını okşadı. Sonra kafasını kaldırıp gülümsedi.

-      Hadi ama, siz de bilirsiniz iyi geldiğini. Eskiden tıp bu kadar gelişmiş değildi. Çok değil elli yıl önce sıtmadan, tifodan, koleradan kırılırdı insanlar. Neden öldüğü bile anlaşılmazdı. O yıllarda siz hekimler hem savcıydınız hem hakim. Teşhis koyar, karar verir, tedavi ederdiniz. Teşhise dayalı tıp gelişip kanıta dayalı tıp haline gelince sizler de unuttunuz eskinin alışkanlıklarını. Hepiniz hakimliği bırakıp kanıt kovalayan savcılara benzediniz. Elinizde kanıt olmayınca teşhis de yok sanıyorsunuz.  

-      Yani?

-      Bunca tahlili, hastalığımın ne olduğunu bildiğiniz halde elinizde kanıt olsun diye yaptırdığınızı bilmiyor muyum? Her neyse, eskinin alışkanlıkları batıl inançları unutuldu ama hepten yok olmadı. Hastane koridorlarında bekleyen insanlar tıp ne kadar gelişirse gelişsin dua okumayı bırakmadı.

-      Tamam da bunların sarılmakla ne ilgisi var?

-      Tam tıbbi açıklaması olmasa da sarılmak çikolata gibidir. İnsan sıcağını hissedebileceğiniz sevgi dolu bir sarılma sakinleştirir, huzur verir. Gerçi o da unutuluyor ama torunuma öğretmeyi ihmal etmedim. Şu anda o da sizin gibi işini yapıyor, sarılıyor.

Torununun parlak siyah saçlarına bir öpücük daha kondurdu. Torun kafasını kaldırmadan sessizce sarılmayı sürdürüyordu. Hastamız da bir koluyla torununa sarılıp eskiden insanların birbirinden bu kadar uzak olmadığını, ısınabilmek için mahallelerin sıkışık, evlerin ise küçük olduğu, insan sıcağının iyi hissedildiği zamanları anlattı. Ülke zenginleşip ısınmanın sorun olmaktan çıkmasıyla evlerin büyüdüğünden, mahallelerin ise sitelere dönüştüğünden söz etti. Mekanlar büyüdükçe aynı ev içinde yaşayan insanların bile birbirinden uzaklaştığından, insan sıcağını unuttuğundan yakındı.

-      Şu torunumun bile kendine ait kocaman odası var. Hani gözüm yok ama ailecek bir aradayken evde herkes odasına çekilip birbirinden uzak durabiliyor. Her odada televizyon olunca akşamları evde anlamsız bir sessizlik yaşanıyor. Yemek saatinde bile bir araya zor geliyor insanlar.

-      Peki siz ne yapıyorsunuz?

-      Ne yapacağım? Elimden geldiği, nefesim yettiğince onları bir arada tutmaya çabalıyorum. Eskiden hayli sert bir hakimdim, ciddiydim. Yaşlandıkça yüreği yumuşuyor insanın. Şimdi insanların yakın durması sarılıp kucaklaşmasının gereğine inanıyorum. Onlara, birbirine yakın olmanın, insan sıcağını hissetmenin sağlığın kaynağı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Yorulmuş halsizleşmişti. Yatağında doğrulmak istedi, gücü yetmedi. Kızıyla birlikte koluna girip yastıklarını düzeltip doğrulmasını sağladık. Nefes nefese kalmıştı. Biraz dinlenip kolundaki serumu işaret ederek “Hastaneler insanları iyileştirse de insan sıcağını hissetmesi için pek uygun yerler değil. Kızım çok itiraz ediyor ama biraz da bunun için şu son günlerimde evimde sevdiklerimle olmak onların sıcağını hissetmek istiyorum” dedi. Onları baş başa bırakıp odadan ayrıldım. Kısa süre sonra biraz da hastamızın ısrarı ile taburcu oldu.

Birkaç ay sonra hastamızın kızını servis çalışanlarına sessizce çikolata dağıtırken gördüm. Kimse bir şey sormadı ama durumu anlamıştık. Kutunun üzerine hastamızın sağlığında yazıp bizler için bıraktığı “Kendinizi iyi hissetmelisiniz. Teşekkürler, hoşça kalın.” yazılı bir not iliştirilmişti.    

 

Dr. Mehmet Uhri

Görev Günlerinden

Pazartesi, Nisan 25th, 2011

gorevMeslektaşımız o sabah öfke içinde doktor odasına girdi. Çok sinirliydi. Elindeki sarı zarfı gösterip hastane idaresinin hak etmediği halde kınama ceza verdiğini söyledi. Elinde zarfı sallamayı devam ederek “böyle bir devletin memuru olduğum için kahroluyorum. İdare tarafından kınama cezası verilerek sicilimi bozuyorlar. Seneye şef muavinliği sınavında bu sicil yüzünden başarısız olursam hesabını kim verecek?” diye söylendi.
Parlak kariyeri olan son derece çalışkan ve alanında bilgili doktor hanımın öfkesini dindirmek mümkün görünmüyordu. O hırsla istifa yazısı yazmakta olduğunu görünce o ana kadar koltuğunda sessizce gazetesini okuyan emektar doktor abimiz yanına gelip sırtını okşadı. Sakinleşmesi gerektiğini, öfke ile hareket etmektense bir gün bekleyip sakinleşip hareket etmesinin daha iyi olacağını söyledi.
Gelen çaylar ile bizimkinin başına toplanıp olanları anlatmasını istedik. Doktor hanım gece ateşlenen dört yaşındaki çocuğu yüzünden bir sabah mesaiye gelemediğini, telefon açıp hastalar için öğleden sonraya randevu verilmesini ve idareye de bilgi verip gerekirse yarım gün yıllık izninden düşülmesini istediğini, aldığı yarım gün izin yüzünden soruşturma konusu olduğunu anlattı. Aynı gün hükümetin sağlık politikalarını protesto amacıyla hekimlerin iş bırakma eylemiyle çakışan yarım günlük iznin başlangıçta sorun olmadığını ancak bakanlığın eylem hakkında açtığı soruşturma kapsamında o gün işe gelmeyenler için hem idari hem adli soruşturma başlatıldığından söz etti.
    - Savunma istediler. O gün kızımın hasta olup ateşlendiğini tedavisini düzenleyip başında beklediğimi daha sonra hastaneye gelip mesaime devam ettiğimi anlattım. Kızımın hastalığı ile ilgili rapor veya hastane kaydı gösterememem üzerine savunmamı yeterli görmeyip kınama cezası vermişler. Diğerlerine verilen cezalar yanında hafif bir ceza ile atlattığıma da şükretmem gerekiyormuş. Öyle dediler. Çıldırmak işten değil.
    - Ortada suç olmadığını söylemediniz mi?
    - Söylemez miyim? Sonuçta mesaiye neden gelmediğim konusunu belgeleyemediğim gibi o gün memur eylemine istemesem de katılmış görünüyormuşum. O sabah izin için arayıp bilgi verdiğim başhekim muavini arkadaşıma da suç ortaklığı yapmaması konusunda üstü kapalı gözdağı verip susturmuşlar. Terör değil de nedir bunların yaptığı?
Sesi hiddetliydi. Susup çaylarımızı yudumladık. Gerçekten hırslanılmayacak gibi değildi. Çantasındaki kitapları gösterdi. 
    - Hiç, ama hiç ceza almamış okullarını dereceyle bitirmiş ailemin iftihar ettiği bir öğrenciydim. Çok yüksek puan alıp girmiştim tıp fakültesine. Çalışkanlığım ile sevilen, hile hurda bilmeyen sicili temiz biriyim. Bir gün dahi okul kırmışlığım, kahveye takılmışlığım yoktur. Bu mesleğe hayatımı verdim ben. Çocuğum doğduğundan beri doğru dürüst anne yüzü görmedi. Gece gündüz çalıştım. Bir yarım gün, sadece yarım gün anneliğim tuttu, bütün gece ateşlenmiş kızıma kıyamadım. Bana “anne gitme ne olur bu sabah yanımda kal birlikte uyuyalım” dedi. Şimdi mesleğim ile ilgisi dahi olmayan bir konu yüzünden beni cezalandırmaya, sicilimi bozmaya çalışıyorlar. İnanın sokağa çıkıp bağırmak geçiyor içimden.
Bizim emektar doktor abimiz yanına gelip tekrar sırtını okşadı.
    - Sakin olmalısınız, doktor hanım. O kadar saf ve temizsiniz ki devleti de kendiniz gibi sanıyorsunuz. Halbuki hepimiz görüyoruz devletimiz, paranoyaları olan şizoid bir ruh hali içinde. Sürekli olarak birilerinin onu bölüp parçalayacağından, arkasından kuyusunu kazdığından, başına çorap ördüğünden korkuyor. Herkesi ama herkesi gözetim altında tutmak istiyor. Sağlık kurulu raporu ile sağlıklı olduğunu kanıtlayarak işe aldığı kendi memurundan bile yeri geldiğinde kendine kötülük geleceğinden endişe ediyor. Öyle ki, suçlu olduğunuzu kanıtlamak yerine sizin suç işlemediğinizi kanıtlamanızı bekliyor. O sabah neden gelmediğinizi belgelemeyince de paranoid hezeyanlarına kapılıp suça iştirak ettiğinize hükmediyor. Fark edin artık, böyle bir devletle yaşıyoruz.
    - İyi de buna bir şey yapmak gerekmiyor mu? Böyle nasıl yaşanır?
    - İşin kötüsü de orada. İnsanlar böyle şizoid paranoid bir devlet ile yaşamaya alışmış görünüyorlar. Çevrendekilere bakarsan çoğumuzun aslında işlemediği suçlar için zan altında kalmaktan korkup doğruları söylemeden durumu idare etmekte olduğunu görürsün. Baksana herkes aslında, bilmeden bir suç işlemişimdir gün gelir beni de yakalarlar düşüncesiyle suçluluk duygusu içinde dolanıp duruyor ortalıkta. Sizin bu haklı davanızda meslektaşlarınız bile kenara çekilip sesini çıkarmıyor.
    - Yani?
    - Yani bu ülke böyle bir tımarhane işte. Aklıselimle hareket eden doğruyu söyleyenlerine eziyeti reva gören, kendine ayna tutup ne olduğunu gösterenlere tahammül edemeyip ortadan kaldıran insanların yaşadığı bir tımarhane. Üstelik hepimiz tımarhanede doğup büyüdüğümüz için böyle yaşamanın normal olduğunu sanıyor, çocuklarımızı da böyle yetiştiriyoruz.
Kederli gözlerle bizlere baktı. Doktor hanımın istifa mektubu yazmaya hazırlandığı kağıt ve kalemi alıp sakinleştikten sonra yazması gerektiğini söyleyerek cebine koydu. Kendini üzmemesi gerektiğini, başarılı hekim ve çok iyi bir anne olarak kendinden emin olması gerektiğini, idarenin yanlışından dönmese bile çamura bulanmış altının değer yitirmeyeceği gibi kendinin de değerini yitirmeyeceğini söyleyip teselli etti. Ayağa kalktı. Odadan çıkmadan geri dönüp “Doktor hanım bence burada yaşananlar burada kalmalı. Sıkıntınızı öfkenizi umarım eve yanınızda götürüp o çok sevdiğiniz kızınızın canını sıkmaz, çocuk yaşta anlamadığı bir suçluluk duygusuna kapılmasına yol açmazsınız” dedi. Gazetesini koltuğun altına sıkıştırıp odadakileri selamladı. Arkasında sessiz bakışlar bırakarak uzaklaştı.

Dr. Mehmet Uhri

Yollarda Kaybolmadan

Çarşamba, Nisan 20th, 2011

yollarda-3Hastaneye getirildiğinde bilinci kapalıydı. Geçirdiği beyin kanaması nedeniyle yoğun bakıma alınmıştı. Kritik saatler yaşanıyordu. Hanımı ve çocukları yoğun bakımın kapısından ayrılmıyor, kapı her açıldığında ayağa kalkıp soran gözlerle yaklaşıyor sonra susup oturuyorlardı. Anneleri ara sıra çocuklarına sarılıyor, en küçükleri olan kumral kız çocuğu annesini bırakmadan sessizce ağlıyordu. Ara sıra ayağa kalkan yetişkin iki oğlu ise gözyaşlarını gizlemek için camdan dışarı bakıp iç çekiyordu. Yaşanan kritik saatlerin ve söyleyecek söz bulamamanın endişesi ile yoğun bakım çalışanları gerekmedikçe dışarı çıkmamayı tercih ediyor, çıkanlarsa hızlı adımlarla gözen kayboluyordu. Benzer durumdaki hastalar için deneyimlerimiz pek olumlu olmasa da moralimizi yüksek tutmaya çalışıyorduk.
Riskli bir ameliyat ile hastanın sağ kalma şansı arttırılabilirdi. Ancak ameliyat kararını verebilmek için riskleri anlatıp ailesinden onay almak gerekiyordu. Hastanın ameliyat masasında hayatını yitirme olasılığı yanı sıra bitkisel hayatta kalma olasılığı da yüksekti. Şefimiz aileyi odasına çağırıp bilgi verdi. Yine aynı sorgu dolu gözlerle biraz da sabırsızlanarak sessizce dinlediler. Planlanan ameliyatın yüksek risklerini, sağ çıkamayabileceğini, yoğun bakım şartlarında solunum cihazına bağlı olarak yaşatabileceğimizi ancak beyin hasarının kalıcı hale gelerek bilincin geri dönmeme olasılığının yüksek olduğunu anlatıp ameliyat için onay verip vermeyeceklerini sordu. Ameliyat sırasında veya sonrasında beyin ölümü gerçekleştiği takdirde organ naklinin de gündeme gelebileceğini vurguladı.
Kızları organ nakli sözlerini duyunca annesine daha da sıkı sarılıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Oğulları birbirilerine bakıp ikisi de böylesine riskli bir ameliyatı istemediklerini, bitkisel hayatta bile kalsa babalarını sağ görmek istediklerini söylediler. O ana kadar sessizce metanetle konuşmaları dinleyen anne eliyle oğullarını susturdu.

-       25 yıllık kocamın, çocuklarımın babasının hayatı hakkında karar vermemizi istiyorsunuz, doktor bey. Allah göstermesin ama, içerideki sizin yakınınız olsaydı ne karar verirdiniz?

-      Anlıyorum. Bu çok zor bir karar. Ameliyat yapılacaksa bir kaç saat içinde başlamamız gerekiyor. Yoksa ameliyat şansını da yitireceğiz. Benim yakınım olsaydı bilinci kapalı hatta bitkisel hayatta kalma ihtimalini de göz önüne alarak az da olsa kurtulabilme şansını vermeyi düşünür, ameliyat yapılmasını isterdim sanırım. Ama dediğim gibi bu çok zor bir karar. Ameliyatın riski çok yüksek. Bu halde kalıp yaşamasındansa tedavi şansı vermek veya hastamızı kaybetmek arasında tercih yapmak gerçekten çok acımasızca bir seçim.

yollarda-2Kadın çocuklarına baktı. Kızı ağlamayı sürdürüyordu. Başörtüsünü açıp düzeltip tekrar bağladı. Sonra kararlı ve tok bir sesle “ O zaman ameliyata onay veriyor sorumluluğu üzerime alıyorum. Bana onu geri getirin, doktor bey” dedi. Oğulları ayağa kalkıp annelerinin kararına itiraz ettiler. Babaları ölürse sorumlu olacağını söylediler. Her ikisi itirazlarını dile getirirken ağlamaya başlamışlardı. Anne kararlı görünüyor oğullarına bakmıyordu. Hocamız gereken evrakı imzalattıktan sonra ameliyat hazırlıklarını başlattı. Ameliyat sırasında kan gerekeceğini belirterek hastamızın oğullarının eline verdiği kan istek belgesi ile hastanenin kan bankasına yönlendirdi. Kadın odadan çıkmadan hocamızın yanına gitti, ellerini tutup “onu bana geri getirin, doktor bey” dedi. İlk kez ağlarken görüyorduk. Şefimiz sakinleştirmek için biraz konuşturmaya çalıştı. Kadın arada göz yaşlarını silerek bunca yıllık eşinin kamyon şoförlüğü yaptığını hayatının yollarda geçtiğini hep uzaklarda olduğunu anlatıp çocuklarına pek babalık yapamadığından yakındı.

-      Oğullarıma kızmıyorum. Ne de olsa onlar babasız büyüdüler. Babalarını çok severler ama o hep uzaklardaydı. İhtiyaç duyduğu zamanlar hep yollardaydı babaları. Ne okula başladıklarını görebildi ne de karne aldıkları günler yanlarındaydı. Hep yollarda hep uzaklardaydı.

-      Sizin için de çok zor olmuş olmalı.

-      Başlangıçta ona çok kızıyordum, doktor bey. “Madem böyle bir işin vardı, neden evlendin, neden çocuk istedin, hayatımızı kararttın” diye ona çok söylendim. Bencillikle suçladım. Bir ara evi terk etmeye bile kalktım.

-      O ne yaptı?

-      Hiç bir şey söylemez, pek konuşmazdı. Evi terk etmeye kalktığım akşam diz çöküp ağlayarak özür diledi. Hayatının yollarda geçtiğini. Her gün bir başka şehirde olup sonra tekrar yola koyulduğunu. Yalnız ve hep yollarda olmak yüzünden kaybolmaktan korkup evlendiğini söyledi. Dönüp geleceği, kök salacağı bir yer olması gerektiği için evlenip çocuk sahibi olduğunu yollarda kaybolma hissini ancak böyle hafifletebildiğini anlattı. Gitmemem için yalvardı. Nereye giderse gitsin hep eve geri döndüğünü bunun onu hayatta tuttuğunu söyledi. Onu terk edemedim.

-      Peki ya çocuklarınız. Onlar da böyle mi düşünüyor?

Eteğine sarılan kızına sevgiyle baktı. Saçlarını okşadı.

-      Onların karar vermesi için erken. Onlar babalarına her zaman uzak oldular ve bu yüzden kırgın ve öfkeliler. Bugün babalarını anlamalarını beklemiyorum. Ama onun sayesinde okuyup meslek sahibi oldular. Bizimki baba olarak hayatlarında önemli bir yer edinemedi ama onları eğitimsiz de bırakmadı. Kendi gibi olsunlar istemedi. Gün gelir anlar affederler umarım.

yollarda-1

Şefimiz yanına gelip sırtını sıvazladı. Ameliyatın risklerini tekrar hatırlatıp elinden geleni yapacağını söyledi. Kadın kararlı gözlerle şefimize bakıp “O yollardaydı ama hep geri döndü, doktor bey. Şimdi yine bir yolculukta ve biliyorum o yine ne yapıp edip bana geri dönecek. Bu halde bırakırsam bitkisel hayatta kalıp hiç geri dönemeyecek, yollarda kaybolacak. Onu böyle bırakamam. Ne olur yardım edin. O hep bana döndü, yine dönecek.” dedi. Kızına sarılıp odadan çıktılar.
Zor bir ameliyat oldu. Hastamıza bu son yolculuğunu tamamlayıp yollarda kaybolmadan evine dönebilme fırsatını zor da olsa verebilmiş bilincini geri getirebilmiştik. Eskisi kadar sağlıklı olmasa da ailesi ile birlikte geçireceği uzun bir emeklilik ve rehabilitasyon dönemi bekliyordu, onları.

Dr. Mehmet Uhri