Archive for the ‘Tamirhaneden’ Category

Heves Kuşu

Perşembe, Ekim 5th, 2017

img_9555Hastanemizin bu seferki konuğu 70′li yaşların ortalarında hiç okula gitmemiş bir köy kadınıydı. Yaşına göre dinç görünse de ilerlemiş yaşın getirdiği sorunlara eklem ağrıları da eşlik ediyor hareket etmede zorlanıyordu. Çocukları annelerinin üzerine titriyor her gece sırayla yanında kalıyorlardı. Hastamız ise onca rahatsızlığına karşın hastanede kalmak istemiyor “beni köyüme götürün” diye söyleniyordu. İlk izlenimlerimiz aksi, nemrut ve inatçı ihtiyarlardan olduğu yönündeydi. Ancak her daim gülen yüzü ve sakin tavırlarıyla kısa sürede hepimizi tavlamayı başardı. Hastane kuralları ona göre değildi. Yatağında durmuyor, kendini iyi hissettiği zamanlarda odasını terk edip hastane içinde gezinmesi sorun oluyordu. Geceleri nöbetçi hemşirelerle muhabbet ettiklerini, yemek tarifleri verip hatta uygun olan durumlarda yemek bile yaptıklarını sonradan öğrendik. O küçücük hemşire odasında elektrik ocağında kaynattıkları sütten yoğurt mayalayıp ertesi gün servis çalışanlarına ikram ettiklerine de şahit olduk.

Midesine dokunduğunu söyleyip hastane yemeğini yemiyor, çocuklarının dışarıdan getirttiği lokanta işi yemekleri de beğenmiyordu. Hastane bahçesinden topladığı otları kaynatıp hazırladığı yoğurtla yediğini de çok sonra öğrenecektik.

Hastane kurallarına uymaması sorun olsa da bir şekilde kendini sevdirmişti.

O akşamüstü kalp çarpıntısı ve tansiyon sorunu yaşanınca monitöre bağlayıp serum vermek zorunda kalınmıştı. Bu durum yatağa bağlı kalmasını gerektiriyordu. Tüm bunlardan o nöbet akşamı hastamız kendini biraz iyi hissedince kalkmak istediğini söyleyip serumunu çıkarmaya çalışması ve servis hemşiresinin yardım istemesi ile haberim oldu. Yanına gittiğimde yatağında doğrulup “ben iyiyim, çocuklara söz verdim, kalkmam gerek” diyerek ellerime sarıldı. Meğer bizimki karşı koridordaki çocuk kliniğine de arada gider gelir, hatta akşamları yatmadan önce çocukları oyun odasında toplayıp masal anlatırmış. O gece de çocuklar masal için söz vermiş. Tansiyon ve nabzı normale dönmüştü. Gerçekten de durumu stabil görünüyordu. Gerekli önlemleri alıp birlikte gitmek ve çok uzatmamak şartıyla karşı koridora geçtik. Kızı da bizimle birlikte geldi. Gerçekten de çocuklar anneleri ile birlikte oyun odasında masalcı nineyi bekliyorlardı.

Anlattığı masal, kuşların liderlerini aramak için yola koyulmalarını, gelip geçtikleri yerleri ve başından geçenleri anlatan bilinen bir destandan uyarlanmış görünüyordu. Çok da güzel anlatıyor, jest ve mimiklerle ilgiyi üzerinde tutmayı başarıyordu. Masal bitip çocuklar anneleri ile birlikte odalarına çekilince kızının kolunda servise doğru yürümeye başladık. Yorgun olmasına karşın yüzü yine gülüyordu.

- Bu masalı nereden biliyorsunuz? Bildiğim kadarıyla okumanız yazmanız da yok.

- Anneannem anlatırdı. Daha doğrusu bizim aile içinde hep anlatılan bir masaldır. Ben de fırsat buldukça anlatırım. Masallar anlatıldıkça yaşarmış. Anlatmak lazım.

Odasına vardığımızda yorgunluğu hissediliyordu. Tekrar monitöre bağlayıp serum takmamıza ses çıkarmadı. Kızı yastığını düzeltirken “bu benim en küçük kızım, tekne kazıntısı dediklerinden. Çok duygusaldır, masal dinlerken bile ağlayıverir. Evlenemediği için mi yanımda kaldı yoksa beni bırakmamak için mi evlenmedi bilemedim doğrusu” deyince kızı “aman anne, başlama yine” diye söylendi. Utanıp yanaklarının kızarmış olduğunu görünce annesi “Mahçup kuşum benim” diyerek kızına sarıldı.

- Doktor bey, daha çok kalacak mıyım? Köyüme dönmek istiyorum, bırakmıyorlar.

- Yaş ilerleyip beden yaşlanınca kolay değil. Bir yer iyileşse öbür taraf bozuluyor. Anlaşılan, bir süre daha buradasın. Hem ne edeceksin köy yerinde? Orada doktoru nereden bulacaksın?

- Biliyorum ama yine de heves işte. Hani az önce çocuklara anlattığım masalda geçen kuşlar var ya; onlar aslında hepimizin içinde yaşıyor. Zaman içinde bir bir ölseler de bazıları hayatta kalmayı başarıyor. Benim heves kuşum ölmedi. Diğerleri pek eşlik etmeseler de yaşama hevesim hala uçmak istiyor.

- Sana eşlik etmeyen, yani içinde olup da artık yaşamayan kuşlar hangileri?

- Yaş kemale erince insan ilk önce mahcup kuşunu yitiriyor, elalemi umursamaz oluveriyorsun. Hayal, hayret, tereddüt ve kaygı kuşları da çok dayanmıyor. Hayal kurmadığın gibi gereksiz kaygılardan kurtuluyor görüp geçirdikçe hayret etmemeyi de öğreniyorsun. Tereddüt etmeden bildiğin gibi yaşıyorsun. Sağlığından gayrı kaygı duymaz oluyorsun. O yüzden doktorlar hariç kimseye eyvallahın olmuyor, çocuklarına bile.

- İyiymiş.

- Bunlar iyi yanları. Ama içinde yaşayan diğer kuşlardan ayrılmak veya onları yaşatmaya uğraşmak hiç kolay değil.

- Hangileri onlar?

- Azad kuşu ısrar kuşundan önce ölürse sana yapılan kötülükleri affetmen hiç kolay olmuyor. Kimseyi azad edemiyor, affetmiyorsun. Ve ne yazık ki azad kuşu vefa kuşu ile birlikte hep erken ölenlerden.

- Geriye ne kalıyor?

- Korku kuşu hatıra kuşu ile birlikte ölene kadar seninle yaşıyor. Bilirsin, yaşlandıkça hayat kısa görünmeye, günler birbirine benzemeye başlıyor. O zaman hatıra kuşunu izliyorum. O kanat çırptıkça geçmişi hatırlıyor, oyalanıyorum. Ha bir de yaşlanınca huyu değişir aksi olur derler ya insanlar için; sevgi ve şevkat kuşları ölenler için söylerler bunu. İçimdeki sevgi ve şevkat kuşlarının yaşıyor olmasını çocuklarımın varlığına borçu olduğumu düşünüyorum. Hissettiğim kadarıyla arzu ve sevinç kuşları can çekişse de yaşamaya çabalıyor içimde.

- Yani?

- Yani içimde hangi kuşlar hayatta kaldı çok emin olmasam da heves kuşunun yaşadığını ve o kanat çırptıkça yaşama heyecanımın ayakta olduğunu söyleyebilirim. Çocuklara masal anlatacağım diye heves ettim içimdeki heves kuşu kanatlarını öyle bir çırptı ki az daha yataktan kalkamayacaktım. Allah sizlerden razı olsun doktor bey oğlum.

img_9916O gece onları ana kız baş başa bırakıp yanlarından ayrıldım. Odama dönüp hastamızın kendince çözümlediği içimizdeki kuşları unutmadan not alma telaşındaydım. Sanırım içimdeki heves kuşu da heyecanıma eşlik ediyordu.

Hastamız birkaç gün sonra taburcu olup köyüne gitse de çok duramayıp tekrar misafirimiz oldu. Fırsattan yararlanıp çocuklara bir kez daha kuşların masalını anlattı. Taburcu olduktan sonra kızıyla birlikte şehirde kaldıklarını ara sıra kızının uğrayıp kullandığı ilaçları reçete ettirdiğini biliyoruz. Bir zamanlar köyünde çektirip hediye ettiği güler yüzlü fotoğrafı hemşire hanımların odasındaki mantar panoda yemek tarifleri ile birlikte asılı duruyor.

Hastamız uzun süredir görünmese de içindeki heves kuşu kanat çırptıkça yine boş durmuyor birilerine içimizdeki kuşları ve o kuşların masalını aktarıyordur diye düşünüyorum.

Dr. Mehmet UHRİ

Doğnuk

Çarşamba, Eylül 27th, 2017

img_0228

“Doğnuğun olmazsa böyle olur elbet” diye söylene söylene ağır adımlarla nöbet odama girdiler. Elinde bastonuyla zorlukla yürüyen yaşlı adam ve kolunda sonradan oğlu olduğunu öğrendiğim beyefendi, nöbetçi başhekimi aradıklarını ve şikayetleri olduklarını söyleyerek güvenlik görevlisi eşliğinde odama gelmişlerdi. İhtiyar hayli öfkeliydi ve söyleniyordu. Acil serviste hasta yakınları arasında tartışma ve kavga çıktığını, hastane güvenlik görevlilerinin müdahale etmek zorunda kaldıklarını biliyordum. Ancak konunun ihtiyar adam ve oğluyla ilişkisini kuramamıştım. Hastamız acil serviste muayene için sıra beklerken yakın bir muhitte farklı etnik kökenli gruplar arasında çıkan sokak kavgası sırasında bıçaklanma nedeniyle hastanemize gelen yaralıların yakınları kendi hastalarına daha önce müdahale edilmesi için doktorun üstüne yürümüştü. Nöbetçi hekim ise kendini korumak için odasına saklanınca kapıyı yumruklamaya başlamışlardı. İşte bu sırada bizim ihtiyar ayağa kalkıp bastonuyla hasta yakınlarının üzerine yürüyüp güvenliğin bile cesaret edemediği işi yapmaya kalkmıştı. Kavganın tarafları kısa süren şaşkınlıktan sonra ihtiyarı kenara itip birbirleriyle dalaşmaya devam edince sorun büyümüş, kolluk kuvvetlerinden gelen destek ile yatıştırılabilmişti. Grupların hastane bahçesinde de olay çıkarmasını önlemek için yaralılardan birini yakındaki hastaneye nakledip ateşle barutun yan yana gelmesini geçici de olsa engellemiştik. İhtiyarın ise öfkesi geçmemişti. Beni görevimi yapmamakla suçluyordu.

- Burası memleket hastanesi değil mi? Bu kadar edepsizlik olur mu?

- İyi de benden ne istiyorsunuz?

- Nöbetçi başhekim senmişsin, öyle diyorlar.

- Doğrudur.

- Hasta olarak hastanene geldim, muayene bile olmadan kavganın ortasında kaldım. İtilip kakıldım, sırtıma yumruk, tekme attılar. Yahu bir Allah’ın kulu çıkıp özür dilemeyecek mi?  Buraya geldiğime pişman olmam mı gerekiyor?

img_0235Oğlu kolundan çekiştirip “uzatma baba” diyerek ortalığı yatıştırmaya çalışınca bizimki hiddetle oğluna dönüp “Burası benim hastanem bunlar benim insanlarım, üzüldüğümü gördükleri halde susup oturacaklar mı? Hepimiz bu ülkenin insanı değil miyiz?” diye söylendi. Nefes nefese kalmıştı.

- Sizden kurumum ve kendi adıma özür diliyorum. Ne yazık ki; her gün benzer olaylar yaşıyoruz ve giderek kendimizi koruyabilmek uğruna hastalarımızın ne düşündüğü ile ilgilenmeyi unutuveriyoruz. Bunu bizlere hatırlattığınız için tekrar teşekkür ediyorum. İzin verirseniz muayenenize eşlik etmek, yanınızda olmak isterim.

- Yok, doktor bey oğlum. Derdim seni işinden alıkoymak değil. Ben başımın çaresine bakarım.

- Dediğiniz gibi burası memleket hastanesi ve işim şu anda sizin yanınızda olmamı gerektiriyor. Başka bir tatsızlık yaşanmaması ve yine özür dilemek zorunda kalmamak için izninizle size eşlik edeceğim.

Bu arada hasta taşımada kullanılan tekerlekli sandalyelerden birini getirtip hastamızı yürütece aldık. Hızlıca muayenesi yapılıp kan tahlilleri ve akciğer filmi çekildi. Yaşanan tatsız olaylar yüzünden hasta ve hasta yakınları da acil servisi terk etmişti. Ortalık sakin görünüyordu.

Film çekimi için soyunması gerektiğinde ceketini çıkarıp bana teslim etti. Eski ve yıpranmış da olsa yakasında Atatürk rozeti göze çarpıyordu. Film çekimi sırasında oğlu ile lafladık. Hastamızın doğup büyüdüğü orta Anadolu köyünde kırk yılı aşkın süreyle muhtarlık yaptığını, sağlık sorunları nedeniyle şehre gelmek zorunda kaldığını anlattı.

Akciğer ile ilgili bulgulara yönelik tedavi düzenlense de altında yatan nedeni bulabilmek için birkaç gün sonra kontrole gelmesi gerektiği söylendi. Kartımı verip kontrol için geldiklerinde beni bulmalarını, yardımcı olup kendimi affettirmek istediğimi söyleyince bizimkinin yüzü aydınlandı.

- Ha şöyle. Kabahat senin olmasa da üzüntü, sıkıntı hepimizin olmalı. Sevdim seni evlat.

- O zaman bir şey soracağım. Odama girerken “doğnuğun olmazsa olacağı budur” diye bir şeyler söylüyordun. Merakımı mazur gör. Ne demeye çalışıyordun?

- Bu doktorlar da her şeyi bilir, bi doğnuğu bilmezler. Sapana benzer iki bacaklı irice bir tahtadır. Köy yerinde eşeğe ne yüklersen yükle iki taraftan birden sıkıca bağlamazsan taşıyamazsın. Hayvan yükünü alınca bir ucuna ip bağlı doğnuğu üstten atar aşağıdan alıp tahtanın ortasını makara gibi kullanır yükü sıkılaştırır, doğnuğun sapına düğümlersin. Onca yükü dağılmadan ancak o sayede taşıyabilirsin.

- İyi de hastane ortasında doğnukla ne işin var? Ne diye söyleniyordun?

- Gelenler yaralı olan yakınlarını bırakmış birbiriyle öldüresiye kavga ediyordu. Aynı ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içiyor olsalar da barış içinde bir arada durmak yerine birbirlerine saldırıyordu. Ettikleri küfürleri burada söylemeye utanırım. Öyle ki; o sırada orada olanlar ve hatta siz çalışanlar da korkmuş, sinmiş, bırakıp gitmeye hazır görünüyordunuz. Daha fazla dayanamayıp üzerlerine yürüdüm ama işe yaramadı.

- Doğnuk olsaydı bunlar yaşanmayacak mıydı?

- Anlamıyor musun? Ülke yükünü aldı ama doğnuğunu yitirdi. Bizleri bir arada tutacak doğnuk olmayınca herkes bir yana dağılıyor.

- Eskiden de böyle değil miydi?

Yakasındaki Atatürk rozetini işaret edip “o bizim doğnuğumuzdu. Fakir de olsak onun sayesinde bir araya gelmiş, birbirimize tutunmuş, yükümüzü alıp iyi kötü yola koyulmuştuk. Ne zaman biri, kollarımın gücü hepinizi bir arada tutmaya yeter, doğnuğa gerek yok diye ortaya çıkıp milleti ikna etti işte o zaman doğnuğu gevşettik. Eh, kol gücü de bir yere kadar.  Yükümüzü almış olsak da doğnuk olmayınca bir yere ilerleyemiyoruz. Baksana, kimsenin kimseye tahammülünün kalmadığı bir ülkeye döndük” Dedi.

img_0231

Birkaç gün sonra baba oğul uğrayıp kontrollerini yaptırdılar. Altta yatan ciddi kalp sorunları nedeniyle bir üst hastaneye sevk edildikten sonra hastamızdan bir daha haber alamadım.

Bir yıla yakın zaman geçmişti. Sabah kapımı çalıp girmek için izin isteyen hastamızın oğluydu. Elindeki naylon torbayı masama bıraktı. Cebinden çıkardığı Atatürk rozetini bana uzatıp “Babamı yakınlarda kaybettik. Bunları size bırakmamı vasiyet etmişti”dedi. Getirdiği torbanın içinde üzerinde ip bağlı hayli eski bir tahta parçası vardı.

- Yoksa rahmetlinin doğnuk dediği alet mi bu?

- Evet. Doğnuk. Babam, bir şeylerin ters gittiğini, zamanının dolmakta olduğunu görünce yakasındaki rozeti ve köyden getirttiği doğnuğu bana verip “o güleç yüzlü doktor beye götür ver, o ne yapacağını bilir” demişti. İlk anda kimden söz ettiğini anlamadığımı görünce kartınızı çıkarıp “bu doktor beye götür” dedi. Birkaç gün sonra da kaybettik. Rozeti yakasından çıkardığını, ilk kez görüyordum.

img_1229Bunları anlatırken gözleri doldu. Bir süre susup yutkundu. İkimiz de hüzünlenmiştik. Rahmetlinin oğlu ayrıldıktan sonra duvarımdaki resimlerden birini çıkarıp yerine o eski ve hayli yıpranmış doğnuğu astım. Mesai arkadaşlarım önceleri anlam veremeyip hayli garipseseler de her fırsatta, tanımaktan onur duyduğum o muhtarı, vasiyetini ve dilim döndüğünce doğnuğun ülke için önemini anlatıyorum.

Rozeti ise önlüğümün yakasında taşıyorum.

Dr. Mehmet Uhri

Münevver Mücellithanesi

Cumartesi, Eylül 16th, 2017

img_9271

O küçücük mücellithaneyi, aile yadigârı deri ciltli hayli eski birkaç kitabın cildinin onarımı yapacak yer ararken biraz da tesadüfle şehrin eski semtlerinden birinde bulmuştum. Bodrum katında küçücük bir dükkândı. Paslanmış ve hayli eskimiş görünen tabelasında” Münevver Mücellithanesi” yazısı güçlükle okunuyordu.

İçerisi pek aydınlık değildi. Hayli dağınık görünüyor, havada sonradan tutkaldan geldiğini öğreneceğim garip bir koku hissediliyordu. Elindeki ciltleri yorgan iğnesine benzer bir iğne ile dikmeye çalışan yaşlı cilt ustası gözlüklerinin üstünden “niye geldin” dercesine bir bakış attı. Açıkçası hiç güven vermeyen hayli dağınık ve o derece “pis” görünen bir yere aile yadigârı kitapları emanet edip etmeme arasında karar verememiştim.  Cevap vermediğimi görünce işine geri döndü. Üzerinde gri bir önlük vardı. Saçları kırdan beyaza dönmüş yüzü ve özellikle elleri hayli kırışmış görünüyordu. İlerlemiş yaşına karşın olduğundan da yaşlı göründüğünü düşündüm. Neden sonra kendimi tanıtıp mücellithane ararken sora sora dükkânı bulduğumu söyledim. Cildinin elden geçirilmesini istediğim kitapları uzattım. Elimden biraz hoyrat biçimde aldığını görünce heyecanlanıp tepki gösterdim. Gözlüklerinin üzerinden sert bir bakış atıp tabureyi gösterdi. “Otur hele” dedi. Kitapları tek tek inceledi. Küçük olan bir tanesini bana doğru uzatıp “Bu ceylan derisi. Orijinalini bulamayız. Yeni bir cilt yapmaya kalksak güzelliği hepten gider. İyisi mi biraz toplamaya çalışalım bırakalım ihtiyar bu haliyle gittiği yere kadar gitsin.” Dedi. Kararsız kaldığımı görünce kitabın kapağını açıp kenardan ucu görünen cildini işaret etti.

- Bak evlat. Bu kitabı ciltleyen ipek iplik ve ceylan derisi kullanmış. Ciltleri tek tek birbirine bağlayıp içindekileri korusun diye hiçbir şeyden kaçınmamış. Dersen ki cildi önemli değil, içindekiler önemli. Yeniler geçeriz. Ama ihtiyarı da gömmüş oluruz. Karar senin.

- İyi de böyle dağılacak diye endişe ediyorum.

- Bağları ve şirazesi yerinde, öyle kolay dağılmaz. Bu kitap benim gibi yaşını almış hayli yıpranmış. Belli ki sahibi hep yanında taşımış. Onun için çok değerliymiş. Bırakalım böyle yaşlansın. İstersen fotokopisini alıp ciltleriz. Onu kullanırsın. Ama bunca yıpranmışlığa rağmen üzerindeki özene ve emeğe dokunmayalım. Diğer kitaplar kolay onları hallederiz. Hepsi birkaç hafta sürer ama…

img_9265Kitapları dükkâna bırakıp çıktım. Fiyat konuşmadığımızı hatta isim dışında telefon numarası ve benzeri bilgi de vermemiş olduğumu fark edip geri döndüm. Borcumu ve kaparo bırakıp bırakmayacağımı sordum. Cevap vermedi. Eliyle git dercesine bir işaret yapıp elindeki işe döndü. Masasının ucuna kartvizitimi bırakıp dükkânı terk ettim.

Birkaç hafta sonra kitaplarımı teslim alıp teşekkür ettim. Onca emek için istediği ücretin beklediğimden hayli düşük kaldığını da itiraf etmeliyim.

Hastanenin genel yoğunluğu ve şehrin keşmekeşinde o mücellidi ve mücellithaneyi unuttuğumu sanıyordum. Birkaç yıl kadar sonraydı. Hastanenin kendine özgü keşmekeşi içinde elinde yıpranmış da olsa benim kartımla kapımı çalıp girmek için izin isteyen yaşlı beyefendiyi ilk anda tanımadım. Kılığı kıyafeti hayli düzgündü. İlk anda öğretmen veya bürokrat emeklisi izlenimi veriyordu. Kendini tanıtınca bizim mücellit olduğunu anladım. O ise beni ve ceylan derisi ciltli el yazması kitabı unutmamıştı.

Yardım rica ediyordu. Semt meydanında basın açıklaması yapmaya çalışan gruba polis müdahale edip dağıtmış. O sırada tesadüfen olay yerinde olan ve kalabalığın dağıtılması sırasında çıkan kargaşada arada kalan yaşlı eşi düşüp kalçasını kırmıştı. Hastane boş yatağı olmadığı için kabul etmiyor, il içinde boş ortopedi yatağı olan hastane aranıyordu. Dahası kadıncağız acı içinde sedye üzerinde kıvranırken ifadesine başvurmak için başında polis bekliyordu.

Mesai bitmek üzereydi, yatak bulunamazsa geceyi sedyede geçirme olasılığı yüksekti. Önce birkaç meslektaşımı arayıp durumu anlattım. Göz hastalıkları kliniğinden bir yer ayarladım. Sonra ortopedist arkadaşımdan yardım isteyip hastayı kabul etmesini sağladım. Geçici de olsa çözüm sağlayabilmiştik.

Ertesi gün yanlarına uğradığımda polisin kapıda beklediğini gördüm. Olaya karışıp karışmadığından emin olunamadığı için onca yaşına rağmen şüpheli muamelesi görüyordu. Hatta ziyaretçilere bile şüpheli muamelesi yapıldığı için yakınlarından hastaneye gelmemelerini rica etmişlerdi. Bizimki geceyi eşinin yanında sandalye üstünde geçirmişti. Yorgun, gergin ve öfkeliydi.

- Devlet hanımımı koruyacağına şüpheli muamelesi yapıyor, siz olmasanız hastanesine bile almayacaktı. Şirazesi çıktı ülkenin. Zor tutarsın bir arada. Neye sığınıp güveneceğimizi biz bile şaşırdıktan sonra…

- Neyse biz hastamızı düşünelim. Önce onun sağlığı.

- Suçlu gibi, kapında polis beklerken ne sağlığı? Kalçası kırık olmasaydı hanımı hastane yerine adliyelerde arayacaktım. Neymiş? Evinde otursaymış, ne işi varmış “onların” arasında?

- Böyle söylenmeye devam edersen senin de başın derde girecek. O zaman hanımına kim bakacak? Sakin olmalısın.

Pek söz dinleyecek gibi değildi. Bu sırada odaya giren anestezi uzmanı ameliyat ön hazırlığı olarak muayene yaptı. Tahliller istedi. Kapıdaki polisin varlığından tedirgin olmuştu. Açıklama yapma gereği duydum. Yapılan tıbbi işlemler ve ağrı kesicilerin etkisiyle hastamızın pek sesi çıkmıyordu.

Hastadan alınan kan örneklerini teslim etmek bahanesiyle birlikte odadan çıktık. Koridorda ilerlerken biraz konuşturup sakinleşmesini sağlamak istiyordum.

- Az önce ülkenin şirazesinin çıktığından söz ediyordunuz. Ne demek bu?

- Ciltçilik baba mesleğimdir. Hayatım o dükkânda kitap ciltleyerek geçti. Kitaplar harfleri yazıları bir araya getirir, hizaya sokar. Anlamlı bir hale getirir. Kitabın dağılmamasını sağlayan, aynı şirazede toplayıp birbirine bağlayan ise cilt ustalarıdır. Şiraze olmazsa sayfalar yine bir arada durur ama onları bir arada tutan olmadığı için gevşek durur. En ufak zorlamada, düşmede kalkmada dağılıverir.

- İyi de ülkenin şirazesi ne oluyor o zaman?

- Herkes birbirinden farklı olsa da bizleri bir arada tutan, ülke yapan tutunduğumuz ortak değerleri yitirdiğimizden endişe ediyorum. Devletleri de kitaba benzetirim. Onları bir arada tutan, sıkıca bağlayan görünmeyen ciltleri vardır. Aksi halde fasiküller dağılmaya, kitap parçalanmaya başlar. Ülke şirazeyi yitirirse insanlar tutunacak bir şey bulamaz. Buldukları da kamplaşmaları arttırır. Şu başımıza gelenler için devlet hesap vereceğine bizlere şüpheli muamelesi yapar. İnsanlar birbirinden şüphe eder. Yapmadıkların için bile kendini suçlu hissetmen beklenir. Kabahati kendinde aramaya başlarsın.

- İyi de sizin ne kabahatiniz var?

- Onu diyorum ya. Ülke, sadece tutkala yatırılan, dikişi olmayan fabrikasyon kitaplara benzedi. İki zorlamayla dağılıverecek gibi duruyor. Bu da beni korkutuyor.

mm2

Alınan kan örneklerini laboratuvara teslim ettikten sonra ayrıldık. Hastamızı ancak iki gün sonra ortopedi kliniğine alabildik. Bu arada eylemci olmadığı anlaşılmış, aklanmıştı. Biraz gecikerek de olsa kalça ameliyatını olup ayağa kaldırmayı başardık. Bir gün öğlene doğru beyefendi odama gelip taburcu olduklarını, yardımlarım için teşekkür etmek için uğradığını söyledi. Elindeki el yazması kitabı uzatıp “bu sizin için” dedi. Antika değeri hayli yüksek bir kitaba benziyordu. Kabul edemeyeceğimi söyleyince emaneten durması için getirdiğini söyleyip itirazımı reddetti. Yaşananlardan sonra eşine daha fazla zaman ayırabilmek için dükkânı kapattığını, elindeki kitabın ise onarım için bırakılıp çok uzun zamandır sorulmayan birkaç kitaptan biri olduğunu ve evinde yer olmadığını söyledi.

- İyi de bu size emanet bırakılmış. Sahibi isterse ne diyeceksiniz?

- Kitabın sahibi olmaz. Herkes biraz emanetçidir. Bu kitap da öyle… Bak bu el yazması kim bilir kaç el değiştirmiştir? Değerinin bilindiği bir elde emanette olduğunu bilmek sahibine de, bana da iyi gelecektir. Kal sağlıcakla…

El yazmasını masama usulca bıraktı. Tekrar teşekkür edip ayrıldı. Onu bir daha görmedim. Bıraktığı el yazması ise aile yadigârı ceylan derisi kitap ile birlikte evdeki emanetler arasında duruyor.

Dr. Mehmet Uhri

Gibi İle Sanki Arasında

Çarşamba, Eylül 6th, 2017

img_92781

Doktor abimiz emeklilik işlemlerini sonuçlandırmış odasını topluyordu. Mesleğine bağlı çalışkan bir hekimin yaş sınırı nedeniyle emekliye sevk edilmesi ağırına gittiği için birkaç ay öncesinden kendi isteğiyle emeklilik işlemlerini başlatmıştı. Çocuklarını büyütüp evlendirmiş meslek sahibi yapmıştı. Maaşa gereksinimi olmasa da bıraksalar severek çalışırdı. Kapısını aralık görünce başımı uzatıp “yardıma gelebilir miyim?” diye sordum. Cevap vermemesinden cesaret alıp duvarlardaki resim ve çerçeveli belgeleri indirmeye başladım. Sıra diploma ve uzmanlık belgesine gelince elim gitmedi “abi bunları sen indirmelisin” diye seslenip kenara çekildim. Diplomasını duvardan indirip eline aldı “hevesin olduğu sürece hekimliği sakın bırakma, diploma bir yere kadar…” dedi. O sırada diplomanın olduğu çerçevenin arkasına iliştirilmiş kartpostal dikkatimi çekti. Pamukkale ve travertenlerin olduğu hayli eski sararmış, üzerine pulu yapıştırılmış kullanılmamış bir kartpostaldı. Kartpostalı gösterip “sakladığına göre bir anlamı veya hatırası olmalı” diye sordum.

- İlk rüşvetimdi. Aldım ama kullanmadım.

- Ne demek şimdi bu?

- 40 yıldan fazla oldu. Fakülteye girdiğim andan beri hekim olmak için çok hevesliydim. Zaten bu meslek heves olmadan yapılacak iş değil. Önce heves eder sonra aşk ile bağlanırsın. İyi hekim olmanın yolunu bize böyle öğrettiler. 3. Sınıfı bitirdiğimde deneyim kazanmak için yaz tatilini hastanede geçiriyor, geceleri acil serviste nöbete kalıyor, gündüzleri ise deneyimli bir dâhiliyeci abimiz ile birlikte hasta muayene edip poliklinik yapıyordum. Daha doğrusu hastanın tansiyonunu nabzını ve diğer bulgularını ölçüp takdim ediyordum. İçeri giren ilaç firması mümessilleri ilaçları hakkında bilgi verip küçük hediyeler ve numune ilaç bırakıyordu. Sanırım bir bayram öncesiydi. Mümessillerden biri odada benim olduğumu da fark edip çantasından çıkardığı bu kartı “al bakalım delikanlı” diyerek bana uzattı. Doktor abimize neredeyse bir düzine bırakmış olduğu için almakta tereddüt etmedim. Mümessil çıktıktan sonra doktor abimiz “ilk rüşvetini aldın, hayırlısı olsun” dedi. İşte o zaman ben de senin gösterdiğin tepkiyi gösterip şaşırmış elimde kartla bakakalmıştım.

Daha sonra ilaç firmalarının kendi ilaçlarını reçete etmelerini teşvik için küçük hediyeler ile hekimleri kazanmaya çalıştıklarını, bayramlarda tebrik kartı gönderme alışkanlığı o yıllarda yaygın olduğu için hekimlere pullanmış boş kartpostal vermeyi de denediklerini anlattı.

- Doktor abimiz kartpostalı elimden alıp “hekim olacaksan almayı değil, vermeyi öğrenmelisin. Kendi hayatını başkalarının sağlığı, hayatı için adayacaksın. Buna hevesin varsa iyi hekim olursun. Bu meslek satın alınamayacak kadar değerlidir. Bu ucuz numaralara kanma. Bu kartı da sakla, hatta günü gelince diplomanın yanına koy ki bir şeyleri hiç unutmayasın “ Demişti.

- İyi de, öyle bir dünya kalmadı artık. İlaç firmaları ile hekimlerin ilişkisi iyice ayyuka çıktı. Dahası hastaneler de doktorlarından iyi hekimlik yapmalarından çok, kuruma para kazandırmalarını bekler hale geldi. Bu dedikleriniz geçmişte kaldı sanırım.

- 40 yılı aşkın meslek hayatımda kendi kuşağım dâhil üç kuşak hekim tanıdım. Benim kuşağımın demode kaldığının farkındayım. Ama ülke öyle yoksul ve hekim açığı o kadar çoktu ki birileri bir şey yapmalıydı. O birileri bizdik. Bu kadar çok ve çeşitli ilaç da yoktu. Gittiğimiz yerlere küçük bir su pınarı gibi hayatı götürüyor, insanları hayata bağlıyorduk. Bizler pınar olduk ve hep kendimizden verdik. Karşılığında verecek hiçbir şeyi olmayan insanların duasını aldık. Aç kalmadık ama zengin olmayı da hiç düşünmemiştik. Sayemizde çocuklar ölmedi, öksüz yetim kalanlar azaldı. Onca yoksulluğun içinde heves olmadan yapılacak iş değildi.

- Peki ya sonra?

- Sonraki kuşak hekimler o ölümleri, yoksulluğu görmedi. İnsanlar yine ölüyordu ama sıtmadan, koleradan, tifodan ölmüyorlardı. İlaçlar çoğalmış, ilaca erişim kolaylaşmıştı. Ölümler yine olsa da hastalananlar iyileşebiliyordu. İşte o sıra ilaç firmaları hekimlerin de sistemden fayda görmesini sağlayacak rekabet içine girdiler. Kalem, takvim kartpostal hediyesi ile başlayan küçük jestler giderek daha büyük meblağlı hediyelere. Bir anlamda mesleki rüşvete dönüştü.

- Ama bu durumdan hekimler de memnundu. İtiraz eden olduğunu hatırlamıyorum.

- Hekimler vermek yerine almayı öğrenmeye başladılar. Mesleğin gerektirdiği heves, vermek yerine alma üzerine yoğunlaştı. Hekimler mesleki olarak rekabet edeceklerine hangi firma ne veriyor üzerinden birbirleriyle anlamsız rekabete giriştiler.

- Yine de görevlerini yapıyorlardı.

- O su pınarı yerinde duruyordu. Ama üzerine bir tulumba takılmış gibiydi. Üzerine su katmadan çalışmıyor, almadan vermiyordu. Tulumbanın suyu yeterince eklenmezse su alamıyordun. Vermek üzerine kurulu bir mesleğin mensuplarına almayı ve her seferinde daha çok almayı öğrettiler. Hekim, bilgisini satan tüccara dönüştü. Yani benden bir sonraki hekim kuşağı gürül gürül akan bir çeşme veya pınar olmak yerine emme basma tulumba gibi olup mesleki heveslerinin bir kısmını kendilerine gelir elde etme hırsına dönüştürdüler. Aralarından müteahhitlik yapanlar bile çıktı. Bu arada mesleğin itibarını görüp sınıf atlamaya çalışan fakir ve eğitimsiz ailelerin çalışkan çocuklarının da gözde mesleği haline geldi.

- Ailesinin fakir ve eğitimsiz olması doktorluğa engel olmamalı diye düşünüyorum.

- Doğru söylüyorsun. Ancak yoksulluğun içinden geliyor ve ailen senden kazanç bekliyorsa mesleğin gerektirdiği gibi davranmak yerine ailenin beklentilerine göre davranmak ister istemez öne çıkıyor. Zor seçim. Üstelik bu dönüşüm çok kısa bir süre içinde tüm hekimlere salgın hastalık gibi yayıldı.

- Önlenemez miydi?

- Hekimlik usta çırak mesleğidir. Ustandan gördüğünü yapar, uygularsın. O gün ilk mesleki rüşvetimi aldığımı söyleyip uyaran olmasa ben de mesleğin normali kabul edip emme basma tulumbaya dönüşecektim. Yine de kendimi çok temiz hissetmiyorum.

Sıra dolabını boşaltmaya geldiğinde kitap ve dergilerini kolileyip hastanenin kütüphanesine bırakmak istediğini orada daha çok işe yarayacağını söyledi. Mesleki nedenlerle aldığı ödül ve plaketleri ise koliye yerleştirirken neden yüzünü ekşittiğini sordum. “İşimi yapıyorum diye veya işimi iyi yapıyorum diye verdiler bunları. Halbuki bu mesleği sevdiğim için yapıyorum. Karşılık görmesem de değişen bir şey olmayacaktı” diye yanıtladı.

- Üç kuşak hekim gördüğünüzden söz etmiştiniz. Üçüncü kuşak yani bugünün hekimlerini nasıl tanımlarsınız. Öncekiler su pınarından tulumbaya dönüştüklerine göre bunlar motorize mi oldular?

- Keşke öyle olsa, onlara gelene kadar meslek “gibi” ile “sanki” arasında kayboldu gitti. Bugünün hekimleri sayaca bağlanmış belediyenin suyu gibi oldu. Hepsinin üzerinde bir sayaç var. Performans filan diyorlar. Kime ne kadar fayda sağlayacaklarına kendileri karar veremiyor, sadece çalışıp para kazanıyorlar. Başka amaçları da yok. Ne hastaya ayıracak zamanları ne de öyle büyük kazançları var. Yüzüne bile bakmadığı, elini sürmediği hastasından beklediği saygıyı da görmüyorlar. Üstelik tüm bunların mesleğin normali olduğundan son derece eminler. Boşuna bana dinozor demiyorlar.

- İtiraz eden, ayak direyen olmuyor mu?

- Olmaz mı? En çok da onların direnmekten vazgeçmelerini görmeye katlanamıyorum. Sonuçta meslek hekimliği andırsa da ”sanki böyle olmamalı” diye iç geçiriyor sonra gücünün yetmeyeceğini düşünüp pes ediyorlar. “Gibi” ile “sanki” arasına sıkışıp ne öyle ne böyle olabiliyorlar.  Ne yazık ki onlar benden çok daha hızlı yaşlanıyorlar.

img_9284

Bu sözleri söylerken yüzünde çaresizlik ve keder hissediliyordu. Bir sonraki hekim kuşağı için öngörüsü olup olmadığını sordum. Biraz da kasıtlı sormuş olduğumun farkındaydı. “Çoktan beri rüyalarımda suyu çekilmiş çeşmeler ve su arayan insanlar görüyorum. Hayırdır inşallah” diyerek önündeki koliyi bantlayıp kapattı. Diplomanın ardından çıkan kartpostalı “Bunun sende kalması bana iyi gelecek ” diyerek elime tutuşturdu. “Umarım rüşvet veya sus payı değildir” diye üsteleyince hafifçe göz kırparak “ona da sen karar ver artık” diye yanıt verdi.

Sessiz bir ayrılık istemişti. Veda töreni veya yemek organizasyonu yapılmadı. Kitaplarını depoya kaldırdılar, odasını elden geçirip yeni gelen hekimlerden birine verdiler. Hastanede doktor abimizden geriye, pencere önünde bıraktığı menekşe ile 40 yıllık kartpostal ve o gün anlattıkları kaldı.

Dr. Mehmet Uhri

Tohumun Karanlığı

Salı, Ağustos 22nd, 2017

img_92891

Kapımı çalıp “izin var mı doktor bey, girebilir miyim?” diye seslendi. Gelen bir süre önce emekli olan hastane bahçıvanıydı. Devlet hastanelerinin yeniden yapılandırılma sürecinde temizlik işleri ile birlikte bahçe bakımı da hizmet alımına dönüştürülünce bahçıvan kadroları iptal edilmiş, hastanemizin emektar bahçıvanı pek istekli olmasa da emekliye ayrılmıştı. Ayrıldığını aylar sonra öğrenip vedalaşamadığımız için üzülmüştüm. Oğlunun düğün davetiyesini bırakmak için gelmişti. Oğlunu evlendiriyor olmanın heves ve heyecanı içindeydi. Gözleri parlıyordu. “Düğünü köyde yapsak gelen çok olurdu. Ancak oğlum ve gelinim şehirde olsun diye diretince bizim taraftan gelen az olacak diye endişe ediyorum. Mutlaka bekliyorum” dedi. Davetiyeyi bırakıp hemen çıkma niyetindeydi. Ayrılmasına izin vermeden kahve ikram ettim. Kahvesini ayakta hızlıca yudumlayıp gitmeye hazırlanıyordu. Cam kenarına ilerleyip hastane bahçesini gösterdim. “Senin elin değdiğinde bu bahçe çok güzeldi, eski halini hepimiz arıyoruz” dedim. Cama yaklaşıp kederli bakışla bahçeye baktı.

- Doktor bey, sen buna bahçe mi diyorsun? Güzelim bahçe binalarla doldu. Kenarda kalan bir karış yeşilliğe bakıp bahçe diye avunuyorsunuz. Ne ağaç kaldı ne de toprak. Baksana, her şey saksıda duruyor. Utanmasalar yere beton döküp yeşile boyayacak bahçe diye yutturacaklar.

- Sahi eskiden kocaman bahçemiz vardı. Şimdi binalardan bahçe görünmüyor. Nasıl oldu bu?

- Bir de soruyorsun, hocam. Hepiniz susup oturdunuz, kendi elinizle, çocuklarınızla birlikte diktiğiniz, çocuklarınızın adını yazdığınız ağaçların bile kesilip yerine bina yapılmasına ses çıkarmadınız.

- İyi de hastanenin artan iş yükünü karşılamak için yapıldı onca bina. Böylesi daha faydalı olmadı mı?

- Bırak, bari sen etme bu lafları, doktor bey. Hep fayda düşünerek geldik bu hallere. Fayda olmadan kimse parmağını kıpırdatmaz oldu. Herkes kendini ve durumunu ilgilendirmeyen hiçbir konuya bulaşmıyor. Onca emek verdiğim koca bahçe elden gitmiş. Güzelim ağaçlar kesilmiş kimsenin umuru değil.

dut-agaciBahçeye bakarken gözleri daldı. Sanki kendiyle konuşur gibiydi. Köy enstitülü öğretmen bir babanın çocuğu olduğunu, babasından çok şey öğrendiğini, avucuna toprağı ile birlikte verdiği fidanı ve o fidanın nasıl ağaca dönüştüğünü gördüğü günden beri toprağın tutkunu olduğunu anlattı. Hastanenin bahçesiyle çocuğundan çok ilgilendiğinden, hastaların soluklanmak için dışarı çıktıklarında içlerini ferahlatacak bir yer bulabilmesi için çabaladığından, sıcak yaz günleri susuz kalmasınlar diye eve gitmeyip gece boyu uğraş verdiğinden söz etti. O zaman da hanımının ve hastane idaresinin “fazla mesai ücreti vermiyorlar, faydası da yok, alt tarafı bir bahçe, elbet bakan bulunur, boşuna hırpalama kendini” diye söylenip durduğundan yakındı. Sonra dönüp şaşkın bir bakışla bana baktı.

- Fayda olsun diye yapmıyordum ki… Bahçeyle, ağaçlarla uğraşmayı seviyordum. Üstelik işim buydu. Maaş vermeseler de yine böyle bir iş yapmak isterdim. Bana faydası olacak diye istemediğim bir iş yapmayı hiç düşünmedim. Sonra bir şey oldu, devir değişti. Sanki insan dünyaya fayda için gelirmiş gibi herkes birbirine hesap verme derdine düştü. Kendi çocuğuma bile anlatamadım.

- Devir değişti dediğin kuşak farkı olmasın?

- Keşke öyle olsa, sanmıyorum. Bence durum vahim görünüyor. Sanki insanlar değişsin, kuşaklar hep aynı kalsın isteniyor. Belki de ben abartıyorum, anlatsam da kimseyi ikna edemiyorum. Vaktini almayayım.

Kahve fincanını masaya bırakıp izin istedi, elini uzattı. Elini yakalayıp “Öyle gidemezsin. Anlat hele neymiş şu vahim durum” diye üsteledim. Bir süre tereddüt etti. Sonra tekrar camın kenarına ilerleyip eliyle bahçe duvarının kenarındaki iki ağacı gösterdi.

- Bak bu dut ağaçlarını 30 yıl kadar önce ellerimle diktim. Üstelik meyve vermeyen erkek dut ağacı, onlar. Anlayacağın bir işe yaramıyorlar. Kimse onlara “ne faydan var, ne işe yararsın” diye soruyor mu? Onların da umuru değil. Hayat öyle de böyle de yaşanıyor. Veya bak o ağacın altında miskin yatan gri kedinin kendine veya başkasına faydalı olmak gibi bir derdi var mı? Ama insanlardan faydasız işlerden uzak durmaları isteniyor.

- Faydalı olmanın ne zararı olabilir ki?

- Faydalı iş yapmaya lafım yok. Ancak tüm bir hayat sadece fayda üzerine geçmez ki. Faydası yok diye sokak hayvanlarını toplayıp götürüyorlar. Çok az insan sesini çıkarıyor. Veya insanlar daha büyük fayda olacak diye birbirlerini kandırıp şehrin ağaçlarını kesip bina yapıyorlar. Okudukları kitapları bile faydalı faydasız diye ayırıp çocukların kafalarını karıştırıyorlar. İçinden geldiği gibi, gönlünün istediğini yapmaya kalktığında kendini suçlu hissedip bir fayda bahanesi uydurmak zorunda kalmak da cabası. Biraz fazla uyusa, tembellik etse veya fazlaca gülse suçluluk hissediyorlar. Nasıl bir kafaysa üstelik, hep böyle devam etsin kuşaklar değişmesin, insan değişsin istiyorlar. Başarılı olduklarını da söyleyebilirim. Baksana dünya yansa artık kimse hiçbir şeyi umursamıyor.

- Bu eskiden beri hep yakınılan konu değil mi? Hani bana dokunmayan yılan bin yaşasın hesabı…

- Yok, öyle değil. İnsanlar eskiden birbirine akrabalık, arkadaşlık, dostluk veya aile bağları ile bağlanırdı. Şimdi o bağlar yine var ama bir faydası olmadığı için kimse umursamıyor. Herkes birbirine çıkar bağı ile bağlı olmanın doğru olduğunu düşünüyor. Çıkarına uygun değilse gözü kardeş bile görmüyor. Sanırsın dünyada kendinden başka kimse yok. Herkes her şey ona hizmet ediyor. Beklenti böyle saçma olunca kimse aradığını bulamıyor, öfkeleniyorlar. Sokaklar herkese, her şeye öfkeli insanlardan geçilmiyor. Sırtı kabarık kavgaya hazır kediler gibi dolaşıyorlar.

bhc2

- Peki seni ürküten ne?

- Her ağacın ama öyle ama böyle bir gölgesi olur. Güneşin kavurduğu zamanlarda o gölgeyi arar, oraya sığınırız. Faydanın ışığı güçlü olunca ağaçlar gibi insanların bir yanı da hep gölgede kalıyor, görünen yanları ile yetinip karanlık yanlarını kimseye göstermiyor, gölgeye bulayıp gizlemeye uğraşıyorlar. Üstelik çoğunun kendi karanlığına bakacak cesareti bile yok. Herkes görünen yanıyla yarım bir hayat yaşayıp geçip gidiveriyor diye düşünüyorum. Bu beni korkutuyor. Biraz toprakla uğraşsalar hayatın bu kadar kısır olmadığını, tohumun karanlığının nasıl filizlenip kocaman bir ağaca dönüştüğünü görecek, anlayacaklar ama ona da izin vermiyorlar. Kendi karanlığı ile cesurca yüzleşip biraz olsun direnç gösterenleri de saksıda yetiştirilen süs ağacı gibi öylece kenara ayırıyorlar. Onlar da kendilerinin farklı olduklarını sanıyor. Yedikleri golün farkında bile değiller.

- İyi de ne yapacağız? Kaçsak mı buralardan?

- Rahmetli babam “doğru sallansa da yıkılmaz” derdi. Kaçmak yok, direneceğiz. Her şey öyle hızlı değişti ki, anne babalar çocuklarına ne öğreteceklerini şaşırdı. Fasulye filizlendirmeyi, ipekböceği yetiştirmeyi, diktiği fidanın ağaca dönmesi için sabırla beklemeyi kimse çocuklarına öğretmiyor. Tohumun karanlığının aydınlıkla kucaklaşması gibi öğrenmenin de ne kadar heyecan verici olduğunu bana babam öğretmişti. Öğrendiğim kadarıyla hayatı tanıdım çocuğuma da öyle öğrettim. Hayatımda bir şeyler hep eksikti ama mutsuz değildim. Şimdi her şeyleri olmasına karşın ortalık mutsuz ve rahatsız insanlarla dolu. Bildiğim, böyle gitmez. Birilerinin mutlaka doğruları söylemesi ve bıkmadan tekrarlaması gerekiyor.

img_8342

Masaya yaklaşıp kalemlikten bir kalem aldı az önce masaya bıraktığı düğün davetiyesinin üzerine büyük harflerle “MUTLAKA” yazdı. Davetiyeyi yerine bırakırken “mutlaka bekliyorum” dedi. Başıyla selam verip odadan çıktı ve gitti.

Onu en son oğlunun düğününde gördüm. Gelini ve damadıyla karşılıklı oynarken çok mutluydu. Gözleri parlıyordu. Bir kaç yıl sonra dede olduğunun haberi de geldi ancak bir daha görüşemedik. Ondan geriye kalan o iki dut ağacını da koruyamadık. Yol genişletmesi gerekçesiyle bahçe duvarı ile birlikte kesilerek yola kurban gitti. O gün bıraktığı davetiye ise zamanla sararsa ve üzerindeki “MUTLAKA” yazısı solsa da odamdaki mantar panoda bir emanet gibi asılı duruyor.

Mehmet Uhri

Not: Kapak resmi için sevgili Hazar Abime (Hazar Alapınar’a) teşekkür ediyorum.

Dakika ve Skor

Salı, Ağustos 15th, 2017

img_8465

İdari nöbeti yeni teslim almıştım. Akşamüzeri nöbetçi heyeti ile birlikte hastaneyi kolaçan ediyorduk. Servis hemşiresi hastalarından yaşlıca beyefendinin uzunca süredir odasında olmadığını, hiçbir yerde bulamadığını, ilaçlarını veremediğini söyleyip hazırladığı tutanağı uzattı. Sosyal güvencesi olmayan hastaların devlet hastanesine ücret ödememek için kaçmalarına alışmış olsak da durum pek öyle görünmüyordu. Hastanın kişisel eşyaları dolabında duruyordu. Saati ve cep telefonu da etajerin çekmecesindeydi. Hastane bahçesine iyice bakılması için güvenlik görevlilerine talimat verip odama çekildim.

Gece yarısına doğru servise uğradığımda hastamızın servis çalışanlarına görünmeden odasına dönmüş olduğu ve bu durumun daha önce de yaşandığı bilgisini aldım. Dosyasını incelemek için odasına girdim. Yatağına uzanmıştı. Uyumuyor gözleriyle beni izliyordu. 81 yaşında olmanın verdiği kalp ve eklem rahatsızlıklarına böbreklerin yetersiz çalışması da eklenmişti. Diyaliz ile zaman kazanılmış olsa da gidişat iyi görünmüyordu.

Uykuya hazırlandığını düşünüp olabildiğince ses yapmamaya çalışsam da hastamız yatağında doğruldu. Başıyla selam verdi. Böbrek yetmezliğinde gördüğümüz o kirli toprak renk cildine ve yüzüne yansımıştı. Uzamış kır sakalları yüzündeki derin kırışıklıkları gizlemeye yetmiyordu. Tüm bunlara karşın bakışları canlıydı. Soran gözlerle beni izliyordu.

- Nasıl görünüyor, doktor bey?

- Pek parlak görünmüyor ama bu yaşta “buna da şükür” demek gerekiyor.

- Söylenenlerden anladığım kadarıyla şasi eski, kaporta da dökülüyor ama motor henüz çalışıyormuş. Devridaim motorunu değiştirip sekman attırmakla bir süre daha gidermiş.

- Tamirci misiniz?

- Bir zamanlar öyleydim. Sanayi sitesinin emektar motor ustalarındandım. Şimdi kendimi hurdaya çıkmaya hazırlanan modeli eski klasik arabalar gibi hissediyorum. Tanıyanlar azaldı. Garajdan çıkacak mecalim de kalmadı. Öylece yatıp çürüyorum.

- Öyle diyorsunuz ama akşamüzeri yüreğimizi kaldırdınız. Başınıza bir şey geldi zannettik. İlaçlarınızı aksattığınız yetmediği gibi güvenlik her yerde sizi aradı. Sahi nereye kaybolmuştunuz?

Başını önüne eğip cevap vermedi. Kabahatini bilen bir çocuk gibiydi. Ayağa kalkmaya çalıştı, yardım ettim. Tuvalete gitmeye çalıştığını düşünmüştüm. Ancak o pencere önüne gidip gecenin karanlığında camdan dışarı baktı. Eliyle bir yeri işaret etti. “Oraya gidiyorum, doktor bey. Biliyorum pek akıllıca değil ama olsun orası bana iyi geliyor” dedi. Önce inanamadım. İşaret ettiği yer hastanemizin az ilerisindeki halı sahaydı. Gece yarısını geçmiş olmasına karşın ışıkları yanıyor, birileri futbol oynuyordu.

- Ne işiniz var orada?

- Dedim ya bana iyi geliyor. Küçüklüğümden beri hep futbolun içinde oldum. Babamla maçlara gider, mahallede hep top oynardık. Amatör küme maçlarında mahallemin takımıyla oynadığım da oldu. Yetenekli bir futbolcu değildim. Ama hep futbol tutkunuydum. Bu yaşımda toptan hayli uzak olsam da futboldan uzak kalamıyorum. Yatmaktan sıkıldığımda gözüm her orada. Ara sıra gidip oynayanları seyrediyorum.

- İyi de bu hasta halinizle, üstelik az yol da değil. Maç izlemek istiyorsanız televizyonu açın, bir sürü spor kanalı var. İstediğiniz kadar izleyin. Zorunuz ne?

Odadaki televizyonun uzaktan kumandasını alıp bir spor kanalı aramaya koyuldum. Ağır adımlarla yanıma gelip kumandayı elimden aldı ve televizyonu kapattı.

- Benim aradığım futbol televizyonda değil, orada o halı sahada. Ben onu izlemek istiyorum.

- Her yerde benzer kurallarla oynanan bir oyundan söz ediyoruz. Göze hoş görünen ve rekabetin yaşandığı üst düzey maçları izlemek yerine sıradan amatörlerin maçını tercih ediyor olmanızı anlamamı beklemeyin.  Sıkıntınızı oyalayacak başka bir şeyler bulalım ama böyle olmaz.

- Anlamazsın elbet. Futbolu tabelaya bakıp değerlendirirsen, dakika ve skor ile oynanan bir oyun zanneder, anlamazsın. Televizyonda seyrettiğin göze hoş gelse ve heyecan verse de futbolun çakması olabilir ancak. Gerçek futbol sokakta veya o halı sahada oynanıyor.

- Nasıl yani?

- Bak oraya futbolcular birlikte gelip birlikte gidiyorlar. Kimin kazandığı veya kaybettiği çok da önemli değil. Bir gün biri kazanır, öbür gün diğeri. Orada amaç futbol, sadece futbol. Tabelaya bakıp hırs yapmazsan, takıma destek olmak için oyuna elinden geldiğince destek vermeye çalışırsan yine yorulursun ama çıkışta bir araya gelip el ele gönül gönüle yürür gidersin. Mutlu olur, insan olduğunu hissedersin.

- Onca emek, para ve kupalar boşuna mı yani?

- Başarılı olanı hep birlikte kutlamadıktan sonra bence kupaların bile anlamı kalmıyor. Kupayı sadece taraftarlarınla kaldırıp oradan oraya gezdirir, kazanamayanlara nazire yapmak, kıskandırmak için uğraşırsan oynadığın oyunun ne anlamı kalır?

- Ama…

- Aması maması yok. O her yerde gördüğün benim çakma dediğim futbola dikkatli bakarsan demek istediğimi anlarsın. O halı sahada maç yapanların veya benim gibi bir iki izleyicinin aldığı keyfi çakma futbolda ne futbolcu alıyor ne de taraftar. Futbolcu üzerindeki baskıdan yakınıyor. Ancak sesini duyuramıyor. Siz de biliyorsunuz. İnsanın günü gününü tutmaz. Ama futbolcu her daim en iyi olmak zorunda bırakılıyor. Buna can dayanmaz. Böyle meslek mi olur? Taraftar dediğin ise takımı iyi oynamasa bile kazansın isteyen bir türlü tatmin olmayıp her şeye isyan eden insan sürüsü. Dahası maçlara girebilmek için sporsever olman yetmiyor, taraftarı olduğun takımı da beyan etmen gerekiyor. Futbol hakkında konuşmaya kalkana önce hangi takımı tuttuğu soruluyor. Ne söylediği veya niye söylediği bile ona göre tartılıyor. Kimse oyunu konuşmuyor. Tabelaya göre birbirine laf yetiştirme telaşındalar. Futbol bu değil. Böyle olmamalı.

543

Bu sözleri söylerken hafiften hırslandığını hissediyordum. Ayağa kalkıp eliyle tekrar o halı sahayı gösterdi. Onların futbolcu değil, futbol oynayan senin benim gibi insanlar olduğunu, gündüz başka işlerle uğraşıp geceleri bir araya gelen futbolseverler sayesinde eskiden futbolun çok daha keyif verdiğini anlattı. 70 li yıllarda hafta sonları Tekel işçilerinin Rakıspor ve Şarapspor olarak iki takım çıkardıklarını, yapılan maçı izlemeye diğer işçilerin yanı sıra şehirden pek çok izleyicinin geldiğini, skorun önemi olmadığını, hatta maç bitiminde hep birlikte kafa çekmeye gidildiğini anlattı. O yılların gergin siyasi atmosferinde sendikal olarak bölünmüş olsalar da tekel işçilerinin futbol maçında bir araya gelip, keyifle maç yaptıklarından, kavgasız ayrıldıklarından söz etti. Dediğine göre futbol oynarken siyasi kutuplaşma ve sendikal ayrışma bile onları bölmeyi başaramamıştı.

- Benzer olarak orman işletmelerinin Odunspor ve Kütükspor takımları vardı. Futbol birleştiriciydi. Herkesi bir araya getiriyor, iyi kötü eşitliyordu. Amir, memur, ustabaşı veya işçi aynı formada eşitlenip oynuyor, bu görüntü bile insanlara iyi geliyordu. Ayrışmayı önlüyor, adaleti sağlıyordu. O televizyonlardaki çakma futbol ise bence insanları, birbirine düşman taraftar gruplarına ayrıştırıp huzursuz etmekten başka bir işe yaramıyor.

- İyi de, bu hale nasıl geldi?

- Sanırım her şey Sportoto ile başladı. Sportoto maçın nasıl oynandığını göstermiyor, sonucuna göre oynayana para kazandırıyordu. Kumar oynamaya öyle teşneymiş ki bu millet eline kalem alıp toto oynamamış kimseyi bulamazsın. İşin içine para girince ne futbol kaldı, ne eşitlik, ne forma. Herkes sadece sonuca ve skora bakınca futbol görünmez oldu. Düşünüyorum da, langırt denen o masa topu illetinin de aynı dönemde çıkması rastlantı olmasa gerek. O güzelim futbol langırtaki çakılı kurşun adamların dışarıdan yönetildiği saçma sapan keyifsiz bir oyuna dönüştü. Öylesi futbol sizin olsun ben o toprak sahalarda çamura bulanıp herkesin birbirine benzediği, bittiğinde omuz omuza verip birlikte çıkılan temiz futbolu özlüyorum. Hastane köşesinde hapis gibi olunca kendimce bir çözüm bulup kimseye görünmeden sıvışıyor, halı sahada maç izleyip yorulunca dönüyorum. Bunun için sizlerden özür dilememi beklemeyin.

- Anladım… Yine de ilaçlarınızı aksatmamanız gerekiyor. Bir de bahçeye inmek için haber verip izin almanız gerektiğini hatırlatmak durumundayım. Bahçeye indikten sonra siz nasıl biliyorsanız öyle yapın. Bu konuşma aramızda kalacak.

432Gülümseyerek teşekkür etti. Uykusunun geldiğini ve dün geceden rüyasında yarım kalan maça devam etmeyi umduğunu söyleyince “maçın sonucunu mu merak ediyorsunuz?” diye sordum. İroniyi anlamıştı. “Oynayanlar ve seyredenler için çok güzel maç oluyordu. Üstelik sahadakilerden biri de bendim. Skor önemli değil elbet. Lakin söylemeden geçemeyeceğim. Az önce anlattığım futbolun başına gelenler görüyorum ki siz hekimlerin de başında. Onca gündür hastanedeyim işini keyifle yapan hekim göremedim. Telaş içinde hastaların yüzüne bile bakmadan hep bir şeylere yetişmeye çalışıyor gibisiniz. Kızmayın ama bence bu halinizle langırt masasındaki o kurşun adamları andırıyorsunuz. Bu durumdan ne siz memnunsunuz ne de hastalarınız. Üstelik herkesin gözü skordan başka bir şeyi görmüyor. Ne diyeyim? Ben bu filmi gördüm. Sonunda kimse mutlu olmuyor.” Dedi.  Uzanıp pikesini üzerine çekti. Arkasını dönüp uyumaya koyuldu.

O geceden sonra hastamızı bir daha görmedim. Hastane ortamının günden güne artan koşuşturması içinde unutmuş olmalıyım. Geçen gece aracıma yakıt alırken benzin istasyonunun yanındaki halı sahada oynan maça değil de kenardaki izleyicilere gözüm takılmasa o geceyi ve hastamızın anlattıklarını hatırlamayacaktım. Seyirciler arasında tanıdık bir yüz göremesem de onu hep bir halı sahanın kenarında veya mahalle arasında sessizce futbol oynayanları izlerken hayal ediyorum.

Dr. Mehmet Uhri

Patolojinin Gülleri

Cuma, Temmuz 7th, 2017

resim1

Her ne kadar günümüzde tıp bilimi, yüksek teknoloji uygulamaları ile geleneksel hekimlik uygulamalarının ötesine geçmiş olsa da moleküler yöntemler gelişine kadar patologların iki gözüne mahkum olmayı sürdürecek gibi görünüyor.

Dahası hastalıkların morfoloji temelli adlandırılmaları ve bu adlandırmalarda kullanılan morfolojik benzetmeler tıbbın ortak terminolojisinde bir süre daha yer almaya devam edecek gibi duruyor. Morfoloji temelli terminolojilere, taşlı yüzük hücreli veya berrak hücreli gibi pek çok hücresel adlandırma veya benzerliğinden yola çıkılarak kekik-thyme bitkisinden ismini alan Timus bezi örnek verilebilir.

resim3

Benzer morfolojik benzetmeler arasında klasik kitaplara girecek kadar yerleşmiş terimlerden biri de “rozet” formasyonlarıdır. Patolojik değerlendirmelerde “rozet formasyonu” hücrelerin salgı yapmamasına karşın bir lümen çevresinde dairesel tarzda dizilim göstererek oluşturduğu görüntüyü ifade etmektedir.

resim6

Ependimomlarda görülen ve ortasında lümen içerdiği için gerçek rozet olarak tanımlanan formasyonların yanı sıra nöroblastomlarda gözlenen ortasında nöropil içeren Homer Wright rozetleri, retinablostomlarda Flexner-Wintersteiner rozetleri ve PNET medulloblastom gibi hücreden zengin tumor dokularında beslenebilmek için damar duvarlarına tutunarak (peritelial) ışınsal dizilim gösteren ve bu haliyle pseudorozet adını alan formasyonlar en bilinenleridir.

Hücrelerin bir salgı yapmamasına karşın lümen veya benzeri bir yapının çevresinde dairesel dizilim göstermesi biçiminde tarif edilen rozetlerin yakaya takılan rozetlerle ilişkisi ise son derece sınırlıdır.

Gerçekte tarif edilen ise mimari bir süsleme unsurudur.

Dikkat edilirse sözcüğün etimolojik kökleri gül bitkisine gönderme yapmaktadır. Rose-gül, rosette-gonca gül veya tomurcuk gül anlamındadır. Bütün inanışlarda gül, cennet bahçesini süsleyen çiçeklerdendir ve kutsaldır. Yunan mitolojisinde Afrodit, Roma mitolojisinde Venüs gül ile sembolize edilir. Hıristiyanlıkta da ana tanrıça kültünün devamı olan Meryem Ana’nın simgesidir. Bu nedenle dini mekanların süslemelerinde sıkça yer bulur. Hıristiyanlık haçlı seferleri ile doğunun zenginliklerini keşfederken mimari yapılar da bu bilgi devşirmesinden nasibini alır ve kilise mimarisi doğunun çok daha önceleri keşfedip uyguladığı unsurlarla tanışır. Uçan payanda ve kaburgalı tonoz uygulamaları ile çatıyı kilise duvarlarına taşıtmaktan kurtulup duvarlarda geniş boşluklar pencereler yapılabilir hale gelir. Klasik gotik mimarinin kasvetli kiliseleri ışık ile tanışır. İçeriye giren ışık yine doğudan devşirilen vitraylarla renklendirilir.

resim2

Bu arada Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Roma imparatorluğunun dini baskılamaları sırasında Ortadoğu ve çevresinde öldürülen azizler de gün ışığına çıkarılır. Bunlardan biri olan ve İskenderiyeli Katerina olarak bilinen azize İS 287-305 yılları arasında yaşamıştır. Kısacık hayatını Hıristiyanlığa ve Meryem anaya adamış ve yıllar önceki benzeri İskenderiyeli Hypatia gibi ölüm ile cezalandırılmıştır. Ölümü çivili bir araba tekerleğine bağlanıp şehir içinde dolaştırılmak biçiminde planlanmış ancak ilk hamlede tekerleğin kırılması üzerine kafası kesilerek gerçekleştirilmiştir. Yıllar sonra Roma imparatoru Jüstinyen tarafından 585 yılında Sina yarımadasında mezarının olduğu yere yapılan ve en eski doğu kiliselerinden olan Azize Katerina manastırı ile hatırlanmıştır. Manastırda mimari unsur olarak kullanılan ve azizenin öldürülüşünü simgeleyen yuvarlak pencerelere Katerina pencere (Cathrine window) veya onun vücudunda İsanın annesi Meryem’i simgeleyen gül bitkisine göndermeyle gül pencere (Rose Window) ismi verilmiştir.

2280783-st-antuan-katolik-kilisesi

12. Yüzyıl ile birlikte haçlı seferleri sırasında edinilen yeni mimari uygulamalar ile Fransa’dan başlayarak gotik mimarinin önemli eserleri olan kilise ve katedraller inşa edilir. Bu inşa sırasında özellikle kiliselerin batıya bakan kapılarının üzerinde yaptıkları dairesel pencereleri vitraylarla süsleyip kiliseyi aydınlatmayı ve renklendirmeyi başarırlar. Yapılan bu dairesel pencerelere rose window, küçüklerine ise rosette ismini verirler.  Rönesans ile gotik mimarinin yerini barok ve rokoko mimarisine bırakmasına karşın en güzel örneklerinin Strasburg ve Paris Notr Dame kiliselerinde olduğu söylenen rose window uygulamaları günümüze kadar kilise mimarisinin kalıcı öğelerinden olarak varlığını sürdürür.

Yakaya takılan gül goncası, süs veya daha sonra onun benzerlerine de gül goncasına atıfla rozet ismi verilmiş olsa da patoloji uygulamalarında tariflenen rozet işte bu kilise duvarlarında yer alan vitrayla süslü dairesel pencereleri işaret etmektedir.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Yukarıdaki bilgiler 2-6 Kasım 2016 tarihinde gerçekleştirilen 7. Ulusal Sitopatoloji Kongresinde  Nöroblastom olgu sunumu sırasında kısaltılarak paylaşılmıştır.

Timsah’ın Midesinden Notlar

Salı, Haziran 6th, 2017

18721901_664688223731902_5592361879717543936_n

Korku ve tedirginlik ikliminin umutları törpülediği günlerdeydik. Üniversiteleri ile ilişkileri kesilen, memuriyetten uzaklaştırılan ve pasaportlarına el konulan pek çoğu deneyimli öğretim üyesi ve hekim meslektaşlarımızın sıkıntısı büyüktü. Haklarında herhangi bir soruşturma, suçlama veya idari bir işlem olmadığı için uygulamanın dayanağını kendileri de bilmiyordu. Onca yıldır emek verdikleri, öğrenci yetiştirip hasta tedavi ettikleri kurumlarından uzaklaştırılmış olmaları yetmezmiş gibi haklarındaki belirsizlik sosyal bir izolasyona da yol açmış, arkadaşları, dostları, mesai arkadaşları arayıp geçmiş olsun demeye bile çekinir olmuştu.

Tanıyanların gözünde ve toplum genelinde yaratılan “yapmıştır bir şey” olumsuz algısıyla ülke onlar için yarı açık cezaevine dönmüştü. Korku ikliminin de etkisiyle “dışarıdakilerin” yaşananlara kayıtsız kalmayı tercih edip sessizce izliyor olması ise çok daha vahim bir duruma işaret ediyordu.

İşte bu ürkek korkak ruh iklimi içinde meslektaşlarımızın uğradığı adaletsizliğe suskun kalmayıp yalnızlıklarını paylaşmak için çare ararken İstanbul Tabip Odası başkanı Prof.Dr. Selçuk EREZ ülkenin daha önce de böyle dönemlerden geçtiğinden söz etti. 1960 ihtilalından sonra babası Prof.Dr. Naşit Erez in de dâhil olduğu 147 öğretim üyesinin benzer biçimde bir gecede üniversiteden uzaklaştırıldığını, uzaklaştırılanlar arasında yer alan Haldun Taner’in yaşananlara dikkat çekmek için Dostoyevski’nin “Timsah” isimli öyküsünü tiyatroya uyarladığını, eserin TRT radyolarında sadece bir kez “Radyo Tiyatrosu” olarak seslendirildiğini anlattı. Yıllar sonra rahmetli Haldun Taner’in eşinden rica ederek bu oyunun metnine ulaştığını, yaşananlar ve oyunun sahnelenme öyküsü ile birlikte 2009 yılında kitaplaştırılmasını sağladığını söyledi.

Oyunda bir şekilde dev bir gösteri timsahı tarafından yutulan ancak ölmeyip timsahın içinde hapis kalan üst düzey devlet memurunun yaşadıkları ve bu olağanüstü duruma karşı çevredeki insanların tepkileri, küçük hesapları ve suskunlukları ele alınmaktaydı. Dostoyevski bu öyküyü 4 yılı hücre 4 yılı da kürek cezası ile geçen hapis yıllarından iki yıl sonra kaleme alır ancak hemen yayınlamaz.  Kendisini de yutan çarlık rejimini timsah ile benzeştirdiği, başını derde sokmamak için bitirmediği ve eksik haliyle bırakıp yıllar sonra 1865 yılında yayınladığı bilinmektedir.

img_3999

Oda başkanımızın teklifi heyecan vericiydi. Hekim örgütü olarak elimiz kolumuz bağlı oturmaktansa Haldun Taner’in Dostoyevski’den uyarlayıp tiyatro metnine dönüştürdüğü “Timsah” isimli oyunu üniversitelerinden ve çalışma ortamlarından uzaklaştırılan meslektaşlarımız ile birlikte okuma tiyatrosu şeklinde sahneleyecektik. Rolleri aramızda paylaşırken bir yandan da yaşananlara böyle bir tepki vermenin cılız kalacağı işe yaramayacağı kaygılarımızı dile getirdik. 1960 ihtilal sonrası ortamının getirdiği olağanüstü şartların Haldun Taner’i fazla dikkat çekmeyecek bir arayışa soktuğunu ve fincancı katırlarını ürkütmemek için çareyi Dostoyevski’nin oyununu Türkçeleştirerek tiyatro oyununa dönüştürmekte bulduğunu, dönemin şartları içinde bunun Haldun Taner’in çaresizliği olduğundan söz ettik. Günümüzün şartlarında ise Haldun Taner kadar yaratıcı olamayıp neredeyse 60 yıl öncesinde üretilmiş bir çözümü gündeme getirmeye çabalamanın ise bizlerin çaresizliği olarak görüleceğini düşünüyorduk. Dahası işe yarayacağından bile pek umutlu değildik.

Yine de ileride “tüm bunlar yaşanırken hiç mi bir şey yapmadınız, oturup seyir mi ettiniz?” sorularına verecek bir yanıtımız olmalı düşüncesinde uzlaşarak yola koyulduk. Bizlerle benzer ruh hali içinde olan ve 12 Eylül döneminde üniversiteden 1402 sayılı yasa ile uzaklaştırılan İBB Şehir Tiyatroları eski müdürü Orhan Alkaya okuma tiyatrosunun yönetmenliğini üstlenince amatörce başladığımız provalar hız kazandı.

Provalar sırasında Dostoyevski’yi tanıma ve yarattığı etkiyi anlayabilme fırsatını da bulduk. Matruşka bilindiği gibi iç içe geçen kadın figürlerinden oluşan tahtadan yapılıp üzeri boyanan yerel Rus figürleri içeren bir tür oyuncaktır. Çok da eski değildir. İlk kez 1890 yılında yapılmıştır. Yani Dostoyevski hiç matruşka görmemiş olsa da eserlerinde ele aldığı kahramanların bir matruşka gibi içini açıp içindeki diğer karakterleri göstermek ve her bir karakterin iyice aydınlatılmadan alttaki karaktere ulaşmanın olası olmadığına da işaret ederek çağdaşı ve takipçisi Sigmund Freud’tan çok daha önce psikanalitik yaklaşımı işaret edebilmiştir. Bu kadar mı? Çok daha fazlasını da yapmış ve aslında matruşkayla ilgilenmek yüzünden çoğumuzun farkında bile olmadığı bir şeyi “matruşkanın boşluklarını” ve o üst üste giydiğimiz kimlik kabukları arasında nasıl akışkan bir ruh haline bürünebileceğimizi de göstermeyi başarmıştı.

Matruşkayla ilk karşılaşma her zaman çarpıcıdır. Size bakan bir çift göz ve eline alıp inceleme isteği uyandıran renkli bir objedir, Matruşka. Formu, renkleri ve içten bakışlarından etkilenip elinize alıp gitmek, bırakmamak, sahiplenmek bile istersiniz. Dostoyevski’nin suç ve ceza kitabındaki karakteri Roskalnikov’un yaptığı gibi bir gören olmasa çalıp götürmeyi bile düşünebilirsiniz. Matruşka birden fazla kişinin oynayabileceği bir oyuncak olmaktan çok, kişinin kendi başına içinde kaybolacağı bir oyun sunmaktadır. Dostoyevski de benzer olarak romanları ve eserleri ile insanları kendine doğru bir yolculuğa çağırmaktadır.

Matruşkayı eline alan bir süre inceledikten sonra içinde bir şeylerin olduğu fark edip araştırmaya başlar, ilk kapağı açıp içinden çıkanının da içinde bir şeyler olabileceği fark edildiğinde merakla son heykelciğe kadar açılır. Her bir matruşkanın içinden bir öncekine benzeyen ancak daha küçük olanı çıkar. Son heykelcik başlangıçtakinin aynısı ancak küçüğüdür. Açmaya çalışsanız da açılmaz. Bir süre sonra elinizde en küçük parça ve ortalığa saçılmış yarım matruşkalar ile şaşkın öylece bakakalırsınız. Sonra hemen herkesin yaptığı matruşkaları tek tek birleştirip sıraya dizmektir. Elinizdeki bir oyuncak olmaktan çıkmış içindeki gizemi ortaya döken bir itiraf gibi önünüze dizilmiştir. Elinizden o en küçük parçayı bırakmadan diğer matruşkalar ile göz göze gelmek değişik bir his, suçluluk duygusu benzeri algı yaratır. Dostoyevski’nin yer altı insanı diye tarif ettiği o ezik, zavallı ve bu eziklik hissini örtmek için üstüne tabaka tabaka kostümler geçirip kendini görünmez kılmaya çalışan, ezikliğinden uzak durmak zorunda hisseden o en küçük parça açığa çıkmıştır. Freud’un dünyaya eksik gelip bakıma muhtaç yaşamak zorunda kalan her canlı gibi kendine yetememenin getirdiği eziklik hissinin ruhsal tabakalar ile örtüldüğü tezi ondan çok daha önce Dostoyevski’nin satır aralarından fışkırır. İnsancıklar adlı eserinde insanın içindeki kimliklerin varlığını ve her birinin açılıp ortaya saçılması ile içe doğru yolculuğun nasıl ıstırap verici olduğunu anlatır. 1864 yılında kaleme aldığı ve tekrar ünlenmesini sağlayan “Yer altından notlar” ise en içteki en küçük, bölünmeyen o ezik yer altı insanını anlattığı romanıdır. Ülke geneline yayılan özgürlük iklimi ve yeniden ünlenmenin verdiği cesaret ile kaleme alıp bıraktığı uzun öyküsü “Timsah” ise 1865 yılında okuyucularıyla buluşur. Bu öyküde en isyan edilesi durumda bile insanların kimlik ve kişiliklerine göre olayı nasıl kabullenebildiklerine ve hatta taşıdıkları sosyal roller arasında akışkan geçişken halde bulunabildiklerine işaret eder. Dostoyevski bize Matruşkanın boşluklarını ve o katı biçimsel kimlik ve kişiliklerimiz arasındaki boşluklarda akışkan geçişken olabilen ürkek korkak sinsi insanı da işaret etmeye çalışmaktadır.

Tüm bunlardan yaklaşık yüzyıl sonra ülkenin içinde olduğu adaletsiz ruh iklimi, timsahın yuttuğu ancak bir şekilde hayatta kalan izole edilmiş o insanlar ve olanları sessizlikle izleyenler Haldun Taner’in çabasıyla tiyatro oyunu olarak gündeme gelir. Yaklaşık 60 yıl sonra ise ülkede hiçbir şey değişmemiş gibi oyun aynı güncelliği ile sahnededir.

resim2

Tiyatro konusunda izleyici olmaktan öte eğitimi olmayan amatör ekiple yola koyulmanın getirdiği zorlukların yanı sıra böyle bir oyunun sahnelenmesi için uygun salon bulunması bile önemli sorun oluşturmaktadır. Küçük katkı ve gayretlerle sorunlar aşılır. 1960 ihtilalının 57. Yılında 27 Mayıs 2017’de Şişli Cemil Candaş Kültür Merkezinde oyunun sahneleneceği bilgisi ile provaların sayı ve sıklığı artar. İyi bir ekip çalışması çıkarma kaygısı performans kaygılarını da depreştirir. Timsahın midesine hapsolmuş pek çok üniversite hocasının meslektaşları ile birlikte nitelikli bir oyun sahneleme çabası ülkenin geneline yayılan olumsuz ruh ikliminin kendi aramızda dağılmasına ve umutların yeşermesine yetmiştir.

Bir işe yarayacağı konusunda hayli kuşkulu başladığımız yolda Dostoyevski ve Haldun Taner umut ışığımız olmuş, korku ve karamsarlığın getirdiği ruh iklimini aşmayı başarmıştık. İnsanlık ve değerlerinin er veya geç adaleti yeniden sağlayacağı inancıyla yeşeren umutlar, doğurduğu heyecan, hazırlığı yapılan oyunun sahneye konmadan bile istenilen amacı fazlasıyla karşıladığını göstermekteydi. Oyunun sahnelenme günü yaklaştıkça artan heyecan, farklı yerlerden gelen yeni sahnelenme teklifleri ile iyice alevlendi. Provayı kaçıranların evde kendi kendine ayna karşısında yaptıkları çalışmalar şakalaşma konusu olurken söylenenlerin yanı sıra ses tonu ve ifade ediş biçiminin iletişimde ne kadar etkili olduğu bir kez daha hatırlandı. Rolünün hakkını vermeye çabalarken kendini kaptırıp iyice havaya giren meslektaşlarımızın ve durumdan muzdarip yakınlarının serzenişleri de cabası.

Oyun günü sabahtan kesintisiz tekrarlanan provalar ile artan heyecan salonun dolup taştığının görülmesi ile doruğa çıktı. Timsahın midesinden ses veren ve dışarıda olup yaşananlara isyan eden vicdan sahibi bir avuç hekim, ürkek ama yürekli çaba ile izleyicilerin karşısına çıkıp sahnede yerini aldı ve kendi gibi umut dolu izleyicileri ile birlikte alkışlar arasında oyun sahnelendi.

Bu satırlar; İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez önderliğinde sahnelenen oyun ve içeriğinden çok ardında yatan anlam ile yıllar sonra bile hatırlanması olası bir çabanın perde arkasını yansıtabilmek için kaleme alınmıştır.

Mehmet UHRİ

Mayıs 2017

En Alttaki Taş

Çarşamba, Nisan 5th, 2017

img_0712

Kızımın sahilde üst üste konmuş taşlara doğru koşturduğunu görünce “dokunma onlara” diye bağırdı, balıkçı. Oltasını bırakıp kızımın üstüne yürüyünce araya girdim. Kızım da korkup arkama saklanmış, olanları anlamaya çalışıyordu. Güneşin henüz yeterince ısıtmadığı kuzey rüzgarı serinliğinin içimize işlediği ılık bahar gününde sahilde yürüyüş yapıyor, midye kabuğu topluyorduk. Sahilde farklı boydaki taşların büyükten küçüğe üst üste dizildiği taş yığını kızımın dikkatini çekmiş ancak saçı sakalı karışmış yanık tenli yaşlı balıkçı kızıma bağırıp üstüne yürümüştü. İlk anda taşların denize atılan bir oltayı işaret etmek için o şekilde dizildiğini düşünmüştüm. Ancak ortalıkta olta da görünmüyordu. Sakin olmasını rica edip kızımın kötü bir niyeti olmadığını söyledim.

- Niyet meselesi değil. İş niyete kalırsa kimin kime ne ettiğinin hiç önemi kalmaz. Onlar kim bilir kimin niyet taşı? Ellemeyin.

- İyi de er veya geç dalgalar onları yıkıp denize katmayacak mı?

- Tamam işte. O iş için konuldu onlar. Denizin işini yapmasını bekliyor.

- Tam anlamadım. Bu taşları siz dizmediyseniz ne için buradalar?

Cevap vermeden birkaç adım geriye gidip oltasını yeniden eline aldı. Hafifçe misinayı yokladı. Makarayı biraz sarıp bana ve kızıma baktı. Kızım yine çekinip arkama gizlendi. “O taşları ben dizmedim. Taşları dizenin dileği büyük olmalı. Niyet edip seçtiği taşları üst üste koyup bırakmış. Bunu yapan, her niyet taşına bir anlam yükler, her bir dileğin birbiri peşi sıra gerçekleşmesi ile alttaki büyük beklentinin gerçekleşeceğine inanır. Dileğin gerçekleşmesi ise dalgaların taşları içine almasına kadar sürer. Taşları dizen, denize bu kadar uzak yerleştirdiğine göre kendince olmayacak bir şey dilemiş olmalı. Yine de bırakalım deniz işini yapsın. Başkasının niyetine bir de biz engel olmayalım istedim. Kızı korkuttum sanırım. Kusura kalma.” dedi. Daha sonra makarayı sarıp oltayı topladı. Yanındaki boş su kovasına bakılırsa av pek bereketli değildi. Rastgele diye yüksek sesle bağırıp oltayı yeniden savurdu. Kızımın tedirginliği geçmiş kenarda mide kabuğu veya çakıl taşı toplamaya başlamıştı. Az önce bulduğumuz mürekkep balığı sırtını ise elinden bırakmamıştı. Balıkçının yanında kalıp biraz lafladım. Doğma büyüme o sahil kasabasından olduğunu, dedelerinin Lozan mübadelesi ile gelip yerleştiğini o gün bugündür buradan pek çıkmadıklarını anlattı. Yakınlardaki zeytin işletmesinden emekli olduktan sonra balık avlayıp vakit geçirdiğini, denizden günlük rızkını çıkarmaya çalıştığından söz etti. Bu arada attığı oltaya gelen irice iki istavrit yüzünü güldürdü. Ayağımızın uğurlu geldiğinden söz etti. Oltayı tekrar savururken birlikte rastgele diye seslendik.

Açıktan geçen ve peşinden gelen martıların çokluğundan bereketli bir avdan döndüğü anlaşılan tek kamaralı küçük balıkçı teknesinin kornasına bizimki el sallayarak yanıt verdi.

- Bakma böyle balığın küçüğüne büyüğüne sevindiğimize, insanı gibi denizinin de bereketi kalmadı. Selam edip iki laf edecek insan da bulamaz olunca ne kahveye gidesi oluyor insanın, ne de çarşıya çıkası. Oltayı savurup denizle hasbıhal etmek daha iyi geliyor.

- Rahatsız etmiyoruz umarım.

- Ne rahatsızlığı? Yine yanlış anladın. İnsanın kendi rahatsız olunca, kafası rahat olmayınca, başkalarından uzak durmalı, hastalık gibi kaygıların da bulaşıcı olacağını bilip haddini bilmeli. Yani sorun kimsede değil, bende.  Az önce taşlar yüzünden küçük kızın kalbini kırdım. Korkuttum. Bak uzak duruyor. Gelip kovada yüzen balıklarla bile oynamıyor.

- Nereden bilelim. Ne niyet taşı biliriz ne de senin o taşlara bekçilik ettiğini. Baştan çekindi tamam ama birazdan gelir yanımıza, dert etme. Sahi o niyet taşlarından sen hiç dizdin mi?

- Seneler önce dizmiştim. Dileğim büyüktü. Babadan kalma evi yıkıp yerine apartman yapmak istiyordum. Hem ev yenilenecek hem de mülk sahibi olacaktım. Müteahhit kat karşılığı yıkalım deyince dileğimin gerçekleşiyor olmasına çok sevinmiş, dizdiğim dilek taşlarının işe yaradığını düşünmüştüm. Ancak rahmetli anam yuvamı yıktırmam diye tutturdu. Baştan çok kavga ettik. Mübadele ile evlerini arkalarında bıraktıkları için yuvasına dokunulsun istemiyordu. “Bir daha yuvamı terk edemem, acıyın bana ve şu evi paylaştığım yuva yapmış kuşlara” diyerek direndi.

- Sonra ne oldu?

- Anamı ikna edemedik. Ev yıkılmadı. Dededen kalma zeytinliği satıp evi onardık. Öfkelenmiştim. Dizdiğim niyet taşlarını kendi elimle dağıttım. Evden ayrılıp işe yakın ev tuttum. Ancak anam haklıydı. Yuva dağıldı mı bir daha o evin, o ailenin bereketi olmuyordu. Anamı dinlemeyip evini yıktıranlardan şimdi burada kimse yaşamıyor. Hepsi bir yerlere gitti. Oradan gelen paranın da kimseye hayrı olmadı. O eski ev aileyi bir arada tuttu, sayesinde uzağa gitmekten korkmadık. Rahmetli dedem okumak için şehre giden torunlarına “dönüp gelecek evi olunca uzaklaşmak zor olmaz, bize bunu bile çok gördüler” diyerek yol harçlığı verirdi. Meğer yıkılsın istediğim o köhne ev bizi bir arada ve burada tutarmış. O günden sonra  bir daha niyet edip taş toplamadım. Yine de niyet edenin dizdiği taşlara da dokunup vebal altına girmeyi pek doğru bulmam. O yüzden ürküttüm küçük kızı.

Savurduğu olta ile denizden iki istavrit daha aldı. Kızımın meraklı bakışları altında oltadan çıkarıp kovaya bıraktım. Bizimki oltayı tekrar savururken göz ucuyla kızımı işaret etti. Kızım kovada yüzen balıkların yanına eğilmiş onlarla konuşuyordu.

img2-2

Güneşin bulutun ardına girmesi, denizden gelen esintinin giderek sertleşmesi ile daha fazla orada duramayacağımızı anladık. “Söylediklerine bakılırsa ne dilesen veya neye niyet etsen de evine dokunmayacaksın, öyle mi?” diye sordum. Eliyle arkamızdaki yamacı işaret etti. Dikkatli bakınca budanmış ağaçları gösterdiğini anladım. “Bak belediye geldi tüm ağaçları budadı ve üzerinde kuş yuvası olanına dokunmadı. Kuş yuvası bile olsa yuvaya dokunmanın uğursuzluğunu herkes bilir. Dileklerini taşa okuyup üst üste dizsen de en alttaki taşın yuvan olduğunu unutmayacaksın. Ona dokunmayacaksın. Kız üşüdü, hadi gidin artık” dedi. Kızımla birlikte rastgele diyerek yanından uzaklaştık.

Seneler sonra tekrar o küçük sahil kasabasına gittiğimde o günü ve balıkçıyla konuşmamızı hatırladım. Kasaba büyümüş pek çok eski ev yerini “peynir kalıbına” benzeyen beton binalara bırakmıştı. Eskiden kalan bir kaç ev ise hayli viran halde olsa da içindekilerle birlikte ayakta kalmayı başarmıştı. Balıkçı barınağı büyümüş marinaya dönüşmüştü. Hafiften yağmur yağıyordu. Sahilde kimse yoktu. Kumsalın bir ucunda hafifçe yan yatmış dizili taşları görünce ister istemez gülümsedim. Kimin dizdiği meçhul olsa da niyet yola çıkmıştı.

Mehmet Uhri

Not:  Bu anlatı, Trilyeli Hasan Özata’ya saygıyla ithaf olunmuştur.

Hayatın Acemisi

Perşembe, Mart 9th, 2017

img_1509

Hastanede mesai bitmek üzereydi. Bir hışım odama girip “o çiçekçiyi bulmamız gerekiyor, hem de hemen” diye söylendi. Çocukluk arkadaşımdı. İlkokula beraber başlamıştık. Zaman içinde farklı yerlere savrulsak da birbirimizi unutmamıştık. Abisinin vefatından beri görüşmemiştik. Cebinden çıkardığı üzerinde ismi yazılı zarfı uzatıp “abim ölmeden önce bunu yazıp bırakmış. Odasını boşaltırken tesadüfen çekmecesinde buldum.” dedi.  Mektuptan çıkan kâğıtta el yazısıyla “O çiçekçiyi bul, vereceği çiçeği mezarıma dik. Dedemin mendilini de gövdesine sar. Parası ödendi.” yazıyordu. Yazılanlardan bir şey anlamadığımı fark edince “o gece hastanede aynı odayı paylaştığımız çiçekçi olmalı, sen de vardın. Hatırlamalısın. Hatta onun bir yerlerde adres veya telefon numarası da olmalı. O çiçekçiyi bulmalıyız” diye üsteledi.

Yavaş yavaş hatırlamaya başlıyordum.

Yıllar sonra karşıma çıkmış kendinden yaşça hayli büyük abisinin rahatsızlığının ciddi olduğunu söyleyip yardım istemişti. Hastalığı hayli ilerlemişti. Tıbbi çabalara beklenen yanıt alınamamış ve tedavi gördüğü hastane son günlerini evinde geçirmesi için taburcu etmişti. Ev ortamında bakımın zor olacağı endişesiyle bir süre daha hastane ortamında kalması için ricacı olmuştu. Görev yaptığım hastanede bir süre yatırılmasını ve destek tedavi verilmesini sağlamıştım. Hastanemizde kalan abisine arkadaşım refakat ediyor geceleri de yanında kalıyordu. İşte o hastane günlerinden biri nöbetime denk gelmiş gece yarısına doğru yanlarına uğrayıp bir süre konuşmuştuk. Hastamız odayı yaşlıca bir beyefendi ile paylaşıyordu.

Hastalığını ve durumun ciddiyetini biliyordu. Sesimi çıkarmadan bir süre onlarla oturdum. Bir ara hastamız bana doğru elini uzatıp pencereye gitmek istediğini söyleyip yardım istedi. Kardeşi araya girmeye çalışsa da hastamız bunu benim yapmamda ısrarcı oldu. Kardeşi hastamızın her gece dışarının soğuk olmasına aldırmadan pencereyi açıp bir süre kafasını dışarı uzattığını odada yatan diğer hastanın ise içerinin düşen sıcaklığı nedeniyle rahatsız olduğunu ancak inatla bunu yapmayı sürdürdüğünü anlattı. Hastamız pencereyi açıp yağan sulu kara aldırmadan bir süre kafasını dışarıda tuttu. Daha fazla üşümemesi için araya girip pencereyi kapattım. Diğer yatakta yatan yaşlı beyefendi ise üşümemek için çoktan yorganın altına girip iyice sarınmıştı. Arkadaşıma bunu neden yaptığını sordum cevap vermeyip abisinin yanıtlamasını bekledi. Hastamız yatağına oturup elimi bıraktı. Kafasını önüne eğdi.

-        Her gün biraz daha eksiliyorum. Bedenimin bu dünyaya tutunamadığının farkındayım ancak düşüncelerim öyle değil. Onlar hiç eksilmedi. Anılar, hisler, fikirler, sorular, yaşanmış yaşanmamış ne varsa hepsi kafamın içinde dönüp duruyor. Onlar eksilmiyor.

-      Onlardan kurtulmak mı istiyorsunuz?

-      Pek sayılmaz. Benimki daha çok bir endişe. Küçüklüğümde dedemin vefatından sonra babama insan ölünce düşüncelere ne oluyor diye sormuştum. Çünkü dedem benimle konuşur hayata dair hep bir şeyler anlatır, vakit geçirir, ilgilenirdi. Söylediklerini pek anlamasam da dedemi çok severdim. Babam ise deden gitmeden düşüncelerini senin için rüzgâra savurdu, rüzgârı iyi dinlersen anlattıklarını işitebilirsin diyerek beni avutmuştu. O günden beri hep rüzgârı dinlerim.

-      Pencereyi açıp rüzgârı mı dinliyorsunuz?

-      Keşke öyle olsaydı. Sıranın bana geldiğini düşünüyor ara sıra kafamı dışarı çıkarıp düşüncelerimi rüzgâra savuruyorum.

-      İşe yarıyor mu?

-      Sanırım hayır. Ama hiçbir şey yapmamaktan iyi olduğunu düşünüyorum. Düşüncelerimi yanıma alıp götüremediğime göre gidebildiği neresi varsa gitsin istiyorum. Dindar olmasam da inançlı biri sayılırım ancak isyan etmeden duramıyorum.

O ana kadar sesi çıkmadan bizleri izleyen diğer hasta, pencerenin kapatılmasıyla içerinin tekrar ısınmasını fırsat bilip yorganı üzerinden atıp yatağında doğruldu. Gözlüklerini ve elindeki gazeteyi etajerin üstüne bıraktı.  Bizlere dönüp “ona buna isyan etmekle zaman yitirmeyip içinden geçip gitmekte olduğumuz hayatı görmeye çalışsaydınız böyle gereksiz konuları dert etmeyecektiniz” gibi bir laf etti. Arkadaşım araya girip “isyan etmeyip de ne yapacaktık? Hem bundan size ne?” diye yanıt verince ortalık az öncekinden de beter soğuyuverdi.  Odada gerginlik tırmanmadan araya girmek istesem de abisi elini kaldırıp bizlere engel oldu. “Açıklamasını bekleyelim” dedi. Hep birlikte yatağında oturan yaşlı adama baktık.

-      Kızmayın hemen. Gerçi ben de gençken böyle çabuk parlardım. Hiç istemem ama siz de en sevdiklerinizi kaybederseniz beni anlarsınız. Önce oğlumu sonra eşimi toprağa verdim. Ben de inançlı biriydim, isyan etmemek için çok uğraştım. Onca yaşam tecrübeme rağmen hayatın acemisi olduğumu üstte olup toprak atarken fark ettim. Yaşamanın zor, ölmenin ne kadar kolay olduğunu gördüm.

-      Peki ya sonra?

-      Peki ya sonra… İşte sorun burada. İnandığım ne varsa bana hep sonra olacaklar konusunda yön gösteriyordu. Yaşanan ne varsa hepsi ölümden sonraya kadar uzanan “peki ya sonra?” sorusunun içinde paketlenip sana sunuluyordu. Hayat yanan bir mum gibi akıp giderken bile sizin az önce yaptığınız gibi sonrayı sorgularken buldum kendimi. Hâlbuki her şey olup bitmişti. Onları orada bırakıp sonrasızlığın içine düşmüştüm. Onca anı, yaşanmışlık, düş ve düşünceler ile buradayım, üstelik onları rüzgâra savursam da ulaşmasını düşleyeceğim pek kimse kalmadı. Diyeceğim eksilen beden değil, ömrümüz. Dahası camı açıp savurdukların da senin değil. İnanma bunlara.

Az önceki soğuk havadan eser kalmamış odaya derin bir sessizlik çökmüştü. Hastamız ise biraz olsun anlaşılmış olmanın verdiği cesaret ile hayat diye bize sunulanın kimlikler ve rollerden başka bir şey olmadığını anlatarak sürdürdü konuşmasını.

-      Bize sunulan kimlik ve o kimliğin gerektirdiği rolü başarıyla oynarsak mutlu bir hayatımızın olacağına inandırılmışız. Rolümüze ve kimliğimize itiraz etmek aklımıza bile gelmemiş. İtiraz edenlere de hep kötü gözle bakıp rahatsız olmuşuz. Başarısız biri olduğumu söyleyemem, rollerimin hakkını verdiğimi düşünüyorum. İyi bir baba iyi bir vatandaş ve eş olduğumu biliyorum. Ama bunlar beni mutlu etmeye yetmiyor. Birilerinin “aferin” demesini bekleyerek koca bir ömür geçirdim. Hepsi oyunmuş. Acemisi olduğum hayat oyunu ise hasta olup kendinle, hastalığınla ve kendi gerçeğinle yüzleştiğinde başlıyormuş. Orada, daha önce başarıyla oynadığını sandığın roller hiç işe yaramıyor.

Bir suskunluk anında araya girip “iyi de bunun bir çaresi yok mu?” diye sordum. Bu soruyu kendine sorup durduğunu tatminkâr bir yanıt bulamadığını herkesin kendi yanıtını araması gerektiğinden söz etti. Emekli olup pek göz önünde olmayan bir yerde evinin altındaki küçük dükkânı tutup çiçekçiliğe başladığından zamanının büyük kısmını dükkânda geçirdiğinden, orada kendi seçtiği ve giderek acemisi olmadığı bir hayat bulduğunu anlattı.

-      Çiçekçi dükkânlarını bilirsiniz, hep birbirine benzer. Önde çiçekler ardında hep gölgede bir çiçekçi olur. Giren çıkan çiçeklere bakmaktan sizi görmez. Görse de çok umursamaz. Yani bir rol yapmanıza gerek yoktur. Kendi olmanız yeter.

-      Neden özellikle çiçekçi dükkânı?

-      Çiçekçi dükkânlarının, bu kadar saçma kurgulanmış, kimliklere ve rollere bulanmış, baskılanmış olmasına karşın hayatın inatla sızmaya çalıştığı, kendini görünür kıldığı yerlerden olduğunu düşünüyorum.  Önemi ve maddi değeri anlamsız olmasına karşın çiçekler içimizdeki bir şeylere dokunur. O yüzden hastane önlerinde hep bir çiçekçi bulunur. Dükkâna gelenler geçici bile olsa birine çiçek götürüp onun hayatına gerçek anlamda dokunmanın, rol yapmadan gerçek bir şeyler yapmanın telaşı ve hafif suçluluk duygusuyla gelirler. Orada ne kimlik, ne rol işlemez. Acemice de olsa kendi oluverirler. Gerçi rol icabı çiçekçiye girenler de az değil ama yine de bana iyi geldiğini düşünüyorum. Orada inandığım inanmadığım ne varsa unutuyor sadece kendim oluveriyorum.

Gece ilerlemişti. Arayanlar yüzünden çok istememe karşın odada yanlarında kalamadım. Onları orada öyle bırakıp çıktım. Sabaha karşı uğradığımda hastalarımızı derin uykuda buldum. Arkadaşım uyumamıştı. Koridora çıkıp hemşire odasında sabahın taze çayından ikram ettim. Geceki muhabbetin abisine iyi geldiğini, çoktandır bu kadar kesintisiz uyumamış olduğunu söyledi. Bir süre daha zaman geçirip odaya döndüğümüzde hastamız yeni uyanıyordu. Yaşlı beyefendi ise henüz uyanmamıştı. Hastamız kardeşine ve bana bakıp elimi tuttu. “Dün gece güzel rüyalar gördüm. En son hatırladığım bir gül bahçesinin kenarındaydım. Kuşlar şakıyordu. Daha önce sesli rüya gördüğümü hatırlamıyorum. Ne ilaç verdiyseniz iyi geldi, yine ondan verin.” dedi.

Hastamızı ve o ihtiyar çiçekçiyi bir daha görmedim. Bir süre sonra gelen mesaj ile abisinin kaybedildiğini öğrendim. Cenaze sırasında da konuşmadık.

Abisinin vefatının üzerinden bir yıldan fazla geçmişti. Bir hışım odama gelip benden o gece odayı paylaştıkları ihtiyar çiçekçiyi bulmamı istiyordu. İlk anda bulamayacağımdan endişe etsem de eski nöbet listelerinden nöbetçi olduğum günü ve o gün serviste yatan hasta listesine ulaşıp kısa sürede hastanın kimlik bilgilerine ulaştık. Telefon numarası yoktu. Adresin bile doğruluğundan emin değildik. Birlikte elimizdeki adrese gittik ve çiçekçi dükkânını bulduk. Ancak kapalıydı. İçeride birkaç saksıdan başka bir şey kalmamıştı. Sağa sola sorduk bir yerlere telefon açtılar, bekledik. Az sonra üniversite öğrencisi olduğunu ve hastamızın evinde oda kiralayıp onunla birlikte yaşadığını söyleyen gençten bir delikanlı çıktı geldi. Uzun süredir rahatsız olduğunu, çiçekçi dükkânını kapatıp daha iyi bakılabilmek için akrabalarının yanına Bursa’ya gittiğini anlattı. Omuzlarımız düşmüştü. Arkadaşım son bir umut cebindeki mektubu gösterip bu konu hakkında bilgisi olup olmadığını sordu. Delikanlı dükkânı açıp içeriye girdi. Kenarda duran konserve tenekesine gömülmüş gül fidanı ile geri geldi. “Ustam gitmeden önce bunu bana emanet etmiş, üstüne de zarftaki o ismi yazmıştı.” Diyerek bize uzattı. Teşekkür edip borcumuzu sorduk. Ücreti ödendi notu düşüldüğünü gösterip borcumuzun olmadığını söyledi.

img_1507

Dönüş yolunda ikimiz de konuşmadık. Hüzünlenmiştik. Ara ara elimizdeki fidana baktık. Beni hastaneye bırakırken sarılıp teşekkür etti. “Gitmem gerekiyor. Vasiyeti yerine getirmeliyim” diyerek uzaklaştı. Birkaç gün sonra arkadaşımdan vasiyetin gerçekleştiğine dair bir fotoğraf ve “Acemisi olsak da aynı hayatın içinden geçiyoruz, iyi ki varsın.” mesajı geldi.

Mehmet Uhri

Not: Bu öykü Türk Tabipleri Birliği Ankara Tabip Odası tarafından 14 Mart Tıp haftası etkinlikleri kapsamında her yıl düzenlenen öykü yarışmasında 2017 yılında üçüncülük ödülü almıştır.