Archive for the ‘Tamirhaneden’ Category

Mutluluk gibi bir şey oldu

Pazartesi, Haziran 10th, 2019

9541174c-9c8f-43d4-9c4f-6cd566da561c1

“Dedim ya, yağmur damlasına benziyor, hayatlarımız. Kimi diğerlerine karışır çağlar, kimi ise benim gibi kuruyana kadar bir umut içinden gelip geçecek ışığı bekler. O da hayat, bu da…” diyerek uğurlamıştı.

Yaz aylarında hareketlenip yılın geri kalanında ıssızlaşan tatil kasabalarından birinde karşılaşmıştık. Okul yıllarından sonra bir daha görüşmemiş olsak da ortak arkadaşlar ve sosyal medya sayesinde birbirimizden haber alabiliyorduk.

O küçücük kasabada bir sanat galerisi olmasını garipseyip içeri girmesem belki yine karşılaşmayacaktık. Sanat galerisinin hemen girişinde sağda koltuk kitap ve gözlük üçlüsünün dingin hali dikkatimi çekmiş içimden “ne keyifli bir okuma köşesi” diye geçirmiştim. Sıcak bir ”hoş geldiniz” ile başlayan karşılaşma kısa sürede yıllar sonra bir araya gelmenin coşkusuna dönüşüverdi.

Arkadaşım başarılı ve sevilen bir çocuk hekimiydi. Ancak erken yaşta emekli olup köşesine çekilmişti. Şehri terk edip öğretmen eşiyle birlikte o ücra kasabaya yerleştiklerini, satın aldıkları metruk taş binayı restore edip ev yaptıklarını, alt katını da sanat galerisine dönüştürdüklerini anlattı. Söylediğine göre o ev ve sanat galerisi bütün birikimlerini yutmuştu.

Galerinin kazancı ve hatta gelen gideni olmasa da mutlu görünüyorlardı. Kış aylarında öğrencilerle atölye çalışmaları yaptıklarından, kitaplığının da halka açık olduğundan söz etti.

- İyi de, ahali senin hekim olduğunu bilmiyor mu?

- Rahmetli anatomi hocamız “hekimlik yüksek tansiyon gibi kronik bir hastalıktır. Mezara kadar eşlik eder” derdi. Haklıymış. Muayene odam olmasa da hasta çocuklar için ilaç tavsiyesinde bulunduğum hatta küçük müdahale yaptığım bile oluyor. Ücret almıyorum.

- Aramızda hekim olmaya en hevesli olandın. Fakülte yıllarında çocuk hekimi olmayı kafana koymuştun. Hekimlikten ve pediatriden bu kadar kolay vazgeçebileceğine kimse inanmazdı. Gerçekten anlamıyorum.

- Hekimliği bırakmadım. Ancak meslek başka bir şeye dönüştü. Pek çok meslektaşım uyum sağlasa da ben istemedim.

- Nasıl yani?

- Pediatri, psikiyatri, geriatri gibi uzmanlıkların diğer hekimlik uygulamalarından farklı adlandırılmaları boşuna değildir. İatros sözcüğü ile biter. Yani hekimlik sanatını barındırır, sonu “loji” ile biten bilim alanlarından bir miktar ayrılırdı. Sağlık sisteminin piyasalaşması ile gelen performans uygulaması mesleği parça başı fason iş yapan, yaptığı işten prim alan garip bir hale dönüştürdü. İşin ne sanatı kaldı ne de bilimi. Meslek kendini tekrar eden standart teknik bir uygulamaya dönüştü. Çeşitli gerekçeler ileri sürüp muayenehanemi de kapattırdılar. Ne ben ne de hastalar durumdan memnun değildi. Ne istediğimi bilmiyordum ama istemediğimin farkındaydım. Her şeyi bırakıp buraya sığındım.

- İyi de burada inzivaya çekilmiş gibi yaşamak sana yetiyor mu?

Az önce ilgimi çeken okuma köşesini gösterip “Kapımı çalan olmasa da kendimi oyalayacak bir şeyler buluyorum. Hayatı küçültünce yönetmesi de kolay oluyormuş” diye yanıtladı.

Arkadaşım “yıllar sonra gelen bu buluşmayı kahve ile hatıra bağlayalım” diyerek içeriye yöneldi. Eşimle birlikte mütevazı galeriyi gezip heykel ve tabloları inceledik. Galerinin bir duvarını boydan boya zengin sayılabilecek kitaplık kaplıyordu. Arka tarafta ise atölye olarak kullanılmak üzere kısmen kapatılmış küçük bir avlu vardı.

O sıcak yaz günü serin taş mekânda kitapların arasında zamanı unutmuşken arkadaşım kahveler ile geldi. Ortalığı kaplayan kahve kokusu eşliğinde kahvelerimizi yudumlarken resimler hakkında bilgi verdi. Eşinin ilkokul öğretmenliğine devam ettiğini, atölyede resim çalışmaları yapıldığını ve hatta geçen yıl belde tarihinde ilk kez yerel çalışmalardan oluşan karma sergi bile açıldığını anlattı.

Yine de anlamıyor, sorduğum sorular ile canını sıkmak pahasına neden böyle münzevi bir hayat seçtiği üzerinden kendi hayatımı sorguluyordum. O ise, kimseyi yargılamadan bir derviş sabrı ile sorularımı cevaplıyordu. Kahvenin ardından eşi ev yapımı likör ikram edip akşama yemeğe beklediğini söyledi. Tatil dönüş trafiğine yakalanmamak için yola devam etmeyi planlamıştık. Arkadaşım daveti geri çevirmeye hazırlandığımızı fark edince şehirde onca dolu ve zengin hayatı bırakıp bu kadar sığ bir hayatı seçmekle ne amaçladıklarının yanıtı için akşam yemeği davetini kabul etmem gerektiğini söyledi.

Akşam bir araya geldiğimizde gün batmak üzereydi. Eşiyle birlikte evin arka bahçesinde atölyenin önünde mütevazı bir masa hazırlamışlardı.

yagmur

Arkadaşımın yanıtı için yemek boyunca sabırla bekledim. Sanat edebiyat ve hatta şiir dolu bir muhabbetten sonra “gelelim burada ne aradığımız konusuna” diyerek konuya giriş yaptı. Asistanlık yıllarında yağmurlu bir akşam üstü hocasının arabasına aldığını, trafikte ilerlerken camdaki yağmur damlaları üzerinden hayat ve insan üzerine yaptıkları bir konuşmayı anlattı.

- Yolculuk sırasında biraz da hocam ile muhabbet etmek amacıyla hekim olmayı nasıl seçtiğini sormuştum. Hocam ise sorumu yanıtlamak yerine camdaki su damlalarını işaret “mesele hangisi olmak istediğin” diye yanıtlamıştı. Sonra hayatlarımızın yağmur damlalarına benzediğini, çoğunun birbirine karışıp aktığını, bazılarının tek başına durup ayna gibi ışığı yansıttığını az bir kısmının ise içine aldığı ışığı renk tayfı haline getirdiğinden söz etti. “O yüzden önemli olan ne olduğun veya nasıl olduğun değil, hangisi olmak istediğin” dedi. O gün fazla felsefi bulduğum bu yanıt üzerinde düşünmemiş açıkçası anlamaya da çalışmamıştım.

- İyi de bu anlattıklarının konuyla ne ilgisi var? Konuyu neden burada inzivaya çekildiğine nasıl bağlayacaksın? Doğrusu merak ediyorum.

- Meslekten soğuduğumu hissettiğim günlerdi. Bir süre şehrin kenarına kaçıp kafamı dinlemek istemiştim. Şiddetli bir yağmur sonrası güneş belirdi ve dev bir gökkuşağı oluştu. Yağmur damlaları bir araya gelmiş ve o görkemli görüntü ortaya çıkmıştı. Hayatlarımız yağmur damlası gibi demişti hocam. Oluşuyor, dönüşüyor ve kayboluyorduk. Diğerlerine karışıp akıp gitmek herkes gibi olmak kolaydı. Ama bazı damlalar ışığı bekliyor ve içinden geçen ışığı ayrıştırıp başka bir şeye dönüştürüyordu. Ortaya sanat gibi bir şey çıkıyordu.

- Çok hızlı oldu. Sen şunu daha yavaş bir daha anlat.

- Hocam haklıydı. Hayat bir yağmur damlası gibiydi. Çoğu diğerleriyle birleşip çok da sorgulamadan akıp gidiyordu. Kimi kendini göstermek, farklı kılmak uğruna ışığı ayna gibi yansıtan kendine hep baktıran ama içeriyi hiç göstermeyen su damlası gibi yaşamayı seçiyor, böyle mutlu oluyordu. Sosyal medyada en çok görünenler de onlardı. Kendinden başka kimseye hayrı olmadan ve hayata pek bir şey katmadan yaşamak istiyorlardı. Az bir kısım ise ışığı içine alıp dönüştürüp yeni bir şeyler üretiyordu. Resim, heykel, edebiyat kısaca sanat o insanların oluşturduğu gökkuşağı gibi bir güzellikti. Hayat onlarla güzeldi.

- Peki ya sen hangisi olduğuna karar verebildin mi?

- Hayatım okullar, zorunlu hizmet, askerlik, evlilik, çocuk filan derken diğerleri ile birlikte akıp giden su gibiydi. Mesleğimi yaparken sanırım kendimden bir şeyler kattıkça mutlu oluyor avunuyordum. Ancak bu yeni sağlık sistemi mesleğimi iyi yapmamı değil sıradan olmamı, kendimden bir şey katmadan rol yapmamı bekliyor, fazlası için harcadığım zamanı kayıp olarak görüyordu.

- Yani?

- Yani hocamın sözünü ettiği gibi ya akıntıya kapılmam veya ışığı yansıtıp kendine baktırmaktan başka işe yaramayan şişkin bir su damlası olmam isteniyordu. Benim veya başka birinin o koltukta olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu. O gün gökkuşağına bakıp hocamın “mesele ne olduğun veya nasıl olduğun değil, hangisi olmak istediğin“ sözlerini hatırlayıp bir seçim yaptım.

- Her şeyi bırakıp kenara çekilmeyi seçtin, öyle mi?

- O kadar basit değil. Hocamın sözünü ettiği ışığı içine alıp dönüştürmeye çalışan yalnız bir su damlası olmayı seçtim. Yanlış anlama. Sanatçı değilim. Öyle bir iddiam da hiç olmadı. İyileştirdiğim çocukların hayatlarında nasıl bir etkim olduğunu bilemeyeceğim ama burada bu küçücük sanat ortamında sanat üretip yaşatan bir ortam yapmanın emeklilikte köşeye çekilmekten daha anlamlı olduğunu düşündüm. Eşim de destek oldu. Buradayız. Umarım tatminkâr bir açıklama olmuştur.

Konuşmayı sessizce dinleyen eşim araya girip “İyi de aradığınız ışık hiç gelmez, burası o beklediğiniz etkiyi doğurmazsa ne olacak?” diye sordu. Arkadaşım eşi ile bakıştı. Gülümsediler. Sonra “Işığını bekleyen fani bir su damlası olarak kuruyup gün gelince kaybolacağız. Bu bizi ürkütmüyor. Başkalarının olmamızı istediği kişi yerine kendimiz olacağız” diye yanıtladı.

- Doğru mu anladım, sürüye katılıp su olup akmak veya ayna gibi görünen tekil bir su damlası gibi başkalarının gözünü alan fiziksel bir varlık olmak yerine ışığı tayf halinde başka bir şeye dönüştüren yağmur damlası olmayı mı istedin. Hepimiz biraz hepsinden değil miyiz?

- Dedim ya, su damlasına benziyor, hayatlarımız. Kimi diğerlerine karışır çağlar, kimi ise benim gibi kuruyana kadar bir umut içinden gelip geçecek ışığı bekler. O da hayat, bu da. Hem bak sanattan edebiyattan hayattan konuştuk gökkuşağı gibi hayli renkli bir gece yaşadık. Fena mı oldu?

Gerçekten de sanat, edebiyat ve hayat paylaşımları ile geçen hayli doyurucu uzun bir gece oldu. Ertesi sabah erkenden yola koyulacağımız için geceden vedalaştık.

kiux9834

Ertesi sabah ayaklarımız geri gitse de şehre doğru yola çıktık. Yağmurla birlikte artan dönüş trafiği yolculuğu giderek daha da çekilmez hale dönüştürüyordu ki, eşim yolun ilerisinde oluşan gökkuşağını işaret etti. Yağmura rağmen durup arabadan indik.

Kısa süreliğine de olsa yol, yolculuk veya varmak istediğimiz şehir aklımızdan çıkıverdi. Mutluluk gibi bir şey oldu ve hızla kayboldu.

Mehmet Uhri

Bir Tespih Hikayesi

Pazar, Nisan 28th, 2019

9a2f6601-7a13-4818-9982-dc6d5f274bb3

Emektar doktor abimiz emeklilik kararı almış, odasını topluyordu. Kitaplarının büyük kısmını bölüme bağışlamıştı. Kalanları kolilere yerleştiriyordu. Yardım etmek istedim, gerek olmadığını söylese de o ağır kolileri kaldırmasının kolay olmadığını biliyordum. Kısa sürede kütüphanenin kitapları kolilenmişti. Bir ara gözüm duvarda çiviye asılı eski ve hayli yıpranmış görünen tespihe takıldı. Tespihi işaret edip “hocam sizden bir anı eşya almak istiyorum, bu tespihi alabilir miyim?” diye sordum. Duvardaki tespihe uzandı, elinde şöyle bir çevirdikten sonra cebine attı.

- Olmaz, onu veremem, başka bir şey iste?

- İyi de hocam bildiğim kadarıyla tespihle işi olanlardan değilsiniz. Dini konulara uzak durduğunuzu kendiniz söylerdiniz. Ne oldu da bu tespih bu kadar önem kazandı?

- Senin de namazla, tespihle işin yok, sen niye istiyorsun?

Bu sözler üzerine sustum. Çekmeceleri çıkarıp içinin boşaltılmasına giriştim. Kısa sürede odadaki kişisel eşyalar toplanmış hastabakıcının getirdiği bir tekerlekli sandalyenin üstüne yığılıp hocamızın arabasına doğru yola çıkmıştı. Servis hemşiresinin ikramı olan yorgunluk kahvelerimizi yudumlarken cebinden tespihi çıkarıp “bu tespihi neden vermek istemediğimi anlatayım da gücenme” diyerek anlatmaya başladı;

“Yıllar önce sıradan bir Pazar sabahıydı. Hastane idari nöbetini yeni devralmıştım. Önceki günün nöbetçisi acil serviste yoğun bakım gerektiren bir hasta olduğunu ancak yatak bulunamadığı için acil servis şartlarında tutulmak zorunda kaldıklarını bildiren bir bilgi notu bırakmıştı.

Nöbet odasına girmiş üstümü değiştirirken kapım çalındı. Hastane güvenlik görevlisi yanındaki hayli yaşlı beyefendinin nöbetçi şef ile görüşmek istediğini söyledi. “Buyurun” dememle o yaşlı adam koşar adımla yanıma gelip ellerime sarıldı ve “doktor bey bizi bu cehennemden kurtarın, yalvarıyorum. Bize bunu yaşatmayın” dedi. Elimi kurtarıp koltuğa oturmasını rica ettim. Oturmasıyla birlikte o koskoca adam ağlamaya başladı. Sakinleşmesini beklerken güvenlik görevlisinden aldığım bilgiler doğrultusunda Acil servis yetkilileri ile kısa bir görüşme yaptım. Bilgi notunda sözü edilen ve yatak bulunamadığı için acil serviste sedyede bekletilen hastanın yakınıydı. Hastanın bilgilerine ulaşırken de sessizce ağlamayı sürdürdü.

Bir süre sonra torununun acil serviste yattığını, komada olduğunu, yoğun bakım yatağı bulunamadığı için ölmek üzere olduğunu anlattı.

Dedeyi de yanıma alıp acil servise yöneldim. Torunu 20 yaşındaydı. Dedenin söylediğine göre askerliğini Güneydoğuda yapıp yeni dönmüştü. Bunalıma girip babasının beylik silahıyla kafasına ateş ederek intihar etmeye çabalamış ancak ölmemişti.

- Biz inançlı bir aileyiz doktor bey oğlum. Bizde intihar en büyük günahtır.

- İyi de torununuz henüz yaşıyor, sakin olun.

- Anlamadın. İntihar etmeye kalktığı için anne ve babası hastaneye bile gelmediler. Gerçi gelinim onu yalnız bırakmamam için benden yardım istedi ama oğlum, insan içine çıkamayacak kadar büyük bir suç işlendiğini düşünüyor.

- Yani şimdi burada sizden başka kimsesi yok mu?

- Maalesef yok, doktor bey oğlum. Torunum yalnız başına sedyede can çekişiyor. Gelinim gizlice aramasa benim de haberim olmayacaktı. İlçe devlet hastanesi ilk müdahaleyi yapıp sevk etmiş. Yolda kalbi iki kez durmuş. Yoğun bakım yatağı bulunamayınca yol üstündeki en yakın hastane olarak size getirmişler. Dünden beri burada öylece bekliyoruz.

Gerçekten de acil servis kabinlerinden birinde perdenin ardında seyyar monitöre ve otomatik solunum cihazına bağlı, kafasının sağ tarafı sargılar içinde bilinci kapalı sırım gibi genç bir delikanlı sedyede yatıyordu. Hızlıca kan değerlerine göz attım. Açıkçası bu şartlarda hastaneye canlı gelmesi bile mucizeydi. Çok fazla dayanabilecek gibi de görünmüyordu.

Acil servis hekimi durumun çok kritik olduğunu, yoğun bakım şartları sağlanmadığı takdirde saatler içinde kaybedileceğini ancak hiçbir yerde yoğun bakım yatağı bulunamadığını ve dahası başka merkezlerde de benzer durumda yatak bekleyen hastalar yüzünden can pazarı yaşanmakta olduğunu bildirdi.

Hastanın filmlerine tekrar göz attım. Kafatası ve beyin hasar görmüş olsa da hayati merkezler isabet almamıştı. Yolda kalbinin durmuş olduğu dönemde başka beyin hasarı olup olmadığını bilmiyor hastayı uyutuyorduk. Hastaneye geldiğinden beri geçen süre içinde durumu yavaş yavaş da olsa kötüye gidiyordu.

Yaşlı dede tekrar ellerimi tuttu.

- Onu böyle Araf’ta bırakma doktor bey. Bir şey yap. İki kapıdan birini onun için açmaya çalış. Ne olacaksa olsun.

- Çok zor. Hafta sonundayız ve tüm yataklar dolu. Yukarıda servislerde bile boş yatağımız yokken yoğun bakım yatağı bulmamız imkânsız görüyor. Bulunabilseydi bir gün önceden bulunurdu. Torununuzun ertesi güne kadar dayanması da çok zor görünüyor.

- O zaman cihazın fişini sen çek. Bu cehennemi torunuma ve bana yaşatma.

Bu sözlerden sonra bekleme koltuğuna çöktü ve yine “onu bırakmayın, o daha çocuk, bırakmayın onu” diyerek sessizce ağlamaya başladı. Dedeyi acil servis çalışanlarına emanet edip odama yöneldim.”

8fe66389-a047-42ff-9bde-a1892e49be6eHocamız kahvesini yudumlarken dayanamayıp araya girdim “Peki siz ne yaptınız? Çözüm bulabildiniz mi? Hoş şimdi aynı durum olsa yine çözümsüz kalma olasılığı çok yüksek, hiçbir şey değişmemiş gibi. Peki ya tespih?” diye sordum. Elindeki kahve fincanını masaya bırakırken “Bir çözüm olmalı” diye düşündüğünden söz etti. Anlatmayı sürdürdü;

“Bir çözüm olmalıydı. 20 yaşında bir delikanlı ölmek istese de bir şekilde hayata tutunmuştu. Yoğun bakım için bilinen tüm yollar denenmişti. Özel hastaneler de delikanlının sosyal güvencesi olmaması nedeniyle hastamızı almıyordu. Çevre iller bile araştırılmıştı.

Açıkçası anne babası gibi sistem de delikanlının başladığı işi bitirmesini istiyormuşçasına pasif bir tutum gösteriyordu. Veya ben öyle hissediyordum. Dedesi dışında kimse ölüme terk edilmiş bu delikanlı için üzülmüyordu. Öylece elimizin altından kayıp gidiyordu.

Çaresizce telefon ile bir yerlere ulaşmaya çalışırken hastane koridorunda duvara asılı “organ bağışı hayat kurtarır” ilanı gözüme çarptı.

“Evet ya, organ bağışı, neden olmasın” diye geçirdim içimden.

Birlikte Bridge oynadığımız eski bir dostumu, meslektaşımı hatırladım. Bridge oyununu poker gibi oynayıp ortağı ile birlikte herkesi yanılttığım için bana çok kızardı. Ama burada kurallar kazanmamıza izin vermiyordu. Oyunun kurallarını azıcık değiştirerek bir fayda sağlanabilirdi.

Kaderine terk edilmiş herkesin ölmesini beklediği o değersiz delikanlı “birileri” için tekrar önemli hale gelebilirdi.

Nöbetçi anestezi uzmanı ve acil servis sorumlu hekimini çağırıp delikanlıya bir şans verebilmek için birlikte küçük bir hile yapacağımızı söyledim. Hastamızın durumunu bildirir sağlık raporu hazırlamalarını ve olabildiğince abartmalarını istedim. Anestezi uzmanı çekinse de yapılmak isteneni anlayınca itiraz etmedi. Koma durumunu gösteren Glascow skorunu düşük tutmalarını özellikle istedim. Acil hekimi ve anestezi uzmanı meslektaşım ile birlikte abartılı sağlık durum belgesini imzaladık.

Odama dönüp hastane santralinden Sağlık Bakanlığı organ bağış merkezini bağlamasını rica ettim.

Organ bağış merkezi yetkilisine kendimi tanıtıp bir ihbarda bulunmak istediğimi bildirdim. Hastane acil servisinde sedye üzerinde beyin ölümü gerçekleşmek üzere olan organ nakli için uygun komada bir hastam olduğunu, hastamı hayatta tutabilecek yoğun bakım yatağı bulunmadığı için birkaç saat içinde kaybedileceğini ihbar ettim. Organ bağış merkezi yetkilisine sağlık durum belgesini faksladım. Merkez yetkilisi yoğun bakım yatağı konusunda yapabileceği bir şey olmadığını söyleyince “ben size ihbarda bulundum ve bu ihbarı tutanak altına alıyorum” bundan sonra olacaklardan siz sorumlusunuz diyerek telefonu kapattım.

Daha sonra sağlık bakanlığı ihbar hattını arayarak yine kendimi tanıttım. Organ bağış merkezi birimiyle olan görüşmemi ve aldığım yanıtı paylaştım. Bakanlığın organ bağışı konusuna bu kadar önem verip duyarlık gösterirken bulunan uygun donör ile ilgili bu türden bir olumsuz durumun basına yansıması halinde tüm çabaların boşa gidebileceğini vurguladım. Sağlık bakanlığı yetkilisi hastanın organlarını bağışlamış olup olmadığını sordu. Hastanın kimsesiz ve sosyal güvencesiz olduğunu bu konuda bilgi sahibi olmadığımı ancak yoğun bakım yatağı bulunup yaşatılabilirse bu soruya açıklık kazandıracağımı, bu görüşmenin de tutanak altına alındığını bildirdim.

Kederli dedenin yanına gidip elini tuttum. Bir şeyler yapmaya çalıştığımı bundan sonra ona ne sorulursa sorulsun “bilmiyorum” demesi gerektiğini söyledim. Bir şey anlamadı ama yine ellerimi tutup “yaparım doktor bey oğlum, ben zaten ne bilirim ki?” dedi.

Yanından ayrılmadım. Zaman geçiyor her hangi bir haber gelmiyordu. Dede ise elindeki tespihe sarılmış dua okuyordu. Rengi solmuştu. Adamcağıza kötü bir şey olacak diye korkmaya başlamıştım. Biraz olsun kafasını dağıtmak için konuşturmaya çalıştım.

- Demek torunun kendi canına kıysaydı cehenneme gidecekti, öyle mi?

- Öyle derler oğul. Verilen canı almak en büyük günahtır, cehennemlik suçtur.

- Öyleyse torunun hayattayken “fişini çekin, ona bu cehennemi yaşatmayın” derken kast ettiğin cehennem hangi cehennem oluyor?

Bu soru üzerine bir süre durup yutkundu. Cebinden çıkardığı mendiliyle alnını silip ağzının kenarlarını kuruladı.

- Aklımız yettiğince inancımız gereği cehennemin ne olduğunu biliriz. Oraya gidenin yanıp kavrulacağını, kıyamete dek acılar içinde kalacağına inanırız. Bir de “Araf” diye bir yerin varlığına, sorgu meleklerinin cennet veya cehennemin kapılarından birini açmadan önce orada beklemek gerektiğine inanırız.

- Tamam işte? Neden Araf değil de cehennem diyorsun?

- Anlamadın mı? Cehennem Araf ile başlıyor. Araf dediğimiz yer de bir tür cehennem. Öylece bekliyorsun. Ne olacağını, ne zaman olacağını daha ne kadar bekleyeceğini bilemeden bekliyorsun. Meleklerin kapılardan birini açmasını gözlüyor ve bekliyorsun. Kapının önünde ne olacağını bilemeden beklemek var ya? İşte gerçek cehennem, o. Torunumun canından bezdiği yetmedi, kimse onu istemiyor, neredeyse sizler de nasıl olsa yaşamaz diye düşünüyorsunuz. Anası babası ölünce cehenneme gidecek diye utanç içindeler. Ama o yaşıyor. Hem bana hem kendine cehennemi yaşatıyor. Torunum bunu hak etmedi, o daha çocuk.

Başını omzuma yasladı. Tutamadığı gözyaşlarını mendiliyle kurulamaya çalışıyordu. Yanından ayrılmadım. Az sonra ardı ardına gelen telefonlar ile organ nakli merkezinin harekete geçtiğini ve hasta yakını ile görüşmek istediği haberi geldi. Dede rolünü başarıyla oynayıp sorulan tüm sorulara ısrarla “bilmiyorum” yanıtını verdi. Bir saat içinde nasıl olmuşsa şehrin bir ucundaki başarılı organ nakilleri ile bilinen hastanede yoğun bakım yatağı bulunmuştu. Hastamız dedesi refakatinde ambulans ile nakledildi.”

Heyecanla araya girip “peki ya sonra ne oldu?” diye sordum. Bizimki fincanı çalkalayarak kahvesinin son yudumunu aldı. Fincanı ve tabağı masaya bırakırken cebinden tespihi çıkardı, arkasına yaslandı. “Sonrası” diye devam etti;

“Sonrası sıradan bir Pazar nöbeti şeklinde geçti. Ertesi gün nöbet iznine çıkıp sessizce sonucu izledim. Telefonumu da kapalı tuttum. Resmi olarak organ bağışı yapılmamış olması organ nakli ile ilgili tüm süreçleri durdurmuş ancak hastamız yoğun bakım hizmetine kavuşmuştu. Uzaktan takip edebildiğim kadarıyla hastamızın ertesi gün ameliyata alındığını, sonrasında haftalarca yoğun bakımda kalıp uzun bir rehabilitasyon sürecinden sonra hafif bir beyin hasarı ile taburcu olduğunu öğrendim.

Bakanlık yetkililerinin ısrarı ile devreye giren organ nakli merkezinin hastamızın organ bağışı yapmamış olduğu ortaya çıkınca uğradığı hayal kırıklığını kulaklarımın hayli çınlamasından anladım. O Pazar günü yanlış alarm verdirip organ nakli bekleyenlerin umutlarıyla oynamış, nakli gerçekleştirecek ekibi de işinden gücünden etmiştim.

Yine de kendimi kötü hissetmiyordum.”

“Peki ya bu tespih?” bunu o dede mi size bıraktı?” diye üsteleyince kafasını kaldırmadan elindeki tespihe bakarak anlatmaya devam etti;

“O nöbet sabahı ellerime sarılan dedeyi bir daha görmedim.

Aradan yıllar geçti. Aynı ilde ancak farklı bir hastanede, burada çalışmaya başlamıştım.  Kapımda gençten bir karı koca belirdi. Yanlarında 3 yaşlarında afacan bir de erkek çocuğu vardı. Delikanlı kendini tanıtmasa o gün biraz da şans eseri yaşama tutunan delikanlı olduğunu anlamam mümkün değildi. Dilinde hafif bir pelteklik dışında sağlıklı görünüyordu. Eşi ve oğluyla ziyaretime gelmişti. Beni nasıl bulduklarını sordum. Cebinden üzerinde ismim yazılı yıpranmış bir kâğıt parçası ve bu tespihi çıkarıp masama bıraktı. “Dedem bir süre önce rahmetli oldu. Sizi bulup bu tespihi size ulaştırmamı ve elinizi öpmemi vasiyet etmişti.” Diyerek elime uzandı. Kabul etmedim. Yanlarındaki afacan delikanlıyı işaret ettim. Ufaklık biraz da çekinerek elimi öpmek için yanıma gelirken çocuk ile adaş olduğumuzu fark ettiğimde gözlerim doldu, daha fazla konuşamadım. Geldikleri gibi sessizce gittiler.

İşte bu tespih, o tespih”

57c12af6-e190-4a0b-b488-f5c171edad12

Bir süre sessizce hocamızın elindeki tespihe baktık. “Şimdi sizi çok daha iyi anlıyorum hocam. Ben olsam ben de kimseye vermezdim” dedim. Gülümsedi. Tespihi duvardaki bir çiviye astığını, bilinen işlevi için pek kullanmasa da bitkin ve bezgin hissettiği zamanlarda çok iyi arkadaş olduğunu vurguladı.

Tespihi tekrar cebine atıp ceketinin iç cebinden çıkardığı emektar dolmakalemini “bununla idare et, yardım için teşekkürler” diyerek bana uzattı.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu öykü Acil Tıp Uzmanları Derneğince Düzenlenen “Acilin Öyküsü 2019″ yarışmasında birincilik ödülü kazanmıştır.

Yeterince İnsan

Cuma, Mart 15th, 2019

defter-tutma-1-800x445

Hastanede neredeyse her gün olan tatsızlıklardan biri daha yaşanmıştı. Yine bir hasta yakını olay çıkarmış ve piyango bu kez hastanemizin sevilen hekimlerinden birine çıkmıştı.
Meslektaşımız fena hırpalanmıştı.
Poliklinik muayenesi için randevu alıp sırasını beklemekte olan hasta yakını yandaki diğer polikliniğine göre daha yavaş ilerleyen hasta muayene sürecinden memnun olmayıp hastaları ile gerektiğinden fazla zaman kaybettiği için bekleme süresinin arttığından yakınıp “aklınca” süreci hızlandırmak için kapıyı çalıp doktora “ayar vermeye” çalışır. Meslektaşımız ise o sırada içeride hasta muayene etmekte olduğunu belirtip dışarı çıkmasını söyleyince hasta yakını küfür etmeye başlar. Meslektaşımızın kafasını kaldırmaması ve küfürlere cevap vermemesi “sen beni adam yerine koymuyor musun?” diye başlayan hiddetlenmeye ve akabinde fiziki şiddete dönüşür.

Hastane güvenlik görevlileri araya girip durumun çok daha kötü sonuçlara ulaşmasına engellese de meslektaşımızın yerde tekmelenmesine, beyin sarsıntısı geçirmesine ve kafasının yarılmasına engel olunamaz.

Mesleğini severek yapan ve her şartta hastası ile ilgilenmek için zaman ayırmayı önemseyen tutumu nedeniyle hastane personeli arasında da beğenilen ve tercih edilen meslektaşımızın işini iyi yapmaya çalıştığı için fiziki şiddete uğraması herkesi üzmüştü.

Dahası, yaşanan bu kötü olayın hastane işleyişini aksatmaması için hastane yönetiminin herkesi işinin başına dönmeye çağırması morallerin iyice bozulmasına yol açmıştı. Bekleyen hasta ve hasta yakınları da kendi muayene süreçlerinin aksamaması için hekimlerin iş bırakıp yaralı arkadaşlarının yanına gitmelerini istemiyordu.

Sağlık çalışanları garip bir yalnızlık, moralsizlik ve terk edilmişlik duygusu içinde çalışmaya zorlanıyordu.

Her an benzer bir olayın kurbanı olabilir ve o moralsizlik ve hatta şiddet görmüş haliyle hizmet bekleyen hastalara bakmaya devam etmek zorunda kalınabilirdi.

Şiddet gören meslektaşımın kafasına dikiş atılmış ve kafa travması nedeniyle gözetim altına alınmıştı. Hastane yönetiminin ortalığı sakinleştirme çabasına karşın meslektaşımız şikâyetçi olmuş ve polis çağrılmıştı. Karakola götürülen hastane magandasının “annem fenalaşmıştı, onun için kaygılanıyordum, ne yaptığımı bilmiyorum” biçiminde verdiği ifade ile adli kontrol kararıyla serbest bırakılma olasılığının yüksek olması, yalnızlık ve güvensizlik hissinin daha da artmasına neden oluyordu.

Darp edilen genç meslektaşımız yalnız yaşıyordu. O gece hastane idari nöbetçisi olmamı fırsat bilerek servis çalışanları ile birlikte ilgimizi eksik etmeyip refakat edecek kimsesi olmayan yaralı meslektaşımızın yalnızlık hissetmemesini sağlamayı amaçlamıştık. Yüzündeki morluklar ve kafasındaki sargı ile meslektaşımızın görüntüsü hayli ürkütücü olsa da hayati tehlikenin olmamasına şükrediyorduk.

Gecenin ilerleyen saatlerinde hastane girişinden aradılar. Darp edilen meslektaşımızın babasının geldiği, oğlunun yanına çıkmak için izin istediği bildirildi. Meslektaşımızın babasını kapıda karşıladım. Birlikte oğlunun yanına çıkarken üzüntümü ve mahcubiyetimi dile getirmeye çalıştım. Sözlerimi suskunlukla karşıladı.

Oğlunu yüzü gözü morarmış kafası sargılar içinde görünce gözünde iki damla yaş belirdi, “ah gözüm ne yaptılar sana böyle” dedi. Oğlu ise yatağında doğrulup iyi olduğunu gösterme telaşındaydı. Adamcağızın haberi alır almaz emektar arabasıyla yaşadığı komşu ilden yola çıkıp gelmişti.

Babası yatağın kenarına oturup oğlunun alnını ve sargının kenarından kafasındaki kan bulaşmış saçlarını okşadı. Tekrar gözleri doldu. Onları odada bırakıp nöbet odama yöneldim.

Gece yarısını geçmişti. Kapıdaki güvenlik görevlisi arayıp polislerin yanlarında bir şüpheli getirdiklerini nöbetçi şefle görüşmek istediklerini bildirdi. Polisler eşliğinde gelen meslektaşımızı darp eden hastane magandasıydı.

Nöbetçi savcı “o doktordan özür dilemeden seni salmam” deyince böyle bir yola başvurulmuştu. Ziyaret saatinin bittiğini, hastamızın da ziyaret kabul etmediğini söyleyerek görüşmeye izin vermedim. Ancak gitmeyip hastane kapısında beklemeye başladılar.

Yanlarına inip görüşme için uygun zaman ve yer olmadığını, daha sonra gelmelerini bir de ben anlattım. Gündüz ortalığı karıştırıp babalanan o maganda, eli kelepçeli halde süklüm püklüm polislerin arasında oturuyordu. Annesinin bakıma muhtaç olduğunu hapse girerse bakacak kimsesi olmadığını söyleyip merhamet bekliyordu. Cevap vermeden yanlarından ayrılıp hastamızın yanına çıktım. Onları baba oğul havadan sudan konuşurlarken bulunca az önce olanları, o magandanın hapse girmemek için özür dilemeden gitmek istemediğini ve hastane bahçesinde beklediklerini anlattım. Kısa bir sessizlikten sonra oğul babasına bakıp “ne yapalım baba?” diye sordu. Babası “bence bu defter artıklarını hayatında tutmanın kimseye yararı yok. Becerebilecekse özür dilesin ve defolup gitsin” dedi.

Gerçekten de az sonra hastane magandası polisler eşliğinde meslektaşımın ve babasının elini öpüp özür diledi ve kısa süre odada kalıp gittiler. Yaşanan bunca olaya rağmen özür görüşmesini kabul ettikleri için şaşırmış biraz da içerlemiştim. Açıkçası adamın daha sonra bir başka kötülük yapmasından korktukları için böyle davrandıklarını düşünüyordum.

Ama öyle değilmiş.

Bu görüşmeden sonra hastamız verilen ilaçların da etkisiyle derin bir uykuya daldı. Babası yanındaki tahta sandalyede geceyi geçirecekti. Servis hemşiresinin taze çay demlediğini bir yorgunluk çayı ikram etmek istediğimi söyleyip ofis olarak kullanılan odaya davet ettim. İtiraz etmedi.

yevmiye_kayitlar

Yaşına ve oğlunun haline rağmen o maganda ile görüşmeyi kabul etmelerini anlamadığımı söyledim. Cevap vermedi.

Servis hemşiremiz çayları doldurup ikram ederken “defter artığı diye bir şeyden söz ettiniz. Ne olduğunu sorabilir miyim?” diye üsteledim. Bizimki çayını yudumlarken ağır ağır anlatmaya başladı.

- Başka nasıl anlatılır bilemem ama oğlum beni anladı. İnsanın hayatı muhasebecilik ile geçince her şeyi muhasebe terimleri ile anlatmak kolayına geliyor.

- Nasıl yani?

- Sizin oradan nasıl görünüyor bilemem ama bir muhasebecinin gözüyle hayat tuttuğu defterlere çok benzer.

- Nasıl yani? Artı ve eksisi olan birer defterden ibaret mi hayatlarımız?

- Başlangıçta ben de öyle sanmıştım. İnsan, kendini fazla önemsediğini zamanla anlıyor.  Hayatlarımız değil hayatın kendi bir defter, bizler ise üzerine titrediğimiz hayatlarımız ile o defterde satır, sözcük, harf veya rakamdan başka bir şey değiliz. Abartmamak gerekiyor.

- Hayatın bilanço gerektirdiğini anlarım da hayatlarımız bir deftere nasıl giriyor açıkçası tam anlayamadım.

- Anlayamayacak bir şey yok. Bence yaşadıklarımızla, günden güne alacağı vereceği kaydettiğimiz yevmiye defterinin satırlarını dolduruyoruz. Yaptıklarımız ama öyle ama böyle hayatın borç veya alacak sütununa yazılıyor. Sen bunu iyi veya kötü diye de anlayabilirsin. Zamanı geldiğinde sayfayı çevirip devam ediyoruz.

- Bu kadar mı?

- Yok, o kadar değil. Arada kayda değer bir şeyler yapıp ana bilançoda görünecek işlere bulaşmış olanlarımız defter-i kebire aktarılıyor. Çoğumuz yevmiye defterinde kalıyoruz. İnsanlığa olumlu veya olumsuz etkisi olanların hayatları ise defter-i kebire aktarılmayı hak ediyor. Bizler onları tarihte yaptıkları veya yapmadıkları ile,  iyi veya kötü icraatları ile anılan meşhur kişiler olarak biliyoruz. İsimleri bilinse de sonuçta onlar da defter-i kebir içinde borç veya alacak kısmına yazılan bir satırdan ibaret. O kadar.

Hemşire hanım boşalan bardakları yeniden doldururken itiraz etmedi.

- Peki az önce sorduğum defter artığı dedikleriniz ne oluyor? Hatalı yazılıp düzeltilen silinen satırlar mı?

- Hayat defteri de tüm muhasebe defterleri gibi silinti, hata, karalama kabul etmiyor. Şimdilerde bilgisayar çıktığı için unutulmuş olabilir ama şirket defterleri mürekkepli kalemle özenle doldurulur sayfa çevrilmeden kurutma kağıdı ile mürekkebin fazlası sayfadan uzaklaştırılırdı. Yani, mürekkebin fazlası kurutma kağıdı tarafından emilirdi. İşte o kurutma kağıdına ters olarak geçen yazılara “defter artığı” deriz. Bu tanımlamayı “yeterince insan” olamayıp deftere yazılacak kadar dahi yaşanmışlıkları olmayanları anlatmak için kullanırız. Onlar kurutma kağıdının üstünde başkasının hayatından kalıntı ters bir yazı olarak kalır ve diğer ters yazılara karışıp gider.

- İyi de, o defter artığı dediğiniz yeterince insan olamamışların sayısı hiç de az görünmüyor.  Ne yapmalı?

- Dediğin gibi sayıları hiç de az değildir. Dahası da var. Onlar üzerlerindeki yazının ters olduğunun, okunmadığının farkında da değiller. Aynaya bakınca düzgün okunan yazıyı başkalarının neden ters okuduğunu anlamaz tersliklerinin farkında bile olmazlar. Kendilerini düzgün görüp hep başkalarını suçlarlar. Bugün olduğu gibi işini iyi yapmaya çalışan oğlumu darp edip bir çocuk gibi affedilmeyi beklerler.

- İyi de o zaman özür dilemesine neden izin verdiniz?

- Anlamıyor musun? Hayatın defterine bırakacak bir şeyin olmasını istiyorsan böyle defter artıklarını hayatında tutmayacaksın. Onların seni defterin dışına çekmesine izin vermeyeceksin. Oğlum beni anladı. Umarım siz de anlarsınız.

img_2452Çayının son yudumunu alıp oğlunun yanına gitmek istediğini söyledi. Bu arada görece daha rahat bir koltuğu hastamızın odasına taşıtmış babasının geceyi bir nebze rahat geçirmesi için yardımcı olmaya çalışmıştım. Koltuğu görünce elimi sıkıp “Annesi haklıymış. Oğlum emin ellerdeymiş, baba yüreği işte, duramadım” diyerek teşekkür etti.

O gece sorunsuz geçti. Ertesi gün meslektaşımız on gün rapor alıp babasıyla birlikte hastaneden ayrılırken hastane çalışanları uğurlamaya hastane bahçesine inip kısa süreli de olsa iş bırakarak sessiz bir eylem gerçekleştirdiler.

Hepsi bu…

Mehmet Uhri

Vicdan Çiçeği

Cuma, Şubat 8th, 2019


img_2132

Her şey öğle arasında bir konu danışmak için odasına uğradığım doktor arkadaşımın kitaplığından Elias Canetti’nin Körleşme kitabını elime almam ile başladı.

Kitap bir hastası tarafından meslektaşıma imzalanıp hediye edilmişti. Yıpranmış görünüyordu. Sayfalarını karıştırırken üzerinde isim ve telefon numarası yazılı kağıt parçasını görünce önemli olup olmadığını sordum. Meslektaşım kitabı ve içinden çıkan kağıdı bir süre inceledikten sonra “Vicdan çiçeği, nasıl unuturum, bunu anlatmalıyım” diyerek oturmamı istedi. Kahvelerimizi yudumlarken o küçük kağıt parçasını eline alıp o baba ve kızı ve yaşadıklarını anlatmaya başladı.

-      Birkaç yıl önceydi. Adamcağız yetmişli yaşlardaydı ve hastalığı ilerlemişti. Beklenen sonun yakın olduğunun farkındaydı. Ağarmış saçı sakalı ve hep ilgiyle bakan griye çalan mavi gözleriyle odasında kitap okurken veya sessizce televizyon izlerken görüyorduk. En başından beri hastalığını suskunlukla kabullenip ameliyat ve tedavi süreçlerine uyum göstermiş, hiç zorluk çıkarmamıştı.

Ancak hep yalnızdı. Tüm tedavi süreçlerinde birkaç arkadaşı dışında yakınlarından kimse ziyaretine gelmemişti.  Bir akşamüzeri yatağından kalkıp hasta haliyle odama gelmiş elime üzerinde isim ve telefon numarası yazılı bir kağıt tutuşturarak “bana bir şey olursa buraya haber vermenizi rica ediyorum. Ama lütfen, şimdi değil. Her şey bittikten sonra” demişti.

-      Bu, o kağıt mı?

-      İlerleyen günlerde hastalığına çoklu organ yetmezliği de eşlik etmeye başlayıp hastamızı yoğun bakıma alınca bu kağıtta yazan numarayı arama gereği duydum. Telefonu açan hanımefendiye kendimi tanıtıp hastamız hakkında bilgi verdim. Telefon numarasını nereden bulduğunu sordu. Numarayı hastamızdan aldığımı ve aramızda geçen diyaloğu anlattım. Sessizce dinledi. “Peki” diyerek telefonu kapattı. Ancak o gün gelen giden olmadı.

-      Gelmedi mi?

-      Gece nöbetçiydim. Gece yarısına doğru hastane güvenliği hastamızın adını vererek bir ziyaretçisi olduğunu ancak gözünün pek tutmadığını söyledi. Gelen otuzuna yakın yaşlarda baştan aşağı siyahlar giyinmiş, aşırı sayılabilecek koyu renk makyaj yapmış “değişik” bir kadındı. Hastanın nesi olduğunu sorunca cevap verip vermemekte tereddüt etti. Aksi halde ziyaretin mümkün olmayacağını söyleyince hastanın yıllardır görüşmediği babası olduğunu söyledi. Yoğun bakım şartlarında ziyaret yasak olsa da üzerine uygun kıyafet giydirerek kısa bir görüşme için kadını babasının yanına aldım. Hanımefendi yoğun bakım şartlarından etkilense de kendini sakinleştirip babasına yaklaştı. İzin isteyerek elini tuttu. Hastamız hafifçe gözlerini açtı kızını görünce monitördeki kalp atımı hızlandı. Heyecanlanmıştı. Bana döndü ve sitem eden gözlerle bakarak “her şey bittikten sonra, şimdi değil demiştim” dedi. Kızına dönüp “geldin ha?” dedi. O ana kadar sesini çıkarmadan babasını izleyen kız sesini yükselterek konuşmaya başladı.

-      Evet buradayım. Arayıp hastanede olduğunu söylediklerinde böyle birini tanımıyorum diyerek telefonu kapatmalıydım. Yapamadım. Merak ettim, baba. Senin bir hastane köşesinde yardım bekleyen o zavallı halinin nasıl göründüğünü merak ettim. Beni buraya getirenin ne olduğunu biliyorum, baba. Sana olan öfkem getirdi.

-      Gidecek misin?

-      Bilmiyorum. Hemen çıkıp gitmek istiyorum ama gidemiyorum. Beni burada tutanın, gitmeme engel olanın ne olduğunu da bilmiyorum.

Araya girip görüşmenin bittiğini söyledim. Birlikte yoğun bakımdan çıkarken kızının da babası gibi griye çalan mavi gözlere sahip olduğu dikkatimi çekti. Kız ise “hiç gelmemeliydim, neden geldim ki?” diye söyleniyordu. Hastamızın hep yalnız olduğunu, bir iki arkadaşı dışında yakınlarından kimsenin ziyarete gelmediğini, ilk kez bir akrabasını gördüğümüzü söyledim. Öfkeyle bir şeyler mırıldandı. Hastalığını ve durumunu anlatıp kritik sürece girildiğini her an her şeye hazırlıklı olmak gerektiğini vurgulayınca “onu bu halde bırakamam” diye söylendi.

Kadını bekleme odasında alıp işime koyuldum. Ertesi sabah ve daha sonraki günlerde de hastaneden ayrılmadı. Bu arada beklemediğimiz bir gelişme oldu. Yaşamsal bulguları hızla düzelen hastamızı yoğun bakımdan çıkarıp tekrar hasta odasına aldık. Bu iyi gidişi kızının yanında olmasının moral etkisi ile ilişkilendirdik. Bir kaç gün gayet iyi gitti. Ama bir sabah baba ile kızın yüksek sesle tartıştıkları bilgisi gelince odalarına girip kapıyı kapattım. Kızı yine öfkelenmiş babasına söyleniyor, hastamız ise yaşlı gözlerle sesini çıkarmadan dinliyordu.

-      Dinle beni baba! Zamanında o çok değerli oğlunun hastalığına umut olur diye ilerlemiş yaşınıza rağmen beni dünyaya getirdiniz. Ne iliğim işe yaradı ne de oğlun kurtuldu.  Oğlunu yitirince ardına bile bakmadan evi terk edip gittin. Kendine başka bir hayat kurdun. Sayende, yuvası dağılmış, işe yaramaz, uğursuz, beceriksiz biri oldum. Hep bir eksiklik ve yanlışlık duygusuna mahkum ettin beni, baba. Böyle yaşamak kolay mı sanıyorsun?

-      Sormadım say kızım, “ne yapıyorsun?” diye sormadım say.

-      Öyle olmuyor. Sen sormasan da bu dünyaya neden geldiğimi ben sorup duruyorum. Hep bir şeyler eksik kalıyor. Nedenini bilmediğim suçluluk duygusuyla yaşamanın ağırlığı öyle eziyor ki yok olup gitmek bile sorunu çözmüyor. Bu yüzden senden hep nefret ettim. Yüzünü hayal meyal hatırladığım ölen kardeşimden de en az senin kadar nefret ettim. O hastalanmasaydı, hiç dünyaya gelmeyecek böyle bir hayatı yaşamak zorunda kalmayacaktım.

-      Git o zaman, kızım. Bırak da rahat öleyim.

-      Lanet olsun gidemiyorum, bir şey beni burada tutuyor. Sanma ki elalemi umursuyorum. Kimin ne dediği umurumda bile değil. Ama yine de gidemiyorum.

-      Gidilmiyor kızım. Gerçekten gidilmiyor. Uzaklaştım sanıyorsun. Bedenin gitse de aklın takılı kalıyor. Yaşadıklarını unutsan da o sırada hissettiğin duyguları unutmuyor, her fırsatta hatırlıyor, yeniden yaşıyorsun.

Bu tartışma sırasında hastasının araya giren doktor arkadaşıma “keşke hiç vermeseydim o kağıdı size, vaktinden erken bir buluşma oldu, bu. Keşke her şeyi olduğu gibi bıraksaydık. Servisteki diğer hastaların huzurunu kaçırdığımız için üzgünüm” dediğini anlattı. Meslektaşım bir süre susup kahvesini yudumladı. Kütüphanesinden aldığım kitabı elimden bırakmadan devamını da anlatmasını rica ettim. Tartışmanın şiddeti geçince kızın babasının yatağına oturup sinirle ağladığını babasının ise yatağında doğrulup elini kızının omzuna atarak konuşmayı  sürdürdüğünü anlattı.

-      Sen de annene benziyorsun. Aksini düşünsen de o gece buraya merak ettiğin için değil vicdanını dinleyip geldiğini biliyorum. Vicdan tohumunu içinde yeşertip olgunlaştırmış çok güzel bir insan olmuşsun. Yanılıyorsun. Bana olan onca öfke ve nefretine karşın seni buraya vicdanın getirdi.

-      Sana bu kadar kızgın olduğum halde neden gidemiyorum, baba?

-      Merhamet duygun yüzünden, kızım. Vicdanın seni sadece harekete geçirir. Devamı için merhamet gerekir. Küçükken annen de sen de sahipsiz yavru kedi bulunca üzülür bir şeyler yapabilmek için çırpınırdınız. Sizi harekete geçiren vicdanınızdı. Çözüm bulamayınca o yavru kedileri sahiplenip eve alan ise merhamet duygunuzdu.

-      Anlamadım bunlar farklı şeyler mi?

-      Vicdan içinde açan bir çiçektir, kızım. Sen o çiçeği merhamet ile sular yaşatırsın. Ben yapamadım. İçimdeki çiçeği yaşatamadım. Oğlumun hastalığı sırasında merhamet duygumu yitirdim. Her şeyden herkesten kaçtım. Ancak görüyorum ki rahmetli annen, benim veremediğimi sana fazlasıyla vermiş.

Bu sözlerden sonra baba ve kızın birbirine sarılıp bir süre ağlaştıklarını ve onları öylece bırakıp odadan çıktığını bu kitabı da o gün hastamızın imzalayıp özür niyetine hediye ettiğini anlattı.

-      Peki sonra ne oldu?

-      Çok geçmeden hastalık beklenen seyrine döndü. Bu kez olaya karaciğer yetmezliği de katılmış durum ağırlaşmıştı. Bilinç bulanıklığı hızla derin koma haline dönüştü ve sonraki bir kaç gün içinde hastamızı kaybettik. Kızı hep yanındaydı. Defin işlemleri için odama uğradığında emeklerimiz için teşekkür etti. Ayağa kalkıp elini sıktım. Başlangıçta o gece aceleci davranıp erken haber verdiğim için pişmanlık duyduğumu ancak şimdi öyle düşünmediğimi anlattım. Kadıncağız, başını önüne eğip; Babamın başında beklerken hastaları ve yakınlarını görünce kendimi sorguladım. Kardeşime uygun ilik bulma uğruna dünyaya gelmiş ancak iliği işe yaramamış biri olarak kendimi hep eksik ve hatalı görüyordum. Babam öldü. Aileden geriye hayatta bir tek ben kaldım. Rahmetli kardeşimin hastalığı da dahil sanki her şey benim hayata gelmem ve tutunmam için kurgulanmıştı. Öyleyse bunun bir anlamı ve  yaşadığım hayatın bir amacı olmalı diye düşünmeye başladım. Bu bana iyi geldi.” Dedi. Bundan sonra ne yapmayı düşündüğünü sorduğumda ise “Henüz bilmiyorum. Ama artık kendimi eksik, hatalı ve ezik hissetmiyorum. İçimdeki merhamet duygusunun yol göstereceğine inanıyorum. Her şey için teşekkürler, doktor bey.” Dedi.

Belgeleri alıp odadan sessizce çıkıp gittiğini, elindeki küçük kağıt parçasının işte tüm bu anıları hatırlattığını söyledi. Kitabı okumak için ödünç almak istediğimi söyledim. Kağıdı bana uzatıp “bu kağıt o kitabın içinde kalsın. Kitabın benim için anlamını biliyorsun. İşi bitince iade etmeyi unutmazsın umarım” dedi.

Mehmet Uhri

Terzihane

Perşembe, Ekim 25th, 2018

9446364e-27e1-40e0-a1cf-7a47debdb8b6

Kapımı çalıp odama girmek için izin isteyen hastanemizin emektar terzisiydi. Devlet hastanelerinin yeniden yapılanma sürecinde terzihane hizmetleri de taşerona devredilmiş çalışanlar başka bölümlere aktarılmıştı. Emektar terzimiz bir süre hastabakıcı olarak çalıştırılmış yapamayacağını anlayınca emekliliğini istemişti. O gün hastaneden ayrılmakta olduğunu söyleyip elindeki paketi “bunu sizin için diktim, hakkınızı helal edin” diyerek masama bıraktı. Paketin içinde sol üst cep kenarında adımın işlenmiş olduğu beyaz doktor önlüğü vardı. Şaşırmış ve hüzünlenmiştim. Bir kahve ikram etmek için oturmasını rica ettim. Kahveyi yaparken terzihanenin kapanmasına üzüldüğümü anlatmaya çalıştım.

- Her şey o kadar hızlı oldu ki, ben de anlamadım doktor bey. İlk önce çay ocağını kapattılar. O zaman bugünleri kimse göremedi.

- Sahi çay ocağımız vardı. Herkes cebinden destek verir, çay ve şeker alınır, ücretsiz dağıtılırdı. Çaycımız da bizdendi. Bir araya gelir soluklanır, konuşur birbirimizden haberdar olurduk. Hastane kantini açılınca çay ocağı kapatıldı. Herkes çayını kahvesini kendine kadar yapıp içmeye başladı. Birbirimizden uzaklaştık.

- Akabinde imam ve gassal kadrolarını kaldırılıp cenaze ve defin işlerini belediyelere bağlandı. Hastanenin kadrolu bahçıvanı gibi kadrolu imam ve gassal da unutuldu gitti. Şimdilerde kimse hatırlamasa da zamanında kadrolu berber bile vardı. Fotografhane ve hastane fotoğrafçısını hatırlarsınız sanırım.

- Hatırlamam mı? Uzmanlık tezimin fotoğrafları için karanlık odasını kullanmış fotoları birlikte basmıştık. Sahi ne oldu o fotoğrafhane ve karanlık oda?

- Fotoğrafhane polikliniğe katıldı. Aletleri depoya kaldırdılar. Fotoğrafçı da sicil bölümüne memur olarak atandı.

- İyi de terzihaneyi niye kapattılar? Ameliyathanenin yeşil örtüleri, ameliyatlarda kullanılan gazlı bezler, hatta onarım gerektiren tüm kıyafetler için sürekli çalışan bir yerdi. Şimdi ne yapıyorlar?

- Her şey dışarıdan hazır satın alınıyor. O yeşiller, gazlı bezler, kıyafetler hep hazır geliyor. Çamaşırhane bile eskisi kadar yoğun çalışmıyor. Yırtılanlar da pek onarılmıyor, atılıp yenisi alınıyor. Anlayacağınız yılların terzihanesi benimle birlikte kapandı, gitti.

c35f82d6-4cc1-48ca-975a-f191658650b8

Kahveyi fincanlara doldururken ayağa kalkıp yanıma geldi. Kahvesini alıp pencereye yöneldi. Hastaneyi ve özellikle burada kurduğu arkadaşlıkları özleyeceğinden söz etti. Eskiye göre hastanenin tutumlu olmayı bırakıp israfla çalıştığından yakındı. Haksızlık etmemesi gerektiğini, hastanelerin eskiye göre çok daha çeşitli ve nitelikli sağlık hizmeti ürettiğini, israf olarak görülenin hizmet çeşitliliğinin artmış olmasından kaynaklandığını vurguladım. Yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

- Hizmete lafım yok. Hastanelerde sağlık hizmeti olarak çok şey yapılıyor. Eskiye göre çok daha iyi olduğunu ben de görüyorum. Ama sonuçta üretilen elle tutulur bir şey değil. Halbuki eskiden hastanelerde elle tutulur bir şeyler de üretilirdi. Dezenfeksiyon için kullanılan solüsyonlar hastane eczanesinde hazırlanır ve bölümlere dağıtılırdı. Terzihane ameliyathane için gazlı bez ve yeşil örtü yetiştiremezdi. Hemşireler boş kaldıklarında küçük gazlı bezleri keser, katlar, sterilizasyon için hazırlarlardı. Bahçıvan fidanlıkta yetiştirdiği çiçeklerle baharda bahçeyi donatırdı.

- Yani?

- Yani hastane dediğin sadece sağlık hizmeti vermez, fabrika gibi üretim yapardı. Ben yetişemedim ama eskilerde ilaçları bile hastane eczanesi hazırlar dağıtırmış. Hastanelerin üretim yapmayı bırakıp en basit gereksinimlerini bile üretemeyen bağımlı bir kuruma dönüşmüş olmasına kimsenin ses çıkarmıyor oluşunu anlamıyorum. İsraf olarak görüyorum. Yıkılıp alışveriş merkezine dönüştürülen eski fabrikalar gibi hastaneler de başka bir şeye dönüşüyor. Belki de bizlerin zamanı geçiyor, benim gibi ayak uyduramayanlar elenip gidiyor. Eskiyi arıyorum be doktor bey…

Verecek cevap bulamamıştım. Kahvesini bitirip fincanı masama bırakırken izin istedi. Sarılıp hellaleştik. Hediye ettiği önlük için teşekkür ettim. “Değmez” diye yanıtladı.

Bir kaç yıl sonraydı.

Bir hafta sonu nöbetinde soluklanmak için bahçeye çıktığımda bizim emekli terzinin hastane bahçesindeki kedilere mama dağıtmakta olduğunu gördüm. Kediler kavga etmesinler diye küçük öbekler halinde mama bırakıyor, bir yandan da onlarla konuşuyordu. Beni görünce doğrulup elindeki torbayı saklama gereği duydu. Meğer bizimki konu komşudan topladığı yemek artıklarını hastane bahçesindeki kedi ve kuşlara dağıtırmış.

Üzerimdeki kendi elinden çıkma önlüğü fark edince yüzü aydınlandı. “Önlük var, önlük var. Sizinki olmuş” dedi. Üzerime tam olduğunu söyleyince yüzünde yine o alaycı gülümseme belirdi.

- Anlamadın, doktor bey. Bunca sene hastanede çalışıp her türden insanı görünce önlüğü taşıyanla kendini önlüğe taşıttıranı ayıracak kadar pişiyor insan.

- Nasıl yani?

- Kimileri bu önlüğü içeridekini gizlemek dışarıdan başka biri gibi görünmek için kullanıyor. Üstelik sayıları hiç de az değil. Hastalara üstten bakıp azarlamayı,eziyet etmeyi marifet sanıyorlar. Kimileri ise önlüğü yüreğinde taşıyor. Hatta üzerinde olmasa bile bir önlük varmış gibi hissettiriyor. Bence, onlar gerçek hekim. Üzerinizdeki önlük olmuş derken bunu söylüyordum.

- Teşekkür ederim de… Bütün kıyafetler biraz böyledir. Ne de olsa kıyafet kimliğin bir parçasıdır.

- Mesleği terzi olan biri diktiğinin neyi gizlediğini bilir. Bırak da o kadar farkımız olsun be doktor bey. Siz içeriden, biz dışarıdan bakarız o bedenlere.

3677ff96-bf4b-4402-8268-6ced0513f032

Bu sözlerden sonra elindeki torbada kalan ekmek kırıntılarını kuşlar için kaldırım kenarına serpti. Karnını doyurmuş olduğu yalanmaya başlamasından anlaşılan sarılı beyazlı kedi ayağına sürtünüp gözlerini sevgi ile kısarak baktı. Bizimki kafasını okşayarak yanıt verdi.

- Hastanede çok şey değişti ama kedileri ve kuşları değişmedi, doktor bey. Bu kedinin kaç kuşak annesini bilirim. Onlar hep buradaydı. Kargalar yüzünden sayıları iyice azalsa da kuşlar da öyle.

- İyi de bu daha ne kadar böyle gidecek? Hep böyle gelebilecek misin?

- Anlamıyorsun, doktor bey. Ben olmasam da birileri onları besliyor. Kuşu kediyi dert eden başka insanların olduğunu bilmek bana iyi geliyor. Kendimi yalnız hissetmiyorum. Hastanenin kargaları kovmazsa gücüm yettiğince buralardayım.

- Hastanenin kargaları mı?

- Onlar hastanenin özel güvenlik görevlileri. Siyah renkte giyindikleri ve kedileri beslememe izin vermedikleri için öyle diyorum. Hastane kalabalıklaştıkça eskisi gibi beni tanıyan azaldı. Yakalanmamak için güvenliğin yemek molasına gitmesini bekliyorum.

Elindeki torbayı çöpe kutusuna atıp yanıma geldi. Biraz mahcup bir yüz ifadesiyle “gerçi bu kez de size yakalandım” dedi. Gülüştük.

Güvenliğe bilgi vereceğimi, her zaman gelmesini, sorun olursa aramasını söyledim. Cevap vermeyip başını sallamakla yetindi. Bir süre yemeklerini yiyen kedileri izledik. Kuşlar ise  kedilerin karınlarını doyurup gitmelerini bekliyordu.  Bir süre sonra saatine baktı ve “gitmem gerekiyor, hanım beni sağlıklı yaşam yürüyüşünde zannediyor” derken yüzünde yine o muzip gülümseme belirdi.

Elimi sıkarken diğer eliyle omzuma dokunup “her şeye rağmen hatırlanmak güzel” dedi.

Emektar terzimiz bahçenin çıkışına doğru yürürken az önceki sarılı beyazlı kedi de ona eşlik ediyordu.

Dr. Mehmet Uhri

Diğerinin Yerine

Çarşamba, Ekim 10th, 2018

img_1453

Ani bir kararla emekliliğini istemiş köşesine çekilmişti. Çalıştığı bilim alanında uluslararası tanınırlığı olan saygın bir akademisyen ve bilim adamıydı.

Üniversite ve bilim camiası bu karara direnmiş, kararından geri döndürülmeye çalışılsa da ikna edilememişti. Arkadaşlığımız lise yıllarına uzanıyordu. O hep biraz farklıydı. Kimseyle kendini yarıştırma derdinde olmayan suskun sessiz ve bilge görüntüsü nedeniyle lise yıllarında lakabı “profesördü”. Gerçekten de kendini bilime vermiş ve o yolda ilerlemişti.

Emekliliğini istediğini duyunca herkes gibi daha iyi şartlar sunan bir özel üniversite ile anlaşmış olduğunu düşünmüştüm. O ise evine çekilmiş kendini dünyaya kapatıp tam bir emeklilik hayatına gömülmüştü. Birkaç kez arayıp nasıl zaman geçirdiğini sorunca okumak için beklettiği kitapların yeterince zamanını aldığını söylemişti. Bir görüşmemizde sağlık sorunlarından söz edince muayene ve tahliller için hastaneye çağırmış, biraz da eşinin ısrarıyla kabul etmişti.

Muayene ve kan tahlilleri ile başlayan incelemeler görüntüleme ünitesinde sürüyor yanından ayrılmıyordum. Beklerken emeklilik kararının sağlık sorunları ile ilgisi olup olmadığını sordum. Kafasını hayır anlamında salladı. O zaman nasıl bu kadar kolay vazgeçebildiğini sordum. Bu konuda konuşmak istemediğini söyledi.

Tahlil sonuçlarını beklemek için odama davet ettim. Koridorda bekleyen diğer hastaları gösterip aralarında bekleyebileceğini söyledi. Bizimkinin inadını bildiğim için kahve içmek istediğimi, eşlik ederse memnun olacağımı söyleyerek odama gelmesi için ikna ettim. Kahvelerimizi yudumlarken bir ara kafasını kaldırıp yüzüme baktı.

- Az önce neden emekli olduğumu sormuştun. Bu işi bana sevdiren rahmetli hocam “bilim yapacaksan önce insan olmayı öğreneceksin. İnsan olmak her şeyden önce diğerinin yerine gam tutmaktır. Unutma.” Demişti. Ben de öyle yapmaya çalıştım. Yapamadığımı anladığımda emekliliğimi istedim.

- Doğrusunu söyleyeyim; söylediklerinden hiç bir şey anlamadım.

- O da ayrı çile. Kimse anlamadı. Şartlara uyum göstermeye çabalamak yüzünden kendimden uzaklaştığımı görüp korktum. Beni bilirsin ne dünya dertleriyle, ne de gündelik konular ve siyasetle hiç işim olmadı. Çalıştığım bilim alanında yeni bir şeyler öğrenmeyi, öğretmeyi, araştırmalar yapmayı seçtim. Dışarıdan sıkıcı görünse de benim gibi sakil birine iyi geliyordu.

- İyi de ne değişti?

- Üniversite değişti, insanlar değişti. Neredeyse ülke değişti. Herkes bir şekilde uyum gösterdi. Ben gösteremedim. En iyisi kapatalım bu konuyu. Kendimi savunma durumunda kalmak bile yeterince canımı sıkıyor.

Bu arada hanımı da iyice içine kapanıp kitaplarına gömüldüğünden, kendine pek bakmadığı gibi evden de çıkmadığından yakındı. Bizimki hiç sesini çıkarmadı. Tahlil sonuçlarını hızlandırmak için onları odada bırakıp görüntüleme bölümüne gittim. Döndüğümde odada kimse yoktu. Masamda “Daha fazla kalamadım. Kahve için teşekkürler, ararım” yazılı bir not bırakmıştı.

img_1455

Tekrar gelmeleri için çok beklemem gerekmedi. Birkaç gün sonra telefon açıp kalp yakınmaları nedeniyle tekrar gelmek istediğini söyledi. Kendi ile ilgili pek bir şey istemeyen birinden gelen bu talep, sorunun ciddi olduğunu düşündürüyordu. Gerçekten de kalbi ile ilgili incelemeler hastaneye yatmasını ve küçük bir müdahaleye gerektiriyordu. Hastanemizde kaldığı gece arkadaşımın yanındaydım. Akşam üstü hanımını eve gönderip gece yanında benim kalmamı istemişti.

Hastane ortamında olmanın sıkıntısını gidermek için konuşturmaya çabaladım. Okuduğu kitaplar üzerine sorular sordum. Gençliğinde eline alıp uzun ve sıkıcı bulduğu için bıraktığı Rus klasiklerini bu kez heyecanla okuduğundan, kendimizi tanımak için o kitapların öneminden söz etti.

- Bana bu mesleği öğreten, yol gösteren rahmetli hocam Rus klasikleri, özellikle Dostoyevski okumam gerektiğini söyler, çalıştığım bilim alanıyla ilgili olmadığı için kulak arkası ederdim. Rahmetliyi şimdi çok daha iyi anlıyorum.

- Hani şu “insan olmak diğerinin yerine gam tutmaktır” diye öğüt veren hocan mı?

- Evet. Ne yazık ki sözümü tutamadım. Tutamadığımı kendime itiraf etmem çok zor oldu.

- Nasıl oldu bu? Anlatmak ister misin?

- Her şey bölümden bir doktora öğrencisinin kapımı çalıp yardım istemesi ile başladı. Bilirsin, çeşitli bahaneler ve daha çok siyasi nedenlerle üniversiteden öğretim üyelerinin uzaklaştırıldığı bir süreç yaşanıyordu. Bir bildiriye imza attığı ve barış istediği için üniversite ile ilişkisi kesilen aynı bölümde birlikte çalıştığım meslektaşımın doktora öğrencisi tezini tamamlamak için benden yardım istiyordu. Açıkçası bölümde yardım isteyebileceği başka kimse de yoktu.

- Yani üniversiteden atılan meslektaşının başlattığı doktora tezini tamamlamak için senden yardım istedi. İyi de ne var bunda?

- İlk anda çocuğun sorununu çözmek gerektiği düşüncesiyle o güne kadarki çalışmalarını isteyip inceledim. Çok emek verilmiş, hayli yol alınmıştı. Sonuçları ilgiyle beklenen önemli bir araştırmaydı. Hatta çalışmanın ilk sonuçları için üniversiteden atılan öğretim üyesi meslektaşımdan bir kaç ay sonraki uluslararası kongrede konferans vermesi bile istenmişti.

- Çok güzel. Sorun nerede?

- Düzenleme komitesi barış bildirisine attığı imza nedeniyle hakkında dava açılması ve üniversite ile ilişkisi kesilmiş olması nedeniyle meslektaşımı kongre programından çıkarma kararı almıştı. Üstü kapalı olarak özür dileyip “malum nedenlerle” konferansı bir başkasının sunabileceğini bildiriyorlardı. Doktora öğrencisi de bu şartlarda onca emek ve zaman harcanan araştırmanın sonuçlanıp yayınlanması sürecinde üniversiteden uzaklaştırılan öğretim üyesinin adının geçmesinin kendini zora sokacağını söyleyip bu konuda benden yardım bekliyordu.

- Peki sen ne yaptın? Yardım etmedin mi?

- Üniversiteden “atılan” meslektaşıma sorsam seve seve yardım etmemi, önemli olanın bilim olduğunu vurgulardı. Ancak bu sefer yapamadım. Yapmak istemedim.

- Bu sefer mi? Ne demek bu? Hem bildiğim kadarıyla…

img_1457Arkadaşım elini kaldırıp sözümü kesti. Yatağında doğruldu. Yastıklarını düzelterek yardımcı oldum. Kısa süren bir sessizlikten sonra “bu ülke sanki hep kendini tekrar ediyor, büyüyüp gelişiyor görünse de hiçbir yere gitmiyor, gidemiyor” dedi. Üniversiteye doktora öğrencisi olarak kabul edildiği yıllarda ihtilal sonrası çıkarılan bir yasa ile o öğütleri veren ve çok şey öğrendiği hocasının üniversite ile ilişkisinin kesildiğini, hocanın çalışmalarını bölümdeki diğer öğretim üyelerinin hiç utanmadan “yağmaladıklarını”, doktorasını ve tez çalışmasını bitirebilmek için bölümdeki diğer öğretim üyeleri ile birlikte yapmış gibi gösterip, atılan hocasına bir teşekkür bile yazamadığını anlattı.

- Hocamı attılar. İsmini kitaplardan çıkarıp çalışmalarını yağmaladılar. Odası için birbirleriyle kapıştılar. Tüm bunlar olurken bir doktora öğrencisi olarak susup öylece izledim. Odama gelip tezi için yardım isteyen öğrenciyi görünce o günleri hatırladım.

- Peki sonra ne oldu?

- Bir kaç yıl sonra mahkeme kararıyla hoca üniversiteye geri döndü. Onun çalışmalarını yağmalayıp kariyerlerini parlatan “hocalar” hiç bir şey olmamış gibi geçmiş olsun deyip işlerine baktılar.

- Hocan duruma itiraz etmedi mi?

- Kimse sormadı ama ben hocama “bunca haksızlığa hiç bir şey söylemeyecek misiniz?” diye sordum. Her zamanki bilge tavrıyla sırtımı sıvazlayıp “hak bilmeyenden hak bekleyecek kadar akılsız değilim, kendimden utanırım” dedi ve kısa süre sonra emekliliğini isteyip köşesine çekildi. O zaman yaşadıklarının yıldırmış olduğunu ve çabuk pes ettiğini düşünmüştüm. Şimdi onu daha iyi anlıyorum.

- Pişman mısın?

- Anlamıyor musun? Tüm bir akademik hayatım riyakarlık üzerine kurulmuş oldu. Hocamın emeği, çabası silindi ve bilimsel çalışmalarımda başkasının adı yazıldı. Ben de o sayede üniversite kariyerime devam edebildim.

- Bunun için mi emekliliğini istedin?

- O doktora öğrencisine bakınca kendimi gördüm. Pırıl pırıl bir bilim insanı tüm kariyerini riya üzerine kurmak için benden yardım istiyordu. “Bu sefer olmaz, yapamam, yapmamalıyım” diye düşündüm. Doktora öğrencisine anlatmaya çalıştım ancak o da zamanında benim yaptığım gibi kariyerine odaklanmıştı. Anlamadı veya anlamak istemedi.

- Sen de emekliliğini isteyip sahneden çekildin…

Başını önüne eğdi, cevap vermedi. Ayağa kalkıp arkadaşıma sarıldım. Gözünde beliren birkaç damla yaşı silip etajerin üstündeki kitapları işaret etti. “İnsan ölünce yaptıkları ile anılsa da yapmadıkları ve pişmanlıkları ile yaşar” diyen Dostoyevski’nin iyi geldiğinden söz etti. Uyumak istediğini söyleyip arkasını döndü. Uyuyunca üstünü örttüm.

O gece sorunsuz geçti. Ertesi gün şifa ile taburcu oldu.

Hastaneden ayrılırken teşekkür etmek için odama geldiğini görünce bir şey söylemesine fırsat bırakmadan hocasının sözünü hatırlatıp “diğerinin yerine” dedim. Arkadaşımın kederli yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “Öyle olsun dostum” dedi.

Dr. Mehmet Uhri

Zamanın Vücut Bulduğu Şehir

Perşembe, Eylül 27th, 2018

bea37d9d-3e67-4474-baa2-e061403e308b1

Yorucu bir hastane gecesinde tanımıştım o emekli edebiyat öğretmenini.

İstanbul’u anlatmıştı…

Sabaha karşı herkes uyurken serviste koridorun sonunda pencere önünde kitap okuyordu. Yaklaşınca beni fark etti. Ayağa kalkmaya çalışırken omzuna elimi koyup oturmasını rica ettim. Karşısındaki koltuğa da ben oturdum. “Ömür uzayınca uykular kısalıyor derlerdi. Doğruymuş…” diye söylendi. Uyku tutmadığını, bir şeyler okumak için ışığı yakıp oda arkadaşını uyandırmak istemediğini, orada kitap okuyup günün aydınlanmasını beklediğinden söz etti. Cemal Süreya okuduğunu görünce şiire ilgisinin nereden geldiğini sordum. Emekli edebiyat öğretmeni olduğunu, yıllarca lise öğrencilerine edebiyatı sevdirmeye uğraştığını anlattı. Nereli olduğunu sorunca biraz da gururla “İstanbulluyum” dedi.

İşte o yaşlı edebiyat öğretmeni İstanbul’u kendi gözüyle anlattı. Cemal Süreya’dan aşırdığı dizeyi kullanarak İstanbul için “zamanın vücut bulduğu şehir” diyordu.

Söze, İstanbul’da doğup büyüdüğünden, ailesinin kuşaklar boyu İstanbullu olduğunu anlatarak başlayınca İstanbul’un yitirdiklerinden yakınacak sanmıştım. Ancak o heyecanla şehrin şiirselliğinden söz ediyor, tanımak isteyenler için boğazda ve özellikle güneşin doğmasına yakın Galata köprüsünde balıkçıları izlemenin iyi bir deneyim olacağını anlatıyordu. Kendi gibi İstanbulluyum diyen çok az insan kaldığını, bu şehirde doğup büyüse de kendini ailesinin memleketi ile tanımlayan,  İstanbul’u fark edemeyenlerin çokluğundan yakındı.

Onun gözünde İstanbul, canlı bir organizmaydı. Bedeni ve ruhu olan bir organizmadan söz ediyordu. Şehrin bedeni ile ruhunun gün batımlarında bir araya gelip sabahları ayrılan şiirsel bir yapısı olduğunu, görebilmek için geceyi yaşamak ve gün doğmasına yakın boğaza yakın durmak gerektiğini vurguladı.

Birlikte dışarıya, şehrin ışıklarına baktık. Henüz gün ağarmamıştı. Bir edebiyatçıyı yakalamış olmanın heyecanıyla  konuşturmak için “Sahi İstanbullu kimdir? Nasıl biridir. Çok farklı mıdır?”diye sordum. Yüzünde hafifçe bir gülümseme belirdi. Sanırım gevezelik etmeye çalıştığımı anlamıştı. Eliyle camdan dışarısını, karanlıkta ışıkları seçilen şehri işaret etti;

- Eh, Anadolu insanına kaypak gelse de İstanbullunun huyu suyu şehrin iklimine benzer. Değişkendir.

- Nasıl yani?

-   Burada balıkçıların “İstanbul’un yazı kışı olmaz, lodosu veya poyrazı olur” diye bir sözü vardır. İstanbullu için de böyledir. Onlar da şehrin havası gibi değişkendir. Gerçekte İstanbul’un iklimi hep baharı andırır. İnsanları da şehir gibi hep baharı yaşar. Benim gibi bu şehrin tutkunları için iklim hep ilkbahar olurken, şehri anlamayan, haz etmeyenler ise sonbaharı yaşar. Bahar daim olduğu için poyraz estiğinde kışı, lodos estiğinde ise yazı koklarsın. İnsanları da böyledir. Bir gün önce kızıp söylendiğine ertesi gün tepki vermemesine bakan Anadolu insanı bu değişkenliği anlamakta zorlanır. İstanbulluyu kaypak bulur. Üstelik bu durum şehirle hem hal olmuş, şehrin ruhunu taşıyan benim gibi İstanbulluların umurunda bile değildir.

fe2e1db9-b61c-4ffa-9363-8cad98f392a4

Bir süre ağarmaya başlayan gün ile gökyüzünün laciverte dönmesini izledik. Gökyüzünün lacivert halininin güzelliğini bugüne kadar fark etmediğimi düşündüm. O ise binlerce yıldır kesintisiz insanlara kucak açmış bu kadim şehrin zaman içinde ruhunu içinde yaşayan tüm canlılarına aktardığını anlattı.

- İnsanları gibi kedisi, martısı, balığı bile şehrin ruhunu taşır. Hatta şehri kucaklayan boğaz bile aynı ruhu barındırır.

- Boğazın ruhu mu var?

- Olmaz mı? Boğazın yüzeyden akan suyu poyraz gibi soğuk ve serttir. Baktığında soğuk ve ürkütücü görünür. Ürpertir insanı. Ama derindeki sular lodos gibi sıcak ve sakindir. Şehre ilk kez gelenler boğazın o serin ve ürkütücü akıntısını görür. Soğuk ve itici gelir. Zaman içinde derinlerindeki sıcaklığı tanıdıkça şehre ısınırlar. İstanbul anaçtır. Geleni bağrına basmaz ama geri de çevirmez. Yani sen ona gidersin. İnsanları, hatta kedileri bile öyledir.

- Şehri sizin gibi tanımlayan birini daha önce tanımamıştım. Bütün bunları biraz da  edebiyatçı duyarlığına bağlayabilir miyiz?

- Keşke öyle olsaydı. Boğazın balıkçıları olmasa belki ben de İstanbul’u hiç anlamadan geçip gidecektim. Şehrin yaşayan ruhunu, o ruhu taşıyan insanlarını, kedisini, balığını, martısını hep o balıkçılardan öğrendim.

Şehrin gerçek sahiplerinin kedileri olduğunu, boğaza girince balıkların huyunun değiştiğini, martılarının bile şehirli olduğundan söz etti.

- Şehirli martı mı? O nasıl oluyor?

- Martılar bu şehrin entellektüel serserileridir. Aylak ve özgürce uçar ancak şehirden ayrılmazlar. Elini uzatsan erişecek kadar yakın ama hep biraz uzakta durur, şehrin ruhunun önemli bir parçasını oluştururlar. İnsanlarının bir kısmı da o martılara benzer. Onlar özgürlüklerine düşkün, aylak, kent sakinleridir. Sayıları az olsa da şehrin ruhunu binlerce yıldır yaşatan tohum karakterli insanlardır. Zaman devrilir çağlar geçer, isimler, insanlar, muhitler, yaşama biçimleri, inanışlar değişir ama şehir, martıları ve onlara benzeyen insanları sayesinde kendini her daim yeniden üretir. Tanıdığım pek çok edebiyat insanı veya sanatçı o martılar gibidir. Günü zamanı yeri geldiğinde şehri anlatan, yaşatan, duygusunu ortaya çıkaran eserler verip bir tohum gibi filizlenirler. Sayıları zaman zaman azalsa da hiç kaybolmazlar. Şehrin martıları gibi özgür olduklarını bilir ve kendi iradeleri ile buradan ayrılmazlar.

fa3dc4a7-87b8-42f3-a577-556c46e3cbd7

Hastane koridorunda iki kişinin alçak sesle de olsa muhabbeti dikkat çekmiş hemşire hanım da yanımıza gelmişti. Bizimki ise gözünü dışarıdan ayırmadan heyecanla İstanbul üzerine konuşmayı sürdürüyordu. Günün ilk ışıkları ile ortalık aydınlanmış gökyüzü lacivertten maviye dönmüştü. Bizi dinleyen hemşire hanım “iyi de sizin bu anlattıklarınızı çocuklarımıza nasıl anlatalım. Nasıl sevdireceğiz bu şehri?” diye sordu. Bizimki gülümseyip “çocuklar” dedi. “Onlar bu merhametli şehrin meraklılarıdır ve her şeyin farkındadır. Şehir her seferinde onları heyecanlandırmayı başarır. Onlar da merak ettikleri sürece hep çocuk kalırlar. Kimi aylak bir martıya dönüşür, kimi miskin bir kedi veya boğazda bir balık gibi olur. Bu şehre tutunurlar. Meraklarını yitirmesinler, yeter. ” diye yanıtladı.

- Peki ya balıkları? Şehrin kedisini, martılarını, insanını, boğazını, rüzgarını anlattınız, balıkları eksik kaldı. Onlar şehrin hangi ruhunu taşıyorlar?

- Tarifi zor. Balıkçılara sorarsan onlar şehrin duygularıdır. Hepimizde olduğu gibi duygular pek göz önünde değildir. Derinlerdedir. Kolayca ortalığa saçılması da pek istenmez. O yüzden balık avlamada olduğu gibi duyguları yakalayıp gün ışığına çıkarmak emek ister, çaba ister. Şehrin balıkçıları biraz da bunun için ayrılmazlar su kenarından. Şehir göç alıp insanları su kenarından uzaklaşmış, duyguları eksilmiş olsa da balıkçılar her şeyin farkında.

- Duyguları ha…

- Duyguları ya… Balıklar şehrin duygularını taşır. Dedim ya, şehrin ruhunu ve zenginliğini hep o balıkçılardan öğrendim. Dışarıdan bakınca boğaz balıkçıları karnını doyuracak balık peşinde sanırsın. Bir çoğu farkında bile olmadan şehrin duygularının peşindedir. Tuttuklarının bir kısmını alıkoyarken “büyü de gel” diyerek suya bıraktıkları da hep o şehre aittir.

“Peki siz bu şehrin nesisiniz?” diye sorunca bir süre durup düşündü. Sonra kafasını önüne eğip “biraz martısı, çokça kedisiyim sanırım. Gençliğimde aylak bir martı gibiydim. Şehrin lodosuna poyrazına kendimi taşıttırır, buralardan ayrılmazdım. Yaş ilerleyince içimdeki martıyı özgür bırakıp şehrin kedilerinden birine dönmüş buldum kendimi. Miskin bir kedi olup bir yere gitmiyor, gidemiyorsun ama mutlusun. Daha ne olsun?” diye yanıtladı.

Güneş belirmiş ortalık aydınlanmış hastalarımız ayaklanmıştı. Servis hareketli bir güne daha başlamaya hazırlanıyordu. Hemşire hanım demlediği çayları ikram edince bizimki mahcubiyetini dile getiren bir şeyler söylemeye çalıştı. Çaylarımızı bitirdikten sonra beyefendinin koluna girip odasına kadar eşlik ettim.

O günden sonra bir daha karşılaşmadık. Sayesinde “zamanın vücut bulduğu bu şehri” tanımış olmak nöbetin tüm yorgunluğunu unutturmuştu.

Yola koyulduğumda sabah trafiği ve şehrin kalabalığı ilk kez gözüme ürkütücü görünmüyordu.

Radyoda ise Teoman’ın “İstanbul’da Sonbahar’” şarkısı çalıyordu.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Teoman’ın sesinden “İstanbul’da Sonbahar” şarkısını dinlemek için istanbulda-sonbahar linkini kullanabilirsiniz.

Şiddet Girdabı

Perşembe, Temmuz 19th, 2018

doktor-saldiri

Bugün 18 Temmuz 2018. Bugün bir hekim daha hastası tarafından darp edildi. Ameliyat sonrası yoğun bakıma alındı. Hayati tehlikesinin sürdüğü bilgisi paylaşıldı. Sağlık çalışanları dışında kimse bu haberi önemsemedi.

Sosyal medya paylaşımlarında da olayın pek önemsenmediğine, hatta hekimin bu şiddeti hak etmiş olabileceğine dair görüntü ve yorumların paylaşıldığına şahit olduk. Toplumun yetişmesi için emek, para ve zamanını harcadığı hekim için üzülen ve zayıf da olsa tepki gösterilmesini bekleyenlerin de sesi işitilmiyor.

Şiddetin özünde bir aktarım ve çoğunlukla tek taraflı bir iletişim olduğunu görmek zorundayız. Sosyolog Emile Durkheim toplumun iç iletişim kanallarının tıkandığı ve insanları bir arada tutan ortak değerlerin yitirildiği durumları anomi olarak tanımlıyor. Anomi dönemlerinde şiddetin her türlüsünün tırmanışa geçeceğini de dile getiren Durkheim’in söylemine toplumun sessiz kalıyor olması üzerimize gelmekte olan büyük dalgayı işaret ediyor.

Şiddet normalleşiyor.

Şiddet, sesini yükseltmekle başlar. Bir adım ötesi küfürdür. Küfürler ise genellikle ayrımcılık ve aşağılama içerir. Ortak değerlerin yitirildiği durumlarda küfür üzerinden toplumun ayrıştığını daha çok görürürüz. Küfrün ötesi kaba kuvvet, darp etmek, sertlik uygulamaktır.

Bir sonraki aşama ise şiddetin kitlesel hale gelip linçe dönüşmesidir.

Aile içinde anne veya babanın sesini yükseltmesi ile başlayan şiddetin sokakta küfüre dönüşmesinin normal kabul edilmesi toplumun şiddet kültürü içinde yaşadığının açık işaretidir. Trafikte gereksiz çalınan korna ile ses yükseltildiğine, küfürleşilip anlamsız bir yol inatlaşması ile kavga edildiğine çoğumuz şahit oluyoruz.

Yaşananları normal kabul ediyoruz.

Spor alanlarında bir türlü önlenemeyen küfür ve şiddet, beğenilmese de şiddet kültürünün normaleymiş olduğunun kanıtı olarak görülmelidir. Kendi hayatı yerine başkalarının sağlığı ve hayatı için adanmışlık gerektiren ve bu nedenle tüm kültürlerde kutsallık atfedilen hekimlik mesleği mensuplarının hasta veya yakını tarafından darp edilmesine toplumun sessiz kalması da şiddetin baskın ortak bir kültüre dönüşmüş olduğu biçiminde okunmalıdır.

Şiddet önyargıların ve ön kabullerin şekillendirdiği genellikle tek yönlü bir iletişim biçimidir. Kimin haklı veya haksız olduğuna bakmaksızın genellikle güçsüz olanın zarar görmesi ile sonuçlanır. Mağduriyeti dile getirmek için ses çıkarıldığında yaşanan ilgisizlik de pasif şiddet olarak adlandırılır ve kişiyi kendi başına önlem almak zorunda bırakır. Sonuçta herkesin kavgaya hazır sırtı kabarık kedi gibi dolaştığı topluma dönüşülen şiddet girdabının içinde sürüklenilir.

Şiddet girdabından kimse kendini kurtaramaz. Hiç kimse…

Şiddetin en son aşaması bir tür toplumsal cinnet olarak kabul edilebilecek linç psikolojisidir. Sesini yükseltme ile başlayıp küfürü bile normalleştiren bir toplum fiziki şiddette ses çıkarmıyorsa bir sonraki aşamanın altı dolduruluyor demektir. Yıkıcı sonuçlarını tüm toplumun yaşayacağı ve herkesin zarar göreceği aşikâr olan linç toplumuna doğru gidişe sessiz kalınmasının bedelini, toplum kendini bir arada tutan ortak değerleri yitirerek öder.

Ortak değerlerin yitimi ise bölünme ve parçalanmanın başlangıcıdır.

Bugün 18 Temmuz 2018. Bugün bir hekim daha hastası tarafından darp edildi. Ameliyat sonrası yoğun bakıma alındı. Hayati tehlikesinin sürdüğü bilgisi paylaşıldı. Sağlık çalışanları dışında kimse bu haberi önemsemedi.

Dr. Mehmet Uhri

Tokat ve Yumruk

Çarşamba, Haziran 13th, 2018

img_9385

Hayatını mesleğine adamış çalışkanlığı ile ün salmış cerrah arkadaşım hiç hak etmediği halde hasta yakınının saldırısına uğramış bir kaç gün hastanede yatıp tedavi gördükten sonra rapor almak zorunda kalmıştı.

Raporun bitiminde ise ani bir kararla emekliliğini isteyerek hepimizi şaşırtmıştı.

Onca emek verdiği severek icra ettiği mesleğini bıraktığı gibi şehri de terk etmesini başlangıçta anlayamamıştık. Emekli ikramiyesi ile satın aldığı bağda küçük bir imalathane kurup yetiştirdiği üzümlerden şarap yapmaya başladığını da sonradan öğrendik. Herkese ve her şeye küskün olduğunu ve yaşadığı tatsız olayın etkisi ile bir tür inzivaya çekildiğini düşünüyor, rahatsız etmemek için aramıyorduk.

Birkaç yıl sonra yaz tatilinden dönerken yolumu değiştirip arkadaşımın mütevazı bağına ve şarap imalathanesine çekinerek de olsa uğrayıp halini hatırını sormak istedim. Yoldayken telefon açıp konum göndermesini isteyerek zoraki de olsa kendimi davet ettirdim.  Meslektaşımdan gelen sıcak ve heyecan dolu davet ile nasıl yeni bir hayata yöneldiğine orada kaldığım kısa süre içinde biraz da imrenerek şahit oldum.

img_9384Kahvelerimizi içtikten sonra bağını ve şarap imalathanesini gezdik. Bağdaki üzümlerin özellikleri hakkında bilgi verip bunca yıldan sonra başladığı şarapçılığı heyecan ile anlattı. Üzümün şaraba doğru olan yolculuğunu anlatırken o istekli enerjik halini karşımda görünce haksızlık ettiğimi, hiç de öyle münzevi bir hayat yaşamadığını düşündüm. Ürettiği şaraplar iddialı olmasa, hatta para da kazandırmasa arkadaşım umut doluydu. Kazandığı ne varsa satıp savıp o küçücük bağa ve imalathaneye yatırmıştı. Dışarıdan bakılınca pek akıl karı bir iş gibi görünmese de yaptığı işten mutluluğunu görünce “ne önemi var?” diye düşünmeden edemedim.

Muhabbet ile birlikte şarapları tadalım derken ölçüyü kaçırıp hafiften “kelle” olunca yola devam etmemize izin vermedi. Tatilimizi bir gün uzatıp o gece arkadaşımın mütevazı bağ evinde konakladık. Zengin ege mutfağı çeşitleri ile karnımızı doyurup bahçede çaylarımızı yudumlarken dayanamayıp “mesleğine bu kadar bağlı bir hekim hasta yakınından yediği tokat veya yumrukla her şeyden vazgeçecekse ortalıkta çalışacak hekim kalmaz. Nasıl oldu da bu noktaya geldin anlamakta zorlanıyorum.” Diye konuyu açtım. Hafiften gülümsedi. Bir süre suskun kaldı. Israrla açıklama beklediğimi görünce anlatmaya başladı.

- Ürettiğim şaraplara tokat ve yumruk isimlerini vermiş olmam seni yanıltmasın. Bu kararı vermemi sağlayan o gün yediğim tokat ve yumruklar değildi. Kafama dikiş atılırken hiç yatmayacağımı zannettiğim o ameliyat masasına ilk kez yattığımı ve o ameliyat lambalarının aşağıdan bakıldığında hayli ürkütücü göründüğünü düşündüm. Hak etmediğim halde darp edilmiş olmak öfkelendirmişti. Ancak o ameliyathane masasında yatarken ilk kez kendi hayatıma baktım. Hep başkaları için koşturan, sağlık dağıtmaya çalışan ama kendi yapmak istedikleri ile ilgili hiç sesi çıkmayan içimdeki o küçük çocuğu gördüm.

- Ondan sonra mı karar değiştirdin?

- Hayatımda köklü değişiklik yapmamı sağlayan o gece hastanede yatarken odayı paylaştığım emekli bir açık deniz kaptanı oldu. Anestezinin etkisi geçince ağrılarım olmuş uyuyamamıştım. Darp edilmiş olmanın üzerine olayı örtbas etmeye çalışan hastane idaresinin tavrı ve çalışma arkadaşlarımın suskunluğu yüzünden öfkeli olduğumu gören oda arkadaşım uyku tutmadığı bahanesiyle yatağında doğruldu ve ışığı açtı. Sohbet edip sakinleştirmeye çalıştı. Bir tür hasta dayanışması biçiminde başlayan muhabbet gece boyu sürdü.

- Anlamadım. Emekli bir kaptan sana “git bir bağ satın al ve şarap üretmeye başla iyi gelir” mi dedi?

- Yok öyle değil. O hiçbir öneride bulunmadı.

- Peki ya öyleyse?

- O gece biraz da kafamı dağıtmak için bana denizleri, okyanusu, gemiciliği ve nasıl emekli olduğunu anlattı. Anlattığı kendi hayatıma çok benziyordu. Hayatını denizlerde geçirmiş severek bağlandığı denizlerden sağlık sorunları yüzünden ayrılmak zorunda kalmıştı. Hastalığının iyileşme döneminde deniz kıyısında oturup özlemle gelen geçen gemilere baktığını ancak yaşadığı ciddi kalp sorunu yüzünden kaptanlık ehliyetinin elinden alındığını, deniz hasretini gidermek için kıdemli kaptan arkadaşlarından rica edip misafir yolcu olarak gemilere binse de işe yaramadığını görüp okyanus kıyısında bir limanda indiğini, bir süre orada kalıp ülkesine uçakla döndüğünü bu arada hayatı ile ilgili önemli kararları aldığını anlattı.

- Yine de bir şey anlamış değilim. Doğrusu, hiç inandırıcı gelmiyor.

- Anlatıyorum, sabırlı ol. Bizim kaptan indiği okyanus kıyısında kumsalda oturup gün boyu tekrarlanan gelgit olayını ve dalgalar üzerinde sörf yapanları izlerken aslında hayatın dev bir okyanus olduğunu fark ettiğinden söz etti. Yönetmeye çalıştığı sandığı hayat okyanusunun doğasında olan gelgitlere direnmenin anlamsız bir çaba olduğunu orada görmüş. Bana da hasta yakını ile yaşanan tatsız olayı yönetemeyip kontrolden çıkmış olması nedeniyle kendini suçlayıp durmanın anlamsız olduğunu söyleyip “Hayat okyanus gibi gelir seni bir yerlerden bir yerlere götürür, sen de biraz beceri gösterir dalgalar üzerinde sörf yapar, kendi hayatını yönettiğini zannedersin. Sonra çekilir ve seni karaya savurur ne olduğunu bir türlü anlayamaz bazen kendini çoğunlukla başkalarını suçlarsın. Büyüklüğünü hayal bile edemeyeceğin su kütlesinin küçük çırpıntısı bile seni sıçratmaya yeterken neyi yönettiğini zannediyorsun?” Sözleri benim için ufuk açıcı oldu. Altımdan suyun çekilmekte olduğunu ve ne tarafta olmak istediğime karar vermem gerektiğini düşündüm. Yaşı geçmiş futbolcular gibi mesleğimi sürdürmek için anlamsızca akıntıya karşı yüzmek yerine kendime karada bir meşgale bulmak gerektiğine karar verdim.

- Halbuki, herkes hasta yakınının darp etmesi yüzünden mesleğini bıraktığını düşündü.

- Bırak öyle düşünsünler. Hayatın dev bir okyanusa benzediğini ve gelgiti anlamadan üzerine kafa yormanın anlamsız olduğunu o gece emekli kaptandan öğrendim. Yaptığı iş, çalıştığı ortam veya hayatı paylaştığı insanlara bakıp onun bunun ne dediği, ne düşündüğünü dert edinen, o hayat okyanusunu ve gelgitlerini görmeden ömrünü geçirenlerin çokluğunu görüp açıklama yapmadan sessizce çekip gitmeyi seçtiğim için arkamdan hayli laf eden olduğunun farkındayım. En çok eski hastalarımın serzenişlerine yanıt vermekte zorlanıyor kibarca meslektaşlarıma yönlendiriyorum. Bu da böyle bir hayat işte…

O akşam kendi bağının üzümlerinden yaptığı “yumruk” ve “tokat” etiketlerini taşıyan lezzetli şaraplar eşliğinde yediğimiz yemek ve günün yorgunluğu yüzünden erkenden sızmışım. Sabaha karşı uyanıp tekrar uyuyamayınca bahçeye çıkıp ağarmakta olan günü izledim. Biraz sonra bizimki tulumunu giymiş bağ makasını eline almış olarak bahçeye çıktı. Eşlik etmek istediğimi söyleyince bağ makaslarından birini uzatıp “güneş yükselmeden elimiz bağda olmalı” dedi. Sabah serinliğinde sessizce bağ budadık. Gölgeler koyulaşıp güneşin sıcaklığı hissedilene kadar çalıştık.

Dönüşte şarap imalathanesinde ellerimizi yıkarken “Dün akşamdan beri anlattıklarını düşünüyorum. Yine de anlamadığım bir konu var. Bağ edinip şarapçılık ile uğraşmak fikri nereden geldi? Söz gelimi neden incir veya zeytin değil de üzüm? Buna nasıl karar verdin?” diye sordum. Gülümseyerek eliyle içi şarap dolu fıçıları gösterdi.

- Ameliyatını yaptığım bir hastam her gelişinde kendi ürettiği şaraptan getirir ve bana yetiştirdiği üzümleri, bağını, üzümün şaraba olan yolculuğunu heyecanla anlatırdı. Bir gün dayanamamış serzenişte bulunup her gelişinde şarap getirmesi gerekmediğini, ücreti karşılığı satın almak istediğimi, aksi halde mahcubiyet duyduğumu söyleyince “Olur mu hiç hocam. Şarap insana benzer. Fıçıda olgunlaşır, şişede kıvamını bulur. Ancak kadehe döküldüğünde rengini, kokusunu lezzetini sunar. Koskoca hayattan geriye ise damakta kalan buruk lezzet ve yanında yapılan muhabbetten başka bir şey kalmaz. Yeter ki şişeyi açmaktan korkanlardan olma, gerisi hep aynı” demişti. O zamanlar bu sözlerin anlamı üzerine pek kafa yormamıştım.

- Ne yaptın o hastanı bulup kendine bir bağ ayarlamasını mı istedin?

- İstedim, evet. İstedim ama kabul etmedi. “Madem ki bağ istiyorsun kendin arayıp bulacaksın” dedi. Bu bağı satın alıp işe girişmeden önce bir süre yanında kalıp işin inceliklerini öğrendim.

- Vazgeçmeyi düşündüğün oldu mu hiç?

- Olmaz mı? İlk şarabı elde edene kadar kaç kez vazgeçip geri dönmeyi düşündüm. Ancak orada da cerrah yanım ağır bastı. Ameliyat ortasında vazgeçmek olmaz diyerek sürdürdüm. İlk şarabı yudumladığında ise iyi ki vazgeçmemişim diye düşündüğümü hatırlıyorum.

img_9393

O sabah lezzetli ve doyurucu kahvaltı sonrası yola koyulmak için izin istedim. Ayrılırken elimle bağı ve imalathaneyi gösterdim. “İyi hoş da senden sonra buralar ne olacak? Ayakta kalabilecek mi?” diye sordum. Cevap vermedi. Sessizce arabamın bagajını açıp hazırladığı hediye şarap kolisini yerleştirdi. Sonra bana dönüp “Ne demişti bağcı Kadir dayı; İnsan şaraba benzer. Fıçıda olgunlaşır, şişede kıvamını bulur. Fıçı ailemiz ise, şişe okuduğumuz okullar, aldığımız eğitim olmalı. Kadehe döküldüğümüz andan ötesi de sanırım,  iyi kötü kendi hayatımız oluyor. Yaptıklarımızdan ve yaşadığımız hayattan geriye ne kalacak diye soruyorsan, akşamki gibi, damakta kalan hafif buruk bir lezzet ve samimi sohbetten öte pek bir şey kalmayacak. Tadına varabildiysen ne ala” dedi.

Sarılıp vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp uğurladılar.

Mehmet Uhri

Hayata Misafir

Pazartesi, Haziran 4th, 2018

hm2-21

Mektup, masama bırakılmıştı.

Hastaneye gelen ve çoğu reklam amaçlı olduğu için açılmadan atılan mektupların arasında tesadüfen bulunmuş ve bana ulaştırılmıştı. Üzerinde sadece adım ve çalışmakta olduğum hastane yazıyordu. Zarfının sarı renkte olması dikkat çekip resmi yazışma olabileceği düşüncesiyle kenara ayrılmasa belki de hiç elime ulaşmayacaktı.

Bir dizi tesadüf ile tanıdığım ve uzun süredir haber alamadığım yaşlı posta dağıtıcısından geliyordu. İçinde el yazısıyla yazılmış iki sayfa mektup ve bir de üzerinde “değerli doktorum, bu mektup eline geçtiğine göre bu dünyadaki misafirliğim sona erdi demektir. Hani bir zamanlar kendi zarfımın içindekileri anlatmamı, olmazsa yazıp posta ile göndermemi istemiştin, ya… Dilim döndüğü aklım yettiğince yazmaya çabaladım. Vakti geldiğinde size ulaştırması için emanet ehli bir arkadaşıma bırakıyorum. Misafir…” yazılı küçük bir not vardı.

En iyisi baştan anlatmalı;

Tanışmamız, anayolda aniden bastıran yağmura hazırlıksız yakalandığı için durup el eden yaşlı postacıyı arabama almakla başlamıştı. Kendinden çok çantasındaki mektupların ıslanmasını dert ediyordu. Görece ıssız sayılabilecek bir yerdeydik ve yürüyerek ulaşmaya çabaladığı adres birkaç kilometre uzaktaydı. Yağmurun dinmediğini görünce postacıyı adresine ulaştırmak için yolumu değiştirmeye karar verdim. Sinyal verip anayoldan çıkış yaparken sağımızdan bizi geçmeye çalışan araçla hafif bir çarpışma yaşadık. Küçük bir kazaydı iki araçta da hasar önemsiz görünüyordu ama araçtaki gençten iki delikanlı inip üzerime yürüyünce iş değişti. Neymiş? Az önce postacıyı almak için yavaşlayıp durunca sert fren yapmak zorunda kalmışlar ve bu kez sanki inadına yaparmışım gibi üzerlerine sürmüşüm. Farkında bile değildim. Sinyal verip dönüşe başlamıştım ve açıkçası arkamdaki aracın da çıkışa yöneldiğini düşünmüştüm. Öfkeliydiler. Bağırıp çağırıp arabamın kaportasını yumruklama başlayınca üzerlerine yürüdüm, uzun boylu olanı yakama yapıştı. Gözümün üstüne yumruğu yiyecekken “benim yüzümden oldu, vuracaksan bana vur” diyerek yaşlı postacı araya girdi. Kısa süren şaşkınlık ve sessizlikten sonra “yaptık bir çocukluk, bağışlayın, büyüklük sizde kalsın” diye sözlerini sürdürdü. Yağmurun hızlanması da tartışmanın uzamasına engel oldu. Arabaya binip yola devam ederken haklı olduğumuz halde neden öyle davrandığını sordum. “Onlar delikanlı, haksız da olsalar babalanacaklar. Altlarındaki araba şirket arabası, sahibine hesap verecekler. Üstelik bu dertleri başına açan da benim. Arabaya almasan geçip gidecek, tüm bunlar yaşanmayacaktı. Daha fazla büyüsün istemedim.” Diye yanıtladı. Gideceği yere bırakırken adımı ve adresimi aldı.

Bir hafta kadar sonra hastanede ziyaretime geldi. O gün yaşanan tatsız olaya neden olduğu için kendini mahcup hissettiğini, gönül almak için uğradığını, hanımının yaptığı kurabiyelerden getirdiğini söyleyip elindeki paketi masama bıraktı. Neredeyse olayı unutmuştum. Dağıtması gereken mektupları gösterip izin istedi, kahve ikram etmeden olmaz diyerek alıkoydum.

İşte böyle başladı tanışıklığımız.

Gün oldu eşinin sağlık sorunlarıyla ilgilenip yönlendirmede bulundum. Sonra kendisi rahatsızlanıp hastanemizde yatmak zorunda kaldı.

Ondan çok şey öğrendim.

Okumuş aydın biriydi. Üniversitede okurken öğrenci eylemlerine karıştığını, okulu bırakmak zorunda kaldığını, darbe sonrası korkup ülke dışına kaçtığını, döndüğünde tanıdıklarının yardımıyla posta idaresinde çalışmaya başladığını anlattı. Gerçekte hiçbir işte tutunamamıştı. Posta idaresi özelleştirildiğinde işyerinde sendikal örgütlenme için çabaladığı için ilerlemiş yaşına rağmen posta dağıtıcılığına verilip bertaraf etmeye çabalamışlardı. Bizimki ise bir derviş sabrıyla sesini çıkarmadan çalışmayı sürdürüyordu.

Dedim ya, ondan çok şey öğrendim.

Fıtık ameliyatı olup hastanemizde yattığında da yanındaydım. Ameliyatın öncesindeki akşam gergin olduğunu görüp bir süre yanında kaldım. Konuşturup sakinleştirmek amacındaydım. “Bunca senedir posta dağıtırsın, ne gördün ne öğrendin bu işten” diye sordum. Doğrulup ayağa kalktı. Terliklerini giyip cam kenarına yürüdü. Yanına çağırıp eliyle dışarıdaki insanları işaret etti;

- Bilirsin mektubun görünen yüzü zarftır, içindekini gizler. Buradan bakınca insanları dağıttığım mektuplara benzetirim. Çoğu sadece boş bir zarf gibi içindeki boşluğun farkında bile olmadan geçip gidiyorlar. Bir kısmı ise önceden söylenmiş söz ve yazıları taşıyan mektuba dönüşmeyi yeterli buluyor. Kendilerinden pek bir şey katmadan sadece öğrendiklerini aktarıyorlar. İçindeki mektubun farkında olup kendileri bir kaç cümle yazma telaşında olanlar da var. Ancak yazdıklarının çoğu okunmadan onlar da geçip gidiyorlar. Sanırım doğduğumuzda hepimiz bir zarf gibi başlıyoruz hayata. Ya içerden dolduruyoruz hayatı, ya da öylece zarf gibi kalıp, bir sonraki nesle onun bunun ürettiği ne varsa onları alıp aktarıyoruz. Toplumun gözünde zarfın ve aktardıkların kadar değerlisin. Yine de kendin bir şeyler eklemeyince koca bir hayat kabuktan öteye geçemiyor.

- İçi dolu olan yok mu? Onlara ne oluyor?

- Olmaz mı? Onlar hayat boyu okur, öğrenir, çalışır kendi mektubunu doldurmaya uğraşır. Şanslı olanlar tanınırsa da çoğu hiç tanınmadan geçer giderler. Onlar zarfı boş verip kendi mektubunu yazma çabasının tutkunlarıdır.  Yazdıklarının menzile varabilmesi ise ne yazık ki yine o zarf karakterli insanlar sayesinde gerçekleşir. Yazılanları onlar alır aktarır. O yüzden mektuplar hep zarflarıyla saklanır ya. İçinde yazılanlar kadar, kimden geldiği, damgası, pulu hatta hangi renk zarf olduğu ve düzgün açılıp açılmadığı bile ilgi çeker. İnsanlara benzer dedim ya?

- Peki ya içi dolu olan mektuba benzettiğin insanlardan tanıdığın oldu mu?

- Az bulunurlar. Söyleyecekleri, anlatacakları vardır ama çoğunlukla kendilerine yazar, kendilerine anlatırlar. Dertleri hep kendileriyledir. Çok azını tanıma fırsatım oldu. İçlerindeki mektuba göz bile gezdirtmezler. Israr edersen “henüz bitmedi” derler.

- Peki ya sen? Sen hangisisin?

- Beni boş ver. Ne öyle ne böyle hiç biri olamayanlardanım. Benden olsa olsa kartpostal gibi bir şey olur. Posta kartlarını bilirsin. Kısa da olsa herkesin okuyabileceği kendilerine ait bir nükte, söz veya bilinen deyişleri vardır. Yazılır, pullanır ve gönderilir. Herkese açıktır. Menzile varana kadar eline alan yazılanları okuyabilir. İçi dışı birdir. Dedim ya pek dolu olmasalar da sahaflarda mektuptan çok o eski posta kartlarını bulursun. Alıcısı ve mesajı belli olsa da gerçekte orta malıdır.

- Peki ya hayat, hayat nerede?

- Herkes biraz zarf, biraz da mektup oldukça ondan ona aktarılan her şey birbirine bulanır, hayat olur. Kendini tekrar edip durdukça süreklilik kazanır, aktardıklarıyla da zenginleşir. Hepsi bu…

2018-04-21-photo-00000168Anlattıkları o gece rüyama girmişti. Kendimi köhne bir posta kutusunda gönderilmesi unutulmuş mektup olarak görmüştüm. İçimdekilerin ne olduğunu bilmiyordum ama önemli olsa gerek diye düşünüyor, öylece bekliyordum. Zaman hiç geçmiyor, ışık hiç gelmiyordu. Tedirginlik içinde uyandığımı hatırlıyorum.

Ameliyatını olup şifa ile taburcu oldu. Giderken o gece konuştuklarımızı hatırlatıp kendine posta kartı deyip tevazu gösterse de hiç de boş olmadığını, gün gelip içindekileri de paylaşmasını istemiştim. Gülümseyip kafasını sallamış, “anlatması kolay değil, belki bir mektuba yazar gönderirim” demişti.

Son görüşmemiz böyle oldu.

img_7832

Birkaç yıl sonra başlangıçta sözünü ettiğim mektubun gelişiyle bizimkinin bu dünyadaki misafirliğinin bittiğini öğrendim. Gönderdiği mektup ise az daha alıcısına ulaşamadan atılıp gidecek rüyamda gördüğüm o mektuba dönüşecekti. Mektup, “kendimi yazdım, sadece kendimi” diye başlıyordu;

“Kendimi yazdım, sadece kendimi

Çocuktum, küçücüktüm. Bildim bileli, gücüm hiçbir şeye yetmezdi. Ezikliği aşmak için aile içinde kendimi göstermeye çabalar, annem babam fark etsin, ilgi göstersin isterdim. Haylaz olmakla uslu olmak arasındaki farkı da pek anlamazdım. İkisi de işe yarıyordu. İlgi görmeyi, takdir edilmeyi, onaylanıp ödüllendirilmeyi istesem de kabahatlerimin cezasız kalmaması rahatsız etmezdi. Hayaller kurar hep güçlü olduğumu düşlerdim. Kimi gün ormanlar kralı aslan, kimi gün özgür bir martı veya herkesi ürkütüp kaçıran vahşi bir köpek balığı olurdum. Çocukluk işte, aile içinde görünür olmaktı, çabam. Olduğumdan büyük ve güçlü görünmek için uğraş verir ”büyümüş de küçülmüş” dediklerinde mutlu olurdum. O ortamda olduğumdan büyük ve güçlü göründüğümü düşünürdüm.

İlk şoku, sokağa dökülüp okul yılları başladığında herkesin birbirine benzediğini, ailenin dışında yine o güçsüz zayıf çocuktan ibaret olduğumla yüzleşerek yaşadım. Bu durumun hiç hoşuma gitmediğini hatırlıyorum. Diğerleriyle yarışıp güçlü görünenlerimiz olsa da sürekli yarışmak ve önde olmaya çabalamak çoğu gibi bana da zor geldi. Çok çalışan ve önde olan arkadaşlarımın başarılarını gizlemeye ya da küçümsemeye çabaladım. Ev ortamında olduğu gibi kendini göstermeye çalışan arkadaşlarıma dudak büktüm, başarısızlıklarında veya tökezlemelerinde gizlice mutlu bile oldum.

Sonra biraz daha büyüdüm, hayat daha çok büyüdü.

Delikanlılık yılları geldiğinde karakterim de şekilleniyordu. Dedim ya derdim hep olduğumdan güçlü görünmekti. Bunun için topluluklara sığınmak kolayıma geldi. Taşıdığım soyadı ile başladım, mahallenin ferdi, tuttuğum takımın taraftarı, arkadaş grupları hatta dini cemaate girme ile olduğumdan daha önemli ve farklı olmayı denedim. Yetmedi her defasında ispat etmek için yanlarında durup onlarla görünmek için harcadım enerjimi. Kendimi orada burada teşhir ederken kimlerle olduğumu nerede ve hangi muhitte yaşadığımı göstermeyi de çok sevdim. Bu arada imanını sorgulamak yerine ait olduğu dini cemaate sığınmayı yeterli görenlerimiz de oldu.

Hep bir yere sığınıp gizlenme telaşında geçti o yıllar.

Orta yaşı geçip gençliğin yaşlılığına yuvarlandığımda olacağım kadar olmuştum. Yine de bir şeyler eksikti. Üstelik o üzerine titrediğimiz laf edecekler diye korktuğumuz hayatların birbirine fazlasıyla benzediğinin de artık farkındaydım. Bu kez bir zamanlar bizlerin yaptığını yapıp olduğundan güçlü görünebilmek için ona buna sığınanları, geriden gelenleri küçümsemenin işe yarayacağını sandım. Olduğundan güçlü ve şişkin görünme çabası yerini “cool” diye adlandırılan küçümseyici tavra bıraktı. Onun bunun yanında görünme yaşım da geçmişti. Şimdilerde komik geliyor ama soğuk ve alaycı tavırla büyüklenemesem de değerimin düşmeyeceğine inandım. Kendini onun bunun yanında gösterip önemli hissetmeye çabalayanlarla alay ederken göz önünde olan ünlü insanların yaşadığı acılar ve hatta ölümlerinden bile yine gizlice mutluluk duydum. Ünlülerin acılarından mutlu olup gizlemeye gerek bile görmeyen ne kadar çok insan olduğuna da hayretle şahit oldum. İnsanlığımdan utandım.

Tüm bunlardan hangisi ben oldum diye sorsalar hepsinden biraz oldum, hiç birinden tam olamadım.

Sonrasında yaş kemale erdi ve hesap soracak veya verecek kimsem kalmadı. Beden yaşlandı, hastalıklar belirdi, içimdeki insanı ve o sefil insanın sadece “bir” canı olduğunun farkına vardım. İçimdeki can da kendini arıyor, köyden şehre gidenler gibi kendi içindeki zenginliğe doğru yolculuk yapıyordu. İçimdeki şehre ulaşıp orada tutunabilmek için kendimle yüzleşmem gerekti. İşte o zaman içimdeki taşrayı fark ettim. Gerçek zenginliğin kendini bulmak ve içindeki taşradan çıkıp kendi şehrinin zenginliklerine ulaşmak olduğunu geç de olsa anladım.

Dedim ya, kendimi yazdım, sadece kendimi…

Ölüm gerçeği yaklaşğında; bir öte dünya olsa da hepten yok olmasak fikri cazip göründü. Öte dünyanın varlığından kuşku duysam da umut etmek iyi geldi. İmanlı görünmeye çabalayan cemaat tutkunlarının kuşku duyma yüzünden dışladığı, benim gibi hepten inkâr edenlerin bile şüphe ettiği, gerçekten iman edenlerin ise sorgulamaya gerek bile duymadığı öte dünya söz konusu olunca hayat boyu peşinden koştuğum büyüklenmek, güçlü görünmek de anlamını yitirdi.

Geriye ise, mezar taşında adının önüne yazan unvanlar, kattığın değer ile anı ve tanınırlıklar kaldı.

Anladım ki; hepsi bir konukluk içindi. Kendimiz olamadan hep olduğumuzdan başka olmaya çabalayan ürkek korkak misafirden öte değildik. Hayata misafirdik. Ne kendimiz olduk, ne de kendimizi bildik. Koca bir ömrü, bilmediğimiz bir davetin ortasına düşş gibi şaşkın bakınarak geçirdik. Bence davetli bile değildik. Birbirimize bakmaktan, kendimize dönemedik. Tüm bunların gerçek olduğuna bile yarım inandık.

Gerçekten sadece hayata misafir miydik?

Hep bir kuşku kaldı içimizde. Zarfı kapatıp pullayıp mühürledik ve kuşkuyu taşıdık başka hayatlara. Hepsi bu…

Buna da şükür…

Misafir”

Diye bitiyordu mektup.

img_7833

Elimde mektup ile öylece kalmış, şaşkınlık ve gözyaşları içinde tekrar tekrar okumuştum. İçimdeki taşrayı gösterip seçimi bana bırakan o derviş kılıklı postacıyı o gün yağmur yağmasa, postacı el etmese, durup arabama almasam ve daha pek çok önemsiz olay bir araya gelmese hiç tanımayacak eksikliğinin farkında bile olmayacaktım.

Hayata misafir olmanın anlamını ve bıraktığı mektup ile başka hayatlara bulaştırmaya çalıştıklarının farkında bile olmayacak bu satırları kaleme alıp sefil bir zarf gibi menzile ulaştırmaya çabalamanın onurunu hiç duyamayacaktım.

Ne demişti mektubu bitirirken?

Buna da şükür…

Mehmet Uhri