Archive for the ‘Tamirhaneden’ Category

Tokat ve Yumruk

Çarşamba, Haziran 13th, 2018

img_9385

Hayatını mesleğine adamış çalışkanlığı ile ün salmış cerrah arkadaşım hiç hak etmediği halde hasta yakınının saldırısına uğramış bir kaç gün hastanede yatıp tedavi gördükten sonra rapor almak zorunda kalmıştı.

Raporun bitiminde ise ani bir kararla emekliliğini isteyerek hepimizi şaşırtmıştı.

Onca emek verdiği severek icra ettiği mesleğini bıraktığı gibi şehri de terk etmesini başlangıçta anlayamamıştık. Emekli ikramiyesi ile satın aldığı bağda küçük bir imalathane kurup yetiştirdiği üzümlerden şarap yapmaya başladığını da sonradan öğrendik. Herkese ve her şeye küskün olduğunu ve yaşadığı tatsız olayın etkisi ile bir tür inzivaya çekildiğini düşünüyor, rahatsız etmemek için aramıyorduk.

Birkaç yıl sonra yaz tatilinden dönerken yolumu değiştirip arkadaşımın mütevazı bağına ve şarap imalathanesine çekinerek de olsa uğrayıp halini hatırını sormak istedim. Yoldayken telefon açıp konum göndermesini isteyerek zoraki de olsa kendimi davet ettirdim.  Meslektaşımdan gelen sıcak ve heyecan dolu davet ile nasıl yeni bir hayata yöneldiğine orada kaldığım kısa süre içinde biraz da imrenerek şahit oldum.

img_9384Kahvelerimizi içtikten sonra bağını ve şarap imalathanesini gezdik. Bağdaki üzümlerin özellikleri hakkında bilgi verip bunca yıldan sonra başladığı şarapçılığı heyecan ile anlattı. Üzümün şaraba doğru olan yolculuğunu anlatırken o istekli enerjik halini karşımda görünce haksızlık ettiğimi, hiç de öyle münzevi bir hayat yaşamadığını düşündüm. Ürettiği şaraplar iddialı olmasa, hatta para da kazandırmasa arkadaşım umut doluydu. Kazandığı ne varsa satıp savıp o küçücük bağa ve imalathaneye yatırmıştı. Dışarıdan bakılınca pek akıl karı bir iş gibi görünmese de yaptığı işten mutluluğunu görünce “ne önemi var?” diye düşünmeden edemedim.

Muhabbet ile birlikte şarapları tadalım derken ölçüyü kaçırıp hafiften “kelle” olunca yola devam etmemize izin vermedi. Tatilimizi bir gün uzatıp o gece arkadaşımın mütevazı bağ evinde konakladık. Zengin ege mutfağı çeşitleri ile karnımızı doyurup bahçede çaylarımızı yudumlarken dayanamayıp “mesleğine bu kadar bağlı bir hekim hasta yakınından yediği tokat veya yumrukla her şeyden vazgeçecekse ortalıkta çalışacak hekim kalmaz. Nasıl oldu da bu noktaya geldin anlamakta zorlanıyorum.” Diye konuyu açtım. Hafiften gülümsedi. Bir süre suskun kaldı. Israrla açıklama beklediğimi görünce anlatmaya başladı.

- Ürettiğim şaraplara tokat ve yumruk isimlerini vermiş olmam seni yanıltmasın. Bu kararı vermemi sağlayan o gün yediğim tokat ve yumruklar değildi. Kafama dikiş atılırken hiç yatmayacağımı zannettiğim o ameliyat masasına ilk kez yattığımı ve o ameliyat lambalarının aşağıdan bakıldığında hayli ürkütücü göründüğünü düşündüm. Hak etmediğim halde darp edilmiş olmak öfkelendirmişti. Ancak o ameliyathane masasında yatarken ilk kez kendi hayatıma baktım. Hep başkaları için koşturan, sağlık dağıtmaya çalışan ama kendi yapmak istedikleri ile ilgili hiç sesi çıkmayan içimdeki o küçük çocuğu gördüm.

- Ondan sonra mı karar değiştirdin?

- Hayatımda köklü değişiklik yapmamı sağlayan o gece hastanede yatarken odayı paylaştığım emekli bir açık deniz kaptanı oldu. Anestezinin etkisi geçince ağrılarım olmuş uyuyamamıştım. Darp edilmiş olmanın üzerine olayı örtbas etmeye çalışan hastane idaresinin tavrı ve çalışma arkadaşlarımın suskunluğu yüzünden öfkeli olduğumu gören oda arkadaşım uyku tutmadığı bahanesiyle yatağında doğruldu ve ışığı açtı. Sohbet edip sakinleştirmeye çalıştı. Bir tür hasta dayanışması biçiminde başlayan muhabbet gece boyu sürdü.

- Anlamadım. Emekli bir kaptan sana “git bir bağ satın al ve şarap üretmeye başla iyi gelir” mi dedi?

- Yok öyle değil. O hiçbir öneride bulunmadı.

- Peki ya öyleyse?

- O gece biraz da kafamı dağıtmak için bana denizleri, okyanusu, gemiciliği ve nasıl emekli olduğunu anlattı. Anlattığı kendi hayatıma çok benziyordu. Hayatını denizlerde geçirmiş severek bağlandığı denizlerden sağlık sorunları yüzünden ayrılmak zorunda kalmıştı. Hastalığının iyileşme döneminde deniz kıyısında oturup özlemle gelen geçen gemilere baktığını ancak yaşadığı ciddi kalp sorunu yüzünden kaptanlık ehliyetinin elinden alındığını, deniz hasretini gidermek için kıdemli kaptan arkadaşlarından rica edip misafir yolcu olarak gemilere binse de işe yaramadığını görüp okyanus kıyısında bir limanda indiğini, bir süre orada kalıp ülkesine uçakla döndüğünü bu arada hayatı ile ilgili önemli kararları aldığını anlattı.

- Yine de bir şey anlamış değilim. Doğrusu, hiç inandırıcı gelmiyor.

- Anlatıyorum, sabırlı ol. Bizim kaptan indiği okyanus kıyısında kumsalda oturup gün boyu tekrarlanan gelgit olayını ve dalgalar üzerinde sörf yapanları izlerken aslında hayatın dev bir okyanus olduğunu fark ettiğinden söz etti. Yönetmeye çalıştığı sandığı hayat okyanusunun doğasında olan gelgitlere direnmenin anlamsız bir çaba olduğunu orada görmüş. Bana da hasta yakını ile yaşanan tatsız olayı yönetemeyip kontrolden çıkmış olması nedeniyle kendini suçlayıp durmanın anlamsız olduğunu söyleyip “Hayat okyanus gibi gelir seni bir yerlerden bir yerlere götürür, sen de biraz beceri gösterir dalgalar üzerinde sörf yapar, kendi hayatını yönettiğini zannedersin. Sonra çekilir ve seni karaya savurur ne olduğunu bir türlü anlayamaz bazen kendini çoğunlukla başkalarını suçlarsın. Büyüklüğünü hayal bile edemeyeceğin su kütlesinin küçük çırpıntısı bile seni sıçratmaya yeterken neyi yönettiğini zannediyorsun?” Sözleri benim için ufuk açıcı oldu. Altımdan suyun çekilmekte olduğunu ve ne tarafta olmak istediğime karar vermem gerektiğini düşündüm. Yaşı geçmiş futbolcular gibi mesleğimi sürdürmek için anlamsızca akıntıya karşı yüzmek yerine kendime karada bir meşgale bulmak gerektiğine karar verdim.

- Halbuki, herkes hasta yakınının darp etmesi yüzünden mesleğini bıraktığını düşündü.

- Bırak öyle düşünsünler. Hayatın dev bir okyanusa benzediğini ve gelgiti anlamadan üzerine kafa yormanın anlamsız olduğunu o gece emekli kaptandan öğrendim. Yaptığı iş, çalıştığı ortam veya hayatı paylaştığı insanlara bakıp onun bunun ne dediği, ne düşündüğünü dert edinen, o hayat okyanusunu ve gelgitlerini görmeden ömrünü geçirenlerin çokluğunu görüp açıklama yapmadan sessizce çekip gitmeyi seçtiğim için arkamdan hayli laf eden olduğunun farkındayım. En çok eski hastalarımın serzenişlerine yanıt vermekte zorlanıyor kibarca meslektaşlarıma yönlendiriyorum. Bu da böyle bir hayat işte…

O akşam kendi bağının üzümlerinden yaptığı “yumruk” ve “tokat” etiketlerini taşıyan lezzetli şaraplar eşliğinde yediğimiz yemek ve günün yorgunluğu yüzünden erkenden sızmışım. Sabaha karşı uyanıp tekrar uyuyamayınca bahçeye çıkıp ağarmakta olan günü izledim. Biraz sonra bizimki tulumunu giymiş bağ makasını eline almış olarak bahçeye çıktı. Eşlik etmek istediğimi söyleyince bağ makaslarından birini uzatıp “güneş yükselmeden elimiz bağda olmalı” dedi. Sabah serinliğinde sessizce bağ budadık. Gölgeler koyulaşıp güneşin sıcaklığı hissedilene kadar çalıştık.

Dönüşte şarap imalathanesinde ellerimizi yıkarken “Dün akşamdan beri anlattıklarını düşünüyorum. Yine de anlamadığım bir konu var. Bağ edinip şarapçılık ile uğraşmak fikri nereden geldi? Söz gelimi neden incir veya zeytin değil de üzüm? Buna nasıl karar verdin?” diye sordum. Gülümseyerek eliyle içi şarap dolu fıçıları gösterdi.

- Ameliyatını yaptığım bir hastam her gelişinde kendi ürettiği şaraptan getirir ve bana yetiştirdiği üzümleri, bağını, üzümün şaraba olan yolculuğunu heyecanla anlatırdı. Bir gün dayanamamış serzenişte bulunup her gelişinde şarap getirmesi gerekmediğini, ücreti karşılığı satın almak istediğimi, aksi halde mahcubiyet duyduğumu söyleyince “Olur mu hiç hocam. Şarap insana benzer. Fıçıda olgunlaşır, şişede kıvamını bulur. Ancak kadehe döküldüğünde rengini, kokusunu lezzetini sunar. Koskoca hayattan geriye ise damakta kalan buruk lezzet ve yanında yapılan muhabbetten başka bir şey kalmaz. Yeter ki şişeyi açmaktan korkanlardan olma, gerisi hep aynı” demişti. O zamanlar bu sözlerin anlamı üzerine pek kafa yormamıştım.

- Ne yaptın o hastanı bulup kendine bir bağ ayarlamasını mı istedin?

- İstedim, evet. İstedim ama kabul etmedi. “Madem ki bağ istiyorsun kendin arayıp bulacaksın” dedi. Bu bağı satın alıp işe girişmeden önce bir süre yanında kalıp işin inceliklerini öğrendim.

- Vazgeçmeyi düşündüğün oldu mu hiç?

- Olmaz mı? İlk şarabı elde edene kadar kaç kez vazgeçip geri dönmeyi düşündüm. Ancak orada da cerrah yanım ağır bastı. Ameliyat ortasında vazgeçmek olmaz diyerek sürdürdüm. İlk şarabı yudumladığında ise iyi ki vazgeçmemişim diye düşündüğümü hatırlıyorum.

img_9393

O sabah lezzetli ve doyurucu kahvaltı sonrası yola koyulmak için izin istedim. Ayrılırken elimle bağı ve imalathaneyi gösterdim. “İyi hoş da senden sonra buralar ne olacak? Ayakta kalabilecek mi?” diye sordum. Cevap vermedi. Sessizce arabamın bagajını açıp hazırladığı hediye şarap kolisini yerleştirdi. Sonra bana dönüp “Ne demişti bağcı Kadir dayı; İnsan şaraba benzer. Fıçıda olgunlaşır, şişede kıvamını bulur. Fıçı ailemiz ise, şişe okuduğumuz okullar, aldığımız eğitim olmalı. Kadehe döküldüğümüz andan ötesi de sanırım,  iyi kötü kendi hayatımız oluyor. Yaptıklarımızdan ve yaşadığımız hayattan geriye ne kalacak diye soruyorsan, akşamki gibi, damakta kalan hafif buruk bir lezzet ve samimi sohbetten öte pek bir şey kalmayacak. Tadına varabildiysen ne ala” dedi.

Sarılıp vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp uğurladılar.

Mehmet Uhri

Hayata Misafir

Pazartesi, Haziran 4th, 2018

hm2-21

Mektup, masama bırakılmıştı.

Hastaneye gelen ve çoğu reklam amaçlı olduğu için açılmadan atılan mektupların arasında tesadüfen bulunmuş ve bana ulaştırılmıştı. Üzerinde sadece adım ve çalışmakta olduğum hastane yazıyordu. Zarfının sarı renkte olması dikkat çekip resmi yazışma olabileceği düşüncesiyle kenara ayrılmasa belki de hiç elime ulaşmayacaktı.

Bir dizi tesadüf ile tanıdığım ve uzun süredir haber alamadığım yaşlı posta dağıtıcısından geliyordu. İçinde el yazısıyla yazılmış iki sayfa mektup ve bir de üzerinde “değerli doktorum, bu mektup eline geçtiğine göre bu dünyadaki misafirliğim sona erdi demektir. Hani bir zamanlar kendi zarfımın içindekileri anlatmamı, olmazsa yazıp posta ile göndermemi istemiştin, ya… Dilim döndüğü aklım yettiğince yazmaya çabaladım. Vakti geldiğinde size ulaştırması için emanet ehli bir arkadaşıma bırakıyorum. Misafir…” yazılı küçük bir not vardı.

En iyisi baştan anlatmalı;

Tanışmamız, anayolda aniden bastıran yağmura hazırlıksız yakalandığı için durup el eden yaşlı postacıyı arabama almakla başlamıştı. Kendinden çok çantasındaki mektupların ıslanmasını dert ediyordu. Görece ıssız sayılabilecek bir yerdeydik ve yürüyerek ulaşmaya çabaladığı adres birkaç kilometre uzaktaydı. Yağmurun dinmediğini görünce postacıyı adresine ulaştırmak için yolumu değiştirmeye karar verdim. Sinyal verip anayoldan çıkış yaparken sağımızdan bizi geçmeye çalışan araçla hafif bir çarpışma yaşadık. Küçük bir kazaydı iki araçta da hasar önemsiz görünüyordu ama araçtaki gençten iki delikanlı inip üzerime yürüyünce iş değişti. Neymiş? Az önce postacıyı almak için yavaşlayıp durunca sert fren yapmak zorunda kalmışlar ve bu kez sanki inadına yaparmışım gibi üzerlerine sürmüşüm. Farkında bile değildim. Sinyal verip dönüşe başlamıştım ve açıkçası arkamdaki aracın da çıkışa yöneldiğini düşünmüştüm. Öfkeliydiler. Bağırıp çağırıp arabamın kaportasını yumruklama başlayınca üzerlerine yürüdüm, uzun boylu olanı yakama yapıştı. Gözümün üstüne yumruğu yiyecekken “benim yüzümden oldu, vuracaksan bana vur” diyerek yaşlı postacı araya girdi. Kısa süren şaşkınlık ve sessizlikten sonra “yaptık bir çocukluk, bağışlayın, büyüklük sizde kalsın” diye sözlerini sürdürdü. Yağmurun hızlanması da tartışmanın uzamasına engel oldu. Arabaya binip yola devam ederken haklı olduğumuz halde neden öyle davrandığını sordum. “Onlar delikanlı, haksız da olsalar babalanacaklar. Altlarındaki araba şirket arabası, sahibine hesap verecekler. Üstelik bu dertleri başına açan da benim. Arabaya almasan geçip gidecek, tüm bunlar yaşanmayacaktı. Daha fazla büyüsün istemedim.” Diye yanıtladı. Gideceği yere bırakırken adımı ve adresimi aldı.

Bir hafta kadar sonra hastanede ziyaretime geldi. O gün yaşanan tatsız olaya neden olduğu için kendini mahcup hissettiğini, gönül almak için uğradığını, hanımının yaptığı kurabiyelerden getirdiğini söyleyip elindeki paketi masama bıraktı. Neredeyse olayı unutmuştum. Dağıtması gereken mektupları gösterip izin istedi, kahve ikram etmeden olmaz diyerek alıkoydum.

İşte böyle başladı tanışıklığımız.

Gün oldu eşinin sağlık sorunlarıyla ilgilenip yönlendirmede bulundum. Sonra kendisi rahatsızlanıp hastanemizde yatmak zorunda kaldı.

Ondan çok şey öğrendim.

Okumuş aydın biriydi. Üniversitede okurken öğrenci eylemlerine karıştığını, okulu bırakmak zorunda kaldığını, darbe sonrası korkup ülke dışına kaçtığını, döndüğünde tanıdıklarının yardımıyla posta idaresinde çalışmaya başladığını anlattı. Gerçekte hiçbir işte tutunamamıştı. Posta idaresi özelleştirildiğinde işyerinde sendikal örgütlenme için çabaladığı için ilerlemiş yaşına rağmen posta dağıtıcılığına verilip bertaraf etmeye çabalamışlardı. Bizimki ise bir derviş sabrıyla sesini çıkarmadan çalışmayı sürdürüyordu.

Dedim ya, ondan çok şey öğrendim.

Fıtık ameliyatı olup hastanemizde yattığında da yanındaydım. Ameliyatın öncesindeki akşam gergin olduğunu görüp bir süre yanında kaldım. Konuşturup sakinleştirmek amacındaydım. “Bunca senedir posta dağıtırsın, ne gördün ne öğrendin bu işten” diye sordum. Doğrulup ayağa kalktı. Terliklerini giyip cam kenarına yürüdü. Yanına çağırıp eliyle dışarıdaki insanları işaret etti;

- Bilirsin mektubun görünen yüzü zarftır, içindekini gizler. Buradan bakınca insanları dağıttığım mektuplara benzetirim. Çoğu sadece boş bir zarf gibi içindeki boşluğun farkında bile olmadan geçip gidiyorlar. Bir kısmı ise önceden söylenmiş söz ve yazıları taşıyan mektuba dönüşmeyi yeterli buluyor. Kendilerinden pek bir şey katmadan sadece öğrendiklerini aktarıyorlar. İçindeki mektubun farkında olup kendileri bir kaç cümle yazma telaşında olanlar da var. Ancak yazdıklarının çoğu okunmadan onlar da geçip gidiyorlar. Sanırım doğduğumuzda hepimiz bir zarf gibi başlıyoruz hayata. Ya içerden dolduruyoruz hayatı, ya da öylece zarf gibi kalıp, bir sonraki nesle onun bunun ürettiği ne varsa onları alıp aktarıyoruz. Toplumun gözünde zarfın ve aktardıkların kadar değerlisin. Yine de kendin bir şeyler eklemeyince koca bir hayat kabuktan öteye geçemiyor.

- İçi dolu olan yok mu? Onlara ne oluyor?

- Olmaz mı? Onlar hayat boyu okur, öğrenir, çalışır kendi mektubunu doldurmaya uğraşır. Şanslı olanlar tanınırsa da çoğu hiç tanınmadan geçer giderler. Onlar zarfı boş verip kendi mektubunu yazma çabasının tutkunlarıdır.  Yazdıklarının menzile varabilmesi ise ne yazık ki yine o zarf karakterli insanlar sayesinde gerçekleşir. Yazılanları onlar alır aktarır. O yüzden mektuplar hep zarflarıyla saklanır ya. İçinde yazılanlar kadar, kimden geldiği, damgası, pulu hatta hangi renk zarf olduğu ve düzgün açılıp açılmadığı bile ilgi çeker. İnsanlara benzer dedim ya?

- Peki ya içi dolu olan mektuba benzettiğin insanlardan tanıdığın oldu mu?

- Az bulunurlar. Söyleyecekleri, anlatacakları vardır ama çoğunlukla kendilerine yazar, kendilerine anlatırlar. Dertleri hep kendileriyledir. Çok azını tanıma fırsatım oldu. İçlerindeki mektuba göz bile gezdirtmezler. Israr edersen “henüz bitmedi” derler.

- Peki ya sen? Sen hangisisin?

- Beni boş ver. Ne öyle ne böyle hiç biri olamayanlardanım. Benden olsa olsa kartpostal gibi bir şey olur. Posta kartlarını bilirsin. Kısa da olsa herkesin okuyabileceği kendilerine ait bir nükte, söz veya bilinen deyişleri vardır. Yazılır, pullanır ve gönderilir. Herkese açıktır. Menzile varana kadar eline alan yazılanları okuyabilir. İçi dışı birdir. Dedim ya pek dolu olmasalar da sahaflarda mektuptan çok o eski posta kartlarını bulursun. Alıcısı ve mesajı belli olsa da gerçekte orta malıdır.

- Peki ya hayat, hayat nerede?

- Herkes biraz zarf, biraz da mektup oldukça ondan ona aktarılan her şey birbirine bulanır, hayat olur. Kendini tekrar edip durdukça süreklilik kazanır, aktardıklarıyla da zenginleşir. Hepsi bu…

2018-04-21-photo-00000168Anlattıkları o gece rüyama girmişti. Kendimi köhne bir posta kutusunda gönderilmesi unutulmuş mektup olarak görmüştüm. İçimdekilerin ne olduğunu bilmiyordum ama önemli olsa gerek diye düşünüyor, öylece bekliyordum. Zaman hiç geçmiyor, ışık hiç gelmiyordu. Tedirginlik içinde uyandığımı hatırlıyorum.

Ameliyatını olup şifa ile taburcu oldu. Giderken o gece konuştuklarımızı hatırlatıp kendine posta kartı deyip tevazu gösterse de hiç de boş olmadığını, gün gelip içindekileri de paylaşmasını istemiştim. Gülümseyip kafasını sallamış, “anlatması kolay değil, belki bir mektuba yazar gönderirim” demişti.

Son görüşmemiz böyle oldu.

img_7832

Birkaç yıl sonra başlangıçta sözünü ettiğim mektubun gelişiyle bizimkinin bu dünyadaki misafirliğinin bittiğini öğrendim. Gönderdiği mektup ise az daha alıcısına ulaşamadan atılıp gidecek rüyamda gördüğüm o mektuba dönüşecekti. Mektup, “kendimi yazdım, sadece kendimi” diye başlıyordu;

“Kendimi yazdım, sadece kendimi

Çocuktum, küçücüktüm. Bildim bileli, gücüm hiçbir şeye yetmezdi. Ezikliği aşmak için aile içinde kendimi göstermeye çabalar, annem babam fark etsin, ilgi göstersin isterdim. Haylaz olmakla uslu olmak arasındaki farkı da pek anlamazdım. İkisi de işe yarıyordu. İlgi görmeyi, takdir edilmeyi, onaylanıp ödüllendirilmeyi istesem de kabahatlerimin cezasız kalmaması rahatsız etmezdi. Hayaller kurar hep güçlü olduğumu düşlerdim. Kimi gün ormanlar kralı aslan, kimi gün özgür bir martı veya herkesi ürkütüp kaçıran vahşi bir köpek balığı olurdum. Çocukluk işte, aile içinde görünür olmaktı, çabam. Olduğumdan büyük ve güçlü görünmek için uğraş verir ”büyümüş de küçülmüş” dediklerinde mutlu olurdum. O ortamda olduğumdan büyük ve güçlü göründüğümü düşünürdüm.

İlk şoku, sokağa dökülüp okul yılları başladığında herkesin birbirine benzediğini, ailenin dışında yine o güçsüz zayıf çocuktan ibaret olduğumla yüzleşerek yaşadım. Bu durumun hiç hoşuma gitmediğini hatırlıyorum. Diğerleriyle yarışıp güçlü görünenlerimiz olsa da sürekli yarışmak ve önde olmaya çabalamak çoğu gibi bana da zor geldi. Çok çalışan ve önde olan arkadaşlarımın başarılarını gizlemeye ya da küçümsemeye çabaladım. Ev ortamında olduğu gibi kendini göstermeye çalışan arkadaşlarıma dudak büktüm, başarısızlıklarında veya tökezlemelerinde gizlice mutlu bile oldum.

Sonra biraz daha büyüdüm, hayat daha çok büyüdü.

Delikanlılık yılları geldiğinde karakterim de şekilleniyordu. Dedim ya derdim hep olduğumdan güçlü görünmekti. Bunun için topluluklara sığınmak kolayıma geldi. Taşıdığım soyadı ile başladım, mahallenin ferdi, tuttuğum takımın taraftarı, arkadaş grupları hatta dini cemaate girme ile olduğumdan daha önemli ve farklı olmayı denedim. Yetmedi her defasında ispat etmek için yanlarında durup onlarla görünmek için harcadım enerjimi. Kendimi orada burada teşhir ederken kimlerle olduğumu nerede ve hangi muhitte yaşadığımı göstermeyi de çok sevdim. Bu arada imanını sorgulamak yerine ait olduğu dini cemaate sığınmayı yeterli görenlerimiz de oldu.

Hep bir yere sığınıp gizlenme telaşında geçti o yıllar.

Orta yaşı geçip gençliğin yaşlılığına yuvarlandığımda olacağım kadar olmuştum. Yine de bir şeyler eksikti. Üstelik o üzerine titrediğimiz laf edecekler diye korktuğumuz hayatların birbirine fazlasıyla benzediğinin de artık farkındaydım. Bu kez bir zamanlar bizlerin yaptığını yapıp olduğundan güçlü görünebilmek için ona buna sığınanları, geriden gelenleri küçümsemenin işe yarayacağını sandım. Olduğundan güçlü ve şişkin görünme çabası yerini “cool” diye adlandırılan küçümseyici tavra bıraktı. Onun bunun yanında görünme yaşım da geçmişti. Şimdilerde komik geliyor ama soğuk ve alaycı tavırla büyüklenemesem de değerimin düşmeyeceğine inandım. Kendini onun bunun yanında gösterip önemli hissetmeye çabalayanlarla alay ederken göz önünde olan ünlü insanların yaşadığı acılar ve hatta ölümlerinden bile yine gizlice mutluluk duydum. Ünlülerin acılarından mutlu olup gizlemeye gerek bile görmeyen ne kadar çok insan olduğuna da hayretle şahit oldum. İnsanlığımdan utandım.

Tüm bunlardan hangisi ben oldum diye sorsalar hepsinden biraz oldum, hiç birinden tam olamadım.

Sonrasında yaş kemale erdi ve hesap soracak veya verecek kimsem kalmadı. Beden yaşlandı, hastalıklar belirdi, içimdeki insanı ve o sefil insanın sadece “bir” canı olduğunun farkına vardım. İçimdeki can da kendini arıyor, köyden şehre gidenler gibi kendi içindeki zenginliğe doğru yolculuk yapıyordu. İçimdeki şehre ulaşıp orada tutunabilmek için kendimle yüzleşmem gerekti. İşte o zaman içimdeki taşrayı fark ettim. Gerçek zenginliğin kendini bulmak ve içindeki taşradan çıkıp kendi şehrinin zenginliklerine ulaşmak olduğunu geç de olsa anladım.

Dedim ya, kendimi yazdım, sadece kendimi…

Ölüm gerçeği yaklaşğında; bir öte dünya olsa da hepten yok olmasak fikri cazip göründü. Öte dünyanın varlığından kuşku duysam da umut etmek iyi geldi. İmanlı görünmeye çabalayan cemaat tutkunlarının kuşku duyma yüzünden dışladığı, benim gibi hepten inkâr edenlerin bile şüphe ettiği, gerçekten iman edenlerin ise sorgulamaya gerek bile duymadığı öte dünya söz konusu olunca hayat boyu peşinden koştuğum büyüklenmek, güçlü görünmek de anlamını yitirdi.

Geriye ise, mezar taşında adının önüne yazan unvanlar, kattığın değer ile anı ve tanınırlıklar kaldı.

Anladım ki; hepsi bir konukluk içindi. Kendimiz olamadan hep olduğumuzdan başka olmaya çabalayan ürkek korkak misafirden öte değildik. Hayata misafirdik. Ne kendimiz olduk, ne de kendimizi bildik. Koca bir ömrü, bilmediğimiz bir davetin ortasına düşş gibi şaşkın bakınarak geçirdik. Bence davetli bile değildik. Birbirimize bakmaktan, kendimize dönemedik. Tüm bunların gerçek olduğuna bile yarım inandık.

Gerçekten sadece hayata misafir miydik?

Hep bir kuşku kaldı içimizde. Zarfı kapatıp pullayıp mühürledik ve kuşkuyu taşıdık başka hayatlara. Hepsi bu…

Buna da şükür…

Misafir”

Diye bitiyordu mektup.

img_7833

Elimde mektup ile öylece kalmış, şaşkınlık ve gözyaşları içinde tekrar tekrar okumuştum. İçimdeki taşrayı gösterip seçimi bana bırakan o derviş kılıklı postacıyı o gün yağmur yağmasa, postacı el etmese, durup arabama almasam ve daha pek çok önemsiz olay bir araya gelmese hiç tanımayacak eksikliğinin farkında bile olmayacaktım.

Hayata misafir olmanın anlamını ve bıraktığı mektup ile başka hayatlara bulaştırmaya çalıştıklarının farkında bile olmayacak bu satırları kaleme alıp sefil bir zarf gibi menzile ulaştırmaya çabalamanın onurunu hiç duyamayacaktım.

Ne demişti mektubu bitirirken?

Buna da şükür…

Mehmet Uhri

Burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi*

Çarşamba, Mart 14th, 2018

tozlu

Hekimler kendini önemsiz hissediyor.

Hekimler değersiz olduklarının da farkında.

Hiçlikle yokluk arasında, ayakta kalma ve korku içinde çalışma mücadelesine dönmüş bir hayata tutunmaya çabalıyorlar.

Hastanelerin büyüyüp çoğalmasına, sağlık harcamalarının çok kısa sürede kat be kat artmasına karşın kimse memnun değil. Devletin yaptığı onca harcamaya rağmen daha sağlıklı bir toplum olabildiğimizi de kimse söyleyemiyor. Sağlık yöneticileri açısından bir maliyet unsuru kadar önem atfedilen hekimler hastaların gözünde de değersizliği yaşıyorlar. Bu durum hekimlerin kendilik değerlerini de aşındırıp tükenmişlik girdabını besliyor.

Dahası, hasta hekim ilişkisinde yaşanan karşılıklı güven yitiminin ağır faturasını her iki taraf birlikte ödüyor. Hastalar sağlık kuruluşlarına girerken, gereksiz tahlil, inceleme ve işlemlerle performansını arttırıp üç kuruş daha fazla para kazanmaya çalışan bir hekimle karşı karşıya olacakları endişesini yaşıyorlar. Artan hasta yükü altında ezilen hekimler ise muayene odasına girerken hekiminden kuşku duyan, endişe ile bakan bir çift göz ile karşılaşmayı giderek normal bir durum olarak algılama eğilimindeler.

Yaşananlar ülkemiz ile sınırlı da değil. Son 30 yılda neoliberal iklimin tüm dünyada sağlığı piyasalaştırması ile sağlık kuruluşları, hastaların daha çok incelendiği ancak daha az tedavi edildiği ve bu sayede sürekli sağlık kuruluşlarına gidip gelmelerinin sağlandığı son derece karlı işletmelere dönüşmüş durumda. Bu haliyle ülkelerin sosyal güvenlik kurumlarının neredeyse tüm varlıkları sağlık işletmelerinin tedarikçileri olan çokuluslu sermayeye akıyor.

İşte böyle bir iklimde hekimler kendilerini önemsiz ve değersiz hissediyorlar. Dahası, kendilerine kuşkuyla bakan gözlerin tüm aksiliklerin faturasını benzer mağduriyeti yaşayan hekimlerine çıkarıp giderek düşmanca baktıklarının da farkındalar. Olumsuz önyargıların doğurduğu iletişimsizlik ortamı sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti de besliyor. Hekimler hasta ve hasta yakınlarıyla yakınlaşmaktan bile korkuyorlar. Cepheye gider gibi işe gidip, günü şiddet görmeden atlatabilmeyi kabullenmek zorunda kalmanın ağırlığı hekimlerin kendilerine verdiği değerin de yıpranmasına yol açıyor. Kendilik değerlerini yitirip sistemin “teknisyeni” ne dönüşen hekimler arasında intihar salgınının başlaması da haliyle kaçınılmaz oluyor.

“Ne de olsa burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi*…” diye düşünüyorlar.

Geride kalan hekimler ise bu ülkede yaşamaya, anne babalarına ve geçindirmek zorunda olduğu kendi ailelerine karşı sorumlulukları yüzünden hiçlikle yokluk arasında tutunmaya çabalıyorlar.

Sağlığımızı emanet ettiğimiz onca emek ile yetiştirilen hekimler korkuyor, tükenmişlik girdabında çırpınıyor, kendilerini önemsiz ve değersiz hissediyorlar.

Dr. Mehmet Uhri

Not: *Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk (1984) kitabından.

Gildu’dan Cilde, Deroto’dan Deriye

Çarşamba, Ocak 24th, 2018

deroto

Bilindiği gibi, hastalıklara tanı koyup iyileştirmeye çabalayan ve hastalanmamak için gereken önlemlerin alınmasına katkı sağlayan hekimliğin öznesini “hasta veya hastalanma riski taşıyan bireyler” oluşturmaktadır. Ancak günümüzde kendini hasta olarak tanımlamadığı halde “daha güzel görünme, yaşlanma etkilerinden korunma, beğenilme, estetik sorunlarına çözüm bekleme” talepleri ile de hekimlik meslek sınırlarının zorlandığına tanık oluyoruz. Günümüzde tıp bilimine (Medicine) adını veren büyücü kadın Medea’nın aynı zamanda kadınlar için güzellik ilaçları da hazırladığı göz önüne alınırsa insanlık tarihi kadar eski bir tartışma konusundan söz ediyoruz.(1)  Bu durumun günümüzdeki karşılığı ise en az tıp sektörü kadar güçlü ve dinamik bir kozmetik sektörünün varlığı ile karşımızda duruyor.

He ne kadar, dermatoloji bilimi, “kozmetik dermotoloji” adı altında konuyu hekimlik disiplini içinde tutmaya çabalasa da artan piyasa baskısı ile kozmetoloji ile dermatoloji arasındaki sınırın belirsizleşmesinden ve  giderek kozmetoloji lehine değişmekte olduğundan söz edebiliriz. Kozmetolojinin gastronomi gibi lisans programına dönüşüp kendi meslek alanını oluşturması ve piyasayı da arkasına alarak yaygın uygulama alanı bulması ile sınır tartışmasının giderek çok daha çetin bir hale dönüşmesi kaçınılmaz görünüyor. Dahası, kendilerini hasta olarak görmeyen “daha güzel görünme, yaşlanma etkilerinden korunma, beğenilme ve estetik sorunlarına çözüm bekleme” talepleri ile yola çıkan kişilerin “hastalar” ile bir araya gelmeme istekleri bu konuda özelleşmiş merkezlere yönelmeleri sonucunu doğuruyor. Sonuçta “güzelleşme” uygulamaları yapan merkezler ile cilt hastalarına hizmet veren merkezler biçiminde pek de doğal olmayan bir ayırıma gidildiğine bu ayırımın dermatoloji uzmanı hekimleri “kozmetik dermatoloji” ile dermatoloji arasında seçime zorladığına da şahit oluyoruz. (2,3)

İlginç olan nokta ise; hastalıklardan söz ederken “deri” sözcüğünü tercih ederken konu güzelleşme uygulamaları olunca “cilt” sözcüğünün daha çok kullanılıyor olması. Dermatoloji ile kozmetoloji arasındaki sınırın belirsizleşmesine karşılık seçilen sözcükler düşünsel arka planı işaret ediyor gibi görünüyor.

Deri yerine cilt sözcüğünün kullanılıyor olması veya aynı anlamda kullanılan iki farklı sözcüğün bulunması rastlantı olabilir mi?

Dil felsefecisi Ludwig Wittgenstein kullandığımız dilin gerçek dünya ile iletişimde bir arayüz görevi gördüğünden ve düşüncelerimizi ifade ederken seçtiğimiz sözcüklerin de düşünsel arka planımızı ele verdiğinden söz eder. Örnek vermek gerekirse Doğu coğrafyasında yaşayanlar soru-sual kökünden türeyen sorumluluk-mesuliyet sözcüğünü kullanırken Batı dilleri aynı kavram için responsum (yanıt) kökünden türeyen responsibilty sözcüğünü kullanmayı seçmiştir. Seçilen sözcüklerin düşünsel arka planına baktığımızda ise Batı coğrafyalarının yanıta odaklanan ve çözüme yönelen yaklaşımı ile Doğu coğrafyalarının soru sorulacak kişiye yönelik arayışı ve çözüm yerine cezalandırma geleneğinin sözcük seçiminde etkili olduğundan söz edilebilir. (4)

Benzer bir durum “deri” ve “cilt” sözcüklerinde de yaşanmaktadır. Bedenimizi kaplayan ve bizi dış dünyadan ayıran, yeri geldiğinde bir kabuk gibi koruyan derimiz bu anlamıyla bedenimize ait içsel unsur(organ) özelliği gösterirken aynı zamanda görünüşümüzü ve kimliğimizi belirleyen dışsal unsur olma işlevi de görmektedir. Deri ve ekleri (saç, tırnak, kıl vb.) sayesinde tanınır görsel kimliğimizi ortaya koyarız. Dış dünya ile olan sınırımızı çizen, koruyan kollayan ve kendimize ait bir organ yani içsel unsurdan söz ederken “deri” sözcüğünü tercih ediyor, kimliğimizi simgeleyen dışsal unsurdan söz ederken ise genellikle farklı bir sözcüğe başvuruyor “cilt” sözcüğünü seçiyoruz. Hastalıklardan söz ederken bedene ait bir organ olduğunu vurgulayan “deri” sözcüğünü kullanırken, bakım ve dış görünüşü ilgilendiren anlatımlarda “cilt” sözcüğünün kullanılması bu tür bir kavramsal ayrılığı işaret ediyor gibi görünüyor. Deri ve cilt gibi farklı sözcükler kullanılmasının düşünsel arka planında ise büyük oranda deriye yönelik algımızın ve bu kavramsal ayrılığın yattığını görmemiz gerekiyor. Üstelik bu ayırım pek çok toplum ve dilde de yaşanıyor. (İng: Skin-Leather, Alm:Haut-Leder, Fra: Peau-Cuir, lat: Pillis-Corium, İsv:Hud-läder, Por: Pele-Couro vb)

Dahası, derinin içsel yani bedene ait bir unsur olması ile sosyal kimliği tanımlayan dışsal unsur, olarak görülmesinden kaynaklanan farklı adlandırmalar sanılanın aksine hiç de yeni bir durum değil.

En eski dillerden Akkadça da “gildu” sözcüğü İbraniceye “geled”, Aramiceye “gelad” ve Arapçaya “celd- cild” olarak geçerek günümüzde kullandığımız cilt sözcüğüne dönüşmüştür. (5) (Derinin direngen yapısından kavramsal kökünü olan “celadet-dirençli” sözcüğü ve yine deriyi kırbaçlayarak infaz gerçekleştiren kişi için kullanılan “cellat” sözcüğü de bu kökten türemiştir.)

Aynı dönemde benzer bir coğrafyadan yola çıkan “Deroto” sözcüğü Avesta dilinde hayvan derisi ve post anlamına gelmektedir. Avesta dilindeki deroto eski Yunancaya deri yüzmek anlamında “Dero” olarak geçer ve doro-dermo anlamıyla bedene ait unsur olarak kullanılır. Eski Yunancada kullanılan dermo sözcüğünün deri ile ilişkili olarak kullanılan Latince anlatımlarda “Derma” sözcüğüne dönüştüğünü görmekteyiz. Eski Türkçede aynı anlamda kullanılan “Teri” sözcüğü ise eski Yunancadan alınarak günümüz Türkçesinde kullanılan “deri” sözcüğüne dönüşmüştür. (6)

Her ne şekilde olursa olsun insanoğlunun tarih boyunca deri ve deri ile ilgili konularda sözü edilenin içsel veya dışsal anlamına yönelik kavramsal ayırım yapma gereksinimi duyduğu görülüyor.

Sonuç olarak bizi dış dünyadan ayıran koruyan kollayan organ, içsel bir unsur anlamıyla üzerine koskoca dermatoloji bilimi inşa edilen “derma-deri” sözcüğü tercih edilirken, kimliğimizi tanımlayan ve üzerimizdeki sosyal algıyı şekillendiren dışsal bir unsurdan söz edildiğinde ise devasa kozmetik sektörünün üzerine inşa edildiği “cilt,skin” sözcüğü daha yaygın kullanılıyor.

Dermatoloji uzmanlık alanının kozmetik ile iç içe geçtiği ve giderek artan sıklıkla sınır tartışmalarının yaşandığı durumlarda yukarıda sözü edilen içsel-dışsal ayırımı kullanılarak tarafların düşünsel arka planlarını netleştirmeleri, çözüme yönelik ortak aklı oluşturmak için iyi bir başlangıç gibi görünüyor.

Mehmet Uhri

Kaynaklar;

1- https://www.britannica.com/topic/Medea-Greek-mythology

2- Cosmetic dermatology versus cosmetology: A misnomer in need of urgent correction Year : 2008  |  Volume : 74  |  Issue : 2  |  Page : 92-93 Shyam B Verma, Zoe D Draelos

3-http://www.differencebetween.info/difference-between-dermatologist-and-cosmetologist

4-Tractatus Logico-Philosophicus Ludwig Wittgenstein Metis Yayınları 2016 Çev: Oruç Aruoba ISBN 9753425599

5- http://www.assyrianlanguages.org/akkadian/index_en.php

6- http://www.nisanyansozluk.com/?k=deri

Kahve Fincanı

Pazar, Kasım 12th, 2017

img_2564

Askerliğimi patoloji uzmanı olarak yapıyordum. Askeri hastanede ve bulunduğum coğrafyada tek patoloji uzmanı olarak çalışıyordum. Kapım çalındı. İçeri giren orta yaşlı, düzgün giyimli bir bayan görüşmek istediğini söyledi. Hastaneye kadın hastalıkları nedeniyle muayeneye geldiğini, muayene eden hekimin rahim ağzında kanser olabileceğinden şüphelendiği bir yara gördüğünü ve tahlil için parça aldığından söz etti.

Parçayı teslim ederken hayli tedirgin görünüyordu. Ancak önemli bir sorun vardı. Gün bitiminde izne ayrılıyordum. Tahlilin sonuçlanması için bir ay beklemesi gerekeceğini, isterse çevredeki büyük şehirlerden birine götürüp patolojik incelemeyi yaptırabileceğini söylememe karşın maddi durumlarının iyi olmadığını söyleyip tahlili bıraktı.

Bir ay kadar sonra hastamız tahlilini almak için geldiğinde sonucun temiz çıktığını, kanser olmadığını söyledim. Sevinç içinde verilen tedavi ile yakınmalarının da geçtiğini söyledi. Kanser şüphesiyle hastamızı bir ay kadar oyalamış olduğumuz için üzgün olduğumu anlatmaya çalışırken “Üzülmeyin doktor bey. Asıl benim size teşekkür etmem gerekiyor. Siz farkında olmadan bana büyük iyilik yaptınız” dedi. Şaşırmıştım. Açıklama rica ettim.

- Doktor bey, 9 yıllık evliyim, 6 yaşında bir de kızım var. Eşim ile görücü usulü evlendik. Eşim astsubaydır. Her akşam içer ve bizlere hiç de iyi davranmazdı. Mutlu olmasam da kızımın hatırına katlanıp, düşünmeden ve sorgulamadan yaşamaya çabalıyordum.

- Eeeeeee?

- Bir gün hastaneye muayeneye geldim. Kadın hastalıkları doktoru bana rahmimde kanser olabileceğini düşündüğünü söyledi. Parça alıp size tahlil için gönderdiği gün sanki dünya başıma yıkıldı. Tahlil sonucunun çıkması sürecinde hep kanser olduğumu ve kısa bir süre sonra ölüp gideceğimi düşündüm. Bu süre içinde önce her şeye ve herkese kızgındım. Sonra yavaş yavaş kanser olup ölebileceğim gerçeği ile yaşamak zorunda olduğumu kabullenmeye başladım. Henüz adı konmamıştı ama kanserin adı bile yetti, doktor bey. İşte o zaman hayatımda çok şey değişti.

- Nasıl bir değişiklik oldu hayatınızda?

- Madem hayatımın sonu yaklaştı, kendime halen yaşadığım hayattan memnun olup olmadığımı, kalan hayatımı bu şekilde yaşamak isteyip istemediğimi sordum.

- Sormaya korkuyorum ama nasıl yanıtladınız. Hayatınızda neleri değiştirdiniz?

- Önce sevmediğim halde katlanmaya çalıştığım o sarhoş kocamı hayatımdan çıkardım. Çocuğumu da alıp beni her zaman seven uzaktaki o insanlara, annemin ve babamın yanına taşındım. Boşanma işlemlerine başladım. Bundan sonraki hayatımın önemli olduğunu, yaşamak istemediğim bir hayata sabrederek sadece zaman kaybettiğimi anladım.

Bir anda sırtımdan soğuk bir ter aktığını hissetim. Yıllık izin nedeniyle tanının gecikmiş olması korku ve kaygıyı arttırmış, hastamızın hayatını derinden etkilemiştim. İstemeden de olsa bir ailenin dağılmasına neden olduğum için kendimi suçlu hissediyordum. Ancak hanımefendi halinden memnundu.

- Üstelik siz bana daha da büyük bir iyilik yaptınız ve kanser olmadığımı müjdelediniz. İşte bunun için size teşekkür borçluyum. Hayatımı yeniden planlamak için farkında olmadan büyük iyilik yaptınız. Bana kaybetmiş olduğum hayatımı geri verdiniz.

- Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

- Kendime yeni bir hayat rotası çizdim. Evliliğim nedeniyle yarıda bıraktığım üniversite öğrenimime geri dönüyorum. Yarım günlük bir iş buldum. Hem çalışıp hem okuyacağım. Kızım ilkokula dedesinin ve anneannesinin yanında başlayacak. Bundan sonra kimsenin bana yaşamak istemediğim bir hayatı dayatmasına da izin vermeyeceğim. Bu konuda kararlıyım.

Bir şeyler söylemek istiyordum. Ancak söyleyecek söz bulamıyordum. Yine de üzgün olduğumu söylemeye çalışırken eliyle işaret edip beni durdurdu.

- Doktor bey bir şey söylemeniz gerekmiyor. Sizi bana Allah gönderdi. Tekrar teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız.

Bu sözlerden sonra çantasından çıkardığı ve içinde seramik kahve fincanı bulunan küçük hediye paketini  “benden size küçük bir hatıra kalsın istiyorum, lütfen kabul edin” diyerek masama bıraktı. Geldiği gibi sessizce uzaklaştı.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu anıya ait video-anlatıya ulaşmak için; Kahve fincanı tıklayın…linkini kullanabilirsiniz.

Hasta Yakını

Pazar, Kasım 12th, 2017

img_2582

Yaşlıca bir beyefendi eşinden alınmış ve üzerine “acil bakılması ricasıyla” notu düşülmüş biyopsi materyalini tahlil için laboratuvara getirmişti. Bölüm sekreteri gereken işlemleri yapıp tahlil sonucunun en kısa sürede çıkacağı bilgisini verdi. Ancak hasta yakını ısrarla doktor ile görüşmek istediğini söyleyince mikroskobumun başından kalkarak ne istediğini sordum. Özel görüşmek istediğini söyleyince odama davet ettim.

- Doktor bey sana bir tahlil getirdim. Eşimden alındı. Kanser mi? değil mi? Sen bakacakmışsın.

- Doğrudur.

- Doktor bey ben tahlil ücretinin hepsini peşin ödedim. Gözünü seveyim doktor bey farkı neyse onu da ödeyeyim, ne istersen söyle vereyim. Yeter ki kötü bir şey yazma.

Karşımda hastasına kötü tanı vermemem için rüşvet teklif edecek kadar gerçeklerden kaçma isteğinde paniklemiş bir hasta yakını vardı. Konuşturup sakinleştirmeye çalıştım.

- Anlıyorum. Önce tahlil sonucu çıksın sonra detaylı konuşuruz.  Hanımınız için doğru olan, gereken neyse onu yapacağız merak etmeyin.

- İstediğimin mantıklı olmadığının farkındayım, doktor bey. Bu kadın 35 yıllık hayat arkadaşım. Benim, çocuklarımın, şimdilerde de torunlarımın kahrımı hiç sesini çıkarmadan çekti.

Anlatmak istediğini anlayamamış biraz da ön yargıyla kadının hasta olmasının yakınlarının rahatını kaçıracağını düşünerek içerlemeye başlamıştım.

- Daha ne istiyorsunuz kadından, rahat bırakın artık, kim bakacaksa bakar torunlarınıza, siz hanımınızla ilgilenin.

- Doktor bey anlamadın. Bundan sonra ne olacak diye dertlenmiyorum. Ben bunca şeyi borçlu olduğum kadın için üzülmekten başka bir şey yapamamaktan korkuyorum. Gelip seninle paylaştığım şu korkularımı bunca sene hanıma anlatmadığımdan ve anlatamayacak olmaktan korkuyorum. Böyle bir borcu bu güne kadar hissetmediğime yanıyorum.

- Durun hele. Henüz teşhis koymadık. Belki kötü bir şey çıkmaz.

- Ben biliyorum doktor bey, sen görevini yapacaksın karım kanser ise kanser diyeceksin ve onu tedavi etmeye uğraşacaksınız. Elinizden geleni yapacaksınız hanımım her zamanki gibi kendisi için bir şeyler yapılmasını istemeyecek, gösterilen ilgiden sıkılacak.

- Bu kadar çabuk karar vermeyin. Henüz kanser olup olmadığını bilmiyoruz.

- Artık önemi yok, doktor bey. Hanımım kanser olsa da olmasa da önemli değil. Bunca sene hayat arkadaşı olan bu kadını kaybedebileceğimi hatırlattınız ya bana…  Bu kadın için ben hiç bir şey yapmadım. Kadıncağız bizler için çalışmaktan başka bir hayat bilmedi.

Ayağa kalktı iki elini masaya dayayıp gözlerimin içine bakarak “Sizler hanımımı tedavi edebilirsiniz belki ama vicdanımdaki sızı ile ilgilenmezsiniz. Sadece kaybedeceklerimin neler olabileceğini gösterir ve kenara çekilirsiniz. Sizler hastalar için varsınız ama benim gibi elindekilerden haberi olmayan hasta yakınlarını kim tedavi edecek? Vicdanımdaki sızıyı neyle söküp alacaksınız doktor bey?” dedi. Kısa bir sessizlikten sonra arkasını dönüp odadan çıktı.

Gerçekte hepimizin o beyefendi gibi birer hasta yakını olduğumuzu düşündüm. Günü zamanı yeri belli olmayan hasta yakınıyız, hepimiz. Zamanı geldiğine hasta yakınını oynamanın hiç kolay olmadığını da o beyefendiden öğrendim.

Hastamızda kanser saptandı. Uygun cerrahi ve sabır gerektiren onkolojik takiple korkulan olmadı.

Yaşadığı mütevazı hayattan yakınmayan ve torunlarıyla ilgilenmeyi sürdüren o büyükannenin yüzünü hiç görmemiş olsam da yaşadığını bilmenin, o güzel çifti bir arada hayal etmenin, iş yükü altında bunaldığım zamanlarda iyi geldiğini itiraf etmeliyim.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu anıya ait video-anlatıya ulaşmak için; HASTAYAKINI linkini kullanabilirsiniz.




Bugün gencecik 3 hekim intihar etti.  

Pazartesi, Ekim 30th, 2017

36-saat-nobet-tutan-asistan-do-mansetBugün 30 Ekim 2017. Bugün gencecik üç hekim intihar etti.

Yaklaşmakta olduğunu gördüğümüz, olmasından ürktüğümüz ancak çaresizce beklediğimiz, bu değil miydi? Günden güne artan intiharlar ve intihar haberlerinin neredeyse sıradanlaştığı bir gündeme hızlıca yuvarlanıverdik. Durum o kadar ayyuka çıktı ki; intihar edenler toplumun yetişmesi için kaynaklarını aktardığı, ailelerinin üstlerine titrediği, gecesiyle gündüzüyle çok zor bir eğitimden geçip yetişen doktorlar olmaya başlayınca mızrak çuvala sığmaz oldu.

Doktorlar intihar ediyor. Hem de umut dolu bir gelecek için yıllarını verdiği zorlu sınavlar ve eğitimlerden geçtikten sonra tükenmişlik içinde hayatlarından vaz geçiyorlar. Üstelik bu durum henüz sadece buz dağının görünen yüzünü işaret ediyor.

Farkında mısınız? Canlarımızı, hayatına kıymayı düşünecek kadar tükenmişlik yaşayan veya eyleme kalkışmaya cesaret edemeyen o bezgin hekimlere emanet ediyoruz.

Ülkenin geleceği olan insanların, ülkenin yarınlarının böylesine tükenmişlik içinde hayattan kolayca vaz geçebilmelerini sağlayan ortamın sorumlusu hepimiziz. Geleceğimiz ölürken sesini çıkarmadan öylece durup “ben ne yapabilirim ki?” şaşkınlığı içinde duranlar da dahil olmak üzere hepimiz bu akıl tutulmasının sorumlusuyuz.

Dahası, intihar eğilimi hekimlerle sınırlı da değil. Toplumun geneline yayılan ve istatistiklere de yansıyan intihar olayları biraz da dini nedenlerle kısa sürede örtbas etmeye çalışılmasa sorunun kontrol edilebilir boyutları aşmakta olduğu ortaya çıkacak.

Sosyologların “anomi” olarak tarif ettiği ve insanları bir arada tutan ortak değerlerin yitirilmesi biçiminde tanımlanan bir toplumsal hastalığa tutulduğumuzun çoğumuz farkındayız. İyi kötü bizleri bir arada tutan “eşitlik, özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, insan onuruna saygı” gibi insanlığın ortak aklının ürünü kavramlarda bile uzlaşamadığımızı görmek zorundayız.

Anomi yaşanan toplumlarda intihar salgınlarının kaçınılmaz olduğunu bilen ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanları ise bir süredir böyle bir salgına hazırlıklı olunması konusunda seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Halk sağlığı yasası olmasına karşın yıllardır mecliste görüşülmeyi bekleyen ancak türlü saiklerle gündeme gelmeyen ruh sağlığı yasası olmayan bir toplum olmanın utancı hepimize yeter.

Canlarımızı emanet ettiğimiz gencecik hekimlere tutunacak ortak değer bırakmayıp tükenmişliğe umutsuzluğa, çaresizliğe, hayatlarından vaz geçmeye iten ortamın sorumlusu hepimiziz.

Toplumu bir arada tutan ortak değerlerden uzaklaştıkça anomi girdabının şiddetleneceğini ve ülkenin geleceği olan eğitimli insanları da içine alıp kitlesel bir tükenişe gitmekte olduğumuzu görebilmek ve bir şeyler yapmak için geç kalmadığımızı umuyorum.

Bugün 30 Ekim 2017. Bugün gencecik 3 hekim intihar etti.

Dr. Mehmet Uhri

Heves Kuşu

Perşembe, Ekim 5th, 2017

img_9555Hastanemizin bu seferki konuğu 70′li yaşların ortalarında hiç okula gitmemiş bir köy kadınıydı. Yaşına göre dinç görünse de ilerlemiş yaşın getirdiği sorunlara eklem ağrıları da eşlik ediyor hareket etmede zorlanıyordu. Çocukları annelerinin üzerine titriyor her gece sırayla yanında kalıyorlardı. Hastamız ise onca rahatsızlığına karşın hastanede kalmak istemiyor “beni köyüme götürün” diye söyleniyordu. İlk izlenimlerimiz aksi, nemrut ve inatçı ihtiyarlardan olduğu yönündeydi. Ancak her daim gülen yüzü ve sakin tavırlarıyla kısa sürede hepimizi tavlamayı başardı. Hastane kuralları ona göre değildi. Yatağında durmuyor, kendini iyi hissettiği zamanlarda odasını terk edip hastane içinde gezinmesi sorun oluyordu. Geceleri nöbetçi hemşirelerle muhabbet ettiklerini, yemek tarifleri verip hatta uygun olan durumlarda yemek bile yaptıklarını sonradan öğrendik. O küçücük hemşire odasında elektrik ocağında kaynattıkları sütten yoğurt mayalayıp ertesi gün servis çalışanlarına ikram ettiklerine de şahit olduk.

Midesine dokunduğunu söyleyip hastane yemeğini yemiyor, çocuklarının dışarıdan getirttiği lokanta işi yemekleri de beğenmiyordu. Hastane bahçesinden topladığı otları kaynatıp hazırladığı yoğurtla yediğini de çok sonra öğrenecektik.

Hastane kurallarına uymaması sorun olsa da bir şekilde kendini sevdirmişti.

O akşamüstü kalp çarpıntısı ve tansiyon sorunu yaşanınca monitöre bağlayıp serum vermek zorunda kalınmıştı. Bu durum yatağa bağlı kalmasını gerektiriyordu. Tüm bunlardan o nöbet akşamı hastamız kendini biraz iyi hissedince kalkmak istediğini söyleyip serumunu çıkarmaya çalışması ve servis hemşiresinin yardım istemesi ile haberim oldu. Yanına gittiğimde yatağında doğrulup “ben iyiyim, çocuklara söz verdim, kalkmam gerek” diyerek ellerime sarıldı. Meğer bizimki karşı koridordaki çocuk kliniğine de arada gider gelir, hatta akşamları yatmadan önce çocukları oyun odasında toplayıp masal anlatırmış. O gece de çocuklar masal için söz vermiş. Tansiyon ve nabzı normale dönmüştü. Gerçekten de durumu stabil görünüyordu. Gerekli önlemleri alıp birlikte gitmek ve çok uzatmamak şartıyla karşı koridora geçtik. Kızı da bizimle birlikte geldi. Gerçekten de çocuklar anneleri ile birlikte oyun odasında masalcı nineyi bekliyorlardı.

Anlattığı masal, kuşların liderlerini aramak için yola koyulmalarını, gelip geçtikleri yerleri ve başından geçenleri anlatan bilinen bir destandan uyarlanmış görünüyordu. Çok da güzel anlatıyor, jest ve mimiklerle ilgiyi üzerinde tutmayı başarıyordu. Masal bitip çocuklar anneleri ile birlikte odalarına çekilince kızının kolunda servise doğru yürümeye başladık. Yorgun olmasına karşın yüzü yine gülüyordu.

- Bu masalı nereden biliyorsunuz? Bildiğim kadarıyla okumanız yazmanız da yok.

- Anneannem anlatırdı. Daha doğrusu bizim aile içinde hep anlatılan bir masaldır. Ben de fırsat buldukça anlatırım. Masallar anlatıldıkça yaşarmış. Anlatmak lazım.

Odasına vardığımızda yorgunluğu hissediliyordu. Tekrar monitöre bağlayıp serum takmamıza ses çıkarmadı. Kızı yastığını düzeltirken “bu benim en küçük kızım, tekne kazıntısı dediklerinden. Çok duygusaldır, masal dinlerken bile ağlayıverir. Evlenemediği için mi yanımda kaldı yoksa beni bırakmamak için mi evlenmedi bilemedim doğrusu” deyince kızı “aman anne, başlama yine” diye söylendi. Utanıp yanaklarının kızarmış olduğunu görünce annesi “Mahçup kuşum benim” diyerek kızına sarıldı.

- Doktor bey, daha çok kalacak mıyım? Köyüme dönmek istiyorum, bırakmıyorlar.

- Yaş ilerleyip beden yaşlanınca kolay değil. Bir yer iyileşse öbür taraf bozuluyor. Anlaşılan, bir süre daha buradasın. Hem ne edeceksin köy yerinde? Orada doktoru nereden bulacaksın?

- Biliyorum ama yine de heves işte. Hani az önce çocuklara anlattığım masalda geçen kuşlar var ya; onlar aslında hepimizin içinde yaşıyor. Zaman içinde bir bir ölseler de bazıları hayatta kalmayı başarıyor. Benim heves kuşum ölmedi. Diğerleri pek eşlik etmeseler de yaşama hevesim hala uçmak istiyor.

- Sana eşlik etmeyen, yani içinde olup da artık yaşamayan kuşlar hangileri?

- Yaş kemale erince insan ilk önce mahcup kuşunu yitiriyor, elalemi umursamaz oluveriyorsun. Hayal, hayret, tereddüt ve kaygı kuşları da çok dayanmıyor. Hayal kurmadığın gibi gereksiz kaygılardan kurtuluyor görüp geçirdikçe hayret etmemeyi de öğreniyorsun. Tereddüt etmeden bildiğin gibi yaşıyorsun. Sağlığından gayrı kaygı duymaz oluyorsun. O yüzden doktorlar hariç kimseye eyvallahın olmuyor, çocuklarına bile.

- İyiymiş.

- Bunlar iyi yanları. Ama içinde yaşayan diğer kuşlardan ayrılmak veya onları yaşatmaya uğraşmak hiç kolay değil.

- Hangileri onlar?

- Azad kuşu ısrar kuşundan önce ölürse sana yapılan kötülükleri affetmen hiç kolay olmuyor. Kimseyi azad edemiyor, affetmiyorsun. Ve ne yazık ki azad kuşu vefa kuşu ile birlikte hep erken ölenlerden.

- Geriye ne kalıyor?

- Korku kuşu hatıra kuşu ile birlikte ölene kadar seninle yaşıyor. Bilirsin, yaşlandıkça hayat kısa görünmeye, günler birbirine benzemeye başlıyor. O zaman hatıra kuşunu izliyorum. O kanat çırptıkça geçmişi hatırlıyor, oyalanıyorum. Ha bir de yaşlanınca huyu değişir aksi olur derler ya insanlar için; sevgi ve şevkat kuşları ölenler için söylerler bunu. İçimdeki sevgi ve şevkat kuşlarının yaşıyor olmasını çocuklarımın varlığına borçu olduğumu düşünüyorum. Hissettiğim kadarıyla arzu ve sevinç kuşları can çekişse de yaşamaya çabalıyor içimde.

- Yani?

- Yani içimde hangi kuşlar hayatta kaldı çok emin olmasam da heves kuşunun yaşadığını ve o kanat çırptıkça yaşama heyecanımın ayakta olduğunu söyleyebilirim. Çocuklara masal anlatacağım diye heves ettim içimdeki heves kuşu kanatlarını öyle bir çırptı ki az daha yataktan kalkamayacaktım. Allah sizlerden razı olsun doktor bey oğlum.

img_9916O gece onları ana kız baş başa bırakıp yanlarından ayrıldım. Odama dönüp hastamızın kendince çözümlediği içimizdeki kuşları unutmadan not alma telaşındaydım. Sanırım içimdeki heves kuşu da heyecanıma eşlik ediyordu.

Hastamız birkaç gün sonra taburcu olup köyüne gitse de çok duramayıp tekrar misafirimiz oldu. Fırsattan yararlanıp çocuklara bir kez daha kuşların masalını anlattı. Taburcu olduktan sonra kızıyla birlikte şehirde kaldıklarını ara sıra kızının uğrayıp kullandığı ilaçları reçete ettirdiğini biliyoruz. Bir zamanlar köyünde çektirip hediye ettiği güler yüzlü fotoğrafı hemşire hanımların odasındaki mantar panoda yemek tarifleri ile birlikte asılı duruyor.

Hastamız uzun süredir görünmese de içindeki heves kuşu kanat çırptıkça yine boş durmuyor birilerine içimizdeki kuşları ve o kuşların masalını aktarıyordur diye düşünüyorum.

Dr. Mehmet UHRİ

Not: Bu anlatının video kaydına aşağıdaki HEVES KUŞU VİDEO linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

HEVES KUŞU VİDEO

Doğnuk

Çarşamba, Eylül 27th, 2017

img_0228

“Doğnuğun olmazsa böyle olur elbet” diye söylene söylene ağır adımlarla nöbet odama girdiler. Elinde bastonuyla zorlukla yürüyen yaşlı adam ve kolunda sonradan oğlu olduğunu öğrendiğim beyefendi, nöbetçi başhekimi aradıklarını ve şikayetleri olduklarını söyleyerek güvenlik görevlisi eşliğinde odama gelmişlerdi. İhtiyar hayli öfkeliydi ve söyleniyordu. Acil serviste hasta yakınları arasında tartışma ve kavga çıktığını, hastane güvenlik görevlilerinin müdahale etmek zorunda kaldıklarını biliyordum. Ancak konunun ihtiyar adam ve oğluyla ilişkisini kuramamıştım. Hastamız acil serviste muayene için sıra beklerken yakın bir muhitte farklı etnik kökenli gruplar arasında çıkan sokak kavgası sırasında bıçaklanma nedeniyle hastanemize gelen yaralıların yakınları kendi hastalarına daha önce müdahale edilmesi için doktorun üstüne yürümüştü. Nöbetçi hekim ise kendini korumak için odasına saklanınca kapıyı yumruklamaya başlamışlardı. İşte bu sırada bizim ihtiyar ayağa kalkıp bastonuyla hasta yakınlarının üzerine yürüyüp güvenliğin bile cesaret edemediği işi yapmaya kalkmıştı. Kavganın tarafları kısa süren şaşkınlıktan sonra ihtiyarı kenara itip birbirleriyle dalaşmaya devam edince sorun büyümüş, kolluk kuvvetlerinden gelen destek ile yatıştırılabilmişti. Grupların hastane bahçesinde de olay çıkarmasını önlemek için yaralılardan birini yakındaki hastaneye nakledip ateşle barutun yan yana gelmesini geçici de olsa engellemiştik. İhtiyarın ise öfkesi geçmemişti. Beni görevimi yapmamakla suçluyordu.

- Burası memleket hastanesi değil mi? Bu kadar edepsizlik olur mu?

- İyi de benden ne istiyorsunuz?

- Nöbetçi başhekim senmişsin, öyle diyorlar.

- Doğrudur.

- Hasta olarak hastanene geldim, muayene bile olmadan kavganın ortasında kaldım. İtilip kakıldım, sırtıma yumruk, tekme attılar. Yahu bir Allah’ın kulu çıkıp özür dilemeyecek mi?  Buraya geldiğime pişman olmam mı gerekiyor?

img_0235Oğlu kolundan çekiştirip “uzatma baba” diyerek ortalığı yatıştırmaya çalışınca bizimki hiddetle oğluna dönüp “Burası benim hastanem bunlar benim insanlarım, üzüldüğümü gördükleri halde susup oturacaklar mı? Hepimiz bu ülkenin insanı değil miyiz?” diye söylendi. Nefes nefese kalmıştı.

- Sizden kurumum ve kendi adıma özür diliyorum. Ne yazık ki; her gün benzer olaylar yaşıyoruz ve giderek kendimizi koruyabilmek uğruna hastalarımızın ne düşündüğü ile ilgilenmeyi unutuveriyoruz. Bunu bizlere hatırlattığınız için tekrar teşekkür ediyorum. İzin verirseniz muayenenize eşlik etmek, yanınızda olmak isterim.

- Yok, doktor bey oğlum. Derdim seni işinden alıkoymak değil. Ben başımın çaresine bakarım.

- Dediğiniz gibi burası memleket hastanesi ve işim şu anda sizin yanınızda olmamı gerektiriyor. Başka bir tatsızlık yaşanmaması ve yine özür dilemek zorunda kalmamak için izninizle size eşlik edeceğim.

Bu arada hasta taşımada kullanılan tekerlekli sandalyelerden birini getirtip hastamızı yürütece aldık. Hızlıca muayenesi yapılıp kan tahlilleri ve akciğer filmi çekildi. Yaşanan tatsız olaylar yüzünden hasta ve hasta yakınları da acil servisi terk etmişti. Ortalık sakin görünüyordu.

Film çekimi için soyunması gerektiğinde ceketini çıkarıp bana teslim etti. Eski ve yıpranmış da olsa yakasında Atatürk rozeti göze çarpıyordu. Film çekimi sırasında oğlu ile lafladık. Hastamızın doğup büyüdüğü orta Anadolu köyünde kırk yılı aşkın süreyle muhtarlık yaptığını, sağlık sorunları nedeniyle şehre gelmek zorunda kaldığını anlattı.

Akciğer ile ilgili bulgulara yönelik tedavi düzenlense de altında yatan nedeni bulabilmek için birkaç gün sonra kontrole gelmesi gerektiği söylendi. Kartımı verip kontrol için geldiklerinde beni bulmalarını, yardımcı olup kendimi affettirmek istediğimi söyleyince bizimkinin yüzü aydınlandı.

- Ha şöyle. Kabahat senin olmasa da üzüntü, sıkıntı hepimizin olmalı. Sevdim seni evlat.

- O zaman bir şey soracağım. Odama girerken “doğnuğun olmazsa olacağı budur” diye bir şeyler söylüyordun. Merakımı mazur gör. Ne demeye çalışıyordun?

- Bu doktorlar da her şeyi bilir, bi doğnuğu bilmezler. Sapana benzer iki bacaklı irice bir tahtadır. Köy yerinde eşeğe ne yüklersen yükle iki taraftan birden sıkıca bağlamazsan taşıyamazsın. Hayvan yükünü alınca bir ucuna ip bağlı doğnuğu üstten atar aşağıdan alıp tahtanın ortasını makara gibi kullanır yükü sıkılaştırır, doğnuğun sapına düğümlersin. Onca yükü dağılmadan ancak o sayede taşıyabilirsin.

- İyi de hastane ortasında doğnukla ne işin var? Ne diye söyleniyordun?

- Gelenler yaralı olan yakınlarını bırakmış birbiriyle öldüresiye kavga ediyordu. Aynı ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içiyor olsalar da barış içinde bir arada durmak yerine birbirlerine saldırıyordu. Ettikleri küfürleri burada söylemeye utanırım. Öyle ki; o sırada orada olanlar ve hatta siz çalışanlar da korkmuş, sinmiş, bırakıp gitmeye hazır görünüyordunuz. Daha fazla dayanamayıp üzerlerine yürüdüm ama işe yaramadı.

- Doğnuk olsaydı bunlar yaşanmayacak mıydı?

- Anlamıyor musun? Ülke yükünü aldı ama doğnuğunu yitirdi. Bizleri bir arada tutacak doğnuk olmayınca herkes bir yana dağılıyor.

- Eskiden de böyle değil miydi?

Yakasındaki Atatürk rozetini işaret edip “o bizim doğnuğumuzdu. Fakir de olsak onun sayesinde bir araya gelmiş, birbirimize tutunmuş, yükümüzü alıp iyi kötü yola koyulmuştuk. Ne zaman biri, kollarımın gücü hepinizi bir arada tutmaya yeter, doğnuğa gerek yok diye ortaya çıkıp milleti ikna etti işte o zaman doğnuğu gevşettik. Eh, kol gücü de bir yere kadar.  Yükümüzü almış olsak da doğnuk olmayınca bir yere ilerleyemiyoruz. Baksana, kimsenin kimseye tahammülünün kalmadığı bir ülkeye döndük” Dedi.

img_0231

Birkaç gün sonra baba oğul uğrayıp kontrollerini yaptırdılar. Altta yatan ciddi kalp sorunları nedeniyle bir üst hastaneye sevk edildikten sonra hastamızdan bir daha haber alamadım.

Bir yıla yakın zaman geçmişti. Sabah kapımı çalıp girmek için izin isteyen hastamızın oğluydu. Elindeki naylon torbayı masama bıraktı. Cebinden çıkardığı Atatürk rozetini bana uzatıp “Babamı yakınlarda kaybettik. Bunları size bırakmamı vasiyet etmişti”dedi. Getirdiği torbanın içinde üzerinde ip bağlı hayli eski bir tahta parçası vardı.

- Yoksa rahmetlinin doğnuk dediği alet mi bu?

- Evet. Doğnuk. Babam, bir şeylerin ters gittiğini, zamanının dolmakta olduğunu görünce yakasındaki rozeti ve köyden getirttiği doğnuğu bana verip “o güleç yüzlü doktor beye götür ver, o ne yapacağını bilir” demişti. İlk anda kimden söz ettiğini anlamadığımı görünce kartınızı çıkarıp “bu doktor beye götür” dedi. Birkaç gün sonra da kaybettik. Rozeti yakasından çıkardığını, ilk kez görüyordum.

img_1229Bunları anlatırken gözleri doldu. Bir süre susup yutkundu. İkimiz de hüzünlenmiştik. Rahmetlinin oğlu ayrıldıktan sonra duvarımdaki resimlerden birini çıkarıp yerine o eski ve hayli yıpranmış doğnuğu astım. Mesai arkadaşlarım önceleri anlam veremeyip hayli garipseseler de her fırsatta, tanımaktan onur duyduğum o muhtarı, vasiyetini ve dilim döndüğünce doğnuğun ülke için önemini anlatıyorum.

Rozeti ise önlüğümün yakasında taşıyorum.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu öyküye ait videoya https://youtu.be/foKd-Pc-YYw linkinden ulaşabilirsiniz.

Münevver Mücellithanesi

Cumartesi, Eylül 16th, 2017

img_9271

O küçücük mücellithaneyi, aile yadigârı deri ciltli hayli eski birkaç kitabın cildinin onarımı yapacak yer ararken biraz da tesadüfle şehrin eski semtlerinden birinde bulmuştum. Bodrum katında küçücük bir dükkândı. Paslanmış ve hayli eskimiş görünen tabelasında” Münevver Mücellithanesi” yazısı güçlükle okunuyordu.

İçerisi pek aydınlık değildi. Hayli dağınık görünüyor, havada sonradan tutkaldan geldiğini öğreneceğim garip bir koku hissediliyordu. Elindeki ciltleri yorgan iğnesine benzer bir iğne ile dikmeye çalışan yaşlı cilt ustası gözlüklerinin üstünden “niye geldin” dercesine bir bakış attı. Açıkçası hiç güven vermeyen hayli dağınık ve o derece “pis” görünen bir yere aile yadigârı kitapları emanet edip etmeme arasında karar verememiştim.  Cevap vermediğimi görünce işine geri döndü. Üzerinde gri bir önlük vardı. Saçları kırdan beyaza dönmüş yüzü ve özellikle elleri hayli kırışmış görünüyordu. İlerlemiş yaşına karşın olduğundan da yaşlı göründüğünü düşündüm. Neden sonra kendimi tanıtıp mücellithane ararken sora sora dükkânı bulduğumu söyledim. Cildinin elden geçirilmesini istediğim kitapları uzattım. Elimden biraz hoyrat biçimde aldığını görünce heyecanlanıp tepki gösterdim. Gözlüklerinin üzerinden sert bir bakış atıp tabureyi gösterdi. “Otur hele” dedi. Kitapları tek tek inceledi. Küçük olan bir tanesini bana doğru uzatıp “Bu ceylan derisi. Orijinalini bulamayız. Yeni bir cilt yapmaya kalksak güzelliği hepten gider. İyisi mi biraz toplamaya çalışalım bırakalım ihtiyar bu haliyle gittiği yere kadar gitsin.” Dedi. Kararsız kaldığımı görünce kitabın kapağını açıp kenardan ucu görünen cildini işaret etti.

- Bak evlat. Bu kitabı ciltleyen ipek iplik ve ceylan derisi kullanmış. Ciltleri tek tek birbirine bağlayıp içindekileri korusun diye hiçbir şeyden kaçınmamış. Dersen ki cildi önemli değil, içindekiler önemli. Yeniler geçeriz. Ama ihtiyarı da gömmüş oluruz. Karar senin.

- İyi de böyle dağılacak diye endişe ediyorum.

- Bağları ve şirazesi yerinde, öyle kolay dağılmaz. Bu kitap benim gibi yaşını almış hayli yıpranmış. Belli ki sahibi hep yanında taşımış. Onun için çok değerliymiş. Bırakalım böyle yaşlansın. İstersen fotokopisini alıp ciltleriz. Onu kullanırsın. Ama bunca yıpranmışlığa rağmen üzerindeki özene ve emeğe dokunmayalım. Diğer kitaplar kolay onları hallederiz. Hepsi birkaç hafta sürer ama…

img_9265Kitapları dükkâna bırakıp çıktım. Fiyat konuşmadığımızı hatta isim dışında telefon numarası ve benzeri bilgi de vermemiş olduğumu fark edip geri döndüm. Borcumu ve kaparo bırakıp bırakmayacağımı sordum. Cevap vermedi. Eliyle git dercesine bir işaret yapıp elindeki işe döndü. Masasının ucuna kartvizitimi bırakıp dükkânı terk ettim.

Birkaç hafta sonra kitaplarımı teslim alıp teşekkür ettim. Onca emek için istediği ücretin beklediğimden hayli düşük kaldığını da itiraf etmeliyim.

Hastanenin genel yoğunluğu ve şehrin keşmekeşinde o mücellidi ve mücellithaneyi unuttuğumu sanıyordum. Birkaç yıl kadar sonraydı. Hastanenin kendine özgü keşmekeşi içinde elinde yıpranmış da olsa benim kartımla kapımı çalıp girmek için izin isteyen yaşlı beyefendiyi ilk anda tanımadım. Kılığı kıyafeti hayli düzgündü. İlk anda öğretmen veya bürokrat emeklisi izlenimi veriyordu. Kendini tanıtınca bizim mücellit olduğunu anladım. O ise beni ve ceylan derisi ciltli el yazması kitabı unutmamıştı.

Yardım rica ediyordu. Semt meydanında basın açıklaması yapmaya çalışan gruba polis müdahale edip dağıtmış. O sırada tesadüfen olay yerinde olan ve kalabalığın dağıtılması sırasında çıkan kargaşada arada kalan yaşlı eşi düşüp kalçasını kırmıştı. Hastane boş yatağı olmadığı için kabul etmiyor, il içinde boş ortopedi yatağı olan hastane aranıyordu. Dahası kadıncağız acı içinde sedye üzerinde kıvranırken ifadesine başvurmak için başında polis bekliyordu.

Mesai bitmek üzereydi, yatak bulunamazsa geceyi sedyede geçirme olasılığı yüksekti. Önce birkaç meslektaşımı arayıp durumu anlattım. Göz hastalıkları kliniğinden bir yer ayarladım. Sonra ortopedist arkadaşımdan yardım isteyip hastayı kabul etmesini sağladım. Geçici de olsa çözüm sağlayabilmiştik.

Ertesi gün yanlarına uğradığımda polisin kapıda beklediğini gördüm. Olaya karışıp karışmadığından emin olunamadığı için onca yaşına rağmen şüpheli muamelesi görüyordu. Hatta ziyaretçilere bile şüpheli muamelesi yapıldığı için yakınlarından hastaneye gelmemelerini rica etmişlerdi. Bizimki geceyi eşinin yanında sandalye üstünde geçirmişti. Yorgun, gergin ve öfkeliydi.

- Devlet hanımımı koruyacağına şüpheli muamelesi yapıyor, siz olmasanız hastanesine bile almayacaktı. Şirazesi çıktı ülkenin. Zor tutarsın bir arada. Neye sığınıp güveneceğimizi biz bile şaşırdıktan sonra…

- Neyse biz hastamızı düşünelim. Önce onun sağlığı.

- Suçlu gibi, kapında polis beklerken ne sağlığı? Kalçası kırık olmasaydı hanımı hastane yerine adliyelerde arayacaktım. Neymiş? Evinde otursaymış, ne işi varmış “onların” arasında?

- Böyle söylenmeye devam edersen senin de başın derde girecek. O zaman hanımına kim bakacak? Sakin olmalısın.

Pek söz dinleyecek gibi değildi. Bu sırada odaya giren anestezi uzmanı ameliyat ön hazırlığı olarak muayene yaptı. Tahliller istedi. Kapıdaki polisin varlığından tedirgin olmuştu. Açıklama yapma gereği duydum. Yapılan tıbbi işlemler ve ağrı kesicilerin etkisiyle hastamızın pek sesi çıkmıyordu.

Hastadan alınan kan örneklerini teslim etmek bahanesiyle birlikte odadan çıktık. Koridorda ilerlerken biraz konuşturup sakinleşmesini sağlamak istiyordum.

- Az önce ülkenin şirazesinin çıktığından söz ediyordunuz. Ne demek bu?

- Ciltçilik baba mesleğimdir. Hayatım o dükkânda kitap ciltleyerek geçti. Kitaplar harfleri yazıları bir araya getirir, hizaya sokar. Anlamlı bir hale getirir. Kitabın dağılmamasını sağlayan, aynı şirazede toplayıp birbirine bağlayan ise cilt ustalarıdır. Şiraze olmazsa sayfalar yine bir arada durur ama onları bir arada tutan olmadığı için gevşek durur. En ufak zorlamada, düşmede kalkmada dağılıverir.

- İyi de ülkenin şirazesi ne oluyor o zaman?

- Herkes birbirinden farklı olsa da bizleri bir arada tutan, ülke yapan tutunduğumuz ortak değerleri yitirdiğimizden endişe ediyorum. Devletleri de kitaba benzetirim. Onları bir arada tutan, sıkıca bağlayan görünmeyen ciltleri vardır. Aksi halde fasiküller dağılmaya, kitap parçalanmaya başlar. Ülke şirazeyi yitirirse insanlar tutunacak bir şey bulamaz. Buldukları da kamplaşmaları arttırır. Şu başımıza gelenler için devlet hesap vereceğine bizlere şüpheli muamelesi yapar. İnsanlar birbirinden şüphe eder. Yapmadıkların için bile kendini suçlu hissetmen beklenir. Kabahati kendinde aramaya başlarsın.

- İyi de sizin ne kabahatiniz var?

- Onu diyorum ya. Ülke, sadece tutkala yatırılan, dikişi olmayan fabrikasyon kitaplara benzedi. İki zorlamayla dağılıverecek gibi duruyor. Bu da beni korkutuyor.

mm2

Alınan kan örneklerini laboratuvara teslim ettikten sonra ayrıldık. Hastamızı ancak iki gün sonra ortopedi kliniğine alabildik. Bu arada eylemci olmadığı anlaşılmış, aklanmıştı. Biraz gecikerek de olsa kalça ameliyatını olup ayağa kaldırmayı başardık. Bir gün öğlene doğru beyefendi odama gelip taburcu olduklarını, yardımlarım için teşekkür etmek için uğradığını söyledi. Elindeki el yazması kitabı uzatıp “bu sizin için” dedi. Antika değeri hayli yüksek bir kitaba benziyordu. Kabul edemeyeceğimi söyleyince emaneten durması için getirdiğini söyleyip itirazımı reddetti. Yaşananlardan sonra eşine daha fazla zaman ayırabilmek için dükkânı kapattığını, elindeki kitabın ise onarım için bırakılıp çok uzun zamandır sorulmayan birkaç kitaptan biri olduğunu ve evinde yer olmadığını söyledi.

- İyi de bu size emanet bırakılmış. Sahibi isterse ne diyeceksiniz?

- Kitabın sahibi olmaz. Herkes biraz emanetçidir. Bu kitap da öyle… Bak bu el yazması kim bilir kaç el değiştirmiştir? Değerinin bilindiği bir elde emanette olduğunu bilmek sahibine de, bana da iyi gelecektir. Kal sağlıcakla…

El yazmasını masama usulca bıraktı. Tekrar teşekkür edip ayrıldı. Onu bir daha görmedim. Bıraktığı el yazması ise aile yadigârı ceylan derisi kitap ile birlikte evdeki emanetler arasında duruyor.

Dr. Mehmet Uhri