Archive for the ‘Tamirhaneden’ Category

Timsah’ın Midesinden Notlar

Salı, Haziran 6th, 2017

18721901_664688223731902_5592361879717543936_n

Korku ve tedirginlik ikliminin umutları törpülediği günlerdeydik. Üniversiteleri ile ilişkileri kesilen, memuriyetten uzaklaştırılan ve pasaportlarına el konulan pek çoğu deneyimli öğretim üyesi ve hekim meslektaşlarımızın sıkıntısı büyüktü. Haklarında herhangi bir soruşturma, suçlama veya idari bir işlem olmadığı için uygulamanın dayanağını kendileri de bilmiyordu. Onca yıldır emek verdikleri, öğrenci yetiştirip hasta tedavi ettikleri kurumlarından uzaklaştırılmış olmaları yetmezmiş gibi haklarındaki belirsizlik sosyal bir izolasyona da yol açmış, arkadaşları, dostları, mesai arkadaşları arayıp geçmiş olsun demeye bile çekinir olmuştu.

Tanıyanların gözünde ve toplum genelinde yaratılan “yapmıştır bir şey” olumsuz algısıyla ülke onlar için yarı açık cezaevine dönmüştü. Korku ikliminin de etkisiyle “dışarıdakilerin” yaşananlara kayıtsız kalmayı tercih edip sessizce izliyor olması ise çok daha vahim bir duruma işaret ediyordu.

İşte bu ürkek korkak ruh iklimi içinde meslektaşlarımızın uğradığı adaletsizliğe suskun kalmayıp yalnızlıklarını paylaşmak için çare ararken İstanbul Tabip Odası başkanı Prof.Dr. Selçuk EREZ ülkenin daha önce de böyle dönemlerden geçtiğinden söz etti. 1960 ihtilalından sonra babası Prof.Dr. Naşit Erez in de dâhil olduğu 147 öğretim üyesinin benzer biçimde bir gecede üniversiteden uzaklaştırıldığını, uzaklaştırılanlar arasında yer alan Haldun Taner’in yaşananlara dikkat çekmek için Dostoyevski’nin “Timsah” isimli öyküsünü tiyatroya uyarladığını, eserin TRT radyolarında sadece bir kez “Radyo Tiyatrosu” olarak seslendirildiğini anlattı. Yıllar sonra rahmetli Haldun Taner’in eşinden rica ederek bu oyunun metnine ulaştığını, yaşananlar ve oyunun sahnelenme öyküsü ile birlikte 2009 yılında kitaplaştırılmasını sağladığını söyledi.

Oyunda bir şekilde dev bir gösteri timsahı tarafından yutulan ancak ölmeyip timsahın içinde hapis kalan üst düzey devlet memurunun yaşadıkları ve bu olağanüstü duruma karşı çevredeki insanların tepkileri, küçük hesapları ve suskunlukları ele alınmaktaydı. Dostoyevski bu öyküyü 4 yılı hücre 4 yılı da kürek cezası ile geçen hapis yıllarından iki yıl sonra kaleme alır ancak hemen yayınlamaz.  Kendisini de yutan çarlık rejimini timsah ile benzeştirdiği, başını derde sokmamak için bitirmediği ve eksik haliyle bırakıp yıllar sonra 1865 yılında yayınladığı bilinmektedir.

img_3999

Oda başkanımızın teklifi heyecan vericiydi. Hekim örgütü olarak elimiz kolumuz bağlı oturmaktansa Haldun Taner’in Dostoyevski’den uyarlayıp tiyatro metnine dönüştürdüğü “Timsah” isimli oyunu üniversitelerinden ve çalışma ortamlarından uzaklaştırılan meslektaşlarımız ile birlikte okuma tiyatrosu şeklinde sahneleyecektik. Rolleri aramızda paylaşırken bir yandan da yaşananlara böyle bir tepki vermenin cılız kalacağı işe yaramayacağı kaygılarımızı dile getirdik. 1960 ihtilal sonrası ortamının getirdiği olağanüstü şartların Haldun Taner’i fazla dikkat çekmeyecek bir arayışa soktuğunu ve fincancı katırlarını ürkütmemek için çareyi Dostoyevski’nin oyununu Türkçeleştirerek tiyatro oyununa dönüştürmekte bulduğunu, dönemin şartları içinde bunun Haldun Taner’in çaresizliği olduğundan söz ettik. Günümüzün şartlarında ise Haldun Taner kadar yaratıcı olamayıp neredeyse 60 yıl öncesinde üretilmiş bir çözümü gündeme getirmeye çabalamanın ise bizlerin çaresizliği olarak görüleceğini düşünüyorduk. Dahası işe yarayacağından bile pek umutlu değildik.

Yine de ileride “tüm bunlar yaşanırken hiç mi bir şey yapmadınız, oturup seyir mi ettiniz?” sorularına verecek bir yanıtımız olmalı düşüncesinde uzlaşarak yola koyulduk. Bizlerle benzer ruh hali içinde olan ve 12 Eylül döneminde üniversiteden 1402 sayılı yasa ile uzaklaştırılan İBB Şehir Tiyatroları eski müdürü Orhan Alkaya okuma tiyatrosunun yönetmenliğini üstlenince amatörce başladığımız provalar hız kazandı.

Provalar sırasında Dostoyevski’yi tanıma ve yarattığı etkiyi anlayabilme fırsatını da bulduk. Matruşka bilindiği gibi iç içe geçen kadın figürlerinden oluşan tahtadan yapılıp üzeri boyanan yerel Rus figürleri içeren bir tür oyuncaktır. Çok da eski değildir. İlk kez 1890 yılında yapılmıştır. Yani Dostoyevski hiç matruşka görmemiş olsa da eserlerinde ele aldığı kahramanların bir matruşka gibi içini açıp içindeki diğer karakterleri göstermek ve her bir karakterin iyice aydınlatılmadan alttaki karaktere ulaşmanın olası olmadığına da işaret ederek çağdaşı ve takipçisi Sigmund Freud’tan çok daha önce psikanalitik yaklaşımı işaret edebilmiştir. Bu kadar mı? Çok daha fazlasını da yapmış ve aslında matruşkayla ilgilenmek yüzünden çoğumuzun farkında bile olmadığı bir şeyi “matruşkanın boşluklarını” ve o üst üste giydiğimiz kimlik kabukları arasında nasıl akışkan bir ruh haline bürünebileceğimizi de göstermeyi başarmıştı.

Matruşkayla ilk karşılaşma her zaman çarpıcıdır. Size bakan bir çift göz ve eline alıp inceleme isteği uyandıran renkli bir objedir, Matruşka. Formu, renkleri ve içten bakışlarından etkilenip elinize alıp gitmek, bırakmamak, sahiplenmek bile istersiniz. Dostoyevski’nin suç ve ceza kitabındaki karakteri Roskalnikov’un yaptığı gibi bir gören olmasa çalıp götürmeyi bile düşünebilirsiniz. Matruşka birden fazla kişinin oynayabileceği bir oyuncak olmaktan çok, kişinin kendi başına içinde kaybolacağı bir oyun sunmaktadır. Dostoyevski de benzer olarak romanları ve eserleri ile insanları kendine doğru bir yolculuğa çağırmaktadır.

Matruşkayı eline alan bir süre inceledikten sonra içinde bir şeylerin olduğu fark edip araştırmaya başlar, ilk kapağı açıp içinden çıkanının da içinde bir şeyler olabileceği fark edildiğinde merakla son heykelciğe kadar açılır. Her bir matruşkanın içinden bir öncekine benzeyen ancak daha küçük olanı çıkar. Son heykelcik başlangıçtakinin aynısı ancak küçüğüdür. Açmaya çalışsanız da açılmaz. Bir süre sonra elinizde en küçük parça ve ortalığa saçılmış yarım matruşkalar ile şaşkın öylece bakakalırsınız. Sonra hemen herkesin yaptığı matruşkaları tek tek birleştirip sıraya dizmektir. Elinizdeki bir oyuncak olmaktan çıkmış içindeki gizemi ortaya döken bir itiraf gibi önünüze dizilmiştir. Elinizden o en küçük parçayı bırakmadan diğer matruşkalar ile göz göze gelmek değişik bir his, suçluluk duygusu benzeri algı yaratır. Dostoyevski’nin yer altı insanı diye tarif ettiği o ezik, zavallı ve bu eziklik hissini örtmek için üstüne tabaka tabaka kostümler geçirip kendini görünmez kılmaya çalışan, ezikliğinden uzak durmak zorunda hisseden o en küçük parça açığa çıkmıştır. Freud’un dünyaya eksik gelip bakıma muhtaç yaşamak zorunda kalan her canlı gibi kendine yetememenin getirdiği eziklik hissinin ruhsal tabakalar ile örtüldüğü tezi ondan çok daha önce Dostoyevski’nin satır aralarından fışkırır. İnsancıklar adlı eserinde insanın içindeki kimliklerin varlığını ve her birinin açılıp ortaya saçılması ile içe doğru yolculuğun nasıl ıstırap verici olduğunu anlatır. 1864 yılında kaleme aldığı ve tekrar ünlenmesini sağlayan “Yer altından notlar” ise en içteki en küçük, bölünmeyen o ezik yer altı insanını anlattığı romanıdır. Ülke geneline yayılan özgürlük iklimi ve yeniden ünlenmenin verdiği cesaret ile kaleme alıp bıraktığı uzun öyküsü “Timsah” ise 1865 yılında okuyucularıyla buluşur. Bu öyküde en isyan edilesi durumda bile insanların kimlik ve kişiliklerine göre olayı nasıl kabullenebildiklerine ve hatta taşıdıkları sosyal roller arasında akışkan geçişken halde bulunabildiklerine işaret eder. Dostoyevski bize Matruşkanın boşluklarını ve o katı biçimsel kimlik ve kişiliklerimiz arasındaki boşluklarda akışkan geçişken olabilen ürkek korkak sinsi insanı da işaret etmeye çalışmaktadır.

Tüm bunlardan yaklaşık yüzyıl sonra ülkenin içinde olduğu adaletsiz ruh iklimi, timsahın yuttuğu ancak bir şekilde hayatta kalan izole edilmiş o insanlar ve olanları sessizlikle izleyenler Haldun Taner’in çabasıyla tiyatro oyunu olarak gündeme gelir. Yaklaşık 60 yıl sonra ise ülkede hiçbir şey değişmemiş gibi oyun aynı güncelliği ile sahnededir.

resim2

Tiyatro konusunda izleyici olmaktan öte eğitimi olmayan amatör ekiple yola koyulmanın getirdiği zorlukların yanı sıra böyle bir oyunun sahnelenmesi için uygun salon bulunması bile önemli sorun oluşturmaktadır. Küçük katkı ve gayretlerle sorunlar aşılır. 1960 ihtilalının 57. Yılında 27 Mayıs 2017’de Şişli Cemil Candaş Kültür Merkezinde oyunun sahneleneceği bilgisi ile provaların sayı ve sıklığı artar. İyi bir ekip çalışması çıkarma kaygısı performans kaygılarını da depreştirir. Timsahın midesine hapsolmuş pek çok üniversite hocasının meslektaşları ile birlikte nitelikli bir oyun sahneleme çabası ülkenin geneline yayılan olumsuz ruh ikliminin kendi aramızda dağılmasına ve umutların yeşermesine yetmiştir.

Bir işe yarayacağı konusunda hayli kuşkulu başladığımız yolda Dostoyevski ve Haldun Taner umut ışığımız olmuş, korku ve karamsarlığın getirdiği ruh iklimini aşmayı başarmıştık. İnsanlık ve değerlerinin er veya geç adaleti yeniden sağlayacağı inancıyla yeşeren umutlar, doğurduğu heyecan, hazırlığı yapılan oyunun sahneye konmadan bile istenilen amacı fazlasıyla karşıladığını göstermekteydi. Oyunun sahnelenme günü yaklaştıkça artan heyecan, farklı yerlerden gelen yeni sahnelenme teklifleri ile iyice alevlendi. Provayı kaçıranların evde kendi kendine ayna karşısında yaptıkları çalışmalar şakalaşma konusu olurken söylenenlerin yanı sıra ses tonu ve ifade ediş biçiminin iletişimde ne kadar etkili olduğu bir kez daha hatırlandı. Rolünün hakkını vermeye çabalarken kendini kaptırıp iyice havaya giren meslektaşlarımızın ve durumdan muzdarip yakınlarının serzenişleri de cabası.

Oyun günü sabahtan kesintisiz tekrarlanan provalar ile artan heyecan salonun dolup taştığının görülmesi ile doruğa çıktı. Timsahın midesinden ses veren ve dışarıda olup yaşananlara isyan eden vicdan sahibi bir avuç hekim, ürkek ama yürekli çaba ile izleyicilerin karşısına çıkıp sahnede yerini aldı ve kendi gibi umut dolu izleyicileri ile birlikte alkışlar arasında oyun sahnelendi.

Bu satırlar; İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez önderliğinde sahnelenen oyun ve içeriğinden çok ardında yatan anlam ile yıllar sonra bile hatırlanması olası bir çabanın perde arkasını yansıtabilmek için kaleme alınmıştır.

Mehmet UHRİ

Mayıs 2017

En Alttaki Taş

Çarşamba, Nisan 5th, 2017

img_0712

Kızımın sahilde üst üste konmuş taşlara doğru koşturduğunu görünce “dokunma onlara” diye bağırdı, balıkçı. Oltasını bırakıp kızımın üstüne yürüyünce araya girdim. Kızım da korkup arkama saklanmış, olanları anlamaya çalışıyordu. Güneşin henüz yeterince ısıtmadığı kuzey rüzgarı serinliğinin içimize işlediği ılık bahar gününde sahilde yürüyüş yapıyor, midye kabuğu topluyorduk. Sahilde farklı boydaki taşların büyükten küçüğe üst üste dizildiği taş yığını kızımın dikkatini çekmiş ancak saçı sakalı karışmış yanık tenli yaşlı balıkçı kızıma bağırıp üstüne yürümüştü. İlk anda taşların denize atılan bir oltayı işaret etmek için o şekilde dizildiğini düşünmüştüm. Ancak ortalıkta olta da görünmüyordu. Sakin olmasını rica edip kızımın kötü bir niyeti olmadığını söyledim.

- Niyet meselesi değil. İş niyete kalırsa kimin kime ne ettiğinin hiç önemi kalmaz. Onlar kim bilir kimin niyet taşı? Ellemeyin.

- İyi de er veya geç dalgalar onları yıkıp denize katmayacak mı?

- Tamam işte. O iş için konuldu onlar. Denizin işini yapmasını bekliyor.

- Tam anlamadım. Bu taşları siz dizmediyseniz ne için buradalar?

Cevap vermeden birkaç adım geriye gidip oltasını yeniden eline aldı. Hafifçe misinayı yokladı. Makarayı biraz sarıp bana ve kızıma baktı. Kızım yine çekinip arkama gizlendi. “O taşları ben dizmedim. Taşları dizenin dileği büyük olmalı. Niyet edip seçtiği taşları üst üste koyup bırakmış. Bunu yapan, her niyet taşına bir anlam yükler, her bir dileğin birbiri peşi sıra gerçekleşmesi ile alttaki büyük beklentinin gerçekleşeceğine inanır. Dileğin gerçekleşmesi ise dalgaların taşları içine almasına kadar sürer. Taşları dizen, denize bu kadar uzak yerleştirdiğine göre kendince olmayacak bir şey dilemiş olmalı. Yine de bırakalım deniz işini yapsın. Başkasının niyetine bir de biz engel olmayalım istedim. Kızı korkuttum sanırım. Kusura kalma.” dedi. Daha sonra makarayı sarıp oltayı topladı. Yanındaki boş su kovasına bakılırsa av pek bereketli değildi. Rastgele diye yüksek sesle bağırıp oltayı yeniden savurdu. Kızımın tedirginliği geçmiş kenarda mide kabuğu veya çakıl taşı toplamaya başlamıştı. Az önce bulduğumuz mürekkep balığı sırtını ise elinden bırakmamıştı. Balıkçının yanında kalıp biraz lafladım. Doğma büyüme o sahil kasabasından olduğunu, dedelerinin Lozan mübadelesi ile gelip yerleştiğini o gün bugündür buradan pek çıkmadıklarını anlattı. Yakınlardaki zeytin işletmesinden emekli olduktan sonra balık avlayıp vakit geçirdiğini, denizden günlük rızkını çıkarmaya çalıştığından söz etti. Bu arada attığı oltaya gelen irice iki istavrit yüzünü güldürdü. Ayağımızın uğurlu geldiğinden söz etti. Oltayı tekrar savururken birlikte rastgele diye seslendik.

Açıktan geçen ve peşinden gelen martıların çokluğundan bereketli bir avdan döndüğü anlaşılan tek kamaralı küçük balıkçı teknesinin kornasına bizimki el sallayarak yanıt verdi.

- Bakma böyle balığın küçüğüne büyüğüne sevindiğimize, insanı gibi denizinin de bereketi kalmadı. Selam edip iki laf edecek insan da bulamaz olunca ne kahveye gidesi oluyor insanın, ne de çarşıya çıkası. Oltayı savurup denizle hasbıhal etmek daha iyi geliyor.

- Rahatsız etmiyoruz umarım.

- Ne rahatsızlığı? Yine yanlış anladın. İnsanın kendi rahatsız olunca, kafası rahat olmayınca, başkalarından uzak durmalı, hastalık gibi kaygıların da bulaşıcı olacağını bilip haddini bilmeli. Yani sorun kimsede değil, bende.  Az önce taşlar yüzünden küçük kızın kalbini kırdım. Korkuttum. Bak uzak duruyor. Gelip kovada yüzen balıklarla bile oynamıyor.

- Nereden bilelim. Ne niyet taşı biliriz ne de senin o taşlara bekçilik ettiğini. Baştan çekindi tamam ama birazdan gelir yanımıza, dert etme. Sahi o niyet taşlarından sen hiç dizdin mi?

- Seneler önce dizmiştim. Dileğim büyüktü. Babadan kalma evi yıkıp yerine apartman yapmak istiyordum. Hem ev yenilenecek hem de mülk sahibi olacaktım. Müteahhit kat karşılığı yıkalım deyince dileğimin gerçekleşiyor olmasına çok sevinmiş, dizdiğim dilek taşlarının işe yaradığını düşünmüştüm. Ancak rahmetli anam yuvamı yıktırmam diye tutturdu. Baştan çok kavga ettik. Mübadele ile evlerini arkalarında bıraktıkları için yuvasına dokunulsun istemiyordu. “Bir daha yuvamı terk edemem, acıyın bana ve şu evi paylaştığım yuva yapmış kuşlara” diyerek direndi.

- Sonra ne oldu?

- Anamı ikna edemedik. Ev yıkılmadı. Dededen kalma zeytinliği satıp evi onardık. Öfkelenmiştim. Dizdiğim niyet taşlarını kendi elimle dağıttım. Evden ayrılıp işe yakın ev tuttum. Ancak anam haklıydı. Yuva dağıldı mı bir daha o evin, o ailenin bereketi olmuyordu. Anamı dinlemeyip evini yıktıranlardan şimdi burada kimse yaşamıyor. Hepsi bir yerlere gitti. Oradan gelen paranın da kimseye hayrı olmadı. O eski ev aileyi bir arada tuttu, sayesinde uzağa gitmekten korkmadık. Rahmetli dedem okumak için şehre giden torunlarına “dönüp gelecek evi olunca uzaklaşmak zor olmaz, bize bunu bile çok gördüler” diyerek yol harçlığı verirdi. Meğer yıkılsın istediğim o köhne ev bizi bir arada ve burada tutarmış. O günden sonra  bir daha niyet edip taş toplamadım. Yine de niyet edenin dizdiği taşlara da dokunup vebal altına girmeyi pek doğru bulmam. O yüzden ürküttüm küçük kızı.

Savurduğu olta ile denizden iki istavrit daha aldı. Kızımın meraklı bakışları altında oltadan çıkarıp kovaya bıraktım. Bizimki oltayı tekrar savururken göz ucuyla kızımı işaret etti. Kızım kovada yüzen balıkların yanına eğilmiş onlarla konuşuyordu.

img2-2

Güneşin bulutun ardına girmesi, denizden gelen esintinin giderek sertleşmesi ile daha fazla orada duramayacağımızı anladık. “Söylediklerine bakılırsa ne dilesen veya neye niyet etsen de evine dokunmayacaksın, öyle mi?” diye sordum. Eliyle arkamızdaki yamacı işaret etti. Dikkatli bakınca budanmış ağaçları gösterdiğini anladım. “Bak belediye geldi tüm ağaçları budadı ve üzerinde kuş yuvası olanına dokunmadı. Kuş yuvası bile olsa yuvaya dokunmanın uğursuzluğunu herkes bilir. Dileklerini taşa okuyup üst üste dizsen de en alttaki taşın yuvan olduğunu unutmayacaksın. Ona dokunmayacaksın. Kız üşüdü, hadi gidin artık” dedi. Kızımla birlikte rastgele diyerek yanından uzaklaştık.

Seneler sonra tekrar o küçük sahil kasabasına gittiğimde o günü ve balıkçıyla konuşmamızı hatırladım. Kasaba büyümüş pek çok eski ev yerini “peynir kalıbına” benzeyen beton binalara bırakmıştı. Eskiden kalan bir kaç ev ise hayli viran halde olsa da içindekilerle birlikte ayakta kalmayı başarmıştı. Balıkçı barınağı büyümüş marinaya dönüşmüştü. Hafiften yağmur yağıyordu. Sahilde kimse yoktu. Kumsalın bir ucunda hafifçe yan yatmış dizili taşları görünce ister istemez gülümsedim. Kimin dizdiği meçhul olsa da niyet yola çıkmıştı.

Mehmet Uhri

Not:  Bu anlatı, Trilyeli Hasan Özata’ya saygıyla ithaf olunmuştur.

Hayatın Acemisi

Perşembe, Mart 9th, 2017

img_1509

Hastanede mesai bitmek üzereydi. Bir hışım odama girip “o çiçekçiyi bulmamız gerekiyor, hem de hemen” diye söylendi. Çocukluk arkadaşımdı. İlkokula beraber başlamıştık. Zaman içinde farklı yerlere savrulsak da birbirimizi unutmamıştık. Abisinin vefatından beri görüşmemiştik. Cebinden çıkardığı üzerinde ismi yazılı zarfı uzatıp “abim ölmeden önce bunu yazıp bırakmış. Odasını boşaltırken tesadüfen çekmecesinde buldum.” dedi.  Mektuptan çıkan kâğıtta el yazısıyla “O çiçekçiyi bul, vereceği çiçeği mezarıma dik. Dedemin mendilini de gövdesine sar. Parası ödendi.” yazıyordu. Yazılanlardan bir şey anlamadığımı fark edince “o gece hastanede aynı odayı paylaştığımız çiçekçi olmalı, sen de vardın. Hatırlamalısın. Hatta onun bir yerlerde adres veya telefon numarası da olmalı. O çiçekçiyi bulmalıyız” diye üsteledi.

Yavaş yavaş hatırlamaya başlıyordum.

Yıllar sonra karşıma çıkmış kendinden yaşça hayli büyük abisinin rahatsızlığının ciddi olduğunu söyleyip yardım istemişti. Hastalığı hayli ilerlemişti. Tıbbi çabalara beklenen yanıt alınamamış ve tedavi gördüğü hastane son günlerini evinde geçirmesi için taburcu etmişti. Ev ortamında bakımın zor olacağı endişesiyle bir süre daha hastane ortamında kalması için ricacı olmuştu. Görev yaptığım hastanede bir süre yatırılmasını ve destek tedavi verilmesini sağlamıştım. Hastanemizde kalan abisine arkadaşım refakat ediyor geceleri de yanında kalıyordu. İşte o hastane günlerinden biri nöbetime denk gelmiş gece yarısına doğru yanlarına uğrayıp bir süre konuşmuştuk. Hastamız odayı yaşlıca bir beyefendi ile paylaşıyordu.

Hastalığını ve durumun ciddiyetini biliyordu. Sesimi çıkarmadan bir süre onlarla oturdum. Bir ara hastamız bana doğru elini uzatıp pencereye gitmek istediğini söyleyip yardım istedi. Kardeşi araya girmeye çalışsa da hastamız bunu benim yapmamda ısrarcı oldu. Kardeşi hastamızın her gece dışarının soğuk olmasına aldırmadan pencereyi açıp bir süre kafasını dışarı uzattığını odada yatan diğer hastanın ise içerinin düşen sıcaklığı nedeniyle rahatsız olduğunu ancak inatla bunu yapmayı sürdürdüğünü anlattı. Hastamız pencereyi açıp yağan sulu kara aldırmadan bir süre kafasını dışarıda tuttu. Daha fazla üşümemesi için araya girip pencereyi kapattım. Diğer yatakta yatan yaşlı beyefendi ise üşümemek için çoktan yorganın altına girip iyice sarınmıştı. Arkadaşıma bunu neden yaptığını sordum cevap vermeyip abisinin yanıtlamasını bekledi. Hastamız yatağına oturup elimi bıraktı. Kafasını önüne eğdi.

-        Her gün biraz daha eksiliyorum. Bedenimin bu dünyaya tutunamadığının farkındayım ancak düşüncelerim öyle değil. Onlar hiç eksilmedi. Anılar, hisler, fikirler, sorular, yaşanmış yaşanmamış ne varsa hepsi kafamın içinde dönüp duruyor. Onlar eksilmiyor.

-      Onlardan kurtulmak mı istiyorsunuz?

-      Pek sayılmaz. Benimki daha çok bir endişe. Küçüklüğümde dedemin vefatından sonra babama insan ölünce düşüncelere ne oluyor diye sormuştum. Çünkü dedem benimle konuşur hayata dair hep bir şeyler anlatır, vakit geçirir, ilgilenirdi. Söylediklerini pek anlamasam da dedemi çok severdim. Babam ise deden gitmeden düşüncelerini senin için rüzgâra savurdu, rüzgârı iyi dinlersen anlattıklarını işitebilirsin diyerek beni avutmuştu. O günden beri hep rüzgârı dinlerim.

-      Pencereyi açıp rüzgârı mı dinliyorsunuz?

-      Keşke öyle olsaydı. Sıranın bana geldiğini düşünüyor ara sıra kafamı dışarı çıkarıp düşüncelerimi rüzgâra savuruyorum.

-      İşe yarıyor mu?

-      Sanırım hayır. Ama hiçbir şey yapmamaktan iyi olduğunu düşünüyorum. Düşüncelerimi yanıma alıp götüremediğime göre gidebildiği neresi varsa gitsin istiyorum. Dindar olmasam da inançlı biri sayılırım ancak isyan etmeden duramıyorum.

O ana kadar sesi çıkmadan bizleri izleyen diğer hasta, pencerenin kapatılmasıyla içerinin tekrar ısınmasını fırsat bilip yorganı üzerinden atıp yatağında doğruldu. Gözlüklerini ve elindeki gazeteyi etajerin üstüne bıraktı.  Bizlere dönüp “ona buna isyan etmekle zaman yitirmeyip içinden geçip gitmekte olduğumuz hayatı görmeye çalışsaydınız böyle gereksiz konuları dert etmeyecektiniz” gibi bir laf etti. Arkadaşım araya girip “isyan etmeyip de ne yapacaktık? Hem bundan size ne?” diye yanıt verince ortalık az öncekinden de beter soğuyuverdi.  Odada gerginlik tırmanmadan araya girmek istesem de abisi elini kaldırıp bizlere engel oldu. “Açıklamasını bekleyelim” dedi. Hep birlikte yatağında oturan yaşlı adama baktık.

-      Kızmayın hemen. Gerçi ben de gençken böyle çabuk parlardım. Hiç istemem ama siz de en sevdiklerinizi kaybederseniz beni anlarsınız. Önce oğlumu sonra eşimi toprağa verdim. Ben de inançlı biriydim, isyan etmemek için çok uğraştım. Onca yaşam tecrübeme rağmen hayatın acemisi olduğumu üstte olup toprak atarken fark ettim. Yaşamanın zor, ölmenin ne kadar kolay olduğunu gördüm.

-      Peki ya sonra?

-      Peki ya sonra… İşte sorun burada. İnandığım ne varsa bana hep sonra olacaklar konusunda yön gösteriyordu. Yaşanan ne varsa hepsi ölümden sonraya kadar uzanan “peki ya sonra?” sorusunun içinde paketlenip sana sunuluyordu. Hayat yanan bir mum gibi akıp giderken bile sizin az önce yaptığınız gibi sonrayı sorgularken buldum kendimi. Hâlbuki her şey olup bitmişti. Onları orada bırakıp sonrasızlığın içine düşmüştüm. Onca anı, yaşanmışlık, düş ve düşünceler ile buradayım, üstelik onları rüzgâra savursam da ulaşmasını düşleyeceğim pek kimse kalmadı. Diyeceğim eksilen beden değil, ömrümüz. Dahası camı açıp savurdukların da senin değil. İnanma bunlara.

Az önceki soğuk havadan eser kalmamış odaya derin bir sessizlik çökmüştü. Hastamız ise biraz olsun anlaşılmış olmanın verdiği cesaret ile hayat diye bize sunulanın kimlikler ve rollerden başka bir şey olmadığını anlatarak sürdürdü konuşmasını.

-      Bize sunulan kimlik ve o kimliğin gerektirdiği rolü başarıyla oynarsak mutlu bir hayatımızın olacağına inandırılmışız. Rolümüze ve kimliğimize itiraz etmek aklımıza bile gelmemiş. İtiraz edenlere de hep kötü gözle bakıp rahatsız olmuşuz. Başarısız biri olduğumu söyleyemem, rollerimin hakkını verdiğimi düşünüyorum. İyi bir baba iyi bir vatandaş ve eş olduğumu biliyorum. Ama bunlar beni mutlu etmeye yetmiyor. Birilerinin “aferin” demesini bekleyerek koca bir ömür geçirdim. Hepsi oyunmuş. Acemisi olduğum hayat oyunu ise hasta olup kendinle, hastalığınla ve kendi gerçeğinle yüzleştiğinde başlıyormuş. Orada, daha önce başarıyla oynadığını sandığın roller hiç işe yaramıyor.

Bir suskunluk anında araya girip “iyi de bunun bir çaresi yok mu?” diye sordum. Bu soruyu kendine sorup durduğunu tatminkâr bir yanıt bulamadığını herkesin kendi yanıtını araması gerektiğinden söz etti. Emekli olup pek göz önünde olmayan bir yerde evinin altındaki küçük dükkânı tutup çiçekçiliğe başladığından zamanının büyük kısmını dükkânda geçirdiğinden, orada kendi seçtiği ve giderek acemisi olmadığı bir hayat bulduğunu anlattı.

-      Çiçekçi dükkânlarını bilirsiniz, hep birbirine benzer. Önde çiçekler ardında hep gölgede bir çiçekçi olur. Giren çıkan çiçeklere bakmaktan sizi görmez. Görse de çok umursamaz. Yani bir rol yapmanıza gerek yoktur. Kendi olmanız yeter.

-      Neden özellikle çiçekçi dükkânı?

-      Çiçekçi dükkânlarının, bu kadar saçma kurgulanmış, kimliklere ve rollere bulanmış, baskılanmış olmasına karşın hayatın inatla sızmaya çalıştığı, kendini görünür kıldığı yerlerden olduğunu düşünüyorum.  Önemi ve maddi değeri anlamsız olmasına karşın çiçekler içimizdeki bir şeylere dokunur. O yüzden hastane önlerinde hep bir çiçekçi bulunur. Dükkâna gelenler geçici bile olsa birine çiçek götürüp onun hayatına gerçek anlamda dokunmanın, rol yapmadan gerçek bir şeyler yapmanın telaşı ve hafif suçluluk duygusuyla gelirler. Orada ne kimlik, ne rol işlemez. Acemice de olsa kendi oluverirler. Gerçi rol icabı çiçekçiye girenler de az değil ama yine de bana iyi geldiğini düşünüyorum. Orada inandığım inanmadığım ne varsa unutuyor sadece kendim oluveriyorum.

Gece ilerlemişti. Arayanlar yüzünden çok istememe karşın odada yanlarında kalamadım. Onları orada öyle bırakıp çıktım. Sabaha karşı uğradığımda hastalarımızı derin uykuda buldum. Arkadaşım uyumamıştı. Koridora çıkıp hemşire odasında sabahın taze çayından ikram ettim. Geceki muhabbetin abisine iyi geldiğini, çoktandır bu kadar kesintisiz uyumamış olduğunu söyledi. Bir süre daha zaman geçirip odaya döndüğümüzde hastamız yeni uyanıyordu. Yaşlı beyefendi ise henüz uyanmamıştı. Hastamız kardeşine ve bana bakıp elimi tuttu. “Dün gece güzel rüyalar gördüm. En son hatırladığım bir gül bahçesinin kenarındaydım. Kuşlar şakıyordu. Daha önce sesli rüya gördüğümü hatırlamıyorum. Ne ilaç verdiyseniz iyi geldi, yine ondan verin.” dedi.

Hastamızı ve o ihtiyar çiçekçiyi bir daha görmedim. Bir süre sonra gelen mesaj ile abisinin kaybedildiğini öğrendim. Cenaze sırasında da konuşmadık.

Abisinin vefatının üzerinden bir yıldan fazla geçmişti. Bir hışım odama gelip benden o gece odayı paylaştıkları ihtiyar çiçekçiyi bulmamı istiyordu. İlk anda bulamayacağımdan endişe etsem de eski nöbet listelerinden nöbetçi olduğum günü ve o gün serviste yatan hasta listesine ulaşıp kısa sürede hastanın kimlik bilgilerine ulaştık. Telefon numarası yoktu. Adresin bile doğruluğundan emin değildik. Birlikte elimizdeki adrese gittik ve çiçekçi dükkânını bulduk. Ancak kapalıydı. İçeride birkaç saksıdan başka bir şey kalmamıştı. Sağa sola sorduk bir yerlere telefon açtılar, bekledik. Az sonra üniversite öğrencisi olduğunu ve hastamızın evinde oda kiralayıp onunla birlikte yaşadığını söyleyen gençten bir delikanlı çıktı geldi. Uzun süredir rahatsız olduğunu, çiçekçi dükkânını kapatıp daha iyi bakılabilmek için akrabalarının yanına Bursa’ya gittiğini anlattı. Omuzlarımız düşmüştü. Arkadaşım son bir umut cebindeki mektubu gösterip bu konu hakkında bilgisi olup olmadığını sordu. Delikanlı dükkânı açıp içeriye girdi. Kenarda duran konserve tenekesine gömülmüş gül fidanı ile geri geldi. “Ustam gitmeden önce bunu bana emanet etmiş, üstüne de zarftaki o ismi yazmıştı.” Diyerek bize uzattı. Teşekkür edip borcumuzu sorduk. Ücreti ödendi notu düşüldüğünü gösterip borcumuzun olmadığını söyledi.

img_1507

Dönüş yolunda ikimiz de konuşmadık. Hüzünlenmiştik. Ara ara elimizdeki fidana baktık. Beni hastaneye bırakırken sarılıp teşekkür etti. “Gitmem gerekiyor. Vasiyeti yerine getirmeliyim” diyerek uzaklaştı. Birkaç gün sonra arkadaşımdan vasiyetin gerçekleştiğine dair bir fotoğraf ve “Acemisi olsak da aynı hayatın içinden geçiyoruz, iyi ki varsın.” mesajı geldi.

Mehmet Uhri

Not: Bu öykü Türk Tabipleri Birliği Ankara Tabip Odası tarafından 14 Mart Tıp haftası etkinlikleri kapsamında her yıl düzenlenen öykü yarışmasında 2017 yılında üçüncülük ödülü almıştır.

Yarım Kalan Bulmaca

Çarşamba, Kasım 16th, 2016

19-yarim-kalan-bulmaca

Hanımefendinin ilerlemiş yaşının yanı sıra hastalığının da son aşamasına gelinmişti. Destek tedavisi dışında tıbben yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Durumun farkındaydı. Kabullenmiş görünüyordu. O sabah hasta yatağında doğrulup gece iyi uyuyamadığından, sıkıntılı rüyalar gördüğünden yakınıp ilaçlarının değiştirilmesini istedi. Hemşire hanımın başucuna bıraktığı ilaçları o sabah içmemişti. İlaçlarına baktığımı görünce başını öne eğdi sonra eliyle ilaçlarını işaret etti.

- İlaç dediğin içinde ne olduğunu bilmediğin, yuttuğunda iyileşme umudunu da beraberinde aldığına inandığın bir şey olmalı.

- O kadar basit değil ama bir açıdan haklısınız.

- İşte, benim bu ilaçlardan umudum kalmadı. Onları içmeme karşın kendimi daha iyi hissetmiyorum. Her geçen gün bir önceki günü aratıyor. O yüzden ilaçlarımı değiştirmenizi, yeni ilaçlarla birlikte umutlarımın tazelenmesini istiyorum. Bana yardımcı olacaksınız değil mi?

Yüzünde ilerlemiş hastalığın izleri iyice belirginleşmişti. Gözleri ferini yitirmiş rengi soluktu. İleri derecede zayıflamıştı. Tedavisini gözden geçirip ilaçlarını değiştireceğimi yeni ilaçların daha iyi geleceğini söyledim. Hafifçe tebessüm edip teşekkür etti. Geceliğinin cebinden çıkardığı kâğıdı uzattı. “Bu çile daha ne kadar sürer bilmiyorum ama sona yaklaştığımı hissediyorum. Günü geldiğinde beni son yolculuğumda yalnız bırakmak istemeyecek birini arayıp haber vermenizi istiyorum. Ama sizden rica ediyorum şimdi değil, günü geldiğinde” dedi. Kâğıtta bir isim ve telefon numarası yazıyordu.

Birkaç gün sonra hastamızın durumu ağırlaşıp yoğun bakıma alınca verdiği numarayı arayıp haber verdim. Kısa süre sonra hallerinden hayli varlıklı oldukları anlaşılan orta yaşlı hanım ve kocası hastaneye gelip hastamızı görmek istediler. Yoğun bakım şartlarında kısa ziyaret izni alan hanımefendi hastamızın yanına ilişti. Tuttuğu elini öpüp yanağına dokundururken sessizce ağlamaya başladı. Bir süre öylece kaldı. Hastamız zorlukla gözlerini açıp gelen hanımı karşısında görünce yüzü aydınlandı. “Daha zamanı gelmedi, kuzucuk. Erken haber vermişler sana, evine git dinlen, yorulma buralarda” dedi. Diğeri cevap vermedi. Yanaklarından gözyaşı süzülüyor ve gülümsüyordu. Hastamız tekrar uykuyu daldı. Ziyareti sonlandırıp dışarı çıktık. Kocasıyla birlikte odama davet ettim. Bir süre sonra sakinleşip bu güne kadar neden haber vermediğimi sordular. Durumu açıkladım. Hanımefendi kocasına sarılarak “Yine beni korumuş, üzülmemi sıkılmamı istememiş” diye tekrar ağlamaya başladı. Akraba olduklarını düşünüp yakınlık derecesini sorunca hastamızın gelen hanımefendiyi doğumundan itibaren büyütüp yetiştiren bakıcısı olduğunu öğrendim. Doğduğu gün yatılı bakıcı olarak işe alınmış üniversite eğitimi için yurt dışına gidene kadar hiç ayrılmamışlardı.

- Beni o büyüttü. Hem annem oldu hem babam. Varlıklı ama sorunlu, çok çalışan bir anne babanın elinde büyüdüm. Onlar hep meşguldü, aradığım zaman onlara ulaşma olanağı genellikle olmazdı. Onların zamanı uygun olduğu zaman ise ben genellikle uyumuş olurdum. İşte bu ortamda onların uzaklığını hiç hissettirmedi bana. Ben onun kuzusuydum. Kimi kimsesi var mıydı hiç bilmezdim. O hep yanımdaydı.

- Sonra ne oldu? Aramadınız mı?

- Nasıl desem? Üniversiteden sonra işe başladım, evlendim. Çok şey değişti hayatımda. Onun eksikliğini çocuğum olduğunda anladım. Çalışma hayatıma ara verip onun beni sevip bana baktığı gibi çocuğumu büyütmeye özen gösterdim. Bir ara ulaşmayı denedim ama bulamadım. Ayrılırken arkama bakmamamı her zaman yakınındaymışım gibi yaşamamı öğütlemiş “beni aramaya kalkma, günü gelince ben seni ararım” demişti.

Bu sözlerden sonra gözyaşlarını tutamadı. Kocası teselli etmek için sarılınca omuzlarını silkip doğruldu.

- Hiç sesi çıkmazdı. Evimizdeki cam eşyalardan biri gibiydi. Baktığında görünmeyen ama her zaman işlevi olan bir cam eşyaydı, sanki. Annem ve babamın yanında görünmez olurdu. Bir tek bana görünür o kocaman ve sessiz evin içini sevgisiyle doldururdu. İnsanları sevmeyi ondan öğrendim. Şimdi orada öylece yalnız yatıyor. İyi görünmüyor. Yapabilecek bir şey yok mu?

- Durumu hayli ciddi. Tıbben elimizden geleni yaptık. Ancak hastalık iç organlarına yayılmış durumda. Yanında olup elini tutmanız ona bu zor döneminde iyi gelecektir sanırım.

O gece ve ilerleyen günlerde hanımefendi hep hastanemizdeydi. Kocası da boş durmamış başka hastanelerden getirdiği hekimlerin görüşlerine başvurulmuştu. Hastamızın bilinci ara sıra bulanıklaşıyor ağrıları yüzünden uyutmak zorunda kalıyorduk. Hanımefendi ise gün boyu yanında oturup ona kitap okuyordu. Hastamızın onu duymuyor olabileceğini söyleyince kitap okumayı sürdürmek istediğini bunun kendine iyi geldiği yanıtını verdi. Ertesi gün hastamız bir ara gözlerini açıp sevgili kuzusunu yanında görünce yüzü yine aydınlandı. Bana dönüp “Bu kez gördüğüm rüya çok güzeldi. Güzel sesler, anlamlı sözlerden oluşan bir denizde yüzüyordum. Ilık bir rüzgâr esiyordu. Verdiğiniz ilaçlar daha iyi geldi sanki doktor bey” dedi. Sonra kuzusuna dönüp sevgi dolu gözlerle baktı. “Ben olabildiğim kadar  iyiyim, git dinlen, yorulma buralarda. Çocuğunu yalnız bırakma” dedi. Elime uzanmaya çalıştı. Yatağında doğrulmak istedi.

- Size sözünü ettiğim o sıkıntılı rüyalarımda hastane koridorlarını aşıp uçuyor, kalabalığa karışıyorum. Sonra kendimi o kalabalıklarda hapsolmuş hissediyordum. Kalabalıklar beni boğuyor gibiydi. Uyandığımda ise yine o lanet hastalığım ile birlikte kendim oluyordum. Kâbus işte, nereye kaçsan olmuyor. Gençliğimde kendime güvenirdim. Çabalayarak bir şeyleri değiştirebileceğime inanırdım. İnsana kendini hatırlattığı için hastalıkları severdim. Sonuçta iyileşip yine o kalabalıklara dönecektim nasıl olsa.

- Şimdi durum çok farklı sanırım.

- Hastalık böylesine amansız olunca kendinden kaçamıyorsun. O seni seven kalabalıkların gücü de seni tutmaya yetmiyor. Bir yandan da zaman akıp gidiyor. Kâbustan beter.

Kuzusuyla yine göz göze geldiler. Hanımefendi sarılıp hastamızın saçlarını okşadı. Bizimki “bulmaca oyunumuzu unutmadın değil mi? Oyunu artık sen sürdüreceksin. Biliyorsun insanların buna ihtiyacı var” dedi.

Birkaç gün sonra organ yetmezlikleri ile hastamızın durumu daha da ağırlaştı. Hastane çalışanlarına teşekkür için yayınlanan gazete ilanı dışında geride bir şey bırakmadan aramızdan ayrıldı. Hanımefendi ve eşi hastaneden ayrılırken teşekkür için odama uğradıklarında “ merakımı mazur görün ama şu bulmaca oyunu nedir?” diye sordum. Hanımefendi çantasından çıkardığı bir kısmı çözülüp bırakılmış gazetelerin bulmaca eklerini gösterdi.

- İkimizin sessizce oynadığı bir oyundu bu. Genç kızlığımda birlikte gezer, pastanelere oturur ve bunun gibi yarısı çözülmüş bulmacaları kalem ile birlikte masalara bırakırdık. Gelenler masalarında yarısı çözülmüş bulmaca bulur ve genellikle tamamlamaya çalışırdı.

- Niçin yapardınız bunu?

- İnsanların çözememekten korktukları için bulmacaya hiç başlamadıklarını, yarım bırakılmış bulmacaların ise ilk sahibine ait olduğu düşünülüp korkusuzca çözülebileceğini, o sayede insanların kendine güven duyabileceklerini öğretmişti bana. “İnsanları ayakta tutan güven duygusudur. Bu kalabalıklar insanı güvensiz yapıyor. Onlara yardımcı olmalıyız” derdi.

Tekrar teşekkür etti. Çantasından çıkardığı yarısı çözülmüş bir kısım bulmacayı masama bırakıp “Oyunu öğrendiniz. Bunları ne yapacağınıza kendiniz karar verin” dedi. Kocasının koluna girip ağır adımlarla odadan çıkıp gittiler.

Dr. Mehmet Uhri

Pentimento

Cumartesi, Eylül 3rd, 2016

img_0930

Yorucu ve yoğun geçen bir haftanın son günüydü. Hastanede mesai sona ermek üzereydi. Berbat bir hafta sonu trafiğinin beni beklediğini düşünüyor elimdeki işleri toparlayıp çıkmaya hazırlanıyordum. Odamın kapısında iyi giyimli yaşlıca bir beyefendi belirdi. Sıkça karşılaştığımız üzere yine sorularına tatminkâr yanıt bekleyen hasta veya hasta yakınlarından biri olduğunu düşündüm. O ise eşikte durup saygıyla “Girebilir miyim? Size bir emanet teslim etmem gerekiyor” dedi ve izin vermemi bekledi. Elindeki paketi masamın üstüne bıraktı. Oturmasını rica edip paketi açtım. Küçük yağlı boya tablo ile bir süre bakıştık. “ Bu güzel ve anlamlı resim için kime teşekkür etmem gerekiyor? “diye sordum. Kafasını kaldırmadan kederli bir ifadeyle “Rahmetli kardeşim, bunu size götürüp teslim etmemi vasiyet etmişti.” Diye yanıtladı.

Daha sonra kendini tanıttı. Kardeşinin uzun süren hastalığı boyunca sık sık hastaneye yatırılmak zorunda kaldığını, bu yatışlar sırasında pek çok anısının olduğunu en çok da benden söz ettiğini, bu tabloyu da benim için ayırdığını söyledi.

Hastamızı unutmam mümkün değildi. Erken yaşta çok yıpranmış bedenle beklentilerden fazla yaşatmayı başarmış olsak da genç sayılabilecek yaş için üzücü bir kayıptı. Zor ve sıra dışı biriydi. Abisi olduğundan söz ettiğini ancak tanıştığımızı hatırlamadığımı dile getirince hastaneye hiç gelmediğini, hep yurt dışında olduğunu vurguladı. Mesainin bitmiş olduğunun farkındaydı. Gitmek için izin istedi. Berbat bir trafiğin beni beklediğini, çıkmak için acele etmediğimi, bir yorgunluk kahve içmek istediğimi eşlik ederse memnun olacağını söyledim. Geri çevirmedi. Kahveyi hazırlarken “Hastamız sizden gururla söz eder, abisinin başarılarıyla övünürdü” dedim.

- Ben ise kardeşimden utanır, kimse bilsin istemezdim. Siz de biliyorsunuz yaşadığı “bohem” hayat onun tercihiydi. Aile ve toplum değerlerine sıkı sıkı bağlı muhafazakâr sayılabilecek annem ve babam için de büyük hayal kırıklığıydı. Okul hayatı da seçtiği meslek ve sonrasında da hep sıra dışı olmuştu. Toplum ve değerlerini takmaz istediği gibi hoyrat ve özgür yaşamaya çalışır kimseyle anlaşamazdı. Kim bilir size de ne zorluklar yaşatmıştır?

- Zor biri olduğunu kabul ediyorum ancak tanımaya değer olduğunu hiç abartmadan söyleyebilirim. Ondan hayata ve sanata dair çok şey öğrendiğimi de itiraf etmeliyim. Haberim olsaydı cenazesine katılmak isterdim.

- Biliyorum. Kardeşim de öyle söyleyip, vakit gelip yolculuk başladığında özellikle size haber vermemem konusunda beni uyardı. İşinin hakkını verip ölümle mücadele eden hekimlerin cenaze törenlerinden pek haz etmediklerini, yenilmişlik hissi verdiğini söyleyip anlayış göstermemi istedi.

- Bu konuyu da konuşmuştuk. Gönderdiği resmin üzerinde yazdığı gibi bizlere “şövalye” derdi. Onun gözünde doktorlar kimseye boyun eğmeden ölüm ile savaşmaya ant içmiş kahraman şövalyelerdi.

Kahveyi hazırlayıp fincanlara dökerken odayı kaplayan çekici kahve kokusu koridora ulaşmıştı. Kokuyu alıp kapıdan kafasını uzatan bir meslektaşım ısrar etmeme karşın çocuğunu okuldan alması gerektiğini hatırlatıp eşlik edemediği için üzgün olduğunu söyledi.

Hastamız gençliğinde alkol ve madde bağımlılığı nedeniyle birkaç kez tedavi görmüş hızlı yaşayıp kendini genç yaşta tüketmişti. Pek çok kez hastanemize yatırılmış ve çoklu organ yetersizliği nedeniyle zor günler geçirmişti. Sanırım bir üst merkezde karaciğer nakli de olmuş ancak gidişat pek değişmemişti. Kahvelerimizi yudumlarken gönderdiği resmi inceliyordum. Hastamızın abisi biraz da utanarak “bana kardeşimi anlatmanızı isteyebilir miyim? Hep uzaktık ve tanımak için hiç çaba harcamadığımı onu kaybettikten sonra fark ettim.” Dedi.

- Dedim ya sıra dışıydı. Tanışmamız da öyle oldu. Gecenin bir saati hastaneyi terk et, pijamalarla sokağa düş. Polisler şüphelenip yakalayıp getirmese biz kaçtığını bile fark etmeyecektik. Hastaneden gitmek isteyip sağlık sorunları yüzünden izin koparamayınca kaçmaya yeltenmiş polisler de sapık zannedip içeri atmaya kalkmıştı. Üzerinde kimlik de olmayınca polisleri hastamız olduğuna ikna etmekte hayli zorlanmıştık. Sonuçta ne yapıp edip o gece hasta haliyle imza verip evinin yolunu tutmuştu. Yalnız yaşadığını ve pek de düzenli ev hayatı olmadığını birkaç gün sonra Hızır acil ambulansıyla karaciğer komasında gelince anlamış bir daha kendi isteği ile bile olsa hastaneyi terk etmesine izin vermemiştik. Onun da gözü korkmuş bir daha öyle işlere kalkışmamıştı.

- Başka?

- Hastaları bahçede etrafına toplayıp hepsiyle sosyokültürel seviyesine göre muhabbet etmeyi başarırdı. Hayat adamıydı. Hatırladığım kadarıyla ailesinin ısrarı ve dayatması ile mimarlık okumuş ama hiç mimar olarak çalışmamıştı. Resim yapmaya merak sardığından ancak yeteneğinin olmadığını anlayıp hayal kırıklığı içinde bıraktığından, alkole de o dönemde başladığından söz etmişti. Yine anlattığına göre sanat eleştirmenliği yapıp orada burada yazdığı yazılar nedeniyle sanat camiasından hatırı sayılır düşman edinmişti.

- Herkesin gölgeye saklanıp ışıktan kaçtığı, görünmemeye çalıştığı bir ülkede elinde fener ve aynayla dolaşırsan ne bekliyorsun ki?

- Evet, hatırladım rahmetli de öyle demişti. “Bu topraklar ışıktan kaçanların, gövdesi küçük gölgesi büyük insanların ülkesi. Herkes kendinde eksik veya hatalı bir şeyler olduğunu biliyor ve görünsün istemiyor, kendileri bile aynaya bakmaktan korkuyor” demişti. Bu konuyu bir nöbet akşamı hastane bahçesinde mangalda balık pişirirken konuştuğumuzu hatırlıyorum. Oda arkadaşlarını alıp bahçede mangal yakmışlar, nöbetçi şef olan beni de davet edip akılları sıra idari onay almayı planlamışlardı. Rezalet büyümeden veya bir yerler yanmadan hızlıca işi halledip pişirilen balıkları ekmek arası yapmış ve bahçenin kuytu bir yerinde muhabbetle yemiştik. Bu kez oda arkadaşı bir balıkçıydı ve balıkları o getirtmişti. Bizimki balıkçıyı konuşturup ara sıra kızdıracak laflar ediyor balıkçılığın ağ açıp beklemekten ibaret pasif bir iş olduğunu söyleyip “Yaptığınız iş değil ki, balıkların alıklıkları olmasa zor yakalarsınız” diyerek dalga geçiyordu. Balıkçı ise “her balık kendi ağını arar, hayat bunu gerektirir. Sen de ben de düştüğümüz bu ağda sonumuzu biliyoruz. Eğlen bakalım nereye kadar?” diye öfkeli bir yanıt vermiş herkesi susturmuştu.

img_0929

Kahvesini bitirmek için acele etmiyor bir yandan da “sizi geç bıraktırmıyorum umarım?” diye sormadan edemiyordu. Rahmetlinin sanat eleştirmenliğini bıraktıktan sonra topladığı resimleri müzayedelerde satarak geçimini sürdürdüğünü ancak geriye pek bir şey bırakmadığını söyledi.

- Kardeşim benden nasıl söz ederdi? Anlatır mıydı?

- Dedim ya sizi gururla anlatırdı. Okumuş ailelerin ilk çocukları gibi özenle yetiştirilmiş iyi terbiye verilmiş olduğunuzu, başarıyla okuyup ailenin gururu olduğunuzu söylerdi. İkinci çocuk olunca anne ve babanın azalan enerjisi ve hevesi yüzünden daha özgür kalabildiğini ancak bunun da hep sorun olduğundan yakınırdı. Bir keresinde kesip sakladığı sizinle ilgili bir gazete haber kupürünü cüzdanından çıkarıp gururla göstermişti. Yine de ailesinin istediği kişi olmak uğruna kendi olamadığınızdan söz edip “bunu ona anlatmaya çalıştım ama dinlemek istemedi” demişti.

Bu sözlere uzun süre yanıt vermedi. Hüzünlenmişti. Ağzından belli belirsiz bir sözcük çıktı; “Pentimento”

- Pentimento mu? Evet, bunu hastanede sıkça dile getirirdi. Yağlı boya ile uğraşan ressamların başlayıp vazgeçtikleri resimlerin üzerini boyayıp aynı tuvali başka bir resim yapmak için kullandıktan yıllar sonra boyanın kuruyup incelmesiyle alttaki resme ait görsellerin yeni resmin içinden görünür hale gelmesi olduğunu ondan öğrendik. Bizim için zor hastaydı. Yakınmaları ile ilgili bulguları onca araştırmaya karşın tek bir hastalık adı altında toplayamamıştık. O ise boşuna araştırdığımızı, hasta olmadığını tüm bunların pentimento olduğunu vurgulardı. Başlangıçta kulak asmadık ama sonuçta o haklı çıktı. Geçmişte kalan ve üstünü örtmek istediği pişmanlık ve vazgeçişler bedeninden ve ruhundan pentimento gibi görünür hale geliyordu.

- Bu konuyu onunla hiç konuşmamıştık. Onu kaybetmeden birkaç gün önce çocukluğumda yaptığım bir resmi saklamış olduğunu söyleyip çıkarıp bana verdi. Kuru boya ile bir yarış arabası çizmiştim. Babam hiç beğenmemiş ve sildirip üzerine onun beğeneceği bir resim çizmek zorunda kalmıştım.  Resmin içinde hayal meyal o yarış arabasının silinmiş izleri seçilebiliyordu. “Bu da senin pentimenton” diyerek uzatmış ve açıklamıştı. Çocukluğumda benim yarış arabalarına ve oto yarışçılığına tutkum olduğunu ve gelecekte yarış arabası pilotu olmak istediğimi bir tek o biliyordu. Anne ve babama bile söyleyememiş kör bir tutku olarak içime gömmüştüm.

Gözleri dolmuş omuzları çökmüştü. Bir süre sustuktan sonra derin bir nefes alıp ciddiyetini takındı. Ayağa kalkıp gitmek için izin istedi. Kahve ve sohbet için teşekkür etti. Biraz daha kalabileceğini daha anlatacaklarım olduğunu söyledim. Ancak gitmesi gerektiğini, birkaç gün sonra tekrar yurt dışına gideceğini, gitmeden vermesi gereken bir emaneti daha olduğunu söyledi. Merak etmiştim “Bir sonraki emanet kime gidecek? Tanıyor muyum?” diye sordum. Hafifçe gülümsedi; “Emin değilim ama sanırım tanıdığınız biri. Bir balıkçı. Balıkçıya yeni bir ağ alması için elinde kalan son üç beş kuruşu vermemi istedi. Bir de el yazısıyla yazdığı Aradığım ağı buldum, acele etme sen daha ara… notunu ileteceğim.” dedi. Gülümsedi, elimi sıktı. Odadan çıktı gitti.

img_0926

Hastamızın abisini o günden sonra görmedim. Emanet resim ise karşımdaki duvarda asılı. Boş bir odanın nasıl sıcak ve insancıl olabileceğini veya özellikle sıkıldığım zamanlarda daracık bir odanın penceresinden kuş olup uçup gidebilmeyi düşündürse de hastamızın bu resmi göndermekle ne anlatmak istediğini hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğim. Belki yapmak istediği de böyle bir şeydi.

Dr. Mehmet Uhri

Yelkovanı Gezdirmek

Çarşamba, Nisan 20th, 2016

saat

Yaş sınırı nedeniyle emeklilik işlemlerini başlatan hocamıza hastanedeki odasını boşaltmasında yardım ediyordum. Odada en çok yer kaplayan kitaplarını bölüme hediye etmişti. Çekmecelerindeki kişisel eşyalarını koliye doldururken ben de duvardaki resimleri indirip paketliyordum. Pencere kenarında duvarda çiviye asılı antika köstekli saati yerinden çıkarıp hocama uzattım.  Kapağı açıktı ve çalışıyordu. Saati eline alıp bir süre inceledi.  Koltuğuna oturup saati masanın üstüne koydu ve başını ellerinin arasına alıp “demek yelkovanı gezdirme sırası bana geldi” diye kendi kendine söylendi. Yıllardır görev yaptığı kurumdan ayrılıyor olmanın sessiz hüznü hissedilse sözlerini anlamamıştım. Yanındaki sandalyeye oturup açıklama bekleyen gözlerle hocama baktım. Saati eline alıp öyle çok değerli bir şey olmadığını bir hastasının hediye ettiğini söyleyerek söze başladı.

Anlattığı sürece saati elinden bırakmadı;

“Yaşlı bir saatçi ustasıydı. Bir nöbet akşamında tanışmıştık. Planlanan ameliyatı diğer sağlık sorunları nedeniyle erteleniyor ve uzun süredir hastanemizde yatıyordu. O gece hastane bahçesinde gençlerin kavgasını ayırmaya kalkmış ve kavga edenler tarafından “işimize karışma” diyerek darp edilmişti. Konu hastane güvenliği üzerinden şef nöbeti tutmakta olan bana yansımıştı. Polis çağırıp adli rapor düzenlemek zorunda kalmıştık. Hastanenin himayesinde olan bir hastanın darp edilmiş olması idare açısından da sorun oluşturuyordu. Darp edilen hastamızla ilk kez acil serviste karşılaştım. Gözünün altı morarmıştı. Bir iki kaburga çatlağı yanı sıra vücudunda sıyrık ve ezikler vardı.

Polis memuru ifadesini alıyordu. Hava almaya hastane bahçesine çıktığını, gençlerin kavga ettiklerini görünce araya girmek istediğini ancak dışarıdan birinin karışmasından rahatsız olduklarını anlattı. Kavga büyümesin diye ısrar edince ikisi birden “Ne karışıyorsun?” diyerek darp ettiklerini sonra da az önce kavga eden onlar değilmiş gibi güle oynaya uzaklaştıklarını anlattı. Darp edenler ortalıkta yoktu. Olan hastamıza olmuştu. Bizimki şaşkındı. Başına gelenlere anlam veremiyor derin nefes aldıkça batan kaburgası yüzünden ara sıra acıyla yüzünü ekşitiyordu. Geçmiş olsun diyerek kendimi tanıttım.

- Sizin yatağınızda olmanız gerekmiyor muydu?

- Öyle de, bütün gün yatmaktan sıkılıp yelkovanı gezmeye çıkarmıştım. Bilseydim çıkar mıydım? Her akşam biraz turlayıp hava uygunsa bahçede oturuyorum. Gençlerin derdi neydi anlamadım ama iyi yönden bakacak olursak  kavgayı bırakıp bana karşı birlik oldular. Eh bu da bir şeydir.

Bu sözleri söylerken gülümsedi kahkaha atmak istedi ancak göğsündeki batma yüzünden kahkahası yarım kaldı. Yelkovanı gezdirmek sözüne takılıp ne iş yaptığını sordum. 50 yılı aşkın süredir saatçilik yaptığını kendi jargonlarında dükkanı bırakıp gezintiye çıkmaya “yelkovanı gezdirmek” dendiğini anlattı.

- Neden akrep değil de yelkovan?

- Akrep olur mu hiç? Saatle uğraşanlar bilir. İnsanlar öyle veya böyle saate benzer. Herkesin içinde akrep ve yelkovan vardır. Akrep kalbimiz gibi yavaş ancak kararlı adımlarla bizi yaşatır, ayakta tutar. Üstüne yaşadığımız ne varsa yelkovanın yüküdür. İçimizdeki çocuk da odur, ağlayıp sızlayan, koşan oynayan veya tembellik eden de, o. Dışarıdan bakınca görünen hep odur. Hayatın yükü akrebin sırtındadır ama gözler yelkovanın üzerindedir. Dönüp dolaşıp aynı yere gelse de hayatı akıyormuş gibi gösteren, yelkovandır. Akrebe bakarsanız hayat hep aynı yerde duruyor zannedersiniz.

yg3

Biraz acıyla da olsa sedyede doğrulup oturdu. Öne doğru eğildi. Böyle daha rahat nefes aldığını söyledi. Acil servisteki işlemleri tamamlandıktan sonra hastamızı tekerlekli sandalyeye aldık. Onca dayak yemesine karşın hastamızın olaya öfkelenmeden olgun yaklaşması ve yelkovan ile başlayan muhabbet ilgimi çekmişti. Hastamızı odasına kendim götürmek istedim ve hasta bakıcıya gidebileceğini söyleyip hastane koridorunda yola koyulduk. Gece ilerlemiş koridorlar sessizleşmişti. Bir süre konuşmadan ilerledik. Asansör kapısında beklerken Rize’li olduğunu küçükken geldiği İstanbul’da saatçi çırağı olarak hayata başladığını, ustasından öğrendikleriyle meslek sahibi olduğunu anlattı. “Berber çırağı da olabilirdim, şans işte” diye söylenip elini salladı. Servise girdiğimizde duvarlarda hiç saat olmamasından yakındı. Eliyle servisin karşı duvarını gösterip “şurada eski de olsa sarkaçlı bir saat olsaydı hiç olmazsa tik taklarını duyar sağır gibi sessiz olmaktan kurtulurduk. Geceleri uyku tutmayanlar sessizliğin insanı ne kadar rahatsız ettiğini iyi bilir” diye söylendi. Göğsünün ağrıyan yerini eliyle tutup sandalyede doğruldu ve yardım etmemi beklemeden yatağına uzandı. Verilen ilaçların da etkisiyle kısa sürede derin bir uykuya daldı.

Bir kaç gün sonra hastane güvenlik görevlisiyle birlikte bir polis memuru kapıma gelip geceki kavga ve sonrasında yaşanan adli süreçlerle ilgili olarak iki kişinin göz altına alındığını, yüzleştirme için hastaneye getirildiğini, gecenin şef nöbetçisi olarak benim de ifademin alınması gerektiğini söyledi. Birlikte hastamızın odasına çıktık. Odada elleri birbirine kelepçe ile bağlı iki delikanlı duruyordu. Başları öne eğikti. Hastamızın yüzündeki morluklar yeşile dönmeye başlamış, genel durumu düzelmişti. Darp olayı nedeniyle ameliyatın bir süre daha ertelenmesi cerrahi ekibi sıkıntıya sokmuş hastanın servisi habersiz terk etmesi  yüzünden servis çalışanları azar işitmişti. Yüzleştirme sırasında bizimki her iki delikanlıyı da tanıdı. Ancak şikayetçi olmadı. Delikanlılar hastamızın elini öpmek istedi, bizimki izin vermedi. Hastane yönetiminin polis çağırması yüzünden kamu davası açılmasının kaçınılmaz olduğunu öğrendiklerinde delikanlıların yüzü düştü. Bizimki “neydi o akşam paylaşamadığınız? diye sordu. Delikanlılardan daha çelimsiz olanı sevdiği kızın annesinin rahatsızlanıp hastaneye yatırıldığını o gece kızın annesinin yanında refakatçi olarak kalacağını öğrenip arkadaşıyla beraber hastaneye geldiğini kızı bahçeye çağırmasına karşın gelmek istememesi üzerine yanına gitmek istediğini arkadaşının kendisine engel olduğunu anlattı. “Kıza olan öfkemi beni engellemek isteyen arkadaşımdan almaya kalktım araya bey amca girince olanlar oldu” diye açıklamada bulundu. Diğeri ise kızın gönlünün başkasında olduğunu arkadaşının bunu bir türlü kabullenemediğini söyleyince hastamız dayanamayıp “susun”  diye bağırdı. Eliyle dışarı çıkmaları istedi. Polis eşliğinde odadan çıkarlarken bizimki söylenip duruyordu;

- Çark maşası kırıklar sizi. Gözüme görünmeyin. Neymiş kız sevmiş ama yüz bulamamış. Bulsaydı ne olacaktı? Kafası atınca bu kez kızı dövecekti.

O gece öfkelenmeyen adam delikanlıların açıklamasından sonra öfkelenmişti. Biraz merakımdan biraz da sakinleşmesi için “çark maşası kırık ne demek?” diye sordum. Bilmiyor musun dercesine şaşkın bir ifadeyle yüzüme baktı. Sonra kendini toparlayıp sakinleşti. Yatağında doğruldu, yastıklarını düzeltmesine yardımcı oldum. Derin nefes alırken eskisi gibi ağrısı olmadığını söyledi.

- Çark maşasını bilmezsiniz elbet. Duvar saatlerinde sarkacın hareketini sağlayan mekanizmada bir çark ve ona bağlı maşa bulunur. Çark maşası mekanizmadan aldığı hareketi sarkaca iletip sarkacın düzenli salınmasını sağlar. Sarkacın düzenli hareketi saatin ayarı için gereklidir. Çark maşası kırılırsa sarkaç özelliğini yitirir saatin ayarı bozulur. Saat yine çalışır ancak ayar tutturmak mümkün değildir.

- Eeee. Bu delikanlılarla ne ilgisi var? Anlamadım?

- Adamın zembereğini zorlama. Anladın işte… Delikanlılar koca adam olmuşlar ama belli ki iş güç sahibi olamamışlar. Haytalık edip duruyorlar. Kanları kaynıyor ancak ne istedikleri kız bunlara yüz veriyor ne de arkadaş dinliyorlar. Ayarsız saat gibi ne  işe yaradığını kendi bile bilmeden öylece sarkaç sallandırıp duruyorlar.

- Hatırladım. O gece de insanlarla saatler arasında benzerlikten söz etmiştiniz.

- 50 Küsur yıldır saatle uğraşınca insan, dünyaya da saatlerden bakıyor. Her insan bir saat benim için. Kimi eski kimi yeni, kimi sarkaçlı, gösterişli, kimi köstekli özel hepsi kendine özgü. Kimi bakımlı kimi ise benim gibi pek de bakımlı olmayandan. Bazısının sesi çok çıkar bazısının ise hiç çıkmaz. Her ne olursa olsun hepimizin içinde bir saat çalışıyor. Sesini duyuyor, çalıştığını biliyoruz. O çalıştıkça bir şeylerin eksilmekte olduğunun da farkındayız. Ama ne olursa olsun ayarı yitirmemeye özen gösteriyoruz. Bu delikanlılar gibi çalışır görünen ancak ayar tutmayandan oldun mu kimseye hayrın olmaz, kendine bile. Adam sanıp, ayırmaya yardım etmeye çalıştım başıma gelene bak. Durmuş saat bile bunların verdiği zararı veremez.

9326bb4542473f1ac35927044abbd86dBir süre daha yanında kalıp odadan ayrıldım. Bir kaç hafta sonraydı. Hastamız ameliyatını olup sağlığına kavuştuğunu, taburcu olduğunu giderken uğrayamadığını, kontrol için hastaneye gelmişken bir görünüp hellaleşmek istediğini söyleyerek odama geldi. Ameliyatı başarılı geçmişti. Kendi deyimiyle saati açıp mekanizmayı tamir etmişler ve yerine yerleştirmişlerdi. Kartını, adresini bıraktı. Teşekkür edip kapıya yöneldi. Sonra durup elini cebine attı. Çıkardığı bu köstekli saati bana uzattı. “Bunun sizde kalmasını istiyorum. Yanlış anlamayın. Hatıra olsun diye değil. Baktıkça geçen zamanı hatırlamanız günü geldiğinde yelkovanı gezdirmeyi unutmamanız için.”  Dedi. Saatin kapağını açıp masama bıraktı. Elimi sıktı. “Eyvallah” diyerek odadan çıktı. Şaşkınlığımdan teşekkür de edememiştim.

Hastamızı bir daha görmedim. Saat ise masamın karşısındaki duvarda asılı duruyordu. Kapağını hep açık tuttum. Ara sıra kurmayı unutsam da ayarlayıp düzenli çalışması için elimden geleni yaptım.”

Hocamız sözlerini tamamladıktan sonra saati eline alıp kurdu. Kapağını kapatıp bana uzattı. “Yelkovanı gezdirme sırası bana geldiğine göre bunun sende kalması daha uygun olur. Yanlış anlama bu bir hediye değil. Yelkovanı gezdirme sırası sana geldiğinde ne yapacağını biliyorsun. Emaneten sende durmasını istiyorum” dedi.  Tereddüt ettiğimi görünce ayağa kalktı, saati önlüğümün cebine usulca bıraktı.

Hocamız emekli olduktan sonra bir daha hastaneye uğramadı. Gezip tozduğu yerlerden gönderdiği mesajlar sayesinde haber alsak da yüzünü göstermedi. Saat ise şimdilik bende. Ara sıra kurmayı unutsam da kapağı açık ve çalışır durumda hastanede odamın duvarında asılı duruyor.

Dr. Mehmet Uhri

Eksik Kalan Ne Varsa

Perşembe, Mart 17th, 2016

es1

“Üzerinde önlük olmadan da sağlam adammışsın, doktor bey” diye seslenince elimdeki cam bibloyu tedirginlik içinde raftaki yerine bırakıp dükkan sahibine döndüm. Eskişehir eski hal binasından devşirilen çarşının içindeki küçük bir cam atölyesinde el işi cam ürünler yapıp satan dükkandaydık. Eşim bakınırken kızımla küçük bibloların şekillerinden anlam çıkarma biçiminde oyun oynuyor şakalaşıyorduk. Bu sırada seslenen dükkan sahibi yüzünden kendimizi suç üstü yakalanmış gibi hissettik. Ateşte erittiği cama şekil vermeye çalışan ve beni tanıdığını söyleyen orta yaşlı kır uzun saçlı adamı hatırlayamamıştım. Gülümseyip ayağa kalktı elini uzatıp “hoş geldiniz” dedi. Tanıyamadığım için affımı isteyip açıklama bekledim. Pek hatırlamasam da hastane ortamında karşılaştığımızı, trafik kazası geçiren erkek kardeşinin nakil ve tedavi süreçlerinde o sırada çalıştığım hastanenin nöbetçi şefi olarak ilgilendiğimi ve kardeşinin kritik saatleri atlatmasında yönlendirici olduğumu, korkulu anlarda güven verdiğimi söyleyerek tekrar teşekkür etti.

- Bizim fakirhaneye girdiğinizden beri sizi izliyorum. O gece üzerinizde beyaz önlüğünüzle son derece ciddi ve hayli ketum görünüyordunuz. Doktor kimliğiniz o kadar öndeydi ki ardında ne var görememiştim. Kızınızla şen şakrak muhabbetinizi görünce takılmadan edemedim.

- Önlüksüz de sağlam adam olduğumu söylediniz. Doktor olup sağlam adam olunamıyor mu?

- Yok öyle değil. Yanlış anladın. Bazen kimlikler o kadar baskın gelir ki kişi içinde kaybolur gider. Kimliği ile yaşar ve mezar taşında bile adının önünde o kimlik yazılsın ister. İçerde ne var ne yok kimse bilmez. Kendi bile…

- Doktorlar hakkında pek olumlu düşünmüyorsun anlaşılan.

- Tanıdığım pek çok doktor giydikleri önlüğe sığınıp yaşamayı kendince yeterli buluyor. Kimliğinin gücüyle höt zöt yapanlara bile rastladım. Aslında kimlikleriyle yaşayıp ölmeye hevesli o kadar çok insan var ki insan doğrusunun böyle olduğunu sanabilir. Adam dedesinin mezarının yerini bilmez ama ait olduğu ırk veya milli kimliğinden başkasını tanımaz. Dini kimlikler de öyledir. Kimi için her şeyin önündedir. Ama doktorluk, hemşirelik öğretmenlik gibi meslek için öyle olmamalı. İnsanla uğraşıyorsan, insanların hayatına dokunuyorsan içindeki insanı azıcık da olsa tanıyıp ortaya çıkaracaksın ki hasta kendini yalnız hissetmesin. O yüzden doktorlara bu konuda pek hak veremiyorum.

es5

Bu sözlerden sonra renkli camdan eritip döktüğü nesneyi ara ara ısıtarak şekil vermeyi sürdürdü. Baştan anlam veremesem de ahtapot yapmaya çalıştığını ancak gövdeyi küçük tuttuğu için 8. Kolu yerleştirecek yer bulamadığını fark ettim. Dikkatle izleyen kızım bana dönüp “o bacağı koymasa olmuyor mu? Hem böyle de güzel” dedi. Bizimki gülümseyip kızıma baktı. “Hadi senin güzel hatırın için bir bacağı eksik ahtapot yapalım” diyerek son şeklini verdiği avuç içi kadar cam ahtapotu ateşten alıp soğuması için kızgın kuma yatırdı. Çarşıya dönüşen hal binası sakin görünüyordu. Yaşlıca bir hanımefendi kısa bir gezinti yapıp hiçbir şey sormadan çıktı. Bizimki ise demirin ucunda erimiş halde duran cam hamuru ile uğraşmayı sürdürdü. Bu kez ne yapmayı planladığını sordum. Eliyle tabureyi işaret edip “otur bir çay içelim bu arada bakalım hamur bize ne anlatacak” dedi. Kızımın annesinin peşinde çarşıdaki diğer dükkanlara geçmesini fırsat bilip cam ustasının yanına iliştim. O ise gözünü ateşe tuttuğu erimiş camdan ayırmadan sürekli çevirip farklı renklerden kattığı yeni cam parçaları eritip renk çeşitliliğini arttırıyordu.

- Göz boncuğu, kolye ucu gibi birbirinin eşi küçük cam parçaları yapmak kolaydır. Deyim yerindeyse herkes yapar. Tespih çekmeğe benzer. Ancak bunun gibi hamur kabarıp şişince iş zorlaşır. Cama biçim vermek kolay görünse de elinde kalıp olmadan form tutturmak Önce hamurun kıvama gelmesi, renginin tutması sonra da içindeki şekli sana göstermesini beklemek gerekir. Hamur girmek istediği şekle girene kadar yeni cam ekleyip şişiririz. Hacmi ve kıvamı uygun olunca cam dile gelir. Taksim bitmiş, makam oturmuş saz heyeti çalmaya başlamıştır. Demin olduğu gibi bazen bir ölçek eksik çalsak da cam kendi içinden çıkarmak istediğini ortaya dökmüştür. Kuma yatırıp çatlamadan sabırla soğumasını beklemek, rengin ve şeklin oturması için şarttır.

- Peki ya cam konuşmazsa?

- O zaman ölmüş demektir. Hurdaya atar yeni hamur kararız.

- Cam ölür mü?

- Bütün din kitaplarında su ve topraktan yapılan çamura tanrının nefesini üflemesiyle canlanıp insanın oluştuğu anlatılır. İşte biz de burada bir tür toprağı ısıtıp kızgın hamur haline getirir, içine üfleyip şekle şemale sokar can veririz. Az önceki şekilsiz hamur dile gelir, canlanır, derdini döker, konuşur. Haşa, kendimizi tanrı ile kıyaslamayız ama ondan öğrendiğimizi cama can vermede kullanırız. Bazı camlar kırgındır, konuşmaz. Biz onlara kırgın veya küskün demek yerine ölü deriz. İnsanlar da böyledir ya…

Demirin ucundaki cam hamuru, eklenen yeni parçalarla kabarıp irice bir mandalina boyutuna gelse de henüz şekil vermeye girişmeden ateşin içinde döndürüp spatula ile karıştırmayı sürdürdü. Bu arada cam hamuru ile insan arasındaki benzerliklerin çokluğunu rahmetli ustasından öğrendiğini anlattı.

- Ustam her insanın iyi kötü cam hamuru gibi işlenmemiş bir hali olduğunu kendi haline bırakırsan en saf olanının bile şekilsiz mat orası burası çatlak anlamsız bir hale dönüşebildiğini, ehil ellerde ise en bulamaç halindeki camın bile şeklini bulup anlam kazanabildiğini anlatırdı. Camın hayat bulması yetmezdi ona göre. Girdiği şekil ne olursa olsun biri veya birileri için anlama taşımasının öneminden söz eder, yaptığı her cam parçası için bir öyküsü olurdu.

- Nasıl yani?

- 8 bacağı olması gereken ahtapotun 7 bacaklı kalması kendindeki eksiğin farkında olan için ne kadar anlamlı ise öyle bir anlam işte. Soğuyup şekle girdikten sonra o eksikliği bir daha ne yaparsanız yapın çatlatmadan eklemeniz çok zor. Hayat da öyle değil mi?

20160319_123424Çayını içebilmek için cam hamurunu ateşten alıp kızgın kumun içine yatırdı. Bu arada rahmetli ustasının şekle şemale gelip anlam kazanan camların uygun şartlarda soğutulmaz veya yeterince korunmazsa çatlayıp dağıldığı gibi insanların da adama benzemesinin yetmeyeceğini, uygun şartları bulamazsa boşa yaşanmış bir hayat gibi olacağına inandığından söz etti.

- Ustam hep yalnız bir insandı. Ne evliliği ne de aile hayatını başarabilmişti. Kendini işine vermiş dünyayı unutmuş biraz da küsmüştü. Aslında yanında kimseyi de istemezdi. İnat edip yanında kaldım. Beni küstürmeye, göndermeye az uğraşmadı. Kardeşlerim “bırak o mendebur herifi” dedilerse de kulağımın üstüne yatıp cam sanatını öğrenmeyi seçtim. Gün geldi yaşlandı eli ayağı tutsa da gözü seçemez oldu. Ben gözü oldum o hamuru şekillendirdi. İşte o zaman camın ardında nasıl bir anlam olduğunu, insanla nasıl benzeştiğini anlattı. Hayatı ondan öğrendim.

- Sonra ne oldu?

- Ne olacak. Herkese olan ona da oldu. Hastanede de yanındaydım. Ölümünden birkaç gün önceydi. Konuşturmaya kendini bırakmamasını sağlamaya çalışıyordum. Ustama “kendi hayatını cam hamurundan yapsaydın nasıl yapardın?” diye sordum. Hiç düşünmeden “içi boş bir su damlası biçiminde yapardım” dedi. İçi boş bir su damlası gibi geçip giden boşa yaşanmış bir hayatı olduğunu, kapalı dükkana kira öder gibi kendi bedenine sığınıp geçip gittiğinden söz etti.

- Güzel anlatmış, Ustan. Ancak öyle yaşayıp giden çok insan var diye düşünüyorum.

- Ben de öyle söyledim. “Ama ben farkındayım” diye yanıtladı.

es1

Cam hamurunu kızgın kumdan çıkarıp ateşte eritmeye yeniden başladı. Az önce soğumaya aldığı bir bacağı eksik ahtapotu satın almak istediğimi söyledim. Henüz yeterince soğumadan veremeyeceğini, ama adres bırakırsam posta ile göndereceğini söyledi. Adres bırakırken borcumu sordum; “bir bacağı eksik ahtapotu kime satacağım” diyerek ödeme almadı. Çay ve muhabbet için teşekkür edip cam ustasının yanından ayrıldım.

Bir hafta kadar sonra gelen kargoda bir bacağı eksik cam ahtapot figürü ile birlikte üzerinde el yazısı ile yazılmış “eksik kalan ne varsa” biçiminde küçük bir not vardı.

Mehmet Uhri

Ekmeğin Kefeni

Perşembe, Mart 10th, 2016

20160220_1349120

Nöbetçi olduğum bir gün tanımıştım o yaşlı fırıncı ustasını.

Hastane idari nöbetim sırasında genellikle hasta ve yakınlarından gelen şikayet ve isteklere alışmış olsak da bu kez arayan sağlık bakanlığıydı. Hastanemizde yatmakta olan Ameliyatı planlanan hastamız için yakınlarından kan bağışı istenmiş, bağış için gelenlerden tıbbi nedenlerle geri çevrilen hasta yakını kan alınmadığı gerekçesiyle bakanlığın ihbar ve şikayet hattına durumu anlatıp yardım talep etmişti. Hastanenin onca yoğunluğu arasında bakanlığa yanıt verebilmek için kan merkezine yöneldim.  Kan merkezinin kapısında öfkeyle söylenen saçı sakalı ağırmış yaşlı fırıncı ustasıyla karşılaştım. Güvenlik elemanları sakinleştirmeye çalışıyor, adam yüksek sesle “bunca yıldır kan bağışlarım, nasıl almazsınız, o benim 50 yıllık karım” diye söyleniyordu. Güvenliğe adamı bırakmalarını söyleyip kendimi tanıttım. Bir umut gözleri parladı. Ellerime sarıldı “Doktor bey oğlum, düzenli kan bağışı yaparım. Yaptığım bağışlar için Kızılay’dan altın madalya bile verdiler. Şimdi bu mendeburlar yarın ameliyat olacak eşim için kan veremezsin deyip dışarı çıkardılar. Bir şey söyle şunlara.” Dedi.

Birlikte kan merkezine girip orada konuşmayı önerdim. Elimi bırakmadı. Az önce dışarı çıkarıldığı kan merkezinin kapısından girerken güvenlik görevlilerine biraz mağrur çokça öfkeli bir bakış attı. Kan merkezinin idari bölümüne geçtik. İlgileneceğimi söyleyip oturup biraz sakinleşmesini rica ettim. Bu arada servise telefon açıp ertesi gün ameliyatı planlanan eşinin durumu hakkında bilgi aldım. Odadaki bilgisayardan hastanın dosyasına ulaşıp kan değerlerini kontrol ettim. Tahmin ettiğim gibi; ameliyat sırasında yaşanabilecek aksiliklere hazırlık olması amacıyla çok gerekmese de bir ünite kan talep edilmiş görünüyordu. Hastası hakkında bilgi verip neden kan istendiği konusunu açıklığa kavuşturmaya çalıştım. Ancak bizimki dinlemeye niyetli değildi. Bir an önce kan tahlillerinin yapılıp kan verme masasına yatmak istiyor kollarını sıvıyordu. İlke olarak 65 yaşın üstünde kan bağışı kabul edilmediğini 71 yaşında birinden kan almanın sağlık sorunlarına yol açacağı düşünülerek kan vermesinin mümkün olmadığını bir kez de ben anlattım. Bir kez daha olumsuz yanıt alınca omuzları düştü başını eğdi. Ağzından “Eşime kan lazım olursa ne yaparız? Bizim kan verecek kimsemiz yok ki?” sözleri döküldü. Kan sorunu yaşanmayacağını kan bankasındaki uygun kanlardan bir ünitenin hastamız için ayrıldığını söylememin bile faydası olmadı. Vereceği kanın yaklaşık bir gün süren işlemlerden geçtiğini bu nedenle kan vermiş olsa bile ertesi güne yetişmeyeceği için uygun kan grubundan hazır kanlardan birinin kullanılacağını da anlattım. Bu arada sağlık bakanlığının ilgili birimi aradı. Durumu açıklayıp sorunun çözüldüğü bilgisini verdim.

Bizimki kafasını sallasa da pek ikna olmuş değildi. Bu kez de, yaşının ilerlemiş olmasına karşın pek çok gençten daha sağlıklı ve dinç olduğunu söyleyip, yaşa bakıp karar vermenin anlamsızlığından yakındı.

- Bu kafayla giderseniz belirli bir yaştan sonra hayatta kaldığımız, ölmediğimiz için hesap vermek zorunda bile kalabiliriz. Arabalara bile bir ömür biçip trafikten çekseler de klasik arabalara her zaman saygı ve ilgi gösterirler. Sizin burada yaptığınız kabalığı yapmazlar.

- Haklısınız ancak olayı büyütmeyelim. Önemli olan eşinizin ve sizin sağlığınız. Kan sorunu da çözülmüş olduğuna göre isterseniz eşinizin yanına kadar size eşlik edeyim.

Hazırlanan bir ünite kanı da elimize alıp kan merkezinden çıktık. Gün içinde arı kovanını andıran koridorlar boşalmış gecenin karanlığı çökmüştü. Yürürken karı koca yalnız yaşadıklarını öğretmen olan oğullarının doğu hizmeti için gittiği şehirde evlenip kaldığını, ilkokula giden bir kız torunları olduğunu anlattı. Baba mesleği fırıncılığı akrabalarına bırakmış olsa da her gün fırına gidip gücü yettiğince çalıştığını anlattı.

Hasta odasına vardığımızda hanımının yüzü aydınlandı. Pencere kenarındaki su ısıtıcısını gösterip çay için su kaynattığını eşlik edersem memnun olacağını söyledi. Nazik çay davetini geri çevirmedim ancak kendisinin yatması gerektiğini çay işini beyefendiyle birlikte yapacağımızı söyledim. İtiraz etmedi. Çayı hazırlarken yaşlı fırıncı ustasıyla laflamayı sürdürdüm. Az önceki öfkeli hali gitmiş konuşkan neşeli biri oluvermişti. Sanırım eşinin moralini bozacak bir görüntüde olmamaya özen gösteriyordu. Bir süre hastanenin yoğunluğundan ve bu kadar çok insanın sağlık sorunları yaşıyor olmasının anlamlı gelmediğinden yakındı.

- Anlamıyorum. Hastaneler alışveriş merkezleri gibi insan kaynıyor. Bunca kalabalık içinde insan sağlıklıysa bile hasta olur. Gerçekten bu kadar çok insan hastaysa bir yerlerde yanlış işler oluyor diye düşünmeden edemiyorum.

- Haklısınız. Gerçi hastaneye gelenlerin büyük kısmı gerçekte toplasan bir hastalık etmeyen yakınmalar ile başvuruyor. Biz tahlil yapıp inceleyene kadar da iyileşip gidiyorlar. Yani aslında hasta bile değiller ancak emin olmak istiyorlar.

- Tamam işte ben de bunu söylüyorum. İnsanlar iyi olduklarına inanmıyor, kendilerinde hep bir hastalık arıyorlar. Çevremdekiler hep öyle. Hatta oğlum ve gelinim bile durup durup tahlil yaptırıyor. Sanki kendilerinden rahatsızlar. Bir gariplik var diyorum. Mayası tutmayan cıvık hamur gibi oldu insanlar. Görüntüde yer dolduruyorlar da içleri boşaldı sanki.

Kaynattığı suyu önceden hazırladığı poşet çay içeren bardaklara koyup servis etti. Hanımı sevgi dolu gözlerle kocasına bakıp elli yıllık evliliklerinden söz etti. Kocasının gençliğinde hayli hareketli olduğunu yaşlanıp durulmuş halini daha çok beğendiğini söylerken birbirlerine gülümsediler. Az önce kan merkezinde o gençlikten kalma halinin yeterince rüzgar estirdiğini söyleyince hep birlikte güldük.

20160220_132206

Çaylarımızı yudumlarken az önce sözünü ettiği “hamuru cıvımanın” ne anlama geldiğini sordum. Önce kısaca ekmeğin yapılışından söz etti. Unun hamura dönüşümünü, mayalanıp kabarmasındaki incelikleri, pişirilmesini anlattı. Sonra her bir ekmeğin insanla olan benzerliğinden söz etti. Şaşırmış bakmış olacağım ki, sormamı beklemeden biraz da heyecanla sürdürdü sözlerini.

- Ekmek insana benzer. Kitaplarda yazdığı gibi topraktan buğdayı alır un eder suya bulayıp çamura dönüştürürsün. Hamur olur. Onlar bizim bebeklik halimizdir. Mayalayıp bekletir olgunlaştırır ortaya çıkarırız, insanlar gibi. Mayalandıkça olgunlaşıp kıvama gelirler. Sonra keser kefen bezine sarar fırına atıp pişiririz. Bilir misin? Hamuru sardığımız bezle ölüleri sardığımız aynı bezdir. Fırın ise ekmeğin mezarlığıdır.

- İlginçmiş. Cıvıma dediğin nasıl oluyor öyleyse?

- Undan mayadan velhasıl malzemeden çalıp suyu fazla verirsen aynı ağırlıkta ve görüntüde hamur elde edersin ama cıvık olur, fırında içi pişmeden dışı yanıverir. Kabarık ama karın doyurmayan ekmeğe dönüşür. Hastanede gördüğüm insanlar da böyle sanki. Görüntüde ekmek ama malzemesi eksik, hamuru cıvık hasta desen hasta da değil. Anlatması zor. Baktığında adama benzetirsin ama durduğu gibi durmaz doyuruculuğu da yoktur. Hamur halindeyken bulaşmaya da gelmez eline yapışır. Pişman eder. Böyleleriyle uğraşmak çok zor olmalı? Sizin işiniz de hiç kolay değil, doktor bey.

20160220_132200

Yanlarında kalıp muhabbete devam etmek istesem de arayan soran yüzünden daha fazla yanlarında kalamadım. Çay için teşekkür edip odadan ayrıldım. Ertesi gün ameliyat olacak olmanın tedirginliği içindeki hastamız için moralli bir gece olmuştu. Sorunsuz bir ameliyat geçirdi ve şifa ile taburcu oldu. O günden sonra ne zaman hastaneye işleri düşse uğrar oldular. Her gelişte de fırından bir şeyler getiriyorlardı. Hatta bir keresinde fırınlarına da davet ettiler. Gidip ekmeğin nasıl yapıldığını, kefenlenmiş ekmeğin nasıl fırına atıldığını, fırından pişen ve kabaran ekmeklerin görüntüsünün nasıl mezarlığı andırdığını hep o yaşlı fırıncıdan dinledim.

Gün oldu bir yakınlarını yollayıp ilgilenmemi istediler veya bazen uzun süre haber alamayınca bizzat arayıp hatır sorduğum oldu. Zaman geçti karı koca iyice yaşlandılar. Kalkıp gelemez fırına gidemez oldular. Gidip ilaç götürdüğüm de oldu.

Orada, bir yerlerde yaşadıklarını bilmek veya ekmeği elime aldığımda onları hatırlamak, sözünü ettiği sorunlu tiplerden biriyle karşılaştığımda hamuru cıvık ekmeği düşünüp gülüp geçebilmek hep o fırıncı ustasının sayesinde oldu.

Yaş itibariyle hep bir tatsız haber gelecek endişesi duysam da son görüşmemizde kalıbı dinlendirmesi gerektiğini söylediğimde gülüp geçmiş “Hamur ve maya sağlam olunca kefen de bekler merak etme doktor bey, sen işine bak hele” diye yanıtlamıştı.

Zeytinin Teri

Çarşamba, Aralık 30th, 2015

zeytinin-teri-tikla-ve-dinle

20151002_113407

Nazım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı ve 300 den fazla karakter ile konu edilen “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli destansı eserinin 70. yılı nedeniyle Boğaziçi Üniversitesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi ve Açık Radyo işbirliği ile “TÜRKİYE HİKAYELERİNİ ANLATIYOR” projesi gerçekleştiriliyor.

Proje kapsamında toplanan hikayelerden yapılan bir seçki tiyatro sanatçıları tarafından seslendirilip her gün açık radyo’da yayınlanmakta ve kitaplaştırılması hedeflenmektedir.

Bu etkinlik kapsamında seçilen”Zeytinin Teri” isimli öyküm Meltem Gürle tarafından edite edilip Tilbe Saran tarafından seslendirilmiş ve 7 Aralık 2015 günü Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

Öykünün radyo kaydına resmin üzerindeki “zeytinin teri tıkla ve dinle” linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Proje ile ilgili bilgi almak ve diğer öykülere ait kayıtlara ulaşmak isteyenler

http://turkiyehikayelerinianlatiyor.com

linkini kullanabilir.

Dostluk ve Sevgi ile…

Mehmet Uhri

Nefes Hayattır

Salı, Kasım 3rd, 2015

diver05

Yaşlı doktor abimiz katılması gereken bir cenazesi olduğunu, öğleden sonra mesaiye gelemeyeceğini söyleyip randevulu hastalarıyla ilgilenmem için ricada bulundu. İş yükümün yoğun olduğunu ve artacak hasta yükü yüzünden hayli sıkıntılı bir gün yaşayacağımı bilmesine karşın sözleri ricadan çok bir emir gibiydi. Yeri geldiğinde hepimize destek olan doktor abimizin  çok nadiren böyle taleplerde bulunduğunu göz önüne alarak itiraz etmedim. Hastalarıyla ilgileneceğimi söyleyip baş sağlığı dileğinde bulundum. Meslektaşımın camiden ve cenazeden özellikle uzak duranlardan olduğunu bildiğimden ölen hayli yakın olmalıydı.  “Başınız sağ olsun. Yakınınız biri olmalı, öleni bizler de tanıyor muyuz?” diye sordum.

- Sizler tanımazsınız ama yakındı. Hem de bir nefes kadar yakındı. O benim su altı öğretmenimdi. Denizlerin derinliklerini, oradan hayata bakmayı hep o öğretmişti. Aynı yaşlardaydık ama onun hayat deneyimi benden çok daha fazlaydı.

- Dalış yaptığınızı, su altını sevdiğinizi işitmiştim ama bu kadar tutkuyla bağlı olduğunuzu bilmiyordum.

- Aslında hastamdı. Yüksek tansiyon sorunu nedeniyle takip ediyor ara sıra hastaneye yatırmak zorunda kaldığımız bile oluyordu. O hasta ben doktor iken tanışıklığımız ilerledi, bir baktım ki o hoca ben öğrenci oluvermişim. Bir nöbet akşamı sohbet sırasında su altı merakından ve dalgıç eğitmenliği yaptığından söz edip su altı dünyasını öyle güzel anlatmıştı ki kısa sürede kendimi su altında buluverdim.

- Nasıl yani, alıp başınızı denizlere mi açıldınız? Aileniz bir şey demedi mi?

- Yok, o kadar değil. Eşim pek heves etmese de bana eşlik ediyor, tatillerimizi su altı programı da dahil olacak biçimde birlikte yapıyorduk. Sonraları büyük kızım pek bulaşmasa da küçük kızım ekibe katıldı. Her tatil fırsatında dünyanın farklı denizlerinde dalmaya gider olduk.

Daha da konuşacaktık ama acelesi vardı. Çıkmadan serviste yatan hastalar ile de ilgilenmesi gerektiğini söyleyip aceleyle odadan çıktı. Biriken hastaların da etkisiyle hayli yorucu geçen günün akşamında telefonum çaldı. Arayan doktor abimizdi. Hocalarını toprağa veren dalış ekibi olarak akşam bir yemek organize ettiklerini, kabul edersem beni de davet etmek istediğini, hayli yorucu ve can sıkıcı bir günün ardından herkese iyi geleceğini söyledi.

11990429_10153499953223444_7413016886193204736_n

Sabah güne nasıl başlar ve ne planlarsanız planlayın hayat size sürprizler sunabiliyor. Birbirinin benzeri sıradan günlerden biri olarak evden çıkmış ve kendimi, hiç tanımadığım dalış tutkunları ile birlikte daha önce gitmediğim bir meyhanede gün batımını izleyip tanımadığım merhum sualtı dalış eğitmeni için kadeh kaldırır halde bulmuştum. Herkes son derece samimi biçimde ölenle olan anılarını paylaşıyordu. Aralarında daha yaşlıca ama yaşına göre hayli dinç duran saçı sakalı ağarmış olanı kadehini eline alıp ayağa kalktı;

- Bir gün onunla yine böyle batan güneşi izlerken hayatımızdan bir gün daha eksildiği gibi klişe bir şeylerden söz edip günlerin de dipte ağzımızdan çıkan hava kabarcıkları gibi yitip gitmekte olduğundan söz etmiştim. Güneyde bir yerlerdeydik. Olmaz öyle şey diye lafı benden alıp hayatın sırrının nefeste olduğunu anlatmıştı. Herkesin iyi kötü hayata dair bir bakışı veya sorgulaması olduğunu, hayatı dağda, bayırda, adrenalin aktivitelerinde arayanların dönüp dolaşıp su altında huzura erdiklerinden söz etmişti. Hayatın nefeste olduğunu ve bir tek su altında nefesin görünür hale geldiğini anlatmış “nefesimizle çıkan her kabarcık aslında bir insan ömrü gibi yükselip basınçtan kurtuldukça büyür gelişir özgür hale gelir ve kaybolur. Nefes hayattır” demişti. Kadehimi “bir nefes hayat” için kaldırıyorum. Ruhu şad olsun.

Benim için sıradan başlayan gün giderek ilgi çekici hale geliyordu. Hepsi farklı mesleklerden ve farklı sosyal statülere sahip dalgıç ekibi ile son derece içten bir muhabbetin ortasında kalmış, böyle bir ekibi daha önce tanımamış olmaktan dolayı kendimi eksikli hissetmeye başlamıştım. Ölen hocalarının sağlık sorunları nedeniyle 2 yıla yakın bir süredir dalış yapmayı bırakıp dalış takımlarını masadaki en genç “delikanlıya” bıraktığından söz edilince bu kez delikanlı kadehi ile ayağa kalktı;

- İlk derste “nefesini tutma” demişti. Nefesin hayata bu kadar yakın olduğunu ondan öğrenmiştim. İş ortamında nemrut ve çekilmez biriydim. Her işi kendim yapmak ister, birinin yardım ediyor olmasını acizlik sayardım. Öyle bir eğitim ortamından geliyordum. Her şey kişisel başarı üzerine kuruluydu. Su altı beni başka bir şeye dönüştürdü. Orada değil yalnız olmak birlikte daldığınıza muhtaç olunduğunu ve bunun hiç de utanılacak bir durum olmadığını gördüm. Benim için su altı; rekabetin anlamsız kaldığı, dayanışma ve yardımlaşmanın kişiliklerin de önüne geçtiği masal dünyası gibiydi. “Dışarısı ne kadar gerçek görünse de aşağıda daha çok kendin olduğunu göreceksin” demişti. Kadehimi onun bir zamanlar yaptığı gibi nefesini tutup telaş ve heyecanla yaşayanlara inat nefesini sakınmayanlara kaldırıyorum.

10409214_10153822585315348_2695219527590156547_n

Cenazenin ardından matem içinde geçecek bir gece hayal ederken hayli dolu, keyifli ve samimi konuşmaların geçtiği bir ortamdaydım. Dalgıçların ilgisini çekenin su altındaki yaşama ait izler olduğunu düşünürdüm. Halbuki onlar su altında olmaktan orada geçirdikleri zamandan büyük mutluluk duyuyor görünen görünmeyen ne varsa onlarla yetiniyordu. “Uzayda olmak gibi” dedi yanımda oturan meslektaşım. Su altının uzay gibi yerçekimsiz ve hemen tümüyle sessiz bir yer olduğunu kurallara uyulunca son derece güvenli ve ilgi çekici olduğunu anlattı. Bir ara bizimki de ayağa kalktı;

- Onunla tanışıklığımız hastane ortamında başlamıştı. Sağlığa bakış açımı onun sayesinde değiştirdim. Vücuda parça veya organ bazında bakmak kadar bütün olarak bakmanın ne denli önemli olduğunu ondan öğrendim diyebilirim. “Bedeni iyileştirmekle o bedenin içindeki hayatı tümden iyileştirmiş olmuyorsunuz” diye söylenmişti bir kez. Hayat nefesle bu kadar ilişkiliyken elimizdeki tahlillere bakıp hastaya bakmamamıza her seferinde serzenişte bulunurdu. Nöbetçi olduğum bir akşam hastanede uyku tutmamış odama muhabbete gelmişti. Hayatın tüketilen bir enerji veya bir akış olduğunu zannedip sınırları zorlamak için çırpınanları veya sürekli bir şeyler tüketerek telaş içinde yaşayanları anlayamadığından dem vurup, “hiç de öyle komplike bir şey değil hayat. Aldığın verdiğin nefesten ibaret. O kadar.” demişti. “Düşünsene sualtında hayat nefesle içine giriyor ve derinlere indikçe aldığın hava sıvılaşıp damarlarına karışıyor, kendi nefesinle demleniyorsun. Yeter ki ölçüyü kaçırma. Acele edersen hızlı parlayıp sönen pek çoğu gibi vurgunu yersin, demini ayarlayamazsan bu kez geri gelemez derinlik sarhoşluğu ile kaybolursun. Hayat bu. Aceleye gelmez.” Demişti. Kadehimi kendi nefesiyle demlenenlere, bizlere kaldırıyorum.

Gerçekten unutulmaz bir gece olmuştu. Gecenin sonunda böylesine bir geceyi paylaştığı için doktor abimize tekrar tekrar teşekkür ettim. O ise cevap bile vermeyip gülümsemekle yetindi. Ekipteki diğer bir dalış hocası telefonunu verip “gün gelir nefesini görmek, bizimle uzaya yolculuk yapmak istersen ara. Su altında herkes birbirine bir nefes kadar yakındır.” dedi.

Ertesi gün ve daha sonraki günlerin aslında öncekilerden hiç farkı yoktu. Hiç tanımadığım bir insanın ölümü ve ardından yaşananların hayata bakışımı bu denli değiştirebileceğine söyleseler inanmazdım. Ara sıra doktor abimizle koridorda karşılaştığımızda “nefesimi tutmuyorum” diye takılıyorum. Gülümseyip kafa sallayıp geçiyor. Nefesimizi görebilmek ve ilk su altı deneyimini yaşamak için ise ailecek havaların ısınmasını bekliyoruz.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı kullanılan fotoğraflar ve katkıları için sayın Çetin Hepbir’ e teşekkürlerimle ithaf olunmuştur.