Archive for the ‘Tamirhaneden’ Category

Leyleğin Ömrü

Cumartesi, Mayıs 28th, 2011

img_4953“Ye bu üzümden doktor bey, korkma. Bunun içi de dışı gibi kırmızıdır. Yani içi dışı birdir, yiyeni de kendine benzetir” diyerek üzüm tabağını önüme uzattı. Orta Anadolunun yerel  üzümlerinden olduğunu tanelerinin pek büyümediğini ancak kokusu ve lezzeti ile tanındığından söz etti. Yakalandığı hastalık yüzünden ağır bir ameliyat geçirmiş akciğerinin yarısı alınmış üstüne şua ve ilaç tedavisi görmüştü. Tedavi süreci yoluna girmiş hastamız da ancak toparlamıştı. Israrla Şile yakınlarındaki mütevazı evine davet etmiş bir Pazar sabahı ailecek misafirleri olmuştuk.  Şehirden uzaklaşmış olmanın verdiği özgürlük hissi hastamızın eşinin hazırladığı lezzetli kahvaltlıklarla birleşip keyifli bir gün yaşamamıza yol açmıştı. Kahvaltı sonrasında hastamızın hanımı üzüm ikram etmiş tok olduğumuzu söyleyince üzümü yukarıdaki sözlerle öven hastamız ısrarcı olmuştu.

img_4956Geçirdiği ameliyatın izleri yeni kapanmaya başlamıştı. Henüz eskisi kadar rahat nefes alamadığından yakınıyordu. Tüm bu yaşananların sorumlusu olan sigaradan ise tanı konulduğundan beri uzak duruyordu.

Ellili yaşların ortalarında böylesine zorlu bir hastalığa yakalanmış olmayı uzun süre kabullenememiş hatta bir ara intihar edeceğinden korkmuş hastaneden gitmesine izin vermemiştik. Güneşin ısıttığı bahardan yaza geçilen günlerdeydik. O kadar yemeğin üzerine yürümek gerektiğini söyleyip yola koyulduk. Ağaçlar taze yeşillenen dalları ile baharı karşılamış yaza hazırlanıyordu. Hastalığından söz etmek istemese de durumunu değerlendirme amacıyla ne kadar yürüyebildiğini, kaç kat merdiven çıkabildiğini sordum. Cevap vermek istemedi.

-      Ben bu hastalığı unutmaya çalışıyorum, sorular sorup hatırlatmasan olmaz değil mi?

-      O zaman en büyük hatayı doktorunu evine davet etmekle yapmışsın. Bırak da gelmişken işimi yapayım.

-      Bugün Pazar ve sizleri özellikle tatil günü çağırdım. Tatilde iş olmaz, bırak şimdi işi gücü şu ağaçların güzelliğine, doğadan fışkıran tazeliğe bak. Biz gelip geçeceğiz ama her bahar bu topraklar canlanıp yeşerecek, gelincikler çiçeğe duracak. Tadını çıkar.

-      Hastanede yatarken hiç böyle değildin. Hatta intihar edeceğinden korkuyorduk. Halbuki tedaviye en büyük katkıyı hastanın morali sağlıyor. Ne oldu nasıl oldu da attın bu karamsarlığı? Söyle biz de diğer hastalarımıza uygulayalım.

Cevap vermedi adımlarını sıklaştırarak yol kenarındaki ormanlık alana yöneldi. Bir süre sessizce yürüdü. Ne yaptığını anlamamıştım. Kayın ağaçlarının arasına girip peşinden gelmemi istedi. Kısmen yanmış görünümde bir ağacın kenarında durup gövdesini elleriyle okşadı.

-      Ameliyattan hemen sonraydı. Şua tedavisine başlanmamıştı. Temiz hava önermiştiniz ben de buraya kaçmıştım. Yaşadıklarımın şokunu atlatamamıştım. Yitip gitmekten kaybolmaktan korkuyordum. Üstelik yaşadığım hayata bakınca şehirde ordan oraya koşuşturmadan başka birşey göremedim. Leylekler gibi ömrümü yollarda tüketmiştim. Acılar içinde tükenerek ölmektense intihar etmeyi düşündüğüm anlar da oldu. Akşamüstüydü, yürüyüş yaparkan yağmura başladı, giderek hızlandı. Adımlarımı hızlandıracak takadim yoktu. Öylece ıslanarak yürürken buraya bu ağaca yıldırım düştüğünü gördüm. Onca sağanak yağışa rağmen ağacın bir kısmı alev alıp yandı. Yanına gitmeye korktum.

-      İyi ki size bir şey olmamış.

-      Ertesi gün hava açınca kalkıp yanına gittim. Uç dalları dökülmüş gövdesinin büyük kısmı yanmış ve yarılmıştı. Ağacın başına gelenleri kendi durumuma benzettim. Bir teşhis koydunuz ve ameliyat yaptınız yıldırım düşen bu ağaç gibi oldum. Ciğerim yarısı gitti, bedenim harap oldu.

-      Peki sonra ne oldu?

-      Sonrasında şua tedavisi ve ilaç tedavisi ile iyice hırpalandım. Moralim hiç düzelmedi. Hep daha kötü olacak diye bekledim. Geceleri uykuya yattığımda bir daha uyanmadan uykumda ölmek için dua ettim. Birkaç ay sonra buraya tekrar geldiğimde ilk işim bu yıldırım düşen ağacın yanına gitmek oldu. Doğrusu yıkılıp gitmiş olmasını bekliyordum. Baktım ki ayakta duruyor ve hatta yeni filizlerle baharın gelişini karşılıyor kendimden utandım. Tepesine yıldırım düşmüş olmasına karşın bu ağaç dimdik durabildiğine göre benim haydi haydi durabilmem gerekiyordu.

-      Yani?

-      Yani moralimi kazandıran bu ağaç oldu. Utandırdı beni. Geçip gidenin hesabını yapmayı bırakıp hayata yeniden tutunmamı sağladı. Korkuları aşıp içimdeki canlılığı gösterdi, bu ağaç. Hastalarınızın hepsini alıp buraya getiremiyeceğinize göre arada bu fakirin yaşadıklarını anlatın belki birilerinin işini görür.

img_4954

Ağacın gövdesini eliyle okşamayı sürdürdü. Gerçekten de yarıdan çoğu yanmış ve yarılmış olmasına karşın kayın ağacı sağlam yanından çıkan dallarla ayakta durmayı başarmış görünüyordu. Yürüyüş yormuş ve nefesi sıklaşmış olsa da neşesini yitirmemişti. Bir süre daha yürüdükten sonra “Hanım tatlı yapmıştı, çayı da tazelemiştir. Geç kalırsak üzülür dönelim artık” diyerek geri döndük. Çayı tatlıyı bilmem ama masada kalan son lezzetli üzüm salkımı için kızımla çekişme yaşayıp paylaştık. O gün diğerlerinden çok daha uzun ve farklı bir Pazar günü olmuştu. 

Bir yıl kadar sonraydı. Hastamızdan uzun süre haber alamayınca biraz da endişelenerek telefon açtım. Sesimi tanıyıp neden aradığımı sordu ben de yıldırım düşen ağacı merak ettiğimi söyledim. ”Merak etme doktorcum, ağaç ayakta ve olabildiğince iyi” dedi. Bir süre hal hatır sorup konuştuk. Sesi yorgun geliyordu. Telefonu kapatırken kısa bir sessizlik oldu sonra “Bir şey soracaktım. Aynı yere iki defa yıldırım düşmez diyorlar, doğru mu?” dedi. Cevap vermemi beklemeden telefonu kapattı.   

 

Dr. Mehmet Uhri

İnsan Sıcağında

Pazartesi, Mayıs 9th, 2011

sarilmaa“Bırakın sarılayım dedeme. İyileştirmiyor, eve de göndermiyorsunuz. Ne olur bırakın yanında kalayım, sarılayım dedeme” sözleri ile ağlamaya başladı. Hastamız yaşını almış emekli hukukçulardandı. Hastalığı vücudunu sarmış, tıbben yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Durumun farkındaydı ve kabullenmiş görünüyordu. O gün annesi ile birlikte ziyaretine gelen torun bu sözlerin ardından dedesine sarılıp ağlamaya başlayınca dedesi saçını okşayarak teselli etmeye çalıştı.

Hastamız son günlerini evinde geçirmek istemiş ancak yakınları yeterli tıbbi bakım sağlayamayacakları endişesiyle engel olmuştu. Akıntıya kürek çekildiğinin hepimiz farkındaydık. Perde inene kadar herkes üzerine düşen rolün hakkını vermeye gayret ediyordu. Gelen torun ilkokul çağlarında cin gibi bir veletti. Sıkı sıkı sarıldığı dedesini bırakmadan burnunu çekerek “Geçen defa gelirken çikolata getirmiştim. Onu da yasaklamış, yedirmemişsiniz. İlaç vermiyorsunuz hiç olmazsa çikolata verseydiniz. Belki iyi gelirdi” dedi. Dedesi torununun saçlarına sessiz bir öpücük kondurup kızının elini tuttu bakıştılar.  

-      Doktor bey, torunumla ara sıra evdekilerden gizli çikolata yeriz. Bilirsiniz, insanı sakinleştirir iyi gelir. Torunum iyi geleceğini düşündüğü için getirmişti o çikolatayı. Yasak olduğunu duyunca çok üzülmüş.

-      Anlaşılan torununuz size çok düşkün.

-      Elimde büyüdü kerata. Zamanla oyun arkadaşı olduk. Eskinin oyunları kesmiyor bu zamaneleri. Yeni bilgisayar oyunlarını bana hep o öğretti. Gerçi hastalık yüzünden çoktandır oyun da oynayamıyoruz.   

Torunu sözleri doğrularcasına başını salladı. Bu arada hemşire hanım tansiyon ölçmek için  dedeyle torun arasına girmek istedi. Torun sarılmasının bitmediğini, ayrılmak istemediğini söyleyip daha da sıkı sarıldı. Annesi müdahale etmek istedi. Hemşire hanımdan tansiyonu daha sonra ölçmesini rica ettim. Biten serumu değiştiren hemşire hanım odadan çıktıktan sonra hastamız torununu işaret ederek;

-      Sarılmak, doktor bey. Torunuma ilk olarak sevdiklerine sıkı sıkı sarılmayı, sarılmanın her şeye iyi geldiğini öğrettim. O da şimdi beni iyileştirmek için sarılıyor.

-      İyi de, sarılmanın iyi geldiğini nereden biliyorsunuz?

Sevgi dolu gözlerle torununa baktı, saçlarını okşadı. Sonra kafasını kaldırıp gülümsedi.

-      Hadi ama, siz de bilirsiniz iyi geldiğini. Eskiden tıp bu kadar gelişmiş değildi. Çok değil elli yıl önce sıtmadan, tifodan, koleradan kırılırdı insanlar. Neden öldüğü bile anlaşılmazdı. O yıllarda siz hekimler hem savcıydınız hem hakim. Teşhis koyar, karar verir, tedavi ederdiniz. Teşhise dayalı tıp gelişip kanıta dayalı tıp haline gelince sizler de unuttunuz eskinin alışkanlıklarını. Hepiniz hakimliği bırakıp kanıt kovalayan savcılara benzediniz. Elinizde kanıt olmayınca teşhis de yok sanıyorsunuz.  

-      Yani?

-      Bunca tahlili, hastalığımın ne olduğunu bildiğiniz halde elinizde kanıt olsun diye yaptırdığınızı bilmiyor muyum? Her neyse, eskinin alışkanlıkları batıl inançları unutuldu ama hepten yok olmadı. Hastane koridorlarında bekleyen insanlar tıp ne kadar gelişirse gelişsin dua okumayı bırakmadı.

-      Tamam da bunların sarılmakla ne ilgisi var?

-      Tam tıbbi açıklaması olmasa da sarılmak çikolata gibidir. İnsan sıcağını hissedebileceğiniz sevgi dolu bir sarılma sakinleştirir, huzur verir. Gerçi o da unutuluyor ama torunuma öğretmeyi ihmal etmedim. Şu anda o da sizin gibi işini yapıyor, sarılıyor.

Torununun parlak siyah saçlarına bir öpücük daha kondurdu. Torun kafasını kaldırmadan sessizce sarılmayı sürdürüyordu. Hastamız da bir koluyla torununa sarılıp eskiden insanların birbirinden bu kadar uzak olmadığını, ısınabilmek için mahallelerin sıkışık, evlerin ise küçük olduğu, insan sıcağının iyi hissedildiği zamanları anlattı. Ülke zenginleşip ısınmanın sorun olmaktan çıkmasıyla evlerin büyüdüğünden, mahallelerin ise sitelere dönüştüğünden söz etti. Mekanlar büyüdükçe aynı ev içinde yaşayan insanların bile birbirinden uzaklaştığından, insan sıcağını unuttuğundan yakındı.

-      Şu torunumun bile kendine ait kocaman odası var. Hani gözüm yok ama ailecek bir aradayken evde herkes odasına çekilip birbirinden uzak durabiliyor. Her odada televizyon olunca akşamları evde anlamsız bir sessizlik yaşanıyor. Yemek saatinde bile bir araya zor geliyor insanlar.

-      Peki siz ne yapıyorsunuz?

-      Ne yapacağım? Elimden geldiği, nefesim yettiğince onları bir arada tutmaya çabalıyorum. Eskiden hayli sert bir hakimdim, ciddiydim. Yaşlandıkça yüreği yumuşuyor insanın. Şimdi insanların yakın durması sarılıp kucaklaşmasının gereğine inanıyorum. Onlara, birbirine yakın olmanın, insan sıcağını hissetmenin sağlığın kaynağı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Yorulmuş halsizleşmişti. Yatağında doğrulmak istedi, gücü yetmedi. Kızıyla birlikte koluna girip yastıklarını düzeltip doğrulmasını sağladık. Nefes nefese kalmıştı. Biraz dinlenip kolundaki serumu işaret ederek “Hastaneler insanları iyileştirse de insan sıcağını hissetmesi için pek uygun yerler değil. Kızım çok itiraz ediyor ama biraz da bunun için şu son günlerimde evimde sevdiklerimle olmak onların sıcağını hissetmek istiyorum” dedi. Onları baş başa bırakıp odadan ayrıldım. Kısa süre sonra biraz da hastamızın ısrarı ile taburcu oldu.

Birkaç ay sonra hastamızın kızını servis çalışanlarına sessizce çikolata dağıtırken gördüm. Kimse bir şey sormadı ama durumu anlamıştık. Kutunun üzerine hastamızın sağlığında yazıp bizler için bıraktığı “Kendinizi iyi hissetmelisiniz. Teşekkürler, hoşça kalın.” yazılı bir not iliştirilmişti.    

 

Dr. Mehmet Uhri

Görev Günlerinden

Pazartesi, Nisan 25th, 2011

gorevMeslektaşımız o sabah öfke içinde doktor odasına girdi. Çok sinirliydi. Elindeki sarı zarfı gösterip hastane idaresinin hak etmediği halde kınama ceza verdiğini söyledi. Elinde zarfı sallamayı devam ederek “böyle bir devletin memuru olduğum için kahroluyorum. İdare tarafından kınama cezası verilerek sicilimi bozuyorlar. Seneye şef muavinliği sınavında bu sicil yüzünden başarısız olursam hesabını kim verecek?” diye söylendi.
Parlak kariyeri olan son derece çalışkan ve alanında bilgili doktor hanımın öfkesini dindirmek mümkün görünmüyordu. O hırsla istifa yazısı yazmakta olduğunu görünce o ana kadar koltuğunda sessizce gazetesini okuyan emektar doktor abimiz yanına gelip sırtını okşadı. Sakinleşmesi gerektiğini, öfke ile hareket etmektense bir gün bekleyip sakinleşip hareket etmesinin daha iyi olacağını söyledi.
Gelen çaylar ile bizimkinin başına toplanıp olanları anlatmasını istedik. Doktor hanım gece ateşlenen dört yaşındaki çocuğu yüzünden bir sabah mesaiye gelemediğini, telefon açıp hastalar için öğleden sonraya randevu verilmesini ve idareye de bilgi verip gerekirse yarım gün yıllık izninden düşülmesini istediğini, aldığı yarım gün izin yüzünden soruşturma konusu olduğunu anlattı. Aynı gün hükümetin sağlık politikalarını protesto amacıyla hekimlerin iş bırakma eylemiyle çakışan yarım günlük iznin başlangıçta sorun olmadığını ancak bakanlığın eylem hakkında açtığı soruşturma kapsamında o gün işe gelmeyenler için hem idari hem adli soruşturma başlatıldığından söz etti.
    - Savunma istediler. O gün kızımın hasta olup ateşlendiğini tedavisini düzenleyip başında beklediğimi daha sonra hastaneye gelip mesaime devam ettiğimi anlattım. Kızımın hastalığı ile ilgili rapor veya hastane kaydı gösterememem üzerine savunmamı yeterli görmeyip kınama cezası vermişler. Diğerlerine verilen cezalar yanında hafif bir ceza ile atlattığıma da şükretmem gerekiyormuş. Öyle dediler. Çıldırmak işten değil.
    - Ortada suç olmadığını söylemediniz mi?
    - Söylemez miyim? Sonuçta mesaiye neden gelmediğim konusunu belgeleyemediğim gibi o gün memur eylemine istemesem de katılmış görünüyormuşum. O sabah izin için arayıp bilgi verdiğim başhekim muavini arkadaşıma da suç ortaklığı yapmaması konusunda üstü kapalı gözdağı verip susturmuşlar. Terör değil de nedir bunların yaptığı?
Sesi hiddetliydi. Susup çaylarımızı yudumladık. Gerçekten hırslanılmayacak gibi değildi. Çantasındaki kitapları gösterdi. 
    - Hiç, ama hiç ceza almamış okullarını dereceyle bitirmiş ailemin iftihar ettiği bir öğrenciydim. Çok yüksek puan alıp girmiştim tıp fakültesine. Çalışkanlığım ile sevilen, hile hurda bilmeyen sicili temiz biriyim. Bir gün dahi okul kırmışlığım, kahveye takılmışlığım yoktur. Bu mesleğe hayatımı verdim ben. Çocuğum doğduğundan beri doğru dürüst anne yüzü görmedi. Gece gündüz çalıştım. Bir yarım gün, sadece yarım gün anneliğim tuttu, bütün gece ateşlenmiş kızıma kıyamadım. Bana “anne gitme ne olur bu sabah yanımda kal birlikte uyuyalım” dedi. Şimdi mesleğim ile ilgisi dahi olmayan bir konu yüzünden beni cezalandırmaya, sicilimi bozmaya çalışıyorlar. İnanın sokağa çıkıp bağırmak geçiyor içimden.
Bizim emektar doktor abimiz yanına gelip tekrar sırtını okşadı.
    - Sakin olmalısınız, doktor hanım. O kadar saf ve temizsiniz ki devleti de kendiniz gibi sanıyorsunuz. Halbuki hepimiz görüyoruz devletimiz, paranoyaları olan şizoid bir ruh hali içinde. Sürekli olarak birilerinin onu bölüp parçalayacağından, arkasından kuyusunu kazdığından, başına çorap ördüğünden korkuyor. Herkesi ama herkesi gözetim altında tutmak istiyor. Sağlık kurulu raporu ile sağlıklı olduğunu kanıtlayarak işe aldığı kendi memurundan bile yeri geldiğinde kendine kötülük geleceğinden endişe ediyor. Öyle ki, suçlu olduğunuzu kanıtlamak yerine sizin suç işlemediğinizi kanıtlamanızı bekliyor. O sabah neden gelmediğinizi belgelemeyince de paranoid hezeyanlarına kapılıp suça iştirak ettiğinize hükmediyor. Fark edin artık, böyle bir devletle yaşıyoruz.
    - İyi de buna bir şey yapmak gerekmiyor mu? Böyle nasıl yaşanır?
    - İşin kötüsü de orada. İnsanlar böyle şizoid paranoid bir devlet ile yaşamaya alışmış görünüyorlar. Çevrendekilere bakarsan çoğumuzun aslında işlemediği suçlar için zan altında kalmaktan korkup doğruları söylemeden durumu idare etmekte olduğunu görürsün. Baksana herkes aslında, bilmeden bir suç işlemişimdir gün gelir beni de yakalarlar düşüncesiyle suçluluk duygusu içinde dolanıp duruyor ortalıkta. Sizin bu haklı davanızda meslektaşlarınız bile kenara çekilip sesini çıkarmıyor.
    - Yani?
    - Yani bu ülke böyle bir tımarhane işte. Aklıselimle hareket eden doğruyu söyleyenlerine eziyeti reva gören, kendine ayna tutup ne olduğunu gösterenlere tahammül edemeyip ortadan kaldıran insanların yaşadığı bir tımarhane. Üstelik hepimiz tımarhanede doğup büyüdüğümüz için böyle yaşamanın normal olduğunu sanıyor, çocuklarımızı da böyle yetiştiriyoruz.
Kederli gözlerle bizlere baktı. Doktor hanımın istifa mektubu yazmaya hazırlandığı kağıt ve kalemi alıp sakinleştikten sonra yazması gerektiğini söyleyerek cebine koydu. Kendini üzmemesi gerektiğini, başarılı hekim ve çok iyi bir anne olarak kendinden emin olması gerektiğini, idarenin yanlışından dönmese bile çamura bulanmış altının değer yitirmeyeceği gibi kendinin de değerini yitirmeyeceğini söyleyip teselli etti. Ayağa kalktı. Odadan çıkmadan geri dönüp “Doktor hanım bence burada yaşananlar burada kalmalı. Sıkıntınızı öfkenizi umarım eve yanınızda götürüp o çok sevdiğiniz kızınızın canını sıkmaz, çocuk yaşta anlamadığı bir suçluluk duygusuna kapılmasına yol açmazsınız” dedi. Gazetesini koltuğun altına sıkıştırıp odadakileri selamladı. Arkasında sessiz bakışlar bırakarak uzaklaştı.

Dr. Mehmet Uhri

Yollarda Kaybolmadan

Çarşamba, Nisan 20th, 2011

yollarda-3Hastaneye getirildiğinde bilinci kapalıydı. Geçirdiği beyin kanaması nedeniyle yoğun bakıma alınmıştı. Kritik saatler yaşanıyordu. Hanımı ve çocukları yoğun bakımın kapısından ayrılmıyor, kapı her açıldığında ayağa kalkıp soran gözlerle yaklaşıyor sonra susup oturuyorlardı. Anneleri ara sıra çocuklarına sarılıyor, en küçükleri olan kumral kız çocuğu annesini bırakmadan sessizce ağlıyordu. Ara sıra ayağa kalkan yetişkin iki oğlu ise gözyaşlarını gizlemek için camdan dışarı bakıp iç çekiyordu. Yaşanan kritik saatlerin ve söyleyecek söz bulamamanın endişesi ile yoğun bakım çalışanları gerekmedikçe dışarı çıkmamayı tercih ediyor, çıkanlarsa hızlı adımlarla gözen kayboluyordu. Benzer durumdaki hastalar için deneyimlerimiz pek olumlu olmasa da moralimizi yüksek tutmaya çalışıyorduk.
Riskli bir ameliyat ile hastanın sağ kalma şansı arttırılabilirdi. Ancak ameliyat kararını verebilmek için riskleri anlatıp ailesinden onay almak gerekiyordu. Hastanın ameliyat masasında hayatını yitirme olasılığı yanı sıra bitkisel hayatta kalma olasılığı da yüksekti. Şefimiz aileyi odasına çağırıp bilgi verdi. Yine aynı sorgu dolu gözlerle biraz da sabırsızlanarak sessizce dinlediler. Planlanan ameliyatın yüksek risklerini, sağ çıkamayabileceğini, yoğun bakım şartlarında solunum cihazına bağlı olarak yaşatabileceğimizi ancak beyin hasarının kalıcı hale gelerek bilincin geri dönmeme olasılığının yüksek olduğunu anlatıp ameliyat için onay verip vermeyeceklerini sordu. Ameliyat sırasında veya sonrasında beyin ölümü gerçekleştiği takdirde organ naklinin de gündeme gelebileceğini vurguladı.
Kızları organ nakli sözlerini duyunca annesine daha da sıkı sarılıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Oğulları birbirilerine bakıp ikisi de böylesine riskli bir ameliyatı istemediklerini, bitkisel hayatta bile kalsa babalarını sağ görmek istediklerini söylediler. O ana kadar sessizce metanetle konuşmaları dinleyen anne eliyle oğullarını susturdu.

-       25 yıllık kocamın, çocuklarımın babasının hayatı hakkında karar vermemizi istiyorsunuz, doktor bey. Allah göstermesin ama, içerideki sizin yakınınız olsaydı ne karar verirdiniz?

-      Anlıyorum. Bu çok zor bir karar. Ameliyat yapılacaksa bir kaç saat içinde başlamamız gerekiyor. Yoksa ameliyat şansını da yitireceğiz. Benim yakınım olsaydı bilinci kapalı hatta bitkisel hayatta kalma ihtimalini de göz önüne alarak az da olsa kurtulabilme şansını vermeyi düşünür, ameliyat yapılmasını isterdim sanırım. Ama dediğim gibi bu çok zor bir karar. Ameliyatın riski çok yüksek. Bu halde kalıp yaşamasındansa tedavi şansı vermek veya hastamızı kaybetmek arasında tercih yapmak gerçekten çok acımasızca bir seçim.

yollarda-2Kadın çocuklarına baktı. Kızı ağlamayı sürdürüyordu. Başörtüsünü açıp düzeltip tekrar bağladı. Sonra kararlı ve tok bir sesle “ O zaman ameliyata onay veriyor sorumluluğu üzerime alıyorum. Bana onu geri getirin, doktor bey” dedi. Oğulları ayağa kalkıp annelerinin kararına itiraz ettiler. Babaları ölürse sorumlu olacağını söylediler. Her ikisi itirazlarını dile getirirken ağlamaya başlamışlardı. Anne kararlı görünüyor oğullarına bakmıyordu. Hocamız gereken evrakı imzalattıktan sonra ameliyat hazırlıklarını başlattı. Ameliyat sırasında kan gerekeceğini belirterek hastamızın oğullarının eline verdiği kan istek belgesi ile hastanenin kan bankasına yönlendirdi. Kadın odadan çıkmadan hocamızın yanına gitti, ellerini tutup “onu bana geri getirin, doktor bey” dedi. İlk kez ağlarken görüyorduk. Şefimiz sakinleştirmek için biraz konuşturmaya çalıştı. Kadın arada göz yaşlarını silerek bunca yıllık eşinin kamyon şoförlüğü yaptığını hayatının yollarda geçtiğini hep uzaklarda olduğunu anlatıp çocuklarına pek babalık yapamadığından yakındı.

-      Oğullarıma kızmıyorum. Ne de olsa onlar babasız büyüdüler. Babalarını çok severler ama o hep uzaklardaydı. İhtiyaç duyduğu zamanlar hep yollardaydı babaları. Ne okula başladıklarını görebildi ne de karne aldıkları günler yanlarındaydı. Hep yollarda hep uzaklardaydı.

-      Sizin için de çok zor olmuş olmalı.

-      Başlangıçta ona çok kızıyordum, doktor bey. “Madem böyle bir işin vardı, neden evlendin, neden çocuk istedin, hayatımızı kararttın” diye ona çok söylendim. Bencillikle suçladım. Bir ara evi terk etmeye bile kalktım.

-      O ne yaptı?

-      Hiç bir şey söylemez, pek konuşmazdı. Evi terk etmeye kalktığım akşam diz çöküp ağlayarak özür diledi. Hayatının yollarda geçtiğini. Her gün bir başka şehirde olup sonra tekrar yola koyulduğunu. Yalnız ve hep yollarda olmak yüzünden kaybolmaktan korkup evlendiğini söyledi. Dönüp geleceği, kök salacağı bir yer olması gerektiği için evlenip çocuk sahibi olduğunu yollarda kaybolma hissini ancak böyle hafifletebildiğini anlattı. Gitmemem için yalvardı. Nereye giderse gitsin hep eve geri döndüğünü bunun onu hayatta tuttuğunu söyledi. Onu terk edemedim.

-      Peki ya çocuklarınız. Onlar da böyle mi düşünüyor?

Eteğine sarılan kızına sevgiyle baktı. Saçlarını okşadı.

-      Onların karar vermesi için erken. Onlar babalarına her zaman uzak oldular ve bu yüzden kırgın ve öfkeliler. Bugün babalarını anlamalarını beklemiyorum. Ama onun sayesinde okuyup meslek sahibi oldular. Bizimki baba olarak hayatlarında önemli bir yer edinemedi ama onları eğitimsiz de bırakmadı. Kendi gibi olsunlar istemedi. Gün gelir anlar affederler umarım.

yollarda-1

Şefimiz yanına gelip sırtını sıvazladı. Ameliyatın risklerini tekrar hatırlatıp elinden geleni yapacağını söyledi. Kadın kararlı gözlerle şefimize bakıp “O yollardaydı ama hep geri döndü, doktor bey. Şimdi yine bir yolculukta ve biliyorum o yine ne yapıp edip bana geri dönecek. Bu halde bırakırsam bitkisel hayatta kalıp hiç geri dönemeyecek, yollarda kaybolacak. Onu böyle bırakamam. Ne olur yardım edin. O hep bana döndü, yine dönecek.” dedi. Kızına sarılıp odadan çıktılar.
Zor bir ameliyat oldu. Hastamıza bu son yolculuğunu tamamlayıp yollarda kaybolmadan evine dönebilme fırsatını zor da olsa verebilmiş bilincini geri getirebilmiştik. Eskisi kadar sağlıklı olmasa da ailesi ile birlikte geçireceği uzun bir emeklilik ve rehabilitasyon dönemi bekliyordu, onları.

Dr. Mehmet Uhri

Doktorun Güncesi

Salı, Nisan 5th, 2011

siddet1uf

Her ne kadar, hasta yakınlarının sağlık çalışanlarına şiddet uygulamasını kanıksamaya başlamış olsak da bu kez meslektaşımızı fena hırpalamışlardı. Geçirdiği beyin sarsıntısı yüzünden hastaneye yatırmak zorunda kalmıştık. Yoğun bakımda yatmakta olan hastası hakkında her gelen hasta yakınına dışarı çıkıp aynı bilgileri veremeyecek kadar yoğun çalıştığını söylemesi ile başlayan ağız dalaşı doktorumuzun dövülüp hırpalanması ile sonuçlanmıştı. Konu savcılığa iletilmiş ve çalışanların tepkisini çekmiş olsa da basında haber bile olmamıştı. Hastanenin imajına zarar gelmemesi için hastane idaresinin olayı geçiştirme ve hasta yakınları ile doktorumuzun arasını bulmaya çabalaması çalışanlar arasında böyle durumlarda yaşanan yalnızlık hissinin daha da artmasına yol açmıştı. Olaya dönük tepkiler acil serviste görevlendirilen güvenlik personeli sayısının arttırılmasından öte sonuç vermemişti.

Yaşanan bu üzücü olaydan birkaç gün sonra mesai çıkışı geçmiş olsun demek için hasta odasında ziyaretine gittim. Meslektaşımız daha iyi görünüyordu. Refakatçi istememiş olmasına karşın o gece babasının ona refakat etmesine ses çıkarmamıştı. Babası açık deniz kaptanlığından emekli iri yapılı, uzun boylu yaşına göre dinç görünen saçları yeni kırlaşmaya başlamış aydınlık yüzlü biriydi. Kulaklığı takmış bir şeyler dinliyor, ara sıra eliyle ritim tutuyordu. Kendisinden söz ettiğimizi fark edince kulaklıkları çıkarıp selamladı. Bizimki babasının sıkı bir rock müzik tutkunu olduğundan, yaşına rağmen rock müzik konserlerini kaçırmadığından kendisinin ise müzik konusunda onun kadar seçici olmadığından söz etti. Babası bu sözlere omuzlarını silkti “Konu sadece müzik olsa biraz hak vereceğim ama rock and roll bunların çok ötesinde bir anlayış ve dünya görüşüdür. Bunu oğluma bile anlatamadım.”dedi. Baba oğul bakışırlarken “Belki de her müziği kendi tarihi dönemiyle birlikte değerlendirmek gerek” diye araya girdim. Bu kez meslektaşımın babası bana dönüp “Doktor bey rock and roll sadece müzik değil dedim” diyerek rock müziğin Afrika’dan Amerika’ya götürülüp köleleştirilen siyahların özgürlük hareketi ile birlikte vücut bulduğunu, zamanın kilise müziklerinin Afrika ritimleri ve köleliğin başkaldırı biçimi olan pasif, cool duruşun müziği olan Blues ile harmanlanarak olgunlaştığını anlattı.

- Rock and roll özgürlüktür, girdiği her yeri özgürleştirir. Müzikten başlayarak bulunduğu ortamdaki form ve normları yıkıp özgürlük arayışının ifadesi olmuştur.

- Bu kadar derinliği olduğunu bilmiyordum doğrusu. İkinci dünya savaşından sonra Amerika’da ortaya çıkmış bir müzik akımı olduğunu sanıyordum.

Kısa bir sessizlik sonrasında hastamız yatağında doğrulup babasının bu konuda özgün fikirleri olduğundan söz etti.

- Babam, rock müziğin sonradan başka bir şeye dönüşmüş olduğundan şikayet eder. Siyah deri giysiler, acayip makyajlı adamlar, uzun saçlar marjinal görüntülü orası burası metal aksesuarlı insanlarla anılan bir müzik türü olmasından yakınır.

- Yakınırım elbet. Rock and roll insanlara duvarlarını ve o duvarların ardında yeni bir dünya olduğunu, özgürlüğün yolunu gösterdi. Bunu o dediğin görsel unsurlara gerek duymadan yapabildi. Egemen otoriteyi rahatsız etti, sarstı ve hatta tüm dünyayı etkiledi. Gittiğim her limanda rock müziğin nasıl bir özgürlük ortamı yarattığını kendi gözlerimle gördüm.

Tüm bunları nasıl yaptığını sorunca ayağa kalktı oda içinde bir kaç adım attı sonra oğlunun yanına gidip saçlarını okşadı.

- O yıllarda II. dünya savaşı olanca ağırlığıyla insanlığın üzerine çökmüştü. İnsanlığın yaşadığı felaketin boyutları, gaz odaları, soykırım ve savaşın acımasızlığı tüm görselliği ile insanlara gösterildi. İnsanlar gördüklerine inanamadı. Tüm bunlarla birlikte hiç bir şey olmamış gibi nasıl yaşayacaklarını düşündüler. Gösterilenler, yaşanılan dünyanın gerçekliğinin sorgulanmasına yol açtı. İnsanlar küçük dünyalarında mutlu mesut yaşarken aslında kendi toplama kamplarında isteyerek yaşayabiliyor olabileceklerini fark etti. Siyahi Amerikalılara bakıp onlardan daha özgür olduklarını düşünmenin anlamsızlığını savaş tüm gerçekliği ile ortaya koymuştu. Kimse otoritenin izin verdiğinden daha fazla özgür değildi. İstendiğinde savaşa gidip sorgusuz sualsiz canını vermeliydi. İşte bu durumun farkına varılması duvarları görünür kıldı. O dönem kendini baskı altında hisseden ve özellikle yeni bir gelecek arayan genç nesil siyahilerin başkaldırı müziğini destekledi ve rock müzik dünyaya sesini duyurmaya başladı. Girdiği her yeri her ortamı özgürleştiren müzik ve yaşam biçimine dönüştü. Rock and Roll’un anarşik yapısı egemen otoriteyi ciddi sarstı. Önce marjinalleştirmeye çalıştılar ancak tutmadı. Bir form veya norm barındırmadığı için kategorize edilememesi bu akımı kontrol etmenin en güç yanıydı.

- Peki ya sonra, sonra ne oldu da başka bir şeye dönüştüğünü iddia ediyorsunuz?

- Müziğin dönüşmesine sözüm yok düşünsel arka planı yok edildi kontrol altına alındı. Ondan sonrası çorap söküğü gibi geldi.

Konu ilgimi çekmişti. Meslektaşımın yanına yatağın ayak ucuna ilişip babasının anlattıklarını dinlemeyi sürdürdüm. Egemen sistemin insanlara zahiri dünya kurduğunu, burada önceden tanımlanmış tüketim ve davranış kalıpları göstermesini bunların dışında bir eylem istemediğini, tüm yapının bunun üzerine inşa edildiğini anlattı.

- Sözgelimi Disneyland diye hayali bir ortam inşa ettiler. İnsanlar oraya girip eğlendi mutlu oldu. Oranın hayali olduğunu dışarı çıktıklarında gerçek hayata geri döndüklerini düşünmeleri isteniyordu. Bugün lunaparklar, gösterişli alışveriş merkezleri de aynı amaca hizmet ediyor. Rock and roll insanlara işte bu aldatmacayı gösterdi ve gerçekten kendi olmak isteyenlere duvarların ötesine geçmesi gerektiğini haykırdı. Sistem bununla mücadele edebilmek için gözün kulağa olan baskınlığını kullandı. Elvis Presley gibi hem beyaz hem de sisteme uygun form ve normu olan birkaç kahraman yarattılar. Rock müzik deyince akla gelen özgürlük algısı yerini Elvis’in kılık kıyafet ve yaşam tarzı ile ilgili görselliklere bıraktı. Önce özgürlük arayışı gitti sonra müzik kendi kalıplarını yarattı, çeşitlenip bölündü.

- Bu duruma direnen olmadı mı?

- Oldu belki ama seslerini duyuramadılar. Üstelik o özgürlüğü tatmış kuşak yaşlanıp çoluk çocuk sahibi olmuştu. Özgürlük arayışının sınır tanımayan anarşik yapısının kendi çocukları için ne tür tehlikeler barındırdığının farkındaydılar. Yine de sistemin dayattığı zahiri dünyayı yıkıp yeni bir dünya kurma çabası, o özgürlük arayışı 1968 öğrenci eylemleri ile zirve yaptıktan sonra kontrol altına alınabildi.

- Bunu nasıl yaptılar?

- Nasıl olacak. Endüstriyel müzik yapan şirketler kendi rock yıldızlarını, gruplarını oluşturup rock müziğini piyasa malına indirgedi. Sisteme direnen bazı gruplar ise marjinal damgası yiyerek yalnızlaştırıldı.

Hastamız dayanamayıp “iyi de baba, rock müziğin doğurduğu o özgürlük ortamından geriye hiç mi bir şey kalmadı? Bizlere haksızlık etmiş olmuyor musun?” diye söylendi. Bizimki bir süre susup önce camdan dışarı şehrin ışıklarına doğru baktı sonra oğluna döndü.

- Rock and roll özgürleştirir, Rock müzik girdiği ortamda önceden tanımlanmış tüm form ve normları yıkar, dışlar kendi form ve norm arayışını üretir demiştim. Özgürlüğü düşlemekten öte onu aramaktı, rock müzik. Kendi olmak, kendi formunu bulmak ve onu hayata geçirmekti. Bu anlamda anarşikti. Kontrol alınması güç olduğu için başka bir şeye dönüştürdüler. Özgürce kendi form ve normunu aramak olan rock müzik felsefesini bir sonraki kuşağa özgürce uyum sağlamak, akışkan olmak, bulunduğu ortama bukalemun gibi uyum göstermek üstelik bunu özgürce yapabilmek şeklinde aktarıldı. Rock müziğin anarşik direngen yapısı yerini bulunduğu kabın şeklini alan silik birbirine benzeyen ve otorite için rahatsızlık doğurmayan bencil bireylere ve yapıya dönüştü. Şimdi dilediğin gibi para harcamanın, istediğini seçip tüketebilmenin özgürlük olduğu düşünülen bir dünyada mutlu mesut yaşıyor o insanlar. Ve hala rock müzik dinliyorlar.

- Ama baba…

- Aması yok, sistemin özündeki tıkanıklığı göremediği için doktorunu dövüp hastanelik etme hakkını kendinde özgürce görebilenlerin yaşadığı bir ülkede tüm bu yaşananlara karşın dönüp hiçbir şey olmamış gibi aynı işi yapmaya devam ettiğin sürece kimse özgür değildir.

Odayı derin bir sessizlik kaplamıştı. Bizimki oğlunun yanına gelip tekrar saçlarını okşadı. Oğlu babasının elini tutup “Her şeye rağmen iyi ki burada, yanımdasın baba” dedi. Babasının gözleri dolmuştu. Koltuğuna oturdu gazetesini eline alıp gözlüklerini taktı. Kulaklığı kulağına iliştirip müziğine ve gazetesine gömüldü. Bir istekleri olup olmadığını sorup yanlarından ayrıldım.

Meslektaşım birkaç gün sonra taburcu oldu. Raporu sona erdikten sonra göreve başlamadı. İstifa edip uluslararası bir sivil toplum örgütüne katıldı. Giderken kimseyle vedalaşmadı. Babası ara sıra ilaçlarını yazdırmak için uğramasa haber de alamayacağız. En son Afrika’da bir aşılama programında çalıştığı ve iyi olduğunu öğrendik. Bizler için “kalanlara selam söyle” demiş, babasına. O kadar…

Dr. Mehmet Uhri

Maça Altılısı

Cuma, Nisan 1st, 2011

maca-altilisi1O gece nöbetçi şef ile görüşmek istediğini söyleyen hasta yakını hastanede kumar oynatılmasına göz yumulduğunu, hastasının oynanan kumarda para kaybettiğini söyleyerek şikayetçi oldu.

Akşamları hastalarımızın gruplar halinde hastane kantinine gittiğini ve kağıt oyunları oynandığını biliyorduk ancak işi kumara dökeceklerini doğrusu düşünmemiştik. Hastane güvenlik elemanını da yanıma alıp kantine gittiğimde görece kuytu bir masada beş altı kişinin iskambil kağıtları ile oynadığını, bizleri görünce kağıtları toplayıp birinin cebine attığını gördüm. Masa üstünde kazanç ve kayıpların yazıldığı kağıdı yok etmelerine fırsat vermeden alıp cebime koydum.

Herkesin odalarına gitmesi gerektiğini, haklarında kumar oynandığı yönünde şikayet olduğunu söyledim. Seslerini çıkarmadan dağıldılar. Elebaşı olduğunu düşündüğüm yaşlı beyefendi cebime attığım kağıdı istedi, odasına gitmesini daha sonra getirip vereceğimi söyledim. Onlar odalarına giderken olaydan haberi olmadığını iddia eden kantinciyi kenara çekip bu olaya göz yumduğu için sözleşmesinin iptal olabileceğini durumu tutanağa dökmemem için kumarda kazanılan ve kaybedilen paraların sahiplerine derhal geri verilmesi gerektiğini söyledim. Bir saat sonra kantinci gereğinin yapıldığını kaybedilen paraların telafi edildiğini bildirdi. Konunun detaylarını öğrenmek istemediğimi bundan sonra hastane kantininde ne şekilde olursa olsun kumara göz yummaması gerektiğini hatırlattım. 

İlerleyen saatlerde kumarbazların elebaşı olduğunu düşündüğüm hastanın odasına girdim. Odada üç kişi kalıyorlardı ve süt dökmüş kedi gibi seslerini çıkarmıyorlardı. Dosyalarını inceleyip hal hatır sordum. Kısa ve soğuk yanıtlarla geçiştirdiler. Pencereye yakın olan yataktaki elebaşına cebimdeki kağıdı uzatıp “Valla pes doğrusu. Hem cüretinizi hem de hastaların bu kadar kolay baştan çıkmasını hayretle karşılıyorum” dedim. Sesini çıkarmadı. Kağıdı alıp yastığının altına koydu. Yanıt beklediğimi görünce ortadaki yatakta yatan orta yaşlı hastamız dayanamadı;

-      Doktor bey bilirsiniz. Kumar bir hastalıktır. Herkesin içinde az ya da çok kumar tutkusu vardır. Öyle bir tutkudur ki uygun ortamı bulunca hemen yeşerip çiçek açar. Bütün günü yatarak geçiren bizim gibiler için önceleri vakit geçirmek amacıyla başlayan iskambil oyunları farkında bile olmadan kumara dönüşüverdi.

-      Bu bir özür mü?

-      Nasıl kabul ederseniz. Yani bizim yerimizde siz de olsanız benzer bir durum yaşanabilirdi demeye çalışıyorum. Sonuçta hayat dediğin de bir tür kumar değil mi?  Kiminin çok kiminin az kazandığı bir kumara benzemiyor mu hayat?

-      Abarttığınızı düşünüyorum. Bu oyunun sonunda hep kaybediliyor. Ne kazanırsan kazan hepsini verip ölüp gidiveriyorsun. Öyle değil mi?

Cam kenarındaki yaşlı hastamız bir yandan camdan dışarı bakıyor bir yandan da cebinden çıkardığı oyun kağıtlarını karıştırıyordu. Bu sözler üzerine yatağında doğruldu;

-      Dediğin gibi her kumar oynayan günü geldiğinde her şeyini kaybedeceğini bilerek oynar. Zaten, kumarda önemli olan sonuç değildir.

-      Dağıtılan kağıtlar mı? Nedir önemli olan?

-      Ne masa ne ortam ne de oyun kağıtları, hiçbirinin önemi yoktur. Önemli olan elindeki kağıtların değerini olduğundan farklı gösterip rakibi kandırabilmektir. Elinin gücünü olduğundan farklı gösterip rakibi tuzağa düşürmenin tadındadır, kumar tutkusu.

spade-6Desteden çıkardığı maça altılısını gösterdi. Sonra desteden bu kağıttan daha yüksek bir kağıt çekme üzerine kime bahis teklif edilse altılının küçüklüğü nedeniyle en aklı başında insanın bile kazanma olasılığının yüksek olduğunu düşünüp hemen reddedemeyeceğini herkesin farkında olmadan yaptığı olasılık hesabıyla rahatlıkla kumara yönelebileceğini anlattı. Hayatın da kumara benzediğini söylerken insanların hep olasılık hesabı yaparak yaşadığını, hayatın da genellikle kaybetmeme üzerine oynanan bir kumar gibi yaşandığını vurguladı.

-      Bir düşününün hele; Çocuklarımıza az riske girmelerini, elindekinin değerini bilmesini ve kazanmak yerine öncelikle kaybeden olmamayı öğreterek aslında hayatı kumar gibi görmelerini istemiyor muyuz?

-      Başarının ve hep kazanan olmanın kutsandığı bir dünyada yaşadığımız fikrine katılıyorum, hatta kaybeden olmamak için risk almayan çok insan tanıdığımı da düşünüyorum. Ama tüm bunların kumar olduğu fikri yine de itici geliyor.

Gülümsedi. Elindeki oyun kağıtlarını karıştırmaya devam ederek sözlerini sürdürdü.

-      Bir fark var elbet. Kumarda herkesi kandırabilirsin. Ama hayatı kandıramazsın. Hele yaşlanınca, oyunun sonunun yakın olduğunu hayat bir şekilde sana hatırlatıyor. İşte o zaman siz sağlıkçılara başvurup oyunu uzatmaya çalışıyoruz.

-      Ne yani biz de sizin hayata karşı blöf yapmanıza yardımcı mı oluyoruz?

Elindeki iskambil kağıtlarını yastığın altına koydu. Kafasını olumsuzlama anlamında iki yana salladı.

-      Keşke o kadar kolay olsaydı. Siz sağlıkçılar bizlere yeni kağıt veya yeni bir el vererek oyunda elimizi güçlendirmek veya güçlü göstermek için şans yaratıyorsunuz o kadar. Bizler de bu şansı çevremizdekilere blöf yapmada elimizin güçlü olduğuna iyi kağıt geldiğine inandırmada  kullanıyoruz. Sonuç ise değişmiyor. Hayatı kandıramıyorsun. Hep o kazanıyor.

-      Biz sağlıkçıları da krupiye yerine koydunuz ya helal olsun. Evet, bir ameliyatla gerçekten hayat kurtarıcı olabiliyoruz ama bazen elimizin kolumuzun bağlandığı işe yaramadığımız durumlar da oluyor. O zaman iş şansa mı kalıyor?

-      Şans diye bir şey yok. Anlamıyor musun? Şansın ne olduğuna da oyun karar veriyor. Her şey oyun. Öyle günlerde iş oyunculuğa düşüyor. Elimizi güçlü gösterebildiğiniz kadar kuyruğu dik tutup beklenen finale doğru yürüyor veya çoğumuzun yaptığı gibi pes edip kendimizi koyuveriyoruz. Bence iyi oyuncu öyle günlerde belli oluyor. Kumarın kötü bir şey olduğunu söyleyenlere inanma. İnsana bu dünyadan kuyruğu dik tutup insan gibi gidebilme fırsatını veriyor. Eh bu da az kazanç değil, bence.

Doğrusu kafam biraz karışmıştı şanslarını daha fazla zorlamamalarını ve bir daha hastane içinde kumar oynamamalarını isteyip yanlarından ayrıldım. Bahçeye çıktım. Hava hayli serinlemiş, yağmur başlamıştı. Yaklaşmakta olan ambulansın giderek artan acı siren sesleri acil servisin hareketlenmesine yetmişti. Hastane için yine yoğun geçecek bir gece başlamıştı.      

 

Dr. Mehmet Uhri

Kum Saati Çatladığında

Pazartesi, Şubat 7th, 2011

kum-saati_31Yorucu hastane günü, daha sakin geçmesini umduğum nöbet ile devam ediyordu. İlerleyen saatlerde servis hemşiresi ile birlikte orta yaşı geçkin ama her zaman bakımlı gördüğümüz bayan hastamız odama geldi. Bir şey isteyecekleri belliydi ama söze nereden başlayacaklarını bilemiyor gibiydiler. Kısa süren sessizlikten sonra hemşire hanım hastamızın bir ricası olduğunu söyleyip sözü ona bıraktı. Odasını paylaştığı kadın hastanın ertesi gün ameliyat olacağı için kaygılanıp uyuyamadığını, huzursuz olduğunu söyledi. Gençliğinde kuaförlük yaptığını, hastayı rahatlatıp ameliyata moralli girmesini sağlamak için saçlarını boyamaya ikna ettiğini, hatta hemşire hanımların da destek verdiğini söyleyip nöbetçi eczaneden aldırttığı boya ile hastamızın saçını boyamak için izin istedi. Doğrusu şaşırmıştım. “Gürültü edip diğer hastaları rahatsız etmeden yapacaksanız neden olmasın? Ama yine de aramızda kalsın” diye ürkek bir yanıtla geçiştirdim.

Odayı paylaştığı hasta ile aynı yaştaydılar. Ancak ertesi gün ameliyat olacak hastamız boyası gelmiş bakımsız saçları, endişeli haliyle kendini bırakmış görünüyordu. Sanırım bu kuaför operasyonu için hazırlıklar önceden yapılmıştı, alınan onay ile birlikte kollar sıvandı. Bir saat içinde saçları boyanıp fön ile şekillendirilen hastamızın endişesi yatışmış morali düzelmiş gibi görünüyordu. Bizimki saçına son şekilleri verirken “bak bu bakımlı ve güzel halinle doktorlar sana bayılacak iyileştirmek için yarışacaklar. Neydi o pejmürde halin öyle?” diye söyleniyordu. Hastamız biraz da mahcup eda ile ilk kez ameliyat olacağını, iyi hazırlanamadığı önemli bir sınava giriyormuş gibi endişelendiğini, ameliyata giderken hiç böyle düğüne hazırlanır gibi süslenmeyi düşünmediğini anlatıp teşekkür etti. Hastamız aldığı moral ve ilaçların etkisiyle o gece huzurlu ve derin bir uykuya daldı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde bizim emekli kuaför hanımefendiyi hemşire hanımların yanında laflarken gördüm. Sanırım onu da uyku tutmamıştı. İkram edilen çayı bahane edip yanlarına iliştim. Hastamıza “Ellerinize sağlık, kuaförlükte hayli mahirmişsiniz. Kısa sürede hastamızı bambaşka biri yaptınız. Kuaförlüğü bırakmasaydınız keşke” dedim. Sesini çıkarmadan kafasını salladı. Cevap vermedi. Hemşire hanım saçını kısaltmayı düşündüğünü kısa saçın yakışıp yakışmayacağını sordu. Bizimki eliyle hemşire hanımın gür siyah saçlarını yoklayıp “kendinden sıkılmak için yaşın çok genç. Önce bu güzel saçlarını aç ki yüzüne hareket versin, güzelliğin ortaya çıksın” dedi. Sonra bana dönüp odasını paylaştığı hastanın rahat uyuyabilmesi için hemşire hanımlarla sohbet ettiğini söyleyip gecenin o saatinde odasında olmamasına açıklama getirmeye çalıştı. Kuaförlüğe neden devam etmediğini tekrar sordum. Bir süre cevap verip vermemekte tereddüt etti.

-      Kuaförlüğü bıraktım çünkü çok yorulmuştum. Dışarıdan bakınca kolay görünür ama kuaförlük çok zor meslektir. İnsanlar size gelip kendilerini farklı bir insan yapmalarını beklerler. Bazen yeni hallerini beğenseler de çoğu kez beğendirmek kolay olmaz.

-      Neden öyle?

-      Doğrusu tam bilemiyorum. İnsanlar kendilerinden çok çabuk bıkıyor. Kendilerinde güzellik bulamayacaklarından o kadar eminler ki değişebilmek için gittikleri kuaförler bazen ne yapsa yaranamıyor, onlara. Hep huzursuz ve mutsuz öyle durup aynadaki görüntülerine bakıyorlar. Arada kendiyle barışık olanlar da çıkıyor ama kendinden umudu kesmiş hayattan bıkmış insanlar görmekten yoruldum. Araya şu mendebur hastalığım da girince yıllarımı verdiğim kuaför dükkanını, devrettim gitti.

Susup önüne baktı. Sıkıntılı bir iç çekişten sonra sessizce ağlamaya başladı. Uzun süredir tedavi altında olduğu için serviste herkes hastamızı tanıyor hastalığını biliyordu. Hastalık ilerlemiş ve son zamanlarına gelmişti. Destek tedavileri dışında tıbbi olarak yapacak bir şey olmasa da son ana kadar hastanede kalmayı istemişti. Hemşire hanım yanına oturup elini omzuna koydu hastamız başını omzuna yaslayıp sessizce ağlamayı sürdürdü. Biraz sakinleşince odadakilere baktı.

-      Bu haksızlık, hem de büyük haksızlık. Daha 55 yaşındayım. Buradan baktığımda 65, 75 hatta 85 yaşındaki halimi bile hayal edebiliyorum. Hani 75 yaşımı bilemem ama 85’imde inatçı aksi çekilmez bir ihtiyar olacağım, çocuklar benden korkacaklar ama yine de insanları, hayatı seveceğim. Gel gör ki benim için kum saati çatladı. Kumlar hızla başka yere akıp gidiyor. Yaşayabileceğim yılları görüyor ama benden uzaklaşıp gitmesine de engel olamıyorum. Dedim ya, kum saati çatlamaya görsün.

Teselli edecek bir şeyler söylemek istedim eliyle susturdu. Mendiliyle burnunu sildi. Hastalığı hakkında oda arkadaşına bilgi verilmemesini rica etti. Sözleri ricadan çok emir gibiydi. Çayı yudumlayıp bitirdi. Teşekkür ederek bardağı uzattı. Derin nefes aldı, kendini toparlamış o eski moralli haline dönmüştü. Odasına gitmek için ayağa kalktı. Bizlere dönüp “tekrar söylüyorum. Sakın ola, oda arkadaşıma hastalığımdan söz edip moralini bozmayın. Bırakın beni kendi gibi bilsin, öyle hatırlasın. Henüz kendimden sıkılmadığıma, hastalığımla mücadeleyi bırakmadığıma göre bunu istemek hakkım” dedi. İyi geceler dileyerek odasına yöneldi.

Birkaç gün sonra hastamızı servis kapısında oda arkadaşını şifa ile uğurlarken gördüm. Oda arkadaşının iyi giyinmiş özenle makyaj yapmış olduğu dikkat çekiyordu. Bizimki “beni unutma” deyince. Hastamız “Seni nasıl unuturum. Anlaştığımız gibi; sen yazmasan da ben sana her bayram ve yılbaşı kart atacağım. İyileştiğinde ise mutlaka bekliyorum” diyerek sarıldı. 

Kum saati çatlamış hastamız için günler hızlı aksa da ertesi gün ve daha sonraki günler çoğumuz için birbirinin benzeriydi. Kum saatinin boşaldığı haberini ise bir izin dönüşü o uzun saçlı hemşire hanımdan aldım.  Hüznü yüzüne yansımıştı. Elindekileri gösterip “makasını ve tarağını bana bırakmıştı” dedi.

 

Dr. Mehmet Uhri

 

Not: Bu yazı, şartlar ne olursa olsun mesleki ve insani duyarlığını koruyan tüm hemşireler için kaleme alınmıştır.

 

Acımasız Öğretmen

Salı, Şubat 1st, 2011

karanliga-2“Hiç bir şey söyleme bana, baba. Senin gibi değilim.Yaşamaktan korkmuyorum ve öyle olmak da istemiyorum. Beni koruyup kollamandan, hatalarımı göstermenden sıkıldım. Bırak hata yapayım. Bileyim yanlış yaptığımı, cezasına katlanayım” diye söylendi. Delikanlı çevre aktivistlerinin eylemine katılmış çıkan kargaşa ve polisin müdahalesi ile hırpalanmıştı. Gözünün altı morarmış, açılan kaşına dikiş atmıştık. Kafa travması nedeniyle hastanemiz acil servisinde gözetim altında tutuluyordu. Polis, kapının dışında hastamızı göz altına almak için bekliyordu. Haberi alıp hastaneye gelen babasının odaya girdiğini görünce konuşmasına fırsat vermeden bu sözler döküldü delikanlının ağzından. Babanın ise yüreği kalkmış oğlu için kaygılanmıştı. Pek tartışacak hali yoktu. Durumunun iyi olduğunu, gözetim altında tuttuğumuzu söyleyince sakinleşip oğlunun yanına yatağın kenarına ilişti. Saçlarını okşamak istedi oğlu eliyle itti.

-      Tamam oğlum. Çevreci olmana bir şey demiyorum ama kavga ederek derdini anlatamazsın. Kendine yandaş bulamazsın. Haklı bile olsa kimse kavgacıları sevmez, bilirsin.

-      Yine ders veriyorsun, bunu yapma baba. Hem kavgayı biz başlatmadık. Çevreyi kirlettiği bilinen fabrikanın işçileri saldırdı, biz kendimizi koruduk.

-      Ah be oğlum. Ben de bir zamanlar senin gibiydim. Gençken gücün kuvvetin ile kendini var etmek kolay geliyor insana. Beyin gücü ile alt edemeyince fizik güce başvururduk bizler de.

-      Ama baba onlar başlattı. Oraya kavga etmek için gitmemiştik.

-      Öyle olur hep. Onlara da sorsan sizin başlattığınızı, tahrik ettiğinizi söylerler. Gençlikte insanın kendi gücüne güvenip şiddete başvurması kolaydır. Aklın başına gelip biraz olgunlaşınca şiddetin çözüm olmadığını anlarsın. O zaman çevrendekileri, seni koruyup kollayanları fark edersin. Şiddet seni yenip yok etmeden içindeki şiddeti evcilleştirmen gerekiyor. Bunu ben yapamam. Sadece sen yapabilirsin.

karanliga-1Delikanlı yatağında doğruldu, elini babasının omzuna koydu. Babası oğlunun saçlarını okşayıp şakağındaki kurumuş kan lekelerini tırnağı ile çıkaramayınca diliyle ıslattığı mendiliyle temizlemeye çalıştı. Delikanlı bu ilgiden sıkılıp babasının elini tutup durdurdu.

-      Sen öyle diyorsun ama baba, hiç bir şey yapmadan nasıl duracağız. Dünya ne hale geliyor görmüyor musun? Siyasete bulaşmamı özellikle istemedin biliyorum ama dünyanın geleceği için çabalamama ses çıkarma lütfen.

Baba elindeki kirli mendili atacak çöp ararken bana baktı, eliyle oğlunu gösterdi.

-      Ne garip değil mi? Zamanında ben de rahmetli babamla böyle tartışırdım. O zamanlar devrimciydim ve yine dünyanın değişmesi gerektiğine inanırdım. O ise bana hayatın yenileri içine alıp eskiyenleri kıyıya vuran okyanusa benzediğinden söz ederdi. Şimdi daha iyi anlıyorum. Deniz yine aynı deniz. Benim gibi işi bitenleri kıyıya vurup oğlumu alıyor içine.

-      Babanız güzel söylemiş, ne iş yapardı? Öğretmen miydi?

-      İmamdı babam. Zamanın en iyi öğretmen olduğunu, ama yetiştirdiği öğrencilerin hepsini öldüren acımasız bir öğretmen olduğunu söylerdi. Bizim mücadelemize de öyle bakardı. Hep tartışırdık. Sonuçta o haklı çıktı veya biz başaramadık.

Bu sırada odaya giren polis nöbetçi savcının istemi doğrultusunda gözaltı işlemi için hastayı ne zaman alabileceğini sordu. Tetkiklerin henüz tamamlanmadığını bir süre daha gözetim altında tutacağımızı söyleyince elindeki telsiz ile merkeze bilgi verdi. Telsizden “başından ayrılma” diyen sert ve kararlı emir duyuldu. Bizimki oğluna sıkıntılı bir bakış attı. “Keşke hiç bulaşmasaydın okuyup okulunu bitirseydin” deyince oğul öfkeyle yatağından kalkmaya çalıştı. Sakinleştirmeye çalıştım.

-      Ben senin gibi olamam baba. Siz olaylarınızı kendiniz yaratmış her şeyi değiştirmeye çalışmıştınız. Boyunuzdan büyük işe kalkışmış olmalısınız ki beceremediniz. Askeri darbe ile ülkede hayat dondu. Hepiniz tüm yaşananlardan kendinizi suçladınız. Suçlu olmanın verdiği eziklikle kendinizden nefret ettiniz. 

Babası araya girmek istedi ama bizimki elini kaldırıp konuşmasına fırsat vermedi.

-      Hayatınıza inen darbe ve bu sevgisizlik yüzünden yaşanacak onca şey yaşanmadan kaldı diye hayatı benim üstümden bir yere kadar yaşayabilirsin, baba. Aynı şeyleri yaşamamı bekleyemezsin. Şimdi çektiğin acıları yaşayacağımdan korkuyor, senin yaptığın gibi sinip bir kenara çekilmemi hiçbir şey yapmamamı istiyorsun.

-      Oğlum haksızlık ediyorsun. Her şey senin iyiliğin…

-      Yapma baba, yapma. Tüm bildiğin bu. Ölen arkadaşlarınızı bile sakladığınızı bir zamanlar sen anlatmıştın bana. Onları karanlığa gömdük demiştin. Senin gibi karanlıkta sinik yaşamaktansa görünür olmak istiyorum.

-      Oğlum şu haline, başına gelenlere bak. Ya daha ciddi bir durum olsaydı?

-      Bırak baba ya. Olsaydı, olsaydı. Olan oluyor zaten. Üstelik biz sizin gibi kendimiz olay çıkarmıyoruz. Olaylar önümüze hazır geliyor. Kendi başımıza olay yaratmamıza fırsat bile olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Bunda sizin kuşağın başarısızlığının da katkısı var sanırım.

Bu atışmaları izleyen polis memuru gülümseyerek babanın yanına gelip eli ile sırtına dokundu. “Sıkma canını. Benim oğlan da böyle. Bırak ne yaşayacaklarsa yaşasınlar. İleride bizim gibi yapmadıklarından pişman olmalarından iyidir herhalde” dedi.

Birkaç saat sonra hastamızı taburcu edip polise teslim ettik. Babası da beraberinde gitmek istedi ama polis izin vermedi.   

Bir hafta sonra delikanlı dikişlerini almaya geldiğinde yanında kız arkadaşı da vardı. “Yine senin için kaygılanacak birini getirmişsin yanında” diye takıldım. Sevgi dolu gözlerle birbirlerine bakıp el ele tutuştular. Sessizce pansumanın bitmesini bekleyip teşekkür ederek neşe içinde ayrıldılar.

Dr. Mehmet Uhri

Sabırotu Frida

Pazartesi, Ocak 17th, 2011

42-590005

Aztek mitolojisinden günümüze ulaşan Llorona isimli Meksika söylencesi bir çılgınlık anında çocuklarını öldüren, hatasını fark edip intihar eden ancak ruhu sonsuza kadar ağlayarak çocuklarını aramaya mahkum edilen acılar içindeki hayalet kadını anlatır. Söylence Meksika halk şarkılarına da konu olmuş ve özellikle Chavela Vargas’ın sesinden İspanyolca “ağlayan” anlamına gelen La Llorona adıyla tanınmıştır. Benzer bir söylence antik Yunan mitolojisinde de vardır. Euripides’in (M.Ö. 405 ) Bakhalar adlı trajedisinde Kadmos ve Harmonia’nın dört kızından biri olan Agave, oğlunu Thebai kralı Pentheus’u öldürür. Dionysos’un annesi Semele ile Zeus’un aşkı hakkında dedikodu yaptığı ve bu dedikodu Hera’nın kulağına gittiği için Dionysos tarafından çılgına çevrilen Agave, içtiği ilacın etkisiyle oğlunu vahşi hayvan sanarak öldürdüğünü anlar ve kalan ömrünü acılar içinde ağlayarak geçirir. Acılı anne Agave’nin adı günümüzde Meksika ile özdeşleşmiş Tequila adlı içkinin üretildiği yabani bir kaktüs türünde yaşamaktadır. Tequila; Meksika’da Agave (Agave Mexicana) Anadolu’da ise kıraç topraklarda zor koşullarda yaşayabilmesi yüzünden sabırotu olarak bilinen bitkiden üretilen ikibin yıllık Aztek içkisidir.

two-agaveÖzü su ile dolu olup dokunulduğunda ağlamaya eğilimli bu kaktüse Agave adı verilmesi de boşuna değildir. Bitki, 16. Yüzyılda İspanyol istilası ile soykırıma uğrayan akabinde iç savaşlarla kendi çocuklarını öldüren ve günümüzde yaşayan az örneği kalan Aztekleri andırırcasına ulaşılması güç kıraç topraklarda zor şartlarda yetişerek varlığını sürdürmüştür. Dahası, 15-18 yıllık çileli ömrünün büyük kısmını birkaç karıştan fazla uzamadan hayli güç şartlarda ismine yaraşır biçimde sabırla geçiren bitki yaşamının son yılında büyümeye boy atmaya başlar. Üç dört metreye ulaşan boyuyla çiçek açar ve kısa süre sonra ölür.

İşte Meksikalı ünlü ressam Frida Kahlo’nun hayat hikayesi de Aztek mitolojisindeki Llorona, Yunan mitolojisindeki Agave veya sabır otu gibi çile çekerek ağlayarak sabırla yaşamaya adanmış bitkiyle benzeşmektedir.   

Daha 6 yaşındayken geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir bacağı aksak kalan Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon, kısaca Frida Kahlo fotoğrafçı Macar asıllı baba Wilhelm Kahlo ve Aztek kökenli annesi Matilde Calderon Gonzales’in dört kızından üçüncüsü olarak 1907 yılında Meksika’da doğar. 19 Yaşında geçirdiği ölümcül trafik kazası yüzünden hayatı, ameliyatlar, korseler, hastane ve doktorlar arasında geçecektir. 32 Kez ameliyat olmasına karşın kalıcı iyileşme sağlanamayacak hayatının büyük kısmını yatağa bağlı olarak geçirmek zorunda kalacaktır. Yıllar boyu korseler ve alçılar içinde yatağa bağlı kalması üzerine annesinin desteği ile Frida, yatağının tavanındaki aynaya bakıp otoportre niteliğinde resimler yapmaya başlar.  Günlerce yatağının tavanında asılı olan “gündüzlerimin ve gecelerimin celladı” diye adlandırdığı aynaya bakıp umudunu yitirmez acılar içinde yaptığı resimlerle hayata tutunur. 

picture-11Filmlere de konu olan hayatı boyunca 55 tanesi otoportre olmak üzere toplam 143 resim yapabilmiştir. Yaşadığı dönemde Meksika’nın Michalengelosu olarak tanınan bilinen meşhur duvar ressamı kocası Diego Rivera’ ın gölgesinde kaldığı söylense de Meksika devriminin, geleneksel Meksika kültürünün temsilcisi olarak zamanla kocasından da ünlü olacaktır.

Frida Kahlo’nun çile dolu kısa hayatı Meksikalıların Agave Anadolu insanının ise sabır otu dediği bitkiyle benzeştiğinden söz etmiştik. Sabırotu çekici değildir, öyle hoş kokusu da yoktur. Tam bir çilekeştir, sabırla çiçek açmayı bekler. Gözlerden uzak kıraç taş toprakta yetiştirdiği çiçeğini öyle pek kimseler görsün de istemez. Olumsuz iklim ve toprak şartlarına karşın yaşar ve sanki hayatın her şeye karşın mücadele etmek olduğunu anlatır. Frida’nın hayatı da acı ve ağlamalarla büyük kısmı yatalak geçen ama yine de mücadele etmekten vaz geçmeyen sabır otu gibidir. Bitkinin acıyla geçen ve sabırla katlanılan ömrü, vadesi geldiğinde kısa süreli bir parlayış, mutluluk ve ölüm ile sonlanır. Eserlerinde geleneksel Meksika kültüründen izler ve öğeler taşıyan Frida Kahlo da ülkesindeki ilk ve tek sergisini ancak ölümünden bir yıl önce Mexico City’de açar. Agave veya sabırotu gibi kısa sürede parlayıp ünlenir ve bir yıl sonra 47 yaşında akciğer embolisi nedeniyle aramızdan ayrılır.

Geride bıraktığı resimleri ile Frida Kahlo, Agave özünden damıtılmış geleneksel Aztek içkisi Tequila gibi sarhoş etmese de izleyenleri etkileyip sarsmayı sürdürmektedir. Frida’nın resimleri sürrealist olarak değerlendirilse de o surrealizmi reddeder. Resimleri acıyı ve keskin gerçekliği yansıtır. Frida’nın resimlerinde Meksika kültürü ve devrimci ulusal kimlik de tuvale aktarılmıştır. Hayatı çalkantılar ve acılar içinde geçen Kahlo en ünlü tablosu “İki Frida” adlı portresine, Diego’dan boşanma öncesinde başlamıştır; söylediğine göre resim ayrılıktan duyduğu mutsuzluğun tasviriydi ve Diego’nun sevdiği Frida’yla reddettiği Frida’yı anlatmaktadır. Onca soykırım ve iç savaş yaşamış ancak acılara karşın hayata tutunmuş Aztek halkı gibi Frida da otoportrelerinde içimize işleyen delici bakışları ile hayattaki tek gerçeğin, vazgeçmemek ve mücadele etmek olduğunu, hayatın acılara rağmen sabırla yaşanılası bir şey olduğunu haykırmaktadır.

fridakahlo11954 yılında aramızdan ayrılan çilekeş Frida Kahlo’nun son çalışması “viva la vida - yaşasın hayat”  ismini taşımaktadır.

Geride kalanlara “Beni hatırlamak isteyenler Chavela Vargas’ın sesinden Llorona’yı dinlesinler. Ben orada yaşıyorum” mesajını bırakan Frida Kahlo ve eşi Diego Rivera yapıtları ile İstanbul’da sergileniyor.    

Yaptığı Duvar resimlerinde Azteklerin yaşamını anlatan ve İspanyolların nasıl bir kültürü ortadan kaldırdığını detaylarıyla ortaya koyan İspanyol ressam Diego Rivera ile Meksika devriminin efsane temsilcisi eşi Frida Kahlo 40 parçalık sergi ile Pera müzesinde sanatseverlerle buluşuyor. Çilekeş bir Agave bitkisi gibi ömrünün son yılında parlayıp aramızdan ayrılan Frida Kahlo ve eşi Diego Rivera’nın yapıtları olanca gerçekliği ile 20 Mart 2011’e kadar İstanbul’da.   

 

Mehmet Uhri

 

Not: Fridayı anlamak ve Chavela Vargas’ın sesinden Llorona’yı dinlemek için http://www.youtube.com/watch?v=XCUddHPYvCY

linkini kullanabilirsiniz. Resimlerin üzerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.

Arnavut Ciğeri

Perşembe, Ocak 13th, 2011

arnavut-cigeri1Yıllardan beri, hastanemiz polikliniklerine gidip gelen, yüksek tansiyon ve şeker hastalığından muzdarip iri yarı yaşlı beyefendiydi. Kan şekeri düzeyini düzenlesek de tansiyonunu kontrol altına almamız uzun sürmüş, birkaç kez hastanede yatmak zorunda kalmıştı. Kısaca hastanenin müdavimlerinden olmuştu.  

Yılbaşı arifesine denk gelen bir gelişinde kendi eliyle yaptığı tencere dolusu Arnavut ciğerini servis çalışanlarına hediye etmişti. Bu sayede hastamızın eskinin meşhur meyhanecilerden olduğunu öğrenmiştik. Muayenesini yapıp ilaçlarını yazarken tansiyonunun yine yüksek olduğunu saptamıştık. 

-      Tansiyon ilacının dozunu arttırmak gerekecek galiba.

-      İstemem evladım. Tedaviyi tadında bırak. Verdiklerin işe yaramıyorsa ilacın miktarını arttırıp zehirleme beni. Bırak tadında kalsın. Ben halimden memnunum.

-      Neyi tadında bırakayım, anlamadım? Tedavinin tadı mı olurmuş?

-      Olmaz olur mu? Her şeyin tadı olur. Hepsi hayatın içinde değil mi? Gerçi şimdiki neslin anlayabileceğini bir şey değil bu ama, neyse.

Daha sonra oturup dededen toruna üç kuşaktır meyhanecilik yaptığını, meyhaneciliğin her türlüsünü bildiğini anlatıp şimdilerde insanların içki içmenin adabını yitirdiğinden söz etti.

Biraz daha konuşturmak için “ ne varmış, içki içmede? Biraz içki, biraz meze değil mi alt tarafı?” diyecek oldum.

-      Herkes öyle zannediyor. Ama o kadar basit değil. “Meyhanecilik hayatın parçasıdır” derdi babam. Yani hayat nasıl akıyor ise meyhanecilik de ona uyarmış.

-      Nasıl yani?

-      Eskiden hayat yavaş akıyordu. Meyhaneye oturan adam da ağır ağır içer, yemeğini ağırdan yerdi. Şimdilerde devir değişti, hayat hızlandı. İnsanların zamanı azaldı. Bir saatte yiyip, içip gitmek istiyor, müşteriler. Muhabbet bile aramaz oldular. Yemekler ve mezeler de değişti tabii. O kadar kısıtlı zamanda tadabildiği kadar çok ve çeşitli meze görmek istiyorlar. Sonra da hazımsızlıktan yakınırlar. O kadar çok şeyi hızlıca yersen olacağı budur, halbuki.

-      Başka ne değişti?

-      Eskilerde babalar oğullarını alıp gelirlerdi, meyhaneye. İlk içkiyi babalarının elinden tadardı delikanlılar. İçki ve meyhane adabını öğrenirlerdi. Şimdi, kim kime dum duma. Bakıyorsun liseli delikanlılar doluşmuşlar meyhaneye adabını da bilmeden içmeye kalkışıyorlar. Onlara kızmıyorum ama içimden babalarına sövmeden edemiyorum.

 Servis çalışanlarına ikram ettiği tencere dolusu Arnavut ciğerini gösterip;

-      Meyhaneci dediğin hazırladığı Arnavut ciğeri ile anılırdı. Şimdi arayıp soran müşteri bile kalmadı nerdeyse. Ben yine de inatla pişirir hazırlarım her akşam, bu mereti.

-      Haklısın galiba. İnsanlar içip içip tıka basa dolu mideleri ile gecenin bir saati geliyorlar hastaneye. Hazımsızlık bir yandan, sarhoşluk öte yandan. Biz de ne yapacağımızı şaşırıyoruz.

-      Doktor bey hayat değişti, meyhanecilik de değişti. Eskinin tat düşkünü akşamcıları kalmadı artık. Meyhaneciliğin birinci kuralı güzel meze yapmak ise ikinci kuralı mezeyi azar azar servis etmekti. Mezeler çay tabağı gibi küçük kaplarda bir iki çatalda bitecek şekilde servis edilirdi. Gerçek damak tutkunları da iyi hazırlanmış mezenin doymak için değil içkinin yanında tadına varmak için yendiğini bilirdi. Meyhaneci dediğin müşterisinin damağına lezzet sunabilendi, karnını doyuran değil.

-      Haklısın böyle meyhane ve meyhaneciler kalmadı sanırım.  

raki-mezeKonuştukça sesi daha gür çıkıyor, hırslandığı hissediliyordu. Tansiyonunu bahane edip sakinleştirmeye çalışsak da bizi dinlemeyip sözlerini sürdürdü.

-        Meyhaneci müşterinin nabzını bilirdi. Masaları dolaşır eksikleri saptar gerektiğinde içki ve mezenin yanına muhabbeti de katık ederdi. Şimdi gelenler karın doyurup biran önce sarhoş olma derdinde. Muhabbeti bile unuttu millet.

-      Meyhanecilik hayatın parçası olmaktan çıktı mı yani?

-      Yok, o kadar değil. Meyhanecilik her zaman hayatın parçasıdır, beyim. İnsanlar değişti, hayat değişti, meyhanecilik de bundan nasibini aldı. Eskiden hayattan tat almaya, yaşadığı hayatın zevkini çıkarmaya düşkün insanlar vardı. Küçük tatlardan büyük hazlar alabilmekti, hayat. Doymak değildi, o zamanlar.

-      Şimdi nasıl yaşıyor insanlar?

-      Beğendiği mezenin tadına varmak yerine tabaklar dolusu isteyip doymaya çabalıyorlar. Kısa yoldan doyup sarhoş olmak istiyorlar.

-      Eeeeeeeee

-      Böyle olunca insanlar günü, zamanı yaşamak, hayatın tadına varmak yerine hep bir yerlere yetişmeye, hayatı kedilerince dolu dolu tüketmeye uğraşıyor. Tadında bırakmayı bilmiyorlar. Ondan sonra da ağızlarının tadının kalmadığından yakınıyorlar. Ne desem boş.

Tenceresini ve tabakları toplayıp iç içe yerleştirdi. İzin isteyip kalktı. Odadan çıkarken geri döndü; “Bir gün ekibi toplayıp gelin benim meyhaneye de eskinin tatlarını hatırlatayım sizlere. Muhabbeti, içkiyi ve mezeyi sunayım da anlayın neler bıraktık arkamızda.” dedi. Reçetesini gösterip teşekkür etti. Sessizce odadan çıktı gitti.

 

Dr. Mehmet Uhri