Archive for the ‘Balıkçının Merası’ Category

Güvercinlerin Tedirginliği

Çarşamba, Ocak 18th, 2012

hrant_dinkO gün güvercini vurdular. Herkesin gözü önünde öldürüp görenlere ibret olsun diye orada öylece bıraktılar. Kanadını son kez bile çırpmasına fırsat vermediler, sessiz ve ani bir ölümdü. Herkes gördü.

Katiller suçunu inkar etmedi. Hatta göğüsünü gererek poz poz fotoğraf çektirdiler ve gururla herkese gösterdiler. Uzun uzun yargılanıp ödül gibi cezalara mahkum oldular. Hesapta, suçlular cezalarını bulmuştu. Ancak yine de kimse kendini güvende hissetmiyor, bir şeylerin eksik kaldığını düşünüyordu. Öldürülen güvercin birlikte yaşadıklarına güvenmiş, tedirginlik içinde olsa da onlardan ayrılmayı düşünmemişti. Onlar yapmaz, savunmasız bir güvercine el kaldırmazlardı.

Ama yaptılar. Tedirginlik içinde yaşamaya çabalayan güvercini hiç acımadan kalleşçe öldürüp, gurur duyulası bir şey yapmış gibi ortaya döküldüler. Üstelik onlara bu yolu gösterenler koruyacaktı, korumalıydı. Öyle de oldu. Günah keçisini yaşı küçük diye ayırdılar, ağır abiyi istihbarat ile çalışan ispiyonculardan olduğu için saldılar, diğerini de dava süresinin uzunluğunu bahane edip yakında serbest bırakacaklar.

Teror örgütünü ise bulamadılar.

Aranan o devasa örgütün kendini ifşa etmesini mi bekliyorduk? Örgüt ortadaydı. Aranan örgüt yaptıkları ve yapmadıklarıyla devletin kendisiydi. Üstelik hepimiz suç ortağıydık. Onun için sustuk. Masumiyetin kendimizi aklayacağına inandık. Vicdanlar ise susmadı. Vicdanlarımız “ama ben bir şey yapmadım, hem ben ne yapabilirim ki?” diyerek masum görünmenin aklanmak için yetmediğini, güvercin tedirginliği ile yaşayanları görüp kollamamız gerektiğini fısıldıyordu.        

Öldürdükleri yetmedi, adalet bekleyenlerin önünde bir kez daha vurdular. Örgüt bulunamadığı gibi katillere de ödül gibi cezalar verildi. Herkes gördü. Herkes bunun böyle olacağını biliyordu. Çünkü onlara herşeyden önce ceberrut bir devlet ile yaşamanın incelikleri öğretilmişti. Kendi aralarında her türlü kavgayı yapsalar bile resmi görevlilere bulaşmamayı iyi bilirlerdi. Gün gelir devlet el koyar korkusuyla olimpik ölçülerde havuz yapmama konusunda sessiz bir konsensusun yaşandığı ülkede aslında herkes güvercin tedirginliği içinde yaşamaya da alışmıştı. Şahit yazarlar diye karakollardan uzak durur, kırmızıda geçene veya yasaları çiğneyenlere hiç ses çıkarmazlardı. O iş devletin göreviydi. Devlet gerekirse bulur cezalandırır veya göz yumar affeder hatta ödüllendirirdi. Kimse karışmaz, karışamazdı devletin işine.

Meclislerinde “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazar ama ne oraya seçilenler ne de siyaset oyununu oynayanlar bu yazının ardındaki riyakarlığın görülmesini istemezdi. Millet ise orada temsil edildiğine inansa da devletin işine karışılmayacağını iyi bilirdi. Devlet kendisi için tehdit oluşturan unsurları iyi tanır, onları en acımasızca cezalandırmaktan geri durmazdı. Herkes hizasını bilecekti. Bilmeyenler ise güvercin tedirginliğine mahkum edilecek ara sıra bir ikisi göstere göstere infaz edilip tedirginliğin azalması engellenecekti. Hizasını şaşırmayan çoğunluk ise bu yaşananları görüp haline şükredecek elindekiyle yetinecek, mutlu olacaktı. Sesini çıkarmamayı bilecekti. Devlet kutsallığına halel getirmeyecek, kendini var edenleri bile ortadan kaldırmaktan çekinmeyen korku aygıtı olarak bilinecek buna itiraz edenler ise özenle işaretlenip gereken yapılacaktı.

Öyle de oldu.

Güvercini vurdular, pek çoğumuzun içi burkuldu. Yaşananlara ve aslında herkesin benzer bir güvercin tedirginliğe mahkum olduğu devletin bireyi olmaya isyan edesimiz geldi. İsyanımızı kanatlarımıza yazdık, gökyüzüne açtık. Kardeşimize ve onunla en son vedalaştığımız yere doğru çırptık kanatlarımızı. Geliyoruz…

 

Mehmet Uhri

 

Not: Hrant Dink’in anısı içindir. 19 Ocak 2012

İnsanlığın Karanlık Çağı

Pazartesi, Ocak 16th, 2012

ikc2

Geçtiğimiz üçyüz yılda Descartes ile başlatabileceğimiz ve pozitivizm üzerinde yükselen günümüz bilimleri analitik düşünce yöntemini daha çok kullanıyor. Konuyu veya sorunu anlayabilmek ve anlatmak için parçalara bölüyor, parçaları tek tek tanımlayıp bütüne ulaşmaya çalışıyor. Analitik yöntemin işlevselliği ve kolaylaştırıcılığı özellikle artan bilgi birikimini yönetmede başarılı sonuçlar veriyor. Bir konu ya da sorunu küçük parçalara ayırıp üzerinde düşünmenin, ekip çalışması ile çözmeye çalışmanın insanlığa attırdığı büyük adımların farkındayız. Teknolojide yaşanan baş döndürücü ilerlemenin ardında pozitif bilimler ile hayatımıza giren analitik düşünce yönteminin yattığını biliyoruz. Bu tümevarımcı düşünce sisteminin neredeyse tüm sorunlarda başarılı olacağından o kadar eminiz ki; çocuklarımıza okuma yazma ile birlikte küme kavramını ve kümeler teorisini öğreterek işe başlıyoruz.

İnsanlığın bilgi birikiminin baş döndürücü hızıyla üretilen bilgiyi anlatmak ya da aktarmak için onu parçalara ayırmanın zorunlu olması analitik yöntemi sorgulamamızı da engelliyor. Genel olarak işlevsel görünse de analitik yöntemin tüm sorunları çözmede işe yarayacağından emin miyiz? Sözgelimi bilgisayarın ne olduğunu ve nasıl çalıştığını bilgisayarın varlığından habersiz birine nasıl anlatırsınız? Analitik yönteme göre monitörü, klavyeyi, işlemciyi ve belleğin ne olduğunu ve nasıl çalıştığını anlatmaya yönelirsiniz. Bilgisayarı bir kartezyen açılımı gibi anlatmaya çabaladığımızda ise parçaların bütünü tam olarak tanımlamaya yetmediğini görürüz. Peki ya insan? Bu düşünce yöntemi insanı tanımlamaya yeter mi?

Parçalardan bütüne ulaşma eğilimi eğitim hayatının her aşamasında pozitif düşünce yöntemi olarak öğretiliyor. Öğretimi kolaylaştırdığı ve standardize etmeyi sağladığı için yararlı görülüyor. Küçük parçaları tanımlayıp üst üste koyarak puzzle yapar gibi bütüne ulaşmaya çabalamak giderek yaşam biçimine dönüşüyor. Çoğumuz yöntemi kendi hayatlarımızda da uyguluyor, yaşamı küçük küçük kutucuklara ayırarak anlamaya ve yönetmeye çalışıyoruz. Böylesi kolayımıza geliyor. Toplumun geneline yansıyan bu yaşam biçimi, sosyal ilişkilere de yansıyor. Bazen tüm parçaları ayrı ayrı tanımlayıp bir araya getirdiğimizde bütüne ulaşamadığımızın farkında olsak da pozitif bilimin analitik düşünce yöntemini sorgulamaksızın uyguluyoruz.

Sözgelimi insanları bir kartezyen açılımı gibi özgeçmişlerinde ( CV’lerinde)  yazanlara bakarak anlamaya ve değerlendirmeye çabalıyor, ne kadar detaylı olsa da CV de yazılanların o kişiyi tanımlaya yetmediğinin bilinmesine karşın yönteme olan inancımızı koruyoruz.  Parçaların her zaman bütünü tanımlamaya yetmediğini görmemize karşın pozitivizmin namusunu korumak uğruna bilimsel bağnazlık bile yapabiliyoruz.

İleri teknolojinin kullandığı bilgi ve birikimlerin de bir araya geldiğinde hangi bütünün parçaları olduğunu ve kimlerin elinde ne amaçlar için kullanılabileceğini görmüyor, sorgulamıyoruz. Gelişen tıp alanında insanı organ ve sistemlere göre analiz eden yaklaşım büyük kabul görse de sonuç değişmiyor. Bir organ ya da sistemi tedavi edebilseniz bile insanın kendini iyi hissetmesini sağlayamadığınız oluyor. İnsana bütün olarak yaklaşmayı “şimdilik” terk etmemiş psikiyatri bilimi dışında diğer tüm tıp alanları insanın parçalarıyla ilgilenip bütün olarak sağlığı konusunda yorum yapmaktan özenle kaçınıyor. 

Daha da kötüsü parçadan bütüne gitme eğilimi tüm yaşamımızı etkiliyor. Yaşamımızı birbirine çok fazla karışmamasına dikkat ettiğimiz küçük kutucuklara ayırıyoruz. Böylece her bir kutucuğu anlaması ve yönetmesinin kolay olduğunu düşünüyoruz.

Çoğumuzun hayatı 1- iş yaşamı 2- ev yaşamı 3- aile hayatı 4-hobileri ile ilgili alan 5- sosyal faaliyet alanı 6- Tümüyle kendi ile paylaştığı yaşam gibi pek çok küçük kutucuklara ayrılıyor. Bu kutucukların birbiriyle karışmamasına dikkat ediyoruz. Bu kutucukları alt alta topladığımızda bütün hayatımız etmediğini bile bile buna inanıyoruz. Hatta bir kısmımız kutucuklarımızın sayısını arttırarak başkalarına göre daha zengin bir yaşama ulaşacağına inanıyor. Bütün olarak hayatımıza bakmaktan ise özenle kaçınıyoruz. Yaşamı üstüne kurduğumuz o kutucukların ise kiminin küçük kiminin haddinden fazla büyük olmasını da çabucak kabullenebiliyoruz. İş yaşamında yükselmek kariyer yapmak uğruna ev ve aile yaşamından fedakarlık yapmak çoğumuza mantıklı geliyor. Kutucukların tümünün bir araya geldiğinde bile tanımlamaya yetmediği insan hayatı için bir alanda çok başarılı olmak mutlu ve sağlıklı olmak için yeterli olmuyor.  

Günümüzde iş hayatında başarılı ancak sosyal yaşamında mutsuz ya da aile hayatında sorunlu pek çok insan görüyoruz. Hatta bu durum o kadar yaygın ki filmlere dizilere konu edilip yaşadığımız çağın normaliymiş gibi algılamamız bekleniyor. 

Nasıl bir akıl tutulması içindeysek, tüm bunları görmemize karşın nedenini sorgulamaktan özenle kaçınıyoruz. Algılama ve düşünce yöntemi eksik olunca sonuç da yetersiz olmaya mahkum oluyor. Hastalanan bedene bütün olarak yaklaşmak isteyen hekimlerin yerini organ ve sistemler üzerinde uzmanlaşmış ancak bütünden uzaklaşmış doktorların almakta olduğunu görmemize karşın susup durumu kabullenmemiz bekleniyor. Halbuki hayat tanımlayabildiğimiz kadar varlığını hissettiğimiz ancak tanımlayamadığımız küçük yaşam adaları üzerinde yükseliyor.

Sonuçta, alanında iyi eğitimli ancak yaşam dengelerini kuramamış içinde yaşadığı toplumu ve sorunlarını bütün olarak kavramaktan uzak mutsuz insanlar yetiştiriyoruz. Sorunun bütünü görememekten kaynaklandığı açık biçimde ortada iken çözümü yine bireye indirgeyip onların kendilerini suçlu hissetmelerini sağlıyor, yöntemi tartışmıyoruz.

Görünen o ki; insanı ve yaşamı bütün olarak ele alan ve parçaların dengeli bir aradalığı ile yücelten yeni düşünce sistematiği ve yeni bir toplum için güneşin daha çok batıp çıkması gerekecek. Gelecek kuşaklar ise içinde yaşadığımız çağı pozitif düşünce sistematiğinin sorgulanamazlığına kapılıp akıl tutulmasına uğramış, büyük bir bilgi birikiminin üzerinde oturmasına karşın gerçek büyük sorunların görmezden gelindiği, küçük sorunları çözme kolaycılığı ile vakit yitirilen karanlık bir çağ olarak anacaklar.

Mehmet Uhri

Hipokratın Ölümü

Pazartesi, Ocak 2nd, 2012

hippocratesHipokrat’ı öldürdük. Hekimliğin idealize değerlerini simgeleyen Hipokrat’ı yavaş ve sinsice hayatımızdan uzaklaştırdık.

İlk hançeri binyıllardır sürdüğü biçimde tıp diplomalarında hocaların imza ve onayı geleneğini terk ederek sapladık. Geleneksel doktor diplomalarında yetiştiren hoca veya hocaların “tanıklık ederim ki; “bu şahıs” tıp mesleğini uygulamak için gereken bilgi, sorumluluk bilinci ve ahlaki olgunluğa sahiptir” yazısını hatırlayanımız bile kalmadı. Önce diplomaların sonra mesleğin içini boşalttık. Tıp fakültelerinin verdiği diplomalar bakanlık onayı olmadan geçerlik kazanmadığı gibi zorunlu hizmet bitene kadar rehin bile kalabiliyor. Uzmanlık belgelerinde ise nerede kimin yanında asistan eğitimi alındığı bile yazmıyor. Dahası o diplomalarda sadece” gerekli sınavları başarıyla geçip doktor veya uzman olmaya hak kazanmıştır” yazıyor. Bilgili ve donanımlı olmanın yanı sıra sorumluluk sahibi ve ahlaken olgun olmak diplomalardan kalkalı uzun zaman oldu.  

certificate-autfdiplomaSonrasında Hipokrat yeminin içini boşalttık. Sağlık piyasalaşıp hastaneler işletmelere dönüştürülünce mesleki önceliğini hayata ve canlılara zarar vermemek üzerine kuran, bilgi ve deneyimini ayrım gözetmeksizin hastasının sağlığı için sonuna kadar kullanacağı üzerine yemin etmiş idealist hekimlere gereksinim kalmadı. Öldürücü darbeyi işte tam burada sapladık, Hipokrat’ın bedenine. Bakmayın siz tıp fakültelerinin mezuniyet törenlerinde yemin ediliyor gibi yapılmasına. Herkes, o yemin metninde yazan idealize değerlerin çok geride kaldığının bal gibi farkında.   

certificate-uzmanGelinen noktada o Hipokrat yemini etmiş hekimler Adam Smith’in sözünü ettiği piyasanın gizli elinin gün gelip kendilerine de dokunup abad edeceği beklentisi içindeler. Düzen insanın eninde sonunda hastalanıp sağlık işletmelerine başvurmak zorunda kalacağı ön kabulu ile çalışıyor. Bu nedenle gücü yeten herkes kazançlarının bir kısmını gelecekteki sağlık harcalamaları için prim olarak yatırıp günü geldiğinde sosyal güvence ve sağlık hizmeti alacağını düşünüyor. İlk bakışta mantıklı gibi görünse de piyasa mantığının girdiği her yerde olduğu üzere sağlık harcalamaları dev bir kara delik gibi ülkelerin tüm birikimlerini yutup elini vatandaşın cebine atmaktan çekinmiyor. Temel yanılgı ise sağlığın bedeli ödenerek dışarıdan satın alınan bir meta olduğu algısının yaygınlaşmış olmasından kaynaklanıyor. Sağlıktaki piyasalaşmasının nasıl bir akıl tutulmasına yol açmakta olduğunu örnekle açıklayalım: Gripal enfeksiyon nedeniyle hastaneye başvuran hasta için muayene, tetkik ve reçete ile birlikte sosyal güvenlik kurumu yaklaşık 100 lira ödüyor. Aynı hastalığa tutulup hastaneye gitmeyen ilaç kullanmayıp istirahat ve geleneksel yöntemlerle hastalığı geçiren kişinin piyasa mantığına göre 100 lira alacaklı olması gerekiyor. Birinci hasta sağlık hizmetini hastaneden satın aldığını zannederken ikinci hastada beden kendi sağlığını üretiyor. İçinde bulunduğumuz sağlık piyasası ise ikinci grup hastayı görmezden gelip birincileri yüceltmek için elinden geleni yapıyor. Bunu gerçekleştirmek için işte o Hipokrat yeminini bıraktırdığı doktorları sözleşmeli olmaya zorlayıp iş güvencesiz çalıştırarak, üstelik patrona kazandırdığı para kadar kazanç tehdidi ile rehin alıyor. Mesleki bilgi, görgü ve deneyimini hastasına yönelik kullanan doktorlardan diplomalardan çıkarılan sorumluluk ve ahlaki olgunluk kısmında patrona ve işletmeye bağlılık bekleniyor. Doktorlar sağlık işletmelerine karşı sorumlu olmak ve işletmenin hedefleri ile ahlaki değerlerinin yer değiştirmesine ses çıkarmamak zorunda bırakılıyor.

Hastalara ise medya ve tüm piyasa enstrümanları kullanılarak her fırsatta doktora başvurmaları, öyle kendi kendilerini iyileştirme ile uğraşmamaları ve bunca olanak varken daha da talepkar olmalarını hatırlatılıyor. Sağlık alanındaki bu kışkırtılmış talep hasta hekim ilişkisini hastaların gözünde tersine çeviriyor. Doktor ile hasta arasında bilgi ve donanım farklılığı eskiden hastanın kendini doktora karşı rehin alınmış gibi hissetmesine yol açıp bir ucu Stockholm sendromu olarak kabul edilebilecek doktoruna tapma diğer ucu ise rehin olmanın hıncı arasında salınan duygu durumları yaratıyordu. Günümüzde ise kışkırtılmış tüketici talebinin de etkisiyle hastalar doktorlarını kendilerine hizmet etmek zorunda olan bir tür rehine olarak görme eğilimine girebiliyor ve hatta eskinin rehine olma hıncı sağlık çalışanlarına yönelik şiddete dönüşüp yaygınlaşabiliyor. O rehin aldıklarını sandıkları yeminini rafa kaldırmış doktorlar ise kendilerini hastalarından çok ekmeklerini kazandıkları sağlık işletmesine karşı sorumlu hissediyor, üstelik bu tavrın ahlaki olup olmadığı konusunda kafa yormaktan da özenle kaçınıyorlar. Edilgen nihilist bir tavırla kendilerini meslekleri ile birlikte hiçliğe sürüklüyor, “ama herkes böyle yapıyor, üstelik benim gücüm bunları değiştirmeye yetmez” mantığının arkasına sığınıp görünmemeye çalışıyorlar.

Sağlık gibi yaşamsal bir alanı piyasanın acımasızlığına terk edenlerin hiç olmazsa bir amacı var. Onlar kazanç elde etmek uğruna doğru bir iş yaptıklarını düşünüyorlar. Peki ya doktorlar? Onlar herkesin sağlığı ve canı uğruna rehin alındığı sorumluluktan ve ahlaki olgunluktan yoksun böyle insanlık dışı sisteme neden seslerini yeterince yükseltmiyorlar. Hipokrat ve onun temsil ettiği değerlerden vazgeçmelerinin karşılığını sağlık piyasasından nemalanarak alacaklarını mı sanıyorlar?  

Hipokrat öldü. Hipokrat’ı biz hep birlikte öldürdük. İlk hançeri kimin sapladığının veya öldürücü darbenin hangimizden geldiğinin önemi kalmadı. O ise, direnen bir avuç hekim ve insanlığından taviz vermeyip mesleği bırakan, kenara çekilen onurlu gerçek hekimler sayesinde ayakta durmaya çabalasa da dönüp yüzüne bile bakmadık. Bakacak yüzümüz de yoktu zaten. Hipokrat’ı biz öldürdük.

 

Mehmet Uhri ( Dr.)

663 Sayılı KHK ve Sağlıkta Şirketleşme

Pazar, Aralık 18th, 2011

 663 Sayılı kanun hükmünde kararname ile tüm devlet hastaneleri başında CEO olan ticari işletmelere dönüştürülmekte,  faaliyetlerini büyüme, karlılık, verimlilik, kalite öncüllere göre belirleyen yeni yönetim anlayışına bırakmaktadır. Devlet hastanelerinin duygu ve empati yoksunu, vicdan barındırmayan, rekabet ve kar hırsıyla her şeyi göze alabilecek sorumsuz şirketlere dönüşüyor olmasının bedelini önce çalışanlar sonra tüm toplum ödeyecek. Sağlıkta şirketleşmenin ve bu anlayışın KHK kararnamede çalışanlara yönelik karşılıklarını gösterebilmek için büyük şirketlerin çalışma ilkelerini ve altın kurallarını belirlerken kullandıkları diyagrama göz atmak gerekiyor.

fgfBu diyagramda düşey sütun çalışanların yeteneklerini tanımlarken yatay sütun özveri ve çalışkanlığını göstermektedir. Bu diyagrama göre yeteneği ve özverisi çok olan becerikli ve çalışkanlar grubu kartallar olarak kategorize edilmekte ve bunlar genellikle büyük şirketlerin başına CEO olarak atanmaktadır.  Sayıları az olmakla beraber iş bitirici özellikleri, çalışkanlıkları ve dirayetleri  ile bulundukları makamı her zaman hak eden kişiler olmaktadır. Diğer bir grup olan köpekbalıkları ise kartallar kadar yetenekli olmakla beraber özveri ve çalışkanlıkları sınırlı kişilerden oluşmakta, prim veya benzeri ek desteklerle daha verimli çalışmaları sağlanan çalışanlar olarak görülmektedir. Şirket sahipleri için birinci altın kural şirketin başındaki kişinin kartal taklidi yapan bir köpek balığı olmadığından emin olunmasıdır. Bu altın kuralı uygulamak için 663 sayılı KHK kararnamede hastane birliklerinin başına getirilen CEO lar için 6 ayda bir performans denetimi konulmuş performansı yeterli bulunamayanların işine son verileceği belirtilmiştir. 

Diyagramın alt yarısında ise yetenekleri sınırlı olsa da özveri ile çalışan ve en büyük çalışan kategorisini oluşturan Eşekler yer almaktadır.  Öküzler ise yetenekleri kıt olduğu gibi özverili olma konusunda da isteksiz tembeller kategorisini meydana getirmektedir.  Büyük şirketlerce genellikle kısa süreli işe alınıp kategorisi belirlendikten sonra derhal işine son verilen grup genellikle bu son gruptur. Bir CEO için altın kural ise eşekler ile öküzlerin bir arada çalışmalarına hiçbir zaman izin vermemek gerektiğidir. Zira öküzlerin varlığını gören eşeklerin özverili çalışmalarından vazgeçebileceğinden endişe edilmelidir. Bu altın kural için ise 663 sayılı KHK kararname ile sağlık meslekleri denetim kurumu oluşturulmuş ve bu kuruma meslekte yeterlilik denetimi yapma çalışanlara geçici ve kalıcı meslekten uzaklaştırma yetkisi tanınarak öküzlerin ayıklanması için gereken mekanizmanın oluşturulması sağlanmıştır.

Kararname ile hastane birlikleri adı altında oluşturan şirket modelinde her şirkette olduğu gibi sınırlı sayıda kartal veya köpek balığına gereksinim duyulurken çalışanların büyük kısmının eşekler kategorisinde yer alması gerekmektedir. Doktorların büyük kısmının özveri ve beceri gerektiren yetiştirilme tarzı onların eşekler kategorisine indirgenmesini zorlaştırmaktadır. Bu durumun sorun oluşturmasını engellemek için çıkarılan performansa dayalı ücretlendirme politikası ise beceri ve özverilerini daha fazla kazanmak için çabalamaya yönlendirerek doktorların farkında olmadan eşekler kategorisine girmelerini sağlamaktadır. Durumun farkına varıp itiraz edebilecek olan ve kuşkusuz kendini kartal olarak gören klinik şeflerinin doğurabileceği sorunu ortadan kaldırmak için ise 663 sayılı KHK ile klinik şeflikleri kaldırılmış onların “eğitim sorumlusuna” indirgenerek tüm idari yetkileri alınmıştır. 

Şirketleşmenin sağlıkta nasıl yıkıcı bir dönüşüme yol açmakta olduğunu görebilmek için sağlık hizmetleri ile birlikte yürütülen eğitim hizmetlerine bakmak yeterli. Asli görevi doktor yetiştirmek olan tıp fakültelerinde performansa göre ücretlendirme nedeniyle hocalar eğitimi ikinci plana itip hasta bakmaya yönelmekte, eğitim ciddi olarak aksamaktadır. Üç beş yıl içinde nitelikli yetişmiş doktor bulamamanın topluma faturasının bugünkü küçük hesapların çok daha ötesinde olacağı açıktır. 

Benzer bir durum asistan eğitiminde de yaşanmaktadır. Klinik şefliklerinin ortadan kaldırılması ve yönetimin reorganizasyonunun doğurduğu şirketleşme modelinde parasal getirisi olmayan uzmanlık eğitiminin şirketin öncelikleri arasından dışlanması kaçınılmazdır. Bu konudaki direniş ve eylemlerin sonuç verebilmesi ne yazık ki sağlık şirketlerinin uzmanlık eğitimlerinden kazancı olmasına bağlıdır. Bu durum zaman içinde uzmanlık eğitimlerinin de diğer eğitimler gibi parasal karşılığı ödenerek veya harç yatırılarak gerçekleştirilen hizmete dönüşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.  

Tüm bunlardan daha vahimi ise; sağlıkta piyasalaşmanın önünü tümüyle açıp vatandaşın sağlığını piyasanın acımasız sistemsizliğine teslim eden 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmeden çıkarılmış olmasına meclis üyelerinden itiraz gelmemesi, neredeyse normal karşılanmasıdır. Milletin gerçek temsilcisi olan meclisin bu konudaki sessizliğini bir tür ikrar olarak kabul edersek şirketleşme mantığının meclise kadar ulaştığı, durumun gerçekten vahim olduğu sonucuna ulaşabiliriz.     

 Mehmet Uhri  (Dr.)

Şirketleşen Kişilikler

Cuma, Aralık 16th, 2011

focushabercom-1291098053-1-14101Ekolojik veriler iklim değişikliği kaynaklı felaketlerin eşiğinde olduğumuzu gösterirken BM Dünya İklim Konferansı’nın bile yeterince kitlesel ilgi uyandırmamasını, insanların güncel sorunlar karşısındaki bu tepkisizliğini nasıl açıklayabiliriz? Özellikle gençlerin konuya beklenen duyarlığı göstermemelerini yine bir avuç küresel şirketin propagandasına mı bağlayacağız? Duyarsızlık artışında o anlı şanlı şirketlere benzemeye çalışıp kişiliğini şirketleştirenlerin katkısı da olabilir mi?  

Geçmişin kitle kültürünün şekillendirdiği ortak toplumsal değerlerin ön planda tutulduğu ve günümüzde hasretle anılan dünyayı geride bırakıp bireyin talep ve beklentilerinin önem kazandığı dünyaya geçeli çok olmadı. İçinde yaşadığı toplumun değerlerini bir miktar içselleştirmiş olsa da birey olarak kendini var etme çabasında olan ve bu özellikleri nedeniyle eskinin dünyasında “bencil” olarak yaftalanan günümüzün pragmatist ve yalnız insanlarıyla giderek daha çok karşılaşıyoruz. Yetiştikleri toplumun kültürel özelliklerinden çok, küresel ortak kültürü tanıyan bilen ve yaşayan bireylerin dünyasını ise gereksinimleri ve tüketimi kişiselleştirerek tüketimi arttırma çabasında olan büyük şirketler besliyor.

Büyüme ve gelişmenin tümüyle satış pazarlama ve tüketime endekslendiği şirketler dünyası bireylerin kişisel tüketimlerini arttırıp çeşitlendirerek pazarı büyütüp derinleştirme derdinde. Hal böyle olunca şirketlerin ürettiği markalar ve o markaların şekillendirdiği kimliklerden oluşan yeni toplum modeli ortaya çıkıyor.

Bu yeni toplum modelinde insanlık tarihinde hiç görülmemiş biçimde genç kuşaklar kendilerinden önceki kuşaklara göre bireysel özellikleri daha öne çıkmış, daha bilgili ve donanımlı olarak hayata atılıyorlar. Aile büyüklerinin çocuklarına aktarabileceği hayat öğretileri sınırlı kalıyor veya bu yenidünyanın gerçekleri ile örtüşmüyor. 

Bebeklik ve çocukluk çağlarından itibaren insanlar aile büyüklerinden önce televizyon ile aktarılan bu yenidünyayı tanıyıp görüyor, hatta örnek almaya başlıyor. Çocukların gözüyle, aile bireyleri arasında örnek alınacak birilerini bulanamadığı gibi onları çağ dışı ve “ezik” bireyler olarak görme eğilimi artıyor. Çocuklar yakın çevredeki insanlara bakıp rol model almak yerine onlar gibi olmamanın daha doğru olduğunu düşünüyorlar. 

singer-junkthinker-bigÇocukların rol model bulmada zorlandığı böylesi dünyada eksiği kapamak yine o büyük şirketlere düşüyor. Günümüzün pragmatist bireyleri taparcasına tükettikleri görkemli şirketler ve onların markaları dururken sefil bireylerden mi rol model seçeceklerdi? 

Kişiliklerin gelişip olgunlaştığı yaşlarda tüketimin ve marka kültürünün baskısıyla toplumsallaşamadan bireyselleşen o yalnız ve pragmatist bireyler için anlı şanlı büyük şirketler rol model haline geliyor. Aklı ermeye başladığı andan itibaren anne babasından yakın çevresinden hatta devlet büyüklerinden bile güçlü şirket kurum ve markaların varlığını gören bireylerin kişiliklerini de şirketleştirme eğilimine girdiğini giderek daha çok görüyoruz. Kullandığı markalar ile kendini tanımlayan, bireysel özellikleri baskın, yakın çevresiyle iletişimde zorlanan ancak sosyal medyada kendini yaşatabilen şirketleşmiş kişiliklerden yakınan anne babaların feryatları da tüketimin uğultusunda pek işitilmiyor.  

Diyeceksiniz ki bunun ne zararı var?

Kariyer planlaması adı altında kişilerin kendilerini bir şirket gibi yapılandırmaya kısa orta ve uzun vadeli hedefler belirleyip gerçekleştirmek için çabalamasını anlayabiliriz. Ancak kişiliğin şirkete dönüşmesinin barındırdığı anti sosyal özelliklerin de farkında olmalıyız. Bildiğiniz gibi şirketler verimlilik, kalite, kar hedefleri doğrultusunda faaliyet gösterir. Bu amaç doğrultusunda şirketler duygusal davranmaktan özellikle kaçınırlar, empati yoksunudurlar. Amaçları doğrultusunda çevreye, doğaya, insanlığa zarar vermekten çekinmez ve bundan rahatsızlık da duymazlar. Dahası şirketlerin rekabetçi yapıları onları uyumsuz hatta saldırgan bile yapabilir.

Kendi kişiliğini örnek aldığı o büyük şirketler gibi geliştirip yeniden üretme çabasındakilerin şirketlerin bu özelliklerine öykünmesi de kaçınılmazdır. O bireyler ki; kendi kişisel kariyer ve beklentileri için empati yoksunu ve duygusuzca davranabilir, kendilerini ilgilendirmeyen konularda sosyal sorumluluk duymayabilirler. Amaçları için başkalarına zarar vermekten çekinmeyip bu doğrultuda sorumsuzca hareket edebilir, örnek aldıkları rekabetçi yapıları yüzünden içinde yaşadıkları toplum ile uyumsuzluk yaşabilir ve tüm bunların sorumlusu olarak kendinden başka herkesi her şeyi sorumlu tutacak kadar idrak yoksunu olabilirler.

Günümüzde şirketler ile rekabet edecek insancıl özellikleri baskın rol model üretemeyen, üretilen rol modellerin de sorumsuz, duygusuz, empati ve idrak yoksunu şirketleşmiş kişiliklerden oluştuğu dünyaya doğru yol alıyoruz. Çocuklarımız, kimliklerine ekledikleri markaları, büyük şirketleri ve şirketleşmiş kişiliklere sahip bireyleri örnek alıyor, onlar gibi olmaları gerektiğini düşünüyor.

Küresel iklim değişikliği başta olmak üzere gelecek kuşakların haklarının bir avuç büyük şirketin kar hırsı doğrultusunda heba ediliyor olmasına yönelik eylemlerin istenen kitleselliğe ulaşamamasında ne yazık ki kişilikleri şirketleşmiş kariyer düşkünü, empati yoksunu bu yeni bireylerin payı olduğunu da görmek zorundayız.

 

Mehmet Uhri

Gelecekten Mektup

Pazartesi, Kasım 28th, 2011

gm2

Bu mektubu imece usulü çalıştırdığımız hastane odasında kaleme alıyorum. Sağlıkta reform adı altında piyasalaşmanın önünün açıldığı, sağlığın ticarileştirildiği günlerde insanlara gelecekten böyle bir mektup ulaştırabilmiş olsaydık görüş farklılıklarından kaynaklanan kafa karışıklığının kenara bırakılıp yaşananların önü elbirliği ile alınırdı diye düşünüyorum.  

Yaşananlara inanmakta başlangıçta herkes zorlanmıştı. Yılların devlet hastanesi bir sabah bağlı olduğu hastane birliğinin ekonomik istikrar önlemleri uyarınca kapatılmış, personelin sözleşmesi ise iptal edilmişti. Hastalar ve doktorlar o sabah hastanelerine girememiş hastane bahçe ve çevresinde dolaşıp durmuştu. Küresel ekonomik krizin  olumsuz etkisi kapanan işletmeler, küçülen ekonomi, işsizlik ve geleceğe dönük kaygılar olarak toplumu sarmış, bu durumdan sağlık işletmeleri de nasibini almıştı. Kapatılan devlet hastanesinin yakın çevrede alternatifin olmaması kaygıları arttırmış kapanmış olmasına karşın hastalar hastane bahçesinden çıkmamakta direnmişti. Küçülmekte olan sağlık piyasasında iş bulmanın zor olduğunu gören doktorların hastane bahçesinde yıllardır aşina oldukları hastaların sağlık sorunlarına cevap vermeye başlamasıyla işin rengi değişti.

Sağlığın kamusal hizmet olmaktan çıkarılıp piyasaya terk edilmesi ile başlayan süreç devlet hastanelerinin kamu hastane birlikleri şeklinde ticari işletmelere dönüşümünü ve yine birlikler halinde uluslararası sermayeye satılmasını amaçlıyordu. Vatandaşın sağlığı kar hırsıyla rekabet eden piyasaya terk edilecek, satılan hastane birliklerinden gelen dış kaynak ile ülke borçlarının döndürülmesi sağlanacaktı. Artan sağlık giderlerini karşılayamayan sosyal güvenlik sistemi vatandaşın cebinden çıkacak parayı arttırmanın yollarını aramaya başlayana kadar doktorlar ve diğer sağlık çalışanları dışında herkes gelişmelerden memnundu. Ancak sağlık çalışanlarının üretimden gelen güçlerini de kullanarak farklı biçimlerde ortaya koyduğu yıllara yayılan kararlı direnişi yatırım planlayan sermayeyi ürkütmüş beklenen dış kaynaktan umut kesilince hastane birlikleri yerli sermayeye devredilmeye çalışılmıştı. Bu durum iç borç sorununu bir ölçüde giderse de ülkenin dış açığı için beklenen kaynak girişinin gerçekleşmemesi  krizin ülke genelinde daha da ağır hissedilmesine neden olmuştu.

Bu şartlar altında hastane birliği küçülmeye gidip hastaneyi tasfiye ederek binasını kiralama kararı almıştı. Eskinin devlet hastanesinin ellerinden gitmekte olduğunu gören hasta ve yakınları cihaz ve ekipmanların taşınacağı o hafta sonu binayı işgal ettiler. İşgale doktorlar da katıldı. Binanın kamu malı olduğu ve kamuya danışılmadan yapılan uygulamaların geçersiz olduğu vurgulanarak binadan çıkmamakta direnildi. Kolluk güçlerinin müdahalesi de yetersiz kalınca taşınma işlemi ertelenip derinişin kırılması beklendi. Direnişin haber olması ile önce yakın ilçelerden sonra ülkenin çeşitli bölgelerinden destek mesajları ve başta tıbbi malzeme olmak üzere yardım yağmaya başladı. Bakanlık yetkilileri bölgeye seyyar hastane hizmeti sunan araçlar göndererek geçici çözüm üretmeye çalışsa da vatandaş neyi kaybedecek olduğunun farkındaydı. Direniş ve işgalin zaman içinde gevşemesini bekleyenler doktorların yol göstermesi ve vatandaş desteği ile hastanenin tekrar çalışır hale getirildiğini gördüler. Direnişin kitlesel katılım ile gerçekleştiğini gören belediye hastanenin kendi gözetiminde hizmet veren sağlık kuruluşu olduğunu ilan edip kesilmiş olan elektrik, su ve doğalgazın verilmesini sağladı. Sözleşmesi sona eren hastane çalışanlarının çoğu haberi alınca görevlerinin başına döndü.

zarfsz1Göz doktoru ve göğüs hastalıkları uzmanı bulamamanın sıkıntısını yaşarken hastaneye yıllarca hizmet edip yaş haddi ile emekli edilen emektar meslektaşlarımızın ”Sizlerle gurur duyuyoruz, izin verin, yer açın çorbada bizim de tuzumuz olsun” diyerek karşılık beklemeden aramıza katılmaları moralleri arttırdı. Birkaç ay içinde hastane çalışmaya başlamış sosyal güvenlik sistemine bağlı olmasa da vatandaş desteği ile mütevazı şartlarda kendini döndürür hale gelmişti. Üstelik yeni yapılanmanın lideri veya yöneticisi de yoktu. Kararlar ortak alınıyor, uzlaşılamayan durumlarda küçük komiteler ile çözüm aranıyordu. Hastalardan ve hayırsever vatandaşlardan gelen destekler hastanenin işletme giderleri için kullanılıyor, bilanço şeffaf biçimde her ay sonu ilan edilerek hastanenin gelir gider durumundan herkes haberdar ediliyordu.  

Başlangıçta hastanenin bu şekilde işletilmesinin çok sürmeyeceğini düşünen bakanlık yetkilileri 6 ay gibi kısa sürede işlerin yoluna girip hastanenin yeni cihaz yatırımları yapmaya başladığını görünce duruma müdahale etmeye çalıştı. Ruhsatı olmadığı gerekçesi ile hastaneyi mühürlemeye kalkıştı ancak bahçe kapısından bile girmeyi başaramadı. Bakanlık yetkililerine “burada size ihtiyacımız yok, bizleri temsil etmiyorsunuz, bu kurum sizde kayıtlı olan hastanelerden bağımsız olarak hizmet veriyor ve sosyal güvenlik siteminden geri ödeme almadan vatandaş desteği ile ayakta duruyor” denilerek karşı çıkıldı. Güç kullanılmaya çalışıldığında kolluk kuvvetleri karşılarında hastaları, yakınlarını ve yerel basını buldu. Kalabalığı dağıtmak için kullanılan biber gazından hastaların olumsuz etkilenmesinin ülke genelinde doğurduğu infial geri çekilmelerine neden oldu. Bu kez hastanenin mülkü satışa çıkarılarak direnişin sonlanmasına çalışıldı ancak satışın iptali için açılan kamu davaları alıcıları korkuttu ve satış gerçekleşmedi.  

Vatandaş ve sağlık çalışanlarının ortak amaçta bir araya gelip destek verdiği imece usulü çalışan hastanemiz ülke genelinde ilgi gördü ve benzer durumdaki faaliyete kapatılmış hastaneler için model olmaya başladı. Sivil toplum örgütlerinin desteği  hastanenin kurumsal düzeyde muhataplar bulmasını kolaylaştırdı.

Kamusal hizmet üretmekten kaçındığı için bakanlığın halk gözünde küçülmesi ve itibar yitirmesi hükümetin geleceği için de sorun olmaya başlayınca verilmekte olan sağlık hizmetinin kamusal hizmet olduğunu hatırlayıp bu türden kapatılma noktasına gelen hastanelerin çalıştırılması için devletin önlemler alması gündeme geldi. Çalışanların devlet memuru olarak işe alınması ile başlansa da hastanenin yönetim modeli için yapılan atamalar kabul edilmedi. Hastane, vatandaş ve sağlık çalışanlarının eşit olarak temsil edildiği kurul tarafından yönetilmeye devam ediyor.

Başlangıçta hatalar yapsak ve deneme yanılma yoluyla yönümüzü bulsak da karşılıklı güvene dayalı sağlıklı işleyen bir hastane modeline ulaşmış olmamızı bir hasta yakının sözleriyle açıklayabilirim. O hasta yakını “Doktorlar sağlığın su gibi hava gibi insan hakkı olduğunu, piyasalaştırılamayacağını, parası olmayanların mağdur edileceğini ve her piyasa gibi iflas edebileceğini haykırıp sağlığın kamu hizmeti olarak kalması için iş bırakma ve benzeri eylemler yaparken gelecekte hastalar ile yüz yüze kalacağını, o gün geldiğinde onlarla el ele çözüm üretmek zorunda olduğunu bilerek vicdanlarıyla hareket ettiler. O günlerde eylemlerinizi anlamamış hatta kızmış bile olabiliriz ama bugün yüz yüze konuşabiliyorsak bunu eylemlerinizde hastalarınıza zarar vermemeyi ön koşul olarak kabul etmenize borçluyuz” diyerek açıklamıştı.

Bu gün geri dönüp baktığımda tüm bunların hiç yaşanmamış olmasını, sağlığın endüstrileştirilmesi ve tümüyle piyasanın insafına bırakılmasının doğuracağı risklerin önceden görülmüş olmasını isterdim. 

Bu mektubu umutların tümüyle yitirildiği anlarda bile ortak akıl ile çözüm üretilebileceğinin kanıtı olan hastanemizde kaleme alıyorum. Umarım elinize ulaşır ve sağlığın piyasalaşmasının önlenemez olduğunu düşünen umutsuzlar için yol gösterici olur.

 

Dr. Mehmet Uhri

Markalaşan Kimlikler

Pazartesi, Kasım 21st, 2011

Kendimizi fark etmemizi sağlayan ben kavramı, çocukluğumuzda edindiğimiz ilk kimliktir. Sosyalleşme, “ötekilerin” farkına varılması ile başlar. Ben, annem ve ötekiler diye başlayan algılama süreci ilk halkasını ailede tamamlar. Ben kimliği üzerine edinilen ikinci kimlik “ailem” kimliğidir. Bu süreç, yaş iler birlikte benim ailem, benim sülalem, benim aşiretim biçiminde halkalar halinde büyür. Yanı sıra okul arkadaşları ve diğer sosyal ortamlar belirir.  

Sosyalleşme “ötekinin” varlığı ile başlar, dedik. “Öteki” merak uyandırdığı gibi taşıdığı belirsizlik nedeniyle kaygıya da yol açar. Ötekinin gizemini gidermenin yolu ise tanımaktan geçer. Nasıl biridir, hangi ailedendir, kimlerdendir, nerelidir sorularına yanıt ararız. Ötekinin gizemi çözüldüğü ölçüde sosyal çevre genişler. Genişleyen sosyal çevre ile aile, sülale, aşiret, millet biçiminde genişleyen üst kimlikler ediniriz. Ulusal kimlik ise, doğuştan edinilen kimliklerden değildir, diğer üst kimlikler gibi sırası gelince ortaya çıkar. 

18.yüzyıl sonunda başlayan milliyetçilik rüzgarları etnik kimliği popüler kılmış ve milli devletlerin tohumlarını atmıştır. 20. Yüzyılın başında Anadolu’da biraz feodal biraz ümmet toplumundan yeni devlet kurmanın yolu milli devlet, milli birlik ve milli piyasa olarak belirlenmiştir. Ancak Anadolu bir köprüdür ve ırklar mozaiğidir. Bu nedenle doğal ırk temeline dayanan milliyetçilik yerine idealist milliyetçilik ile toplumu bir araya getirilmeye çalışılmıştır. 

Bu topraklar üzerinde kendini Türk olarak hisseden herkesi kucaklayan milliyetçiliğin etnik kökenden çok idealist özellik taşımasının üst kimlik olarak kabulünü kolaylaştıracağı umulmuştur. Dünyada deterministik milliyetçilik rüzgarlarının estiği 20. yüzyılda Anadolu idealize edilmiş milliyetçiliği yaşamıştır.   

markalardl021. yüzyıl ile birlikte kapitalizmin küreselleşme rüzgarları ve dünyayı tek pazar haline getirme çabası milliyetçilik duvarına çarpmıştır. Küresel piyasa, küresel birlik ve küresel devlet yönünde ilerleyen ticari kapitalizmin öncelikli hedefi ulusalcılık olmuştur. Küreselleşme, milli pazarları küresel pazarlara dönüştürürken milliyetçiliğin tanımını da değiştirmiştir. İdealist milliyetçilik ile deterministik milliyetçilik arasındaki denge determinizm lehine bozulmuş, insanlar ırksal geçmişlerini analiz ederek etnik kimliklerini bulma çabasına itilmiştir. Milliyetçiliği insan özünden bağımsız, tesadüfi bir alt kimlik olarak görme eğilimi toplumun geneline yayılmış, ulusal kimlik markalaşmıştır. 

Anadolu’da ise ulusalcılığın markalaşmasını sağlayacak deterministik açılımın olmaması etnik kimliğin markalaşmasına engel olmuştur.  Bu topraklarda yaşayanların çoğu atalarının ırksal kimliğini belgeleyememekte hatta bilmemektedir. Küresel kapitalizmin dayatması ile idealist milliyetçilik zayıflamış yerine yeni kimlik konulamaması milliyetçiliğin içinin boşalmasına, sahipsiz kalmasına yol açmıştır. İnsanlar biraz ümmetçilik biraz da hemşehrilik, aşiret ya da aile kimliği biçiminde alt kimliklere sığınmıştır. Aile kayırmacılığı toplum geneline yayılmış dini organizasyonlar güçlenmiştir. 

İş burada kalsa iyi… 

Küresel kapitalizm, etnik milliyetçiliği küresel marka milliyetçiliğine dönüştüren yeni üst kimlikler ile yayılıyor dünyaya. Aynı markayı tüketen insanların ülkelerinden bağımsız olarak kendilerini yeni bir ulus gibi hissetmeleri bekleniyor ve destekleniyor. Ulusal kimliğinin ne olduğunu bile sorgulamadan tükettiği kola, giydiği bluejean veya spor ayakkabı markasına göre üst kimlik oluşturmaya çalışan insanları boşuna mı giderek daha çok görüyoruz?

cilalaÜstelik bu yeni kimliğin özü, sadece tüketim kültürünü barındırıp diğer kültürleri dışladığı için alt kimlik de gerektirmiyor. Küresel kapitalizm doğrudan bireyi, hatta çocukları hedef alıyor;  aile, sülale, aşiret gibi üst kimliklerin oluşmasına bile fırsat vermeden pazara aktör olarak sunuyor. Aynı pazarı paylaşan ancak sosyal kimlikleri gelişmemiş bireylerin sayısı giderek artıyor.  Sosyal yanı zayıf, yalnız bireyleri daha çok görüyoruz.  

Yeni küresel milliyetçilik, tüketim kültürü ve markalar üzerinde şekilleniyor. Üzerindeki marka ile özdeşleşen, diğer markayı düşman belleyen yeni uluslar doğuyor. Öyle bir ulus ki, toprak, vatan, ülke, sınır vs. gözetmeksizin asosyal tüketim kimliği ile ürüyor. Sayıları giderek artan o insanlar, içinde bulundukları toplum ile empati kurma gereksinimi de duymuyorlar. Toplumun sorunlarına duyarsız, çözüm üretmekten kaçınan, pasif ve biraz da cool özelikleri ile dikkat çekiyorlar. Yaşam dengelerini sadece küresel pazara ait olabilme üzerine kurup tüketememe ile yaşayamamanın aynı şey olduğuna, hatta dünyanın dev bir mağaza olduğuna inanıyorlar. 

Hal böyleyken; ne yazık ki, kimliklerin markalaşarak içinin boşaltıldığı, birbirine bulandığı, deterministik açılımının olmadığı bir dünyada  “ulusal kimlik, üst ve alt kimlik” üzerinden gündem oluşturuyor,  siyaset yapıyoruz. 

Yeni nesillerin tüketim paradigmasının esiri olarak marka milliyetçiliği ile üst kimlik arayışına çözüm üretmekte olduğu, milliyetçi hamasi nutukların ise o nesiller için havada kaldığı günümüzde siyasetin tabana yayılmak için markalaşmaya teslim olacağını, siyasi kimliklerin de markalaşma yoluna girerek bu yeni seçmen kitlesine ulaşmayı deneyeceğini öngörebiliriz. Yakın bir gelecekte markalaşmış siyasetçilerin siyasi söylemlerden daha fazla öne çıkacağı içi boş yeni siyaset yapılanmalarının kabul görmesi bizleri şaşırtmamalı. 

 

Mehmet Uhri

Nisan 2004

Doktorların Ruh Hali

Pazartesi, Kasım 14th, 2011

yalnz_1Sağlık alanında yaşanan değişim ve dönüşümler hekimlerin kafasını karıştırmakla kalmadı ruh hallerini de olumsuz etkiledi. Sağlığın kamusal hizmet olarak sunulmasından vazgeçilip piyasa koşullarına terk edilmesi kuşkusuz siyasi bir tercihti. Böylelikle ülkeye gelmesi beklenen yabancı sermaye için verimli bir alan daha yaratılmış olacaktı. Hastasını tedavi etmekten başka önceliği olmayan doktorlara verimlilik, kalite, karlılık ve rekabet gibi piyasa değerleri anlatılmaya, hastanelerin işletmelere dönüştüğü işaret edilmeye başlandı. Mesleğini zorluklarını, özveri ve çaba gerektirdiğini bilerek seçen, yaşam enerjilerini, heyecan ve mutluluklarını tanımadığı insanları sağlığına kavuşturmada arayan doktorların kafası bu uygulamalar ile karıştı. Yaşanan sürece karşı çıkmak gidilen yolun doğru olmadığını anlatmak isteyen sağlık çalışanlarının eylemleri değişim ve dönüşümün popülist yanları öne çıkarılarak kısa sürede gündemden düşürüldü.

Serbest piyasa ve serbest rekabetin önemini vurgulayanlar sıra doktorlara gelince muayenehane açma veya mesleklerini serbest icra etme haklarını ellerinden almaya çalıştılar. Çıkarılan yasaların yüksek yargıdan dönmesine karşın benzer yasa ve yönetmeliklerle hekimleri hukuk arayışına düşürmeleri, yıllar süren belirsizlik doktorların ruh halleri üzerinde olumsuz etki yarattı.

Başlangıçtaki şaşkınlık, yerini geleceğe dönük belirsizliğin verdiği kaygılara bıraktı. Hastalar karşılarında gelecek beklentilerini yitirmiş kaygılı hekimler görmeye başladı. Bu arada mal ve hizmet piyasalarında olduğu gibi sağlık piyasasında da istenen verimlilik artışının performansa göre ücret politikasıyla sağlanabileceğini düşünen aklıevveller sayesinde doktorluk mesleğinin görev tanımı sorgulanır hale geldi.

Basit olarak, hastalıklardan korumak, zarar vermemeye özen göstererek hastasının sağlığının düzelmesine yardımcı olmak ve iyileştirmek olarak tanımlanan doktorluk görev tanımı önceliğini yitirdi. Belirsizliğin doğurduğu ortamda gelecek kaygıları içindeki doktorlar “Ne yaparsam performans gelirimi biraz daha arttırabilirim?” şeklinde yeni ve öncelikli görev tanımı edinmiş oldular. Bu durum kuşkusuz sağlığın piyasalaşmasının doğurduğu mesleki bir yabancılaşmaydı. Doktorları ayakta tutan moral değerlerin başında gelen doğru teşhis koyarak hastalıklara mücadele edebilmenin verdiği mesleki heyecan da tüm bu olumsuzluklardan nasibini aldı.

“Parça” başına performans puanı verilmesi doktorlar arasında zor ve uğraştırıcı hastalardan uzak durmayı kısa sürede daha çok hasta bakıp puan arttırma eğilimini öne çıkardı. Gerçekten hasta olanların aradığı doktoru bulması zorlaştı. Performans kaygısıyla daha çok hasta bakma telaşının hasta haklarına aykırı olduğunu, mesleki hata riskini arttıracağını işaret edip itiraz edenler tek tek ayıklanıp sistemin dışına alındılar. Doktorluğun ilkeli tutumu, katı form ve normları piyasalaşma ile çözülmeye, hal değiştirmeye başladı. Piyasalaşan her alanda olduğu gibi sağlık alanında da çalışanların sıvılaşması, bulunduğu ortamın şeklini alıp biçim değiştirmesi ve hatta akışkan hale gelip duruma yere göre eğilim göstermesi isteniyordu. Verimliliği arttırmak uğruna asli görev tanımlarını rafa kaldırıp geleceğe dönük belirsizliğin doğurduğu karamsarlık ortamında hekimlerin performans puanı için çalışır hale dönüştürülmesi, hekim hasta ilişkisinin zedelenmesine sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin alevlenmesine yol açtı. Yaşanan bu süreç kendini ifade edememeyi daha da arttırıp kaygı ve karamsarlığın depresyona dönüşmesine, hekimlerin depressif ruh haline bürünmesine neden oldu.

Sağlık alanında yaşanan değişim ve dönüşümlerin sermaye çevrelerinin dışında hiç kimsenin yararına olamayacağını görüp sağlığın kamusal hizmet olmaktan çıkarılarak herkesin para ödemek zorunda kalacağı insafsız piyasa ortamına bırakıldığını haykırmalarına karşın doktorlar seslerini duyuramadılar. Büyük millet meclisinin bile devre dışı bırakılarak çıkarılan yasalarla sağlık piyasasının uluslararası sermayeye dikensiz gül bahçesi olarak sunulması iyimser beklentisi olan doktorları da bitirdi. Sağlık alanına yatırım yapacak uluslararası sermaye için gider kalemlerinden olan sağlık çalışan emeğinin sınırlandırılması, önemli maliyet unsuru olmaktan çıkarılması için bakanlığın özel hastaneler birliği ile açık protokol imzalamasına bile şahit olduk.      

yalnizlikKaygılar karamsarlığa karamsarlık depresyona doğru ilerlerken hekimlerin bu ruh halleri tüm yaşamlarını etkilemeye başladı. Mesleki heyecan ve işini iyi yapmanın verdiği yaşam enerjisini yitirip performans kaygılarına odaklanan doktorların nitelikli sağlık hizmeti üretmesi de beklenemezdi. İşini iyi de yapsa kötü de yapsa parça başına ücret alan her çalışan gibi doktorlar da ürettiği sağlık hizmet kalitesini sorgulamamaya, mesleğini daha isteksizce icra etmeye başladı.

Yaşam enerjilerini ve geleceğe dönük umutlarını yitirmenin verdiği depresyon isteksizlik ve eylemsizlik hayatlarının tüm alanlarına yansıdı. Performans puanı kovalamak dışında mesleki heyecan ve beklentilerini yitirmiş doktor sayısı arttıkça seslerini daha az işitiyor, hayatın tüm alanlarından geri çekilmeye başladıklarını görüyoruz. Tüm camiaya yayılan bu olumsuz ruhsal ortam geleceğin doktorlarını bile o umut dolu olacakları gencecik yaşlarında etkisi altına aldı.

Doktorlar kamusal hizmet vermenin onurunu, onları ayakta tutan mesleki heyecanlarını, yaşam enerjilerini yitirip sağlık hizmet piyasasının “tezgahtarlığına” dönüştürüldüklerini, hastaların da “müşteriye” indirgendiklerini düşünüyor ve karşı çıkıyorlar. Başlangıçta yaşanılan kafa karışıklığını aşıp doktorların içinde bulundukları ruhsal çöküntü halinin tüm ülkenin sağlığı için tehdit olduğunu kimseye hasta olduğu için müşteri muamelesi yapılamayacağını, devletin varlık nedenlerinin başında gelen vatandaşının sağlığını koruma ve kollama görevinden vazgeçemeyeceğini haykırıyorlar.  

Onlar bu ülke insanının sağduyusuna inanıp birlikte daha insancıl bir sağlık sistemi talepleri için omuz omuza eylemler yapacakları günleri hayal ediyorlar. 

Mehmet Uhri ( Dr.)

İyot Hareketi

Pazartesi, Eylül 12th, 2011

iodine_dreamstime_1939773-300x200

Çok değil, sadece 10 yıl sonra belki bir meslektaşımız, bugünlere dair anılarını aktarırken aşağıdakine benzer yazı kaleme alacak ve en karanlık günlerde bile küçük bir kıvılcımın herşeyi değiştirebileceğini, her koşulda umutları yitirmemek gerektiği mesajını verecektir. 

 

Doktorların yenilmişlik hissiyle sindiği, kendi başını kurtarma telaşına düştüğü bozgunumsu günlerdeydik. Üniversite hastaneleri de teslim olmuş, son kale olan muayenehaneler düşmek üzereydi. Muayenehane hekimleri direnç gösterip eylemler yapmış, aralarında para toplayıp yayınlattırdıkları gazete ilanları ile mesleki bağımsızlıklarının tehlikede olduğu mesajını duyurmuş, bu sayede kaybedilen bir iki mevzi kısmen geri kazanılmıştı. Ancak genel izlenim bu kazanımların da geçici olduğu yönündeydi. Hastanelerde ise muayene sürelerinin 10 dakikadan 6 dakika inmesi yetmemiş acil ve vardiya polikliniklerinin sayısı arttırılmış hafta sonu mesaileri ile birlikte doktorların giderek daha da ezilmişlik hissettiği günlere girilmişti. Yaşananlara direnç gösteren hekimlere, uygulamaların resmi yazı ile üst makamlardan gönderildiği, idarenin inisiyatifi olmadığı bilgisi verilerek özel hastanelerde durumun çok daha vahim olduğu da hatırlatılarak hiçbir geri adım atılmamıştı.

O gün 40 yıllık meslek yaşamının son 20 yılını hastanemizde geçirmiş uzman abimiz yaş haddiyle emekli oluyordu. Öğleden sonra küçük bir uğurlama partisi planlamıştık. Ancak mesleğinin son gününde bile 65 yaşındaki bir doktora 60 hasta randevusu verip bizlere de randevularımızı aksatmamamız uyarısı yapılınca uğurlama kokteyli suya düştü. Emekli olan abimizin geçmişte bir kez bile idareyle ters düşmüşlüğü olmadığı için uygulamayı garipsemiş ancak idarenin verilmiş hasta randevularının aksatılmaması konusunda ayak diremesi yüzünden kararsız kalmıştık. Meslektaşımız ise durumu sakin karşılayıp mesleğinin son gününü sorunsuz tamamlamak, ardından kötü söz ettirmemek için 60 hastayı muayene edip sessizce evinin yolunu tutmuştu.

Birkaç hafta sonra yaş haddiyle emekli olan meslektaşımız hastalanıp acilen hastaneye getirildiğinde onca emek verdiği hastanesinde yoğunluk nedeniyle yatıracak yatak bulunamaması, üniversite hastanesine gönderilmek zorunda kalınmasıyla başladı, iyot hareketi. Acil serviste sedyede yatmakta olan meslektaşımız için yatak arayan anestezi uzmanımız bütün gün uğraşmasına karşın sorunu çözemeyip üniversite hastanesiyle bağlantıya geçmek zorunda kalınca pansumanda kullanılan iyot şişesini eline alıp “20 yıllık hizmet verdiği hastane, doktoruna yatak bulamıyorsa hep birlikte kına yakalım arkadaşlar” diyerek ellerini iyot ile boyamıştı. İyot çözeltisinin kınaya yakın renk ve kalıcılıkta deriyi boyama özelliğini bilen bir diğer meslektaşım da ona katılmış ambulansa aktarılan emekli abimiz o kınalı ellerle uğurlanmıştı.

iodine_1oz_lgHaberin duyulması ve iyot protestosu asistan hekimlerin de katılımı ile kısa sürede hastane geneline yayıldı. Sonraki günlerde hekimler özellikle öğle yemeğine çıkarken ellerine iyot damlatarak protestoya katıldılar. Elleri iyotla boyalı hekimlere hemşire ve diğer sağlık çalışanlarının da katılması ile sessiz protesto büyüdü. Başlangıçta önemsenmeyen sonraları anarşi yaratmaya çalışan marjinal birkaç kendini bilmezin densizliği olarak görülüp “iyot gibi açığa çıkıp boylarının ölçüsünü alacaklar” diye dışlananların kararlı duruşu ile iyot hareketinin taraftar bulması idareyi rahatsız etmeye başladı. Birimlerin yemeğe çıkış saatleri değiştirilerek herkesin bir arada olmasının önüne geçilmeye çalışıldı. Ancak diş macunu tüpten çıkmıştı, bir kere. Yenilmişlik ve yalnızlık hissi yerini yavaş yavaş birlikteyiz, bir şeyler yapabilir, mücadele edebiliriz umuduna bıraktı. Üç kap yemeğin yanı sıra yemekte isteyenin istediği kadar alabileceği salata barı konulması için imza toplanıp idareye yapılan baskı sonuç verdi. Birlikteliğin doğurduğu güç giderek umuda dönüştü. İdarenin baskıcı tutumuna karşı pasif duruş ve imza kampanyaları ile karşı çıkılıp geri adım attırıldığını görmek umutları yeşertmeye yetmişti. Sağlık çalışanları artık güçsüz ve çaresiz olmadığının farkındaydı. Tüm bunları bir kaç damla iyot ile başarmıştık.

Başlatılan İyot hareketinden komşu hastanenin ve yakındaki diğer hastanelerin de haberi olması ile konu giderek alevlendi. Hekimler hasta muayene ederken ve hatta iş dışında da ellerine kına görüntüsü veren iyot damlatmaya, soranlara da doktorluğu bir tür tezgahtarlığa dönüştürenlere nazire olsun diye kına yaktıklarını anlatmaya başlayınca konu basının gündemine yansıdı.

Giderek güçlenen iyot hareketine idarenin ilk tepkisi iyot bazlı pansuman malzemelerini farklı maddeler ile değiştirmek yönünde oldu ancak hekimler eczanelerden aldıkları iyot çözeltisi ile eylemlerini sürdürdüler. Kendiliğinden gelişen bu eylemi hekim örgütü başlangıçta bir fantezi olarak görse de  giderek güçlenmesi ile hekimlerin yanında yer almakta gecikmedi. Hatta hastane temsilcileri üzerinden iyot çözeltisi dağıtılmasını bile organize etti. 

Eylem, sağlık çalışanları arasında pasif bir protesto olarak kendiliğinden başlamış ve siyasi angajmanı olmayan taban hareketi olarak hızla büyümüştü. Sendikalar ve diğer meslek kuruluşları konuya ilgi duysalar bile lideri ve manifestosu olmayan bu hareketi domine edememişti. Açıkçası eylemi başlatanlar da gidilecek yön ve devam edip etmeme konusunda kararsız görünüyordu.

Muayenehane hekimlerinin konuya el atıp bir gazete ilanıyla destek vermesi, dahası onların da eyleme katılmaları ile süreç emek bazlı bir hareket olmaktan çıkıp mesleki bağımsızlık ve özgürlük hareketine dönüşmeye başladı. Kamuda veya özelde maaşlı çalışan hekimler ile muayenehanesinde kendi işinin patronu olan hekimler iyot hareketi üzerinden bir araya gelip mesleğin geleceği üzerine konuşmaya, mail gruplarında tartışmaya başladı.

1800 yılların başında İngiltere ve Fransa’da fabrika işçilerinin çalışma saatleri ve koşulları için başlattıkları eylemin doğurduğu güç birliğinin küçük yerel örgütlerden emek eksenli sendika mücadelesine dönüşmesine benzer süreç doktorlar için de böyle başladı. İyot hareketinin başlattığı birliktelik, iyot gibi herkesin eşit ve çıplak olarak temsil edildiği bu hareket serbest çalışan, maaşlı, emekli, öğretim üyesi veya öğrenim gören hekimlerin bir araya toplandığı, herkesin kendi gücünde önemli maddi katkı yapması ile gerektiğinde kamuoyu baskısı için kaynak bulma sorunu yaşamayan, üyelerine eylemlerinde ve zor günlerinde katkı yapabilen meslek sandığına bu şekilde dönüştü. Böylesine kendiliğinden ve tabandan gelen süreci kendine rakip olarak görüp uzak durmak yerine destek veren hekim örgütünün duruşu ve katkısı da burada unutulmamalı.

Bugün bir damla tentürdiyot ile temsil edilen iyot hareketi 10 yıl önce hekimlerin en umutsuz olduğu, kendilerini bezgin ve bitkin hissettikleri o karanlık günlerde umut ışığı arayanların tutunduğu bir yapılanmaya dönüşerek diğer meslek grupları için de örnek oluşturmaya başladı. Sanayi toplumunun emek eksenli işçi hakları mücadelesi bilgi toplumunun mesleki bağımsızlık mücadelesi olarak yeniden şekillendi.

Bugün artık hekimler ellerini iyotla boyama gereksinimi duymuyorlar ama masalarında veya çekmecelerinde o küçük damlalıklı şişesi ile tentürdiyot bulundurmayı da bırakmadılar.

 

Dr. Mehmet Uhri  

Doktorlar İlk Kez Yenildi

Pazartesi, Ağustos 8th, 2011

dy2-2Bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi. Doktorlar mesleki bağımsızlıklarını yitirip büyük oranda yenilgiyi kabullendi ve teslim oldu. Sağlığı piyasaya emanet etmenin insanlık dışı uygulamalara yol açacağını haykırıp, onca direniş ve ortak eyleme karşın ülkenin sağlık sisteminin piyasalaşmasına, piyasa kurallarının mesleklerini ve ülkeyi teslim almasına engel olamadılar. İtibarlı meslek sahibi olup hayata bir adım önde başlayabilmek için ülkenin kapasiteli çalışkan insanlarının özellikle tercih ettiği tıp doktorluğu eski debdebeli günlerini arar hale geldi. Hayata bir adım önde başlama hissi ise yerini giderek hastasından şiddet görme korkusuna ve yenilmişlik hissine bıraktı.

Kalkınmanın ideolojik baskıya dönüştüğü, tüketim, verimlilik, kalite ve hız üzerine kurulu yenidünya düzeninde insanın yine insan olarak kalabilmesi için ayak direyen, mesleki bağımsızlıklarını yitirmemek için eylem yapıp sokaklara dökülen hekimler kendilerini yenilmiş hissediyor. Yenilmişliğin getirdiği teslimiyet içinde birlikte hareket etmek yerine hastalarının sırtından kazanacağı parayı arttırmak için meslektaşlarıyla rekabete girmekten çekinmemeye, hastasının elini tutmamaya, gözünün içine bakmamaya başladı. Bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi. Ülkenin tümden yenildiği, işgal edildiği dönemde bile mesleki bağımsızlık yitirilmediği için böylesine yenilgi yaşanmamıştı. 13 kasım 1918‘ de İstanbul’un işgalinden birkaç ay sonra 3 Şubat 1919′da İngiliz birlikleri, karargah yapmak üzere Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye el koydu. Dahası dersler dışında üç öğrencinin bile bir araya gelmesi yasaklandı. Öğrenciler, okullarını kurtarmak ve eğitimlerine devam edebilmek için çare aradılar. Üçüncü sınıf öğrencilerinden Kazım İsmail, Sırrı, Müfit, Yusuf ve Hikmet Boran bir araya gelerek, İngiliz işgaline karşı protesto toplantısı düzenlemeyi kararlaştırdılar. Maksatları işgal kuvvetlerine karşı ayaklanmaktı. II. Mahmut zamanında Tıphane-i Amire ve Cerrahhane adı altında 14 Mart 1827 de eğitime başlayan Tıbbiyenin, o güne kadar hiç yapılmayan 92. yılını kutlama toplantısı düzenleyeceklerini bildirdiler. Okulun iki kulesi arasına Türk bayrağı asarak, öğrencileri büyük salonda toplantıya çağırdılar. İşgal kuvvetleri, olaya müdahale etse de engel olamadı. Tüm tıbbiyeliler 14 Mart 1919  günü büyük salonda toplandı. İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp öğrencileri tarafından kutlandı. Tepkilerini dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Ömer Paşa, Dr. Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katıldı. Büyük coşku ile, hem Tıphane-i Amire’nin açılışı anıldı hem de işgal protesto edildi.  İngiliz bahriyelileri toplantıyı şiddet kullanarak dağıttı, birçok öğrenciyi tutukladı. O günden beri 14 Mart‘lar ülkemizde “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Ülkenin teslim olup işgal edilmesine direnen tıbbiyelilerin devamı olan hekimler o gün bile yaşamadıkları yenilmişlik hissini bugün yaşıyor.

Dünya değişiyor, değerler, kavramlar, davranış kalıpları yeniden tanımlanıyor, yeni bir dünya kuruluyor hatta tüm bunlar evrimsel bir sürecin parçası bile olabilir ancak doktorlar insanın beden olarak değişmediğini, mesleki bağımsızlığın piyasa kurallarına terk edilmesi ile sağlık hakkının insanların elinden alınmakta olduğunu haykırsalar da seslerini duyuramadılar. Bu yenilmişlik duygusuyla hastaneden çok ticarethaneyi andıran yabancılaşmış ortam içinde hekimler, hastasının sırtından sisteme para kazandırmaya, ürettiği hizmetten nemalanmaya ve ayakta durmaya çalışıyor.

Bu ülkenin doktorları ilk kez yenildi. Onca direniş ve eyleme karşın mesleki bağımsızlıklarını yitirip piyasa oyuncusuna dönüşmek zorunda kalan hekimler ileride toplumun aleyhine sonuçlanabilecek süreçlere karşı durup ses çıkarabilme yetilerini de büyük oranda yitirdi. Ülkenin aydın ve nitelikli beyinleri teslim alındı. Gerçek yenilgi ve bir anlamda işgal böyle başladı. Ülke kaynaklarına küresel sermayenin göz diktiği, doğal kaynakların yağmalanıp derelerin, yağmurun rüzgarın bile alınıp satıldığı, direnen insanların gereksiz maliyet unsuru olarak görülüp göçe zorlandığı, baskı altına alındığı yeni bir ülkeye yelken açıldı.  Aralarında tek tük direnen olsa da hekimler kendilerini yenilmiş hissediyor. Genç hekimlerin hayata önde başlama beklentileri de kalmadı. Eskisi kadar itibarlı olmasa da işverenine kazandırdığı paradan kazancını çıkaran mesleği olmasını yeterli bulup kendine çalışıyor ülkenin nitelikli ve çalışkan beyinleri. Sağlık sistemindeki riyakarlığı görüp hastasını iyileştirecek doktor bulamayan hasta yakınlarının hekimlere yönelik şiddete başvurması da boşuna değil.

Kolay değil, bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi. Şimdi küresel yenidünya düzenini kutsayanların, zafer şarkıları söyleyip hekimleri çağ dışı, eklektik kalma ile suçlayanların sesi daha gür çıkıyor. Kalkınmanın ideolojik baskıya dönüştüğü bu yeni düzende tüketim, verimlilik, kalite ekseninde hayat daha hızlı akıyor görünse de doktorlar insan kalbinin binlerce senedir aynı hızda atmakta olduğunun farkında. Ancak görünen o ki, onların sesi bundan sonra daha az duyulacak. Çünkü doktorlar mesleki bağımsızlıklarını yetirip yenildi ve teslim oldu. Kazananlar ise; gerçek kaybedenin kim veya ne olduğunu, gidilen yolun gelecek nesilleri de ipotek altına alacak biçimde insanı ve çevresini tüketip içindeki insani özü ve değerleri yok etmekte olduğunu gün gelip anlayacaklar. Bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi.

Mehmet Uhri ( Dr. )