Archive for the ‘Balıkçının Merası’ Category

Otto Pankok

Perşembe, Mart 29th, 2018

pankok-header

Otto Pankok heykelleri, resim ve özellikle taş baskı çalışmaları ile tanınan 1893 - 1964 yılları arasında Almanya’da yaşamış bir sanatçıdır. Eserlerinde siyah ve beyaz renkler dışında renk kullanmaması grafik sanatçısı olarak kategorize edilmesine yol açsa da gerçek resim sanatının figüratif anlatımla kendini bulacağı düşüncesinden vazgeçmemiştir. Siyah beyaz ve sessiz sinemanın gerçek sinema sanatı için yeterli olacağını vurgulayan Charlie Chaplin (Şarlo) gibi Otto Pankok’da resim sanatının renk içermesine gerek olmadığını, önemli olanın çizgi ve tonlamalarla beden dilini ve duyguyu aktarabilmek olduğu üzerinde durmuştur.

pankok51

Pankok, eserlerinde insanları, özellikle çocukları çizmiştir. İki dünya savaşı arasında sosyal ayrışma ve etnik savrulmalar yaşayan Alman toplumunda ezilen ve acı çekenleri, şehir hayatının insanları nasıl eğip büktüğünü, yaşananları seyretmek dışında bir şey yapmaktan aciz, ezik ve korkak insanlarını cesurca tuvaline yansıtmıştır. Otto Pankok’un resimlerine bakmak içimizdeki ezik, ürkek, korkak insanla yüzleşmek gibidir. Özellikle resmettiği Çingene ve Yahudi çocuklar üzerinden insanların kendi seçimleri olmayan basit bir ırksal özellikle acımasızca yaftalanmasını, onların da kendini suçlu ve ezik hissediyor olmasındaki trajediyi göz önüne sermiştir. Hayatı boyunca sadece sanatı ile ilgilendiği, savaş karşıtı olmak dışında herhangi bir siyasi söylem ve angajman içinde olmadığı bilinmektedir.

Özellikle Hitler’in iktidara gelip dünya savaşı öncesi toplumu Nazi tahakkümüne aldığı dönemde Nasyonel sosyalist hareketten uzak durmuş, yaşadığı ortama ve insanlara ayna tutarak içimizdeki ezik ve korkak insanla yüzleşmeye ortam yarattığı için eserleri, Nazi iktidarı tarafından “dejenere sanat“ olduğu gerekçesi ile yasaklanmıştır. Dahası resimlerini saklamak zorunda kalmıştır. 1939 da Çingene ve Yahudi çocukları resmettiği çalışmalarına Gestapo tarafından el konulup bir kısmının yakılması üzerine evine çekilerek tarımla uğraşmıştır. Musevilere uygulanan aşağılama, işaretleme ve toplama kamplarına gönderme uygulamalarından, toplumun ise tüm bunları sessizce kabullenmesinden büyük rahatsızlık duymuştur. 1941 de saklanmaya başlamış, 1943 de resimleri ile birlikte İsviçre’ye kaçmıştır.  Yaşananlar Otto Pankok’ un insanlık tarihinde ve sanat tarihindeki değerini değiştirmemiştir.

300Dünya savaşı sonrasında Alman hükumeti yapılanların hata olduğunu kabul ederek özür dilemiş ve 1947 de Düsseldorf’ta adına bir sanat akademisi kurulmuştur. 1950 yılında Alman sanat akademisinin kurucu üyesi olarak atanmış aynı yıl çizdiği “tüfeği kıran İsa Mesih” resmi savaş karşıtlarının simgesi haline gelmiştir. Pankok 1964 yılında Almanya’da ölmüştür. Alman hükumeti evinin müze haline getirilmesi için uğraş vermiş ve eserlerinin dünya çapında sergilenmesini sağlayarak yaptığı hatayı gidermeye uğraşmıştır.

Otto Pankok yaptığı resimlerle ve o resimlerde görünür kıldığı insanların beden diliyle içinde yaşadığı topluma ayna tutmuştur. İç ve dış düşmanlarının saldırısı altında olduğu sanrısıyla akıl tutulmasının yaşandığı, cadı avına çıkılıp Çingene ve Yahudi kökenli vatandaşların ayrıştırılıp yok edilmeye çalışıldığı bir ortamda fırçası ve tuvali ile acı çeken insanların resimlerini yapmıştır.

Sanat tarihçilerine göre Otto Pankok’un eserleri çağdaşı Norveçli ressam Edward Munch’ün (1863-1944) kullandığı beden dili kadar etkili ve renk içermemesi nedeniyle çok daha başarılı kabul edilmektedir. Ancak kaderleri benzeşmiş, her iki ressam da Hitler yönetimi tarafından yoz sanat yapmakla suçlanmış ve hayatta kalabilmek için ülkelerini terk etmek zorunda kalmış, akıl tutulması geçip sular durulduğunda ise itibarları iade edilerek eserleri ile yüceltilmiştir.

pankok1Görünen o ki; totaliter yönetimlerin güçlendiği, özgürlüklerin kısıtlandığı dönemlerde,  rahatsızlık uyandırsa bile sanatçının üretimi, yağmurun yağması, baharın gelmesi, doğanın çiçeklenip inadına yeşermesi gibi doğal ve önlenemez bir süreç olarak gerçekleşmektedir. O nedenle, eğilip bükülmeden veya otosansüre sığınmadan içindeki sanatçıyı konuşturan “gerçek” sanatçıların görünebilmesi için böylesi tutulma dönemleri turnusol kağıdı işlevi görmektedir.


Otto Pankok’un hayatı ve eserlerinde kullandığı beden dili, çağdaşı pek çok “gerçek” sanatçının yaptığı gibi acıların ve akıl tutulmasının yaşandığı sıkıntılı dönemlerde sanat ve sanatçıların bir şeyleri değiştirmeyi veya önlemeyi başaramasa da eserleriyle ayna tutup toplumu etkileyebileceğini ve dahası bir daha yaşanmaması için toplumsal hafıza işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.

Mehmet Uhri

Gildu’dan Cilde, Deroto’dan Deriye

Çarşamba, Ocak 24th, 2018

deroto

Bilindiği gibi, hastalıklara tanı koyup iyileştirmeye çabalayan ve hastalanmamak için gereken önlemlerin alınmasına katkı sağlayan hekimliğin öznesini “hasta veya hastalanma riski taşıyan bireyler” oluşturmaktadır. Ancak günümüzde kendini hasta olarak tanımlamadığı halde “daha güzel görünme, yaşlanma etkilerinden korunma, beğenilme, estetik sorunlarına çözüm bekleme” talepleri ile de hekimlik meslek sınırlarının zorlandığına tanık oluyoruz. Günümüzde tıp bilimine (Medicine) adını veren büyücü kadın Medea’nın aynı zamanda kadınlar için güzellik ilaçları da hazırladığı göz önüne alınırsa insanlık tarihi kadar eski bir tartışma konusundan söz ediyoruz.(1)  Bu durumun günümüzdeki karşılığı ise en az tıp sektörü kadar güçlü ve dinamik bir kozmetik sektörünün varlığı ile karşımızda duruyor.

He ne kadar, dermatoloji bilimi, “kozmetik dermotoloji” adı altında konuyu hekimlik disiplini içinde tutmaya çabalasa da artan piyasa baskısı ile kozmetoloji ile dermatoloji arasındaki sınırın belirsizleşmesinden ve  giderek kozmetoloji lehine değişmekte olduğundan söz edebiliriz. Kozmetolojinin gastronomi gibi lisans programına dönüşüp kendi meslek alanını oluşturması ve piyasayı da arkasına alarak yaygın uygulama alanı bulması ile sınır tartışmasının giderek çok daha çetin bir hale dönüşmesi kaçınılmaz görünüyor. Dahası, kendilerini hasta olarak görmeyen “daha güzel görünme, yaşlanma etkilerinden korunma, beğenilme ve estetik sorunlarına çözüm bekleme” talepleri ile yola çıkan kişilerin “hastalar” ile bir araya gelmeme istekleri bu konuda özelleşmiş merkezlere yönelmeleri sonucunu doğuruyor. Sonuçta “güzelleşme” uygulamaları yapan merkezler ile cilt hastalarına hizmet veren merkezler biçiminde pek de doğal olmayan bir ayırıma gidildiğine bu ayırımın dermatoloji uzmanı hekimleri “kozmetik dermatoloji” ile dermatoloji arasında seçime zorladığına da şahit oluyoruz. (2,3)

İlginç olan nokta ise; hastalıklardan söz ederken “deri” sözcüğünü tercih ederken konu güzelleşme uygulamaları olunca “cilt” sözcüğünün daha çok kullanılıyor olması. Dermatoloji ile kozmetoloji arasındaki sınırın belirsizleşmesine karşılık seçilen sözcükler düşünsel arka planı işaret ediyor gibi görünüyor.

Deri yerine cilt sözcüğünün kullanılıyor olması veya aynı anlamda kullanılan iki farklı sözcüğün bulunması rastlantı olabilir mi?

Dil felsefecisi Ludwig Wittgenstein kullandığımız dilin gerçek dünya ile iletişimde bir arayüz görevi gördüğünden ve düşüncelerimizi ifade ederken seçtiğimiz sözcüklerin de düşünsel arka planımızı ele verdiğinden söz eder. Örnek vermek gerekirse Doğu coğrafyasında yaşayanlar soru-sual kökünden türeyen sorumluluk-mesuliyet sözcüğünü kullanırken Batı dilleri aynı kavram için responsum (yanıt) kökünden türeyen responsibilty sözcüğünü kullanmayı seçmiştir. Seçilen sözcüklerin düşünsel arka planına baktığımızda ise Batı coğrafyalarının yanıta odaklanan ve çözüme yönelen yaklaşımı ile Doğu coğrafyalarının soru sorulacak kişiye yönelik arayışı ve çözüm yerine cezalandırma geleneğinin sözcük seçiminde etkili olduğundan söz edilebilir. (4)

Benzer bir durum “deri” ve “cilt” sözcüklerinde de yaşanmaktadır. Bedenimizi kaplayan ve bizi dış dünyadan ayıran, yeri geldiğinde bir kabuk gibi koruyan derimiz bu anlamıyla bedenimize ait içsel unsur(organ) özelliği gösterirken aynı zamanda görünüşümüzü ve kimliğimizi belirleyen dışsal unsur olma işlevi de görmektedir. Deri ve ekleri (saç, tırnak, kıl vb.) sayesinde tanınır görsel kimliğimizi ortaya koyarız. Dış dünya ile olan sınırımızı çizen, koruyan kollayan ve kendimize ait bir organ yani içsel unsurdan söz ederken “deri” sözcüğünü tercih ediyor, kimliğimizi simgeleyen dışsal unsurdan söz ederken ise genellikle farklı bir sözcüğe başvuruyor “cilt” sözcüğünü seçiyoruz. Hastalıklardan söz ederken bedene ait bir organ olduğunu vurgulayan “deri” sözcüğünü kullanırken, bakım ve dış görünüşü ilgilendiren anlatımlarda “cilt” sözcüğünün kullanılması bu tür bir kavramsal ayrılığı işaret ediyor gibi görünüyor. Deri ve cilt gibi farklı sözcükler kullanılmasının düşünsel arka planında ise büyük oranda deriye yönelik algımızın ve bu kavramsal ayrılığın yattığını görmemiz gerekiyor. Üstelik bu ayırım pek çok toplum ve dilde de yaşanıyor. (İng: Skin-Leather, Alm:Haut-Leder, Fra: Peau-Cuir, lat: Pillis-Corium, İsv:Hud-läder, Por: Pele-Couro vb)

Dahası, derinin içsel yani bedene ait bir unsur olması ile sosyal kimliği tanımlayan dışsal unsur, olarak görülmesinden kaynaklanan farklı adlandırmalar sanılanın aksine hiç de yeni bir durum değil.

En eski dillerden Akkadça da “gildu” sözcüğü İbraniceye “geled”, Aramiceye “gelad” ve Arapçaya “celd- cild” olarak geçerek günümüzde kullandığımız cilt sözcüğüne dönüşmüştür. (5) (Derinin direngen yapısından kavramsal kökünü olan “celadet-dirençli” sözcüğü ve yine deriyi kırbaçlayarak infaz gerçekleştiren kişi için kullanılan “cellat” sözcüğü de bu kökten türemiştir.)

Aynı dönemde benzer bir coğrafyadan yola çıkan “Deroto” sözcüğü Avesta dilinde hayvan derisi ve post anlamına gelmektedir. Avesta dilindeki deroto eski Yunancaya deri yüzmek anlamında “Dero” olarak geçer ve doro-dermo anlamıyla bedene ait unsur olarak kullanılır. Eski Yunancada kullanılan dermo sözcüğünün deri ile ilişkili olarak kullanılan Latince anlatımlarda “Derma” sözcüğüne dönüştüğünü görmekteyiz. Eski Türkçede aynı anlamda kullanılan “Teri” sözcüğü ise eski Yunancadan alınarak günümüz Türkçesinde kullanılan “deri” sözcüğüne dönüşmüştür. (6)

Her ne şekilde olursa olsun insanoğlunun tarih boyunca deri ve deri ile ilgili konularda sözü edilenin içsel veya dışsal anlamına yönelik kavramsal ayırım yapma gereksinimi duyduğu görülüyor.

Sonuç olarak bizi dış dünyadan ayıran koruyan kollayan organ, içsel bir unsur anlamıyla üzerine koskoca dermatoloji bilimi inşa edilen “derma-deri” sözcüğü tercih edilirken, kimliğimizi tanımlayan ve üzerimizdeki sosyal algıyı şekillendiren dışsal bir unsurdan söz edildiğinde ise devasa kozmetik sektörünün üzerine inşa edildiği “cilt,skin” sözcüğü daha yaygın kullanılıyor.

Dermatoloji uzmanlık alanının kozmetik ile iç içe geçtiği ve giderek artan sıklıkla sınır tartışmalarının yaşandığı durumlarda yukarıda sözü edilen içsel-dışsal ayırımı kullanılarak tarafların düşünsel arka planlarını netleştirmeleri, çözüme yönelik ortak aklı oluşturmak için iyi bir başlangıç gibi görünüyor.

Mehmet Uhri

Kaynaklar;

1- https://www.britannica.com/topic/Medea-Greek-mythology

2- Cosmetic dermatology versus cosmetology: A misnomer in need of urgent correction Year : 2008  |  Volume : 74  |  Issue : 2  |  Page : 92-93 Shyam B Verma, Zoe D Draelos

3-http://www.differencebetween.info/difference-between-dermatologist-and-cosmetologist

4-Tractatus Logico-Philosophicus Ludwig Wittgenstein Metis Yayınları 2016 Çev: Oruç Aruoba ISBN 9753425599

5- http://www.assyrianlanguages.org/akkadian/index_en.php

6- http://www.nisanyansozluk.com/?k=deri

Başın Öne Eğilmesin

Pazar, Ekim 22nd, 2017

f309aa179a

Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olayları günden güne arttıkça münferit olmaktan çıkıp haber değeri bile taşımaz oldu. Konu o kadar sıradanlaştı ki sağlık çalışanlarının dövüş eğitimi almaya başlamasının daha çok haber değeri taşıdığına şahit oluyoruz. Hekimler ise başını ellerinin arasına alıp kara kara kendilerini bu şiddet sarmalından nasıl koruyabileceklerini düşünüyor. Şiddeti önleyebilmek için hastane girişlerine arama cihazlarının konulması, polisiye önlemlerin arttırılması tartışılıyor. Meslek örgütleri her seferinde şiddet mağdurlarına destek verip ses çıkarsa da kamuoyunda ilgi ve duyarlılık günden güne azalıyor.  Hastalığın gerçek nedenini araştırmak yerine semptomları tedavi etmeye çalışmanın bir işe yaramayacağı ve sorunu daha da büyüteceği gün gibi ortadayken polisiye önlemlerin çözüm olmayacağını da görmek zorundayız.

Hasta ve yakınlarının sağlık sistemine güven duymamaları ve yaşanan aksiliklerin sorumlusu olarak karşılarındaki sağlık çalışanını görme eğilimi, hekimlerin de hastalarını olası tehdit unsuru olarak görüyor olması kısır döngüye dönüşüp şiddet sarmalını besliyor.

Peki ne oldu ve nasıl oldu da sağlık çalışanları böylesi bir güven yitimine uğradı? Sağlık sisteminde yaşanan her türlü aksiliğin sorumlusu olarak görülmeye başlandı?

Şiddet özünde bir iletişim biçimi olarak kabul edilir. Genellikle sözle anlaşılamayan noktada gücü olanın sözünü dinletme çabası biçiminde ortaya çıkar. Yaşananlara öfkeyi ifade etmek amacıyla başvurulan bir cezalandırma biçimi olarak görüldüğünde de özünde yine bir iletişimsizlik yatmaktadır.

Bilindiği gibi meslekler kimliklerimizdir. Sosyalleşmemizi gerçekleştirirken kimliklerimizi kullanırız. Evde anne veya baba olur, sokakta komşu, yolda yolcu, iş ortamında ise mesleğimizin gerektirdiği sosyal rollerimizle yaşarız. Üstlendiğimiz bu sosyal rollerin gerektirdiği bilgi birikimi, ahlak ve sorumluluk bilinci ile davrandığımızda o rolün hakkını verir ve kendimizi iyi hissederiz.

Büründüğümüz sosyal rollerin de toplum içinde edindiği değerler farklıdır. Felsefi anlamda başlangıcından beri bir adanışı gerektirdiği, kendini geri çekip başkalarının sağlığına odaklanma üzerine kurulduğu için hekimlik tüm toplumlarda saygınlığı yüksek mesleklerdendir. Sosyolojik olarak her sosyal rolün ekonomik ve psikolojik olmak üzere iki değeri olduğu kabul edilir. Sözgelimi işgücüne gereksinim duyulan kırsal topluluklarda çocuğun iş gücü ve gelecek sigortası anlamında ekonomik değeri psikolojik değerinden fazladır. Bu nedenle baba kimliği ekonomik değerleri öne alarak daha baskıcı ve ruhsal tatminden uzak olarak şekillenir. Şehir ortamında ise roller tersine döner.

Hekimlik mesleğinin ise psikolojik değeri geçtiğimiz yüzyıla kadar ekonomik değerinin hep önündeydi. Herhangi bir sosyal ortamda doğumunu gerçekleştirdiğiniz bir çocuğun elinizi öpmesi, hastanızın yanınıza gelip sizi saygıyla selamlaması ekonomik değer taşımasa da mesleki tatmin açısından hayli doyurucu olabilmekteydi. Örnekler çoğaltılabilir.

19. yüzyılda kolonyalizmden sonra küresel piyasa sisteminin yeni pazar arayışları, olmayan pazarların yaratılması ve piyasalaştırılması biçiminde bir çözüm üretti. Devletin temel görevlerinden kabul edilen eğitim ve güvenlik hizmetlerinin piyasalaşması ile başlayan süreç geçtiğimiz yüzyılın sonuna doğru sağlığın piyasalaşması ile devam etti. Görünen o ki; yakın bir gelecekte hukuk sisteminin piyasalaşmasına da şahit olacağız.

Sağlık sisteminin piyasalaşması verimlilik, kar, sürdürülebilirlik, kalite, maksimizasyon, rekabet, inovasyon gibi pek çok öncülün sağlık sistemine yerleşip mesleğin biçim değiştirmesine yol açtı. Bu dönüşümün sağlık hizmet kalitesinin standardizasyonu, kalite ilkelerinin uygulanması, hizmetin yaygınlık ve etkinlik kazanması şeklinde olumlu sonuçları olmasına karşın mesleğin ekonomik değerinin psikolojik değerinin önüne geçmesi gibi bir sonucu daha oldu. Hekimler çalıştığı kurumun marka değeri, kazandırdığı meblağ ve bunun üzerinden kazanç elde etme şeklinde yeni bir mesleki yapılanma içine itildi. Mesleğin ekonomik değeri ön plana çıktıkça hekimlerin kendi aralarında ekonomik rekabetinin arttığı, maddi değerlerin daha çok konuşulduğu yeni bir döneme girildi.

12982Hekimlik mesleği psikolojik anlamda tatmin edici olmaktan uzaklaşıp ekonomik rekabet ortamına itildikçe, bir başka deyişle felsefesinde yatan insana – hastaya adanmışlık yerini kuruma, patrona adanmışlığa bıraktıkça toplumun gözünde de değerini yitirmeye başladı. Sağlık çalışanlarına yönelik giderek artan şiddetin arka planında, insanların canını emanet ettiği hekime kuşkuyla bakmasının yattığını da görmek zorundayız.

Bu şartlar altında geleneksel hekimlik değerleri öğretilerek mezun olan hekimler kendilerini o değerlere çok uzak bir piyasanın ortasında buldular. Hastaları üzerinden kuruma para kazandıran, kazandırdığı paraya göre değer görüp maaş alan, hastaya – insana dair öncüllerin yerine piyasa öncüllerini kullanması beklenen bir cendereye sokuldular. Uyum gösterip oyunu bu yeni kurallara göre oynamayı başaranların yıldızının parladığına, geleneksel değerler ile hekimlik yapmaya direnenlerin cezalandırıldığına da şahit oldular.

Dahası sağlık kuruluşlarının yöneticileri de piyasanın gerektirdiği verimlilik, kalite, kar, rekabet, sürdürülebilirlik, inovasyon beklentilerine hizmet edecek biçimde “ciro” odaklı karneler ile denetlenir oldular. Bu şartlar altında hastalar kendi sırtlarından sisteme para kazandırmaya çalışan hekimlerine güven duymamaya başladılar. Sosyal güvenlik sistemlerini iflasa sürükleyen sağlık faturalarına karşılık toplumun daha sağlıklı olamaması da bu güvensizliği arttırdı.

Sağlık piyasasının büyük sermayenin kontrolüne girmesiyle hekimler sağlık sisteminde söz sahibi olma özelliklerini de yitirdiler. Sağlık politikaları üzerinden seslerini duyurmaya çalışsalar da dinleyen olmadı. Tüm bunlara karşın piyasalaşan sağlık ortamında yaşanan her türlü sorunun muhatabı olarak görülmeye devam edildi.

Piyasalaşan sağlık ortamının getirdiği karşılıklı güvensizlik sarmalının hekim ile hasta arasındaki iletişimi kopardığını ve bir diğer iletişim biçimi olan şiddeti körükleyeceğini görmek için kahin olmaya gerek yok. Dahası, alternatif tıp yöntemlerinin toplumca giderek daha çok kabul görüp talep ediliyor olmasının altında da hekimler üzerinden sağlık sistemine olan güven azalmasının yattığını görmek zorundayız.

Üstelik daha yolun başındayız. Sağlık piyasası büyümeye ve karlılığını arttırmaya devam ettikçe hasta ile hekim arasındaki güvensizlik kısır döngüsünün kırılması zor görünüyor. Ancak doğa kurallarına aykırı olan bu durumun çok gitmeyeceğinin de farkında olmak gerekiyor. Sağlık sisteminin bu haliyle daha da kaotik bir ortama doğru gitmekte olduğunu haykırmaya çalışan hekim meslek örgütleri karşılıklı güvensizlik iklimini kırıp hasta ve hasta yakınlarını yanlarına almak zorundadır. Bunun için yaşanan şiddet sarmalına rağmen sağlık çalışanları ile hasta ve yakınları arasındaki iletişim kanallarının açık kalmasını sağlamak, umutları canlı tutmak için iyi bir başlangıç olacaktır.

22Sağlığın paraya tedavül edilemeyecek bir değer olduğunda uzlaşılıp sermayenin kar hırsı gün gelip sınırlandığında, olasıdır ki sağlık piyasası sermaye için karlı olmaktan çıkacaktır. İşte o zaman enkazı kaldırabilme ve karşılıklı güveni yeniden sağlamada sağlık çalışanları ile toplum arasındaki iletişim kanalları büyük önem taşıyacaktır.

Sağlık meslek örgütleri, sağlığın piyasalaşmasının kimseye yarar getirmeyeceğini, artan sağlık faturalarına karşılık toplumun daha sağlıklı olmasının sağlanamayacağını, şiddet ve alternatif arayışlar başta olmak üzere pek çok yeni sorun doğuracağını yıllardır haykırıyor. Teşhis yanlış olunca tedavinin yararı olmayacağını hepimiz biliyoruz. Sağlık alanında artan şiddet olayları için alınması istenen güvenlik önlemleri ve polisiye yaptırımların güvensizlik kısır döngüsünü besleyerek sağlık çalışanlarını toplumdan daha da uzaklaştırabileceğini görmek zorundayız.

Bu hastalıktan sağlık çalışanları ile, hasta ve hasta yakınlarının el ele verip sağlığın piyasaya terk edilemeyecek bir insan hakkı olduğu konusunda seslerini duyurmaya başlamasıyla kurtulabileceğimizi düşünüyorum.

Dr. Mehmet Uhri

Hacıyatmaz

Cumartesi, Nisan 22nd, 2017

haciyatmaz

Oyunlarımızı yitirdik.

Öyle çok anlamlı olmasa da oyunlarımız vardı. Oynardık. Mutluyduk.

Her şey o hacıyatmazın gelişi ile başladı.

O güne kadar oyun parkında salıncakta sallanır, tahterevalliye biner, saklambaç, körebe, bezirganbaşı, topaç çevirme, yakar top, mendil kapmaca, birdirbir hatta uzuneşek bile oynardık. Kimimiz ebe kimimiz bezirganbaşı olurdu. Oynar ve unuturduk. Hem oynarken geçen zamanı, hem de bir önceki oyunda ebenin sobenin kim olduğunu unuturduk. Hırslandığımız da olurdu. Oyun bittiğinde parkın kenarındaki musluktan su içer olan bitene kafa yormaz, mutlu, mesut evin yolunu tutardık.

Bir gün her zaman oynadığımız kum havuzunda elleri önde kenetlenmiş namaza durmuş gibi öylece ayakta duran o irice oyuncağı fark ettik.

Kim getirdi? Neden getirdi? Hiç bilmedik.

imagesÖylece duruyor bize bakıyor ve gülümsüyordu. Sanki kendi gelmiş gibiydi. Önceleri hoşumuza gitti. Sarılıp devirmeye çalışsak da hep ayağa kalkmayı başarıyordu. Görüntüsünden korkanlarımız da oldu. Gücü yerinde olanlarımız başını yere değdirip üzerine oturmayı başarsa da ne yapıp edip doğruluyor, öylece bize bakıyordu. Oyunlarımıza katılmıyordu. Hep kendiyle oynamamızı istiyor gibi bir hali vardı. Bir süre sonra pes ettik. Bırakıp kendi oyunlarımıza döndük. Ama o öylece durup bizi izlemeye devam etti. Bizi ve oyunlarımızı izliyordu.

Ne oynarsak oynayalım gözü hep üzerimizdeymiş gibi gelmeye başlayınca rahatsız olup uzaklaştırmak istedik. Gücü yetenimiz kaldırıp parkın bir kenarına atmaya çalıştı. Park görevlisi kesin bir dille bunu yapamayacağımızı söyleyip getirip yerine geri koydu. Park görevlisinden güç alıp yerini sağlamlaştıran bizim hacıyatmaz konuşmaya da başlamıştı. Gülümseyen bir çift gözün üstümüzde olduğu yetmediği gibi konuşup oyunlarımıza karışıyordu. Saklambaçta saklananların yerini ispiyonluyor, körebenin gözleri bağlıyken yakaladığı kişiyi tanıması için oyuna müdahale ediyordu. Ağzını veya gözünü bağlayıp susturmaya çalışanımız da oldu ancak işe yaramadı. Tadımız kaçmıştı. Saklı bilgileri paylaştığı için uzuneşek, körebe, saklambaç oynayamaz olmuştuk. Topaç, yakar top veya birdirbir oynarken bile o heybetli sesiyle oyuna karışıyor aklınca taktik veriyordu. Birimiz başını yere eğip üzerine oturduğunda oyunlarımızı göremiyor ve karışamıyordu. Ama bu kez de yüksek sesle şarkılar söylüyor eşlik etmemizi istiyordu.

Baktık olmuyor oyun parkımızı değiştirip uzaktaki parka gitmeyi denedik ama o yine oradaydı. Nasıl geldi? Kim getirdi? Bütün parklara hacıyatmaz mı koymuşlardı? Doğrusu bilemedik. Varlığına alışmaya çalışsak da olmadı. Konuşan heybetli bir hacıyatmaz yüzünden huzurumuz kaçmıştı. Ne oyunlarımıza katılıyor ne de rahat bırakıyordu.

Keşke o pazarlığa hiç girişmeseydik.

Sivri akıllı bir arkadaşımız oyunbozanlık etmemesi ve sessiz kalması karşılığında hacıyatmaza ne istediğini soralım diye bir fikir ortaya atmasa belki hiç bunlar yaşanmayacaktı. Bizi dikkatlice dinledi ve dediklerini yaparsak susup sadece izleyeceğini söyledi. İstediği ise masum görünüyordu. Bezirganbaşı oyununda tekerlemeyi ve adlandırmayı değiştirip “aç kapıyı hacıyatmaz” diyerek oynamamızı kendini de ortaya almamızı istiyordu. Susup rahatsız etmemesi karşılığında aramıza alıp oyunu onun adıyla oynamaya başladık. Ortamızda hacıyatmazla bezirganbaşı oyununu oynamaya başlayınca başkalarının da dikkatini çekti. Yeni arkadaşlar edindik. Hoşumuza gitti. Hepimizin yüzü gülüyordu. Ancak bu kez sorun sıkılıp başka oyun oynamak isteyince patlak verdi. Hep aynı oyunu oynamamızı istiyor yoksa yine gevezeliğe başlayacağından söz ediyordu. Üsteleyince isteklerini bir bir sıraladı. Oyun kurallarını kendince değiştirmek istiyordu.

İnanmayacaksınız ama körebe oyununda üç tane kör ebe olmasını, saklambaçta ise ebe sayısının ikiye çıkarılmasını bile kabul ettik. Uzuneşek oynamamızı yasaklamasına da ses etmedik. Bütün bu değişiklikler ile birlikte her oyunda başköşede yer almasına bile razı olduk. Yine de istekleri hiç bitmedi. Bazı arkadaşlarımızın keyfi olarak oyun dışı tutulmasına bile ses çıkarmadık. Baktık olmuyor parka gitmemeyi denedik ama kendine yeni taraftarlar edinmişti. İşe yaramadı. Kendimizi cezalandırdığımızla kaldık. Gün geldi bir de baktık; kendi oyunlarımız yerine başkalarının oyunlarında yer edinmeye çalışıyor, oyuna girebilmek için arkadaşlarımız ile yarışıyoruz. Üstelik bildiğimiz oyunlar yerine bambaşka ve çoğu saçma kurallarla oynuyoruz. Oyuna giremeyip dışarıda boynu bükük bizleri izleyen arkadaşlarımızın bakışlarına bile kafamızı çevirir olduk.

img_1959Oyuna giremediği için sıkılıp vazgeçenimiz olsa da parkın kalabalığı azalmadı. Bir kaç eski arkadaş bir araya geldiğimizde bildiğimiz gibi oynamaya çalışalım istesek de parkın kurallarını bozmakla suçlayıp, engellediler. Çeşmeden su içmek de artık yasaktı. Nedenini soran olmadı. Hatta o hacıyatmazla oynama çalışanlara bile izin yoktu. Hacıyatmazın dokunulmazlığı vardı. Öfkelenip plan yaptık. Bir kaç gece gizlice gelip topladığımız taşlarla hırpalamak istedik ama o saatte bile çevresinde saçma sapan oyunlardan oynayan çocuklar yüzünden bir şey yapamadık.

Dedim ya, oyunlarımızı yitirdik.

Pes edip evlerimize çekildik. Bizim yanımızda kalmak yerine hacıyatmazın ekibine katılanımız bile oldu. Evde kendimizi oyalasak da birlikte oynadığımız oyunlara özlemimiz hiç dinmedi.

Şimdi oyun parkı yine kalabalık ama o hacıyatmaz yüzünden ne bildiğimiz oyunlar kaldı, ne de yeni oyun arkadaşı edinebiliyoruz. Parkın da pek tadı kalmadı. Uzaktan bakınca birbiriyle kıyasıya yarışan yeri gelince hırslanıp ağlayan, birbirini hırpalayan çocuklar görüyor ürküyoruz.

Diyeceksiniz ki; belki de siz büyüdünüz ve oyunlar eski cazibesini yitirdi. Büyümek böyle olsaydı aklımız oyunlarda kalır mıydı? Anasının babasının sözünü bile zor dinleyen içimizdeki o afacan, basit bir oyuncağın kaprislerine teslim olur muydu?

Oyunlarımız vardı, oynardık ve mutluyduk. Şimdi ne oynayanlar memnun ne de bizler gibi uzaktan bakanlar.

Her şey o hacıyatmazın gelişiyle başladı.

Mehmet Uhri

Not: Karikatür için Sayın Selçuk EREZ’e yürekten teşekkürler.

Bilimin Yolu, Labirentler ve Algoritmalar

Pazartesi, Şubat 27th, 2017

resim2

Bilimin yolunu anlayabilmek için öncelikle nasıl düşünüyoruz sorusunu yanıtlamamız gerekiyor. Duyu organlarımız ile dünyayı algılıyor ve bunu imgelere dönüştürüyoruz. İmgelerimizi ise gruplandırıp kutucuklara yerleştirip kavramlarımızı oluşturuyoruz. Sözgelimi, gözümüzün gördüğünü zihnimiz kırmızı, sarı yeşil gibi imgelere dönüştürüyor tüm bunları “renk” kutucuğu içinde kavramlaştırıyoruz.

Dahası, oluşturduğumuz kavramlar arasında bağlantılar kuruyor yeni kavramlara doğru yol alıyoruz. Kavram kutucukları ve bu kutucuklar arasında bağlantı yollarından oluşan görüntü, yukarıdan bakıldığında hayli karmaşık bir labirenti andırsa da bizler labirentler ile düşünüyor algoritmalar ile yolumuzu yönümüzü buluyoruz.

Evlerimizin oturma planından otoyollara, metro sistemlerine kadar yukarıdan hayli karmaşık görünen labirent sistemleri ile düşünüyoruz.

resim1Labirent metaforuna hiç yabancı değiliz ve insanlığın ortak aklında çok güçlü bir yer tutuyor. Tarihçi Plutarcos’un metinleriyle anlatalım; Baş tanrı Zeus karanlık yeryüzüne gönderilirken elinde Labrys isimli çifte baltadan başka bir şey yoktu. Zeus bu balta ile karanlığı yarıp bilinmezlik içinde ilerler ve peşinden gelecekler için de yol gösterici olur. Bu arada baltanın diğer keskin tarafı kendi gövdesini yarar ve içinden çıkan bilgelik ışığını da gidilen yolu aydınlatmak için kullanır. Zeus’un Labrys isimli çifte baltayı kullanarak açtığı ve aydınlattığı o zor ve çetrefilli yola labirent adı veriyoruz.

Labrys’in açtığı yoldur, labirent.  Önemli mitolojik bir anlatıda da yer alır. Zeus ve Europa’nın üç oğlundan biri olan Minos Girit krallığına kardeşlerinden daha layık olduğunu kanıtlamak için denizler ve okyanuslar tanrısı Poseidon’dan yardım ister. Poseidon ona kurban etmesi için denizin köpüğü içinden çıkardığı beyaz boğayı armağan ederek yanıt verir.  Poseidon aracılığıyla gerçekleşen mucize nedeniyle Girit tahtına oturan Minos sözünü tutup boğayı kurban etmez yerine bir başka beyaz boğayı kurban eder. Sözünün tutulmadığını gören Poseidon ise intikamını Kral Minos’un karısı Pasiphae’yı gönderdiği beyaz boğaya âşık ederek alır. Pasiphae boğa ile bir araya gelebilmek için mimar ve heykeltıraş Daidalos’tan içi boş bronz bir inek heykeli yapmasını ister. Heykelin içine girip boğa ile birlikte olan Pasiphae’nin bu ilişkisinden başı boğaya gövdesi insana benzeyen kuyruklu bir yaratık olan Minotaurus (Minos boğası) dünyaya gelir. Minotaurus büyüdükçe zapt edilemez ve kral Minos mimar Daidalos’a Minotuarus için çıkamayacağı bir labirent inşa ettirir. Girit kralı her yıl Atina’dan Minotaurus’a kurban edilmek üzere 7 erkek ve 7 genç kız istemektedir. Bu isteklerin sonunun gelmediğini gören Atina kralı Egeus’un oğlu Theseus o yıl babasını ikna edip Minotaurus’u öldürmek için 7 kurban adayından biri olarak gemiye biner. Gemi Girit’e vardığında Kral Minos’un kızı Ariadne ile Theseus birbirlerini görüp âşık olurlar. Ariadne sevgilisine labirentte geri dönüş yolunu bulabilmesi için bir ip yumağı verir. Theseus labirentte ilerleyip Minotaurus’u uykuda yakalar ve öldürür. Kafasını kesip Ariadne’nin verdiği ip sayesinde labirentten çıkmayı başarır. Ariadne’yi de alıp Atina’ya geri döner.

resim2Bu mitolojik öyküde yok edilmesi gereken bir canavar, canavarın içinde olduğu labirent, labirentte doğru yolu bulup canavara ulaşan ve öldürücü darbeyi vuran bir kahraman ve dönüş yolunu bulabilmesi için kullanılan Ariadne’nin ipi anlatılmakta. Günümüzde de sözgelimi canavarımız Kanser hastalığı olsun, ona ulaşmak ve öldürücü darbeyi vurmak için çabalayan bilim insanlarının bir labirentin içinde ilerlediklerini, doğru yolu bulup öldürücü darbeyi vuranlara Nobel benzeri ödüller verdiğimizi ve labirentin içinde yol haritası olarak kullandığımız akış diyagramlarının da Ariadne’nin ipi işlevi gördüğünü söyleyebiliriz.

Labirentler ile düşünüyor, algoritmalar ile yol haritaları oluşturuyoruz.

Bilim ve bilimin yolu üzerine ilk söylemler “aklını özgür bırak, kendi aklınla düşün” anlamına gelen Horatius’un “Sapere Aude” sözü ile başlatılabilir. Bilimsel bilgi üzerine düşünme ise çok yenidir. Avusturyalı felsefeci Karl Popper 1938 de yazdığı “Bilimsel Düşüncenin Mantığı” kitabı ile bilimsel olan olmayan ayrımını yapıp bilim felsefesinin temellerini atar. Kitabın İngilizce baskısının önsözünde “Hiç kuşku yok ki yeryüzündeki en büyük mucize insanlığın bilgi birikimidir” der.

İnsanlığın bilgi birikimi tarih boyunca sınana sınana doğruluğu kanıtlanmış bilgi kırıntılarından oluşur. Bu bilgi kırıntıları bir mozaiğin veya yapbozun parçaları gibi sınana denene bir araya gelerek anlamlı bir resim oluşturmaya başladıkça insanlığın aydınlanma yolunda ilerlediğini görüyoruz. Popper, bilim insanlarının sorumluluğunun mozaiğin her bir parçasının bilimsel bilgi olarak doğru olup olmadığına odaklanmak olduğunu vurgular. Bilginin bilimsel olabilmesinin test edilebilme, nesnel gerçekliğe dönüştürülebilme ve yanlışlanabilme kriterlerinin tümünü içermesine bağlı olduğunu ortaya koyar. “Tanrı vardır biçiminde bir önerme test edilebilir ve yanlışlanabilir olmadığı için bilimsel değildir”  diyerek din ile bilim arasındaki keskin ayrımın felsefi sınırlarını çizer.

Popper’in ardından gelen Feyereband ve Lakatos katı bilimsel metodolojiye de baş kaldırıp bilimin sanat gibi sınırları olamayacağını vurgular. Thomas Kuhn ise “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” isimli eseriyle paradigma kavramını ortaya atar. Her paradigmanın kendi gerçeği olacağını, Newton fiziğinin gerçeklerinin o paradigma için geçerli olduğunu, Einstein fiziği ile evrensel gerçeklerin yeniden tanımlandığını örnek olarak verir. Kuhn’un paradigma tanımı bir bakış açısına göre aydınlatılmayı bekleyen labirent ile benzerlik göstermektedir. Çağdaş bilim felsefecilerinden Nicholas Maxwell ise tüm bunlara ek olarak bilim insanlarının bilgeliğin ışığını da kullanmaları ve üzerinde çalıştıkları alanların insanlığın yararına kullanılması için sesini çıkarması gerektiğini vurgular. Başta sözünü ettiğimiz mitolojik öyküde de Zeus’un elindeki labrys ile karanlığı parçalayıp labirentte ilerlerken baltanın diğer keskin tarafı ile gövdesini yarıp içindeki bilgelik ışığını kullandığı ve yolu aydınlattığından söz edilmektedir.

Tüm bunlar bilim insanlarının öncelikle ellerindeki bilginin doğru olup olmadığına odaklanması gerektiğini ve bilim ile uğraşan insanların erdem sahibi olmaları gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Olmazsa ne olur?

Bilim insanları araştırmalarında bir labirentin içinde ilerlediklerinin farkındadır. Labirentin içinde hedefe neredeyse bir duvar mesafesi kadar yaklaşmış olmanız hedefe vardığınız anlamına gelmez. Eğer bilim insanı bilimsel düşüncenin gerektirdiği biçimde davranmaz elindeki bilginin doğru olup olmadığına odaklanmak yerine o bilginin anlamı, faydası ve o bilgiden beklenen kazanç ile ilgilenmeye başlarsa hata yapmak kaçınılmaz olur. Piyasa beklentilerinin bilim insanlarının üzerinde oluşturduğu baskı ve uygulamalara direniş gösterilmezse doğabilecek olumsuz sonuçlardan en çok bilime olan güven sarsılır. Çünkü her zaman gerçek kazanır. Bilim insanları yeryüzündeki en büyük mucize olarak tanımlanan insanlığın bilgi birikimine katkıları ile gerçek bilim insanı olabilirler. Aksi halde yakın geçmişte yaşanan Rofecoxib örneğinde olduğu gibi büyük hataların içine düşülebilir. Hedefe çok yaklaşılmış görünüyordu, mideye zarar vermeyen NSII ilaç geliştirildiği düşünülüyordu ancak hedeften çok uzaktaydık, ani kardiyak ölümlere ve inmelere yol açan bir maddenin ilaç diye piyasaya sürülmesine yol açılmıştı. Benzer bir örneği serum kolesterol düzeyini düşüren ilaçların 40 yıldır kullanılmasına karşın kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaltılamamış olması ile de verebiliriz. Sonuçta bir takım firmalar zarar yazsa da en büyük zararı güven yitimi ile bilim camiası yaşadı.

Bilim insanları labirentin içinde olduğunu bilerek ellerindeki bilginin nesnel gerçeklikle ilişkisini kurmak ve buna odaklanmak zorundadır. Piyasa veya kariyer beklentilerinin engellemelerine karşın erdem sahibi insanlar olarak bilimin yolundan ayrılmamak zorundadır.

Labirentler ile düşünüyor algoritmalar ile yol haritalarımızı belirliyoruz. Bunu yaparken bir mozaiğin küçük parçaları gibi elimizdeki bilgi kırıntılarına odaklanıyor ve diğer bilgi kırıntıları ile birlikte beliren resme bakıp büyük resmi hayal etmeye çalışıyoruz.

resim3Zeugma antik kentinde bulunduğunda büyük heyecan yaratan yer tanrısı Gaia’yı simgeleyen mozaik parçası gerçekte dev bir taban mozaiği içinde küçücük bir parçaydı. Yani sabırlı olmalıyız. Popper’in yeryüzündeki en büyük mucize dediği insanlığın bilgi birikimi ile şekillenen büyük resmi görmek için çok zaman ve alınacak çok yol var.

İnsanlık bir labirentin içinde ilerliyor. Bu yolda, bilim insanlarının sorumluluğu sadece ellerindeki bilginin doğru olup olmadığı ve bu bilginin insanlığın yararına kullanılıp kullanılmadığı ile sınırlı.

Bilimin yolundan ayrılmamanız dileğiyle.

Mehmet Uhri

Not 1: Bu konuyu paylaştığım ve yardım istediğim değerli meslektaşım Taner Özek’e yazının başlangıcındaki karikatürü çizip kullanmama izin verdiği için teşekkür ediyorum.

Not 2: 24-26 Şubat 2016 Tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen 9. Dermatoloji ve Dermatopatoloji sempozyumunda sunduğum konferansın özet metnidir.

Söyleyin Onlara…

Çarşamba, Ekim 12th, 2016

img_2603Rüya bu ya; derin bir uykudayken 1984 yılında yitirdiğim babam İhsan Uhri çıkmış gelmiş, beni sarsarak uyandırmaya çalışıyordu. “Söyle onlara! Onlara söyle! Çocuklara söyle, onların bir suçu yok. Yaşananlardan kendilerini suçlu hissetmesinler. O yaşta kendini nedensiz yere suçlu hissetmeyi öğrenirlerse hep suçluluk duygusu içinde ezik yaşamak zorunda kalırlar. Birinin çocukların suçunun olmadığını söylemesi gerekiyor. Söyle onlara!” diye bağırıyordu.

Babam rahmetli matematik öğretmeni İhsan Uhri İzmir Bornova Anadolu lisesinin kuruluşundan itibaren emekli olduğu 1977 yılına kadar görev yapmıştır. Eski adıyla İzmir Maarif Koleji ve günümüzdeki adıyla Bornova Anadolu Lisesi’nin “Baba İhsan” lakaplı kült hocalarındandı. Okulda yaşadıklarını ev ortamında pek paylaşmadığı için babamın okulda nasıl biri olduğunu vefatından sonra mezun ettiği öğrenciler ile zaman içinde karşılaşıp konuşarak öğrenmiş, bir anlamda onu yeniden tanımıştım.

Rüyaların önemini ve görülen rüyayı paylaşmayı da babamdan öğrenmiştim. Sabahları kahvaltıda gece nasıl bir rüya gördüğümü anlatmamı isterdi. İşte o gece babam yıllar sonra rüyama girmiş benden bir şeyler yapmamı istiyordu. Rüyanın devamında uyanıp yatağımda doğrulmaya çalışıyorum ancak o omuzlarımdan tutup sarsmaya ve “söyle onlara!” diye haykırmaya devam ediyordu. Sıkıntı içinde uyandım bir bardak su içip rüyayı anlamlandırmaya çalıştım. Sonra babamı özlediğimi fark edip tekrar görürüm umuduyla uyumaya çalıştım. Bu kez rüyada babamla bir deniz kıyısındaydık. Çocukluğumda yaptığımız gibi sahilde midye kabuğu seçiyor yürüyüş yapıyorduk. Çocukça aklımla sorular soruyor o ise her zaman yaptığı gibi önce soruyu kendince daha anlamlı hale dönüştürüp sonra yanıtlamaya çalışıyordu.

- Okulların eski öğretmenlerinden ne istiyorlar, onları neden gönderiyorlar, baba?

- Soruyu şöyle sormaya ne dersin? “Okulların kıdemli öğretmenleri neden bu kadar önemli?”

- Olabilir. Neden bu kadar önemli?

- Çünkü o öğretmenler okulun hafızasıdır. Bir anlamda yeni gelen öğretmenlerin kıblesidir. Yeniler eskilere bakıp okulun havasını, geleneklerini, öğrenciye yaklaşımını koklar kendilerine ayar verip adapte olurlar. Yabancı bir yerde camiye gidildiğinde görünüşte hiç farklılık olmayacağını bilse de caminin kıdemlilerine bakıp kendine ayar verir ya insan, işte öyle.

- Hepsi mi?

- Hepsi değil, elbet. Farkında olanı var, olmayanı da. Ancak öğrenci onların kim olduğunu bilir. Bir öğretmene iyi ya da kötü lakap takılıyorsa o okulun hafızasında yer etmeye başlamış demektir.

- Peki sana neden “baba” lakabını takmışlardı?

- Matematik gibi korkulan derslerden birini veriyor olmanın yanı sıra 12- 13 yaşında ailesinden ayrılıp yatılı okula gelmiş öğrencilerin yurtlarından sorumluydum. O çocukları dinleyip korkularını paylaşmak yüzünden o lakabı taktıklarını düşünüyorum. Başlangıçta biraz kaba bulmuş pek hoşuma gitmemişti. Sonra gerçekten baba olunca “o kadar da kötü değilmiş” diye düşündüm.

- Peki okulun hafızası olan öğretmenler okuldan uzaklaştırılırsa kötü mü olur?

- Düşünelim. Okul hafızasının bir kısmını yitirince ne olur? Birbirini pek tanımayan, ortak kültür ve anlayış birliği oluşturmak için zamana gereksinimi olan öğretmenler ile yeni yapılanmakta olan diğer okullara benzemeye başlar. Hafızadaki eksikliği doldurmak, okulun hafızası işlevini görmek de öğrencilere düşer. Öğrenciler kendilerini geliştirmek, kişiliklerini bulmakla uğraşacaklarına okul ile uğraşmak zorunda kalır. Herkes için zaman kaybı olur ve sanırım zor bir süreç yaşanır. Öğrencilerin haksız yere kendilerini cezalandırılmış hissetmeleri de cabası. Ayrılan öğretmenler ise tayinleri cezalandırma olarak görmez, küskünlük veya kırgınlık yaşamazsa gittikleri okula burada edindikleri deneyimleri de götürürler. Gittikleri okullar değerini bilirse kazanç bile olabilir. Yine de çok umutlu olmamak gerekir.

img_26075Rüyanın burasında sahilden eline aldığı yassıca bir taşı denize fırlatıp suyun üzerinde sektirdi. Küçüklüğümde olduğu gibi hiçbir zaman onun kadar iyi taş sektiremeyeceğimi düşündüm. Elimdeki taşı fırlattım. İlk gelen dalganın üzerinden hafifçe sekip başarısız bir atış olarak denizin dibini boyladı. Dönüp baktığımda babamı göremedim. Topladığım deniz kabuklarını denize doğru savurup “soracaklarım bitmedi, geri dön baba” diye bağırdım. “Bir çocuğun babasına soracağı sorular hiçbir zaman bitmez ki. Sor bakalım” diyen sesiyle arkamda belirdi. Elini tutmak istedim ama ulaşamadım. O ise ıslak kumun üzerine bir şeyler çiziyordu.

- Eğitim her yerde aynı değil mi? Okul ve öğretmen neden bu kadar önemli?

- Şöyle desek; Okullar topluma eğitimli ve yetişmiş bireyler kazandırmayı amaçlıyor ve bunu toplum geneline sistemli biçimde yaymaya çalışıyorsa öğretmen değişikliğinin ulaşılmak istenen amaç için önemli olmaması gerekmez mi?

- Peki öyle soralım. Amaç öğrencilerin yetişmesi ise öğretmenlerin yer değiştirmesi neden bu kadar sorun oluyor?

- Özellikle liseler insanları ilk gençlik yıllarında edinmesi gereken bilgiler ile donatırken kimliğin ve kişiliğin gelişmesine de katkıda bulunur. Bir arada yaşama kültürünü, uyum göstermeyi, takımın parçası olmayı okulda öğreniriz. İlk kimlikler de o yaşlarda şekillenir. Taraftarı olduğun takım da bir kimliktir, siyaseten yakın durduğun insanlarla birlikte edindiğin kimlik de. Üstelik edindiğin kimlikler karakterine de yansır. O yaşta insan hem arkadaşlarına benzeyip onlarla kaynaşmak hem de farklı olmak ister. Aradaki dengeyi kurma çabası karakterini ortaya çıkarır. Karakter dediğin birbiriyle uyumlu veya uyumsuz bir sürü bileşenin bir arada olduğu parçalı bir yapıdır. Onları bir arada tutup dengeli kişiliğe ulaşmak için gereken özgüveni de büyük oranda okul ortamında ediniriz. İşte o deneyimli öğretmenler bunu bilir, çocukların kimliklerini bulmasında ve kazandırdıkları özgüven ile karakterlerinin şekillenmesinde yol gösterici olurlar.

Kumun üzerine çizdiği irice ev resminin ortasına küçük çakıl taşları yerleştirmişti. “Bu kez ben bir soru soracağım” dedi babam. Eliyle çizdiği resmi gösterip “Bu bina okul olsa çakıl taşları neyi simgeliyor olabilir?” diye sordu.

- Öğrenciler herhalde

- Değil?

- O zaman öğretmenler.

- O da değil.

- Peki ne o zaman?

- Okulda yaşanmış ve unutulmamış anıları simgeliyor. Her okulda bu çakıl taşları gibi iyi kötü benzer olaylar yaşanır. Kimliğin ve karakterin şekillenirken o anıları da yanına alır gidersin. Zaman geçer geri dönüp okuluna baktığında bina ile birlikte o anılarını görürsün. O anki ruh haline göre bir anına ait çakıl taşını alıp cebine atar yanında taşırsın. O anılarda yer etmiş, okul ile birlikte anılan kült öğretmenlerin o yaşanmışlıkların parçası olduğunu, o kasvetli binalara ruh kazandırdıklarını fark edersin.

Arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. İçimi hüzün kaplamıştı. “Az önce söyle onlara diye bağırıyordun. Benden ne yapmamı istiyorsun?” diye seslendim. Durup bana baktı. O sıcak gülümsemesini ne kadar özlediğimi fark ettim.

- Birileri çocuklarla konuşmalı. Okulu bilen, tanıyan, ruh kazandıran öğretmenleri uzaklaştırırsan öğrencileri o kasvetli okulda korkularıyla baş başa bırakırsın. Korkarlar ve neden korktuklarını da bilemezler. Bir suç işlediklerini ve cezalandırıldıklarını düşünürler. O yaşta işlemedikleri bir suçun cezasını kabullenmeyi öğrenirlerse hayat boyu her olayda kendilerini suçlar, ezik yaşamayı normalleştirirler.

- Yani?

- Özgüvenlerini kazanamazlar. Velilerin, idarecilerin, eğitimcilerin herkesin konuşup tartıştığı bir ortamda kimse öğrencilerin cezalandırılıyor hissine kapılacaklarını görmüyor. Onlara kabahatleri olmadığını, suçluluk duymamaları gerektiğini söylenmeli. Öğrencilerin suçu yok. Bu onların beceriksizliği değil…

Sözlerini tamamladıktan sonra gözden kayboldu. Arkasından seslenmek, yetişip konuşmak istedim ama olmadı. Rüyanın devamını hatırlamıyorum.

Sabah sıkıntı ile uyandım. İlk işim geceden hatırladıklarımı yazıya dökmek için bilgisayarımın başına geçmek oldu. Yazdıklarımı gözden geçirip arkama yaslandığımda masamın üzerinde kenarda duran irice çakıl taşını fark ettim. Taşın ne zamandan beri orada olduğunu ve nereden geldiğini çıkaramasam da belki rüya devam ediyordur diye elime almaya çekindim. Öylece bıraktım…

Mehmet Uhri

NOT 1: Babam İhsan Uhri’nin anısına saygı ile…   Haklıydın baba; bir çocuğun babasına soracakları hiç bitmiyor.

.

NOT 2: İhsan Uhri kimdir?

İhsan Uhri İzmir 1922 doğumludur. Babası ve Annesi bugünkü Makedonya sınırları içinde Ohri’de dünyaya gelip Balkan savaşı öncesi Anadoluya göç etmek zorunda kalanlardandır.  İzmir’e yerleşirler. Soyadı kanunu çıkınca ufak bir harf hatası olsa da doğdukları şehre atıfla “Uhri” soyadını alırlar.

Tütün tüccarı olan babasının varlık vergisi uygulaması nedeniyle iflas etmesi üzerine ailenin geçim sıkıntısını hafifletebilmek için İhsan Uhri Edirne Öğretmen okuluna yazdırılır. 18 yaşında öğretmen olup ilk görev yeri olan Mardin Midyat’ta ilkokul öğretmenliği yapar. 1942 yılında Kars Sarıkamış’ta başladığı askerlik hizmeti II. Dünya savaşı nedeniyle uzar ve 37 ay ( 3 yıl ) askerlik yapıp 1945 te üsteğmen olarak terhis olur.

1946 – 51 arası Ankara Hasanoğlan ve Kars Cılavuz Köy enstitülerinde öğretmenlik İzmir Kızılçullu Köy enstitüsünde müdürlük yapar. 1952 – 56 yılları arasında İngiliz yönetimi altındaki Kıbrıs’ta Magosa Namık Kemal Lisesinde öğretmenlik görevini sürdürür.

1956 yılında Ege kolejinden dönüştürülen İzmir kolejine müdür yardımcısı olarak atanır. Fullbright burs sınavını kazanıp 1958- 60 yılları arasında Amerika’da Wisconsin üniversitesinde (Milwaukee) matematik masterı yapıp doktoraya başlar. 60 İhtilali nedeniyle yurt dışında okuyan herkesin ülkeye geri çağrılması üzerine İzmir’e geri döner. Dönerken yanında teslim edemediği doktora tezi de vardır. Ege Üniversitesi astronomi bölümüne öğretim üyesi olarak kabul edilse de burslu okuduğu ve devlete borcu olduğu gerekçesiyle Maarif vekaleti muvafakat vermez.

1960 tan itibaren “İzmir Maarif kolejinde veya günümüzdeki adıyla Bornova Anadolu Lisesinde” matematik öğretmeni olarak görev yapıp 1977 yılında emekli olur.

İhsan Uhri 1984 yılında geçirdiği enfarktüs ile kaybedilmiştir.

İçimizdeki Kötü

Perşembe, Mart 3rd, 2016

icimizdeki-kotu

Hayatı korkularımıza teslim ettiğimiz yetmezmiş gibi bunun son derece doğal, alışılmış bir hayat olduğu konusunda uzlaşmış görünüyoruz. Üstelik, korkularımızı çocuklara aşılamakta, onlara öncelikle nelerden korkması gerektiğini öğretmede de üstümüze yok. Annesinin kedi köpekten çekindiğini gören çocukların evcil hayvanlara yaklaşmakta zorlandığına, uzak durduğuna çoğumuz şahit olsak da sonuç değişmiyor. Tüketim çılgınlığını körüklemek için reklamlarda kullanılan argümanların çoğu da bireysel eksiklik ve kaygıları işaret edip korku toplumunun duvarlarını yükseltiyor. Markasını bilmediğimiz şampuan veya diş macunu bile kullanmaktan korkuyoruz. Korku sözcüğünün pek istenmeyen bir sözcük olduğunu bildiğimiz için tedirgin olma, endişelenme ve hatta serzeniş gibi sözcüklerle yumuşatmaya çalışırken ne kadar komik durumu düştüğümüzün de farkında değiliz.

Hayatın kaybedilmemesi gereken bir kazanım olduğuna o kadar inanıyoruz ki bir sabun köpüğüne benzeyen hayatlarımızı uzun süre bozulmadan tutma kaygısıyla nerede nasıl yaşadığımızı anlamadan görmeden “ha patladı, ha patlayacak” korkusunu hayatın ortasına yerleştiriveriyoruz. Çocuklarımıza sevgimizi sunup, sevgi ve huzur dolu bir dünya sunmayı hayal etsek de onlar öncelikle gözlerimizdeki korku ve kaygıyı görüyor. Korkuların egemen olduğu sevgisiz bir dünyadan yakınıyor ancak çoğunluğa bakıp hayatın normalleşmesinin böyle bir şey olduğu zannıyla değiştirmek için kılımızı bile kıpırdatmıyoruz.

Birilerinin sevgi ve ilgi dolu yaklaşım veya yardımına bile kaygı ile bakıyor, art niyet arıyoruz. Korkular hayatımıza o denli işledi ki insanoğlunun içindeki kötünün farkındayız. Ne zaman kime nasıl bir kötülük yapılacağı tedirginliği ile kabuğumuzu sağlamlaştırmaya uğraşıyor, susup bekliyoruz.

Göçlerin yarattığı trajedileri, insanlık ve değerlerinin bir kenara itildiği iç savaş görüntülerini, canlı bomba eylemlerini ve bu durumlara cılız da olsa vicdanı ile haykıranların susturulma çabalarını her şey normalmiş gibi izlemekle yetiniyoruz. Yaşananları onaylamasak da olmaması için çabalamada kendimizi yetkin bulmuyor, böyle bir görevimiz olmadığını düşünüyoruz. Otoriteye boyun eğip suskun kalmakla yaşananlara zımnen onay verdiğimizin de çoğumuz farkında. Herkesin aynı şeyi yapması, suskun kalıp yaşanan kötü olaylara ses çıkarmıyor oluşu vicdanımızı yatıştırmaya yetmese de üç maymunu oynamayı sürdürüyoruz. Süreç bir şekilde dönüp kendi canımızı acıttığında ise diğerlerinin nasıl bu kadar duyarsız olabildiğine hayret ediyor sonra yine hiçbir şey olmamış gibi hayatı kendi akışında sürdürmeye çabalıyoruz.

ickot2

Peki, ama nasıl yapıyoruz bunu? Böyle olabilmeyi nerede, nasıl, kim öğretti bize?

Bilindiği gibi temel davranış kalıplarını aile ortamında öğreniyoruz. İstenen ve istenmeyen davranışların ayırımını, iyiyi ve kötüyü, dürüst olmayı, doğrudan yana olmayı, yalan söylememeyi, çalışkan olmayı öncelikle ailenin beklentileri ile öğreniyoruz. Bu öğrenim sürecinde ödül/kabahat veya suç/ceza gibi zıt kavramlar ile birlikte hayatın uç noktaları olduğunu ve toplumun beklentilerine uygun bir denge geliştirmek gerektiğini de önce aile sonra içinde yaşadığımız toplum öğretiyor.

İtaat etmeyi de ailede öğreniyoruz…

Ailede başlayan itaat eğitimi okulda öğretmene, büyüklere, inanç sistemlerinde din adamlarına, tanrıya ve kutsallara, toplumda ise otoriteye itaat etme biçimiyle hayatımıza yayılıyor. Üyesi olduğumuz topluluk, toplum, cemaat görüş bildirdiğinde veya emir verdiğinde aykırı düşmemek, çirkin ördek yavrusu gibi görünmemek için itaat etmek gerektiğine inanıyoruz.

Davranışlarımızı sessizce yöneten veya kontrol eden tüm bu otoriter referans sistemleri ile kendi vicdanımız arasında sıkıştığımız anlarda sorunun varlığını fark ediyoruz. Ailemizden edindiğimiz ahlaki ve insani değerler ile otoritenin dayattığı davranış, görüş veya düşünce sistematiğinin uyuşmadığı durumlarda çoğunlukla karşı çıkmayıp uyum göstermeyi veya sessiz kalmayı seçiyoruz. Toplumun ileri gelenlerinin veya çoğunluğunun gür çıkan sesi temel ahlaki normlara uymayan bir şeyler dikte ettiğinde eğitimini ailede aldığımız itaat mekanizması sessizce devreye giriyor.

İnsanın kötü ve istenmeyen davranışlarda bulunabileceğini, başka insanlara zarar verebileceğini ancak bunların önlenmesi veya cezasız kalmaması gerektiğini içimizdeki adalet terazisi haykırsa da toplumun yüksek yararları işaret edilerek otoritenin bu suçları işlemesine göz yumulabiliyor. İşte böylesi durumlarda içimizdeki fırtınayı bastırmak, aykırı ve isyankâr görünmemek, ceza almamak için otoriteye itaat etme veya sessiz kalma kolaycılığına sığınmada insanoğlunun üstüne yok. Beklenen davranış kalıbı sadece itaat etmek, yapılan işin ahlaki ve insani olup olmadığını sorgulamadan, niteliğine bakmadan sadece emirleri uygulamak olabiliyor. Bu durum en açık şekliyle emir komuta sistemi ve itaat mekanizmasının tartışmadan uygulandığı askeri ortamlarda yaşanıyor.

Görüyoruz ki; Her şey itaat etmekle başlıyor.

İtaat etmeyi, toplumun genel kabullerine direnmemeyi, vicdanımızın elvermediği noktalarda ise yine çoğunluğa uyup susmayı, seyirci kalmayı veya kabullenmeyi aile ortamında öğreniyoruz. Haklı olduğumuz noktalarda aile büyüklerimize ses çıkarabilmek mümkün olsa da toplum içinde kralın çıplak olduğunu haykırabilmek hiç de kolay olmuyor.

berlin-duvari

Çevremizde yaşanan onca kötülüğe sessiz kalıp gözlerimizi yumarken kendimizi bir kurban çaresizliğinde görme eğilimimiz “ne şanssızım ki bu olaylara şahit oluyorum, keşke benim gözümün önünde olmasaydı da hiç yaşamamış olsaydım” diyerek olayı kişisel bir trajediye dönüştürmede de üstümüze yok. Kendimizi bu şekilde avutmamız bir yere kadar işe yarasa da başkalarının gözünde “kötü” olmaktan kendimizi alamıyor, tedirgin oluyoruz. Yakın çevremize bakarak “İyi de herkes böyle yapıyor, bir enayi ben miyim?” diye avunabilsek de bilinç dışımız masumiyetimizi yitirdiğimizi fısıldıyor. Daha da içine kapanma eğilimine giriyoruz.

İçimizde bir yerlerde kötü bir insan olduğu ve suskun kalarak bile olsa kötü bir şeyler yaptırdığı düşüncesi vicdanımızı kemirmeye devam ediyor. İçimizdeki kötüyü ne kadar dışsallaştırsak da onun varlığını ve faaliyette olduğunu derinden hissediyoruz.

Her insan gibi öleceğimizi bilip kendimizin öleceğine nasıl inanmıyorsak, tüm insanların içinde potansiyel olarak kötülüğün olduğunu bilip kendimizin kötü olduğuna da inanmıyoruz. Aile ortamında öğretildiği gibi otoriteye itaat edip onayını aldığımız sürece kötü insan olmayacağımızı düşünüyoruz. Soykırımlar başta olmak üzere tarih boyunca yaşanan pek çok insanlık trajedisinde kendimiz gibi sıradan insanların verilen emri yerine getiriyor veya işini yapıyor olmanın gönül rahatlığı içinde davrandığına şahit olsak bile kötü olabileceğimizi düşünmüyoruz.

İyi davranışlarımızın sorumluluğunu almada ve ödül beklemede otoritenin gözünün içine bakıyor, insanlığın temel değerlerine, insani özüne zarar veren “kötü” davranışlarımız için de mazeret üretip yine aynı otoriteden bağışlanmayı bekliyoruz. Toplum olarak insanlığa karşı bir suç işlenmiş ve bu ortaya çıkmışsa içimizdeki kötü ile yüzleşmek yerine inkâr ediyor veya sesimizi yükseltip baskın çıkmaya çabalıyoruz.

Tüm bunları öncelikle aile ortamında öğreniyoruz. İçinde bulunduğumuz çoğunluğun ortak aklının yanlış yapmayacağına itiraz etmeksizin inanmayı ve vicdanımızın sesini bastırıp ses çıkarmadan uyum göstermeyi aile ortamında öğreniyoruz. Kötülüğün iyi aile terbiyesi ve inanç eğitimi almış insanların içinde de olabildiğini görmemize karşın kendimize “kötü insanlığı” yakıştıramıyoruz. Ölenin ardından onca söylenecek söz varken “iyi bilirdik” deme gereği duymamız bile aslında içimizde bir yerlerde kötü olabileceğimize dair kaygı ve sıkıntının devam etmekte olduğunun işareti olarak görülebilir.

İyiyi kötüyü ayırt etmeyi bilmek ve yeri geldiğinde tüm üst kimliklerden arınmış salt insan gerçeği üzerinden kötü olduğu görünen bir davranış için vicdanımızın sesini yükseltip “hayır” diyebilmekle çocuktan katil yetiştirebilme sürecinin kırılabileceğinin de farkındayız.

Bir yerden başlamak gerekiyor. Aynadaki görüntüyle yüzleşmeye hazır mıyız?

Dr. Mehmet Uhri

Zeytinin Teri

Çarşamba, Aralık 30th, 2015

zeytinin-teri-tikla-ve-dinle

20151002_113407

Nazım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı ve 300 den fazla karakter ile konu edilen “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli destansı eserinin 70. yılı nedeniyle Boğaziçi Üniversitesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi ve Açık Radyo işbirliği ile “TÜRKİYE HİKAYELERİNİ ANLATIYOR” projesi gerçekleştiriliyor.

Proje kapsamında toplanan hikayelerden yapılan bir seçki tiyatro sanatçıları tarafından seslendirilip her gün açık radyo’da yayınlanmakta ve kitaplaştırılması hedeflenmektedir.

Bu etkinlik kapsamında seçilen”Zeytinin Teri” isimli öyküm Meltem Gürle tarafından edite edilip Tilbe Saran tarafından seslendirilmiş ve 7 Aralık 2015 günü Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

Öykünün radyo kaydına resmin üzerindeki “zeytinin teri tıkla ve dinle” linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Proje ile ilgili bilgi almak ve diğer öykülere ait kayıtlara ulaşmak isteyenler

http://turkiyehikayelerinianlatiyor.com

linkini kullanabilir.

Dostluk ve Sevgi ile…

Mehmet Uhri

Yaşadığımızı Sandığımız

Pazartesi, Ekim 26th, 2015

20150820_110707

Farkında mısınız? Gözümüzün gördüğüne, kulağımızın işittiğinden veya diğer duyularımızdan çok daha fazla değer veriyoruz. Diğer duyularımız yanılsa bile herkesin gördüğünün gerçekliğine o kadar güveniyoruz ki görselliğin giderek gerçeklik algısı ile örtüşmesine ve gözümüzün zihnimizi yönetip yönlendirmesine razı oluyoruz. Öyle ki; “görmedin mi?” sorusu, “duymadın mı?” sorusuna göre çok daha fazla tedirginlik yaratabiliyor. Duymamış olmayı önemli bir kusur veya eksiklik olarak görmesek de görmemiş olmayı hatta herkesin gördüğünü gözden kaçırmış olmayı çoğumuz önemli bir kusur olarak görüyor tedirginliğini hissediyoruz.

Görme ve işitme duyuları diğer duyular gibi beden üzerinden zihnin dünyaya açılan pencereleri ise birinin diğerlerine göre üstün olması ve neredeyse görsel algının zihnimizi yönetiyor duruma gelmesinin sorun oluşturmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Sözün uçuculuğunu, kulağımızın yeterli gelmeyebileceğini kolayca kabullenirken gözümüz de bize oyun ediyor olamaz mı?

Özellikle medyanın etkisi ile görsel algının ve izlemenin diğer duyuların önüne geçtiği ve neredeyse tek yönlü algıyla gittiğimiz bu yolun, doğruluğundan hiç kuşkumuz yok mu? Gördüklerimizin dışında gözden kaçan, algılanmayan veya kendi sansürümüze takılan bir şeyler olamaz mı?

Bilirsiniz günlük yaşamda algılarımız, duyularımız hep açıktır. Zihin düzeyine gelmese de beyin hep bir şeyleri algılar ve kaydetmeden siler. Bulunduğunuz odanın sıcaklığı, odada çalışan klimanın sesi, uzaktan gelen konuşmalar ve benzeri pek çok değişken, beden tarafından algılanır ve önem arz etmiyorsa zihni meşgul etmemek için sansür edilir. Söz gelimi bardağınızdaki çayı yudumlar, lezzetini hissedip görüntüsüne bakarken çevrede yaşananlar zihin tarafından büyük oranda sansüre uğrar. Benzer pek çok durumda zihin görsel algı için de sansür uygular. Görsel algıya ve görünenin gerçekliğine olan inancımız o kadar güçlüdür ki zihnin diğer duyularda olduğu gibi bazı görseller konusunda da sansür uygulayıp bir şeyleri gizliyor olabileceğini pek sorgulamayız. Gerçekten de gözümüze çok güvenir, söylenenlere kulak kabartmak yerine gördüklerimize itibar eder, gerçekliğini pek tartışmayız. Çoğunlukla da bu algı doğru gibi görünür. Ancak gözümüz de kulağımız veya diğer duygular gibi kendince gereksiz bulduğu olay, durum veya nesnelere kendini kapatıp farkında olmadan sansür uygulamayı sürdürür. Trafikte araç kullanırken gözümüz yola odaklanır ve diğer kişi, olay veya nesnelere bakıyor olsak bile sansür nedeniyle görsel hafızada yer tutmaz. Yol kenarındaki arkadaşınız size o kadar el ettiği halde geçip gittiğinizden, görmediğinizden yakınır. Kendinizi mahcup ve biraz da eksik hissedersiniz. Gün içinde zihin gerekli görüp öne çıkardıklarına kulak kabartmamızı sağladığı gibi görsel algıda da ciddi bir sansür uygular.

Nasıl mı?

Ardı ardına ağlaşan, dövünen insanların izlendiği savaş haberleri terör görüntüleri gözümüze sokulurken algılarımız da giderek küntleşir. Benzer görseller ilk başta yaptığı duygusal etkiyi daha az yapar hale gelir. Elimden bir şey gelmiyor, içim kaldırmıyor, izleyemiyorum gibi ifadelerle gözümüzü kapatır veya sanki içinde yaşadığımız ülkenin çok uzağında başka bir gezegende yaşanan olaylarmış gibi izler, öylece bakarız. İkinci dünya savaşında toplama kampına gönderilen insanlarla yüklü trenlere nereye gidildiğini bildiği halde kayıtsızca bakan insanları hatırlatırcasına görsel bir duyarsızlık yaşanır. Zihnimizin gözümüze görünenlere sansür uyguladığı açık seçik ortadayken görsel algıya daha öznel ve öncelikli değer biçmeyi ısrarla sürdürürüz. Müzeye gidip görkemli savaş sahneleri içeren resimlere hayranlıkla bakabilir, medyadaki dehşetli savaş görüntülerinden etkilenmemeyi de bu sansür sayesinde hasarsız atlatabiliriz.

20150820_111937

Dahası da var;

İçinde yaşadığımız çağda görmek, görünmek, görünür olmak egomuzu fazlasıyla okşarken sıra bir şeylere karşı çıkıp sesimizi yükseltmeye geldiğinde nedense boynumuzu kolay büküyoruz. Onca isyan edilesi olay göz önünde yaşanırken kendimizi sadece “seyirci” veya en fazla “kurban” yerine koymak daha kolayımıza geliyor. Sesimizi yükselttiğimizde başımıza bir şeyler gelebileceğinden endişe ediyor, neredeyse pornografik gerçeklikteki dehşet görüntülerine itiraz edecek kadar bile sesimizi çıkarmıyoruz.

Kısacası, aklın gözü yönetmesi yerine gözün aklı yönettiği bir çağa ilerliyoruz.

Yaşananlar, gerçekler ne olursa olsun sadece algılanması istenenlerin seçilip gözün görmesi ve beyne dikte etmek üzere aracı olduğundan söz ediyoruz. Görünen gerçeğin ardında başka bir şeyler olabileceği kuşkusu bile tehlikeli bir düşünce olarak kabul görüyor, gözlerimizi kapadığımızda nasıl bir dünya hayal edelim sorusunun yanıtları bile çoktan seçmeli halde hazır bekletiliyor.

Dahası görselliğin, görünür olmanın varoluş düşüncesine hemen tümüyle egemen olduğu ve herkesin birbirinin hayatlarını görebildiği “selfie” çağında yaşadığımız hayatın başkalarının hayatları ile bu kadar benzeşiyor olmasını da yadırgamıyor, olağan karşılıyoruz. Kısacık ömre koca bir hayat sığdırdığımıza inanmayıp, yaşadığımız hayatı sorgulamaya başladığımızda ise huzursuz oluyor ve çevremizdekileri de bu düşünceler yüzünden huzursuz edebiliyoruz.

Görselliğin algı ve zihin üzerinde egemen olduğu zamanlarda her şeye rağmen bir ses, müzik, koku veya tat aklımızı çelip geçmiş yaşanmışlıklar üzerinden hayatımıza kısa süreli bile olsa öznellik, tekillik ve gerçeklik katabiliyor. Böylesi anlarda kısa süreliğine bile olsa kendimiz olup görsel gerçek dünyaya döndüğümüzde yaptığımız kaçamak yüzünden suçluluk bile duyabiliyoruz. Görsel dünyanın gerçekliğini o kadar sorgulamadan içselleştiriyor ve gözümüz zihnimizi o denli kontrol altında tutuyor ki, görünenin ardındaki kendimizle yüzleşmek sıkıntılı bile olabiliyor. Belki de “Felekten bir gece çalmak” deyimiyle gerçek olduğundan emin olduğumuz tüm algı ve zamanların ötesinde farklı bir zaman dilimini işaret ediyor ve kısa süreli de olsa kendi gerçekliğimizle yüzleştiğimiz o anları unutmuyoruz. Söz olup kulağımıza konan, bir şekilde iz bırakan küçük olay veya yaşanmışlıkların değerinin farkında olsak da çoğunluğun hükmüne uyup hayatın görülen ve görülmeyenlerden ibaret olduğunu kabullenip susuyoruz.

Gerçekte ise; gözümüzün aklımıza oyun etmesine ses çıkarmamış oluyoruz.

Rüyalarımızı anlatırken duyduğumuz tedirginliği sosyal medyada hayatımızın özel anlarını paylaşırken görünür olmanın cazibesine sığınıp neredeyse hiç hissetmiyoruz. Sosyal medya paylaşımlarının birbirine benzerlik göstermesine de ses etmiyor altına yazılan yorum ve beğenilerin sayısı ile avunuyoruz. Görselliğin, görünür olmanın egomuzu tatmin edip kendimizi “var” hissetmek için yeterli olduğu sanısıyla sosyal medyayı giderek daha fazla kullanıyor ancak görüntülerin ardındaki duygu durumlarımız hakkında yorumda bulunmaktan özenle kaçınıyoruz.

Bir şeylerin yanlış olduğunu, görselliğin tüm hayatımızı etkileyip ruhumuzu cendereye almakta olduğunu dile getirenlere de “aykırı” damgası vurmayı, onlardan uzak durmayı seçiyoruz. Görselliğin albenili dünyasına zihnimizi emanet edip düşünmeden, sorgulamadan ve hepsinden önemlisi bazı şeyleri hiç görmeden dünyadan bihaber garip canlılara dönüşüyoruz. İçimizdeki insanın dış dünyaya yakınlaşıp onun bir parçası olduğunu algılamak yerine hapsolduğu beden içinde görsel küçük bir pencereden görebildiği kadarıyla yetinmesini bekleyenlere itiraz etmeye de hiç niyetimiz yok.

20150820_101718

Tüm bunların farkına varıp zihnini gözün egemenliğinden kurtarmaya çabalayanların sesinin çıkmaması ve sinik kalmaları için ise yine görsel yanı ağır basan korku ve kaygılar kullanılıyor. Öyle bir cendere ki o küçücük pencereden bile bakmaya cesaret edemeyip bedenin içinde büzülmüş ezik ve kaygılı ruh halleriyle giderek daha çok karşılaşıyoruz. Herkesin, her şeyin, tüm hayatların görsellik silsilesi ile ortaya saçıldığı bir dünyada yalnızlığı, ezikliği ve anlamlandırmakta zorluk çektiğimiz eziyeti paylaşıyor depresyon niye artıyor diye birbirimize sorup duruyoruz. Böyle zamanlarda zihin bir şeyler yapmaya çalışsa, rüyalarda konuşup derdini anlatmaya çabalasa da cendereden kurtulmanın hiç kolay olmadığını söyleyebiliriz.

Tüm bunlar yaşanırken ve “Görmedin mi?” sorusu “yaşamadın mı? Sorusundan çok daha fazla tedirginlik uyandırmaya devam ederken çoğumuz izleyici olmanın güvenli konforu ile korkularımızdan uzak durmayı yeterli buluyoruz. Hayatlarımızı ona buna övünerek gösterilen fotoğraf albümüne, bir tür vitrine çevirip görünmesini istediğimiz kadarıyla yaşadığımızı kabulleniyor, görülmeyenler veya zihnimizce sansür edilenlerin kafamızı karıştırmasına izin vermiyoruz. Hayat ırmağına hiçbir katkı sunmadan birbirine benzeyen sabun köpüğü gibi hayatları yaşamın doğal akışı olarak kabulleniyoruz.

Gözümüzün önünde ölümler gerçekleştiğinde veya kendi ölümümüzü düşünmek zorunda kaldığımızda ise hayata olan katkımızın ne denli sınırlı olduğu, yaşadığımızı sandığımız hayatın yaşanılan içinde ne kadar az yer kapladığı ile yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Bu endişeyi hissettiğimiz anlarda bile gözün zihnimizi etkileyip unutturmasına fazlasıyla hazır halde kandırılmayı bekliyoruz.

Sonuçta bir “göz aydını” haberi olarak geldiğimiz ve yaşadığımızı sandığımız hayattan geriye “Bilmem kim ölmüş duydun mu?” diye bir söz kalıyor.

Sonra o da uçup gidiyor.

Mehmet Uhri

Not 1: Çetin Altan’ın anısına saygıyla ithaf olunur.

Not 2: Fotograflar Münich yakınlarındaki Dachau toplama ve imha kampına ait olup üzerlerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz. Bu  yazı Dachau toplama kampında kaleme alınmıştır.

Küçük Beyaz Bulut

Çarşamba, Eylül 9th, 2015

kbb2

Pek çok şeyi anlamak için yaşım gençmiş, öyle diyor o kocaman bulutlar. Büyüyünce anlarmışım. Diğerlerine göre hayli küçük bir bulut olmama karşın nedense sorularım onları ürkütüyor. Neden bulut olduğumuzu, yağmura dönüşmeden yeryüzüne neden inemediğimizi, neden daha yukarılara çıkamayıp havada asılı kalmak zorunda olduğumuzu, oradan oraya sürükleniyor  olmamızın anlamını sorduğumda hep zamanı gelince anlarsın deyip geçiştiriyor, cevap vermekten kaçınıyorlar.

Çevremdeki bulutların ise hiç öyle takıntıları yok. Soru sormazsam rahat edermişim diye öğüt bile veriyorlar. Baktım bizimkilerden hayır yok, sorularımı bizleri oradan oraya savuran rüzgâra yöneltmeye karar verdim. Dünyayı gezmiş ve pek çok bulut tanımış olduğuna göre görmüş geçirmiş olmalıydı. Sakin bir sabah birlikte hareket ettiğimiz rüzgâra “neden bizler hep buradayız, aşağıya gidemez miyiz? Beğendiğim bir yerde kalmak istesem ne yapmalıyım?” gibi sorular sordum. Başlangıçta cevap vermek istemese de ısrar ettiğimi görünce dili çözüldü.

- Çelimsiz zayıf bir rüzgârken ben de hep böyle sorular sorardım. Kimse yanıt vermez, büyüyünce anlarsın derlerdi. Büyüdüm güçlendim ama sorular hep yanıtsız kaldı. Baktım kimsenin bir şey bildiği yok üstelik sordukça herkes rahatsız oluyor diğerlerinin yaptığını yapıp sormaktan vazgeçtim. Senin vazgeçmene gönlüm razı değil ama sorularının yanıtını bilmiyorum. Bizler yere yaklaşsak hatta esip gürleyip bir şeyleri önümüze katıp havaya savursak da aynı yerde sürekli kalamıyoruz. Gerçi yeryüzündekiler de denizlerin içinde veya havada sürekli kalmayı başaramıyor. Ama neden böyle bilmiyorum. Bunca yer gezdim aşılamaz sanılan sınırlardan ve onları aşmak için çabalayanlardan başka bir şey görmedim. Tüm bunların anlamını sormayı bırakalı da çok oldu. Kime sorsam anlamı olmak zorunda değil böyle yaratılmış deyip geçiveriyordu. Sonunda ben de onlara katıldım. İyisi mi; sen bu soruları yüce dağ başındaki bilge beyaz buluta sor.

Son cümle fısıltı gibi çıkmıştı. Başka soru sormama fırsat bırakmadan kuvvetli bir esintiyle dağ başına doğru hareketlenmemi sağladı. Uzaklaşırken “gideceğin yeri biliyorsun, rüzgârını da kendin bulmalısın. Sorularının peşini bırakma, dönüp geldiğinde seni dinlemek için sabırsızlanıyorum” diyerek uzaklaştı. Yolda başka rüzgârlara da derdimi anlatıp bilge beyaz buluta gidebilmek için yardım istedim. Çoğu yüzüme bile bakmadı. Arada ters rüzgârlara yakalanıp savrulsam ve soğuk hava akımları gövdemi küçültse de dağın başına ulaşmayı başardım. Çok yorulmuş ve iyice ufalmıştım. Bilge bulut çok yüksekte olmasına karşın yere hepimizden daha yakındı. Üstelik öylece orada kalabiliyor pek kolay yer değiştirmiyordu. Yaklaşabilsem de şiddetli rüzgârlar orada tutunmama engel oluyordu. Bilge bulut yardım edip eteğinin altında yer açmasa fazla dayanamayacaktım Bilge beyaz bulut rüzgârlardan haberimi almış olmalıydı. Soluklanmama fırsat vermeden “bana soracakların varmış delikanlı, sor bakalım” diyerek söze girdi.

kbb8

Gerçekten çok heybetli görünüyordu. Ancak öyle içinde şimşekler çakan yağıp yağdıran her daim kendiyle bile kavga eden bulutlardan değildi. Aksakallı göbekli sevimli bir ihtiyarı andırıyordu.

- Bilge bulut söyler misin: biz niye böyleyiz?

- Nasılız yani? Ne demek istiyorsun?

- Yani niye bir bulut olarak yaşamak gökte asılı kalıp oradan oraya savrulmak arada yağmur olup yere insek de hep havada kalmak zorundayız? Ne yukarı çıkabiliyoruz ne aşağı inebiliyoruz. Üstelik birimiz birimize pek benzemesek de rüzgâr geldiğinde hepimiz aynı hizaya geliyor sürüklenip gidiveriyoruz. Tüm bunlar neden? Biz niye böyleyiz?

- Şu güzelim gökyüzünde bir bulut olmaktan şikâyetçi misin? Sen de diğerleri gibi göğün bir parçası olarak yaratılmışsın ve yeryüzünden bakanlar senin bulunduğun yerde olmak oradan yeryüzüne bakabilmek için çırpınıp hayaller kurarken, yerini mi beğenmiyorsun?

- İşte sen de diğerlerinin yaptıklarını yapıp soruları yanıtlamak yerine bu sorulardan vazgeçmemi halime şükretmemi istiyorsun. Boşuna gelmişim buraya kadar. Ben tüm bunların bir anlamı olmalı diye düşünüyor ve onu arıyorum. Siz bilge beyaz bulut diye anılıyorsanız veya ben sorular soran küçük beyaz bir bulut isem bunun bir anlamı olmalı.  İşte bu anlamı arıyorum.

Bilge beyaz bulut bir süre düşündü. Bilge beyazın tepesindeki bulut yoğunluğu hızla yer değiştiriyor kaynıyormuş gibi görüntü veriyordu. Arada bir şimşek çaktığı bile oldu. Sonra sakinleşti. Küçük beyaz bulut ise saygısızlık yapıp kızdırdığını düşünüyor onca yolu gelmesine karşın eli boş döneceğini düşünüp buraya gönderen rüzgâra sövüp duruyordu. Bir süre sonra suskunluğunu bozdu.

- Serzenişte bulunmakta haklısın küçük bulut. Lakin bu dünya bildim bileli hep böyle. Bizler bulut olarak gelir geçer, arada yağmur olur yeryüzüne iner sonra bir şekilde gökteki yerimizi alırız. Vaktin birinde bunun neden böyle olduğunu sorgulamak yerine senin gibi anlamını sorgulayan bir insanla tanışmıştım. Dağ başında yalnız olduğumu düşündüğüm bir anda ortaya çıkıp benimle birlikte o dağın üstünde yaşamaya başlamıştı. Bana bakıp konuşuyor her gün bir şeyler anlatıyordu. O da senin gibi bir anlam arıyordu. Başkalarından farklı olmak, sınırlarını aşmak değildi aradığı. Bazen ellerini açıp senin gibi sorularına yanıt vermemi bekliyordu. Ne kadar kaçarsa kaçsın diğer insanlardan çok daha farklı olamıyor çırpınıp yükselse, uzaklara ve yükseklere ulaşmaya çabalasa da ayağını bastığı yere geri dönüyor olmaktan hiç hoşlanmıyordu. Akşamları gün batarken o da senin gibi “Neden böyle? Neden böyle?” diye haykırıyordu.

- Sonra ne oldu? Sorularına yanıt bulabildi mi?

- Elimden geldiğince ona yeryüzünü, doğayı ve güzellikleri göstermeye çabaladım. Güneşin önüne perde olup sadece görmesini istediğim yerleri gösterdim. Doğada herkesin ve her şeyin benzerleri gibi olmak zorunda olduğunu anlatmaya çabaladım. Bütün bulutların üst kısımlarının farklı şekil, boyut ve kabarıklıklar gösterse bile alt kısımlarının hep düz olduğunu havaya tutunabilmek için böyle olmak zorunda olduğunu gösterdim. Üst kısımları hızla şekil değiştiren yükselip alçalan, kaynayan ve bazen kendi içinde kavga bile edebilen değişken görünen bulutların alttan bakıldığında birbirine benzediğini anlattım.

- Sonra ne oldu?

- O zaman aradığı anlamı daha da yukarıdan aşağıya bakabilenlerin bilebileceğini söyleyip dağı terk etti. Uzaklaşırken güneşe yakın olup onunla konuşabileceği bulutsuz yerlere doğru gideceğinden söz ediyordu. Yani sorularına yanıt verebilmeye çalışsam da başaramadım. Ancak o keşiş haklı olabilir. Aradığın anlam için güneşe de gitmeni öneririm. Dönüşte anlatacaklarını merakla bekliyorum.

kbb4

Bu sözlerden sonra küçük beyaz bulutu eteğinin altından çıkarıp sert esen rüzgârlardan biriyle sıcağın daha çok hissedildiği bölgelere doğru yola çıkardı. Eşlik eden rüzgârlar yüzünden bu kez yolculuk daha kolay görünüyor, yaklaştıkça bizimkinin heyecanı artıyordu. Güneşin aydınlatıp ısıttığı bir yere geldiklerinde çevrede kendi gibi küçük beyaz bulutların toplandığını fark etti. Üstelik onlar da kendi gibi sorularını yanlarına almış güneşe yaklaşmaya çalışıyorlardı. Daha cevval olanlardan bir tanesi bizimkinden önce güneşe” Sevgili güneş biz niye varız? Görüntülerimiz bu kadar farklıyken davranışlarımız neden bu kadar birbirine benziyor? Sen neden tek ve herkesten, her şeyden farklısın?” Diye seslendi. Diğerleri çıt çıkarmadan gelecek yanıtı bekliyordu. Güneşin yüzü aydınlandı. Gülümsedi ve konuşmaya başladı.

- Buradan bakınca hepiniz o kadar farklı görünüyorsunuz ki hiç biriniz diğerine benzemiyor. El ele tutuşup gelmişsiniz ama hepiniz şu küçük beyaz bulut gibi tek olmaya çabalıyorsunuz. Sorduğunuz sorunun ise ne yazık ki tek bir yanıtı yok.

“Nasıl yani? Siz de mi bilmiyorsunuz? Diye üsteledi küçük beyaz bulut. Güneşin yüzünde sevgi dolu bir ifade belirdi.

- Aradığın anlam her gün ve her saat değişebilir. Üstelik güzel olan da budur. Bugün buraya sorularınıza yanıt bulmak için geldiniz ama az sonra bir kısmınız kurak yeryüzüne yağmur olup inecek ve oradaki canlılar için anlama dönüşeceksiniz. O zaman göğe yeniden yükseldiğinizde kendinize bakıp anlam arayacağınıza gölgenizin nereye düştüğüne, damlalarınızın nereyi ıslattığına bakıp küçük anlam kırıntılarını toplamaya başlayacaksınız. Diğerleri gibi sürüye uyup oradan oraya savrulmak yerine yeryüzünde bıraktığınız anlam kırıntıları ile avunacak, şekilden şekle girip acı çekseniz de mutlu olacaksınız.

- Peki ya sonra?

- Sonrası veya öncesi yok. Hayat, yeryüzü, gökyüzü hep böyle başkaları ile anlam kazanacak ve tüm bunları sizden ve benden başka bilen olmayacak. Hadi şimdi gidin. Ne olmak veya nasıl yapmak istediğinize karar verin.

“İyi de hepimiz birbirimize benziyoruz hangimizin ne yaptığını kim bilecek, kim anlayacak?” diye üsteledi küçük beyaz bulut. Bu sözler üzerine güneşin gülümseyen aydınlık yüzü dalgalandı. Hafiften öfkelenmiş gibiydi.

- Sen kim için, ne için ve nerede anlam üretirsen, hangi hayata dokunup anlam bırakırsan sadece orada bir parçanı bırakmış olacaksın. Parçaları birleştirip bütünü görmeyi olasılıkla kimse başaramayacak ama büyük bir anlamın küçük bir parçası olduğunu bileceksin. Eh bu da sana yetmiyorsa hiç başlama. Git o kendinden başka bir şeyi merak etmeyen koyu gri, hep kavga eden başkalarının kendini nasıl gördüğü ile ilgilenmekten hiç vazgeçmeyen kimseye hayrı olmayan bulutların arasına karış ve orada yaşa.

kbb3

Küçük beyaz bulut gülümseyerek “şimdi anladım, teşekkür ederim. Bu buluşmanın ve konuştuklarımızın sizin için de o anlam kırıntılarından birine dönüşmesi için çalışacağım, göreceksiniz” diyerek güneşin yanından uzaklaşmaya başladı. Güneşin aydınlık yüzünden küçük beyaz buluta bir ışık huzmesi uzandı.

“Şimdi gidebilirsin küçük beyaz bulut. Yolun açık olsun, ışığım hep üzerinde olacak, ha bir de görürsen söyle o bilge beyaz buluta dağ başında oturup duracağına rüzgara sırt çevirmesin, gezinsin, işe yarasın biraz.” diyerek uğurladı.

O günden sonra küçük beyaz bulut arkadaşları ile bir araya gelerek güçlü yağışlar bırakan, gölgesiyle varlığını hissettiren, yağıp gürlediği yerlerde, dokunduğu hayatlarda izler bırakan, bıraktığı izleri kendi gibi sorularına yanıt arayan küçük bulutlarla paylaşan, paylaştıkça sevilen bir bulut olarak gökyüzünde gezinmeye başladı.

Küçük beyaz bulutun boyu posu artmasa hep öyle küçük beyaz bulut olarak kalsa da diğerlerinden farklı olmayı başardı. Kendi gibi meraklı küçük beyaz bulutlara yol gösterip yeryüzündeki hayatlara anlam kırıntıları katmaktan ise hiç vazgeçmedi.

Hani gün gelir güneşin ışığıyla kutsadığı beyaz bir bulut gözünüze ilişirse bilin ki küçük beyaz bulut sizin hayatınıza da anlam katabilmek için oradadır. Çekinmeyin, kapatın şemsiyenizi bırakın dokunsun hayatınıza.

Mehmet Uhri