Archive for the ‘Balıkçının Merası’ Category

Hacıyatmaz

Cumartesi, Nisan 22nd, 2017

haciyatmaz

Oyunlarımızı yitirdik.

Öyle çok anlamlı olmasa da oyunlarımız vardı. Oynardık. Mutluyduk.

Her şey o hacıyatmazın gelişi ile başladı.

O güne kadar oyun parkında salıncakta sallanır, tahterevalliye biner, saklambaç, körebe, bezirganbaşı, topaç çevirme, yakar top, mendil kapmaca, birdirbir hatta uzuneşek bile oynardık. Kimimiz ebe kimimiz bezirganbaşı olurdu. Oynar ve unuturduk. Hem oynarken geçen zamanı, hem de bir önceki oyunda ebenin sobenin kim olduğunu unuturduk. Hırslandığımız da olurdu. Oyun bittiğinde parkın kenarındaki musluktan su içer olan bitene kafa yormaz, mutlu, mesut evin yolunu tutardık.

Bir gün her zaman oynadığımız kum havuzunda elleri önde kenetlenmiş namaza durmuş gibi öylece ayakta duran o irice oyuncağı fark ettik.

Kim getirdi? Neden getirdi? Hiç bilmedik.

imagesÖylece duruyor bize bakıyor ve gülümsüyordu. Sanki kendi gelmiş gibiydi. Önceleri hoşumuza gitti. Sarılıp devirmeye çalışsak da hep ayağa kalkmayı başarıyordu. Görüntüsünden korkanlarımız da oldu. Gücü yerinde olanlarımız başını yere değdirip üzerine oturmayı başarsa da ne yapıp edip doğruluyor, öylece bize bakıyordu. Oyunlarımıza katılmıyordu. Hep kendiyle oynamamızı istiyor gibi bir hali vardı. Bir süre sonra pes ettik. Bırakıp kendi oyunlarımıza döndük. Ama o öylece durup bizi izlemeye devam etti. Bizi ve oyunlarımızı izliyordu.

Ne oynarsak oynayalım gözü hep üzerimizdeymiş gibi gelmeye başlayınca rahatsız olup uzaklaştırmak istedik. Gücü yetenimiz kaldırıp parkın bir kenarına atmaya çalıştı. Park görevlisi kesin bir dille bunu yapamayacağımızı söyleyip getirip yerine geri koydu. Park görevlisinden güç alıp yerini sağlamlaştıran bizim hacıyatmaz konuşmaya da başlamıştı. Gülümseyen bir çift gözün üstümüzde olduğu yetmediği gibi konuşup oyunlarımıza karışıyordu. Saklambaçta saklananların yerini ispiyonluyor, körebenin gözleri bağlıyken yakaladığı kişiyi tanıması için oyuna müdahale ediyordu. Ağzını veya gözünü bağlayıp susturmaya çalışanımız da oldu ancak işe yaramadı. Tadımız kaçmıştı. Saklı bilgileri paylaştığı için uzuneşek, körebe, saklambaç oynayamaz olmuştuk. Topaç, yakar top veya birdirbir oynarken bile o heybetli sesiyle oyuna karışıyor aklınca taktik veriyordu. Birimiz başını yere eğip üzerine oturduğunda oyunlarımızı göremiyor ve karışamıyordu. Ama bu kez de yüksek sesle şarkılar söylüyor eşlik etmemizi istiyordu.

Baktık olmuyor oyun parkımızı değiştirip uzaktaki parka gitmeyi denedik ama o yine oradaydı. Nasıl geldi? Kim getirdi? Bütün parklara hacıyatmaz mı koymuşlardı? Doğrusu bilemedik. Varlığına alışmaya çalışsak da olmadı. Konuşan heybetli bir hacıyatmaz yüzünden huzurumuz kaçmıştı. Ne oyunlarımıza katılıyor ne de rahat bırakıyordu.

Keşke o pazarlığa hiç girişmeseydik.

Sivri akıllı bir arkadaşımız oyunbozanlık etmemesi ve sessiz kalması karşılığında hacıyatmaza ne istediğini soralım diye bir fikir ortaya atmasa belki hiç bunlar yaşanmayacaktı. Bizi dikkatlice dinledi ve dediklerini yaparsak susup sadece izleyeceğini söyledi. İstediği ise masum görünüyordu. Bezirganbaşı oyununda tekerlemeyi ve adlandırmayı değiştirip “aç kapıyı hacıyatmaz” diyerek oynamamızı kendini de ortaya almamızı istiyordu. Susup rahatsız etmemesi karşılığında aramıza alıp oyunu onun adıyla oynamaya başladık. Ortamızda hacıyatmazla bezirganbaşı oyununu oynamaya başlayınca başkalarının da dikkatini çekti. Yeni arkadaşlar edindik. Hoşumuza gitti. Hepimizin yüzü gülüyordu. Ancak bu kez sorun sıkılıp başka oyun oynamak isteyince patlak verdi. Hep aynı oyunu oynamamızı istiyor yoksa yine gevezeliğe başlayacağından söz ediyordu. Üsteleyince isteklerini bir bir sıraladı. Oyun kurallarını kendince değiştirmek istiyordu.

İnanmayacaksınız ama körebe oyununda üç tane kör ebe olmasını, saklambaçta ise ebe sayısının ikiye çıkarılmasını bile kabul ettik. Uzuneşek oynamamızı yasaklamasına da ses etmedik. Bütün bu değişiklikler ile birlikte her oyunda başköşede yer almasına bile razı olduk. Yine de istekleri hiç bitmedi. Bazı arkadaşlarımızın keyfi olarak oyun dışı tutulmasına bile ses çıkarmadık. Baktık olmuyor parka gitmemeyi denedik ama kendine yeni taraftarlar edinmişti. İşe yaramadı. Kendimizi cezalandırdığımızla kaldık. Gün geldi bir de baktık; kendi oyunlarımız yerine başkalarının oyunlarında yer edinmeye çalışıyor, oyuna girebilmek için arkadaşlarımız ile yarışıyoruz. Üstelik bildiğimiz oyunlar yerine bambaşka ve çoğu saçma kurallarla oynuyoruz. Oyuna giremeyip dışarıda boynu bükük bizleri izleyen arkadaşlarımızın bakışlarına bile kafamızı çevirir olduk.

img_1959Oyuna giremediği için sıkılıp vazgeçenimiz olsa da parkın kalabalığı azalmadı. Bir kaç eski arkadaş bir araya geldiğimizde bildiğimiz gibi oynamaya çalışalım istesek de parkın kurallarını bozmakla suçlayıp, engellediler. Çeşmeden su içmek de artık yasaktı. Nedenini soran olmadı. Hatta o hacıyatmazla oynama çalışanlara bile izin yoktu. Hacıyatmazın dokunulmazlığı vardı. Öfkelenip plan yaptık. Bir kaç gece gizlice gelip topladığımız taşlarla hırpalamak istedik ama o saatte bile çevresinde saçma sapan oyunlardan oynayan çocuklar yüzünden bir şey yapamadık.

Dedim ya, oyunlarımızı yitirdik.

Pes edip evlerimize çekildik. Bizim yanımızda kalmak yerine hacıyatmazın ekibine katılanımız bile oldu. Evde kendimizi oyalasak da birlikte oynadığımız oyunlara özlemimiz hiç dinmedi.

Şimdi oyun parkı yine kalabalık ama o hacıyatmaz yüzünden ne bildiğimiz oyunlar kaldı, ne de yeni oyun arkadaşı edinebiliyoruz. Parkın da pek tadı kalmadı. Uzaktan bakınca birbiriyle kıyasıya yarışan yeri gelince hırslanıp ağlayan, birbirini hırpalayan çocuklar görüyor ürküyoruz.

Diyeceksiniz ki; belki de siz büyüdünüz ve oyunlar eski cazibesini yitirdi. Büyümek böyle olsaydı aklımız oyunlarda kalır mıydı? Anasının babasının sözünü bile zor dinleyen içimizdeki o afacan, basit bir oyuncağın kaprislerine teslim olur muydu?

Oyunlarımız vardı, oynardık ve mutluyduk. Şimdi ne oynayanlar memnun ne de bizler gibi uzaktan bakanlar.

Her şey o hacıyatmazın gelişiyle başladı.

Mehmet Uhri

Not: Karikatür için Sayın Selçuk EREZ’e yürekten teşekkürler.

Bilimin Yolu, Labirentler ve Algoritmalar

Pazartesi, Şubat 27th, 2017

resim2

Bilimin yolunu anlayabilmek için öncelikle nasıl düşünüyoruz sorusunu yanıtlamamız gerekiyor. Duyu organlarımız ile dünyayı algılıyor ve bunu imgelere dönüştürüyoruz. İmgelerimizi ise gruplandırıp kutucuklara yerleştirip kavramlarımızı oluşturuyoruz. Sözgelimi, gözümüzün gördüğünü zihnimiz kırmızı, sarı yeşil gibi imgelere dönüştürüyor tüm bunları “renk” kutucuğu içinde kavramlaştırıyoruz.

Dahası, oluşturduğumuz kavramlar arasında bağlantılar kuruyor yeni kavramlara doğru yol alıyoruz. Kavram kutucukları ve bu kutucuklar arasında bağlantı yollarından oluşan görüntü, yukarıdan bakıldığında hayli karmaşık bir labirenti andırsa da bizler labirentler ile düşünüyor algoritmalar ile yolumuzu yönümüzü buluyoruz.

Evlerimizin oturma planından otoyollara, metro sistemlerine kadar yukarıdan hayli karmaşık görünen labirent sistemleri ile düşünüyoruz.

resim1Labirent metaforuna hiç yabancı değiliz ve insanlığın ortak aklında çok güçlü bir yer tutuyor. Tarihçi Plutarcos’un metinleriyle anlatalım; Baş tanrı Zeus karanlık yeryüzüne gönderilirken elinde Labrys isimli çifte baltadan başka bir şey yoktu. Zeus bu balta ile karanlığı yarıp bilinmezlik içinde ilerler ve peşinden gelecekler için de yol gösterici olur. Bu arada baltanın diğer keskin tarafı kendi gövdesini yarar ve içinden çıkan bilgelik ışığını da gidilen yolu aydınlatmak için kullanır. Zeus’un Labrys isimli çifte baltayı kullanarak açtığı ve aydınlattığı o zor ve çetrefilli yola labirent adı veriyoruz.

Labrys’in açtığı yoldur, labirent.  Önemli mitolojik bir anlatıda da yer alır. Zeus ve Europa’nın üç oğlundan biri olan Minos Girit krallığına kardeşlerinden daha layık olduğunu kanıtlamak için denizler ve okyanuslar tanrısı Poseidon’dan yardım ister. Poseidon ona kurban etmesi için denizin köpüğü içinden çıkardığı beyaz boğayı armağan ederek yanıt verir.  Poseidon aracılığıyla gerçekleşen mucize nedeniyle Girit tahtına oturan Minos sözünü tutup boğayı kurban etmez yerine bir başka beyaz boğayı kurban eder. Sözünün tutulmadığını gören Poseidon ise intikamını Kral Minos’un karısı Pasiphae’yı gönderdiği beyaz boğaya âşık ederek alır. Pasiphae boğa ile bir araya gelebilmek için mimar ve heykeltıraş Daidalos’tan içi boş bronz bir inek heykeli yapmasını ister. Heykelin içine girip boğa ile birlikte olan Pasiphae’nin bu ilişkisinden başı boğaya gövdesi insana benzeyen kuyruklu bir yaratık olan Minotaurus (Minos boğası) dünyaya gelir. Minotaurus büyüdükçe zapt edilemez ve kral Minos mimar Daidalos’a Minotuarus için çıkamayacağı bir labirent inşa ettirir. Girit kralı her yıl Atina’dan Minotaurus’a kurban edilmek üzere 7 erkek ve 7 genç kız istemektedir. Bu isteklerin sonunun gelmediğini gören Atina kralı Egeus’un oğlu Theseus o yıl babasını ikna edip Minotaurus’u öldürmek için 7 kurban adayından biri olarak gemiye biner. Gemi Girit’e vardığında Kral Minos’un kızı Ariadne ile Theseus birbirlerini görüp âşık olurlar. Ariadne sevgilisine labirentte geri dönüş yolunu bulabilmesi için bir ip yumağı verir. Theseus labirentte ilerleyip Minotaurus’u uykuda yakalar ve öldürür. Kafasını kesip Ariadne’nin verdiği ip sayesinde labirentten çıkmayı başarır. Ariadne’yi de alıp Atina’ya geri döner.

resim2Bu mitolojik öyküde yok edilmesi gereken bir canavar, canavarın içinde olduğu labirent, labirentte doğru yolu bulup canavara ulaşan ve öldürücü darbeyi vuran bir kahraman ve dönüş yolunu bulabilmesi için kullanılan Ariadne’nin ipi anlatılmakta. Günümüzde de sözgelimi canavarımız Kanser hastalığı olsun, ona ulaşmak ve öldürücü darbeyi vurmak için çabalayan bilim insanlarının bir labirentin içinde ilerlediklerini, doğru yolu bulup öldürücü darbeyi vuranlara Nobel benzeri ödüller verdiğimizi ve labirentin içinde yol haritası olarak kullandığımız akış diyagramlarının da Ariadne’nin ipi işlevi gördüğünü söyleyebiliriz.

Labirentler ile düşünüyor, algoritmalar ile yol haritaları oluşturuyoruz.

Bilim ve bilimin yolu üzerine ilk söylemler “aklını özgür bırak, kendi aklınla düşün” anlamına gelen Horatius’un “Sapere Aude” sözü ile başlatılabilir. Bilimsel bilgi üzerine düşünme ise çok yenidir. Avusturyalı felsefeci Karl Popper 1938 de yazdığı “Bilimsel Düşüncenin Mantığı” kitabı ile bilimsel olan olmayan ayrımını yapıp bilim felsefesinin temellerini atar. Kitabın İngilizce baskısının önsözünde “Hiç kuşku yok ki yeryüzündeki en büyük mucize insanlığın bilgi birikimidir” der.

İnsanlığın bilgi birikimi tarih boyunca sınana sınana doğruluğu kanıtlanmış bilgi kırıntılarından oluşur. Bu bilgi kırıntıları bir mozaiğin veya yapbozun parçaları gibi sınana denene bir araya gelerek anlamlı bir resim oluşturmaya başladıkça insanlığın aydınlanma yolunda ilerlediğini görüyoruz. Popper, bilim insanlarının sorumluluğunun mozaiğin her bir parçasının bilimsel bilgi olarak doğru olup olmadığına odaklanmak olduğunu vurgular. Bilginin bilimsel olabilmesinin test edilebilme, nesnel gerçekliğe dönüştürülebilme ve yanlışlanabilme kriterlerinin tümünü içermesine bağlı olduğunu ortaya koyar. “Tanrı vardır biçiminde bir önerme test edilebilir ve yanlışlanabilir olmadığı için bilimsel değildir”  diyerek din ile bilim arasındaki keskin ayrımın felsefi sınırlarını çizer.

Popper’in ardından gelen Feyereband ve Lakatos katı bilimsel metodolojiye de baş kaldırıp bilimin sanat gibi sınırları olamayacağını vurgular. Thomas Kuhn ise “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” isimli eseriyle paradigma kavramını ortaya atar. Her paradigmanın kendi gerçeği olacağını, Newton fiziğinin gerçeklerinin o paradigma için geçerli olduğunu, Einstein fiziği ile evrensel gerçeklerin yeniden tanımlandığını örnek olarak verir. Kuhn’un paradigma tanımı bir bakış açısına göre aydınlatılmayı bekleyen labirent ile benzerlik göstermektedir. Çağdaş bilim felsefecilerinden Nicholas Maxwell ise tüm bunlara ek olarak bilim insanlarının bilgeliğin ışığını da kullanmaları ve üzerinde çalıştıkları alanların insanlığın yararına kullanılması için sesini çıkarması gerektiğini vurgular. Başta sözünü ettiğimiz mitolojik öyküde de Zeus’un elindeki labrys ile karanlığı parçalayıp labirentte ilerlerken baltanın diğer keskin tarafı ile gövdesini yarıp içindeki bilgelik ışığını kullandığı ve yolu aydınlattığından söz edilmektedir.

Tüm bunlar bilim insanlarının öncelikle ellerindeki bilginin doğru olup olmadığına odaklanması gerektiğini ve bilim ile uğraşan insanların erdem sahibi olmaları gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Olmazsa ne olur?

Bilim insanları araştırmalarında bir labirentin içinde ilerlediklerinin farkındadır. Labirentin içinde hedefe neredeyse bir duvar mesafesi kadar yaklaşmış olmanız hedefe vardığınız anlamına gelmez. Eğer bilim insanı bilimsel düşüncenin gerektirdiği biçimde davranmaz elindeki bilginin doğru olup olmadığına odaklanmak yerine o bilginin anlamı, faydası ve o bilgiden beklenen kazanç ile ilgilenmeye başlarsa hata yapmak kaçınılmaz olur. Piyasa beklentilerinin bilim insanlarının üzerinde oluşturduğu baskı ve uygulamalara direniş gösterilmezse doğabilecek olumsuz sonuçlardan en çok bilime olan güven sarsılır. Çünkü her zaman gerçek kazanır. Bilim insanları yeryüzündeki en büyük mucize olarak tanımlanan insanlığın bilgi birikimine katkıları ile gerçek bilim insanı olabilirler. Aksi halde yakın geçmişte yaşanan Rofecoxib örneğinde olduğu gibi büyük hataların içine düşülebilir. Hedefe çok yaklaşılmış görünüyordu, mideye zarar vermeyen NSII ilaç geliştirildiği düşünülüyordu ancak hedeften çok uzaktaydık, ani kardiyak ölümlere ve inmelere yol açan bir maddenin ilaç diye piyasaya sürülmesine yol açılmıştı. Benzer bir örneği serum kolesterol düzeyini düşüren ilaçların 40 yıldır kullanılmasına karşın kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaltılamamış olması ile de verebiliriz. Sonuçta bir takım firmalar zarar yazsa da en büyük zararı güven yitimi ile bilim camiası yaşadı.

Bilim insanları labirentin içinde olduğunu bilerek ellerindeki bilginin nesnel gerçeklikle ilişkisini kurmak ve buna odaklanmak zorundadır. Piyasa veya kariyer beklentilerinin engellemelerine karşın erdem sahibi insanlar olarak bilimin yolundan ayrılmamak zorundadır.

Labirentler ile düşünüyor algoritmalar ile yol haritalarımızı belirliyoruz. Bunu yaparken bir mozaiğin küçük parçaları gibi elimizdeki bilgi kırıntılarına odaklanıyor ve diğer bilgi kırıntıları ile birlikte beliren resme bakıp büyük resmi hayal etmeye çalışıyoruz.

resim3Zeugma antik kentinde bulunduğunda büyük heyecan yaratan yer tanrısı Gaia’yı simgeleyen mozaik parçası gerçekte dev bir taban mozaiği içinde küçücük bir parçaydı. Yani sabırlı olmalıyız. Popper’in yeryüzündeki en büyük mucize dediği insanlığın bilgi birikimi ile şekillenen büyük resmi görmek için çok zaman ve alınacak çok yol var.

İnsanlık bir labirentin içinde ilerliyor. Bu yolda, bilim insanlarının sorumluluğu sadece ellerindeki bilginin doğru olup olmadığı ve bu bilginin insanlığın yararına kullanılıp kullanılmadığı ile sınırlı.

Bilimin yolundan ayrılmamanız dileğiyle.

Mehmet Uhri

Not 1: Bu konuyu paylaştığım ve yardım istediğim değerli meslektaşım Taner Özek’e yazının başlangıcındaki karikatürü çizip kullanmama izin verdiği için teşekkür ediyorum.

Not 2: 24-26 Şubat 2016 Tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen 9. Dermatoloji ve Dermatopatoloji sempozyumunda sunduğum konferansın özet metnidir.

Söyleyin Onlara…

Çarşamba, Ekim 12th, 2016

img_2603Rüya bu ya; derin bir uykudayken 1984 yılında yitirdiğim babam İhsan Uhri çıkmış gelmiş, beni sarsarak uyandırmaya çalışıyordu. “Söyle onlara! Onlara söyle! Çocuklara söyle, onların bir suçu yok. Yaşananlardan kendilerini suçlu hissetmesinler. O yaşta kendini nedensiz yere suçlu hissetmeyi öğrenirlerse hep suçluluk duygusu içinde ezik yaşamak zorunda kalırlar. Birinin çocukların suçunun olmadığını söylemesi gerekiyor. Söyle onlara!” diye bağırıyordu.

Babam rahmetli matematik öğretmeni İhsan Uhri İzmir Bornova Anadolu lisesinin kuruluşundan itibaren emekli olduğu 1977 yılına kadar görev yapmıştır. Eski adıyla İzmir Maarif Koleji ve günümüzdeki adıyla Bornova Anadolu Lisesi’nin “Baba İhsan” lakaplı kült hocalarındandı. Okulda yaşadıklarını ev ortamında pek paylaşmadığı için babamın okulda nasıl biri olduğunu vefatından sonra mezun ettiği öğrenciler ile zaman içinde karşılaşıp konuşarak öğrenmiş, bir anlamda onu yeniden tanımıştım.

Rüyaların önemini ve görülen rüyayı paylaşmayı da babamdan öğrenmiştim. Sabahları kahvaltıda gece nasıl bir rüya gördüğümü anlatmamı isterdi. İşte o gece babam yıllar sonra rüyama girmiş benden bir şeyler yapmamı istiyordu. Rüyanın devamında uyanıp yatağımda doğrulmaya çalışıyorum ancak o omuzlarımdan tutup sarsmaya ve “söyle onlara!” diye haykırmaya devam ediyordu. Sıkıntı içinde uyandım bir bardak su içip rüyayı anlamlandırmaya çalıştım. Sonra babamı özlediğimi fark edip tekrar görürüm umuduyla uyumaya çalıştım. Bu kez rüyada babamla bir deniz kıyısındaydık. Çocukluğumda yaptığımız gibi sahilde midye kabuğu seçiyor yürüyüş yapıyorduk. Çocukça aklımla sorular soruyor o ise her zaman yaptığı gibi önce soruyu kendince daha anlamlı hale dönüştürüp sonra yanıtlamaya çalışıyordu.

- Okulların eski öğretmenlerinden ne istiyorlar, onları neden gönderiyorlar, baba?

- Soruyu şöyle sormaya ne dersin? “Okulların kıdemli öğretmenleri neden bu kadar önemli?”

- Olabilir. Neden bu kadar önemli?

- Çünkü o öğretmenler okulun hafızasıdır. Bir anlamda yeni gelen öğretmenlerin kıblesidir. Yeniler eskilere bakıp okulun havasını, geleneklerini, öğrenciye yaklaşımını koklar kendilerine ayar verip adapte olurlar. Yabancı bir yerde camiye gidildiğinde görünüşte hiç farklılık olmayacağını bilse de caminin kıdemlilerine bakıp kendine ayar verir ya insan, işte öyle.

- Hepsi mi?

- Hepsi değil, elbet. Farkında olanı var, olmayanı da. Ancak öğrenci onların kim olduğunu bilir. Bir öğretmene iyi ya da kötü lakap takılıyorsa o okulun hafızasında yer etmeye başlamış demektir.

- Peki sana neden “baba” lakabını takmışlardı?

- Matematik gibi korkulan derslerden birini veriyor olmanın yanı sıra 12- 13 yaşında ailesinden ayrılıp yatılı okula gelmiş öğrencilerin yurtlarından sorumluydum. O çocukları dinleyip korkularını paylaşmak yüzünden o lakabı taktıklarını düşünüyorum. Başlangıçta biraz kaba bulmuş pek hoşuma gitmemişti. Sonra gerçekten baba olunca “o kadar da kötü değilmiş” diye düşündüm.

- Peki okulun hafızası olan öğretmenler okuldan uzaklaştırılırsa kötü mü olur?

- Düşünelim. Okul hafızasının bir kısmını yitirince ne olur? Birbirini pek tanımayan, ortak kültür ve anlayış birliği oluşturmak için zamana gereksinimi olan öğretmenler ile yeni yapılanmakta olan diğer okullara benzemeye başlar. Hafızadaki eksikliği doldurmak, okulun hafızası işlevini görmek de öğrencilere düşer. Öğrenciler kendilerini geliştirmek, kişiliklerini bulmakla uğraşacaklarına okul ile uğraşmak zorunda kalır. Herkes için zaman kaybı olur ve sanırım zor bir süreç yaşanır. Öğrencilerin haksız yere kendilerini cezalandırılmış hissetmeleri de cabası. Ayrılan öğretmenler ise tayinleri cezalandırma olarak görmez, küskünlük veya kırgınlık yaşamazsa gittikleri okula burada edindikleri deneyimleri de götürürler. Gittikleri okullar değerini bilirse kazanç bile olabilir. Yine de çok umutlu olmamak gerekir.

img_26075Rüyanın burasında sahilden eline aldığı yassıca bir taşı denize fırlatıp suyun üzerinde sektirdi. Küçüklüğümde olduğu gibi hiçbir zaman onun kadar iyi taş sektiremeyeceğimi düşündüm. Elimdeki taşı fırlattım. İlk gelen dalganın üzerinden hafifçe sekip başarısız bir atış olarak denizin dibini boyladı. Dönüp baktığımda babamı göremedim. Topladığım deniz kabuklarını denize doğru savurup “soracaklarım bitmedi, geri dön baba” diye bağırdım. “Bir çocuğun babasına soracağı sorular hiçbir zaman bitmez ki. Sor bakalım” diyen sesiyle arkamda belirdi. Elini tutmak istedim ama ulaşamadım. O ise ıslak kumun üzerine bir şeyler çiziyordu.

- Eğitim her yerde aynı değil mi? Okul ve öğretmen neden bu kadar önemli?

- Şöyle desek; Okullar topluma eğitimli ve yetişmiş bireyler kazandırmayı amaçlıyor ve bunu toplum geneline sistemli biçimde yaymaya çalışıyorsa öğretmen değişikliğinin ulaşılmak istenen amaç için önemli olmaması gerekmez mi?

- Peki öyle soralım. Amaç öğrencilerin yetişmesi ise öğretmenlerin yer değiştirmesi neden bu kadar sorun oluyor?

- Özellikle liseler insanları ilk gençlik yıllarında edinmesi gereken bilgiler ile donatırken kimliğin ve kişiliğin gelişmesine de katkıda bulunur. Bir arada yaşama kültürünü, uyum göstermeyi, takımın parçası olmayı okulda öğreniriz. İlk kimlikler de o yaşlarda şekillenir. Taraftarı olduğun takım da bir kimliktir, siyaseten yakın durduğun insanlarla birlikte edindiğin kimlik de. Üstelik edindiğin kimlikler karakterine de yansır. O yaşta insan hem arkadaşlarına benzeyip onlarla kaynaşmak hem de farklı olmak ister. Aradaki dengeyi kurma çabası karakterini ortaya çıkarır. Karakter dediğin birbiriyle uyumlu veya uyumsuz bir sürü bileşenin bir arada olduğu parçalı bir yapıdır. Onları bir arada tutup dengeli kişiliğe ulaşmak için gereken özgüveni de büyük oranda okul ortamında ediniriz. İşte o deneyimli öğretmenler bunu bilir, çocukların kimliklerini bulmasında ve kazandırdıkları özgüven ile karakterlerinin şekillenmesinde yol gösterici olurlar.

Kumun üzerine çizdiği irice ev resminin ortasına küçük çakıl taşları yerleştirmişti. “Bu kez ben bir soru soracağım” dedi babam. Eliyle çizdiği resmi gösterip “Bu bina okul olsa çakıl taşları neyi simgeliyor olabilir?” diye sordu.

- Öğrenciler herhalde

- Değil?

- O zaman öğretmenler.

- O da değil.

- Peki ne o zaman?

- Okulda yaşanmış ve unutulmamış anıları simgeliyor. Her okulda bu çakıl taşları gibi iyi kötü benzer olaylar yaşanır. Kimliğin ve karakterin şekillenirken o anıları da yanına alır gidersin. Zaman geçer geri dönüp okuluna baktığında bina ile birlikte o anılarını görürsün. O anki ruh haline göre bir anına ait çakıl taşını alıp cebine atar yanında taşırsın. O anılarda yer etmiş, okul ile birlikte anılan kült öğretmenlerin o yaşanmışlıkların parçası olduğunu, o kasvetli binalara ruh kazandırdıklarını fark edersin.

Arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. İçimi hüzün kaplamıştı. “Az önce söyle onlara diye bağırıyordun. Benden ne yapmamı istiyorsun?” diye seslendim. Durup bana baktı. O sıcak gülümsemesini ne kadar özlediğimi fark ettim.

- Birileri çocuklarla konuşmalı. Okulu bilen, tanıyan, ruh kazandıran öğretmenleri uzaklaştırırsan öğrencileri o kasvetli okulda korkularıyla baş başa bırakırsın. Korkarlar ve neden korktuklarını da bilemezler. Bir suç işlediklerini ve cezalandırıldıklarını düşünürler. O yaşta işlemedikleri bir suçun cezasını kabullenmeyi öğrenirlerse hayat boyu her olayda kendilerini suçlar, ezik yaşamayı normalleştirirler.

- Yani?

- Özgüvenlerini kazanamazlar. Velilerin, idarecilerin, eğitimcilerin herkesin konuşup tartıştığı bir ortamda kimse öğrencilerin cezalandırılıyor hissine kapılacaklarını görmüyor. Onlara kabahatleri olmadığını, suçluluk duymamaları gerektiğini söylenmeli. Öğrencilerin suçu yok. Bu onların beceriksizliği değil…

Sözlerini tamamladıktan sonra gözden kayboldu. Arkasından seslenmek, yetişip konuşmak istedim ama olmadı. Rüyanın devamını hatırlamıyorum.

Sabah sıkıntı ile uyandım. İlk işim geceden hatırladıklarımı yazıya dökmek için bilgisayarımın başına geçmek oldu. Yazdıklarımı gözden geçirip arkama yaslandığımda masamın üzerinde kenarda duran irice çakıl taşını fark ettim. Taşın ne zamandan beri orada olduğunu ve nereden geldiğini çıkaramasam da belki rüya devam ediyordur diye elime almaya çekindim. Öylece bıraktım…

Mehmet Uhri

NOT 1: Babam İhsan Uhri’nin anısına saygı ile…   Haklıydın baba; bir çocuğun babasına soracakları hiç bitmiyor.

.

NOT 2: İhsan Uhri kimdir?

İhsan Uhri İzmir 1922 doğumludur. Babası ve Annesi bugünkü Makedonya sınırları içinde Ohri’de dünyaya gelip Balkan savaşı öncesi Anadoluya göç etmek zorunda kalanlardandır.  İzmir’e yerleşirler. Soyadı kanunu çıkınca ufak bir harf hatası olsa da doğdukları şehre atıfla “Uhri” soyadını alırlar.

Tütün tüccarı olan babasının varlık vergisi uygulaması nedeniyle iflas etmesi üzerine ailenin geçim sıkıntısını hafifletebilmek için İhsan Uhri Edirne Öğretmen okuluna yazdırılır. 18 yaşında öğretmen olup ilk görev yeri olan Mardin Midyat’ta ilkokul öğretmenliği yapar. 1942 yılında Kars Sarıkamış’ta başladığı askerlik hizmeti II. Dünya savaşı nedeniyle uzar ve 37 ay ( 3 yıl ) askerlik yapıp 1945 te üsteğmen olarak terhis olur.

1946 – 51 arası Ankara Hasanoğlan ve Kars Cılavuz Köy enstitülerinde öğretmenlik İzmir Kızılçullu Köy enstitüsünde müdürlük yapar. 1952 – 56 yılları arasında İngiliz yönetimi altındaki Kıbrıs’ta Magosa Namık Kemal Lisesinde öğretmenlik görevini sürdürür.

1956 yılında Ege kolejinden dönüştürülen İzmir kolejine müdür yardımcısı olarak atanır. Fullbright burs sınavını kazanıp 1958- 60 yılları arasında Amerika’da Wisconsin üniversitesinde (Milwaukee) matematik masterı yapıp doktoraya başlar. 60 İhtilali nedeniyle yurt dışında okuyan herkesin ülkeye geri çağrılması üzerine İzmir’e geri döner. Dönerken yanında teslim edemediği doktora tezi de vardır. Ege Üniversitesi astronomi bölümüne öğretim üyesi olarak kabul edilse de burslu okuduğu ve devlete borcu olduğu gerekçesiyle Maarif vekaleti muvafakat vermez.

1960 tan itibaren “İzmir Maarif kolejinde veya günümüzdeki adıyla Bornova Anadolu Lisesinde” matematik öğretmeni olarak görev yapıp 1977 yılında emekli olur.

İhsan Uhri 1984 yılında geçirdiği enfarktüs ile kaybedilmiştir.

İçimizdeki Kötü

Perşembe, Mart 3rd, 2016

icimizdeki-kotu

Hayatı korkularımıza teslim ettiğimiz yetmezmiş gibi bunun son derece doğal, alışılmış bir hayat olduğu konusunda uzlaşmış görünüyoruz. Üstelik, korkularımızı çocuklara aşılamakta, onlara öncelikle nelerden korkması gerektiğini öğretmede de üstümüze yok. Annesinin kedi köpekten çekindiğini gören çocukların evcil hayvanlara yaklaşmakta zorlandığına, uzak durduğuna çoğumuz şahit olsak da sonuç değişmiyor. Tüketim çılgınlığını körüklemek için reklamlarda kullanılan argümanların çoğu da bireysel eksiklik ve kaygıları işaret edip korku toplumunun duvarlarını yükseltiyor. Markasını bilmediğimiz şampuan veya diş macunu bile kullanmaktan korkuyoruz. Korku sözcüğünün pek istenmeyen bir sözcük olduğunu bildiğimiz için tedirgin olma, endişelenme ve hatta serzeniş gibi sözcüklerle yumuşatmaya çalışırken ne kadar komik durumu düştüğümüzün de farkında değiliz.

Hayatın kaybedilmemesi gereken bir kazanım olduğuna o kadar inanıyoruz ki bir sabun köpüğüne benzeyen hayatlarımızı uzun süre bozulmadan tutma kaygısıyla nerede nasıl yaşadığımızı anlamadan görmeden “ha patladı, ha patlayacak” korkusunu hayatın ortasına yerleştiriveriyoruz. Çocuklarımıza sevgimizi sunup, sevgi ve huzur dolu bir dünya sunmayı hayal etsek de onlar öncelikle gözlerimizdeki korku ve kaygıyı görüyor. Korkuların egemen olduğu sevgisiz bir dünyadan yakınıyor ancak çoğunluğa bakıp hayatın normalleşmesinin böyle bir şey olduğu zannıyla değiştirmek için kılımızı bile kıpırdatmıyoruz.

Birilerinin sevgi ve ilgi dolu yaklaşım veya yardımına bile kaygı ile bakıyor, art niyet arıyoruz. Korkular hayatımıza o denli işledi ki insanoğlunun içindeki kötünün farkındayız. Ne zaman kime nasıl bir kötülük yapılacağı tedirginliği ile kabuğumuzu sağlamlaştırmaya uğraşıyor, susup bekliyoruz.

Göçlerin yarattığı trajedileri, insanlık ve değerlerinin bir kenara itildiği iç savaş görüntülerini, canlı bomba eylemlerini ve bu durumlara cılız da olsa vicdanı ile haykıranların susturulma çabalarını her şey normalmiş gibi izlemekle yetiniyoruz. Yaşananları onaylamasak da olmaması için çabalamada kendimizi yetkin bulmuyor, böyle bir görevimiz olmadığını düşünüyoruz. Otoriteye boyun eğip suskun kalmakla yaşananlara zımnen onay verdiğimizin de çoğumuz farkında. Herkesin aynı şeyi yapması, suskun kalıp yaşanan kötü olaylara ses çıkarmıyor oluşu vicdanımızı yatıştırmaya yetmese de üç maymunu oynamayı sürdürüyoruz. Süreç bir şekilde dönüp kendi canımızı acıttığında ise diğerlerinin nasıl bu kadar duyarsız olabildiğine hayret ediyor sonra yine hiçbir şey olmamış gibi hayatı kendi akışında sürdürmeye çabalıyoruz.

ickot2

Peki, ama nasıl yapıyoruz bunu? Böyle olabilmeyi nerede, nasıl, kim öğretti bize?

Bilindiği gibi temel davranış kalıplarını aile ortamında öğreniyoruz. İstenen ve istenmeyen davranışların ayırımını, iyiyi ve kötüyü, dürüst olmayı, doğrudan yana olmayı, yalan söylememeyi, çalışkan olmayı öncelikle ailenin beklentileri ile öğreniyoruz. Bu öğrenim sürecinde ödül/kabahat veya suç/ceza gibi zıt kavramlar ile birlikte hayatın uç noktaları olduğunu ve toplumun beklentilerine uygun bir denge geliştirmek gerektiğini de önce aile sonra içinde yaşadığımız toplum öğretiyor.

İtaat etmeyi de ailede öğreniyoruz…

Ailede başlayan itaat eğitimi okulda öğretmene, büyüklere, inanç sistemlerinde din adamlarına, tanrıya ve kutsallara, toplumda ise otoriteye itaat etme biçimiyle hayatımıza yayılıyor. Üyesi olduğumuz topluluk, toplum, cemaat görüş bildirdiğinde veya emir verdiğinde aykırı düşmemek, çirkin ördek yavrusu gibi görünmemek için itaat etmek gerektiğine inanıyoruz.

Davranışlarımızı sessizce yöneten veya kontrol eden tüm bu otoriter referans sistemleri ile kendi vicdanımız arasında sıkıştığımız anlarda sorunun varlığını fark ediyoruz. Ailemizden edindiğimiz ahlaki ve insani değerler ile otoritenin dayattığı davranış, görüş veya düşünce sistematiğinin uyuşmadığı durumlarda çoğunlukla karşı çıkmayıp uyum göstermeyi veya sessiz kalmayı seçiyoruz. Toplumun ileri gelenlerinin veya çoğunluğunun gür çıkan sesi temel ahlaki normlara uymayan bir şeyler dikte ettiğinde eğitimini ailede aldığımız itaat mekanizması sessizce devreye giriyor.

İnsanın kötü ve istenmeyen davranışlarda bulunabileceğini, başka insanlara zarar verebileceğini ancak bunların önlenmesi veya cezasız kalmaması gerektiğini içimizdeki adalet terazisi haykırsa da toplumun yüksek yararları işaret edilerek otoritenin bu suçları işlemesine göz yumulabiliyor. İşte böylesi durumlarda içimizdeki fırtınayı bastırmak, aykırı ve isyankâr görünmemek, ceza almamak için otoriteye itaat etme veya sessiz kalma kolaycılığına sığınmada insanoğlunun üstüne yok. Beklenen davranış kalıbı sadece itaat etmek, yapılan işin ahlaki ve insani olup olmadığını sorgulamadan, niteliğine bakmadan sadece emirleri uygulamak olabiliyor. Bu durum en açık şekliyle emir komuta sistemi ve itaat mekanizmasının tartışmadan uygulandığı askeri ortamlarda yaşanıyor.

Görüyoruz ki; Her şey itaat etmekle başlıyor.

İtaat etmeyi, toplumun genel kabullerine direnmemeyi, vicdanımızın elvermediği noktalarda ise yine çoğunluğa uyup susmayı, seyirci kalmayı veya kabullenmeyi aile ortamında öğreniyoruz. Haklı olduğumuz noktalarda aile büyüklerimize ses çıkarabilmek mümkün olsa da toplum içinde kralın çıplak olduğunu haykırabilmek hiç de kolay olmuyor.

berlin-duvari

Çevremizde yaşanan onca kötülüğe sessiz kalıp gözlerimizi yumarken kendimizi bir kurban çaresizliğinde görme eğilimimiz “ne şanssızım ki bu olaylara şahit oluyorum, keşke benim gözümün önünde olmasaydı da hiç yaşamamış olsaydım” diyerek olayı kişisel bir trajediye dönüştürmede de üstümüze yok. Kendimizi bu şekilde avutmamız bir yere kadar işe yarasa da başkalarının gözünde “kötü” olmaktan kendimizi alamıyor, tedirgin oluyoruz. Yakın çevremize bakarak “İyi de herkes böyle yapıyor, bir enayi ben miyim?” diye avunabilsek de bilinç dışımız masumiyetimizi yitirdiğimizi fısıldıyor. Daha da içine kapanma eğilimine giriyoruz.

İçimizde bir yerlerde kötü bir insan olduğu ve suskun kalarak bile olsa kötü bir şeyler yaptırdığı düşüncesi vicdanımızı kemirmeye devam ediyor. İçimizdeki kötüyü ne kadar dışsallaştırsak da onun varlığını ve faaliyette olduğunu derinden hissediyoruz.

Her insan gibi öleceğimizi bilip kendimizin öleceğine nasıl inanmıyorsak, tüm insanların içinde potansiyel olarak kötülüğün olduğunu bilip kendimizin kötü olduğuna da inanmıyoruz. Aile ortamında öğretildiği gibi otoriteye itaat edip onayını aldığımız sürece kötü insan olmayacağımızı düşünüyoruz. Soykırımlar başta olmak üzere tarih boyunca yaşanan pek çok insanlık trajedisinde kendimiz gibi sıradan insanların verilen emri yerine getiriyor veya işini yapıyor olmanın gönül rahatlığı içinde davrandığına şahit olsak bile kötü olabileceğimizi düşünmüyoruz.

İyi davranışlarımızın sorumluluğunu almada ve ödül beklemede otoritenin gözünün içine bakıyor, insanlığın temel değerlerine, insani özüne zarar veren “kötü” davranışlarımız için de mazeret üretip yine aynı otoriteden bağışlanmayı bekliyoruz. Toplum olarak insanlığa karşı bir suç işlenmiş ve bu ortaya çıkmışsa içimizdeki kötü ile yüzleşmek yerine inkâr ediyor veya sesimizi yükseltip baskın çıkmaya çabalıyoruz.

Tüm bunları öncelikle aile ortamında öğreniyoruz. İçinde bulunduğumuz çoğunluğun ortak aklının yanlış yapmayacağına itiraz etmeksizin inanmayı ve vicdanımızın sesini bastırıp ses çıkarmadan uyum göstermeyi aile ortamında öğreniyoruz. Kötülüğün iyi aile terbiyesi ve inanç eğitimi almış insanların içinde de olabildiğini görmemize karşın kendimize “kötü insanlığı” yakıştıramıyoruz. Ölenin ardından onca söylenecek söz varken “iyi bilirdik” deme gereği duymamız bile aslında içimizde bir yerlerde kötü olabileceğimize dair kaygı ve sıkıntının devam etmekte olduğunun işareti olarak görülebilir.

İyiyi kötüyü ayırt etmeyi bilmek ve yeri geldiğinde tüm üst kimliklerden arınmış salt insan gerçeği üzerinden kötü olduğu görünen bir davranış için vicdanımızın sesini yükseltip “hayır” diyebilmekle çocuktan katil yetiştirebilme sürecinin kırılabileceğinin de farkındayız.

Bir yerden başlamak gerekiyor. Aynadaki görüntüyle yüzleşmeye hazır mıyız?

Dr. Mehmet Uhri

Zeytinin Teri

Çarşamba, Aralık 30th, 2015

zeytinin-teri-tikla-ve-dinle

20151002_113407

Nazım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı ve 300 den fazla karakter ile konu edilen “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli destansı eserinin 70. yılı nedeniyle Boğaziçi Üniversitesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi ve Açık Radyo işbirliği ile “TÜRKİYE HİKAYELERİNİ ANLATIYOR” projesi gerçekleştiriliyor.

Proje kapsamında toplanan hikayelerden yapılan bir seçki tiyatro sanatçıları tarafından seslendirilip her gün açık radyo’da yayınlanmakta ve kitaplaştırılması hedeflenmektedir.

Bu etkinlik kapsamında seçilen”Zeytinin Teri” isimli öyküm Meltem Gürle tarafından edite edilip Tilbe Saran tarafından seslendirilmiş ve 7 Aralık 2015 günü Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

Öykünün radyo kaydına resmin üzerindeki “zeytinin teri tıkla ve dinle” linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Proje ile ilgili bilgi almak ve diğer öykülere ait kayıtlara ulaşmak isteyenler

http://turkiyehikayelerinianlatiyor.com

linkini kullanabilir.

Dostluk ve Sevgi ile…

Mehmet Uhri

Yaşadığımızı Sandığımız

Pazartesi, Ekim 26th, 2015

20150820_110707

Farkında mısınız? Gözümüzün gördüğüne, kulağımızın işittiğinden veya diğer duyularımızdan çok daha fazla değer veriyoruz. Diğer duyularımız yanılsa bile herkesin gördüğünün gerçekliğine o kadar güveniyoruz ki görselliğin giderek gerçeklik algısı ile örtüşmesine ve gözümüzün zihnimizi yönetip yönlendirmesine razı oluyoruz. Öyle ki; “görmedin mi?” sorusu, “duymadın mı?” sorusuna göre çok daha fazla tedirginlik yaratabiliyor. Duymamış olmayı önemli bir kusur veya eksiklik olarak görmesek de görmemiş olmayı hatta herkesin gördüğünü gözden kaçırmış olmayı çoğumuz önemli bir kusur olarak görüyor tedirginliğini hissediyoruz.

Görme ve işitme duyuları diğer duyular gibi beden üzerinden zihnin dünyaya açılan pencereleri ise birinin diğerlerine göre üstün olması ve neredeyse görsel algının zihnimizi yönetiyor duruma gelmesinin sorun oluşturmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Sözün uçuculuğunu, kulağımızın yeterli gelmeyebileceğini kolayca kabullenirken gözümüz de bize oyun ediyor olamaz mı?

Özellikle medyanın etkisi ile görsel algının ve izlemenin diğer duyuların önüne geçtiği ve neredeyse tek yönlü algıyla gittiğimiz bu yolun, doğruluğundan hiç kuşkumuz yok mu? Gördüklerimizin dışında gözden kaçan, algılanmayan veya kendi sansürümüze takılan bir şeyler olamaz mı?

Bilirsiniz günlük yaşamda algılarımız, duyularımız hep açıktır. Zihin düzeyine gelmese de beyin hep bir şeyleri algılar ve kaydetmeden siler. Bulunduğunuz odanın sıcaklığı, odada çalışan klimanın sesi, uzaktan gelen konuşmalar ve benzeri pek çok değişken, beden tarafından algılanır ve önem arz etmiyorsa zihni meşgul etmemek için sansür edilir. Söz gelimi bardağınızdaki çayı yudumlar, lezzetini hissedip görüntüsüne bakarken çevrede yaşananlar zihin tarafından büyük oranda sansüre uğrar. Benzer pek çok durumda zihin görsel algı için de sansür uygular. Görsel algıya ve görünenin gerçekliğine olan inancımız o kadar güçlüdür ki zihnin diğer duyularda olduğu gibi bazı görseller konusunda da sansür uygulayıp bir şeyleri gizliyor olabileceğini pek sorgulamayız. Gerçekten de gözümüze çok güvenir, söylenenlere kulak kabartmak yerine gördüklerimize itibar eder, gerçekliğini pek tartışmayız. Çoğunlukla da bu algı doğru gibi görünür. Ancak gözümüz de kulağımız veya diğer duygular gibi kendince gereksiz bulduğu olay, durum veya nesnelere kendini kapatıp farkında olmadan sansür uygulamayı sürdürür. Trafikte araç kullanırken gözümüz yola odaklanır ve diğer kişi, olay veya nesnelere bakıyor olsak bile sansür nedeniyle görsel hafızada yer tutmaz. Yol kenarındaki arkadaşınız size o kadar el ettiği halde geçip gittiğinizden, görmediğinizden yakınır. Kendinizi mahcup ve biraz da eksik hissedersiniz. Gün içinde zihin gerekli görüp öne çıkardıklarına kulak kabartmamızı sağladığı gibi görsel algıda da ciddi bir sansür uygular.

Nasıl mı?

Ardı ardına ağlaşan, dövünen insanların izlendiği savaş haberleri terör görüntüleri gözümüze sokulurken algılarımız da giderek küntleşir. Benzer görseller ilk başta yaptığı duygusal etkiyi daha az yapar hale gelir. Elimden bir şey gelmiyor, içim kaldırmıyor, izleyemiyorum gibi ifadelerle gözümüzü kapatır veya sanki içinde yaşadığımız ülkenin çok uzağında başka bir gezegende yaşanan olaylarmış gibi izler, öylece bakarız. İkinci dünya savaşında toplama kampına gönderilen insanlarla yüklü trenlere nereye gidildiğini bildiği halde kayıtsızca bakan insanları hatırlatırcasına görsel bir duyarsızlık yaşanır. Zihnimizin gözümüze görünenlere sansür uyguladığı açık seçik ortadayken görsel algıya daha öznel ve öncelikli değer biçmeyi ısrarla sürdürürüz. Müzeye gidip görkemli savaş sahneleri içeren resimlere hayranlıkla bakabilir, medyadaki dehşetli savaş görüntülerinden etkilenmemeyi de bu sansür sayesinde hasarsız atlatabiliriz.

20150820_111937

Dahası da var;

İçinde yaşadığımız çağda görmek, görünmek, görünür olmak egomuzu fazlasıyla okşarken sıra bir şeylere karşı çıkıp sesimizi yükseltmeye geldiğinde nedense boynumuzu kolay büküyoruz. Onca isyan edilesi olay göz önünde yaşanırken kendimizi sadece “seyirci” veya en fazla “kurban” yerine koymak daha kolayımıza geliyor. Sesimizi yükselttiğimizde başımıza bir şeyler gelebileceğinden endişe ediyor, neredeyse pornografik gerçeklikteki dehşet görüntülerine itiraz edecek kadar bile sesimizi çıkarmıyoruz.

Kısacası, aklın gözü yönetmesi yerine gözün aklı yönettiği bir çağa ilerliyoruz.

Yaşananlar, gerçekler ne olursa olsun sadece algılanması istenenlerin seçilip gözün görmesi ve beyne dikte etmek üzere aracı olduğundan söz ediyoruz. Görünen gerçeğin ardında başka bir şeyler olabileceği kuşkusu bile tehlikeli bir düşünce olarak kabul görüyor, gözlerimizi kapadığımızda nasıl bir dünya hayal edelim sorusunun yanıtları bile çoktan seçmeli halde hazır bekletiliyor.

Dahası görselliğin, görünür olmanın varoluş düşüncesine hemen tümüyle egemen olduğu ve herkesin birbirinin hayatlarını görebildiği “selfie” çağında yaşadığımız hayatın başkalarının hayatları ile bu kadar benzeşiyor olmasını da yadırgamıyor, olağan karşılıyoruz. Kısacık ömre koca bir hayat sığdırdığımıza inanmayıp, yaşadığımız hayatı sorgulamaya başladığımızda ise huzursuz oluyor ve çevremizdekileri de bu düşünceler yüzünden huzursuz edebiliyoruz.

Görselliğin algı ve zihin üzerinde egemen olduğu zamanlarda her şeye rağmen bir ses, müzik, koku veya tat aklımızı çelip geçmiş yaşanmışlıklar üzerinden hayatımıza kısa süreli bile olsa öznellik, tekillik ve gerçeklik katabiliyor. Böylesi anlarda kısa süreliğine bile olsa kendimiz olup görsel gerçek dünyaya döndüğümüzde yaptığımız kaçamak yüzünden suçluluk bile duyabiliyoruz. Görsel dünyanın gerçekliğini o kadar sorgulamadan içselleştiriyor ve gözümüz zihnimizi o denli kontrol altında tutuyor ki, görünenin ardındaki kendimizle yüzleşmek sıkıntılı bile olabiliyor. Belki de “Felekten bir gece çalmak” deyimiyle gerçek olduğundan emin olduğumuz tüm algı ve zamanların ötesinde farklı bir zaman dilimini işaret ediyor ve kısa süreli de olsa kendi gerçekliğimizle yüzleştiğimiz o anları unutmuyoruz. Söz olup kulağımıza konan, bir şekilde iz bırakan küçük olay veya yaşanmışlıkların değerinin farkında olsak da çoğunluğun hükmüne uyup hayatın görülen ve görülmeyenlerden ibaret olduğunu kabullenip susuyoruz.

Gerçekte ise; gözümüzün aklımıza oyun etmesine ses çıkarmamış oluyoruz.

Rüyalarımızı anlatırken duyduğumuz tedirginliği sosyal medyada hayatımızın özel anlarını paylaşırken görünür olmanın cazibesine sığınıp neredeyse hiç hissetmiyoruz. Sosyal medya paylaşımlarının birbirine benzerlik göstermesine de ses etmiyor altına yazılan yorum ve beğenilerin sayısı ile avunuyoruz. Görselliğin, görünür olmanın egomuzu tatmin edip kendimizi “var” hissetmek için yeterli olduğu sanısıyla sosyal medyayı giderek daha fazla kullanıyor ancak görüntülerin ardındaki duygu durumlarımız hakkında yorumda bulunmaktan özenle kaçınıyoruz.

Bir şeylerin yanlış olduğunu, görselliğin tüm hayatımızı etkileyip ruhumuzu cendereye almakta olduğunu dile getirenlere de “aykırı” damgası vurmayı, onlardan uzak durmayı seçiyoruz. Görselliğin albenili dünyasına zihnimizi emanet edip düşünmeden, sorgulamadan ve hepsinden önemlisi bazı şeyleri hiç görmeden dünyadan bihaber garip canlılara dönüşüyoruz. İçimizdeki insanın dış dünyaya yakınlaşıp onun bir parçası olduğunu algılamak yerine hapsolduğu beden içinde görsel küçük bir pencereden görebildiği kadarıyla yetinmesini bekleyenlere itiraz etmeye de hiç niyetimiz yok.

20150820_101718

Tüm bunların farkına varıp zihnini gözün egemenliğinden kurtarmaya çabalayanların sesinin çıkmaması ve sinik kalmaları için ise yine görsel yanı ağır basan korku ve kaygılar kullanılıyor. Öyle bir cendere ki o küçücük pencereden bile bakmaya cesaret edemeyip bedenin içinde büzülmüş ezik ve kaygılı ruh halleriyle giderek daha çok karşılaşıyoruz. Herkesin, her şeyin, tüm hayatların görsellik silsilesi ile ortaya saçıldığı bir dünyada yalnızlığı, ezikliği ve anlamlandırmakta zorluk çektiğimiz eziyeti paylaşıyor depresyon niye artıyor diye birbirimize sorup duruyoruz. Böyle zamanlarda zihin bir şeyler yapmaya çalışsa, rüyalarda konuşup derdini anlatmaya çabalasa da cendereden kurtulmanın hiç kolay olmadığını söyleyebiliriz.

Tüm bunlar yaşanırken ve “Görmedin mi?” sorusu “yaşamadın mı? Sorusundan çok daha fazla tedirginlik uyandırmaya devam ederken çoğumuz izleyici olmanın güvenli konforu ile korkularımızdan uzak durmayı yeterli buluyoruz. Hayatlarımızı ona buna övünerek gösterilen fotoğraf albümüne, bir tür vitrine çevirip görünmesini istediğimiz kadarıyla yaşadığımızı kabulleniyor, görülmeyenler veya zihnimizce sansür edilenlerin kafamızı karıştırmasına izin vermiyoruz. Hayat ırmağına hiçbir katkı sunmadan birbirine benzeyen sabun köpüğü gibi hayatları yaşamın doğal akışı olarak kabulleniyoruz.

Gözümüzün önünde ölümler gerçekleştiğinde veya kendi ölümümüzü düşünmek zorunda kaldığımızda ise hayata olan katkımızın ne denli sınırlı olduğu, yaşadığımızı sandığımız hayatın yaşanılan içinde ne kadar az yer kapladığı ile yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Bu endişeyi hissettiğimiz anlarda bile gözün zihnimizi etkileyip unutturmasına fazlasıyla hazır halde kandırılmayı bekliyoruz.

Sonuçta bir “göz aydını” haberi olarak geldiğimiz ve yaşadığımızı sandığımız hayattan geriye “Bilmem kim ölmüş duydun mu?” diye bir söz kalıyor.

Sonra o da uçup gidiyor.

Mehmet Uhri

Not 1: Çetin Altan’ın anısına saygıyla ithaf olunur.

Not 2: Fotograflar Münich yakınlarındaki Dachau toplama ve imha kampına ait olup üzerlerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz. Bu  yazı Dachau toplama kampında kaleme alınmıştır.

Küçük Beyaz Bulut

Çarşamba, Eylül 9th, 2015

kbb2

Pek çok şeyi anlamak için yaşım gençmiş, öyle diyor o kocaman bulutlar. Büyüyünce anlarmışım. Diğerlerine göre hayli küçük bir bulut olmama karşın nedense sorularım onları ürkütüyor. Neden bulut olduğumuzu, yağmura dönüşmeden yeryüzüne neden inemediğimizi, neden daha yukarılara çıkamayıp havada asılı kalmak zorunda olduğumuzu, oradan oraya sürükleniyor  olmamızın anlamını sorduğumda hep zamanı gelince anlarsın deyip geçiştiriyor, cevap vermekten kaçınıyorlar.

Çevremdeki bulutların ise hiç öyle takıntıları yok. Soru sormazsam rahat edermişim diye öğüt bile veriyorlar. Baktım bizimkilerden hayır yok, sorularımı bizleri oradan oraya savuran rüzgâra yöneltmeye karar verdim. Dünyayı gezmiş ve pek çok bulut tanımış olduğuna göre görmüş geçirmiş olmalıydı. Sakin bir sabah birlikte hareket ettiğimiz rüzgâra “neden bizler hep buradayız, aşağıya gidemez miyiz? Beğendiğim bir yerde kalmak istesem ne yapmalıyım?” gibi sorular sordum. Başlangıçta cevap vermek istemese de ısrar ettiğimi görünce dili çözüldü.

- Çelimsiz zayıf bir rüzgârken ben de hep böyle sorular sorardım. Kimse yanıt vermez, büyüyünce anlarsın derlerdi. Büyüdüm güçlendim ama sorular hep yanıtsız kaldı. Baktım kimsenin bir şey bildiği yok üstelik sordukça herkes rahatsız oluyor diğerlerinin yaptığını yapıp sormaktan vazgeçtim. Senin vazgeçmene gönlüm razı değil ama sorularının yanıtını bilmiyorum. Bizler yere yaklaşsak hatta esip gürleyip bir şeyleri önümüze katıp havaya savursak da aynı yerde sürekli kalamıyoruz. Gerçi yeryüzündekiler de denizlerin içinde veya havada sürekli kalmayı başaramıyor. Ama neden böyle bilmiyorum. Bunca yer gezdim aşılamaz sanılan sınırlardan ve onları aşmak için çabalayanlardan başka bir şey görmedim. Tüm bunların anlamını sormayı bırakalı da çok oldu. Kime sorsam anlamı olmak zorunda değil böyle yaratılmış deyip geçiveriyordu. Sonunda ben de onlara katıldım. İyisi mi; sen bu soruları yüce dağ başındaki bilge beyaz buluta sor.

Son cümle fısıltı gibi çıkmıştı. Başka soru sormama fırsat bırakmadan kuvvetli bir esintiyle dağ başına doğru hareketlenmemi sağladı. Uzaklaşırken “gideceğin yeri biliyorsun, rüzgârını da kendin bulmalısın. Sorularının peşini bırakma, dönüp geldiğinde seni dinlemek için sabırsızlanıyorum” diyerek uzaklaştı. Yolda başka rüzgârlara da derdimi anlatıp bilge beyaz buluta gidebilmek için yardım istedim. Çoğu yüzüme bile bakmadı. Arada ters rüzgârlara yakalanıp savrulsam ve soğuk hava akımları gövdemi küçültse de dağın başına ulaşmayı başardım. Çok yorulmuş ve iyice ufalmıştım. Bilge bulut çok yüksekte olmasına karşın yere hepimizden daha yakındı. Üstelik öylece orada kalabiliyor pek kolay yer değiştirmiyordu. Yaklaşabilsem de şiddetli rüzgârlar orada tutunmama engel oluyordu. Bilge bulut yardım edip eteğinin altında yer açmasa fazla dayanamayacaktım Bilge beyaz bulut rüzgârlardan haberimi almış olmalıydı. Soluklanmama fırsat vermeden “bana soracakların varmış delikanlı, sor bakalım” diyerek söze girdi.

kbb8

Gerçekten çok heybetli görünüyordu. Ancak öyle içinde şimşekler çakan yağıp yağdıran her daim kendiyle bile kavga eden bulutlardan değildi. Aksakallı göbekli sevimli bir ihtiyarı andırıyordu.

- Bilge bulut söyler misin: biz niye böyleyiz?

- Nasılız yani? Ne demek istiyorsun?

- Yani niye bir bulut olarak yaşamak gökte asılı kalıp oradan oraya savrulmak arada yağmur olup yere insek de hep havada kalmak zorundayız? Ne yukarı çıkabiliyoruz ne aşağı inebiliyoruz. Üstelik birimiz birimize pek benzemesek de rüzgâr geldiğinde hepimiz aynı hizaya geliyor sürüklenip gidiveriyoruz. Tüm bunlar neden? Biz niye böyleyiz?

- Şu güzelim gökyüzünde bir bulut olmaktan şikâyetçi misin? Sen de diğerleri gibi göğün bir parçası olarak yaratılmışsın ve yeryüzünden bakanlar senin bulunduğun yerde olmak oradan yeryüzüne bakabilmek için çırpınıp hayaller kurarken, yerini mi beğenmiyorsun?

- İşte sen de diğerlerinin yaptıklarını yapıp soruları yanıtlamak yerine bu sorulardan vazgeçmemi halime şükretmemi istiyorsun. Boşuna gelmişim buraya kadar. Ben tüm bunların bir anlamı olmalı diye düşünüyor ve onu arıyorum. Siz bilge beyaz bulut diye anılıyorsanız veya ben sorular soran küçük beyaz bir bulut isem bunun bir anlamı olmalı.  İşte bu anlamı arıyorum.

Bilge beyaz bulut bir süre düşündü. Bilge beyazın tepesindeki bulut yoğunluğu hızla yer değiştiriyor kaynıyormuş gibi görüntü veriyordu. Arada bir şimşek çaktığı bile oldu. Sonra sakinleşti. Küçük beyaz bulut ise saygısızlık yapıp kızdırdığını düşünüyor onca yolu gelmesine karşın eli boş döneceğini düşünüp buraya gönderen rüzgâra sövüp duruyordu. Bir süre sonra suskunluğunu bozdu.

- Serzenişte bulunmakta haklısın küçük bulut. Lakin bu dünya bildim bileli hep böyle. Bizler bulut olarak gelir geçer, arada yağmur olur yeryüzüne iner sonra bir şekilde gökteki yerimizi alırız. Vaktin birinde bunun neden böyle olduğunu sorgulamak yerine senin gibi anlamını sorgulayan bir insanla tanışmıştım. Dağ başında yalnız olduğumu düşündüğüm bir anda ortaya çıkıp benimle birlikte o dağın üstünde yaşamaya başlamıştı. Bana bakıp konuşuyor her gün bir şeyler anlatıyordu. O da senin gibi bir anlam arıyordu. Başkalarından farklı olmak, sınırlarını aşmak değildi aradığı. Bazen ellerini açıp senin gibi sorularına yanıt vermemi bekliyordu. Ne kadar kaçarsa kaçsın diğer insanlardan çok daha farklı olamıyor çırpınıp yükselse, uzaklara ve yükseklere ulaşmaya çabalasa da ayağını bastığı yere geri dönüyor olmaktan hiç hoşlanmıyordu. Akşamları gün batarken o da senin gibi “Neden böyle? Neden böyle?” diye haykırıyordu.

- Sonra ne oldu? Sorularına yanıt bulabildi mi?

- Elimden geldiğince ona yeryüzünü, doğayı ve güzellikleri göstermeye çabaladım. Güneşin önüne perde olup sadece görmesini istediğim yerleri gösterdim. Doğada herkesin ve her şeyin benzerleri gibi olmak zorunda olduğunu anlatmaya çabaladım. Bütün bulutların üst kısımlarının farklı şekil, boyut ve kabarıklıklar gösterse bile alt kısımlarının hep düz olduğunu havaya tutunabilmek için böyle olmak zorunda olduğunu gösterdim. Üst kısımları hızla şekil değiştiren yükselip alçalan, kaynayan ve bazen kendi içinde kavga bile edebilen değişken görünen bulutların alttan bakıldığında birbirine benzediğini anlattım.

- Sonra ne oldu?

- O zaman aradığı anlamı daha da yukarıdan aşağıya bakabilenlerin bilebileceğini söyleyip dağı terk etti. Uzaklaşırken güneşe yakın olup onunla konuşabileceği bulutsuz yerlere doğru gideceğinden söz ediyordu. Yani sorularına yanıt verebilmeye çalışsam da başaramadım. Ancak o keşiş haklı olabilir. Aradığın anlam için güneşe de gitmeni öneririm. Dönüşte anlatacaklarını merakla bekliyorum.

kbb4

Bu sözlerden sonra küçük beyaz bulutu eteğinin altından çıkarıp sert esen rüzgârlardan biriyle sıcağın daha çok hissedildiği bölgelere doğru yola çıkardı. Eşlik eden rüzgârlar yüzünden bu kez yolculuk daha kolay görünüyor, yaklaştıkça bizimkinin heyecanı artıyordu. Güneşin aydınlatıp ısıttığı bir yere geldiklerinde çevrede kendi gibi küçük beyaz bulutların toplandığını fark etti. Üstelik onlar da kendi gibi sorularını yanlarına almış güneşe yaklaşmaya çalışıyorlardı. Daha cevval olanlardan bir tanesi bizimkinden önce güneşe” Sevgili güneş biz niye varız? Görüntülerimiz bu kadar farklıyken davranışlarımız neden bu kadar birbirine benziyor? Sen neden tek ve herkesten, her şeyden farklısın?” Diye seslendi. Diğerleri çıt çıkarmadan gelecek yanıtı bekliyordu. Güneşin yüzü aydınlandı. Gülümsedi ve konuşmaya başladı.

- Buradan bakınca hepiniz o kadar farklı görünüyorsunuz ki hiç biriniz diğerine benzemiyor. El ele tutuşup gelmişsiniz ama hepiniz şu küçük beyaz bulut gibi tek olmaya çabalıyorsunuz. Sorduğunuz sorunun ise ne yazık ki tek bir yanıtı yok.

“Nasıl yani? Siz de mi bilmiyorsunuz? Diye üsteledi küçük beyaz bulut. Güneşin yüzünde sevgi dolu bir ifade belirdi.

- Aradığın anlam her gün ve her saat değişebilir. Üstelik güzel olan da budur. Bugün buraya sorularınıza yanıt bulmak için geldiniz ama az sonra bir kısmınız kurak yeryüzüne yağmur olup inecek ve oradaki canlılar için anlama dönüşeceksiniz. O zaman göğe yeniden yükseldiğinizde kendinize bakıp anlam arayacağınıza gölgenizin nereye düştüğüne, damlalarınızın nereyi ıslattığına bakıp küçük anlam kırıntılarını toplamaya başlayacaksınız. Diğerleri gibi sürüye uyup oradan oraya savrulmak yerine yeryüzünde bıraktığınız anlam kırıntıları ile avunacak, şekilden şekle girip acı çekseniz de mutlu olacaksınız.

- Peki ya sonra?

- Sonrası veya öncesi yok. Hayat, yeryüzü, gökyüzü hep böyle başkaları ile anlam kazanacak ve tüm bunları sizden ve benden başka bilen olmayacak. Hadi şimdi gidin. Ne olmak veya nasıl yapmak istediğinize karar verin.

“İyi de hepimiz birbirimize benziyoruz hangimizin ne yaptığını kim bilecek, kim anlayacak?” diye üsteledi küçük beyaz bulut. Bu sözler üzerine güneşin gülümseyen aydınlık yüzü dalgalandı. Hafiften öfkelenmiş gibiydi.

- Sen kim için, ne için ve nerede anlam üretirsen, hangi hayata dokunup anlam bırakırsan sadece orada bir parçanı bırakmış olacaksın. Parçaları birleştirip bütünü görmeyi olasılıkla kimse başaramayacak ama büyük bir anlamın küçük bir parçası olduğunu bileceksin. Eh bu da sana yetmiyorsa hiç başlama. Git o kendinden başka bir şeyi merak etmeyen koyu gri, hep kavga eden başkalarının kendini nasıl gördüğü ile ilgilenmekten hiç vazgeçmeyen kimseye hayrı olmayan bulutların arasına karış ve orada yaşa.

kbb3

Küçük beyaz bulut gülümseyerek “şimdi anladım, teşekkür ederim. Bu buluşmanın ve konuştuklarımızın sizin için de o anlam kırıntılarından birine dönüşmesi için çalışacağım, göreceksiniz” diyerek güneşin yanından uzaklaşmaya başladı. Güneşin aydınlık yüzünden küçük beyaz buluta bir ışık huzmesi uzandı.

“Şimdi gidebilirsin küçük beyaz bulut. Yolun açık olsun, ışığım hep üzerinde olacak, ha bir de görürsen söyle o bilge beyaz buluta dağ başında oturup duracağına rüzgara sırt çevirmesin, gezinsin, işe yarasın biraz.” diyerek uğurladı.

O günden sonra küçük beyaz bulut arkadaşları ile bir araya gelerek güçlü yağışlar bırakan, gölgesiyle varlığını hissettiren, yağıp gürlediği yerlerde, dokunduğu hayatlarda izler bırakan, bıraktığı izleri kendi gibi sorularına yanıt arayan küçük bulutlarla paylaşan, paylaştıkça sevilen bir bulut olarak gökyüzünde gezinmeye başladı.

Küçük beyaz bulutun boyu posu artmasa hep öyle küçük beyaz bulut olarak kalsa da diğerlerinden farklı olmayı başardı. Kendi gibi meraklı küçük beyaz bulutlara yol gösterip yeryüzündeki hayatlara anlam kırıntıları katmaktan ise hiç vazgeçmedi.

Hani gün gelir güneşin ışığıyla kutsadığı beyaz bir bulut gözünüze ilişirse bilin ki küçük beyaz bulut sizin hayatınıza da anlam katabilmek için oradadır. Çekinmeyin, kapatın şemsiyenizi bırakın dokunsun hayatınıza.

Mehmet Uhri

Kim, ben mi?

Perşembe, Nisan 23rd, 2015

sapere-aude

Bilirsiniz… Basit ve yalın sorular yanıtı da basit ve yalın olmaya zorlar. Sorması kolay sorulardır. Genellikle iki şıklı bir yanıtı vardır ve şıklardan birini seçip diğerini dışladığınızda öyle veya böyle bir yanıt vermiş olursunuz.

“Açık renk elbise mi giyeyim yoksa koyu renk mi?” Yanıt basit ve zararsızdır. Hangi yanıtı seçerseniz seçin yanıtınız çok da önemli bir sonuç doğurmayacaktır.

“Duvarın badanası fazlı mı açık oldu? Bir ton koyusu olsa daha mı iyiydi?” Yanıt yine zararsız görünür ama ikinci seçenek yeni bir badana külfeti çıkaracağı için cevap vereni politik yanıt vermeye zorlar. Gelen yanıtın samimi olup olmadığı konusunda iki taraf da emin değildir.

Soru yalın ve anlaşılır olsa da özneye yöneldiğinde yanıtlamak giderek zorlaşır. Her yanıt kendini ifşa etme anlamına dönüşür. Hatta bazen yanıt vermemek de bir yanıt anlamına gelir ve sorunun hiç sorulmamış olması istenir. İşte böyle zamanlarda “Kim ben mi?” sözcüklerine sığınırız.

“Seçimde hangi partiye o vereceksin?” Soruyu soran yanıtı tahmin edebiliyor olsa da yalın soruya yalın yanıt verme burada yanıtlayana yönelik ince bir sorgulamayı da içermektedir. İlk ağızda soruyu savuşturma veya zaman kazanma çabasıyla “kim, ben mi?” gibi anlamsız bir yanıt dökülür. Yanıt vermek istememekle hem yanıtlayıp hem kendimi nasıl gizlerim arasında gidip gelir çoğumuz.

Yalın soruları severiz, düşünmeyi berraklaştırır, karar vermeyi kolaylaştırır. Ancak bu tür soruların kendimize yönelmesi, kendimize dair açık berrak yanıt vermek zorunda bırakması çoğumuzu fazlasıyla ürkütür.

Herkesin başkaları hakkında çekinmeden eleştirel yorumda bulunabildiği toplumlarda kendi olmak, kendi kalmak, onca yoruma karşın kendini sevip barışık olmak hiç kolay değildir. Böyle toplumlarda tüketim alışkanlıkları üzerinden piyasayı canlı tutma çabasına modanın etkisi de binince herkes biraz başkası olmaya zorlanır. Kendimizi unutmadığımız sürece başkası gibi görünmek çok da kötü bir şey değildir. Kendimizden sıkıldığımız zamanlarda iyi geldiği bile olur.

Her şeye rağmen kendi olmak, olanca yalınlığı ile çekinmeden kendini görünür halde tutmak hiç kolay değildir. O yüzden hep biraz başkası gibi olmak isteriz. İnsanoğlunun doğa şartlarından korunmak için başlayan giyinme sevdasının dev bir moda endüstrisine dönüşmesi boşuna değildir. Dış görünüşümüzü değiştirip biraz başkası olmak, biraz da kendimizi gizlemek çoğumuza normal gelir. Durumun pek de doğal olmadığının farkında olsak da dış görünüşümüz ile oynayıp başkalarının gözünden kendimize bakıp değer biçmeyi kendimizle yüzleşmeye daha çok tercih ederiz. Kendimize değer vermektense başkalarının gözündeki değeri çok daha fazla önemseriz. Başkalarının gözündeki imajımızı zedelemektense kendimize eziyet etmekten kaçınmayız. Yaşlanmanın kaçınılmaz olduğunu bildiğimiz halde “yaşlanma etkilerini geciktirmek” adı altında yapılanların ardında yatan yanıt ile yüzleşmekten özenle kaçınırız.

Yanıt kadar soru da basittir. “Yaşlanmak seni korkutuyor mu?”

“Kim ben mi?” diyerek zaman kazanmak burada daha da komik duruma düşmeye yol açar. Korktuğumuzun yaşlanmak olmadığını, başkalarının gözündeki görüntü, değer ne varsa onun değişip yitirileceğinden korktuğunu itiraf etmek hiç kolay değildir. Cesur olanlarımız “Hiç korkutmuyor, görünüşüme özen gösteriyorum, bu bana iyi geliyor” gibi altı dolu görünen sağlam yanıtlar verse de özündeki kaygı satır aralarından sırıtır.

xsptpi5gsw

Aslında başlı başına bir yanıt hatta edat olarak kullanılan “kim ben mi?” 3 sözcük ile çok şey anlatır. “Bu soruyu hiç sormamış olmanı isterdim”, “keşke bana sormasaydın”, “bırak biraz düşüneyim”, “bu soruya önce başka biri yanıt versin” ve bunun gibi daha bir sürü ifadeyi 3 sözcüğe sığdırırız. Yaşlanma sorusundaki gibi korkutup korkutmadığı biçiminde iki seçenekli bir soru ile korkularımızla yüzleşmek zorunda kalırız. Toplum genelinde korkmak zayıflık kabul edildiği ve her ortamda korktuğumuzu belli etmekten özenle kaçınma eğilimi yüzünden safça ve dürüstçe “korkuyorum” yanıtını verdiğinizde başkalarının sizin hakkında düşünecekleri tedirgin olmanız için fazlasıyla yeterlidir. Bu noktada politik yanıt vermeye çalışmak ve soruyu savuşturmak biçiminde etkili bir karşı hücum deneyenimiz de çoktur. “Yaşlanmak değil ama ölmek herkes gibi bana da itici geliyor, size gelmiyor mu?” biçiminde kıvrak bir yanıt konuyu sizden uzaklaştırıp gizlenecek alan açmanıza yol açsa da sorunun basit yanıtını henüz kendinize bile vermediğiniz gerçeği öylece içinizde çakılı kalır.

Fiziksel görünüşümüzle oynayarak kendimizi gizlemek, “çıplaklığımızdan” kurtulup insan içine çıkabilir hale gelmiş olmak işe yarar görünse de tinsel yapımız ile ilgili sorun çok daha derindir.

Yine de “hangi takımı tutuyorsun” sorusu gibi öznel soruların yanıtı basittir ve yanıtlaması kolaydır. Çünkü yanıtınıza taraftar bulmanız, sıradanlaştırıp toplumun genel algısına katmanız kolaydır. Ancak soru “seçimde hangi partiye o vereceksin?” biçimine dönüştüğünde işler değişir. Bulunduğuz ortam, insanlar ve zamana göre vereceğiniz yanıtın farklı olmasının yanı sıra yanıtınızın kendi kendinize vereceğiniz yanıt ile bile farklılık göstermesi neredeyse kaçınılmazdır. Çünkü soru doğrudan sizin içsel hayatınıza yönelmeyi zorunlu kılarken vereceğiniz yanıt başkalarının sizin ne düşündüğünüz ve dünya görüşünüz hakkında kendinizi çıplak hissetmenize yol açar. Çıplakken aynaya bakmak bile çoğu kez zor gelirken kafanızın içindekilerin ortaya dökülmesi kolay katlanılır bir durum değildir. İşte böyle zamanlarda işe yaramayacağını bilsek de “kim ben mi?” sorusuna sığınmaya çalışırız.

İşte hep bu çaresizliğimiz yüzünden yalın sorulardan ürkeriz.

Halbuki çocukluk çağları hep o yalın, basit sorular ile geçer. Beğenmediği davranışı yüzünden çocuğunu azarlayan anneye “anne artık sen beni sevmiyor musun?” diye soru sorarken bile çocuk, alacağı yanıttan emindir. Aynı soruyu anne babanın tartıştığı gergin bir ortamda çocuk “anne sen artık babamı sevmiyor musun?” diye sorduğunda benzer bir yanıtın verilmesinde yaşanan zorluk ve samimiyetten uzak kıvırtma yanıtlar o çocuk kadar kendi olamadığımızın kanıtı değil midir?

İşte böyle zamanlarda “kim ben mi?” gibi sözcükleri çok kullanırız. Kendi olma ve kendi kalabilme konusunda o güne kadar edindiğimiz deneyim genellikle yetersiz hatta eksi bakiyede olduğu için zaman kazanmaya uğraşırız. Yatağını ıslatan çocuğun “ben yapmadım oyuncak ayı Tedy” yaptı demesinde olduğu gibi yanıtı bir başkasının üstlenmesini bekleriz.

Dürüstlüğün erdem sayılmasına karşın öznel sorularda kendimize karşı dürüstlükte zorlanmak yerine basit ve yalın sorular karşısında bocalamayıp cesurca yanıtlayabildiğimiz kadar kendimiz olur, hayatı her yanıyla sahipleniriz. Üstelik biz sorsak da sormasak da o yalın soru ve yanıtlar içimizdedir. Çıplak hissettirecek kadar da yalındır. Elimizi uzatsak ulaşabileceğimiz bir yerlerdedir. Hani çocuğun beğendiği bir şeye sarılıp “bu benim olsun mu?” dediği gibi kendimizden kendimizi talep edebildiğimizde ancak kendimiz oluruz. O zaman başkalarının gözündeki kendimizi değil, olanca yalınlığı ile içimizdeki çocuğu görür gülümseriz. O anda neden gülüyorsun diye soranlara “kendime gülüyorum, sen hiç kendin olmayı denedin mi?” diye yine yalın ancak sert bir soruyla karşılık verdiğinizde karşınızdaki kişinin afallayıp genellikle “Kim ben mi?” sözcüklerine sığındığını görürsünüz. Bu kez birlikte gülersiniz.

Hayat ise; kendini gizleyip yalın sorulardan uzaklaşma telaşıyla ömrünü tüketenlere inat sürer gider.

Mehmet Uhri

Sahi… Kimdi O?

Salı, Mart 24th, 2015

Sahi… Kimdi o?

Hani bazen emin olsanız da bir türlü nereden tanıdığınızı çıkaramadığınız biriyle karşılaşır, cesaretinizi toplayıp “Sizinle daha önce tanışmış mıydık?” diye sorarsınız. Ortak arkadaş, ortam veya mekan arar; bir türlü bulamazsınız. Hatta soruyu sorduğunuz kişi de sizi bir yerlerden hatırladığından söz eder. Ancak bir türlü ortak nokta bulamaz, “Kimdi o?” sorusu öylece zihninize kazınır, uzaklaşırsınız.

Unuttuğunuzu sansanız da ummadığınız anda bir olay veya anıyla hatırladığınız, pek de önemli olmadığını düşündüğünüz bu durumlar yaş ilerleyip tanış görüş olduğunuz kişi sayısı arttıkça sıklaşır. Hafızanızdan kuşku duymaya başlarsınız. Tanıdığınızdan emin olsanız da kim olduğunu bulamadığınız insanlar ürkütmeye başlar.

Endişelenirsiniz.

Çünkü; kim olduğu veya nereden tanıdığınız üzerine bu kadar kafa yoruyor olmayı o kişiyle tekrar iletişim kurmak istediğinizden değil, kendi yaşanmışlığınız üzerinden içe dönük bir sorgulama gibi yaparsınız. Üzeri örtülmüş, unutulmaya yüz tutmuş yaşanmışlıkları deşer, hafızanızı zorlarsınız.

“Nerede gördüm, nereden tanıyorum, ne zaman karşılaştık?” sorusunu o kişiye yüksek sesle sormaya çekinip için için yanıt arayanımız da çoktur. Kesin yanıtı bulamayıp geçmişinde bir yerlere yalapşap iliştirerek sorudan kurtulmaya çalışanlarımız ise daha da çoktur. Ne yaparsak yapalım, hafızamız ile ilgili kuşkudan kurtuluncaya kadar bitmeyen bir kaygıyı derinden hissederek yaşarız.

Bir türlü çözemediğiniz “Sahi kimdi o?” sorusu aslında her soru gibi yanıtını içinde barındırır.

Yanıt ise; bir şekilde hayatınıza dokunmuş, yer etmiş, kendinizi tanımanızı sağlamış herhangi biri olabilir. Hatta karşınızdaki kişiyi hiç tanımamış olsanız da hayatınızda iz bırakmış kişilerden biriyle hafifçe benzeşmesi bile yeterlidir. Böyle durumlarda en zoru ise hafızanın yanılabileceğini kabullenmek zorunda kalmaktır. Hafızanızdan kuşku duyup özgüven yitimine uğramaktansa soruyu ve o an yaşadıklarınızı unutup başka şeylerle ilgilenmek çoğumuz için iyi bir çıkış gibi görünebilir. Ama “O kimdi?” sorusu da peşinizi kolay bırakmaz. Rüyalarınıza bile girdiği olur.

Halbuki bilirsiniz, hep iyi anlar hatırlanır, kötü anılar ise kolay unutulur. Kötü olaylar çabuk unutulsa da hayatımızda kötü izler bırakmış insanları nedense unutamayız. O kişilerin ruhumuzda bıraktığı izler kabuk tutsa da hatırlatan bir olay, anı veya kişiyle karşılaştığımız da bir yerlerden kanar, hissederiz.

Sahi… Kimdi o?

kimdi-o2Yaşınız küçükken belki de size iğne yapan bir sağlık çalışanıydı. Sizi koruyacağına çok güvendiğiniz anne veya babanızın suskun bakışları önünde canınızı yakmış, ağlamış, unutmamıştınız. İğneyi veya acısını çoktan unutmuş olsanız da o gün unutmadıklarınız arasında sizi korumak yerine öylece duran anne veya babanızın suskunluğu ve iğnenin önündeki yalnızlığınız da vardır. Yıllar sonra kendi çocuğunuz için iğne yapmak gerektiğinde karşınızdaki sanki aynı kişidir. Ruhunuzda bir yara kanamaya başlar. Susarsınız.

Veya okulda size kendinizi ezik hissettiren bir öğretmendir. Büyüdüğünüzü, yetişkin olmaya başladığınızı söyleyip okula gönderirler. Kendiniz gibi bir sürü arkadaş edinirsiniz. Birçoğu unutulsa da hayatınızdan çıkarmak istediğiniz, unuttuğunuzu düşündüğünüz, onca sevdiğiniz öğretmen arasında adını bile bir türlü unutamadığınız o kişi çoğumuz için hep vardır. Belki herkesin içinde sizi bilmediğiniz veya yapmadığınız bir şeyler için azarlamış, başınızı önünüze eğip yalnızlığınızla yüzleşmek zorunda bırakmış veya masum olduğunuz halde sizi insafsızca suçlamıştır. Üstelik onlar bir tane de değildir. Her gittiğiniz okulda karşınıza çıkarlar. Hepsi de birbirine benzer. Olaylar ve yaşananlar unutulsa da o kişinin ruhunuzda bıraktığı yara öylece kalır. Onların kim olduğu, anlamı veya neden sizin hayatınızda olduğunu sorgulamak bile zul gelir. O zamanki aklınızla yaşananlara anlam veremez, kabahati hep kendinizde aramak zorunda olduğunuzu düşünürsünüz. Üstelik, adı konulmamış bir yalnızlık ve suçluluk hissini yaşatan o kişilerle yüzleşmemek için başı eğik, sinik yaşamayı marifet diye sunarlar ya, deli olursunuz. Susarsınız.

kimdi-o

O kimdi sorusunu içinizde yaşatan kişi bazen öyle “kötü” biri de değildir. Arkadaşlarınız arasında herkesin gıpta ettiği, imrenilen biri de olabilir. Öyle uslu, öyle çalışkan ve başarılıdır ki onlar yüzünden hep bir yanınızın eksik olduğunuzu düşünürsünüz. Zaman içinde herkes bir yere savrulsa, adını hatırlamakta zorlansanız da eksiklik hissini hatırlatan o kişinin kim olduğunu ve nerede hangi pozisyona geldiğini sorgulamaya bile çekinirsiniz. İçin için hayatta başarılı, hatta çok başarılı bir yerlere gelmemiş olmasını istersiniz. Onun varlığı diğerlerine göre ruhunuzda daha derin iz bırakmış; kendinizi ezik, sinik ve başarısız hissetmiş bile olabilirsiniz. Ancak bunu kendinize bile itiraf edemezsiniz. Ne yaparsanız yapın hep bir başarı öyküsü ile karşılaştığınızda önünüzdeki resim o unutmak istediğiniz arkadaşınız ile örtüşüverir. Onca başarıya haksızlık etmek de istemez, ruhunuzdaki yaranın sessizce kanamasına razı gelir, yine susarsınız.

“Kimdi o?” sorusu ise şekilden şekle girip sizinle birlikte yaşar. Gün gelir sevgiliniz olur, gün gelir eski sevgiliniz. En kötüsü ise yeni sevgilinin içindeki eski sevgili kırıntıları olarak size göz kırpmasıdır. Hangisinin nereye kadar hangisi olduğunu bir türlü çözemezsiniz. Bu kafa karışıklığı başkalarınca aşk diye yorumlansa da aşkın tüm bunlardan öte olduğunu bilirsiniz.

kimdi-o-4Zaman geçse de “Kimdi o?” sorusu yakanızı bırakmaz. Bazen arabalardan para dilenen küçük bir çocuğun bakışlarına yakalanır soruyu hatırlarsınız. O küçük çocuk hakkında söyleyeceğiniz çok şey olsa da kendinize söyleyebilecekleriniz sınırlıdır. Çoğumuz arabaya yaklaşıp camı tıklatmalarından rahatsız olup sanki öyle biri hiç yokmuş gibi davranmaya çalışır. İçimizdeki o çok tanıdık ama hep unutmaya çalıştığınız çocuk ile yüzleşmekten, ona cevap verememekten korkarız. Kendi çocuğunuzla göz göze geldiğiniz de bile bazen bir başka çocuğun bakışları düşüverir aklınıza nerede ne zaman gördüğünüzü hatırlamasanız da ruhunuzda bıraktığı izle birlikte oradadır. Belki de kendi çocukluğunuzdan kalma eski bir ayna görüntüsüdür. Susar, öylece kalırsınız.

Hayat bizimle birlikte büyüyüp kalabalıklaştıkça “Kimdi o?” sorusu giderek daha çok karşımıza çıkar. Kimi sorudan kaçmak için insanlardan kaçıp inzivaya çekilir. Kendiyle baş başa kalmak diye adlandırılsa da nafile çabadır. Soru da peşinden gelir. Bırakmaz yakasını…

İnsanız ne de olsa.

Dünyaya eksik gelir hep bakım isteriz. Kendimize yetecek kadar büyüdüğümüzde bile o eksiklik duygusundan kurtulamayız. Üstelik eksik ve yalnız olduğumuzu hissettirecek birileriyle karşılaşmaktan ne kadar kaçarsak kaçalım kurtulamayız. “O kimdi?” sorusunun bıraktığı etki ortamdan ortama, yaştan yaşa ve hatta aynı insanın farklı zamanlarında bile değişkenlik gösterse de üzerinde düşünmeden edemezsiniz.

Çok azımız “Sahi kimdi o?” sorusuyla uğraşıp içindeki çocuktan başlayıp en yalın haliyle tüm o küçük benleri görebilmeyi başarır. Başardığı oranda ruhunun zenginliği ile yüzleşir. Gün gelir onlardan biriyle karşılaşıp “Yabancı gelmiyorsunuz, sizi bir yerlerden tanıyor olmalıyım. Daha önce karşılaştık mı?” diye sorduğunuzda gülümseyip “Karşılaşmış olmasak da tanımanız çok normal. Herkes biraz başkasıdır.” gibi bir yanıt alır, şaşkın bakışlarınızla arkasından bakakalırsınız. Yakınınızdakiler “Kimdi o?” diye sorar cevap vermekte zorlanır, “Cıkaramadım ama iyi tanıdığımı sandığım biriydi.” der geçiştirirsiniz.

Yaşlanır tanıdıklarınızı bir bir toprağa verir yalnızlaşırsınız. Gidenler unutulmasın istersiniz. Aslında her giden ile hayatınızdan eksilen “Kimdi o?” sorusudur. Gidenler ile birlikte kendinizden de bir şeyler eksildiğini hisseder, hafızanın zayıfladığı ile açıklamaya çalışırsınız. Eskileri anmaya, onları hatırlamaya uğraşırsınız. Ruhunuzda iz bırakan ne varsa yüzleşmek kolay gelmeye başlar. Ne de olsa onları hatırlatanlar da artık yaşamıyordur. Gün gelip kendinizin de birilerinin “Kimdi o?” sorusuna tıkılacağı düşüncesi başlangıçta ürkütücü gelse de alışırsınız. Hatta iyi bile gelir.

Gün gelir, siz de bir yerlerde takılırsınız. Hayat arkanızdan devam eder.

Zamanla her şey, herkes unutulur.  Bir gün hoş veya anlamlı bir anı veya nükte olur, muhabbet ortamında hatırlanırsınız. İsminizi çıkaramasalar da yaşananlar unutulmamıştır. Muhabbete katılanlardan biri sorar;

“Sahi kimdi o?”.

Soru havada öylece asılı kalır. Kısa bir sessizlik olur.

Sonra…

Sonrası bildiğiniz gibi…

Mehmet Uhri

Soru Neydi?

Cuma, Mart 6th, 2015

kafakark-d010-123e-775d

Sahi… Soru Neydi?

Unuttuk değil mi? Kafamız o kadar karışık ve elimizdeki yanıtlar o kadar çok ki; “İyi de bunların soruları nerede? Hangi sorunun yanıtı bu elimizdekiler?” diye sormaya bile korkuyoruz. Sanki hayatın normal akışı böyleymişçesine hiç merak etmeden, bağını sormadan elimize tutuşturulan yanıtlarla oyalandıkça asıl sorudan uzaklaşıyoruz.

Aslında biliyoruz; hayat “ben kimim?” sorusuyla başlıyordu. Soru değişmese de yaş ilerledikçe yanıt değişebiliyor. Annenin uzantısı olmakla başlayan kendini tanıma çabası zaman içinde farklı yanıtlar üreterek kimlik arayışı halinde sürüp gidiyor. Başlangıçta birilerinin kızı veya oğlu şeklinde olan yanıtlar sonraları aynadaki ben, ailenin üyesi, sülalenin uzantısı, giderek mahalle, okul, sosyal topluluklar biçiminde bir sürü yeni yanıt üretse de hep bir şeyler eksik kalıyor. Her seferinde kendini yineleyerek hayat ile birlikte peşimizi bırakmayan “Kimim ben?” sorusu, sizden başka bir şey olmanızı isteyen, bekleyen ve hatta soruyu unutup önceden hazırlanmış yanıtlarla oyalayanlara inat hep bir yerden kendini gösteriyor.

Soruyu, elinizdeki yanıtlarla cevaplamaya kalktığınızda kim olmadığınızı anlatabiliyorsunuz da kim olduğunuz kısmı hep açıkta kalıyor. Bu nedenle içinde bulunduğunuz topluluğun parçası, modeli ve hatta topluluğun kendi olmanız dayatmasına karşın “ben kimim?” sorusu tehlikeli bir soru olarak görülüp hep kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. Genellikle kimliğini sorgulamak yerine kitlesel kimliğe sığınıveriyoruz. Anne babanın verdiği isimle hakkımızdaki beklentilerini dile getirmeleri, adımızla yaşamamızı istemeleri bile birilerini rahatsız ediyor. Okula başladığınızda isminizin önünde bir de numara ekliyorlar. Kendinizi tanıtmanız istendiğinde numaranızı, adınızı ve soyadınızı söylemeniz yeterli olması kimseyi rahatsız etmiyor. Sonuçta kendimizi tanımaktan çok başkalarının gözündeki kendimizi tanımlamanın kolaycılığına kaçıveriyoruz.

Üstelik, okul bitse de kimlik numarasından kurtulamıyoruz. Kim olduğumuz sorulduğunda o anlamsız numarayı söylememiz yetiyor gibi görünse de bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyoruz. Ancak hayat üzerimize öyle bir çullanıyor ki; “Ben kimim?” sorusu sorulması anlamsız, gereksiz hatta tehlikeli kabul edilen sorulardan sayılıyor.

Sahi… Soru neydi?

O ilk soruyu yanıtlamayı bırakıp iyi kötü dayatılan kimlikle ayaklarımız üstünde durmaya çalışırken bazılarımızın aklına bu kez “neredeyim, ne yapıyorum?” sorusu takılıveriyor. Böyle “tehlikeli” sorulara kafa yormak yerine hazır yanıtlarla avunmamız bekleniyor. Yanıtlara uygun hazırlanmış sorular ile hasarsızca, suya sabuna dokunmadan geçip gitmek mümkünken birileri arıza çıkarıyor. Döneme uygun hayat şablonlarından birini üzerimize giyip oynadığımız rolün hakkını vererek kendimizi tanımadan öylece geçip gitmenin normal olduğu dayatılıyor. Dahası aradaki küçük kaçamaklarda “felekten çalınan bir gün veya gece” biçiminde adlandırılıp suç işlediğimizi kabullenmemiz bekleniyor.

Tüm bunlara rağmen ben kimim, neredeyim, ne yapıyorum? Diye ortaya çıkıp kendi yanıtlarını kovalayanları toplum düşmanı, bozguncu hain diye damgalamaktan uzak durmuyoruz. Bize asıl soruyu hatırlattıkları için aykırı olmakla suçlananlara eziyet edildiğini görsek de sesimizi çıkarmadan izlemekle yetiniyoruz. Ne de olsa bizim kavgamız değil diye düşünüyoruz.   Hatta kendilerini suçlu hissetmeleri gerektiğine inanıyoruz. Çoğu kez seslerini kısmayı başarsak ve elimizdeki yanıtlarla avunmaya çalışsak da bir şeylerin yanlış olabileceği kuşkusu beynimizi kemirmeyi sürdürüyor.

Eline tutuşturulan oyuncağı ile yetinen çocuk gibi ses çıkarmadan istenilen biçimde yaşadıkça takdir alıyoruz. Oyuncağını bırakıp inatla kendi oyununu oynamaya çabalayan “yaramazlara” ise arızalı gözüyle bakıyoruz.

Bu arada ilerleyen yaş ile birlikte aynadaki görüntü de yaşlanıyor. Ben kimim? Diye sormaya cesaret edemese bile hayata şaşkınlık, heyecan ve umutla bakan çocuğun bakışlarının günden güne söndüğünü görüyoruz. Bunu bile yadırgamıyor böyle olması gerekiyor diye kendimizi ikna ediyoruz. Bazılarımız soruyu hatırlayıp aynadaki yaşlı görüntüsüne “ne işin var tanımadığın o bedenin içinde?” diye söylenirken bile “aman kimse duymasın, şimdi yanlış anlar, delirdiğimi düşünürler” endişesi ve suçluluk duygusuyla aynalardan kaçıyor. Soru ise inatla ortalıkta öylece duruyor.

Sahi… Soru neydi?

Ben kimim sorusuna sıra dışı bir yanıt ile sözgelimi; kedi gibi miskin biriyim, hatta ev kedisiyim, kafesinden sıkılmış özgür bir kuşum veya çocuk ruhlu bir ihtiyarım diyebilme cesaretini gösterenlere aklını yitirmiş gözüyle bakmak kolayımıza geliyor. Kimse o soru sorulsun istemiyor.

Öyle sert bir soru ki kaçıp kurtulmak kolay olmuyor. Sorunun sorulmasının gerektiği zamanlarda bile sansürü bırakmıyoruz. Mezuniyetlerde andaç hazırlanırken fotoğrafınız ile birlikte kendinizi anlatan yazıları bile arkadaşlarımıza yazdırıyoruz. Nadir de olsa inat edip kendi andaç metnini kaleme almaya kalkışanlara arkadaş yoksunu, asosyal zavallı yaratıklar gözüyle bakıp kolayca dışlıyoruz. Kimim ben sorusundan yoksun, hazır yanıtlarla geçen koca bir ömür en baştaki soruyu unutturmuş gibi görünse de cenaze törenlerinde “rahmetliyi nasıl bilirdiniz?” sorusu bile yine aynı konuya işaret ediyor. Kendi cenazesinde bile başkalarının onu nasıl bildiği soruluyor da “rahmetli kendini nasıl bilir, nasıl anlatırdı?” sorusu akla bile getirilmiyor.

İlk soruyu ıskalayıp ikinci soruya ortadan dalanların hali ise çok daha zor. Neredeyim, ne yapıyorum sorusuna yanıt arayanlar başlangıçtaki kimlik sorusunu yanıtlamadıkları için tıkanıp kalıyorlar. Kendine anlatacağı kimliği olmadan hayatın anlamını kovalayan o insanlarda, bohem hayat, gezgin yaşam, hayatı dolu yaşamak gibi yaftalarla uzaktan imrenilerek bakılan ve gittiği her yerde aslında kendini arayan birini görüyoruz.

Sizden beklenilen ve sunduğu kariyer olanakları ile normal kabul edilen hayatın içinde ne kadar yol almış olursanız olun biri önünüze çıkıp “tüm bunları bırak da bize kendini anlat? Kimsin ve ne yapmak istiyorsun? Diye sorduğunda afallamak kaçınılmaz görünüyor. Elinizdeki yanıtlardan hiç birinin sorulan sorunun yanıtı olmadığını fark ettiğinizde rahatsızlığınız artıyor.

“Büyük çıkmaz akla gelip de sorulmayan sorularda, bazen insan içten içe düşünür hesaplar da, Ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız” dediği gibi şairin sorulmayan sorular olmadan kendi olamayacağını bildiği halde susup elindeki oyuncakla avunanların çoğunlukta olması gerçeği değiştirmiyor.

Kendini arayan, kendi oyununu ve ürettikleriyle kendi rengini ortaya koyan sanat ve bilim insanlarına biraz da bu nedenle sıra dışı yaratıklar gözüyle bakıyoruz. Kim olduğu sorusuna dürüstçe yanıt vermeye çabalayan, gizlemeden kendini ortaya koyan ve öldüklerinden sonra bile ürettikleriyle varlıklarını ortaya koyanlar ilk soruyla yüzleşmekten korkmadıkları için farklılar. Farklı oldukları ve hayatla korkmadan yüzleşebildikleri için mezar taşlarında adının önündeki unvanlar yerine kendilerini anlatan bir şeyler olmasını yeterli buluyor, hatta bir köy mezarlığında başucunda çınar ağacını bile yeterli görebiliyorlar.

Soru ise gözümüzün önünde öylece duruyor. Ben kimim? Neredeyim? Ne yapıyorum? Elindeki hazır yanıtları bırakıp soruya yönelme cesaretini gösterenler için yanıt yaştan yaşa, insandan insana değişse ve yanıtlama çabası toplumca pek kabul görmese de birileri inatla kendi yanıtını üretmeye devam ediyor.

Hani denk gelir günün birinde onlardan biriyle karşılaşırsanız korkmayın. Gördüğü onca eziyete rağmen o da sizin gibi biri. Öyle zengin filan da değil. Elinde sizdeki kadar çok yanıt olmasa da onun için değerli, hem de çok değerli bir sorusu var. O kadar…

Mehmet Uhri