Archive for the ‘Balıkçının Merası’ Category

İnsan Zekasının Evrimi

Pazar, Mart 20th, 2022

resim1

Kısıtlı yaşam süremiz içinde insanlık için önemli değişim ve değişikliklerin gerçekleşmemesi veya insanlık ve değerlerinde geriye gidiş hissinin karamsarlık doğurduğu zamanlarda insanlığın zaman içinde nereden nereye geldiği konusunu irdelemek umut ve heyecanı ayakta tutabilmek için iyi bir başlangıç olabilir.

Başlayalım o zaman;

Antropolojik verilere göre yaklaşık 3 milyar yıldır hayatın olduğu 4,5 milyar yaşında bir gezegende ilk insansılar günümüzden sadece 6 milyon yıl önce görülüyor.

Elini kullanıp alet yapabilen ilk insanlar (Homo Habilis) ise günümüzden sadece 2,5 milyon yıl önce ortaya çıkıyor. İki ayağı üzerinde durabilen ve bu sayede ellerini daha işlevsel kullanabilen Homo Erektus ise çok daha yeni, 1,8 milyon yıl önce görülüyor. Günümüzün modern insanı olarak kabul edilen ilk Homo Sapiens Sapiensler ise yaklaşık 175.000 yıl önce ortaya çıkıyor.

Yeryüzünde çok yeni olmasına karşın insanın diğer canlılardan farklı olarak çok hızlı evrim geçirerek alet yapabildiğini, iki ayağı üzerinde durarak ellerini kullanabildiğini biliyoruz. Dahası bilişsel anlamda kendi varlığının farkına vardığı gibi bu farkındalığın da farkında olan bir canlıya dönüşüyor. (Sapiensis sapiensis) Bu sayede insanın kavramsal düşünebilen ve düşünenin kendi olduğunun da farkında olarak varoluşunu sorgulayan bir memeli olarak evrimleştiğini söyleyebiliyoruz. (1)

İki ayağının üzerinde durup ellerini kullanabilen canlı haline gelme dışında biyolojik görüntüsünde önemli değişiklik izlenmeyen insan, evrimsel sıçramalarını beyninin gelişmesi ve daha da önemlisi sinir sistemi içinde artan bağlantısallık ile gerçekleştiriyor.  Evrimsel gelişimi içinde primat atalarına göre iki misli beyin hacmine ulaşmasının yanı sıra beynin bir fonksiyonu olan zekânın ise çok daha hızlı evrimselleştiğini gözlemliyoruz.

Sinir sistemi üzerine yapılan araştırmalar özellikle sinirsel iletim ile ilgili Konnektom araştırmaları sinir sistemi olan canlılarda sinir hücrelerinin toplamlarından daha fazla işlev gördüğünü ortaya koymaktadır. Bunun anlamı sinir hücreleri bir araya gelip birlikte çalışarak tek başına ürettikleri işten çok daha fazlasını üretiyor olmalarıdır. Beynimizi oluşturan nöronlar tek başlarına yaptıkları işten çok daha fazlasını bir araya gelip eş zamanlı birlikte çalışarak gerçekleştirmektedir. Üstelik bu durum sinir sistemine sahip en küçük canlıdan en büyüğüne kadar hep böyle olmaktadır. (2)

Bu durum evrimin bilinen metodolojisinden çok da farklı değildir.

Tek hücreli hayattan çok hücreli hayata geçişte olduğu gibi önce ortak bileşenleri bir araya getirme ve beraber bir hücre topluluğuna dönüşme ile evrimsel süreç başlıyor. Hücrelerin iş bölümü yapıp özelleşmeleri ve birlikte eş zamanla birbiriyle etkileşim halinde çalışmaları ile çok hücreli organ ve organelleri olan canlıya dönüşüyor.

Bilim insanlarını ortaya koyduğu veriler evrimsel sürecin başlangıçtaki hücrelerin tek başlarına yaptıkları iş toplamından birlikte eş zamanlı çalışarak çok daha fazla iş üretip verim artışını sağlayacak bir metot ile çalışmakta olduğunu göstermektedir. (1)

Antropolojik veriler bu evrimsel metodolojinin insan zekâsının evriminde de yaşanmakta olduğunu, dahası yöntemi ileri doğru okuyarak insan zekâsının geleceğine ve insanın bir sonraki evrimsel sıçrayışına yönelik öngörülere ışık tutacağını göstermektedir. (3)

Dahası aynı veriler beynin büyümesinin yanı sıra beyni oluşturan sinir hücreleri arasındaki bağlantısallığın artışı ile zekâ kapasitesinin evrimsel sıçramalar yapacak biçimde ilerleyişe yol açtığını da ortaya koymaktadır.

Beyni oluşturan sinir hücrelerinde ve aralarında yaşanan bir takım kimyasal ve elektriksel değişiklerin nasıl düşünceye, bilince ve zekâya dönüştüğünü henüz çözebilmiş olmasak da zekâyı inceleyip bileşenlerini analiz edebiliyoruz.

20. yüzyılın 2. Yarısına kadar eğitim bilimciler, psikolog ve dil bilimciler zekânın genelleşmiş halde herkeste benzer biçimde yer aldığını düşünmekteydi. Bu görüşe göre zekâ bir sünger gibi bilgiyi emmekte işlemekte ve dışarıya vermekteydi. Eğitim modelleri de buna göre yapılandırılmış, herkes müfredat temelli aynı eğitim sisteminden geçmekteydi. (4)

1980 yıllar ile birlikte bu eğitim modelinin doğurduğu sıkıntılar üzerine zekâyı genelleşmiş tek bir zekâ olarak görmek yerine parçalı modüler bir yapıda olduğunu düşünen özelleşmiş zekâ kuramı ortaya atıldı.

1983 yılında felsefeci Jerry Fodor modüler zekâ kavramını ortaya atan kitabını yayınladı. Kırılıp parçaları tekrar yapıştırılmış bir vazo örneği gibi herkeste farklı boyutları olan parçaların meydana getirdiği modüler zekâ teorisi benimsenmeye başladı. (5)

Aynı yıl psikolog ve eğitim bilimci Howard Gardner çoklu zekâ kuramı üzerine yazdığı kitap ile zekâya bakış açısını önemli oranda değiştirmiştir. (6)

Zekâyı bütün ve statik kabul eden klasik yaklaşıma karşılık Gardner zekânın parçalı bileşenleri olduğunu ve bu bileşenlerin kişiden kişiye farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Gardner’ın önerdiği sosyal zekâ, matematiksel mantıksal zekâ, sözel dilsel zekâ, müziksel ritmik zekâ, bedensel kinestetik zekâ, kişisel içsel zekâ, doğacı zekâ biçiminde farklı parçaların birlikte çalıştığı zekâ modeli ile neredeyse tüm dünyada eğitim sistemi yeniden kurgulanmıştır. Önerilen model ile kişinin zekâ bileşenlerinin belirlenip baskın zekâ karakterine göre yönlendirme yapılmasına yönelik çağdaş eğitim modellerinin yolu açılmıştır.

1980’li yıllarda ABD’de eğitim biliciler ve psikologlar çoklu zekâ kuramına göre eğitimi yeniden şekillendirirken ortaya attıkları kuram okyanusun öte yanında Cambridge üniversitesinde genç bir arkeolog ve antropoloğun dikkatinden kaçmaz.

Steven Mithen zekâ modüler yapıdaysa “bu modüller evrimsel süreç içinde bir araya nasıl geldi?” ve “arkaik insan aklı nasıldı?” Sorularını sorar. Eldeki antropolojik ve arkeolojik verileri buna göre gözden geçirmeye başlar. İnsanın evrim sürecinde nasıl bir zekâ gelişimi gösterdiğine yönelik tezleri de yeniden gözden geçirir.

Bedenler gibi insan zekâsının da evrimsel süreçten geçtiğini, tek tek farklı parçalardan oluşup bu parçaların zaman içinde bir arada ve birbirleriyle etkileşerek çalıştığı yönünde güçlü antropolojik kanıtları ortaya koyar.

1983’te eğitim bilimcilerin ve psikologların başlattığı süreç 1996’da Steven Mithen’in kaleme aldığı Aklın Tarih Öncesi kitabının ortaya çıkması ile zekânın evrimi aydınlanmaya başlar. (3)

Sosyal antropolojinin de katkısıyla oluşturulan bileşik zekâ kuramına göre insan veya insansılarda ilk olarak “Genel zekâ” olarak adlandırılan sürüngen zekâsı diye hicvedebileceğimiz temel bir zekânın varlığı ve yine primat atalarımızdan miras aldığımız kabile hayvanı olma özelliğimizden gelen sosyal zekâ bileşenleri ile yola çıkıldığı görüşü benimsenir.

Antropolojik veriler yeniden analiz edildiğinde; alet geliştirebilen Homo Habilis ile birlikte bu iki modüle “teknik zekânın” da eklendiği, iki ayağını üzerinde doğrulup ellerini daha çok kullanma yetisi artan Homo Erektus’a geçişle birlikte eklenen “doğal tarih zekâsı” modülü ile yöreden yöreye değişkenlik gösteren ancak doğadan edinilen bilgilerin yaşatılıp kuşaktan kuşağa aktarılan deneyimler olarak kalmasını sağlayan zekâ bileşenin geliştiği anlaşılır.

Homo Sapiens’e geçiş sürecinde sosyal zekâya eklenen dilsel zekânın da yöresel ve dönemsel farklılıklar göstererek geliştiği düşünülmekte. Mithen’in çalışmaları; dilsel zekânın gelişimiyle “bilişsel akışkanlığın” hem bireyin beyninde hem de bireyler arasında hızlandığını antropolojik veriler ile ortaya koymaktadır. Mithen, zekâ modülleri arasında iletişimin artmasının yanı sıra insanlar(zekâlar) arasında da bilgi aktarımının hızlanması şeklinde gerçekleşen “bilişsel akışkanlığın” kabileden aşirete ve büyük topluluklara doğru sosyal dönüşümün de başlatıcısı olduğunu işaret etmektedir.(3)

zk4

Mithen’in çalışmaları, sinir hücrelerinin gelişiminde olduğu gibi zekânın gelişiminde de önce ortak modüllerin bir araya gelişi, sonra artan bilişsel akışkanlık ile modüller arası iletişim sağlanarak işlem kapasitesi arttırılıp eşzamanlı ortak çalışma ile tüm modülleri bir arada çalışabildiğini göstermiştir.

Mithen bu 5 zekâ modülünü ( Genel zekâ, teknik zekâ, doğal tarih zekâsı, sosyal ve dil zekâsı) herkeste bulunan asgari zekâ alanları olarak tanımlamaktadır. Bunların dışında kişisel özelliklerin de katkısıyla herkeste ortak olmayan ve bu nedenle zaman içinde ortak zekâ alanına girememiş sezgisel zekâ, varoluşsal zekâ, doğacı mistik zekâ vb. pek çok zekâ alanının varlığına da açık kapı bırakmaktadır.

Steven Mithen günümüz modern insanına kadar tüm insanlığı kapsayan herkeste olan bu 5 zekâ alanının başlangıçta İsviçre ordu çakısı gibi mükemmel parçalar halinde bir arada ancak birbirinden bağımsız çalıştığını ifade etmektedir. (3)

İsviçre ordu çakısının mükemmel parçalardan oluşmasına karşın bir alet kullanılırken diğer aletlerin kullanılamadığına işaret eden Mithen ilkel insanın aklının zaman içinde bu parçaların birlikte eş zamanlı çalışacak biçimde evrimleştiğinden söz etmektedir. Tek tek 5-6 işlem yapabilen bir aletin boyutlarında değişiklik olmamasına karşın aynı anda tüm özelliklerinin çalışması ile bir fabrikaya dönüşebileceğini işaret eden Mithen zekânın evriminin de aynı bedende artan bilişsel akışkanlık ve bağlantısallık ile gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Biraz detay vermek gerekirse; İlkel insanda teknik zekâ alet geliştirmek için kullanılacak nesneyi düşünürken sosyal zekâ insanı düşünmekteydi ve bu iki modül ayrı çalışıyordu. Çağdaş avcı toplayıcı insanda bu iki modülün birlikte çalışması ile teknik zekâ insanın da alet olarak kullanılabileceğini düşünmeye başladı. Kölelik ve çalışma hayatı süreci böyle başladı.

Günümüzde de sözgelimi bir fıkranın doğurduğu mizah o fıkranın bileşenlerinin toplamından çok daha fazla bir kavramsallık taşımaktadır. Pek çok zekâ modülünün birlikte eş zamanlı çalışması ile mizah gibi güçlü yeni bir zekâ alanı meydana gelmektedir.

“Üzüm üzüme baka baka kararır” atasözünü kavramsallaştırırken pek çok zekâ modülünün aynı anda çalışmakta olduğunu ve görünüşte saçma olan sözcüklerin toplamından çok daha fazla ortak bir anlam doğurduğunu görebiliyoruz.

İnsan zekâsının evrimsel sıçramasını ise günümüzden yaklaşık 175 Bin yıl önce ortaya çıkan Homo Sapiens Sapiens ile gerçekleşiyor. Zekânın en son evrimsel sıçrayışı bu beş temel zekâ bileşeninin bir arada, iç içe ve eş zamanlı çalışması sayesinde oluyor. Yeryüzünün insan temelli (Antropomorfik) küreselleşmesinin başlangıcının da bu ortak zekâ bileşenlerinin sinerjisi ile gerçekleşmiş olması büyük olasılıktır. Homo Habilis’teki genel zekâ, sosyal zekâ ve teknik zekâ bileşenlerine homo erektus’ta doğal tarih zekâsının, Homo sapienste ise Dilsel zekânın eklenmesi ile mükemmel beşli tamamlanmıştır. Homo sapiensten günümüz modern insanı olarak adlandırılan Homo sapiens sapiens’e evrimsel sıçrayış ise bu 5 temel zekâ alanının birleşmesi, iç içe geçmesi ve bir arada çalışmasıyla (sinerjisi ile ) gerçekleşmektedir. (3)

Antropolojik veriler de günümüzden 1,7 Milyon önce yaşamış olan Homo Erektus’ta birbirinden farklı kümeler halinde çalışan farklı zekâ alanlarının günümüzden 100.000 yıl önceden itibaren modern insanda farklı ama iç içe çalışan zekâ formuna dönüştüğünü işaret etmektedir. Zekânın parçalı yapısının Homo sapiens sapiens ile birlikte iç içe ve birlikte çalışan ortak bir zekânın oluşumuna dönüşerek evrimsel bir sıçrayışa neden olduğu anlaşılmaktadır. Bir diğer deyişle son 200.000 yıl içinde insan bedeninde evrimsel anlamda önemli bir değişiklik olmamasına karşın evrimsel sıçrayışlar zekânın evrimi ile gerçekleşmiştir. (3)

Gerçekte de insanlığın bilgi birikimi insan zekâsının doğru parçaları belirleme (İsviçre ordu çakısı oluşturma) ve bir araya getirip sinerji üretme şeklinde çalışmakta olduğunu işaret etmektedir. Sesi müziğe dönüştüren akıl teknik ve doğal tarih zekâsını da çalıştırıp müzik aletleri yapabilmiş, matematiksel mantıksal zekâ ile notaya dökebilmiş ve her bir müzik aletini diğer aletlerle harmanlayıp senfoni gibi bir ortak akıl ürünü yaratabilmiştir. Dahası müzikal zekâya bedensel kinestetik zekâyı katıp baleye, tüm bunlara sözel zekâyı da katıp operaya ulaşmakta, insan zekâsının gösterdiği evrimsel süreç ortak akılda da devam ediyor gibi görünmektedir.

İnsan zekâsı az ya da çok herkeste bulunan zekâ bileşenlerini kullanarak parçaları tanıma, bir araya getirme, birleştirme ( İsviçre ordu çakısına benzer bir hale dönüştürme ) ve daha sonra bu mükemmel parçaları bir arada ve iç içe çalıştırıp sinerji yaratma şeklinde ortak akıl alanları oluşturarak evrimini sürdürüyor gibi görünüyor.

İnsan zekâsının bu mükemmel parçaları belirleme, bir araya getirme ve birlikte çalıştırma biçiminde ilerleyen evrimine ve sürecin yol haritasına bakarak geleceğe dönük projeksiyonlar yaptığımızda ise gidilmekte olan yolda insanlık için karamsarlığa gerek olmadığını söyleyebiliriz.

Nasıl mı?

İnsan nasıl parçalı zekâ bileşenlerini ortaya çıkarıp sonra bunlar arasından asgari müşterek mükemmel parçaları bir araya getirmeyi ve birlikte etkileşim içinde çalıştırmayı başardıysa günümüz modern insanının bir sonraki evrimsel sıçrayışının da ortak aklın asgari müştereklerini bir araya getirip ortak bir üst akıl oluşturarak yapacağını öngörebiliriz. Ancak sözünü ettiğim sürecin birkaç yüz bin yılda bir gerçekleştiği ve günümüz modern insanının henüz 150-175 bin yıldır var olduğu düşünülürse böylesi bir sıçrayış için insanlığın binlerce yıl daha beklemesi gerekecek gibi görünüyor. Her ne kadar kendi kısıtlı yaşam sürecimizde göremeyecek olsak da insanlığın ortak aklının zekânın evriminde olduğu gibi üzerinde uzlaşılan mükemmel bileşenleri bir araya getirip bir üst akla doğru ilerlemekte olduğunu düşleyebiliriz.

Zekânın parçalı yapıda olduğunun ve zekâ bileşenlerinin kişiden kişiye değişkenlik gösterdiğinin farkındayız. Hatta bazılarının çok daha özgün zekâ bileşenleri taşıyıp ileriyi görebilme ve sanat eserleriyle ifade edebilme yeteneğine sahip olduğunu da biliyoruz. Bu özellikteki sanatçılar görünen sınırların ötesine geçip eserleriyle geleceği görünür kılabiliyorlar. Zekânın parçalı bileşenlerinin zaman içinde bir araya gelip iç içe ve etkileşim halinde çalışması gibi insanlığın bu ortak değerlerinin bir araya gelmesinin ne denli büyük bir şenliğe dönüşeceğini bizlere yine bir sanatçı işaret ediyor olabilir.

zk2

1949 doğumlu Benedicte Weiss isimli Lüksemburg doğumlu heykeltıraşın 1987 yılında Lüksemburg Theatro meydanında yapmış olduğu “Akrobatlar” isimli heykel grubunda coşkulu bir eğlence atmosferi içinde “Eşitliğin” soytarı kılığında bizleri eğlenceye çağırdığını, “Demokrasinin” ikiyüzlü haliyle elinde tefle eğlenceye eşlik ettiğini, Hukukun üstünlüğü ile insan onuruna saygının el ele tutuşarak dansa katıldığını İnsan haklarına saygı ve özgürlüğün de eğlencenin bileşenlerinden olduğunu görüyoruz. Steven Mithen Aklın Tarih Öncesi kitabını yayınlamamış olmasına karşın sanatçı olanca sezgiselliği ile insanlığın ortak aklında uzlaşılan kavramların bir araya gelip oluşturacakları sinerjinin üreteceği coşkuyu bize yıllar öncesinden müjdelemiş görünüyor.

Sanatçının eserinde canlandırılan, insanlığın ortak aklında kabul gören, hiç kimseyi dışlamayan ve tüm insanlığı kapsayan, üzerinde uzlaşılmış kavramların büyük kısmının belirlenmiş olduğundan söz ederek geleceğe dönük projeksiyona başlayabiliriz.

Özgürlük, eşitlik, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü, insan onuruna saygı ve demokrasi şimdilik ortak aklın mükemmel bileşenleri olarak belirlenmiş gibi görünüyor. Görünen o ki bunlara yakın bir zaman içinde çevre duyarlığı veya doğaya saygı biçiminde bir bileşen daha eklenecek.

Ancak daha önce binlerce yıl boyunca denenmiş ve ötekileştirici, dışlayıcı olduğu için terk edilmiş köleliği, sömürgeciliği, ırkçılığı, cinsiyet ayrımcılığını, mitoloji ve benzeri inanç sistemlerini göz önüne alırsak listenin henüz olgunlaşmadığını da kabul etmek zorundayız.

Yukarıda sayılan 6 bileşenden demokrasinin çoğunluğun azınlığa tahakkümünü doğurması nedeniyle değişim geçirerek yerini daha kapsayıcı bir yönetim modeline bırakması da olası görünüyor.

Yaşam süresi kısa olan bizleriz. Evrimin ise hiç acelesi yok.

İnsanlığın ortak aklı henüz İsviçre ordu çakısı gibi mükemmel parçaları bir araya getirme aşamasında. Dahası bu parçalar henüz birbiriyle iletişim halinde değil. Birini kullanırken diğerleri henüz seyrediyor.

Hesaba göre binlerce yıl sürecek bu sürecin sonunda insanlık bu parçaları bir arada, iç içe ve birlikte çalıştırıp sinerji oluşturmayı başardığında bir sonraki evrimsel sıçrayışını gerçekleştirecek gibi görünüyor.

Günümüzün karamsar iklimine bakıp insanlık ve değerleri konusunda umutsuz olmak için çok neden varmış gibi görünse de zekânın evrimine ve günümüzde beliren ortak aklın bileşenlerine baktığımızda hiç birinden kimsenin vazgeçmeye niyeti olmadığını görürüz. Kendi kısa yaşamımızda göremeyecek olsak da gelecek evrimsel sıçrayışın nasıl bir karnavala dönüşeceğini düşleyebilmek bile insana dair umutları yeşertmek için yeterli olacaktır düşüncesindeyim.

Mehmet UHRİ

KAYNAKÇA:

1- https://evrimagaci.org

2- https://www.bimesele.com/insan-konnektom-projesi-the-human-connectome-project

3- Mithen, S. J. (1996) The prehistory of the mind: a search for the origins of art, religion, and science, London: Thames and Hudson, ©1996. ISBN 0-500-05081-3

4- Jean Piaget La Naissance de l’Intelli­gence - Zekânın Doğuşu. 1977

5- The Modularity of Mind: An Essay on Faculty Psychology, MIT Press, 1983, ISBN 0-262-56025-9.

6- Gardner, Howard. Frames of Mind: The Theory of Multiple Intelligences (1983)

SUYA BİR DELİK

Cumartesi, Şubat 12th, 2022

img_4567

Hani bazen, bir şarkı veya namenin dokunuşuyla geçmişin anılarının ortaya saçıldığına ve oluşturduğu yeni anılar yumağında başkasının zihninde kendini tekrar yarattığına şahit oluruz.

İşte bu şekilde tazelenen bir anıdır burada anlatılanlar;

Araya uzun yıllar girmiş olsa da yeni yetme ergen dönemi arkadaşlarımdan biriyle yıllar sonra İzmir’de buluşuyordum. Zaman içinde farklı mesleklere ve coğrafyalara savrulmuş birbirimizi unutmuştuk. Tek ortak yönümüz ikimizin de dedelerinin muhacir olmasıydı. Bizimkiler Üsküp’ten arkadaşımın ailesi ise Yunan adalarından mübadele ile Anadolu’ya gelmiş İzmir ve çevresine yerleştirilmişlerdi.

Buluşma noktasına geldiğimde heyecanlıydım. Arkadaşım yol kenarından beni arabasına aldı ve sahilde bir yerlerde otururuz diyerek sürmeye başladı. Birkaç dakikalık birbirini süzme, sessizce bocalamadan sonra yılların dostluğunun getirdiği sıcak sohbete daldık. İlk gençliğin anıları, kaçamakları, afacanlıkları ne varsa ortaya dökülmeye başlamıştı.

Bu arada arabada Türkçe başlayıp Rumca devam eden Ege havaları çalıyordu. Bir ara çalan parçalardan biri dikkatimi çekti. Çok eskilerden hatırlıyor gibiydim. Parçayı hatırladığımı ama çıkaramadığımı söyleyince arkadaşım heyecanla çalan eserin “Neden olmadı” isimli unutulmuş bir Ege türküsü olduğunu, bugüne kadar hatırlayan pek fazla kişiye rastlamadığını söyledi. Parçayı tekrar dinleyince anılar canlandı. Daha iyi hatırladım.

Çocukluğumda düğünlerin bitmesine yakın eğlenceli kıvrak havaların yerini yavaş müziklere bıraktığında çalan parçalardan biriydi. Çocuk aklımla hızlı müzik hiç bitmesin tepine tepine oynayalım ister, düğünün bitmekte olduğunu hatırlatıp uyku getirdiği için yavaş müzikleri hiç sevmezdim.

Arkadaşıma anlatıp “Bu parça çalınıp okunurken özellikle yaşlılar sessizce ağlayıp eşlik ederlerdi. Nedenini hiç anlamazdım. Sanırım sormaya da çekiniyordum.”  Dedim.

Bir süre sesini çıkarmadı. Bir şey düşünüyor gibiydi. Sahil yolundan çıkmış otobana doğru ilerliyorduk. Bana dönüp “Vaktin uygunsa seni bir yere götürmek ve tesadüfen tanıdığım birinden söz etmek isterim.” Dedi. Cevap vermeme fırsat vermeden “Türküyü hatırlayan birini bulmuşken o çobanı ve oyuncağını anlatmam gerekiyor. Uzak biraz. Yolda anlatırım. Gidiyoruz” dedi.

Arkadaşımın bu samimi emrivakisine itiraz etmedim. Delikanlılık yıllarındaki çocuksu heyecanından hiçbir şey yitirmemiş olduğunu düşünmüştüm.

Tabii o sırada 100 Kilometre yol gideceğimizi, Karaburun’a yöneldiğimizi bilmiyordum. Bilseydim sanırım vazgeçirmeye çalışırdım. Ancak arkadaşım kararlıydı. Otobanda ilerlerken önce beni sorguya çekti sonra hayat hikâyesini anlatmaya başladı. Okul, iş ve ev hayatı, çocuklar yaşadıkları derken sıra hayatına giren Karaburun konusuna geldi.

- Bir ara heves edip Karaburun yakınlarında Sarpıncık köyünde harap bir taş ev aldım Ancak eşim ve çocuklarımın itirazıyla içini yaptırıp oturmaya niyetlenemedim. Açıkçası yalnız başıma yaşamaya cesaret edememiş insanları peşimden sürüklemeyi de insaflı bulmamıştım. Zamanla hevesim kırıldı. Ev öylece kaldı. Birkaç yıl önce eve talip çıkınca satış için Karaburun yolunu tutmuştum. Sabah başladığımız tapu işlemlerinin öğleden sonraya sarkmasını fırsat bilip köye doğru sürmüş, arabayı yol kenarında bırakıp kırda yürüyüşe çıkmıştım.

- Köyde taş evde yaşama hevesin içinde kalmış olmalı.

- Sorma. Daha kötüsü heves ettiğini unutmaya çabalamak oluyormuş. Unuttuğunu sanıyorsun bir yerlerden karşına çıkıyor, rüyana bile giriyor. Neyse… Satıştan sonra uzun süre oralara gidemedim. Hâlbuki hatırlarsın delikanlılıkta elimizde çadır az kamp yapmamıştık o sahillerde.

- Ne yani şimdi Karaburun’a mı gidiyoruz?

- Sana o çobanı anlatmam yetmez. Göstermem gereken bir şey daha var. Gidiyoruz.

Bazı huylar hiç değişmiyor diye düşünüp durumu kabullendim ve “anlat bakalım şu meşhur çobanı” diye üsteledim.

Otoyola çıkmıştık. Yol boyunca o anlattı ben dinledim;

“Sözünü edeceğim çobanla sadece bir kez karşılaştım.

Ayrılırken “Dedem haklıydı. Ömür dediğin mia tripa sto nero” demişti. Güttüğü hayvan olmasa da köy yerinde çoban diye anılıyordu. İsmini öğrenemedim. Karaburun Sarpıncık kırsalında sözünü ettiğim yürüyüş sırasında beni bir köpek grubunun saldırısından kurtarmıştı.

Arabamı asfalt kenarında bırakıp havanın ayazına aldırmadan yürüyüşe çıkmış, dönüşte kestirme olsun diye anayoldan ayrılıp patikalardan yürümeyi seçmiştim.

İrice birkaç köpeğin saldırısına uğramış, elimdeki sopa ile korkutmaya çalışmıştım. Köpeklerin bağırışları ve saldırgan tutumları değişmemiş, hatta bir tanesine de paçamı kaptırmıştım.

Yerden elime aldığım irice beyaz taşı fırlatmaya hazırlanıyordum ki nereden çıktığını görmediğim birinin “o taşı yere bırak” diye bağırdığını işittim. Adam tekrar taşı bırakmamı söyledi ve elini ağzına götürüp çaldığı ıslıkla köpeklerin bağırışları kesildi. İkinci ıslık ile köpekler kuyruklarını sallayarak adama yöneldiler. Çantasından çıkardığı kuru ekmeleri öbek öbek önlerine bırakıp yanıma geldi. Nefes nefese kaldığına göre koşarak gelmişti. Bana bakıp “Isırdılar mı?” diye sordu. Pantolonumun yırtılan paçasını gösterdim.

- Yok ısırmadılar. Bir tanesine paçamı kaptırdım ama zarar vermediler. Sizin mi bu köpekler? Hep böyle gelen geçene saldırırlar mı?

- Köpekler buraların. Sahibi yoktur, onların. Kendilerini korumaya çalışıyorlardı. Sizi yabancı gördüler. Cesaretinizi sınamak için gelen yabancılara saldırır ve tepkinizi beklerler. Korkak mı? Saldırgan mı? Olduğunuzu anlamaya çalışırlar. Hiç ilgilenmeden öylece durursanız en az onlar kadar cesur olduğunuzu görür ve bulaşmazlar.

- İyi de neden böyle bir şey yapsınlar ki?

- İnsanlardan çekiniyor ve tanımak istiyorlar. Korkutup içinizdeki saldırganı açığa çıkarmaya çalışıyorlar. O eline aldığın taşı atsaydın birini yaralardın belki ama ellerinden kurtulman zor olurdu.

- Neden böyleler?

- Şehirde yaşıyorlardı. Belediye toplayıp barınaklara doldurdu. Barınaklar yetmeyince beslemesi daha masraflı olduğu için irice olanları buralara bırakmaya başladılar. Görüyorsun, yiyecekleri pek bir şey yok. Yabani zeytin ile karın doyuruyor gariplerim.  Yaşadıklarını unutmuyorlar. Zamanında buralara sürülen muhacirlerin de yaptığı gibi özgür ama öfkeli birbirlerine tutunup hayatta kalmaya çalışıyorlar. Yine eziyet edebilir korkusuyla insanlardan uzak duruyorlar. Elinde sopa ile fütursuzca köpeklerin yaşam alanına girmiş birini iyiye yormalarını beklememek gerekiyor.

- Peki ya siz? Sizi tanıyorlar.

- Oradan buradan topladığım yemek artığı, kuru ekmek ne varsa getirip buralara bırakıyorum. Benimle anlaşmaları hayli zaman aldı. Yine de çok yaklaşmıyorlar. Açıkçası onları anlıyor ve sadakat beklemiyorum.

Bu arada köpeklere atmak için az önce elime alıp bıraktığım irice beyaz taşı yerden alıp çantasına atmasına anlam verememiştim. Beraber yürümeyi teklif etti. Geri dönüp asfalt yola mı çıksam yoksa daha kısa görünen yolu seçip yamacı aşmayı mı denesem kararsızdım. Doğrusu köpekler ötede durduğu sürece çobanın varlığı güven veriyordu. Birlikte yamaca doğru ilerledik.

img_4562

Yaşını başını almış görünmesine rağmen güçlü adımlarla yürüyen biriydi. Laflayınca az ötede küçük bir yerleşim yerinde babadan dededen kalma bir evde yaşadığını anlattı. Kendimi tanıtıp ismini sordum.

“Hiç hayvanım veya sürüm olmasa da dağda bayırda dolaştığım için köyde bana çoban derler” diye yanıtladı. İsmini söylemedi. Tapu işlemleri sırasında onu tanıyan birilerine sorduğumda siyasi nedenlerle memuriyetten uzaklaştırılma tehdidi ile emekliliğe zorlanan üniversite çalışanı olduğunu, ikramiyesiyle dedesinden kalma harap haldeki taş evi onarıp köyde yaşamaya başladığını öğrenecektim. Çoluğu çocuğu hakkında kimsenin bilgisi yoktu. Dediklerine göre geleni gideni de yokmuş.

Yamaca tırmandığımızda ileride asfalt yol ve köy görünmüştü. Köpekler hayli uzakta adamın bıraktıkları ile karınlarını doyurmaya devam ediyordu. Bir süre öylece durup köyüne doğru baktı. Sonra bana dönüp “Yarım bıraktığım bir iş var. Birlikte yürümeye devam edeceksek önce yamacın ucuna varmamız gerekiyor.” Dedi. Acelem olmadığını söyledim. Birlikte yürüyüp yamacın öte ucunda yüksekçe bir yerde neredeyse bir insan boyunda üst üste konan taşlardan yapılmış kule gibi bir şeyin yanına gitti. Kule, çevredeki sarı kahverengi taşların sıra sıra dizilmesiyle meydana getirilmişti. “Siz mi yaptınız bunu?” diye sordum. Cevap vermedi. Az önce çantasına attığı beyaz taşı çıkarıp kulenin üst sırasına diğerlerinden farklı birkaç beyaz taşın arasına yerleştirdi. Bana dönüp “Tamam şimdi oldu. Gidebiliriz” dedi.

2cd4d9fa-0075-4cd3-bbae-aac9e32badf8

Taş kulenin yanına gidip elimi taşların üstünde gezdirdim. Az önce yerleştirdiği beyaz taşa elimi uzattığımda “O yerini buldu bırak kalsın” dedi. İçimden hafif kafayı sıyırmış biri olduğunu düşünmeye başlamıştım. Yine de kulenin yanından ayrılmayıp açıklama beklediğimi söyledim. Cevap vermeye niyetli değildi. Israrla orada durup son yerleştirdiği beyaz taştan elimi çekmediğimi görünce yere oturup sırtını kuleye yasladı.

- Çoban oyuncağı derler bu taş yığınlarına. Rahmetli dedem anlatırdı. Çobanlar otlaklarını işaretlemek için kendi boyları kadar taş kule yaparmış. Her çoban kimin otlağında olduğunu bilirmiş.

- Peki ya o en üstteki beyaz taşlar?

- Hak vaki olup çoban ölür veya hayvan gütmeye çıkamaz hale gelince diğer çobanlar az önce yaptığım gibi üst sıraya beyaz taş dizerek çobanı anar, “görev tamamlandı” diyerek işaretlermiş.

- Dedeniz de çoban mıydı?

- Dedem Yunanistan’da doğup mübadele ile gelenlerdenmiş. Öte yakada hayvanları varmış. Zamanında çobanlık yapmış. Ancak buralara gelince çobanlık yapmamış. Zeytincilik ile uğraşmış. Dediğine göre çoban oyuncağı geleneğini de buradakilere o öğretmiş.

- Ortalıkta hep sarı kahverengi taşlar var. Beyaz taşlar nereden geliyor?

- İyi gözlemcisin. Beyaz taş pek yok. Az önce köpeklere atmak istediğin taşı elinde görünce biraz da bunun için atmanı istemedim. Dağ bayır dolaşırsın günde bir tane ya bulur ya bulamazsın.

- O da taş bu da taş ne önemi var?

- Anlamadın mı? Koca bir hayattan geriye tepesi yani saçı başı ağarmış insana benzeyen bir taş yığını bırakıyorlar. Dahası, gidenin ömrünü beyaz taşlar ile mühürlemiş oluyorlar.

- Bu kuleyi kim yapmıştı?

- Doğrusu bilmiyorum. Benim için önemi de yok. Böyle onlarca kule var buralarda. Üzerine beyaz taş konmuş olanlara kendimce bir tane daha eklemek tamama erdirmek nedense bana iyi geliyor. Kendi hayatımda hep bir şeyler yarım kaldığı için belki de…

Yanına oturdum. Ben de sırtımı taş kuleye yasladım. “Yanılıyor da olabiliriz. Belki de hayat tam olabilecek bir şey değil…” diye yanıt verdim.

Kafasını kaldırıp dikkatlice bana baktı. Uzaktan köpeklerin haykırışları duyuluyordu. Sonra az önce arabada çalarken hatırladığın türküyü okumaya başladı. Daha önce hiç duymamıştım. Sözleri çok anlamlı gelmişti;

Geldim olmadı, geldi olmadı

Gittim olmadı, gitti olmadı

Olan ne idi. Neden olmadı

Neden olmadı. Neden olmadı

Sustum olmadı, sustu olmadı

Dedim olmadı, dedi olmadı

Olan ne idi. Neden olmadı.

Neden olmadı, neden olmadı…

Türkü bittiğinde “Sahi neden olmadı?” diye sordum. Ağzının kenarında acı bir gülümseme belirdi. Bir süre öylece durdu. Sonra ayağa kalktı, bana dönüp “Eh, olduğu kadar. Hadi gidelim” dedi.

Yola koyulduğumuzda güneş öğleyi devirmişti. Saatime baktım tapu müdürlüğünün verdiği randevuya zamanım vardı. Yürürken türküyü ve kime ait olduğunu sordum. Mübadele ile gelenlerin söylediği “Neden olmadı?” isimli unutulmuş bir türkü olduğundan, dedesinin Rumcasını da okuduğundan, türkünün her iki yakada aynı sözlerle çalınıp söylendiğinden söz etti.

- Anneannemi erken kaybetmişiz pek hatırlamıyorum. Dedem görmüş geçirmiş biriydi. Ömrünün son zamanlarında sağlık sorunları yüzünden köyü bırakıp şehirde kızının yanında bizimle yaşamak zorunda kalmıştı. Şehirde olmaktan hiç mutlu değildi. Günlük hayatta Türkçe konuşsa da küfürleri Rumcaydı. Kızdığı birini yanından uzaklaştırmak istediğinde “Ai Sto dialo” diye bağırırdı. Anlamını tahmin etmişsindir. Dedemi hep bir şeylere canı sıkkın haliyle hatırlıyorum. O zamanlar afacan bir ufaklıktım. Annem ve babam deli gibi çalışır o kocaman evde yalnızlığımı dedemle oyun oynayarak giderirdim. Hep bir şeyler anlatırdı. Dinlemez haylazlık yaramazlık ederdim. Onu kızdıracak yaramazlık yaptığımda da kızar “Kara Kopela” diye bağırır,  azarlardı.

- Yine de dedeniz size çok anı bırakmış.

- Ben onun en sevdiği torunu, kara kopelasıydım. Annem ve babama kızdığım beni sevmediklerini düşündüğüm anlarda saçımı okşar “Kızma onlara. İnsanın sevdikleri için katlanmak zorunda oldukları zamanla yüreğini de köreltiyor. Kızma onlara” derdi. O yaşımda anlamazdım. Birçoğunu unuttuğum güzel sözleri vardı. Kahvesini içip gevezelik ederken “ne yapıyorsunuz?” diye soranlara hep “mia tripa sto nero” diye cevap verirdi.

- Anlamı var mı?

- O zaman bilmiyordum. Üzerinde durmamıştım. Zamanının tükenmekte olduğunu anlayınca bir gün kalem kâğıt alıp yanına gelmemi söylediklerini yazmamı istemişti. Okuması yazması yoktu ama ondan çok şey öğrendim. Kâğıda  “İnsanlara ve kendine kızma. Ömür dediğin mia tripa sto nero” yazdırdı. Tükenmez kalem ile başparmağını boyayıp kâğıda basarak parmağının izini çıkardı. “Bu senin için, sende kalsın” dedi. Kısa süre sonra da dedemi kaybettik. Getirip köy mezarlığına gizledik.

- Ne anlama geliyor?

- Mia tripa sto nero: Rumcada suya bir delik açmak anlamına geliyormuş. Ben de dedemin yazdırdığı o cümle sayesinde öğrendim. Çayı kaşıkla karıştırırsan veya elini kovaya daldırıp karıştırırsan suya bir delik açarsın ya, işte öyle. Dedeme göre ömür suya bir delik açmak gibi nafile bir çabaydı.

- Çok anlamlıymış.

- Beni o yetiştirmişti. Bulunduğum her yerde doğruyu söylemeyi doğrudan ayrılmamayı kalbimin sesini dinlemeyi hep ondan öğrenmiştim. Ama öyle bir dünya yoktu. Bu nedenle dedeme kızmış içimden “beni neden böyle yetiştirdin” diye söylenmiştim. Bulunduğum her ortamda doğruları söyleyince hep fesatlık çıkarmakla suçlanıyordum. Herkesin uzak durduğu aksi biri oldum. Sağcısı da solcusu da dincisi de arasına almadı. Böyle biri olduğum için insanlara öfkeliydim. Dahası diğerleri gibi duruma yere uygun davranamadığım için kendime de çok kızıyordum.

- Yani?

- Yani dedemin sözünü ettiği suyun ne olduğunu anlayıp ona hak vermem hayli zamanımı aldı. Dönüp baktığımda ne yaşarsam yaşayayım kendi hayatımın da dedemin sözünü ettiği suya bir delikten ibaret olduğunu kabullendim. Bazen suya kapılıp sürüklendim, çoğunlukla suyu bulandıran oldum. Koca bir ömür çırpınarak geçip gitti. Ne su olabildim ne de kendim. Hep bir yan eksik kaldı. Dedemin vasiyetine uyup kendime kızmayı ve suya bir delik bile olmak istemeyen o insanları da yargılamayı bıraktım.

- Peki, ne yaptınız? İnsanlardan mı kaçtınız?

- Öyle de denilebilir. Kendime sığındım diyeyim. Baktım ki herkes yalnızdı ve kendi ömürlerine tutunuyordu. Bazıları suya şık bir atlayış ile girip dikkat çekiyor ilgi görüyor, çoğu ise baştan teslim olup hiç iz bırakmıyordu. Bazıları da benim gibi suyun üstünde kalmak için inat ediyor tutunmaya çabalıyordu. Oysa, suya bir delik gerçeği hiç değişmiyordu. Baktığında geride bir şey kalmasa da suya açtığımız delik kadar görünüp kayboluyorduk. Hepsi bu…

Bir süre konuşmadan yürüdük. Söyledikleri üzerine düşünüyordum. Az sonra asfalta çıkmış arabam ileride yol kenarında görünmüştü. “Peki ya çoban oyuncağı? Dedeniz, onun için bir şey söylemiş miydi?” diye sordum.

- Söylememişti. Söylediyse de hatırlamıyorum. Ama her şeyin suya bir delikten ibaret olması gerçeği sanırım ona da pek adil görünmüyordu. Dedem o çoban oyuncaklarına çok önem verir her yerde o iri beyaz taşlardan arardı. Belki de çoban oyuncağı ile suya olmasa da göğe doğru tersine delik, bir iz bırakmak istiyordu. Dedim ya pek bir şey anlatmamıştı. Hayatta bunca anlamsızlık varken taşları üst üste dizmenin bir anlamı olması gerekiyor mu? Emin değilim. Yine de o beyaz taşları arayıp yerleştirmeyi bırakmadım.

- Neydi sizi bunu yapmaya iten?

- Suya açılan nafile bir delikten ibaret ömürden geriye, yukarı doğru taş yığını bırakmayı bir şeylere direnme çabası olarak düşünmekti, sanırım. Bu bana iyi gelmişti. Kimin yaptığı veya kimi anlattığı bilinmese de en üst sıradaki beyaz taşları tamamlanmış, dolu dolu yaşanmış olgun bir hayatı hatırlatan gökyüzüne açılmış bir taş yığını bırakma düşüncesi hiç fena fikir değildi. Köyde boş duracağıma araziye çıkıp çoban oyuncakları arıyor, onun bunun hayatına bir beyaz taş katmak için kırlarda dolanıyorum.

- Kendiniz için de bir kule yapmayı istemediniz mi?

- Az önce dedim ya; hayat tam olamıyor hep bir şeyler eksik kalıyor. Kule de eksik kalsın. Eksik olanın ne olduğunu bileyim. Bu da bir şeydir.

- Ne diyeyim? Az önce yüreğim kalksa da iyi ki köpekler saldırmış ve iyi ki o beyaz taşı elime almışım da sizi tanımışım.

- Gevezelik ettim. Eskileri anlatıp kafanı şişirdim ama bunca lafı eline aldığın o taşa borçluyuz. Belki de insanların aradığı böyle eksik bir taş. Üstelik çoğumuz aradığımızın ne olduğunun farkında bile değil. Öylece yaşayıp gidiyoruz, bu da hayat oluyor. Dedem haklıydı, ömür dediğin mia tripa sto nero…

Bu sözlerden sonra adımlarını hızlandırdı. Arabama ulaştığımda köye bırakabileceğimi söyledim. İstemedi. Elini sıktım. Dedesine ve ölmüşlerine rahmet diledim.

“Selametle” diyerek uğurladı.”

Karaburun’a doğru yol alırken arkadaşım bunları anlatıp hep o çobandan söz etti.

img_4561

Sarpıncık kırsalına varıp sözünü ettiği çoban oyuncaklarından birini görünce arabayı yol kenarına bıraktık. Yamaca tırmandık. Üst üste düzenli dizilmiş sarı taşlar ve en üst sırası beyaz taşlarla bezeli çoban oyuncağına sırtımızı dayadık. Oturup denize ve Sakız adasına bakındık. Sert esen rüzgâr yüzünden çok fazla duramayacağımıza çabuk ikna olduk.

Yakınlarda beyaz taş olmamasına ikimiz de söylendik.

Daha sonra Karaburun iskelede mütevazı bir mekânda geçmişin anıları eşliğinde yemek yedik. Akşamın ilerleyen saatlerinde İzmir’e dönüş yoluna koyulduk.

Yorucu bir gün olmuştu. Dönüş yolunda arkadaşımın anlattığı çobanı düşündüm. O da bizler gibi muhacir çocuğuydu. Onun ailesi de çocuklarını korumak uğruna fedakârlık yaparak ömür tüketmişti.

Hayatın bazılarına hiç de adil davranmadığını düşündüm. İnsanlar düğün yerinde bile “olan ne idi, neden olmadı?” diye türkü okurken boşuna gözyaşı dökmüyordu.

Yıllar sonra gerçekleşen arkadaş buluşmasına tesadüfen eşlik eden türkü sayesinde o fedakâr insanların anıları gün yüzüne çıkmış ve onları hiç tanımayan birinin zihninde ileride anlatılacak bir başka anıya bulanmıştı.

Belki, geçip giden o fedakâr insanların anılarını da yüklenip suya hep birlikte bir delik daha açıyorduk.

Ömür dediğimiz öyle ya da böyle suya bir delikten ibaretti.

Sanırım, dede haklıydı…

Mehmet Uhri

Not: Anlatıda geçen “Neden olmadı?” türküsüne  NEDEN OLMADI linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

MESAFELER

Pazartesi, Ekim 25th, 2021

1be44507-1fd1-4748-9161-371c9f33f07b

Pandemi notları: Ekim 2021

Farkında mısınız?

Pandemi süreci ile sistemin tüm ayak diremelerine rağmen insanlık ergen yalnızlığını ve bencilliğini bırakıp olgunlaşma yolunda ilerliyor.

Pandemi ile birlikte başlangıçta gelecek kaygısı, ölüm veya yakınlarını kaybetme korkusu şeklinde formüle edilebilecek huzursuzluk içinde yaşamaya zamanla alışmış olsak da virüs başka türlü bir dinamiği harekete geçirmiş görünüyor.

Değişim, kaybettiğimiz mesafeleri yeniden keşfetmemizle başladı.

Korkular kaygılar yaşanırken virüsün varlığı birbirimizle, toplumla ve hatta kendimizle olan mesafeleri de görünür hale getirdi. Birbirimizle gereğinden fazla yakınlaşmış hayatlarımız birbirine bulanmış ve neredeyse ayırt edilemez hale dönüşmüşken değişim, mesafelerin yeniden belirginleşmesi ile başladı.

Pandemiden önce öylesine hızlı ve yoğun iletişim bombardımanı altında yaşıyorduk ki; mesafelerimizi yitirmiştik.

Aranan mesafeye ulaşılamıyordu.

Hayatlarımız hep başkalarının hayatlarına bulanmış haldeydi. Başkalarını süzmek, onların hayatlarına fütursuzca girmek, yorum yapıp karışmak yüzünden kendimize bakmıyor veya aynaya bakıp başkalarının gördüğü kendimizle uğraşıp vakit geçiriyorduk.

Mesafelerin olmadığı bir ortamda anormali normal eylemiş kendimizi kandırıyorduk.

Hâlbuki insanlık tarihi bize böyle anlatmıyordu.

Daha söz yokken bile mesafeler vardı. İnsanlar vücut diliyle ve birbirinin gözünün içine bakarak anlaşırdı. Bunun için birbirini görebilecek kadar yakın anlayabilecek kadar da uzak uzak olmak gerekiyordu. Mesafe önemliydi.

İnsan dil yeteneği kazanıp ses, söz, dil belirdiğinde de göz göze bakışıp konuşmayı sürdürmüştü.

İnsanlar birbirinden uzak olsa da gözün görmediğini söz yakınlaştırıyor, gidenden geriye anı, hatıra veya şairin dediği gibi “hoş sada” kalıyordu. Mesafeler belirgindi.

5fa00786-1914-4733-b953-0a7f94d36cb7İnsanlık yazıyı keşfedince gözden ırak olmaya da alıştı. Birbirimizden uzaklaşırken yazı ile başka türlü yakınlaştık.

Uzaktakine harfler kadar yakın, o yazı kadar bizdik. İlerledikçe yazı ile başkalarının hayatlarına bakabilir onların düşüncelerinde yolculuk yapabilir hale geldik. Aradaki devasa mesafeler engel oluşturmuyordu.

Zaman değişip iletişim teknolojileri ile birbirimize yakınlaştıkça mesafeler hızla daraldı. Son birkaç yüzyıl içinde mesafelerimizi yitirip birbirimizin hayatlarına bulandık.

Başlangıçtaki göz göze anlaşmanın yerini yan yana durmak birbirini süzmek, başkalarının hayatlarına karışmak aldı.

Dahası iletişim olanaklarını artması ile silikleşen mesafeler yüzünden kendimizle olan mesafeyi de seçemez olduk.

Hâlbuki bizi biz yapan hayat ile aramıza koyduğumuz mesafeydi. Kendimiz ile olan mesafe kadar benliğimizi tanıyor varlığımızın farkında oluyorduk.

İnsanlığın baş döndürücü bir hızla ilerleyen bilgi birikimi arttıkça mesafeler iyice silikleşti.

Söz gelimi fotoğraflar ile yakınlaşırken herkes gibi biri olduğumuzu dahası merak ve ilgi duyduğumuz kişilerin de herkes gibi insanlar olduklarını gördük.

Sosyal medyanın hayatımıza girmesi ile sözün ve yazının bile önemi azaldı. Birbirimizi seyretmek yetiyordu. Hayatlarımız yaşanmış ve filme alınmış sekansların toplamına, koca bir ömür de görsellere, videolar ile seyredilen “bir şeye”  dönüşmüştü.

Sosyal medyada yayınlananların toplamı üzerinden yaşanmışlık kovalar olduk.

Mesafeler yittikçe kendimize olan mesafe de bulanıklaştı. Yaşadığımızın kimin hayatı olduğunu sorgulamayı bırakıp çevremizde gördüğümüz veya bize gösterilen insanların yaşam biçimlerine öykünür olduk.

Üstelik bu durum kolayımıza da geldi.

Ne de olsa böyle yaşamak bencil ve yalnız bir canlı olduğumuzu unutturuyordu. Sürüye tutunan, bütüne entegre gibi bir “şey” idik.

Akarsuyun üstünde bata çıka ilerleyen cevizi andırıyorduk. Suyun üstünde ve görünür kalabilmek için kabuğumuzun kalın olması içimizin de çok dolu olmaması gerekiyordu. Kabuktan ibaret içi boş kimliklerle herkes birbirinin hayatını yaşayıp geçiyordu.

Birbirine bulanmış benzer hayatlarımız sayesinde koskoca bir ekonomik sistem kolaylıkla öngörülebilir ve yönetilebilir haldeydi. Kimse değişmesini istemiyordu.

Bu haliyle mutlu olduğumuza da inandırdık kendimizi. Bir an için kendimize “iyi de mutlu olan kim?” diye sormaya bile cesaret edemiyorduk. Sadece mutlu görünmekti amacımız. Herkes öyle yapıyordu. Herkes gibi ve herkes kadar mutlu olmaktan başka amacımız yoktu.

Sonra bir şey oldu.

Pandemi geldi.

Salgın ile birlikte bir anda mesafeler beliriverdi. Önce yüzümüzü mimiklerimizi maskenin ardına sakladık. Sonra kendimizi eve kapattık. En yakınlarımız bile uzak durulması gereken korku nesnelerine dönüştü.

Görünmez olan mesafeler görünür hale gelmiş dünyaya gelişteki yalnızlığımızı hisseder olmuştuk. Yoğun bir korku iklimi ve yalnızlık duygusu içinde birbirine bulanmış hayatları bırakıp kendimizle yüzleştik.

Bencilliğimiz ve yalnızlığımız ile yüzleşirken kendimize bile itiraf edemediklerimiz tokat gibi yüzümüze çarptı. Ona buna rol yapmayı bırakınca aslında pek de mutlu olmadığımızı fark ettik.

Mesafelerin görünmez olduğu pandemi öncesi dünyada mutlu görünenlerin rol yaptığının az çok farkındaydık. Buna rağmen başkalarının gözündeki kendimiz ile uğraşarak koca bir ömür tüketmeyi marifet sayanımız da çoktu.

O zamanlar kendimize olan mesafeyi de yitirdiğimiz için aynadaki görüntü bile rahatsız edici gelebiliyordu.

Kalabalıklar içinde garip bir yalnızlık yaşıyor itiraf etmeye çekiniyorduk.

Pandemi ile dışarıdaki yalnızlığımıza içerideki yalnızlığımız da eklendi.

İnsanlık göz göze iletişim kurmayı unutmuş aynadakinin gözüne bile bakmaya cesaret edemez haldeyken pandemi herkese gözüne ışık tutulmuş tavşan şaşkınlığını yaşattı.

İlk panik ile kendimizi unutturacak bir şeyler aradık. Kitap dergi, film ne varsa tükettik.

Ancak işe yaramadı.

Tüketerek olmayacağını gördükçe kendimiz ile olan mesafeyi kabullenip içeriye, kendimize bakmaya çalıştık. Pandemi yüzünden görünür hale gelen mesafeler hayatımıza girdikçe kendimizle yakınlaşıyorduk.

Bu kez en baştaki gibi kendimizle dürüstçe göz göze gelmeyi denedik. Kendimizle olan mesafe başkalarının gözündeki “ben” yerine önce aynadaki “ben”  sonra da bedendeki ve daha da ötesi düşlerdeki “ben” e dönüştü.

Kendimize samimi sorular sormaya başladık. Yanıt vermekte zorlandığımız samimi sorular ile kafamız daha da karıştı.

Huysuzluğumuz arttı.

Hangi yaşta olursa olsun yaşamadıklarına hayıflanan hayata öfkeli huysuz ihtiyarlara benzemeye başladık. Sırtı kabarık kediler gibi her an hır çıkarmaya hazır birilerine dönüştükçe mesafelerimizi bir kez daha gözden geçirmek zorunda kaldık.

Zaman bir yerde takılı kalmış gibi gelmeye başladı.

Pandemi gerçeği ile yaşamak zorunda olduğumuzu kabullenirken mesafelerin de hayatımızdaki yerini fark etmeye, alışmaya ve onlarla yaşamaya yöneldik.

Hiç kolay değildi. En baştan başlamak zorundaydık.

997a580f-4aa4-4bb5-99f2-2ea414ddc5c6

Bazılarımız zor da olsa göz göze bakabileceği kendi gibi dertli birilerine tutundu. Yalnızlığı ve bencilliği dürüstçe paylaşmak iyi bir başlangıçtı.

Kendimizle dürüstçe yeniden tanıştık. Geride bıraktığımız hayata baktığımızda; anlatısal öyküsel kimliğimizin ne kadarının gerçekten kendimize ait olduğunu ve elimizde kalanın ne kadar az olduğunu fark edip ürktük.

Pandemi şartları başka türlüsüne izin vermiyordu. Öyle veya böyle hiç hoşlanmasak da kendimizle yaşamaya alışmaya başladık.

Bir ergen yalnızlığı ve bencilliği içinde kabuğumuza çekilmiştik. İçine doğduğumuz kültürün bize dayattığı semboller, kavgalar ve davalar bile anlamını yitirmişti. Salgın hastalık yüzünden ordular sefere çıkamıyor savaşlar bile yapılamıyordu.

Böylesi bir dünyada cevizin kabuğunu bırakıp içinde olana bakmaya cesaret ettik. Hayat içimize doğru akmaya başladıkça içimiz aydınlandı.

Ergenliği geride bırakmaya hazırdık.

Hayatın başka türlü bir gerçeği olabileceğini gördük. Kabuğumuzla ve içindeki detaylarla yüzleştik. Kabuğumuzun içinden bakınca başkaları ile olan mesafelerimiz daha da belirginleşti. Kendimize yakınlaştık. Olanca halimizle kendimizi kabullenmeye ve sevmeye başladık.

Mutlu olmayı beceremesek de garip bir huzur kapladı içimizi. Daha az tüketirken kendimizle ve doğayla daha barışık yaşayabileceğimizi fark ettik.

İşte bu farkındalık sistem için tehlike mesajıydı.

Eski hale dönmek yaşananları unutturmak için yeni bir iletişim bombardımanı başladı. Ancak bir kere macun tüpten çıkmıştı. İçimizdeki ceviz, kabuğunu bırakma pahasına ayak diriyordu.

Üstelik bu direngen halimizi daha da çok sevdik.

Yine bir aradaydık. Ancak bu kez mesafelerimizi koruyor, birbirimizi değiştirip dönüştürmek, eleştirmek, savaşmak yerine anlamaya çalışıyorduk.

İnsanlık ergen yalnızlığından sıyrılıp içinde yaşadığı doğaya tutunan yeni bir yolculuğa hazırlanıyordu.

Sistemin tüm ayak diremelerine karşın pandemi sayesinde ergenliğini aşıp olgunlaşmaya yönelecek yeni insanlığa doğru yol alıyor ve her yolculuk gibi umut dolu bir huzursuzluk yaşıyoruz.

Değişim, kaybettiğimiz mesafeleri yeniden keşfetmemizle başladı.

Mehmet Uhri

Karıncadan Tespih Böceğine

Cuma, Mayıs 28th, 2021

k3

Pandemi notları: Mayıs 2021

Bir yılı aşkın süredir Covid-19 pandemisinin doğurduğu özel bir yaşam biçiminde yaşıyor ve giderek bu duruma alışıyoruz.

Gerçekte ise karınca yuvasını andıran kentlerimizde önceden tanımlanmış ve kurgulanmış yaşam biçimimiz içinde durumu pek de sorgulamadan yaşamaya alışmışken bir sabah kendimizi tespih böceğine dönüşmüş halde bulduk.

Üstelik herkes Gregor Samsa olunca kimse anormalliği fark edemeyip tehlike altındaki her canlı gibi yeni duruma elinden geldiğince uyum göstermeye çalışıyor.

Geldiğimiz noktada alıştığımız sosyal yaşamı unuttuk. Tespih böcekleri gibi tekil yaşıyor ve en ufak tehlike sezdiğimizde yusyuvarlak tespih tanesi gibi içimize kapanıp yuvarlanıp gidiyoruz.

Sorarlarsa; Hayatta kalmaya çabalıyoruz.

Hatırlayalım; Pandemiden önce karınca kolonisini andıran kentlerde kurum, yasa ve sözleşmeler ile tanımlanmış kimliklerimiz ve yaşam biçimlerimize tutunup “tabi” bireyler –sistemin uslu çocukları- olarak güven içinde iyi kötü kabullendiğimiz bir hayat yaşıyorduk. Üzerinde iyi kötü uzlaştığımız ortak değer ve kavramlarımız vardı.

Gerçi duruma itiraz edip “caz yapanlar” da olmuyor değildi. Ancak çoğunluk tanımlanmış sınırlar içinde kendini “özgür bireyler” olarak görmeyi sürdürüyordu.

Şairin dediği gibi “Her şey birden bire oldu” ve bir sabah farklı bir dünyaya uyandık.

Hayatta kalabilmek için karıncalar gibi yaşadığımız hayatlarımızı terk edip tespih böceğine dönüşüverdik.

k1İşbölümü, görev, yetki, dayanışma ve sorumlulukların katı kurallar ile tanımlandığı karınca kolonisini andıran kentlerde bir anda herkes birbirinde uzaklaşmaya ve içine kapanmaya başladı. Hastalığın bulaşıcılığının azaltılması için alınan idari önlemlerin de etkisi ile iyice yalnızlaşıp bir tespih böceği gibi içimize kapanıp yuvarlanmaya başladık.

Karıncalar gibi bir arada yaşamaya eğilimli dayanışmacı olmayı bırakıp kendi sert kabuğu içinde tekil ve içe dönük yaşamaya alışkın tespih böceğine dönüşüverdik. Bu şekilde hayatta kalabileceğimize inandık.

Yönetimlerin baskısı ve yönlendirmeleri ile de neredeyse herkes karıncadan tespih böceğine dönüşümü kabullenince anormalliği “yeni normal” olarak görüp sorgulamadan uyum göstermeye çabalar olduk.

Özene bezene dayayıp döşediğimiz uğruna ömür boyu çalışıp taksit ödemeyi göze aldığımız evlerin bir tür hapishaneye veya içine hapsolduğumuz kabuğa dönüştüğünü sessizce kabullendik.

Kendimizi ötekiler ile kıyaslayabileceğimiz sosyal ortamlar yasaklı hale gelince eskiden ayna karşısında zaman tükettiğimiz kılık kıyafetin de önemi kalmadı, nasıl göründüğümüzün de…

Markete gitmenin bile risk algısına dönüştüğü bir iklimde korkularımızla baş başa kaldık. Korktukça içimize kapandık.

k2Bugün çoğumuz tespih böceği gibi yuvarlanıp dışarıdaki fırtınanın geçmesini bekliyoruz. Gerçi her şeye karşın çalışmak, işe gitmek zorunda olanlarımız karınca gibi görünmeyi sürdürseler de içlerinde aynı tespih böceği ürkekliğini barındırıyorlar.

Pandemi hepimizi başka bir şey olmaya zorluyor.

Biyolojik yanıyla yeryüzüne tutunmaya çalışan insanoğlunun, kültürel yanıyla da tarih boyunca hikâye anlatan, söylem oluşturan yaşadıklarını paylaşarak sosyalleşen bir canlı olduğu gerçeği yavaş yavaş gözden kayboluyor.

Hâlbuki ne yaşıyor olursak olalım içimizdeki “kültürel insan” tüm sosyal baskı ve yönlendirmelere karşın biriktirdiği anıları eskileri ile harmanlayıp birbirine anlatan bu şekilde zamanı harmanlayarak kendi varlığını yeniden üreten bir canlı olma özelliğini koruyor olmalıydı.

Bizleri tespih böceğine dönüştürüp içimize kapanmaya zorlayan birbirimizden uzaklaştıranlar kültürel yanımızın körelmekte olduğunu, anlatacak hikâyesi olmayan birbirinin aynı günlere mahkûm etmiş olduklarının elbette farkındalar.

Tuttuğu takımın maçına gidemez, şampiyonluğunu birlikte kutlayamaz, evlilik, düğün ve hatta cenaze törenlerine bile yeterince katılamaz hale gelince kimsenin kimseye anlatacak öyküsü anısı kalmıyor. Okula gidemeyen çocuklar için de aynı durum geçerli.

Sosyal medya üzerinden yapılan anlatılar da sabun köpüğü gibi kısa sürede yitip anıya dönüşmedikçe zamanın içinde kaybolmuşluk hissi giderek yaygınlaşıyor.

Dahası, üzerinde uzlaştığımız kavramlar ve değerler de bu başkalaşımdan nasibini aldı. Neyin iyi neyin kötü olduğu bile tartışılır oldu. Ortalık yangın yerine dönmüşken kendimizi kurtarmayı yeterli görüyor kabuğumuzu açıp birilerine el uzatmaya bile cesaret edemiyoruz. Hastalığa yakalanma korkusu düğün, cenaze veya hasta ziyaretlerini korku unsuruna dönüştürürken eskinin toplumsal dayanışması, duyarlıkları birbirimize karşı körlüğe dönüştü.

Karıncadan tespih böceğine dönüşmek böyle bir şey dostlar.

Pandemi başlayalı neredeyse 1,5 yıl oluyor ve henüz kafamızı kaldırıp dışarıda olan bitene bakmaya cesaret edemiyoruz. Kabuğumuza çekilebildiğimiz kadarıyla etrafı kolaçan ediyor ve hayatta kalmaya, hastalanmamaya çabalıyoruz.

Dünya yine aynı dünya ancak bizler eskisi gibi değiliz.

Üstelik bu geldiğimiz noktadan geri dönüş de hiç kolay değil.

Kongreler, fuarlar, organizasyonların ve hatta her türlü alışverişin internet üzerinden yapılmasına bu kadar kolay alışabildiğimize göre bir araya gelmek için onca zahmete katlanmak yerine böyle devam etmesi kaçınılmaz görünüyor.

Sonuçta Proust’un “mekânda kapladıkları kısıtlı yere karşılık, hikâyeleri ile zaman içinde çok büyük, ölçüsüzce uzatılmış yer kaplayan varlıklar” olarak tanımladığı insan olmayı terk edip hep aynı güne uyanan ve anlatacak yeni hikâyesi olmayan canlılara dönüşüyoruz.

Böyle mi olmalıydı?

Zamanında karınca olmaya bile direnip itiraz edenlerimiz varken tespih böceği gibi içe dönük, bencil bir canlıya dönüşüyor olmayı nasıl bu kadar kolay içselleştirdiğimizi sorusunu sormakla işe başlayabiliriz.

Yani aynaya bakmalıyız.

Pandemi öncesindeki alışkınlığın verdiği konforla sorgulamadan kabullendiğimiz hayata farklı bir gözle bakıp ortak itiraz noktaları geliştirebilir, gelecekte birbirimize anlatacak hikâyeler barındıran daha dayanışmacı ve eşitlikçi bir insanlık hayaline tutunabiliriz.

Yoksa hayatta kalma uğruna karıncadan tespih böceğine, oradan da belki tahtakurusuna doğru yolculuğumuzu sessizce kabullenmiş olacağız.

Dahası, hikâyelerini yitirmiş canlılar olarak yeryüzüne tutunmayı yeterli görüp çocuklarımıza da bunu öğreteceğiz.

Birbirimize anlatacağımız hikâyeler tükenmeden bir şeyler yapmalıyız.

Mehmet Uhri

UTANCIN SIRADANLIĞI

Cuma, Ekim 23rd, 2020

20150820_111937

Pandemi notları: Ekim 2020

Her şey gözümüzün önünde gerçekleşiyor.

Açıkça dillendirilmese de Covid 19 pandemisini kontrol altına alma çabaları yerini ekonomileri ayakta tutma önceliğine bıraktı.

Sessizce yenilgiye alışıyor hastalığa teslim oluyoruz. Öyle ateşkes filan değil, kayıtsız şartsız teslimiyet yaşanıyor.

Üstelik neredeyse tüm ülkelerde benzer uygulamaya sessizce geçildiği için anormalliği algılamakta zorlanıyoruz.

İnsanlık, yaşlılar üzerinde öldürücü etkisi genç nüfusa göre 6-10 kat fazla olan bir hastalığa ekonomileri ayakta tutma uğruna teslim oluyor.

Hastalık hızla yayılıyor.

Hastalığın yayılmasıyla toplumsal bağışıklık artarken aylar önce özene bezene koruduğumuz yaşlı nüfus için önlem alınmaması  ileri yaş ölümlerinin artacağı gerçeğini işaret ediyor.

Bir diğer deyişle ekonomiyi kurtarma uğruna yaşlı nüfusa pasif ötanazi uygulanıyor.

Bir tür soykırım utancına sürükleniyoruz.

Hep birlikte aynı utancın içinde debelenince utanma da sıradanlaşıyor.

Hastalığı kontrol altına almak için uygulanan izolasyon ve karantina önlemlerinin dünya ekonomisine büyük zarar verdiği vurgulanarak aleyhinde sessiz bir propaganda yürütülüyor.

Üstelik karar alıcılar, bir taşla iki kuş vuracaklarını düşünüyorlar.

Ekonomiye katkısı görece daha az olan yaşlı nüfusun hastalanıp ölmesi ile sosyal güvenlik kurumları üzerindeki yükün de azalacağı gibi dile getirilmeyen riyakârca ekonomik bir beklenti içindeler.

Aklımızı emanet ettiğimiz devlet ricali yaşlı nüfusa pasif ötanazi uygulanması konusundaki tavrını “şartlar böyle gerektiriyor, tüm dünya aynısını yapıyor” diyerek yutturabilir.

İyi de, gelecek kuşaklar böylesi bir soykırım ile nasıl yüzleşecek, nasıl hesaplaşacak?

Utancın sıradanlaştığı günlerden geçince vicdanlar da köreliyor.

İnsanlık körelmiş vicdanlarla geçmişte pek çok örneği olan ve toplumsal bilinçdışında yer edecek acılı bir süreçten geçiyor.

Toplum için zararlı oldukları ileri sürülüp toplama kamplarında imha edilmelerine karar verildi diye “içlerinden birileri” topyekûn imha edilirken seslerini çıkarmayıp zımnen onay verenler de aynı utancın sıradanlığı içindeydi.

Pasif duruşlarıyla gelecek kuşakları da toplumsal bir utanca mahkûm ettikleri akıllarına bile gelmiyordu.

Sokak köpeklerini toplayıp aç susuz terk ettikleri adada çığlıklar içinde ölmelerini izleyen İstanbulluların aradan yüz yıl geçse de taşıdıkları utanç toplumsal bilinçte resmi adı Sivri ada olan adanın Hayırsız ada olarak anılmasına yol açmıştı.

Görünen o ki; utanç sıradanlaştıkça etkisini yitiriyor.

Hâlbuki pandemi öncesinde utanç çağında yaşıyorduk. Utanma duyusu davranışlara yön veriyor tüketim davranışlarını belirliyordu. Kazancı ne olursa olsun cep telefonu eski diye utanç duyan kendini ezik hisseden insanları hepimiz görüyorduk. Benzer örnekleri dış görünüşü, kılığı kıyafeti, evi veya arabası yüzünden utanç duyan insanlar için de verebiliriz.

Konu toplumsal konularda alınan kararları sorgulamaya geldiğinde başkalarının aklına kendi aklımızdan daha çok güveniyoruz. Birlikte hareket edince yanlışın yanlış olmaktan, suçun suç olmaktan çıkabildiğine kolay ikna oluyoruz. O nedenle utanılacak duruma düşmekten korktuğumuz kadar suç işlemekten korkmuyor, suçu hep birlikte rasyonalize edebileceğimize inanıyoruz.

“Herkes geçiyor kırmızı ışıkta ne olmuş yani?”

İnsanlığın virüse teslim olmasına ses çıkarmıyor, yaşlı nüfusa yönelik soykırım utancına suskun kalıyoruz.

Mutlu olamasa da neşeli görünmeye çabalayanların riyakârca telaşıyla bu ortak suça gözünü kapayıp “ama ben ne yapabilirim ki?” masumluğuna sığınılıyor.

Yaşlı nüfus ise mesajı çoktan aldı.

Eski yaşanmışlıklar ile yüklü ruhlarını esen rüzgâra teslim edip sessizce gitmeye hazırlar. Fırtına dinip sular durulduğunda gelecek kuşaklara kalacak soykırım utancının da farkındalar.

İnanın, onlar yaşanacaklar için hepimizden daha çok kaygılanıyor ve utanç duyuyorlar.

İnsanlık geçmişteki pek çok benzeri gibi yine bir akıl tutulması yaşıyor.

Rasyonel olduğuna ikna olunan akıl dışı çözümlere yönelip suçluluk duygusundan kurtulmaya çabalıyor.

Gerçekte ise o yere göğe koyamadığımız insanlığımız utancın sıradanlaştığı bir bataklıkta debeleniyor.

Mehmet UHRİ

* Hannah Arendt. Kötülüğün Sıradanlığı

Sahi, ne değişti?

Cuma, Temmuz 3rd, 2020

Pandemi notları: Temmuz 2020

epyd6751

Temel doktor olmuş, ishal şikâyeti ile gelen bir amcaya ilaç yazacakmış ama ilacın adını bir türlü hatırlayamamış. Şimdilik bir xanax yazayım da yarın hatırlarım diye düşünmüş.

Ertesi gün hastayı görünce “nasılsın amca” diye sormuş?

Amca da; “pisliğe battım ama kafama da takmıyorum” demiş.

En son söyleneceği baştan söyleyelim.

Pandemi gerçeğinde bir değişiklik olmadı.

Sadece fıkradaki gibi gerçeği algılayışımız değişti.

Salt yalın haliyle olduğu gibi karşımızda-içimizde duran gerçeği başka türlü algılamamız isteniyor.

Bizler de emre itaat ediyoruz.

Algının değiştiğinin, değiştirildiğinin farkında olmamız yeterli görülüyor.

Ötesinin sorgulanması ise hiç istenmiyor.

Hepsi bu.

Tüm bunlar ne anlama geliyor?

Felsefeci ve siyaset bilimci Michel Faucault (1926-84) yönetim biçimlerini üç gruba ayırır.

Birinci grup koyduğu yasa ve yasaklar ile kendini var eden toprak mülkiyetini esas alan hükümranlık tipi yönetimlerden oluşur. Negatif taleplerle kendini var etme gereği duyan bu tür yönetimler yasaklar ve cezalandırma üzerine kuruludur.

Tarım devriminden beri uzun yıllar uygulanan hükümranlık tipi yönetimler sanayi devrimi ile birlikte ikinci yönetim biçimi olan disipline edici yönetimlere doğru evrim geçirmiştir. Bu yönetimlerde yasakların yerini öğrenilmiş davranış kalıpları ve bu kalıplar üzerinden yeniden tanımlanan ahlak anlayışı almaktadır.

İkinci tip yönetimler genişlemiş sosyal sınırları aşmamak kaydıyla “yapma” demek yerine ne yapılması, nasıl yapılması veya nasıl davranılması gerektiğini öğreten normlar, yaşam alışkanlıkları kazandırmayı amaçlar.

Modern diye tanımlanan bu yaşam biçiminde önce nasıl davranılacağı öğretilir sonra bu tür davranmayanlara yönelik suçlayıcı, ötekileştirici ve ayıplayıcı tavır ile tanımlanan bir ahlak mekanizması işlerlik kazanır. (Eskilerin talim ve terbiye dedikleri tam da böyle bir şey)

18. yüzyılda Avrupa ordularının modernizasyonu ile başlayan eğitimli ve nitelikli ordu modeli toplumu da etkiler. Okullar, hastaneler gibi kamusal mekânlar farkında olmadan askeri bir disiplinin yeniden uygulanıp öğretildiği yönetsel birimlere dönüşür.

Disipline edici “modern” yönetim yasak koymak yerine davranışları dizayn etme üzerinden toplumu yönetmeyi amaçlayan pozitif bir talep ile kendini belli eder. Bu yönetim modeli toprağa bağlı olmaktan çok o toprak üzerinde kurulmuş bir devlet çatısı altında yaşayan sayılabilir tüm ekonomik unsurları yönetmeyi amaçlar. Bu sayılabilir unsurlara emek gücü ile insan da dahildir.

19. yüzyılda liberalizm adıyla başlayıp 20. Yüzyılın sonlarına doğru “neoliberalizm” adı ile güçlü biçimde ortaya çıkan yönetim modelinde ise emek, sermaye ve üretilen emtianın serbestçe dolaşabileceği sınırların olmadığı bir dünya arayışına yönelik üçüncü bir yönetim biçimi devreye girmektedir. (Faucault “ekonomi-politik yönetimsellik” olarak adlandırmaktadır ).

Neoliberalizmin ortaya koyduğu iktidar diğerlerinden farklı olarak algılar ve normlar üzerinden varlığını hissettirerek görünmezlik kazanır.

Sınırların olmadığı özgürlüklerle dolu bir dünya algısı üzerinden tanımlanan iktidar, edinilmesi neredeyse zorunlu yaşam kalıpları üzerinden kendini inşa etmektedir.

Meslek edinilip, iş sahibi olarak edinilmiş kimlikler ile ayakta durulabilen, paranın yönettiğine inanılması istenen bu yönetim biçiminde özgürlükler “paran kadar özgürsün” mottosu içine sığdırılarak topluma sunulur. Kutsallaştırılmış mülkiyet üzerinden topluma bir tür harcama?mülk edinme davranışı aşılanır.

Neoliberal yönetim biçiminde bir hükümran veya devlet gibi otoriter yapı görünmez. “Piyasanın gizli eli” şeklinde adlandırılan bu yönetim biçiminde insan da dâhil sayılabilir her şey yönetimin kontrolündedir. İnsanın özne olmaktan çıkıp tüketim paradigmasının nesnesine dönüştüğü bu yönetim biçiminde bireylere tüketim alışkanlıkları kazandırmak ve onları bu davranış kalıpları içinde kalmak şartıyla özgür olduklarını hissettirmek esastır.

İşte tüm bu algı dünyası bir virüs ile yıkılıverdi.

Kendini gizlemeyi başararak tüm dünyayı algılar ve normlar üzerinden sessizce yöneten neoliberalizm bir virüs yüzünden yönetsel erkini yitirip olanca çıplaklığı ile görünür hale gelince tüm dünya kaotik bir sürece sürüklendi.

İnsanın acizliği ve yönetimlerin yetersizliği gün yüzüne çıktı.

Pandeminin doğurduğu “can derdi” yüzünden dünya ile olan bağlantısını azaltıp hayatını temel gereksinimlere indirgeyen insanlar öğretilen tüketim paradigmasının balondan ibaret olduğu gerçeği ile yüz yüze geldi.

Şehrin mutena semtlerindeki milyonlarca dolarlık apartman dairelerinin bildiğimiz hapishaneye dönüştüğüne, harcayacak yer olmayınca paranın anlamsızlaştığına, sınırlar kapatıldığı için kaçacak yer olmadığına virüsün kimlik, statü, zengin fakir göz etmeden herkesi eşitlediğine hayretler içinde şahit oldular.

Borsalar göçtü, dünya ticareti durdu, tedarik zincirleri işlevini göremez hale geldi.

Neoliberalizmin merkezi büyük devletlerin dizlerinin üzerine çöküp yardım dilenmek zorunda kaldığını da gördük.

Virüsün doğurduğu yönetimsel krizden çıkış için bilinen eski yönetim biçimlerini devreye almaktan başka çare kalmamıştı.

Önce yasaklayıcı ilksel baskıcı yönetim biçimi devreye girdi. Sınırlar kapatıldığı gibi toplum tümüyle ev hapsine alındı.

Kontrolü yasa ve yasaklar ile ele alan totaliter yönetime razı olundu.

Ancak istenen ve beklenen böyle bir yönetim olamazdı. Sistemin yürümesi için ekonomik modeli ayakta tutan yaşam biçimini dayatacak yönetime gereksinim vardı.

Hızla ikinci tip yönetim biçimi uygulamaya konuldu. Yasakların yerini disipline edilmiş yeni davranış kalıpları aldı. (Maske, mesafe, hijyen vs.)

Neoliberal ekonomik modeli ayakta tutmak için bunlar da yeterli değildi.

Sınırlar açılmalı emek, sermaye ve emtia özgürce dolaşabilmeliydi.

Bunların olabilmesi için ise insanların eski tüketim alışkanlıklarına dönüp virüs gerçeğinden uzaklaşması gerekiyordu. “Gerçek değişmiyorsa algıyı değiştir” sloganıyla yeni bir aşamaya geçildi.

Peki ya gerçek?

Hepimiz görüyoruz. Gerçek değişmedi.

Gerçeği algılayış biçimimizi değiştirip yeni normalleşme adı altında insanların eski yaşam biçimlerine dönmesine çalışılıyor. Bunun için pandemi istatistikleri* kullanılıyor.

Eh bizler de ikna olmaya eğilimliymişiz ki kimsenin pek sesi çıkmıyor.

Açıkçası insanın acizliği ve yönetimlerin güçsüzlüğü gerçeği ile yüzleşmek kimseyi memnun etmedi.

Gerçeklerden kaçma çabası, eski rüya âlemine dönüp orada kalmak isteği ile desteklenince gerçeği algılayış biçimimizi çabucak değiştiriverdik.

Yönetsel erk eski yönetim biçimleri üzerinden geriye doğru hızlıca bir gidiş dönüş yapıp kontrolü eline almaya çabalıyor.

Peki, bu arada biz ne yapıyoruz?

Fıkradaki gibi pisliğe battık ama kafaya da takmıyoruz.

Hepsi bu.

Mehmet Uhri

* Her ne kadar günümüzde farklı anlamda kullanılıyor olsa da “istatistik” sözcüğü 18. yüzyılda İtalyanca “stato” devlet sözcüğünden türetilmiştir. “Devlet idaresi sanatı” anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla yönetim için gerekli sayılabilir tüm unsurların (insan dahil) kayıt ve kontrolünü amaçlamaktadır.

Dünyadayken Dünyasızlaşma

Cumartesi, Haziran 13th, 2020

dada4

Takke düştü kel göründü…

İçine doğduğumuz anlamlar, değerler ve kavramlar dünyasının “hazır” algıları ile iyi kötü yaşarken 125 nanometrelik bir virüs içinde bulunduğumuz gerçeklik balonunu patlatıverdi.

Patlayan balon ile birlikte anlamlar, değerler kavramlar üzerine inşa ettiğimiz dünya bir anda gerçekliğini yitirdi.

Dünyadayken dünyasızlaştık.

Küreselleşme karşıtlarının yıllardır göstermeye çalıştığı, “başka bir dünya mümkün” sloganıyla sokaklara dökülüp sosyal forumlar düzenlediği dev yalan balonunu patlatmaya bir virüs yetti.

Balığın suyu sorgulamadığı gibi içine doğulduğu için normal kabul edilen anlam, değer ve kavramlar dünyasını sorgulamayı aklından bile geçirmeyenler yaşadıkları dünyanın gerçekler üzerine oturmadığı ile yüzleşmek durumunda kaldı.

Aslında dünyaya geldiğimiz haldeki gibi aciz, eksik, korunmasız bir canlı olduğumuz gerçeği tokat gibi yüzümüze çarptı.

Apartman dairelerinin hapishaneye, en yakınlarının bile korku nesnesine dönüştüğünü, paranın işe yaramadığını, tüketimin anlamsızlaştığını görerek panik içinde “başka” bir dünya arayışına kapıldı.

Bir virüs “Ölüm her şeyi eşit kılar”  diyen Seneca’yı hatırlatırcasına tüm o kimlikler, statüler, ötekiler üzerine kurulmuş değerler ve anlamlar dünyasını yerle bir etmeye yetti.

Virüs salgınından önce içinde bulunulan kurgusal gerçekliğe başkaldıran, marjinalize edilip görmezden gelinen “başka bir dünya” arayışında olan küreselleşme karşıtları haklı çıktı.

İyi de onlar bir şeylerin yanlış gittiğini nasıl sezmişlerdi?

Bu soruların yanıtı için yüz yıl öncesine uzanıp benzer algı kaosunun yaşandığı bir döneme bakmak gerekiyor.

Bir kıvılcım gibi parlayıp sönen Dada düşüncesi ve Dadacılık günümüzde aşikar hale gelen algının yenidünyasının kıvılcımı olabilir mi?

Masal gibi bir yüzyıl başlangıcıydı.

1900 yılından söz ediyorum.

20. yüzyıla girilirken insanlığın bilgi birikiminde devrim niteliğinde buluşlar gerçekleşmekteydi. Radyoaktivitenin keşfi ile “maddenin sakınımı-değişmezliği” yasası yıkılmış, kuantum davranışının keşfi ise madde ile ilgili tüm algıları alt üst etmişti.

Psikanaliz ile içimizdeki dünya ortaya saçılmış, fenomenoloji ile çağdaş felsefe varoluşçuluğa doğru giden bambaşka bir yola girmişti.

Teknolojik keşifleri saymıyorum.

Dediğim gibi, masalsı zamanlardı.

Bir sanat akımı olarak ortaya çıkıp 6 yıl içinde dağılan ancak algının yenidünyası olarak tüm yaşam alanlarına etki eden Dadacılık 20. Yüzyılın başlarında 1. dünya savaşını yaşayan Avrupa topraklarında ortaya çıkmıştı.

İçlerinde Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Jacques Magnifico ve Marcel Janco’nun da yer aldığı bir grup sanatçı tarafından Zürih’te Hugo Bell ve eşi Emmy Hennings tarafından işletilen “Cabaret Voltaire’de” 1916 yılında kurulmuş ve yine aynı yerde 1918 de Dada Bildirisi ile görünür hale gelmişti.

Yerleşik anlam ve düzeni reddeden eserler ile Berlin’de Dada Fuarını gerçekleştiren Dadacılar 1922 dağılmış, bir kısmı Sürrealizm akımına yönelmiştir. En önemli temsilcileri arasında Hugo Ball, Max Ernst, Marcel Duchamp, George Grosz, Jean Arp, Tristan Tzara ve Kurt Schwitters yer almaktadır.

dada11900 yılı ile birlikte Viyana’da “çağın sanatı yapılmalı, sanat özgür olmalı” sloganıyla geleneksel sanat ve estetiği reddeden “secession-ayrılıkçılar” hareketi ile başlayan sanatta yeni arayışlar Dadacılık üzerinden sürrealizme giden başka dünya arayışlarının yolunu açmıştır.

Geleneği ve hazır algıları reddettiği için anti-sanat biçiminde de adlandırılan Dada düşüncesinde sanatçıları buluşturup birlikte hareket ettiren ise zamanın ruhuydu.

Savaşların bitmek bilmediği 20. yüzyılın başında bilim ve felsefe alanında eş zamanlı gerçekleşen devrim niteliğindeki buluşlar sanat ve sanatçıları etkilemiş, Dada düşüncesinin filizlenmesine katkı sunmuştur.

1900 yılında Ernest Rutherford’un radyoaktivite yasaları maddenin izotoplar üzerinden başka maddelere dönüşebileceğini gösterip “maddenin değişmezliği” inanışını ortadan kaldırmıştı. Max Planck tarafından ortaya konulan kuantum düşüncesi ise algı ile ilgili tüm kavramları alt üst etmişti. Ortamda gözlemcinin olup olmamasına göre algı ve tanımların değişkenlik gösteriyor olması mutlak gerçek arayışına yönelik “algıya” olan güveni sarsmıştı.

İnsanın dünya ile olan anlam ilişkisinde “algının” güvenilirliği ortadan kalkmış algı duvarları yıkılmıştı.

Benzer devrim niteliğinde değişiklik ise felsefe alanında da yaşanmakta Edmund Husserl tarafından ortaya atılan ve öğrencisi Martin Heidegger ile geliştirilen fenomenolojik yaklaşım yeni bir düşünce biçimi olarak güncel felsefenin yerini almaktadır.

Bu yaklaşım biçiminde de yine algının yanılabilir oluşu nedeniyle insanın dünya ile kurduğu anlam ilişkisi askıya veya paranteze alınarak tüm ön kabuller reddedilmektedir.

Yetmezmiş gibi Sigmund Freud 1900 de yayınladığı “Düş Yorumu” ve 1901 yılında yayınlanan “Günlük Yaşamın Psikopatolojisi” adlı yapıtları ile psikanalizi gün yüzüne çıkarmakta, dünyaya atılmış eksik ve bakıma muhtaç doğmuş olma algısıyla mücadele etmek zorunda kalan insanın acizliğini, ruhsal ikilemlerini ve savunma mekanizmalarını gözler önüne sermektedir.

Fizikte radyoaktivite ve kuantum düşüncesinin beslediği “algının” güvenilmezliği, felsefe alanında tüm gerçekliğin askıya alındığı fenomenolojik yaklaşım ve ruhsal alanda bastırılmaya çalışılan bilinç dışının insan üzerinde etkileri “algı” konusunun sorgulanması sonucunu doğurmuştur.

Algının yenidünyası: Dadacılık

Tüm bunlar yirminci yüzyılın ilk yıllarında gerçekleşmiş ve düşünsel hayatı derinden etkilemiştir.

Dönem felsefecilerinden Henri Bergson algının yanılabilir olduğundan hareketle sezgiselliği yücelten düşünsel dönüşüm ile Dada hareketinin felsefi alt yapısını oluşturmuştur.

Bergson’un öğrencisi Maurice Merleau Ponty ise “algının fenomenolojisi” adlı yapıtı ile algıyı kategorilere ayırarak insanın bir hazır algılar dünyasına doğduğuna işaret edecektir. İnsanın doğumundan itibaren dünya ile olan iletişiminde ona öğretilen hazır algıları kullanmakta olduğunu ve bu sayede sosyalleşebildiğini vurgulayan Ponty, bu algıları “evcil” algılar olarak tanımlamaktadır.

Evcil algıların doğru olup olmadığı sorgulanmadan kabul edilen ortak algılar olduğuna dikkat çeken Ponty masa, sandalye, anne, baba, dayı ve benzeri ne varsa önceden tanımlanmış tüm evcil algıların sorgulanmadan içselleştirildiğine vurgu yapmaktadır.

Salt gerçeğe ulaşmak için ise doğa ile ilk temas kurduğumuz “yaban” algıya ulaşmak ve oradan özgün algının üretilmesi gerektiği fikrini işaret eden Ponty’nin önerisi de hocası Bergson’un işaret ettiği gibi bir tür sezgisel algıdır.

Ponty, ancak yaban algılarımıza güvenerek özgün gerçeğe sezgisel de olsa ulaşılabileceğinin felsefi yolunu işaret etmektedir.

Bir yanda kuantum düşüncesinin varlık gerçeğini tartışılabilir hale getiriyor olması, diğer yanda evcilleştirilmiş algılardan kurtulup bebekliğin yaban algısına ulaşmadan gerçeğe yaklaşılamayacağı düşüncesinin tartışıldığı kaotik ortamda Dada düşüncesinin bir sanat akımı olarak ortaya çıkışı hiç de şaşırtıcı değildir.

Dada düşüncesinin özünde sanatın ve sanatçıya önceden sunulan tüm evcil algıların reddi Bergson ve Ponty’nin işaret etmeye çalıştığı yabanıl algı üzerinden dünyanın yeniden algılanıp sanat yapıtına dönüştürülme kaygısı yatmaktadır.

Felsefenin içine doğduğumuz dünyaya dair tüm algı ve ön kabulleri askıya alma çabası ile başlayan fenomenoloji üzerinden varoluşçuluğa doğru ilerleyen gerçeğe ulaşma arayışı sanata da etki ederek “hazır-evcil” algının reddi ve “bebek” algı ile yeniden kurgulanan bir dünya arayışı biçiminde Dadacıların düşünsel arka planını oluşturmuştur.

Dada düşüncesi öznenin dünya ile olan ilişkisinde ilksel bir yaklaşım biçimi olarak önceden tanımlanmış tüm evcil algıları reddederek sezgiselliği yüceltmektedir.

Yaban algı veya bebek algıya ulaşma arayışı ile tüm klişeler gibi sanat, sanatçı, eser ve hatta dil gibi kavramların da reddini gerektirdiği için kendi ile birlikte tüm sanatları da reddetmek durumunda kalan Dadacılık anti-sanat olarak görülmüş ve marjinalize edilmeye çalışılmıştır.

dada3

Dadacılar, anlam, kavram ve değerlerle örülü evcil algılar balonunda mutlu mesut yaşayan insanlara dışarıdaki yaban algılar dünyasını göstermeye çalışırken oluşturdukları anarşist iklim yüzünden günümüzün küreselleşme karşıtları gibi sistem tarafından marjinalize edilmiş ve dışlanmıştır.

Evcilleştirilmiş tüm algıları değiştirip dönüştürerek rastlantısallık içinde bir araya getiren Dada düşüncesi, bu haliyle sanatta, edebiyatta, sokakta kısaca yaşamın her anında savaşlarla, yıkımlarla varlığını devam ettiren, hiç değişmeyecekmiş gibi görünen ve bize inandırılmaya çalışılan sisteme ait algı ve düşünceye yıkıcı anarşist bir itiraz getirmektedir.

Dadacılar arasında yer alan ressam Francis Picabia’nın “Sonradan Görme İsa” adlı yapıtında vurguladığı “Babanın ve annenin, çocuklarının ölümü üzerinde söz hakkı yok ama vatan, bizlerin ikinci anası, politikacıların şanlı zaferi için yavrularını gönlünce canlı canlı gömebilir” sözleri 20. Yüzyıl başları için son derece sert ve kışkırtıcı kabul edilse de Dada düşüncesinin bir yansımasıdır.

Beklendiği gibi kısa sürede gözden kaybolan Dadacılıktan geriye heyecan, coşku ve toplumsal bilinçaltına sızan fikirleri kalmıştır.

Dadacılık neden devam edemedi?

Bergson ve devamında Ponty’nin açıkladığı algı kategorileri ile gerçeğe yönelebilmek için yaban algı arayışı Freud’un vurguladığı insanın dünyaya atılmış, cennetten kovulmuş, eksik bir canlı olma gerçeği ile yüzleşmeyi de gerektirmektedir.

Nitekim Freud’da çocukluk yıllarından itibaren akrabalık ilişkileri üzerinden evcilleştirilmiş algılar sunularak gerçeğin üzerinin örtülmesi ile çocuğun eksik ve yetersiz varoluş sıkıntısından kurtulmasının gerçekleştiğine vurgu yapar. Günlük Yaşamın Psikopatoloji ve 1913 de yazdığı Totem ve Tabu kitaplarında Freud, evcilleştirilmiş algılar ile üzeri örtülen bireysel varoluş kaygılarının nevrozların temelini oluşturduğunu, ilerleyen yaşlarda ise inanç sistemleri  üzerinden (Tanrı babanın koruması vb) kitlesel nevroza evrilerek sosyalleşmeyi ve toplumsal bilinç dışını oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

Freud, kabul edilmesi içselleştirilmesi çok zor olan “eksik ve yetersiz” bir canlı olma gerçeği ile yüzleşmemek ve gerçeğin ağırlığı altında ezilmemek için evcil algılara sığınıldığını vurgulayan çalışmalarıyla insanın içine düştüğü açmazı da işaret etmektedir.

Bu açmazın doğurduğu olumsuz iklim Dada düşüncesinin sürrealizme savrulmasını da açıklamaktadır.

dada2

Dada düşüncesi veya yaklaşım biçiminin sürrealizme yönelmesinin özünde yaban algının sunduğu ve Freud’un işaret ettiği çıplak, acımasız gerçeğin altında ezilmeme çabası da yatmaktadır.

Öznel gerçek arayışı için yaban algı üzerinden bir yaklaşım biçimi sunan Dada düşüncesi, karşılaşılan gerçek ile yüzleşmenin ve içselleştirmenin zorluğu yüzünden kendini de reddederek gerçek üstüne kaçmanın yolunu aramak zorunda kalmıştır.

Kendi yabanıl algılarıyla temas kurdukları dünyaya bakıp sanatsal kurgularını üretme çabasında olan Dadacılar sanatın, düşüncenin ve hatta hayatların bile sabun köpüğü gibi var ile yok arasında geçici bir durum olduğu gerçeğini sezgisel olarak yapıtlarına aktarmışlardır.

Dadacılar hayata dair her şeyin bir sabun köpüğü gibi var ile yok arasında olduğunu işaret edip dışarıdaki salt gerçeği görünür kılmak için yapıtları ile köpüğü yırtarak kendilerini yok etme yolunu gönüllü olarak seçmişlerdir.

Virüs ve başka bir dünya

Dadacılık yok olsa da Dada düşüncesi içine doğduğumuz kavram, değer, anlam ve evcil algılar dünyasından ötede “dışarıdaki” salt gerçeği sezgisel olarak işaret ederek günümüzdeki “başka bir dünya” arayışlarının ateşini de geleceğe taşımaktadır.

Günümüzde aynı düşünceden beslenip sorgulanması istenmeyen gerçekleri sorgulayan “başka bir dünya” arayışında olanlar da sistem tarafından marjinalize edilmeye çalışılırken ufacık bir virüs evcil algılardan oluşan gerçeklik balonunu patlatmış, insanlığı olanca acizliği ve korunmasızlığıyla yaban algılar dünyası ile yüzleşmek zorunda bırakmıştır.

Virüs yüzünden evler hapishaneye, en yakınlarımız bile korku nesnesine dönüşürken insanın dünya ile kurduğu anlam ilişkisi neredeyse tümüyle ortadan kalkmıştır.

Patlayan gerçeklik balonu ile anlamlar, değerler kavramlar üzerine inşa edilen iyi kötü sığınıp idare etmeye çalıştığımız “yalan dünya” ifşa olmuştur.

Bu durumu, felsefeci Jacques Lacan dünyada dünyasızlaşmak olarak adlandırıyor.

Zamanında Dadacıların da işaret etmeye çalıştığı ve marjinalize edilip tepki gördüğü, Freud’un açıklamalarından anlaşıldığı üzere pek de katlanılabilir olmayan bu durumdan kurtulmak için yeni bir anlamlar, değerler, kavramlar balonu inşa edip içine girene kadar insanlığın tedirginliği devam edecek gibi görünüyor.

Peki ya sonra?

Sonra “yeni” evcil algılardan özenle inşa edeceğimiz kavramlar, değerler ve anlamlar dünyası balonuna sığınıp “yeni gerçeklik” algısı içinde tüm bu yaşananları unutmaya çabalayacağız.

Hepsi bu…

Mehmet Uhri

Kum adamın gözyaşları

Cuma, Ocak 31st, 2020

795322b1-aa3b-4431-8203-04eaca5df9ec

“Neden ağlıyorsun, kum adam?” Diye sordu küçük prens.

Kum adam irkildi, bir adım geri kaçtı “Sen… Sen beni görebiliyor musun?” diye yanıt verdi.

- Görüyorum elbette. Ağlayan bir kum adamsın. Buralarda sarı kocaman kuyruklu boz renkli bir tilki gördün mü? Hem Burası neresi? Neredeyim?

- Arkadaşını doğru yerde aradığından emin misin? Burası bir çöl ve ben de çölde yaşayan kum adamım.

- Tamam işte. Beni tilki gönderdi. “Çöle git. Sorunun yanıtı kum adamda, ona sor” dedi.

- Ne sorusu? Neyin yanıtını arıyorsun?

- Büyümek istemeyen, hep çocuk olarak kalmak istiyorum diye direten bir kız çocuğu ile karşılaştım. “Kum adam gözlerimi yiyecek, ona gözlerimi kaptırmayacağım” diye ağlıyor korku içinde evinden çıkmıyordu. Sahi, çocukların gözlerini yediğin doğru mu?

Kum adamın gözlerinden tekrar yaş boşandı. Git başımdan dercesine elini sallayıp arkasını döndü. Küçük prens yanına gidip elini sırtına koydu. Yaklaşıp başını omzuna yasladı.

- Kötü biri olsaydın insanların arasında yaşardın. Burada çölde olduğuna ve insanlardan uzak durduğuna göre kötü biri olamazsın.

- Kim olduğumu bildiğine göre daha neyi öğrenmek istiyorsun?

- Tilkiye “Çocuklar ile büyükler neden bu kadar farklı?” diye sormuştum. Kum adamı arayıp bulmamı, ona sormamı söyledi. Ha… Bir şey daha ekledi. Seni bulabilmem için gözlerim eksiksiz olmalıymış. Öyle dedi.

Kum adam koluna yaslanan küçük prensin saçlarını okşarken ellerinden dökülen kumların ışıltısı ortalığa büyülü bir hava verdi. İkisi birden kum adamın elinden dökülen kum tanelerine baktılar. Ağlaması durmuştu.

- Evet, ben kum adamım. Çocuklar gözlerini kapatıp uyusun. Uyuyup çabuk büyüsün diye çocukları korkutmak için hep beni anlatırlar. Geceleri uyumayan çocukların gözlerini yediğimi söylüyorlar. Gözlerini kapatırlarsa onlara zarar vermezmişim. Öyle derler.

- Ama öyle biri değilsin.

- Büyütüp adam edeceğiz diye çocukların gözlerini alıp onları “yüz gözüne” mahkûm eden kendileri ama suçu benim üstüme atıyorlar.

- Nasıl anlamadım? Sonuçta iki tane gözümüz yok mu?

- Onlar yüz gözü veya akıl gözü. Başka gözlerimiz de var. Beni onlar sayesinde buldun.

O sırada tilki belirdi. Küçük prens arkadaşının boynuna sarıldı. “Kum adamı buldun mu? Soruyu sorabildin mi?” diye sordu.

- Görmüyor musun? Kum adamın yanında oturuyorum.

- Göremiyorum. Dedim ya gözlerin tam değilse kum adamı göremezsin. Benim rüya gözüm eksik. Sorunun yanıtı için kum adamı tek başına bulmak zorundaydın.

- Ama niye?

- Kum adama sor anlatsın. Şimdi gidiyorum. Gün batımında gelirim.

Tüm konuşma boyunca sessiz kalan kum adam sözlerine devam etmek için tilkinin uzaklaşmasını bekledi. Küçük prens sabırsızlanıyordu.

- Peki ya çocuklar? Onlar seni görebiliyor mu?

- Çocuklar beni görür. Oyunlarına bile alırlar. Sonra büyükler devreye girer ve kendi çocuklarının gözlerini kapatıp kendilerine benzetirler. Suçu da bana atarlar.

Kum adam küçük prensi karşısına alıp gözlerinin içine baktı ve insanoğlunun yitirdiği gözleri anlatmaya başladı;

- Önce ten gözünü yitiriyor çocuklar. Dokunma yasaklanıyor, uzaklaşıyorlar. Sarılma, dokunma veya yakın durma yerine araya mesafeler koymaya başlıyorlar. Sonra sıra iç gözün kapatılmasına geliyor. Çocukların kendine bakıp kendi ile konuşmasının önüne engeller konuyor. Kendi ile konuşmayı bırakan çocukların başkalarına bakıp onların gözünden kendini tanımak zorunda kalmaları bekleniyor. Üçüncü sırada can gözü geliyor. Can gözlerini kapatarak çocuklarını başkalarının acılarını görmez, anlamaz, tanımaz bir insana dönüştürüyorlar. Acılar habere dönüşüp gözüne ulaştığında bile kafasını çevirip başka yerlere bakıyorlar. Tüm bunları çocukluktan çıkıp olgunlaşmak diye yutturuyorlar. Çocuklar ise ellerinde kalan gönül gözüyle idare etmeye çalışıp başka gönüllere açılıyorlar. Âşık oluyor veya âşık olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki aşk dediğin can gözü olmadan kısa sürede parlayıp sönen bir kıvılcım veya bir kalp çarpıntısından öteye gidemiyor.

- Ten gözü, iç gözü, can gözü, gönül gözü kapanıyor dedin. Geriye ne kalıyor?

- Tüm bu gözler kapandığında sıra rüya gözüne geliyor. Gördükleri rüyaları anlattırıp kontrol altında tutmaya, gördükleri rüyaları unutturmaya çalışıyorlar. Rüya gözü kapanınca hayal kuramayan aksi öfkeli ve huysuz ergenler olarak ortalığa çıkıyorlar.

- Dur, kafam karıştı. Bu kadar göz niçin var? Ne işe yarıyor?

- Ten gözü az önce yanıma oturup başını koluma dayadığın gibi dokunmak, sarılmaktır. Büyüdükçe sarılmayı, sokulmayı, öpüşüp koklaşmayı yitiriyor çocuklar. Birbirinden uzak durmayı dokunmamayı öğretiyorlar. Ten gözünü yitirince herkesten her şeyden uzaklaşıp kaçıyor kendine dokunmayı bile yasaklıyorlar. Büyüdükçe dokunulmaz olma çabası yüzünden korkular da artıyor. Yaşlandıkça da insanlardan ve dahası kendi teninden kaçmaya başlıyorlar. Öyle bir körlük ki, başkalarının gözündeki kendileri bile itici geliyor, bedenlerinden sıyrılmaya uğraşıyorlar. Ten gözleri ile birlikte bedenlerini de yitirip en yakınının sıcaklığını hissedemez hale geliyorlar.

- Peki ya sonra?

- Sonra sıra iç gözüne geliyor. Kendiyle konuşup kendi kendine oyunlar oynayan çocuklara iç gözünü kullanmalarını da yasaklıyorlar. İç gözünü yitirince içeridekini görmez, anlamaz dinlemez hale gelip hep başkaları ile ilgilenir oluyorlar. Başkalarının gördüğü ile yetinip kendini sorgulamama kolaycılığına sığınıyorlar. Bunu da çocukluktan çıkıp ergen olmak diye yutturuyorlar.

- Tam anlamadım. Nasıl oluyor bu?

- Söz gelimi o an için öfkelene kişinin kendi mi yoksa başkalarının gözünde öfkeli görünen kişi mi olduğunu ayırt edemez oluyorlar. Konu öfke olunca idare edilebilse de sevgi için durum çok zor. Seven kişi kendi mi yoksa başkalarının gözünde sevdiğini göstermeye çalışan kişi mi? ayırımını yapamaz oluyorlar. Sevgi sevilen kişiye yönelik olmaktan çıkıp başkalarının gözünde diğerini ne kadar sevdiğini gösterme çabasına dönüşüyor. Tüm bunların saçmalığı anlamak için ten gözünün açık olması yeterdi ama o da olmayınca kör olduklarını bile fark edemiyorlar. Arada iç gözünü yitirmeyip onunla yaşamaya çabalayanlar olsa da onca körün arasında kendilerindeki farklılık yüzünden suçluluk duygusuyla “ezik” yaşamak zorunda kalıyorlar.

kum-adam

Bunları anlatırken küçük prens kum adamın üzerinde gezinip koluna ulaşan karıncayı izledi. Karınca kafasını kaldırıp küçük prens ile göz göze geldi. Sonra “çok işim var, geç kaldım” diyerek hızla uzaklaştı. Karınca uzaklaşırken ikisi birden karıncanın telaşına güldü. Bir süre susup karıncanın ardından baktılar. “Can gözü yitimi ise en büyük üzüntüm” dedi, Kum adam.

- İç göz yitince sıra can gözüne geliyor. Çocukları büyütüp kendileri gibi yetişkin yapmak için can gözünü de kapatmaları bekleniyor. Can gözü yitince kendi hayatları da dâhil hiç bir canlıyı önemsemez oluyorlar. Öl deyince ölmeyi, öldür deyince öldürmeyi marifet sayıyorlar. Ölenler için canını yitirdi yerine hayatını kaybetti demeyi seçip konuyu kayıp kazanca bağlıyorlar. Öyle acı verici ki; can gözü olmayanların arasında canı yanan biri olarak yaşamamak için bu ıssız tenha çöllerde yaşıyorum.

- Peki ya gönül gözü?

- Yüreğinin sesini, heyecanlarını dinlemek yerine aklın ve akıl gözünün yolundan çıkmaması öğütlenerek gönül gözünü de kapattırıyorlar çocuklara. Heyecanlanmaktan korkup duyduğu heyecanı başkaları fark edecek diye endişe eden ürkek korkak erişkinlere dönüşüyorlar.

- Nasıl oluyor bu?

- Yüreğini dinlemek yerine o çok bilen erişkinlerin gösterdiği yerlere bakmak, gösterilen ile yetinip seyirci olmak ile başlıyor. Gönlünün başka yerlere bakmak istediğini bildiği halde gönül gözünü dinlememesi gerektiği öğütleniyor. Gönül gözü ise suskun ve çaresiz kapanıp gidiyor. Herkes böyle yapınca gariplik anlaşılamıyor. Gözler bir bir yitince hepsi birbirine benzeyen kuru renksiz bir hayat ile baş başa kalıyor, herkesten uzak duran tanımaya anlamaya çalışmayan ürkek korkak biri haline geliyorlar. Bu hallerinden memnun olmadıkları için kabuklarını kalınlaştırıp kaldırım taşı gibi sert donuk anlamsız huzursuz yetişkine dönüşüyorlar.

Kum adamın yüzünden hüzün akıyordu. Bir süre susup önüne baktı. Sonra küçük prense dönüp “Çocuklarının gözlerini oyuyor, kör ediyorlar. Sonra da kum adam gözlerinizi yemesin kapatın gözlerinizi çabuk uyuyun diyerek tüm suçu bana atıyorlar” dedi. Küçük prens ayağa kalkıp kum adamın boynuna sarıldı.

- Ben seni görüyorum. Bana gözlerimi gösterdin. Başkalarına da gösterebilirsin. Ancak bir gözden daha söz etmiştin. Rüya gözünü eksik bıraktın.

- Tüm gözler sussa da rüya gözü bir şekilde açık kalabiliyor. Hatta belki de sen, ben, tilki tüm burada konuştuklarımız bir rüya sayesinde vücut buluyor. Rüya gözü sayesinde hayal kurabiliyor, olmayacak şeyler düşleyebiliyoruz.

- İyi de rüya gözü yitince ne oluyor?

- Rüya gözünü yitirenler rüyalarını ve gördüklerini hatırlayamıyor gördüklerinin rüya olduğunu bile anlayamıyorlar. Rüyalar susunca hayat olanca gerçekliği ile daha da katlanılmaz oluyor. Rüya gözünü yitirmiş erişkinleri tanımak kolaydır. Uykusu gelince huysuzlanan çocuk gibidir. Çocuk uykuya dalıp rüyalarda kaybolmaktan anne babasını yitireceğinden korkup huysuzlanır. Rüya gözünü yitirmiş erişkinin huysuzluğu ise hayalleri olmadığı için gerçeklik âleminde görünüp kaybolmaktan başka bir şey yapamıyor olmanın huysuzluğudur. Hep bir şeylere öfkelidir. Farkında olmasa da öfkelendiği kızdığı kendidir.

- İyi de elde ne kalıyor?

- Yüz gözü veya akıl gözüyle yaşayan işaret edilenden başkasını görmeyen, gördüklerini anlamaya çalışmakla oyalanıp bir ömür tüketen ve herkes aynı körlükte olduğu için tüm bunları normal sayan kör insanlara dönüşüyorlar. O hayal ve sevgi dolu çocukların gözlerini yok edip sahiplendikleri ile mutlu olması beklenen, kendilerine sağladıkları fayda için çabalayan mutsuz erişkin olmalarını sağlıyorlar. Suçu da bana atıyorlar.

Güneş ufka yaklaşmıştı. Karınca tekrar belirdi. Telaşlı adımlarla yaklaşıp ikisine de baktı. “İşiniz gücünüz yok mu sizin? Boş boş oturup lak lak ediyorsunuz.” Diye söylendi. Cevabı beklemeden telaşlı adımlarla gözden kayboldu.

Az sonra tilki yanlarında belirdi. Kum adam küçük prense gitmesi gerektiğini söyledi. Küçük prens “iyi de ne yapmalıyım?” diye direndi. Kum adam küçük prensin saçını okşamakla yetindi.

maxresdefault

Tilki küçük prensin kulağına yaklaştı. “Anlamadın mı? Çocuklar yetişkin olmak uğruna gözlerini yitirse de sen, ben, kum adam hatta şu karınca bir çocuğun rüyasında bir araya gelebiliyorsa umut hep var. O çocuğu bulmalı rüya gözünün açık kalmasını sağlamalıyız.” dedi. Küçük prens kum adama tekrar sarıldı. Kum adam kulağına eğilip “git ve anlat onlara” dedi.

Yola koyulduklarında güneş batmış çöle gecenin sessizliği ve karanlığı çökmüştü. Küçük prensin ürktüğünü gören tilki “Devam etmeliyiz. Yıldızların ışığı bize yeter. Gözlerimiz de yerinde durduğuna göre karıncayı kızdırmayalım. Çok işimiz var” diyerek kuyruğunu küçük prensin beline doladı.

Uzun bir yolculuk onları bekliyordu.

Mehmet Uhri

Neyse işte…

Pazartesi, Ağustos 6th, 2018

neyse-iste

“Keşkeler benim, neyseler sizin” demişti şair bir hastam. Keşke sigaraya hiç başlamasaydınız gibi bir şeyler geveliyordum ki; lafı ağzıma tıkmış “bundan sonrası neyse işimize bakalım” diye devam etmişti. O zaman serzenişteki şiirselliği anlamamış hastalık psikolojisine vermiştim.

Halbuki hepimizin “keşke” ile başlayan en az bir cümlesi vardı.  Dahası, ?keşke? diye başlayan ve pişmanlık barındıran pek çok cümlenin  ardından kısa bir sessizlik gelir. Akabinde derin bir nefes alıp  ?neyse işte? diye devam eder  bir anlamda konuyu geçiştirmeye çalışırdık.

Sonraki ?keşkeler? için de hep bir ?neyse? bulunurdu.

Pişmanlıklarımızdı, keşkelerimiz. Şairin dediği gibi kendimize aitti. Söze dökerken bile gerçekte konuştuğumuz kendimizdi.

Başkalarının ne düşündüğünün de pek önemi yoktu. Üstelik, herkesin ?keşkesi? birbirine benzese de pişmanlıklar özeldi. Kendimize söyler kendimiz için burukluk, kırıklık hatta kızgınlık yaşardık. Kısaca ?keşke? derken kısa süreliğine bile olsa kabuğumuzdan sıyrılır, kendimiz olurduk.

?Neyse işte? derken ise başkalarının gözündeki kendimize dönüşür, oradan nasıl göründüğümüze bakıp kabuğumuza çekilirdik. ?Bu da geçer? der, birbirimizi teselli eder,  önümüzdeki maçlara bakardık.

Yaşanan, yaşanmayan, seçimlerimiz veya seçmediklerimiz, pişman olurum korkusuyla yapmadıklarımız dönüp dolaşıp ?keşke? sözcüğüne bağlanırdı. O yere göre koyamadığımız, üzerine titrediğimiz, biri bir laf söylecek diye korktuğumuz hayatımızın, küçücük bir ?keşke? sözcüğüne nasıl sığdığına hayret ederdik.

Keşkenin büyüğü küçüğü de yoktu. Çünkü özeldi. ?Keşke bu dünyaya hiç gelmeseydim? diye başlayan isyan bile madem geldim yaşayayım bari diye pazarlığa dönüşür ve ?neyse işte? olduğu kadar? diye sürer giderdi.

Keşkeleri kendimize söyler, neyseleri ise başkalarına okurduk. Keşke ve neyse arasında geçen koca bir ömürde bazen kendimiz çoğu kez de başkası olur, geçer giderdik.

Kimimiz hayatındaki keşkelerin çokluğundan yakınırdı.  Halbuki, ?yine dene, yine yenil, daha iyi yenil? dediği gibi ozanın, keşkeler ile kendimiz olur neyseler ile içinde yaşadığımız topluma tutunurduk.

Zaman bizimle vücut bulur araya giren keşkelerin çokluğu kadar kendimiz olurduk.

Şairin de dediği gibi, keşkeler kendimizin, neyseler ise başkalarınındı.

Ömür ?keşke ve neyse? arasında salınırken bazen kim olduğumuzu bile unuttuğumuz ve sonrasında pişmanlık duyup ?keşke? ile başlayan bir cümleye konu olduğumuz bile olurdu.

Ömür dediğimiz de özünde iki keşke arasına sıkışmış koskoca bir ?neyse?den başka bir şey değildi.

İtiraf etmeliyim ki; konu şiirsel olunca düz yazı yavan kalıyor.

Keşke bu yazıya hiç başlamasaydım.

Amaaaan. Neyse işte?

Dr. Mehmet Uhri

Şiddet Sesini Yükseltmekle Başlar

Cuma, Ağustos 3rd, 2018

img_0124

Hekim, hasta, hasta yakını ve güvenlik kuvvetlerinin kısaca tüm tarafların kendini mağdur hissettiği, ölümle sonuçlanan şiddet olayı ve sonrasında yazılanların, özünde şiddet kültürünün tüm toplumsal kodlarını içerdiğini görmek zorundayız.

Şiddet bir iletişim biçimidir ve sesini yükseltmekle başlar.

Başka biçimlerde yeterince aktarılamayanın karşı tarafa ?zorla? aktarılmasıdır. Ülke gündemine yerleşen olayda olduğu gibi diretme, direnme, sesini yükseltmekle başlar, fiziki şiddete ve hatta olay akabinde yazılan ve yaşananlarda olduğu gibi kitlesel lince kadar ulaşabilir. İletişim kanallarının yeterince açık olmadığı durumlarda kültürel kodlarında şiddeti ?normalleştirmiş? toplumlarda ne yazık ki sıklıkla başvurulan bir iletişim biçimidir.

İletişim kurmayı ailede öğreniriz. Şiddetin de kökleri aile içine uzanan kendine ait bir kültürü vardır. Şiddet, pek çok diğer kültürel unsur gibi öğrenilir ve çeşitli biçimlerde uygulanır. Bir toplumda şiddet kültürünün varlığı ve düzeyini toplumun ortak aklını deşifre eden atasözleri ve deyimlerde bulabilirsiniz.

Nasıl mı?

Aşağıdaki atasözü ve deyimlerin yaygın kabul ve kullanım görüyor olduğu bir toplumda şiddetin var olduğunu ve kültürel olarak kendini sürekli yeniden üretebildiğini görmek gerekiyor.

- Kızını dövmeyen dizini döver,

- Öğretmenin vurduğu yerde gül biter,

- Dayak cennetten çıkmadır,

- Ağlamayan çocuğa meme vermezler,

- Nus ile uslanmayana etmeli ekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir,

- Sözün bittiği nokta?

Yukarıdakilere eklenebilecek daha pek çok atasözü olduğu göz önüne alındığında şiddetin, toplumun ortak aklında kendine ait bir yeri ve kültürü olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Tatil köylerinde, farklı milletlerden aileler bir araya geldiğinde hemen herkesin kulağına çalınan yakınma ?Türk ailelerin çocuklarının sürekli ağlayıp sızlayıp sorun çıkarmasına karşılık yabancı ailelerin çocukları ile birlikte sessiz ve sakin tatil yapabildikleri? üzerinedir.

Peki neden böyledir? Bu durum şiddet kültürü ile ilişkili olabilir mi?

Şiddet bir kültürdür ve sesini yükseltmekle başlar.

İçinde bulunduğumuz toplumda ?ağlamayan çocuğa meme vermezler? Atasözü’nü doğrularcasına çocuklar ilk olarak ailelerine yönelik talepleri için sesini yükseltme, dövünme ve ?arıza çıkarmanın? işe yaradığını öğrenirler. Ailelerin biraz da başkaları tarafından ayıplanma kaygısıyla çoğunlukla pes edip çocuğun isteğini gerçekleştirmesi ile aile içinde şiddet kültürünün tohumu atılmış olur. Ses yükseltmeyle başlayan iletişim ve dayatma, çocuk ile birlikte büyür, biçim değiştirir ve kültüre dönüşür.

Üstelik bu durum toplum içinde normal addedilecek kadar yaygındır. Başkalarını rahatsız edeceğini düşünmeksizin kornaya basmaktan tutun, tribünlerde rakip takımın oyuncularına yönelik küfürlü tezahüratlara kadar her yerde yaşanır ve yadırganmaz. Israr etmenin, diretmenin, ses yükseltmenin ve hatta fiziksel şiddet uygulamanın kültürel kökleri ne yazık ki aileye kadar uzanır.

Kültürel kodlarında şiddeti barındıran ve tekrar tekrar üretebilen toplumlarda iletişim kanallarının karşılıklı olarak açık olması iletişim biçimi olarak şiddetin ortaya çıkmasını kontrol altında tutabilir. Ancak kutuplaşmanın arttığı, iletişim kanallarının yetersiz kaldığı, yabancılaşmanın yaşandığı durumlarda gerilim artar ve uygun iklimi bulan şiddet, filizlenmeye başlar. Gündem olan olayda olduğu gibi kendinden olmayana ?ötekine? yönelik istek, rica ve beklentiler gerçekleşmediğinde söz yerini şiddete bırakır.

Şiddeti, kültürel kodlarında normalmiş gibi barındıran toplumlarda yaşanabilecek daha da büyük tehlike ise şiddetin bir yangın gibi kitlesellik kazanıp linç kültürüne dönüşmesidir. Linç şiddetin doruk noktasıdır ve tüm taraflar için yıkıcı sonuçlar doğurur.

Kültürel kodlarında şiddet barındıran toplumların yaşanan olaylara ve şiddet mağdurlarına yönelik ?münferit, kazaen, sehven ve benzeri? yaklaşımları da aynı kültürel körlükten beslenmektedir. Bu durum mağdurların kendilerini yalnız ve ezik hissetmeleri ile sonuçlanır. Mağdurların yalnızlığı ise içe kapanmayı ve iletişim kanallarının geri dönüşümsüz olarak kapanması sonucunu doğurur.

Sonuçta herkesin sırtı kabarık kedi gibi nereden nasıl bir saldırı gelecek kaygısıyla dolaştığı gergin ve sağlıksız ruh iklimi içinde yaşar ve bunun normal olduğuna kendimizi inandırmaya çalışırız.

Hekim, hasta, hasta yakını ve güvenlik kuvvetlerinin kısaca tüm tarafların kendini mağdur hissettiği, ölümle sonuçlanan şiddet olayı ve sonrasında yazılanların, özünde ortak şiddet kültürünün tüm toplumsal kodlarını içerdiğini görmek çözüme yönelik iyi bir başlangıç olabilir.

Şiddet bir iletişim biçimidir ve sesini yükseltmekle başlar.

Mehmet Uhri