Archive for the ‘Balıkçının Merası’ Category

İyot Hareketi

Pazartesi, Eylül 12th, 2011

iodine_dreamstime_1939773-300x200

Çok değil, sadece 10 yıl sonra belki bir meslektaşımız, bugünlere dair anılarını aktarırken aşağıdakine benzer yazı kaleme alacak ve en karanlık günlerde bile küçük bir kıvılcımın herşeyi değiştirebileceğini, her koşulda umutları yitirmemek gerektiği mesajını verecektir. 

 

Doktorların yenilmişlik hissiyle sindiği, kendi başını kurtarma telaşına düştüğü bozgunumsu günlerdeydik. Üniversite hastaneleri de teslim olmuş, son kale olan muayenehaneler düşmek üzereydi. Muayenehane hekimleri direnç gösterip eylemler yapmış, aralarında para toplayıp yayınlattırdıkları gazete ilanları ile mesleki bağımsızlıklarının tehlikede olduğu mesajını duyurmuş, bu sayede kaybedilen bir iki mevzi kısmen geri kazanılmıştı. Ancak genel izlenim bu kazanımların da geçici olduğu yönündeydi. Hastanelerde ise muayene sürelerinin 10 dakikadan 6 dakika inmesi yetmemiş acil ve vardiya polikliniklerinin sayısı arttırılmış hafta sonu mesaileri ile birlikte doktorların giderek daha da ezilmişlik hissettiği günlere girilmişti. Yaşananlara direnç gösteren hekimlere, uygulamaların resmi yazı ile üst makamlardan gönderildiği, idarenin inisiyatifi olmadığı bilgisi verilerek özel hastanelerde durumun çok daha vahim olduğu da hatırlatılarak hiçbir geri adım atılmamıştı.

O gün 40 yıllık meslek yaşamının son 20 yılını hastanemizde geçirmiş uzman abimiz yaş haddiyle emekli oluyordu. Öğleden sonra küçük bir uğurlama partisi planlamıştık. Ancak mesleğinin son gününde bile 65 yaşındaki bir doktora 60 hasta randevusu verip bizlere de randevularımızı aksatmamamız uyarısı yapılınca uğurlama kokteyli suya düştü. Emekli olan abimizin geçmişte bir kez bile idareyle ters düşmüşlüğü olmadığı için uygulamayı garipsemiş ancak idarenin verilmiş hasta randevularının aksatılmaması konusunda ayak diremesi yüzünden kararsız kalmıştık. Meslektaşımız ise durumu sakin karşılayıp mesleğinin son gününü sorunsuz tamamlamak, ardından kötü söz ettirmemek için 60 hastayı muayene edip sessizce evinin yolunu tutmuştu.

Birkaç hafta sonra yaş haddiyle emekli olan meslektaşımız hastalanıp acilen hastaneye getirildiğinde onca emek verdiği hastanesinde yoğunluk nedeniyle yatıracak yatak bulunamaması, üniversite hastanesine gönderilmek zorunda kalınmasıyla başladı, iyot hareketi. Acil serviste sedyede yatmakta olan meslektaşımız için yatak arayan anestezi uzmanımız bütün gün uğraşmasına karşın sorunu çözemeyip üniversite hastanesiyle bağlantıya geçmek zorunda kalınca pansumanda kullanılan iyot şişesini eline alıp “20 yıllık hizmet verdiği hastane, doktoruna yatak bulamıyorsa hep birlikte kına yakalım arkadaşlar” diyerek ellerini iyot ile boyamıştı. İyot çözeltisinin kınaya yakın renk ve kalıcılıkta deriyi boyama özelliğini bilen bir diğer meslektaşım da ona katılmış ambulansa aktarılan emekli abimiz o kınalı ellerle uğurlanmıştı.

iodine_1oz_lgHaberin duyulması ve iyot protestosu asistan hekimlerin de katılımı ile kısa sürede hastane geneline yayıldı. Sonraki günlerde hekimler özellikle öğle yemeğine çıkarken ellerine iyot damlatarak protestoya katıldılar. Elleri iyotla boyalı hekimlere hemşire ve diğer sağlık çalışanlarının da katılması ile sessiz protesto büyüdü. Başlangıçta önemsenmeyen sonraları anarşi yaratmaya çalışan marjinal birkaç kendini bilmezin densizliği olarak görülüp “iyot gibi açığa çıkıp boylarının ölçüsünü alacaklar” diye dışlananların kararlı duruşu ile iyot hareketinin taraftar bulması idareyi rahatsız etmeye başladı. Birimlerin yemeğe çıkış saatleri değiştirilerek herkesin bir arada olmasının önüne geçilmeye çalışıldı. Ancak diş macunu tüpten çıkmıştı, bir kere. Yenilmişlik ve yalnızlık hissi yerini yavaş yavaş birlikteyiz, bir şeyler yapabilir, mücadele edebiliriz umuduna bıraktı. Üç kap yemeğin yanı sıra yemekte isteyenin istediği kadar alabileceği salata barı konulması için imza toplanıp idareye yapılan baskı sonuç verdi. Birlikteliğin doğurduğu güç giderek umuda dönüştü. İdarenin baskıcı tutumuna karşı pasif duruş ve imza kampanyaları ile karşı çıkılıp geri adım attırıldığını görmek umutları yeşertmeye yetmişti. Sağlık çalışanları artık güçsüz ve çaresiz olmadığının farkındaydı. Tüm bunları bir kaç damla iyot ile başarmıştık.

Başlatılan İyot hareketinden komşu hastanenin ve yakındaki diğer hastanelerin de haberi olması ile konu giderek alevlendi. Hekimler hasta muayene ederken ve hatta iş dışında da ellerine kına görüntüsü veren iyot damlatmaya, soranlara da doktorluğu bir tür tezgahtarlığa dönüştürenlere nazire olsun diye kına yaktıklarını anlatmaya başlayınca konu basının gündemine yansıdı.

Giderek güçlenen iyot hareketine idarenin ilk tepkisi iyot bazlı pansuman malzemelerini farklı maddeler ile değiştirmek yönünde oldu ancak hekimler eczanelerden aldıkları iyot çözeltisi ile eylemlerini sürdürdüler. Kendiliğinden gelişen bu eylemi hekim örgütü başlangıçta bir fantezi olarak görse de  giderek güçlenmesi ile hekimlerin yanında yer almakta gecikmedi. Hatta hastane temsilcileri üzerinden iyot çözeltisi dağıtılmasını bile organize etti. 

Eylem, sağlık çalışanları arasında pasif bir protesto olarak kendiliğinden başlamış ve siyasi angajmanı olmayan taban hareketi olarak hızla büyümüştü. Sendikalar ve diğer meslek kuruluşları konuya ilgi duysalar bile lideri ve manifestosu olmayan bu hareketi domine edememişti. Açıkçası eylemi başlatanlar da gidilecek yön ve devam edip etmeme konusunda kararsız görünüyordu.

Muayenehane hekimlerinin konuya el atıp bir gazete ilanıyla destek vermesi, dahası onların da eyleme katılmaları ile süreç emek bazlı bir hareket olmaktan çıkıp mesleki bağımsızlık ve özgürlük hareketine dönüşmeye başladı. Kamuda veya özelde maaşlı çalışan hekimler ile muayenehanesinde kendi işinin patronu olan hekimler iyot hareketi üzerinden bir araya gelip mesleğin geleceği üzerine konuşmaya, mail gruplarında tartışmaya başladı.

1800 yılların başında İngiltere ve Fransa’da fabrika işçilerinin çalışma saatleri ve koşulları için başlattıkları eylemin doğurduğu güç birliğinin küçük yerel örgütlerden emek eksenli sendika mücadelesine dönüşmesine benzer süreç doktorlar için de böyle başladı. İyot hareketinin başlattığı birliktelik, iyot gibi herkesin eşit ve çıplak olarak temsil edildiği bu hareket serbest çalışan, maaşlı, emekli, öğretim üyesi veya öğrenim gören hekimlerin bir araya toplandığı, herkesin kendi gücünde önemli maddi katkı yapması ile gerektiğinde kamuoyu baskısı için kaynak bulma sorunu yaşamayan, üyelerine eylemlerinde ve zor günlerinde katkı yapabilen meslek sandığına bu şekilde dönüştü. Böylesine kendiliğinden ve tabandan gelen süreci kendine rakip olarak görüp uzak durmak yerine destek veren hekim örgütünün duruşu ve katkısı da burada unutulmamalı.

Bugün bir damla tentürdiyot ile temsil edilen iyot hareketi 10 yıl önce hekimlerin en umutsuz olduğu, kendilerini bezgin ve bitkin hissettikleri o karanlık günlerde umut ışığı arayanların tutunduğu bir yapılanmaya dönüşerek diğer meslek grupları için de örnek oluşturmaya başladı. Sanayi toplumunun emek eksenli işçi hakları mücadelesi bilgi toplumunun mesleki bağımsızlık mücadelesi olarak yeniden şekillendi.

Bugün artık hekimler ellerini iyotla boyama gereksinimi duymuyorlar ama masalarında veya çekmecelerinde o küçük damlalıklı şişesi ile tentürdiyot bulundurmayı da bırakmadılar.

 

Dr. Mehmet Uhri  

Doktorlar İlk Kez Yenildi

Pazartesi, Ağustos 8th, 2011

dy2-2Bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi. Doktorlar mesleki bağımsızlıklarını yitirip büyük oranda yenilgiyi kabullendi ve teslim oldu. Sağlığı piyasaya emanet etmenin insanlık dışı uygulamalara yol açacağını haykırıp, onca direniş ve ortak eyleme karşın ülkenin sağlık sisteminin piyasalaşmasına, piyasa kurallarının mesleklerini ve ülkeyi teslim almasına engel olamadılar. İtibarlı meslek sahibi olup hayata bir adım önde başlayabilmek için ülkenin kapasiteli çalışkan insanlarının özellikle tercih ettiği tıp doktorluğu eski debdebeli günlerini arar hale geldi. Hayata bir adım önde başlama hissi ise yerini giderek hastasından şiddet görme korkusuna ve yenilmişlik hissine bıraktı.

Kalkınmanın ideolojik baskıya dönüştüğü, tüketim, verimlilik, kalite ve hız üzerine kurulu yenidünya düzeninde insanın yine insan olarak kalabilmesi için ayak direyen, mesleki bağımsızlıklarını yitirmemek için eylem yapıp sokaklara dökülen hekimler kendilerini yenilmiş hissediyor. Yenilmişliğin getirdiği teslimiyet içinde birlikte hareket etmek yerine hastalarının sırtından kazanacağı parayı arttırmak için meslektaşlarıyla rekabete girmekten çekinmemeye, hastasının elini tutmamaya, gözünün içine bakmamaya başladı. Bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi. Ülkenin tümden yenildiği, işgal edildiği dönemde bile mesleki bağımsızlık yitirilmediği için böylesine yenilgi yaşanmamıştı. 13 kasım 1918‘ de İstanbul’un işgalinden birkaç ay sonra 3 Şubat 1919′da İngiliz birlikleri, karargah yapmak üzere Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye el koydu. Dahası dersler dışında üç öğrencinin bile bir araya gelmesi yasaklandı. Öğrenciler, okullarını kurtarmak ve eğitimlerine devam edebilmek için çare aradılar. Üçüncü sınıf öğrencilerinden Kazım İsmail, Sırrı, Müfit, Yusuf ve Hikmet Boran bir araya gelerek, İngiliz işgaline karşı protesto toplantısı düzenlemeyi kararlaştırdılar. Maksatları işgal kuvvetlerine karşı ayaklanmaktı. II. Mahmut zamanında Tıphane-i Amire ve Cerrahhane adı altında 14 Mart 1827 de eğitime başlayan Tıbbiyenin, o güne kadar hiç yapılmayan 92. yılını kutlama toplantısı düzenleyeceklerini bildirdiler. Okulun iki kulesi arasına Türk bayrağı asarak, öğrencileri büyük salonda toplantıya çağırdılar. İşgal kuvvetleri, olaya müdahale etse de engel olamadı. Tüm tıbbiyeliler 14 Mart 1919  günü büyük salonda toplandı. İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp öğrencileri tarafından kutlandı. Tepkilerini dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Ömer Paşa, Dr. Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katıldı. Büyük coşku ile, hem Tıphane-i Amire’nin açılışı anıldı hem de işgal protesto edildi.  İngiliz bahriyelileri toplantıyı şiddet kullanarak dağıttı, birçok öğrenciyi tutukladı. O günden beri 14 Mart‘lar ülkemizde “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Ülkenin teslim olup işgal edilmesine direnen tıbbiyelilerin devamı olan hekimler o gün bile yaşamadıkları yenilmişlik hissini bugün yaşıyor.

Dünya değişiyor, değerler, kavramlar, davranış kalıpları yeniden tanımlanıyor, yeni bir dünya kuruluyor hatta tüm bunlar evrimsel bir sürecin parçası bile olabilir ancak doktorlar insanın beden olarak değişmediğini, mesleki bağımsızlığın piyasa kurallarına terk edilmesi ile sağlık hakkının insanların elinden alınmakta olduğunu haykırsalar da seslerini duyuramadılar. Bu yenilmişlik duygusuyla hastaneden çok ticarethaneyi andıran yabancılaşmış ortam içinde hekimler, hastasının sırtından sisteme para kazandırmaya, ürettiği hizmetten nemalanmaya ve ayakta durmaya çalışıyor.

Bu ülkenin doktorları ilk kez yenildi. Onca direniş ve eyleme karşın mesleki bağımsızlıklarını yitirip piyasa oyuncusuna dönüşmek zorunda kalan hekimler ileride toplumun aleyhine sonuçlanabilecek süreçlere karşı durup ses çıkarabilme yetilerini de büyük oranda yitirdi. Ülkenin aydın ve nitelikli beyinleri teslim alındı. Gerçek yenilgi ve bir anlamda işgal böyle başladı. Ülke kaynaklarına küresel sermayenin göz diktiği, doğal kaynakların yağmalanıp derelerin, yağmurun rüzgarın bile alınıp satıldığı, direnen insanların gereksiz maliyet unsuru olarak görülüp göçe zorlandığı, baskı altına alındığı yeni bir ülkeye yelken açıldı.  Aralarında tek tük direnen olsa da hekimler kendilerini yenilmiş hissediyor. Genç hekimlerin hayata önde başlama beklentileri de kalmadı. Eskisi kadar itibarlı olmasa da işverenine kazandırdığı paradan kazancını çıkaran mesleği olmasını yeterli bulup kendine çalışıyor ülkenin nitelikli ve çalışkan beyinleri. Sağlık sistemindeki riyakarlığı görüp hastasını iyileştirecek doktor bulamayan hasta yakınlarının hekimlere yönelik şiddete başvurması da boşuna değil.

Kolay değil, bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi. Şimdi küresel yenidünya düzenini kutsayanların, zafer şarkıları söyleyip hekimleri çağ dışı, eklektik kalma ile suçlayanların sesi daha gür çıkıyor. Kalkınmanın ideolojik baskıya dönüştüğü bu yeni düzende tüketim, verimlilik, kalite ekseninde hayat daha hızlı akıyor görünse de doktorlar insan kalbinin binlerce senedir aynı hızda atmakta olduğunun farkında. Ancak görünen o ki, onların sesi bundan sonra daha az duyulacak. Çünkü doktorlar mesleki bağımsızlıklarını yetirip yenildi ve teslim oldu. Kazananlar ise; gerçek kaybedenin kim veya ne olduğunu, gidilen yolun gelecek nesilleri de ipotek altına alacak biçimde insanı ve çevresini tüketip içindeki insani özü ve değerleri yok etmekte olduğunu gün gelip anlayacaklar. Bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi.

Mehmet Uhri ( Dr. )

TTB’nin Sorumluluğu

Pazartesi, Temmuz 4th, 2011

490-330Sağlığın ticarileşmesinin olumsuz sonuçları olacağı yönünde tartışma yürütülürken sağlık sektörü piyasalaşmayı tamamlayıp çoktan endüstrileşme yoluna girdi.  Hekim örgütleri sağlığın temel insan hakkı olduğu savıyla piyasalaşma sürecine direnç gösterip sokağa dökülse de küresel neoliberal dalganın siyasi gücü ve medya desteği ile üretilen popülist baskılarla sağlıkta paradigmanın tümden değiştiğine şahit oluyoruz. Bu süreç hekimliğin insan odakla dayanışmacı birikimlerini ve hekim örgütlerini de ortadan kaldırıp kendi organizasyonunu kurma yolunda kararlılıkla ilerliyor. Sağlık bir endüstri haline dönüştükçe pek çok meslek örgütü gibi Türk Tabipler Birliği’nin de günümüzdeki haliyle varlığını sürdürmesi zor görünüyor.

imagescakn9hm0Endüstrileşmenin pratikte doğurduğu sonuçları görebilmek için çok daha önce endüstrileşmiş bir alana “futbola” göz atmak yeterli. 30 Yıl önce amatörlükten profesyonelliğe geçiş ile başlayan futbolda piyasalaşma süreci kısa sürede endüstriyel futbol haline dönüştü. 30 yıl içinde tüm paradigma yerle bir edilip yerine yenisi kuruldu. Hepimizin gözleri önünde olan bu sürecin benzeri sağlık alanında aşama aşama gerçekleşiyor. Bilindiği gibi futbolda oyuncular (bunları hekimler olarak da düşünülebilir) ve taraftarlar (bunlar da hastalar oluyor) vardı. Tüm bunların üzerinde küçük çatı birlikleri olan futbol kulüpleri (bir anlamda hastaneler) yer alıyordu. Futbolun piyasalaşması amatörlüğün ortadan kaldırılması ile başladı, futbolcular ücretli çalışanlar haline getirilip kalitesine ve performansına göre kazancı belirlenir oldu. Diğer taraftaki pasif aktör olan taraftarlar ise “12. adam” sıfatıyla oyuna dahil edildi ve onlar sistemin gerçek para sağlayıcıları olarak yeniden tanımlandı. Futbol tüm dünyada medyası, popüler kültüre olan özendirici etkisi ile kitlelerin ilgisini çeken, tüketim alışkanlıklarını yönlendiren dev bir endüstri haline geldi.  Bu futbol endüstrisinin uzantısı olmayı kabul eden kulüpler palazlanıp ayakta kalırken başta mahalle takımları olmak üzere sisteme direnen yerel örgütler yok olup gitti.

Geldiğimiz noktada sistemin asıl aktörleri olan futbolcuların haklarını koruyup kollayacak örgüt veya sendikaları olmadığı gibi bu konu gündemde bile değil. Diğer aktör olan taraftarın durumu ise çok daha vahim görünüyor. Günümüzde futbolu ne oynayanlar, ne de taraftarlar yönetiyor. Onlar sistemin maliyet ve kazanç unsurları olarak görev yapıyor geri planda dev bir endüstri faaliyet gösteriyor.  Dahası futbol endüstrisinin özerk yönetim ve onu denetleyen kendi alt kurullarıyla tümüyle kendi çıkarlarına göre karar alıp uygulayan bir yapısı var. Geçenlerde futbol federasyonu seçimi yapıldı. Bu seçimde seçenler arasında ne futbolcular vardı, ne de taraftarlar. Futbol endüstrisi yönetimi belirlerken ana aktörler olan futbolculara ve taraftarlara sorma gereği bile duymadan yönetim organlarını belirleyip bir sanayiciyi başkan yaptı. Bizler de seyrettik. Hatta medya desteği ile bu seçimin en doğrusu olduğuna inandırıldık.

saglik_previewKüresel krizden kurtulabilmek için kendine yeni alanlar arayan küresel kapitalizm sağlık hizmetlerini endüstrileştirdiğinde –ki kaçınılmaz görünüyor- futbolda yaşananların sağlık alanında da benzerlerinin yaşanması büyük olasılık. Hekimi performansına göre değer biçilen piyasa oyuncusu, hastayı ise sisteme para kazandırmak zorunda olan bir unsura dönüştürüp yeniden tanımlayan ve bu yeni endüstrinin kurallarına uyan hastanelerin ayakta kalıp diğerlerinin elimine edildiği süreci yaşıyoruz. Sağlık alanında kartlar yeniden dağıtılırken sağlığın temel insan hakkı olması gerektiği konusunda taviz vermeyen hekim örgütünün varlığını sürdürme şansı ne yazık ki görünmüyor. Sağlık bakanlığının görev ve yetkilerinin bile bir tür denetleyici mekanizmaya – merkez hakem komitesi gibi- dönüşmesi gündemde. Çünkü sağlık alanındaki bu yeni sistemde  futbolun endüstrileşmesinde olduğu gibi hekimler ve hastalar maliyet ve kazanç unsurlarından öte anlam taşımıyor. Endüstrileşen pek çok alanda olduğu gibi hekim meslek örgütü de bu haliyle kurulmakta olan küresel sağlık endüstrisinin içinde yer alamaz. Sistemin içinde denge unsuru olarak kalıp bu çılgın endüstriyi dizginleyebilmek istiyorsa Türk Tabipler Birliği’nin mesleki dayanışma doğurucu yeni bir yapıya dönüşmesi veya bu konunun önünü açıp destekleyici olması gerekiyor. Futboldan farklı olarak TTB’nin geçmişinden gelen birikimini, kararlığını ve duruşunu yansıtacak dar anlamıyla “sendika” sözcüğü ile özetlenebilecek yeni yapılanmanın tohumlarının gecikmeden atılmış olması gerekiyor. Aksi halde mesleğe yeni atılan hekimler mevcut ortamın sistemin normali olduğu algısıyla yetişecek, hekimliğin insani birikimi unutulup toplum sağlığı piyasa oyuncularına ve piyasanın acımasızlığına terk edilecektir. 

Dar anlamıyla hekim sendikasının kuruluşu TTB’nin sorumluluğundadır. Hekim meslek örgütü öncü olup çağrı yapmazsa bu konuda yapılacak her türlü iyi niyetli girişim TTB’ye karşı yapılmış gibi algılanacak ve hekim birlikteliğinin sağlanmasına engel olacaktır.

Bugün Türk Tabipler Birliği’nin endüstriyel tıp uygulamalarının doğuracağı acımasız piyasa ortamını dizginleyip dengeleyecek yeni yapılanmaya öncülük etmek gibi tarihi bir görevi olduğu düşüncesindeyim.  

Mehmet Uhri ( Dr.)

Omuzdaki El

Pazar, Haziran 19th, 2011

omuzdaki-el-2-2Hayatta çok şey olabiliyor, insan. İyi bir evlat, derslerinde başarılı  öğrenci, oyunlarda atak sporda başarısız biri olabiliyor. Resim ve müziğe meraklı ama yeteneksiz biri de olabiliyor. Sonra büyüyor mesleğinin ehli dağınık bir uzman, sorumluluk sahibi bir eş, kariyerli  patron, sağlam arkadaş ve hatta can dost olabiliyor. Başka şeyler olmayı hayal edip çırpınıyor, olduğun şeyin iyisi olmak yüzünden kendini mutsuz ettiği bile oluyor. Herşey bir yana ben en çok baba olmaktan mutlu oldum.

Herkes gibi benim de geleceğe dönük hayallerim bir kısmı ütopik görünse de ulaşmayı düşlediğim roller vardı. Mademki dünyadaydım bunun bir anlamı olmalıydı. Bu anlamı bulmalı sorunu çözmeliydim. Bir şeyden çok olmak veya en iyisi olmak değildi amacım. Hepsinden biraz olmak da mutlu etmeye yeterdi. Öyle zirvelerde gözüm yoktu. Valla yoktu…

Ben en çok baba olmayı sevdim.

Baba olmayı sevdim derken öyle birilerinin bana “baba oldun” demesinden, çocuğumun bana baba diye seslenmesinden söz etmiyorum. Hayal ettiklerine ulaşmak için bazı rolleri ihmal etmek hatta vazgeçmek zorunda kalmak veya idealleri için  çırpınıp  sürüklenirken  seni hiç terk etmeden sabırla bekleyen her şeyden biraz içeren o vefakar rolden, baba olmaktan söz ediyorum.

Beni mutlu edenin baba olmak olduğunu önceleri anlamamıştım. Kızım doğduğunda bana baba diyen yoktu. Hatta evdeki tahtım sarsılmış kendimi eve lojistik destek sağlayan bir dış unsur ( sözgelimi bakkal çırağı ) gibi hissettiğim günler bile olmuştu. Devamlı ağlayan ve hayat arkadaşın ile arana girip yüzüne bile bakmayan iletişimsiz çirkin bir şey hayatımı alt üst etmişti. Evde birşeylerin değişmiş olmasından, çalışma odamı yitirmekten yakınsam da sebepsiz mutluluk duyuyordum. Ortada gizemini çözemediğim biri, bir anlam vardı ve ilk birkaç aydan sonra beni gözüyle takip etmeye bile başlamıştı. Pek becerikli  baba olduğum söylenmese ve bana çocuk emanet etme konusunda “birileri” hep çekinceli davransa da halimden mutluydum. Kendime güveniyordum, çabalayarak pek çok şey olabilirdim hayal ettiklerim de cabası. Ama ben en çok baba olmaktan mutluluk duydum.

omuzdaki-el-2-1Soğuk bir kış günü parkta salıncakta sallanıp eve döndüğümüzde kızım neşe içinde eliyle omzuma vurmuş, henüz konuşmaya başlamamış olsa da omzuma vuran eliyle bana olmak istediklerimden çok daha ötede bir sevgi mesajı vermişti. Ben de herkes gibi zor sorular soran, sorduğu sorulara yanıt aramak için okuyan öğrenen öğrendikleri ile mutlu olan ve hayatın anlamını kovalayanlardandım. Pek çok role bulansam da bu soru beni hep takip etti. Doğru soruyu arıyordum. Yanıt her zaman bulunamasa da bu soru sorulmalıydı.

Ta ki parkta torununu gezmeye getirmiş bir dede kendi hayatı ile ilgili soruların yanıtını çocuklarında ve torunlarında bulduğundan söz edene kadar. Hiç böyle düşünmemiştim. Aradığım soruyu bulamasam da aradığım yanıtın kızım olabileceğini hiç düşünmemiştim. Dahası ben de birilerinin sorusunun yanıtı olmalıydım. Kendimi bir soru veya bilinmez gibi görmek hoşuma gidiyormuş meğer. Aslında her insanın önceden sorulmuş soruların yanıtı olması fikri pek adil görünmüyordu. Herkesin kolay yoldan kendini yanıt sandığı bir dünyada soru olarak kalabilmek hayli yorucu olmalıydı. Yine de denemeye değerdi.

İşte bu yüzden en çok baba olmaktan mutluluk duydum. Soruları o sordu birlikte yanıtladık. Yanıtlayamadıklarımızı yeri gelince hatırlayıp tekrar sorduk. Sormaktan korkmadık. Kızım büyüdü sorular ve yanıtlar birbirine karıştı. Aradığım anlam olup boynuma sarıldı. Ben en çok baba olmaktan mutluluk duydum. Baba olunca her şeyden biraz oluveriyor insan. Aynı gün içinde yakın arkadaş hatta sırdaş, despot patron sonra aşçı yamağı hatta evin sakarı komiği bile olabiliyorsun.Şekilden şekle girsen bile tuhaf bir mutluluk duyuyorsun.  Baba olmanın kariyeri, rütbesi nedir bilemem bu konuda yarışa girecek de değilim ama yıllar önce omzumda hissettiğim o el ile başlayan ne ise, olmak istediğim herşeyden biraz olmamı sağladı.

Ben en çok baba olmaktan mutlu oldum.

Mehmet Uhri

( Ekin’in babası )

Duvarlar Yıkılınca

Cumartesi, Mayıs 14th, 2011

duvarToplumsal hereketler devrimler ve dönüşümler ilk heyecan dalgası geçtikten sonra yeni yetişen kuşaklara normalleşmiş haliyle yansır. Dönüşüm yerleşmiş, içselleşmiştir. Dönüşüm sonrası doğanlar devrim heyecanı duyan yetişkinlere göre ortamı normal olarak algılayacak ve bu ortamdan beslenecektir. Sözgelimi Fransız ihtilali ile başlayan özgürlük, eşitlik ve kazanımların ortak paylaşımı talepleri devlet modelinin yeniden kurgulanması yanı sıra özgürlük ve eşitlikler üzerinden ulus temelli sosyal hukuk devletinin doğmasına yol açmıştır. Yaşanan süreç sonraki kuşakların daha özgür eşitlikçi ve adil ortamda yaşayacağı beklentisi içinde olan toplum kültürü oluşturmuş, yeni kuşaklar bu taleplerin normal kabul edildiği ortamda dünyaya gelmiştir. Kısaca her sosyal dönüşüm önce kaynaşma yaratsa da bu ortamı normal kabul eden yeni nesillerle varlığını sürdürüp, kültürünü şekillendirmiştir.

İleride toplum bilimciler nasıl irdeler tahmin etmesi güç olsa da yirminci yüzyılın sonunda internet, GSM şebekesi ve bilgisayar teknolojilerinin yaygın kullanımının sosyal bir dönüşümü başlatmış olması güçlü olasılık. Yaşanan bilişim iletişim devriminin yetiştirdiği yeni kuşaklar farklı toplum modeli ve kültürü oluşturmuş gibi görünüyor. Bunun öncül belirtilerini herkes az ya da çok hissediyor. Yaşanan bilişim devrimi ile bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Eskiden yaşça kendinden büyük insanların deneyim ve bilgilerinden yararlanılarak edinilen bilgiler artık bilgisayar klavyesi veya cep telefonu ekranı kadar yakın hale geldi. Kuşaklar arası bilgi aktarımının durduğuna ve hatta tersine döndüğüne dair işaretler bile mevcut. Gençler büyüklerinden bilgi ve deneyim talep etmek yerine onlara bilişim teknolojisinin kullanımını öğretiyor. Bilişim devriminin yanı sıra yaşanan iletişim devrimi de insanları birbirine yakınlaştırdı. Fiziki uzaklıklar kayboldu, dünya üzerinde insanlar birbiriyle rahatlıkla anlaşabilir görüşebilir hatta birbirinin hayatlarına dokunabilir hale geldi.

berlin-wall_1412605cYaşananlar toplumları birbirinden ayıran sınırları anlamsız hale getirdiği gibi toplum içi duvarları da yıktı. Değişimin fitilini ateşleyen de sanki iki Almanya’yı ayıran Berlin duvarının yıkılışı oldu. 1989 sonunda Berlin’de yıkılanın sadece bir duvar olmadığı yıllar geçtikçe daha  iyi anlaşıldı. Üstelik herşey çok hızlı oldu. Duvar yıkıldığında ne internet ne de GSM biliniyordu ancak devrimin fitili ateşlenmişti. Bilişim ve iletişim devrimi kısa sürede dünyayı küçük bir mahalleye dönüştürmeye yetti. Herkes birbirinin gizlisini saklısını dahi bilebilir, izleyebilir hale geldi. Ülkelerin sınırları belirsizleştiği gibi toplum içinde var olan görünmez duvarlar da yıkıldı. O görünmez duvarlar ki sosyal sınıfları iyi kötü birbirinden ayrı tutabiliyordu. İşçisi SSK’lıydı Memurun güvenlik kurumu hatta hastanesi bile ayrıydı. Küçük esnaf Bağ-Kur karnesi ile devlet hastanesinde tedavi olurken, yanında çalışan işçi SSK hastanesine mahkumdu. Büyük patronlar için ise özel hastaneler mevcuttu. Ülkenin bir ucunda başka birileri yaşardı, kimse onları duymaz, bilmezdi. Cinsiyet temelli ayrımların farkında bile değildik. Çocukların yetişme ortamı ve gittiği okullar bile iyi kötü o duvarları barındırıyordu. Duvarlar o kadar hızlı yıkıldı, kaynaşma o kadar ani oldu ki kimse hazırlıklı değildi. İçinde yaşadıkları toplumun ”ötekileri” gerçeğini kabullenmeye bile hazır değilken onlarla birlikte yeni toplum inşa edilme sürecine dahil olmak zorunda kalındı. Memuru, emeklisi, işçisi, askeri, hukukçusu, doktoru, genci yaşlısı, kadını çocuğu, geyi lezbiyeni yaşanan değişim ve oluşan yeni toplumun bireyleri olarak duvarların olmadığı herkesin “çıplak” göründüğü bu yeni toplum modeline alışmaya çalıştılar. Görünmeyen duvarların ortadan kalktığı sosyal, kültürel, ekonomik, etnik veya dini olarak farklı bireylerin bir arada yaşamakta olduğunu fark ettiği ilk şoku atlatmak hiç de kolay olmadı. Böylesi karşılaşma öncelikle en temel içgüdümüz korunma ve korku eşliğinde farklılıkların fark edilmesini “bu benden değil, öteki” algısını öne çıkardı. Huzursuzluklar arttı. berlin-duvariŞehirlerin kozmopolit yapısı kaygıyı ve korkuyu daha da arttırdı. Yeni kurulan güvenlikli özel siteler ve yaşam alanları ile artan gettolaşma eğilimi bile soruna çözüm olmadı. Çünkü içimizdeki duvarlar da yıkılmış, iyi kötü tüm hallerimiz ortaya saçılmıştı. İnsanın sosyal rolleri arasında büyük farklılıklar olabileceğini kendimize bile itirafta zorlanırken gerçekle yüz yüze gelmek kolay değildi.  İyi bir baba, kötü eş, başarılı çalışan, trafikte bir canavar hepsi aynı bedende barınabiliyordu. Duvarlar yıkılmış, herkes her haliyle görünür olmuştu.

Böylesi bir dönüşümü yaşayan kuşaklar henüz çalkalanmayı atlatamamış gibi görünse de yetişen yeni nesiller bilişim ve iletişimin kolaylık ve rahatlığı içinde duvarları olmayan bu yeni dünyayı normal olarak algılıyorlar. Yaşanan dönüşüm onu yadırgayan eski nesilleri geride bırakıp ortamı doğal ve normal kabul eden yeni nesiller ile yoluna devam edecek gibi görünüyor.

İşte bu ortam, insanların kültürlerin tüm çıplaklıkları ile göründüğü, iletişim kurabildiği, sosyal sınıfların iç içe geçtiği yeni küresel bir toplum modelinin oluşmakta olduğunun ip uçlarını barındırıyor. Kuşaklar arasındaki bilgi akışının tersine döndüğü ve yeni nesillerin eskilere bileşim iletişim teknolojisini öğretmeye çalıştığı sürecin bir benzerini bu yeni toplum modeli kurulurken yaşıyor gibiyiz. Duvarların olmadığı, farklılıkların ürkütüp korkuttuğu bir tür içe kapanma yaşayan eski kuşaklara farklılıklar yerine ortak uzlaşı noktalarını gösterip onları korkulardan arındırma görevi barışçıl talepleri olan gençlere düşüyor. Bu noktada marka kültürünün ortaklaştırıcı küresel unsur olması konusunda kaygılı olmakla beraber küresel kültürün ortak mücadele alanları üzerinden birbiriyle bağlantıya geçtiği (çevre duyarlığı, küresel iklim değişikliği, temiz enerji, insan hakları vb.) alanları görerek geleceğe umutla bakılabileceğini söyleyebiliriz.

Kaba bir genellemeyle insanlık 19. Yüzyılda ulus devletler üzerinden yeni toplum modelini tanımlarken 20. yüzyıl, ulus kavramının ötekileştirici etkisine tepki olarak bireyin öne çıktığı, haklarının önemsendiği daha bireyci olarak eleştirilebilecek farklı bir toplum modelini doğurdu. 21. Yüzyıl ise iletişim ve bilişim devriminin etkisi ile küresel ortak paydalar üzerinden küresel yeni bir toplumu müjdeliyor. Bu süreçte önceki değişim ve dönüşümlerde yaşandığı gibi pek çok gelgit yaşanacak olsa da ve hatta tüketim paradigması ürettiği markalar üzerinden insanları farklı küresel tüketim kültürüne hapsetmeye çabalasa da 21. Yüzyıl insanlığın ortak değerleri üzerinde uzlaşmış farklılıkların yerine benzerlikleri kovalayan daha az kaygı ve yabancılık hissedilen barışçıl taleplerin daha çok işitildiği yeni küresel bir toplumun yüzyılı olacak. Ve aynı grafiği geleceğe uzatırsak bir sonraki yüzyıl için ise bu yeni küresel ulus kültüründen beslenen ancak onun kitleselleştirici etkilerine direnen ”yeni bireyin” küresel anlamda kendini etkin kılacağı çok daha gelişkin toplum modelini de öngörebiliriz. Doğrusu, yaşayıp görmek heyecan verici olurdu.

 

Mehmet Uhri

Helen’in Gözyaşları

Perşembe, Mart 24th, 2011

Hep o özü aradı, insanoğlu. Bedene canlılık veren ruhu, özü aradı. Öfke, acı, hüzün, neşe, heyecan, canlılık bedende bir yerlerde olmalıydı. Bedenin içindeki kendini arasa da yerini bulamadı, insanoğlu. Ancak tüm bu duyguların gözyaşıyla ilişkili olduğunu düşündü. Sevincinde, kederinde mutlu, mutsuz gününde hep gözyaşı vardı. Kayıplarını gözyaşları ile uğurluyordu.

Bu nedenle gözyaşının kutsal olduğuna inandı, insanoğlu. İnançlarına da yansıttı. Kendinden iyi flüt çaldığı için Apollon’un derisini yüzerek öldürttüğü Çoban Marsias’ın gözyaşlarıyla oluştuğuna inanılır, Çine çayının. Kardeşler arası cinsel ilişki nedeniyle cezalandırılan Byblis’in ağlamaktan kuruyun göz yaşlarıyla oluşmuştur labirent gibi uzayıp giden Kaunos dalyanı.  Manisa yakınlarındaki ağlayan kayanın kıskançlık uğruna Apollon ve Artemis tarafından çocukları öldürülen Tanrıça Niobe’nin ağlayan taşlaşmış hali olduğuna inanılır. Urfa’da Balıklı göl yanındaki küçük Aynzelha gölü söylencede Kral Nemrut’un kızı Zeliha’nın Aşık olduğu İbrahim peygamberin ateşe atılması üzerine döktüğü gözyaşlarıdır.

Daha pek çok kültürden benzer örnekler verilebilir ancak ruhun, duyguların şekle dönüşüp elle tutulur hale geldiği özün, gözyaşında olduğuna inanıldı. Gözyaşı şişelerinin arkeolojik buluntular arasında bunca yer bulması da rastlantı olmasa gerek.

parisandhelenoftroyBir diğer mitolojik öykü ise Troia kralının oğluna tutulup onunla kaçan Kral Menalaus’un karısı Zeus’un kızı Troialı Helen’e aittir. Troia savaşlarına neden olup büyük yıkıma yol açan Helen ardında acılar ölüm ve hüzün bırakıp tekrar kocasının yanına döner. Tanrıça asaletine uygun olarak sessiz ama vakur halde döktüğü gözyaşlarıyla sürdürür canlılıktan yoksun acılı hayatını. Helen cesurca bir çıkış yapmış tüm kuralları alt üst edip sevdiğine kaçmıştır. Yaşanan onca savaş yıkılan bir kent ve onca ölümün ardından geriye, döktüğü cesur ve asil gözyaşlarıyla acı çeken bir kadın kalmıştır. İnanış odur ki Olimpos tanrıları Helen’in gözyaşlarının cesaret yanı sıra, hüzün ve asaleti barındırdığını Helen’in ruhunu içerdiğini görüp o gözyaşlarını kekik bitkisi olarak yeryüzüne sunarlar. Kekik bitkisi pek çok kültürde canlılık, asalet ve cesaret simgesi olarak kullanılır. Kekiğin barındırdığı acımsı özün Helen’i acıyla harman edip yaşatan ayakta tutan öz olduğuna inanılmıştır. Gerçekten de kekik yağı ve kekik içeren bal bağışıklık sistemini güçlendirip bedeni hastalıklara karşı dirençli kılmaktadır.

Ne dedik? Hep o özü aradı insanoğlu ve gözyaşında olduğunu düşündü. Kekik bitkisinin de o özü barındırdığına inandı, bitkisel ilaçlarına, çayına kattı, bala karıştırıp iyileştirmesi için yaralarına sürdü. Thymus Vulgaris adını verdi. Thymus öz, hatta özlerin özü, asıl, esas anlamında kullanılmakta olan bir sözcüktür. Dahası sözcüklerin kökenini özünü araştıran etimoloji sözcüğü de buradan türetilmiştir. Kokuların özü temeli, esası olan Esans sözcüğü de başlangıçta kekikten elde edilen yağ için kullanılmıştır.

İnsanoğlu bilgi birikimini arttırdıkça arayışını sürdürdü. Bedenin bağışıklık sisteminde önemli yer tutan ve hastalıklarla mücadele etmede en önemli hücresel kaynak olan Thymus bezine de aynı ismi verdi. Kekik yapraklarını ve o yaprakların dizilimini andıran görünüşü nedeniyle adlandırmanın MS II. Yüzyılda hekim Galenos tarafından yapıldığı ileri sürülür. Dahası vücut direncini sağlayan ve genç erişkin yaşta gerileyip küçülen Thymus bezinin duyguların, ruhun toplandığı organ olduğuna inanıldı. Gerçekten de Thymus’un uyarılmasının endorfin salgıladığının bilinmediği o yıllarda insanoğlu ruhu, özü, duyguları barındıran aradığı organın Thymus olduğuna inandı.

Hep o özü aradı, insanoğlu. Öldüğünde bedenden çıkıp giden özün, ruhun izini sürdü, kökenini aradı. Önce uzaklara çok uzaklara baktı. Öyle ya, kendi içinde olan o ruh yaşadığı ortamda da olmalıydı. Gökyüzünde yıldızlarda aradı. Sonra o ruhları isimlendirdi, tanrı yaptı. Yerin göğün tanrısını tanımlayıp kategorize etti. İsimlendirip hapsettiği o tanrılar için dini mekanlar yapıp onları o mekanlarda kontrol etmeye çalıştı. Varlığını sürdürebilmek, hastalanmamak için onlarla pazarlık yaptı, adaklar sundu.

Sonra birleştirip tekleştirdi tanrılarını. Tekleştirdiği tanrıyı da dini mekanlara hapsedip kontrol altına almaya çalıştı. Tanrıya atfettiği işlerin bir kısmını kendi gerçekleştirebildikçe, tarlayı ekip mahsul aldıkça, hayvan besleyip çoğaltabildikçe, aşılamalar ile yeni türler geliştirdikçe ve günümüzde tüp bebek yoluyla bile üremeyi kontrol edebildikçe içindeki tanrısallığı, o görünmeyen özü, hayatından kısım kısım uzaklaştırıp dini mekanlara tıktı.  

michelangelo-sistine_chapel-creation_of_adam-small-onblkZamanla aradığı özü bulabilmek için kendi bedenine yöneldi. Mikroskopik düzeyde ve hatta moleküler düzeyde bedeni araştırdı, inceledi. Analitik tıp bilimi ile bedende erişemeyeceği yer kalmadı. Hastalıklar aynıydı ancak bu kez onları tanımlarken ürettiği bilgiyi kullandı. Hep o özü aradı. Mikrobiyoloji ve Kimya ile ulaşabileceği bilginin sınırına gelince atoma yöneldi. Atomun içini araştırmaya başladı. Atomun incelenmesi ile maddenin yittiğini, varlığını ölçüp değerlendirebileceği ancak görünür kılamayacağı bir boşluk olduğunu gördü. Atomu bir arada tutan enerjinin aradığı öz olabileceğini düşünüp şimdi onu araştırıyor insanoğlu. CERN’de ki araştırıcılar enerjinin maddeye dönüştüğünü kanıtlayabilmek için Higgs Bozonu’nu bulmayı bekliyorlar. Enerjinin maddeye dönüşebildiğini göstermek için peşinde oldukları Higgs Bozonu’na tanrısal parçacık (god particle) adını vermeleri de boşuna değil elbet.

Çünkü, hep o özü aradı insanoğlu. Bulduğunu sandığı alanlarda kekik örneğinde olduğu gibi insanlığın bilgi birikimine ve kültürüne yansıyan ortak uzlaşılar geliştirdi. Gözyaşında bulamadığını, bedeni en küçük parçasına kadar araştırıp bulamadığı o özü şimdi atomun içindeki devasa boşlukta arıyor. İnsan başlangıcından beri içindeki tanrısallığı arıyor.

 

Mehmet Uhri

 

Hep Birlikte Açık Radyo

Cumartesi, Mart 19th, 2011

8destek_mikrofonKulağınıza ulaşan bir ses olarak size radyonun özellikle açık radyo gibi bir radyonun anlamı üzerine söyleyeceklerim var. Bakmayın siz çevremizdeki sosyal ortamın bu denli kalabalık olduğuna, hepimiz dünyaya yalnız geliriz. Çevremizdeki dünyayla bağlantımızı duyu organlarımız ile sağlarız. Anne karnında duyduğumuz sesler ile başlar dış dünyaya yolculuğumuz. Bu nedenle ilk olarak işitme duyumuz gelişir. Bilinçsizce de olsa işittiğimiz ilk seslerle kendimizi hissederiz. Dünyaya geldikten sonra ise koku, tad ve dokunma duyularımız devreye girse de en çok kulağımızın algıladıkları ile dünyayı kavrarız. Annemizin kucağında onun kalp sesi ile huzur bulur, ninnisi ile uyuruz.

Sonra annemiz ve kendimizin dışında da bir dünya olduğunu keşfederiz. Dünya bize yaklaşır biz dünyaya sarılırız. Bunu yaparken beş duyumuzdan en geç gelişen ancak en güçlü ve etkin olan görme duyumuz her şeyin önüne geçer. Sosyalleştikçe dünyaya yaklaştıkça işittiklerimizin önemi azalır, görme algımız ile yeni bir dünya kurar o dünyaya dahil oluruz. Hatta diğer duyularımız ve algılarımızı da gözümüz yönetir. Yürümeye başlamamız, denge duyumuzun gelişmesi yakın çevremizden uzağı çok uzakları algılamamız hep görme duyusunun gelişmesi ile olur. Aynı evde yaşayan beş kardeş gibidir duyu organlarımız. Kulağımız büyük ağabeydir en küçükleri göz ise en becerikli en afacan ve en baskın olan kardeştir. İnsanı dünyaya açan, insanlara yaklaştıran ve ufkunu genişleten görme duyusudur. Gerçeği algılama ve kavramada işittiklerimizden çok gördüklerimizin gerçekliğine inanırız. Sözün uçucu olduğunu kalıcı olanın yazı olduğunu biliriz. Gördüklerimiz mantığımıza işittiklerimiz ise duygularımıza etki eder.

Hayat dediğiniz de duygular ve mantık arasında bir denge arayışından öte değildir, çoğumuz için. 

Gördüğümüz dünyanın gerçek olduğuna inanırız da o dünyanın içinde kendi varlığımızın gerçek olduğunu hissetmek için ne yaparız?  Görünen dünyada biz ne kadar gerçeğiz sorusu zor sorudur, çoğumuz sormamaya çalışırız.

Görselliğin bu kadar etkin olduğu günümüzde kendi varlığını hissetmek için yine görselliğe sığınıp başkalarının kendini görmesini sağlamak için çırpınanımız çoktur. Halbuki sadece kendi varlığını hissedebilmek uğruna görülmek, fark edilmek, beğenilmek bir şekilde görsel malzeme olmadan kendimizi hissetmek bu kadar zor olmasa gerek. 

Başkalarının bakışlarından bağımsız olarak kendi varlığımızı hissedebilmek için gözlerimizi kapayıp duyularımıza sarılmak yeterlidir. Hatırlayın bir acıyla karşılaştığınızda yakınınıza sarılıp gözlerinizi kapar birbirinizi ve kendinizi hissedersiniz. Sevgilinizle öpüşürken yine gözleriniz kapanır. Tadına baktığınız yemeğin verdiği lezzeti veya keyifli bir müzik eserini dinlerken de gözlerinizi kapatır kendinizi hissedersiniz. Veya

Veya Radyo dinlersiniz. Dışarıdan bakıldığında hiçbir iş yapmıyor muşsunuz gibi görünür. Ama radyonuz kulağınıza bir şeyler ulaştırır. İşittikleriniz beyninizde biçim değiştirir hayal dünyanızda görüntü ve algılara dönüşür. Gözün hükümdarlığı bir süreliğine geride kalır. İşittiğiniz seslerden konuşanların nasıl birileri olduğunu hayal etmeye çalışırsınız, anlatılanları hayal dünyanızda görsel şölene dönüştürürsünüz, çalan müziği daha önce nerede ne yaşarken dinlediğinizi hatırlamaya çalışırsınız.

İşte tüm bunlar olurken kendiniz olursunuz. Sadece kendiniz.

Radyoda bir yemekten söz edilir kokusunu, tadını hayal eder hatta merak edersiniz. Haberin acısını okuyanın ses tonundan hissedersiniz. Tüm bunlar onca kalabalık karmaşık dünyada olanca yalınlığı ile kendi varlığınızı hissetmenizi sağlar.

İşte biraz da bunun için radyo dinleriz.

Radyo böyle bir şey dostlar. Bize hayal kurduran, düşündüren, gözün hükümranlığını biraz olsun sarsıp içimizdeki o yalnız, ürkek ama tutunmaya çalışan gizemli insanı hatırlatır. Bize bizden haber veren, müziği ile sarıp sarmalayan ve duygulandıran dostlarımızdan biridir, radyo.

tumblr_liav1cdhmq1qi7chxo1_400Radyo böyle bir şeydir de Açık radyo nedir?

Bağımsız, özgür yanıyla size yalan söylemeyen, duymak istemediğiniz doğruları bile kulağınıza fısıldamaktan çekinmeyen ne yaparsanız yapın sizi olduğu gibi kabul edip gönül koymayan kadim dostlarınızdan biridir, Açık Radyo.

Açık radyo bize kendimizi anlatan, ayna tutan, içinde yaşadığımız dünyanın görsel bir aldatmacaya dönüşmekte olduğu konusunda şüphelerimizi ayaklandırıp farklı düşünsel açılımlar sunan bir avuç emektarın kurduğu muhteşem bir organizasyondur. Onlar bize kim olduğumuzu gösterip diğer insanları, olayları ve sesleri görselliğin makyajından arınmış haliyle sunuyor kendi varlığımızı hissedebilmek için sesleri ile bize ulaşıp düşün dünyamızı harekete geçiriyorlar.

Tüm bunları insana inandıkları ve ona güvendikleri için yapıyorlar. Bu çabalarını bağımsız sürdürebilmeleri, sermaye gruplarının etkisinden uzak durabilmeleri ise yine insana, kendi dinleyici kitlesinin desteği ile ayakta durabilmelerine bağlı.

Şimdi bağımsız ve özgür bir radyo için, radyomuzun yaşayabilmesi için ve her şeyden önemlisi kendiniz için bir şey yapın. 0 212 343 41 41 numaralı telefonu arayıp radyomuza destek olun. Açık radyo hep açık kalsın.

Mehmet Uhri

 

 

 

Dışarıdakiler Özgür mü?

Çarşamba, Mart 16th, 2011

ysorgulama-_yel-_siyah_beyaz

Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yargılanma ve hapse atılma korkusuyla kalemlerinin özgür olamayacağını haykıran gazeteciler önce Taksim meydanında toplandılar. İstedikleri yanıtı alamayınca basının özgür olmadığı ortamda demokrasinin yaşamasının mümkün olmadığını haykırarak istiklal caddesinde ikinci bir eylem yaptılar. Kalemlerinin özgür olmasını, haberleştirdiği konulardan ötürü kendilerini savunmak zorunda kalmamayı isteyip yargılanıp hapse atılmak, özgürlüklerinden uzaklaştırılmak korkusuyla doğru bildiklerini yazamayacaklarını haykırdılar. 

Peki ama tutuklamalar başlamadan önce medya çalışanları özgür müydü?

Mesleğin piyasalaşması ve büyük sermayenin denetimine geçmesi ile gerçek anlamda basın özgürlüğünün yitirilmiş olacağına zamanında karşı çıkıp ses çıkaranlar çoktan tasfiye olmuştu. Gazetelerde yazıların özgürce yayınlanabilir olduğu söylenebilse de yayınlanmayan veya yayınlamayan haberler fısıltı gazetesine yansıdıkça medya çalışanlarına olan güvenin azalması kaçınılmazdı.

Ürettikleri haberlerin takibinin yapılmaması veya bazı gazetelerin öne çıkardığı haberlerin diğer grubun gazetelerinde hiç yer almaması, günler sonra işler ayyuka çıktıktan sonra kerhen yer bulmasının anlamını bile sorgulamadı, medya çalışanları. Suskunluk orada başlamıştı. Özgür olduklarını düşündükleri ortam onlara yeri geldiğinde üç maymunu oynamalarını gerektiğini de fısıldıyordu. Duruma ayna tutmaya çalışan gazetecileri ise önce meslektaşları yalnız bıraktı.

Doğru söylediği için kovulan ve kendine yazacak yer arayan gazetecinin başına gelenleri haber olarak bile takip eden gazeteci neredeyse göremedik. Dahası büyük bir medya grubunun şirketlerine yapılan vergi baskısı sonuç verdi. O gazeteci özgürce yazdığı eleştiri içerikli yazılar yüzünden herkesin gözü önünde çalıştığı medya grubundan uzaklaştırıldı. Bir diğer büyük sermaye grubunun medyasında iş bulduğunda içimiz biraz rahatlasa da orada da rahat durmadı. Kendince doğruları söylemeyi sürdürdü. Söylediği doğruları yalanlamayı başaramayanlar önce köyün delisi yerine koymak istedi ama tutmadı. Piyasalaşan medya ortamında her şeyin olduğu gibi özgürlüklerin de bedeli vardı. Dev bir kamu kaynağının o sermaye grubuna peşkeş çekilmesi karşılığında gazetecinin kellesi istendi ve alındı. Medya durumu suskunlukla karşıladı. Kalemi kırılan gazeteci ise kendinden öncekilere göre şanslıydı gidecek son bir köy daha vardı. Sesi daha cılız çıksa da yazmayı sürdürdü. 

Kaleminin kırılması karşılığı peşkeş çekilen o dev kamu kaynağı günün birinde onlarca insanı yuttu, para ve kar hırsı ihmalkarlıkla birleşince o güne kadar yaşanmamış bir felaket yaşandı. Her şey ortadaydı. Ancak gazeteciler yine suskundu. Yaşanan ihmal ve felaket o medya grubunda doğru dürüst haber bile olmadı. Devlet olayın üstünü örtmek için harekete geçti. Diğer gazeteler de kulağının üstüne yatmayı haber takibi yapmamayı seçti.

1293621078-1Medya çalışanları yaptıkları haberler nedeniyle yargılanma ve hapse atılma ile gündeme gelince durumun ciddiyeti anlaşıldı. Özgürlüklerini çoktan patronlarına emanet etmişlerdi. Patronun gücünün kendilerini kurtarmaya yetmeyebileceğini görüp cılız da olsa seslerini çıkarmaya güç birliği yapmaya çalıştılar. Yargılanma ve hapse atılma korkusuyla özgür çalışamayacaklarını haykırıp güvence istediler. Piyasalaşan medya ise karşılığını almadan hiçbir şey vermeyeceği gibi ruhlarına kadar teslim almadan gazetecilerin yakasından düşmeyecekti.

Bundan sonrası aslında diğer bazı meslek gruplarının bildiği senaryonun tekrarı olarak yaşanacak gibi görünüyor. Gazetecilik mesleği yargılamalar ve karşılıklı suçlamalar eski hesaplaşmalar ile daha da itibar yitirir. Bu konulara bulaşmayanlar masumiyet karinesiyle kendi köşelerine çekilip daha da suskunlaşır. Halkın gözünde itibar yitiren her meslek gibi gazetecilere dönük ön yargı ve şiddet artar. Ve o zaman gazeteciler için gerçek kabus başlar. Kendi içlerinde birbirine düşme, ayrışma ve küçük kavgalar ile birliktelik duygusu yitirilir. Bugün bir araya gelip eylem yapanların birlikte görünmeme çabasını izleriz. Ve tüm bunlar olurken gazeteciler o çok korktukları hapishane ortamını kendileri için yaratmış olurlar. Tüm toplumu da peşlerinden sürükleyerek görüp bilip konuşmaktan korkanların oluşturduğu toplumun uyumlu gazetecileri olarak dev bir hapishanenin taşlarını sessizce döşemiş olurlar.

Tüm bu olayları doktorlar ve sağlık çalışanları gazetecilerden önce yaşadı. Doktorlar piyasalaşan sağlık ortamında önce kafa yapısı olarak uyumlu olmayan meslektaşlarının tasfiye edildiğini gördü ve ses çıkarmadı. Sonra sıra piyasa beklentilerine direnenlere geldi. Mesleki deneyimleri ile tanı koyup tedavi veren hekimlerin yerine bol tahlil ve görüntüleme isteyip hastasının faturasını kabartan veya deneyimsiz hekimlerin tercih edilmesine de sessiz kaldılar. Uslu çocuk olmak gerektiğini düşünüp kulağının üstüne yattılar. Bu arada onca tıbbi işleme karşın iyileşemeyen hasta ve hasta yakınlarının şiddetine mazhar olundu. Sistemin günah keçisi olarak öne sürüldüler. Masum olduğu düşünüldüğü için mesleğin itibar yitimine de ses çıkarmadılar. Sıra yazılan reçeteye, yapılan ameliyata hasta mahremiyetine gelip dayanınca mesleki bağımsızlık için ayaklandılar ancak iş işten geçmişti. Düşünmeden, sorgulamadan sisteme para kazandırdığı ölçüde önemli ancak değersiz unsurlara dönüşmüştü, hekimler. Bu algı toplum genelinde ve ne acıdır ki hekimler arasında da taraftar buldu. Piyasalaşmanın getirdiği küresel dalganın her şeyi önüne katarak dönüştürmesini izliyor sıranın medya çalışanlarına geldiğini üzülerek görüyoruz. Onların da sisteme uyum gösterdiği ölçüde önemli ancak değersiz unsurlara dönüşme süreci yaşanıyor. Gelecekte ise hakların alınıp satıldığına şahit olup hukuk camiasının benzer şekilde piyasalaştığını göreceğiz. O gün adını andığım dev hapishanenin çatısı örülüp inşaat tamamlanmış olacak.

O gün geldiğinde bu dev hapishanede oturup hangimizin daha özgür olduğu üzerine muhabbet edip söyleşecek çok zamanımız olacak.

 

Mehmet Uhri

Sözlerimi Geri Alamam

Perşembe, Mart 3rd, 2011

coksestekyurekFarkında mısınız? Kişi başına düşen sağlık harcalamaları katlanarak artarken hastaneler yine hasta dolu ve dahası binlerce yataklık yeni sağlık kampüsleri yapılması planlanıyor. İnsanlar tedavi olup iyileşmek yerine doktordan sağlık kuruluşundan yakasını kurtaramaz oldu. Herkes gerekli veya gereksiz günde en az bir ilaç tüketir hale geldi. Bunca masraf ve çabaya karşın geçmişe göre daha sağlıklı olduğumuz yönünde işaret de görünmüyor.

Sağlığın ticari ürün olarak alınıp satılır hale gelmesi, hastanelerin tıp endüstrisinin fabrikalarına dönüşmesi ile önce sağlık çalışanları sonra da hastalar bu dev endüstrinin figüranlarına dönüştü. Sağlık alanında geleneksel mesleki değerlerin alt üst olduğu, daha çok ticari kaygıların şekillendirdiği önem ve önceliklere göre karar verilen süreçler yaşanmaya başlandı. Tüm bunları sağlıkta modernizasyon diye topluma yutturmayı da başardılar.

Modernizasyona karşı değildi hekimler, ancak ödenmesi gereken bedel bu kadar ağır mı olmalıydı? Doktorların “hastalık yoktur, hasta vardır” ilkesi bu yeni süreçte alt üst edildi. Sanki tıp alanında tüm bilgilere ulaşılmış yeni hastalık keşfedilmeyecekmiş gibi hastalıklar “teşhis ilişkili gruplar- TİG” adı altında birkaç yüz başlıkta toplandı ve hastaların bu gruplardan hangisine daha uygun hastalığı olduğunu saptamak doktorluk mesleği haline geldi. Sağlık piyasasının ticari öncelikleri doktorluk mesleğinin değerleri ile yer değiştirmeye başladı.

Hastaya yeterli zaman ayırıp doğru tanı konulması ve tedavi sürecini önemsemek yerine, hastaların sağlık işletmesi adı verilen ticari kuruma kazandırdığı paradan prim üretmek, ödüllendirmek üzerine yeniden kurgulanan sağlık sisteminin içine tıkıldı, hekimler.

Hastasının sağlığının yanı sıra hastalığın o kişinin sosyal çevresinde doğurduğu sorunlara kadar ilgilenen hekimlerin yerini, kazandırdığı para kadar önem veren kurumlar ve sağlık çalışanlarının alması bekleniyor. Hayli de yol alındı bu süreçte.

Doktorların büyük kısmı şaşkınlık içinde yaşananları anlamaya ve bir şekilde uyum göstermeye çalışıyor. Hastalar ise endüstriyel tıbbın nimetlerinden yararlandırıldıkları için kendilerini önemli hissedip yapılan girişimleri memnuniyetle karşılıyorlar. Doktorlar gerçekleştirilen tıbbi işlem ve tahlillerin çoğunun hastanın yakınması ile ilgili olmadığının, sisteme para kazandırmak ya da doğabilecek hukuki sorunlara karşın kanıt olması için istendiğinin farkındalar. Hatta devlet para kazandıran bu hekimlere katkı primi adı altında sus payı da veriyor. Geçtiğimiz on yıl içinde sosyal güvenlik kurumunun sağlık için harcadığı paranın 8-10 katına çıkmasına karşın vatandaşın daha sağlıklı olduğu ve bazı hastalıkların tümden ortadan kalktığına işaret eden verilerin olmamasını kimse sorgulamıyor, sorgulanması da istenmiyor. Artan muayene, tahlil, görüntüleme ve tedavi masraflarına karşın toplumun daha sağlıklı olduğu yönünde veri olmaması yetmezmiş gibi kamusal sağlık hizmeti üretilen yıllarda kontrol altına alınıp ortadan kaldırılmış olan kızamık, Verem gibi bazı hastalıkların hortladığına da şahit oluyoruz.

Yaşanan dönüşüm ile hastalar kendilerini hastalıkları ile birlikte onları bütün olarak ele alan hekimler yerine para kazandırdığı oranda değer veren, yapılan tahlil muayene ve görüntülemeler ile kendilerini önemli hissetmelerini sağlayan riyakar sağlık işletmelerine mahkum edildiler.

Kendilerine şahıs olarak değer vermeyip işletmeye kazandırdığı para kadar önem veren sistemin riyakarlığının perdelenmesi için de doktorlar günah keçisi olarak kamuoyunun gündeminde tutuluyor. Onca işleme karşı hastasının fayda görmediğini, tedavi olmak yerine sağlık işletmesine sürekli gidip gelen ve para kazandıran unsura dönüştürüldüğünü gören hasta yakınları faturayı hekimlere çıkarıyor. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet artıyor.

İşte tüm bu şartlar altında doktorlar 13 Mart 2011 de Ankara’da düzenleyecekleri büyük miting ile yaşananlara dikkat çekmeye çalışacak, bu riyakar sağlık sisteminin görülmesi anlaşılması için seslerini yükseltecekler. Sağlığın ticarileşmesi ile yaşanan dönüşümde doktorların eski önemlerini yitirmesinin, mesleki değerleri yitirmek anlamına gelmediğini Grup Bulutsuzluk Özlemi’nin bestesini hep birlikte söyleyerek “sözlerimi geri alamam, yazdığımı baştan yazamam, bir daha geri dönemem” diyerek dillendirecekler. Binlerce yıllık hekimlik meslek değerlerine sarılıp ticarileşen sağlık ortamının yarattığı mesleki erozyona karşın toplumu bilgilendirmeye, bu oyunun parçası olmamak için birlikte hareket etmeye çağıracaklar. Hastasının sırtından sisteme para kazandıran riyakar figüran olmak istemeyen ve geleneksel meslek değerlerine sahip çıkan hekimler o gün o alanda kendilerini anlayıp destek verecek hasta ve yakınları ile birlikte “Hiçbir kere hayat bayram olmadı ya da her nefes alışımız bayramdı, bir umuttu yaşatan insanı” şarkısını seslendirmeyi, seslerini ülkeye duyurmayı hayal ediyor.

Onları yalnız bırakmayın…

 

 

Mehmet Uhri (Dr.)

 

 

Not: Hekimlerin, çok ses tek yürek sloganıyla farklı ortamlarda aynı şarkıyı dile getirerek oluşturduğu klipi izlemek için http://www.youtube.com/watch?v=RcOioX6ybWI linkini kullanabilirsiniz.

Beni Öldürdüler, Beni Öldürdünüz

Çarşamba, Ocak 19th, 2011

hrant-dink-cinayeti“Bilseydim ki bu seni son görüşüm, sana sımsıkı sarılır ve dua ederdim tanrıya ruhunu korusun diye. Bilseydim ki bu seferki, bu kapıdan son geçişin, sarılırdım sana, öperdim ve bir kez daha çağırırdım. Bilseydim ki bu, sesini son duyuşum, saklardım her kelimeni defalarca duyabileyim diye…” diye yazan Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı kısa romanını hep birlikte canlandırdık. Hepimiz o romanın kahramanları olarak gurur duyuyor olmalıyız oynadığımız oyundan.

Kırmızı Pazartesi romanı sevdiği uğruna töreye karşı gelen ve aile namusunun temizlenmesi için öldürülmesi gereken kişinin yaşadığı toplumda sığınacak, tutunacak yer bulamamasını, herkesin gözü önünde herkesin susarak onayladığı bir cinayete kurban gidişini anlatır. Öyle bir cinayettir ki kimsenin kaçacak yeri yoktur. Biri ölecek diğeri öldürecektir. Günü bile bellidir. Beklenen kanlı Pazartesi maktulun ailenin büyüğü tarafından çarşı meydanında bıçaklanışını ve onun can çekişmesini izleyenlerin yine sessiz kalışını anlatır roman. Ölmeden önce köy meydanında toplanan kalabalığa döner ve son sözleri “Beni öldürdüler, beni öldürdünüz” olur.  

Koskoca roman bilinen ve beklenen cinayetin ağır ağır yaklaşması, herkes tarafından sessizce kabul edilmesi, karşı çıkılamaması ve ölenin “beni öldürdüler, beni öldürdünüz” sözleri üzerine kurulmuştur.

İşte 21. yüzyılda bu romanı sahneye koyduk ve başarıyla oynadık.

“Erken öten horozu keserler” atasözünü çağrıştırır biçimde ülkemizde bilinen siyasi söylemin dışında bir şeyler söyledi ve yazdı diye sadece düşüncelerini ifade etti diye önce medyada hedef gösterildi. Hepimiz susup bekledik.

Sonra davalar açıldı. Davalarda da hedef gösterilmeye devam edildi. Pek çok önemli akçeli dava dururken onun davası gazetelere haberlere yansıtıldı. Davanın görüşüldüğü duruşmalar hep olaylı oldu. Yine sustuk bekledik.

Horozun erken öttüğünün hepimiz farkındaydık. Su testisinin su yolunda kırılacağını da biliyorduk. Genlerimizde yazıyordu. Susup olacakları bekliyorduk. Davalar davaları izledi. Konu hiç gündemden düşürülmedi. Neden düşürülmediğini bile sorgulamadık.

Kimse adalet aramıyordu ki. Adalet aramayı çoktan bırakmıştık.

Hepsi romanın bir bölümüydü. Sırayla gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Töre söz konusu olduğunda kimsenin adalet beklentisi yoktu. Günümüzün töresi ise insan olmayı, hoşgörülü olmayı ne olursa olsun hayatı savunmayı itiyordu elinin tersiyle. O töre ki kendini var eden insanları bile günü geldiğinde yok edebilecek kadar insana uzak, hayata uzak durabiliyor yine de varlığını sürdürebiliyordu.

hrant_dink4Bu da bir töre cinayetiydi. Hafifletici neden bulmak kolaydı. Ağır tahrik vardı. Açılan davada düşünceleri yüzünden hüküm giyerek suçlu bulunmuştu. Cezası ertelenmişti, hapse filan girmemişti ama ne gam. Zaten kimse adaletten bir şey beklemiyordu. Önemli olan “yüce adaletin” suçlu bulmuş olmasıydı. Bu hepimize yeterdi. Yetmeliydi.

Sustuk ve bekledik. Olacağı biliyorduk. O da biliyordu, bizler de. Hatta katiller bile biliyordu. Yapacak bir şey olmalıydı ama elimiz kolumuz bağlıydı. Bizler, onun düşündüklerini düşünmeye cesaret edemeyen bizler, masum olmalı masum kalmalıydık. Onu korumayı saklamayı, sahip çıkmayı düşünemedik bile. Ne de olsa bizler masumduk. Su yolunda kırılması gereken testinin bu kadar uzun süre kırılmamasını yadırgayanımız bile oldu. Öyle ya, töreye karşı gelinmiş egemen siyasi söyleme aykırı düşünceler beyan edilmişti. Onu örnek alan çocuklarımız maazallah daha da ileri giderse bu toplumu kim bir arada tutacaktı. Birilerinin bir şey yapması gerekiyordu. Yaptılar da….

Güvercini vurdular. Herkesin gözünün önünde. Hepimizin beklediği biçimde yok ettiler, onu. Öylesine hızlı bir ölümdü ki, son sözlerini kimse duyamadı. Duyabilseydik eğer; Güvercinin son sözlerinin “beni öldürdüler, beni öldürdünüz…” diyen o son sözlerini duyabilseydik eğer belki içimizde insanlık uğruna bir şeyler filizlenebilecekti. Buna bile fırsat vermediler.

Şimdi medyanın vicdan sahibi bazı değerli ileri gelenleri ve bazılarımız vicdanlarını tırmalayan “beni öldürdünüz” sözlerini bastıracak bir şeyler yapma çabasıyla güvercinin ardından ağıtlar yakacaktır elbet. Ama bilin ki bunlar da o romanın bir parçasıdır. Olacağı biliyorduk. Hepimiz biliyorduk. Ne demişti Marquez “Bilseydim ki bu seni son görüşüm, sana sımsıkı sarılır ve dua ederdim tanrıya ruhunu korusun diye”…   

 

Mehmet Uhri

21.01.2007 

Gazeteci ve yazar Hrant Dink’in anısına saygı ile…