Archive for the ‘Balıkçının Merası’ Category

Kim, ben mi?

Perşembe, Nisan 23rd, 2015

sapere-aude

Bilirsiniz… Basit ve yalın sorular yanıtı da basit ve yalın olmaya zorlar. Sorması kolay sorulardır. Genellikle iki şıklı bir yanıtı vardır ve şıklardan birini seçip diğerini dışladığınızda öyle veya böyle bir yanıt vermiş olursunuz.

“Açık renk elbise mi giyeyim yoksa koyu renk mi?” Yanıt basit ve zararsızdır. Hangi yanıtı seçerseniz seçin yanıtınız çok da önemli bir sonuç doğurmayacaktır.

“Duvarın badanası fazlı mı açık oldu? Bir ton koyusu olsa daha mı iyiydi?” Yanıt yine zararsız görünür ama ikinci seçenek yeni bir badana külfeti çıkaracağı için cevap vereni politik yanıt vermeye zorlar. Gelen yanıtın samimi olup olmadığı konusunda iki taraf da emin değildir.

Soru yalın ve anlaşılır olsa da özneye yöneldiğinde yanıtlamak giderek zorlaşır. Her yanıt kendini ifşa etme anlamına dönüşür. Hatta bazen yanıt vermemek de bir yanıt anlamına gelir ve sorunun hiç sorulmamış olması istenir. İşte böyle zamanlarda “Kim ben mi?” sözcüklerine sığınırız.

“Seçimde hangi partiye o vereceksin?” Soruyu soran yanıtı tahmin edebiliyor olsa da yalın soruya yalın yanıt verme burada yanıtlayana yönelik ince bir sorgulamayı da içermektedir. İlk ağızda soruyu savuşturma veya zaman kazanma çabasıyla “kim, ben mi?” gibi anlamsız bir yanıt dökülür. Yanıt vermek istememekle hem yanıtlayıp hem kendimi nasıl gizlerim arasında gidip gelir çoğumuz.

Yalın soruları severiz, düşünmeyi berraklaştırır, karar vermeyi kolaylaştırır. Ancak bu tür soruların kendimize yönelmesi, kendimize dair açık berrak yanıt vermek zorunda bırakması çoğumuzu fazlasıyla ürkütür.

Herkesin başkaları hakkında çekinmeden eleştirel yorumda bulunabildiği toplumlarda kendi olmak, kendi kalmak, onca yoruma karşın kendini sevip barışık olmak hiç kolay değildir. Böyle toplumlarda tüketim alışkanlıkları üzerinden piyasayı canlı tutma çabasına modanın etkisi de binince herkes biraz başkası olmaya zorlanır. Kendimizi unutmadığımız sürece başkası gibi görünmek çok da kötü bir şey değildir. Kendimizden sıkıldığımız zamanlarda iyi geldiği bile olur.

Her şeye rağmen kendi olmak, olanca yalınlığı ile çekinmeden kendini görünür halde tutmak hiç kolay değildir. O yüzden hep biraz başkası gibi olmak isteriz. İnsanoğlunun doğa şartlarından korunmak için başlayan giyinme sevdasının dev bir moda endüstrisine dönüşmesi boşuna değildir. Dış görünüşümüzü değiştirip biraz başkası olmak, biraz da kendimizi gizlemek çoğumuza normal gelir. Durumun pek de doğal olmadığının farkında olsak da dış görünüşümüz ile oynayıp başkalarının gözünden kendimize bakıp değer biçmeyi kendimizle yüzleşmeye daha çok tercih ederiz. Kendimize değer vermektense başkalarının gözündeki değeri çok daha fazla önemseriz. Başkalarının gözündeki imajımızı zedelemektense kendimize eziyet etmekten kaçınmayız. Yaşlanmanın kaçınılmaz olduğunu bildiğimiz halde “yaşlanma etkilerini geciktirmek” adı altında yapılanların ardında yatan yanıt ile yüzleşmekten özenle kaçınırız.

Yanıt kadar soru da basittir. “Yaşlanmak seni korkutuyor mu?”

“Kim ben mi?” diyerek zaman kazanmak burada daha da komik duruma düşmeye yol açar. Korktuğumuzun yaşlanmak olmadığını, başkalarının gözündeki görüntü, değer ne varsa onun değişip yitirileceğinden korktuğunu itiraf etmek hiç kolay değildir. Cesur olanlarımız “Hiç korkutmuyor, görünüşüme özen gösteriyorum, bu bana iyi geliyor” gibi altı dolu görünen sağlam yanıtlar verse de özündeki kaygı satır aralarından sırıtır.

xsptpi5gsw

Aslında başlı başına bir yanıt hatta edat olarak kullanılan “kim ben mi?” 3 sözcük ile çok şey anlatır. “Bu soruyu hiç sormamış olmanı isterdim”, “keşke bana sormasaydın”, “bırak biraz düşüneyim”, “bu soruya önce başka biri yanıt versin” ve bunun gibi daha bir sürü ifadeyi 3 sözcüğe sığdırırız. Yaşlanma sorusundaki gibi korkutup korkutmadığı biçiminde iki seçenekli bir soru ile korkularımızla yüzleşmek zorunda kalırız. Toplum genelinde korkmak zayıflık kabul edildiği ve her ortamda korktuğumuzu belli etmekten özenle kaçınma eğilimi yüzünden safça ve dürüstçe “korkuyorum” yanıtını verdiğinizde başkalarının sizin hakkında düşünecekleri tedirgin olmanız için fazlasıyla yeterlidir. Bu noktada politik yanıt vermeye çalışmak ve soruyu savuşturmak biçiminde etkili bir karşı hücum deneyenimiz de çoktur. “Yaşlanmak değil ama ölmek herkes gibi bana da itici geliyor, size gelmiyor mu?” biçiminde kıvrak bir yanıt konuyu sizden uzaklaştırıp gizlenecek alan açmanıza yol açsa da sorunun basit yanıtını henüz kendinize bile vermediğiniz gerçeği öylece içinizde çakılı kalır.

Fiziksel görünüşümüzle oynayarak kendimizi gizlemek, “çıplaklığımızdan” kurtulup insan içine çıkabilir hale gelmiş olmak işe yarar görünse de tinsel yapımız ile ilgili sorun çok daha derindir.

Yine de “hangi takımı tutuyorsun” sorusu gibi öznel soruların yanıtı basittir ve yanıtlaması kolaydır. Çünkü yanıtınıza taraftar bulmanız, sıradanlaştırıp toplumun genel algısına katmanız kolaydır. Ancak soru “seçimde hangi partiye o vereceksin?” biçimine dönüştüğünde işler değişir. Bulunduğuz ortam, insanlar ve zamana göre vereceğiniz yanıtın farklı olmasının yanı sıra yanıtınızın kendi kendinize vereceğiniz yanıt ile bile farklılık göstermesi neredeyse kaçınılmazdır. Çünkü soru doğrudan sizin içsel hayatınıza yönelmeyi zorunlu kılarken vereceğiniz yanıt başkalarının sizin ne düşündüğünüz ve dünya görüşünüz hakkında kendinizi çıplak hissetmenize yol açar. Çıplakken aynaya bakmak bile çoğu kez zor gelirken kafanızın içindekilerin ortaya dökülmesi kolay katlanılır bir durum değildir. İşte böyle zamanlarda işe yaramayacağını bilsek de “kim ben mi?” sorusuna sığınmaya çalışırız.

İşte hep bu çaresizliğimiz yüzünden yalın sorulardan ürkeriz.

Halbuki çocukluk çağları hep o yalın, basit sorular ile geçer. Beğenmediği davranışı yüzünden çocuğunu azarlayan anneye “anne artık sen beni sevmiyor musun?” diye soru sorarken bile çocuk, alacağı yanıttan emindir. Aynı soruyu anne babanın tartıştığı gergin bir ortamda çocuk “anne sen artık babamı sevmiyor musun?” diye sorduğunda benzer bir yanıtın verilmesinde yaşanan zorluk ve samimiyetten uzak kıvırtma yanıtlar o çocuk kadar kendi olamadığımızın kanıtı değil midir?

İşte böyle zamanlarda “kim ben mi?” gibi sözcükleri çok kullanırız. Kendi olma ve kendi kalabilme konusunda o güne kadar edindiğimiz deneyim genellikle yetersiz hatta eksi bakiyede olduğu için zaman kazanmaya uğraşırız. Yatağını ıslatan çocuğun “ben yapmadım oyuncak ayı Tedy” yaptı demesinde olduğu gibi yanıtı bir başkasının üstlenmesini bekleriz.

Dürüstlüğün erdem sayılmasına karşın öznel sorularda kendimize karşı dürüstlükte zorlanmak yerine basit ve yalın sorular karşısında bocalamayıp cesurca yanıtlayabildiğimiz kadar kendimiz olur, hayatı her yanıyla sahipleniriz. Üstelik biz sorsak da sormasak da o yalın soru ve yanıtlar içimizdedir. Çıplak hissettirecek kadar da yalındır. Elimizi uzatsak ulaşabileceğimiz bir yerlerdedir. Hani çocuğun beğendiği bir şeye sarılıp “bu benim olsun mu?” dediği gibi kendimizden kendimizi talep edebildiğimizde ancak kendimiz oluruz. O zaman başkalarının gözündeki kendimizi değil, olanca yalınlığı ile içimizdeki çocuğu görür gülümseriz. O anda neden gülüyorsun diye soranlara “kendime gülüyorum, sen hiç kendin olmayı denedin mi?” diye yine yalın ancak sert bir soruyla karşılık verdiğinizde karşınızdaki kişinin afallayıp genellikle “Kim ben mi?” sözcüklerine sığındığını görürsünüz. Bu kez birlikte gülersiniz.

Hayat ise; kendini gizleyip yalın sorulardan uzaklaşma telaşıyla ömrünü tüketenlere inat sürer gider.

Mehmet Uhri

Sahi… Kimdi O?

Salı, Mart 24th, 2015

Sahi… Kimdi o?

Hani bazen emin olsanız da bir türlü nereden tanıdığınızı çıkaramadığınız biriyle karşılaşır, cesaretinizi toplayıp “Sizinle daha önce tanışmış mıydık?” diye sorarsınız. Ortak arkadaş, ortam veya mekan arar; bir türlü bulamazsınız. Hatta soruyu sorduğunuz kişi de sizi bir yerlerden hatırladığından söz eder. Ancak bir türlü ortak nokta bulamaz, “Kimdi o?” sorusu öylece zihninize kazınır, uzaklaşırsınız.

Unuttuğunuzu sansanız da ummadığınız anda bir olay veya anıyla hatırladığınız, pek de önemli olmadığını düşündüğünüz bu durumlar yaş ilerleyip tanış görüş olduğunuz kişi sayısı arttıkça sıklaşır. Hafızanızdan kuşku duymaya başlarsınız. Tanıdığınızdan emin olsanız da kim olduğunu bulamadığınız insanlar ürkütmeye başlar.

Endişelenirsiniz.

Çünkü; kim olduğu veya nereden tanıdığınız üzerine bu kadar kafa yoruyor olmayı o kişiyle tekrar iletişim kurmak istediğinizden değil, kendi yaşanmışlığınız üzerinden içe dönük bir sorgulama gibi yaparsınız. Üzeri örtülmüş, unutulmaya yüz tutmuş yaşanmışlıkları deşer, hafızanızı zorlarsınız.

“Nerede gördüm, nereden tanıyorum, ne zaman karşılaştık?” sorusunu o kişiye yüksek sesle sormaya çekinip için için yanıt arayanımız da çoktur. Kesin yanıtı bulamayıp geçmişinde bir yerlere yalapşap iliştirerek sorudan kurtulmaya çalışanlarımız ise daha da çoktur. Ne yaparsak yapalım, hafızamız ile ilgili kuşkudan kurtuluncaya kadar bitmeyen bir kaygıyı derinden hissederek yaşarız.

Bir türlü çözemediğiniz “Sahi kimdi o?” sorusu aslında her soru gibi yanıtını içinde barındırır.

Yanıt ise; bir şekilde hayatınıza dokunmuş, yer etmiş, kendinizi tanımanızı sağlamış herhangi biri olabilir. Hatta karşınızdaki kişiyi hiç tanımamış olsanız da hayatınızda iz bırakmış kişilerden biriyle hafifçe benzeşmesi bile yeterlidir. Böyle durumlarda en zoru ise hafızanın yanılabileceğini kabullenmek zorunda kalmaktır. Hafızanızdan kuşku duyup özgüven yitimine uğramaktansa soruyu ve o an yaşadıklarınızı unutup başka şeylerle ilgilenmek çoğumuz için iyi bir çıkış gibi görünebilir. Ama “O kimdi?” sorusu da peşinizi kolay bırakmaz. Rüyalarınıza bile girdiği olur.

Halbuki bilirsiniz, hep iyi anlar hatırlanır, kötü anılar ise kolay unutulur. Kötü olaylar çabuk unutulsa da hayatımızda kötü izler bırakmış insanları nedense unutamayız. O kişilerin ruhumuzda bıraktığı izler kabuk tutsa da hatırlatan bir olay, anı veya kişiyle karşılaştığımız da bir yerlerden kanar, hissederiz.

Sahi… Kimdi o?

kimdi-o2Yaşınız küçükken belki de size iğne yapan bir sağlık çalışanıydı. Sizi koruyacağına çok güvendiğiniz anne veya babanızın suskun bakışları önünde canınızı yakmış, ağlamış, unutmamıştınız. İğneyi veya acısını çoktan unutmuş olsanız da o gün unutmadıklarınız arasında sizi korumak yerine öylece duran anne veya babanızın suskunluğu ve iğnenin önündeki yalnızlığınız da vardır. Yıllar sonra kendi çocuğunuz için iğne yapmak gerektiğinde karşınızdaki sanki aynı kişidir. Ruhunuzda bir yara kanamaya başlar. Susarsınız.

Veya okulda size kendinizi ezik hissettiren bir öğretmendir. Büyüdüğünüzü, yetişkin olmaya başladığınızı söyleyip okula gönderirler. Kendiniz gibi bir sürü arkadaş edinirsiniz. Birçoğu unutulsa da hayatınızdan çıkarmak istediğiniz, unuttuğunuzu düşündüğünüz, onca sevdiğiniz öğretmen arasında adını bile bir türlü unutamadığınız o kişi çoğumuz için hep vardır. Belki herkesin içinde sizi bilmediğiniz veya yapmadığınız bir şeyler için azarlamış, başınızı önünüze eğip yalnızlığınızla yüzleşmek zorunda bırakmış veya masum olduğunuz halde sizi insafsızca suçlamıştır. Üstelik onlar bir tane de değildir. Her gittiğiniz okulda karşınıza çıkarlar. Hepsi de birbirine benzer. Olaylar ve yaşananlar unutulsa da o kişinin ruhunuzda bıraktığı yara öylece kalır. Onların kim olduğu, anlamı veya neden sizin hayatınızda olduğunu sorgulamak bile zul gelir. O zamanki aklınızla yaşananlara anlam veremez, kabahati hep kendinizde aramak zorunda olduğunuzu düşünürsünüz. Üstelik, adı konulmamış bir yalnızlık ve suçluluk hissini yaşatan o kişilerle yüzleşmemek için başı eğik, sinik yaşamayı marifet diye sunarlar ya, deli olursunuz. Susarsınız.

kimdi-o

O kimdi sorusunu içinizde yaşatan kişi bazen öyle “kötü” biri de değildir. Arkadaşlarınız arasında herkesin gıpta ettiği, imrenilen biri de olabilir. Öyle uslu, öyle çalışkan ve başarılıdır ki onlar yüzünden hep bir yanınızın eksik olduğunuzu düşünürsünüz. Zaman içinde herkes bir yere savrulsa, adını hatırlamakta zorlansanız da eksiklik hissini hatırlatan o kişinin kim olduğunu ve nerede hangi pozisyona geldiğini sorgulamaya bile çekinirsiniz. İçin için hayatta başarılı, hatta çok başarılı bir yerlere gelmemiş olmasını istersiniz. Onun varlığı diğerlerine göre ruhunuzda daha derin iz bırakmış; kendinizi ezik, sinik ve başarısız hissetmiş bile olabilirsiniz. Ancak bunu kendinize bile itiraf edemezsiniz. Ne yaparsanız yapın hep bir başarı öyküsü ile karşılaştığınızda önünüzdeki resim o unutmak istediğiniz arkadaşınız ile örtüşüverir. Onca başarıya haksızlık etmek de istemez, ruhunuzdaki yaranın sessizce kanamasına razı gelir, yine susarsınız.

“Kimdi o?” sorusu ise şekilden şekle girip sizinle birlikte yaşar. Gün gelir sevgiliniz olur, gün gelir eski sevgiliniz. En kötüsü ise yeni sevgilinin içindeki eski sevgili kırıntıları olarak size göz kırpmasıdır. Hangisinin nereye kadar hangisi olduğunu bir türlü çözemezsiniz. Bu kafa karışıklığı başkalarınca aşk diye yorumlansa da aşkın tüm bunlardan öte olduğunu bilirsiniz.

kimdi-o-4Zaman geçse de “Kimdi o?” sorusu yakanızı bırakmaz. Bazen arabalardan para dilenen küçük bir çocuğun bakışlarına yakalanır soruyu hatırlarsınız. O küçük çocuk hakkında söyleyeceğiniz çok şey olsa da kendinize söyleyebilecekleriniz sınırlıdır. Çoğumuz arabaya yaklaşıp camı tıklatmalarından rahatsız olup sanki öyle biri hiç yokmuş gibi davranmaya çalışır. İçimizdeki o çok tanıdık ama hep unutmaya çalıştığınız çocuk ile yüzleşmekten, ona cevap verememekten korkarız. Kendi çocuğunuzla göz göze geldiğiniz de bile bazen bir başka çocuğun bakışları düşüverir aklınıza nerede ne zaman gördüğünüzü hatırlamasanız da ruhunuzda bıraktığı izle birlikte oradadır. Belki de kendi çocukluğunuzdan kalma eski bir ayna görüntüsüdür. Susar, öylece kalırsınız.

Hayat bizimle birlikte büyüyüp kalabalıklaştıkça “Kimdi o?” sorusu giderek daha çok karşımıza çıkar. Kimi sorudan kaçmak için insanlardan kaçıp inzivaya çekilir. Kendiyle baş başa kalmak diye adlandırılsa da nafile çabadır. Soru da peşinden gelir. Bırakmaz yakasını…

İnsanız ne de olsa.

Dünyaya eksik gelir hep bakım isteriz. Kendimize yetecek kadar büyüdüğümüzde bile o eksiklik duygusundan kurtulamayız. Üstelik eksik ve yalnız olduğumuzu hissettirecek birileriyle karşılaşmaktan ne kadar kaçarsak kaçalım kurtulamayız. “O kimdi?” sorusunun bıraktığı etki ortamdan ortama, yaştan yaşa ve hatta aynı insanın farklı zamanlarında bile değişkenlik gösterse de üzerinde düşünmeden edemezsiniz.

Çok azımız “Sahi kimdi o?” sorusuyla uğraşıp içindeki çocuktan başlayıp en yalın haliyle tüm o küçük benleri görebilmeyi başarır. Başardığı oranda ruhunun zenginliği ile yüzleşir. Gün gelir onlardan biriyle karşılaşıp “Yabancı gelmiyorsunuz, sizi bir yerlerden tanıyor olmalıyım. Daha önce karşılaştık mı?” diye sorduğunuzda gülümseyip “Karşılaşmış olmasak da tanımanız çok normal. Herkes biraz başkasıdır.” gibi bir yanıt alır, şaşkın bakışlarınızla arkasından bakakalırsınız. Yakınınızdakiler “Kimdi o?” diye sorar cevap vermekte zorlanır, “Cıkaramadım ama iyi tanıdığımı sandığım biriydi.” der geçiştirirsiniz.

Yaşlanır tanıdıklarınızı bir bir toprağa verir yalnızlaşırsınız. Gidenler unutulmasın istersiniz. Aslında her giden ile hayatınızdan eksilen “Kimdi o?” sorusudur. Gidenler ile birlikte kendinizden de bir şeyler eksildiğini hisseder, hafızanın zayıfladığı ile açıklamaya çalışırsınız. Eskileri anmaya, onları hatırlamaya uğraşırsınız. Ruhunuzda iz bırakan ne varsa yüzleşmek kolay gelmeye başlar. Ne de olsa onları hatırlatanlar da artık yaşamıyordur. Gün gelip kendinizin de birilerinin “Kimdi o?” sorusuna tıkılacağı düşüncesi başlangıçta ürkütücü gelse de alışırsınız. Hatta iyi bile gelir.

Gün gelir, siz de bir yerlerde takılırsınız. Hayat arkanızdan devam eder.

Zamanla her şey, herkes unutulur.  Bir gün hoş veya anlamlı bir anı veya nükte olur, muhabbet ortamında hatırlanırsınız. İsminizi çıkaramasalar da yaşananlar unutulmamıştır. Muhabbete katılanlardan biri sorar;

“Sahi kimdi o?”.

Soru havada öylece asılı kalır. Kısa bir sessizlik olur.

Sonra…

Sonrası bildiğiniz gibi…

Mehmet Uhri

Soru Neydi?

Cuma, Mart 6th, 2015

kafakark-d010-123e-775d

Sahi… Soru Neydi?

Unuttuk değil mi? Kafamız o kadar karışık ve elimizdeki yanıtlar o kadar çok ki; “İyi de bunların soruları nerede? Hangi sorunun yanıtı bu elimizdekiler?” diye sormaya bile korkuyoruz. Sanki hayatın normal akışı böyleymişçesine hiç merak etmeden, bağını sormadan elimize tutuşturulan yanıtlarla oyalandıkça asıl sorudan uzaklaşıyoruz.

Aslında biliyoruz; hayat “ben kimim?” sorusuyla başlıyordu. Soru değişmese de yaş ilerledikçe yanıt değişebiliyor. Annenin uzantısı olmakla başlayan kendini tanıma çabası zaman içinde farklı yanıtlar üreterek kimlik arayışı halinde sürüp gidiyor. Başlangıçta birilerinin kızı veya oğlu şeklinde olan yanıtlar sonraları aynadaki ben, ailenin üyesi, sülalenin uzantısı, giderek mahalle, okul, sosyal topluluklar biçiminde bir sürü yeni yanıt üretse de hep bir şeyler eksik kalıyor. Her seferinde kendini yineleyerek hayat ile birlikte peşimizi bırakmayan “Kimim ben?” sorusu, sizden başka bir şey olmanızı isteyen, bekleyen ve hatta soruyu unutup önceden hazırlanmış yanıtlarla oyalayanlara inat hep bir yerden kendini gösteriyor.

Soruyu, elinizdeki yanıtlarla cevaplamaya kalktığınızda kim olmadığınızı anlatabiliyorsunuz da kim olduğunuz kısmı hep açıkta kalıyor. Bu nedenle içinde bulunduğunuz topluluğun parçası, modeli ve hatta topluluğun kendi olmanız dayatmasına karşın “ben kimim?” sorusu tehlikeli bir soru olarak görülüp hep kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. Genellikle kimliğini sorgulamak yerine kitlesel kimliğe sığınıveriyoruz. Anne babanın verdiği isimle hakkımızdaki beklentilerini dile getirmeleri, adımızla yaşamamızı istemeleri bile birilerini rahatsız ediyor. Okula başladığınızda isminizin önünde bir de numara ekliyorlar. Kendinizi tanıtmanız istendiğinde numaranızı, adınızı ve soyadınızı söylemeniz yeterli olması kimseyi rahatsız etmiyor. Sonuçta kendimizi tanımaktan çok başkalarının gözündeki kendimizi tanımlamanın kolaycılığına kaçıveriyoruz.

Üstelik, okul bitse de kimlik numarasından kurtulamıyoruz. Kim olduğumuz sorulduğunda o anlamsız numarayı söylememiz yetiyor gibi görünse de bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyoruz. Ancak hayat üzerimize öyle bir çullanıyor ki; “Ben kimim?” sorusu sorulması anlamsız, gereksiz hatta tehlikeli kabul edilen sorulardan sayılıyor.

Sahi… Soru neydi?

O ilk soruyu yanıtlamayı bırakıp iyi kötü dayatılan kimlikle ayaklarımız üstünde durmaya çalışırken bazılarımızın aklına bu kez “neredeyim, ne yapıyorum?” sorusu takılıveriyor. Böyle “tehlikeli” sorulara kafa yormak yerine hazır yanıtlarla avunmamız bekleniyor. Yanıtlara uygun hazırlanmış sorular ile hasarsızca, suya sabuna dokunmadan geçip gitmek mümkünken birileri arıza çıkarıyor. Döneme uygun hayat şablonlarından birini üzerimize giyip oynadığımız rolün hakkını vererek kendimizi tanımadan öylece geçip gitmenin normal olduğu dayatılıyor. Dahası aradaki küçük kaçamaklarda “felekten çalınan bir gün veya gece” biçiminde adlandırılıp suç işlediğimizi kabullenmemiz bekleniyor.

Tüm bunlara rağmen ben kimim, neredeyim, ne yapıyorum? Diye ortaya çıkıp kendi yanıtlarını kovalayanları toplum düşmanı, bozguncu hain diye damgalamaktan uzak durmuyoruz. Bize asıl soruyu hatırlattıkları için aykırı olmakla suçlananlara eziyet edildiğini görsek de sesimizi çıkarmadan izlemekle yetiniyoruz. Ne de olsa bizim kavgamız değil diye düşünüyoruz.   Hatta kendilerini suçlu hissetmeleri gerektiğine inanıyoruz. Çoğu kez seslerini kısmayı başarsak ve elimizdeki yanıtlarla avunmaya çalışsak da bir şeylerin yanlış olabileceği kuşkusu beynimizi kemirmeyi sürdürüyor.

Eline tutuşturulan oyuncağı ile yetinen çocuk gibi ses çıkarmadan istenilen biçimde yaşadıkça takdir alıyoruz. Oyuncağını bırakıp inatla kendi oyununu oynamaya çabalayan “yaramazlara” ise arızalı gözüyle bakıyoruz.

Bu arada ilerleyen yaş ile birlikte aynadaki görüntü de yaşlanıyor. Ben kimim? Diye sormaya cesaret edemese bile hayata şaşkınlık, heyecan ve umutla bakan çocuğun bakışlarının günden güne söndüğünü görüyoruz. Bunu bile yadırgamıyor böyle olması gerekiyor diye kendimizi ikna ediyoruz. Bazılarımız soruyu hatırlayıp aynadaki yaşlı görüntüsüne “ne işin var tanımadığın o bedenin içinde?” diye söylenirken bile “aman kimse duymasın, şimdi yanlış anlar, delirdiğimi düşünürler” endişesi ve suçluluk duygusuyla aynalardan kaçıyor. Soru ise inatla ortalıkta öylece duruyor.

Sahi… Soru neydi?

Ben kimim sorusuna sıra dışı bir yanıt ile sözgelimi; kedi gibi miskin biriyim, hatta ev kedisiyim, kafesinden sıkılmış özgür bir kuşum veya çocuk ruhlu bir ihtiyarım diyebilme cesaretini gösterenlere aklını yitirmiş gözüyle bakmak kolayımıza geliyor. Kimse o soru sorulsun istemiyor.

Öyle sert bir soru ki kaçıp kurtulmak kolay olmuyor. Sorunun sorulmasının gerektiği zamanlarda bile sansürü bırakmıyoruz. Mezuniyetlerde andaç hazırlanırken fotoğrafınız ile birlikte kendinizi anlatan yazıları bile arkadaşlarımıza yazdırıyoruz. Nadir de olsa inat edip kendi andaç metnini kaleme almaya kalkışanlara arkadaş yoksunu, asosyal zavallı yaratıklar gözüyle bakıp kolayca dışlıyoruz. Kimim ben sorusundan yoksun, hazır yanıtlarla geçen koca bir ömür en baştaki soruyu unutturmuş gibi görünse de cenaze törenlerinde “rahmetliyi nasıl bilirdiniz?” sorusu bile yine aynı konuya işaret ediyor. Kendi cenazesinde bile başkalarının onu nasıl bildiği soruluyor da “rahmetli kendini nasıl bilir, nasıl anlatırdı?” sorusu akla bile getirilmiyor.

İlk soruyu ıskalayıp ikinci soruya ortadan dalanların hali ise çok daha zor. Neredeyim, ne yapıyorum sorusuna yanıt arayanlar başlangıçtaki kimlik sorusunu yanıtlamadıkları için tıkanıp kalıyorlar. Kendine anlatacağı kimliği olmadan hayatın anlamını kovalayan o insanlarda, bohem hayat, gezgin yaşam, hayatı dolu yaşamak gibi yaftalarla uzaktan imrenilerek bakılan ve gittiği her yerde aslında kendini arayan birini görüyoruz.

Sizden beklenilen ve sunduğu kariyer olanakları ile normal kabul edilen hayatın içinde ne kadar yol almış olursanız olun biri önünüze çıkıp “tüm bunları bırak da bize kendini anlat? Kimsin ve ne yapmak istiyorsun? Diye sorduğunda afallamak kaçınılmaz görünüyor. Elinizdeki yanıtlardan hiç birinin sorulan sorunun yanıtı olmadığını fark ettiğinizde rahatsızlığınız artıyor.

“Büyük çıkmaz akla gelip de sorulmayan sorularda, bazen insan içten içe düşünür hesaplar da, Ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız” dediği gibi şairin sorulmayan sorular olmadan kendi olamayacağını bildiği halde susup elindeki oyuncakla avunanların çoğunlukta olması gerçeği değiştirmiyor.

Kendini arayan, kendi oyununu ve ürettikleriyle kendi rengini ortaya koyan sanat ve bilim insanlarına biraz da bu nedenle sıra dışı yaratıklar gözüyle bakıyoruz. Kim olduğu sorusuna dürüstçe yanıt vermeye çabalayan, gizlemeden kendini ortaya koyan ve öldüklerinden sonra bile ürettikleriyle varlıklarını ortaya koyanlar ilk soruyla yüzleşmekten korkmadıkları için farklılar. Farklı oldukları ve hayatla korkmadan yüzleşebildikleri için mezar taşlarında adının önündeki unvanlar yerine kendilerini anlatan bir şeyler olmasını yeterli buluyor, hatta bir köy mezarlığında başucunda çınar ağacını bile yeterli görebiliyorlar.

Soru ise gözümüzün önünde öylece duruyor. Ben kimim? Neredeyim? Ne yapıyorum? Elindeki hazır yanıtları bırakıp soruya yönelme cesaretini gösterenler için yanıt yaştan yaşa, insandan insana değişse ve yanıtlama çabası toplumca pek kabul görmese de birileri inatla kendi yanıtını üretmeye devam ediyor.

Hani denk gelir günün birinde onlardan biriyle karşılaşırsanız korkmayın. Gördüğü onca eziyete rağmen o da sizin gibi biri. Öyle zengin filan da değil. Elinde sizdeki kadar çok yanıt olmasa da onun için değerli, hem de çok değerli bir sorusu var. O kadar…

Mehmet Uhri

Konu Neydi?

Çarşamba, Şubat 11th, 2015

karatahta

Havada asılı o soru ile karşılaşmasam belki de anlatacağım hiçbir şey olmayacaktı. Öyle rüya filan değil güpegündüz çalışma ortamında havada öylece asılı duran ve herkesin başını çevirip geçtiği o soru ile yüzleşmekle başladı her şey. Mesleki pratiğin gerektirdiği sorunlar üzerine konuşulan samimi sayılabilecek bir toplantı ortamında içeri birinin girmesiyle kısa sessizlik oldu. İçeri giren “konu neydi?” diye sordu. Soru öylece ortada kalıverdi. Yanıt vermeye kalkıldığında aslında dönüp dolaşıp aynı konuların konuşulduğu ve giderek egoların yarıştığı anlamsız bir zaman yitirme içinde olunduğu ile yüzleşmek kaçınılmazdı. Soruyu yanıtlamak yerine sanki böyle bir soru hiç sorulmamış gibi kısır tartışmanın sürdüğüne şahit oldum. Gelen kişi de bir biçimde konuya müdahil olup söyleşiyi sürdürürken “Konu neydi?” sorusu öylece havada asılı kaldı ve peşimi bırakmadı.

Sahi, konu neydi?

Bunca laf, söz, kavram ve fikir arasında çoğumuzun uzak durmaya çalıştığı soru geldi yakama yapıştı.

Konu neydi? Yanıtı biliyorduk. Aslında sen, ben, biz hepimizdik, konu. Başka bir şey de değildi. Sonra ne olduysa konu olmaktan çıkıvermiş, başka bir şey olmuştuk. Hatırlayın küçüklüğünüzde konu sizdiniz. Ev ortamında olumlu veya olumsuz da olsa konu size gelir, herkes sizi konuşur, anlatırdı. Kimi gün evin neşesi, kimi gün yaramazı, hastalığı veya sağlığı ile konu hep sizdiniz. Evdeki hayatın düpedüz kendisiydiniz.

Bir adım büyüyüp sokağa döküldüğünüzde de konu yine sizdiniz. Arkadaşlarınızla birlikte biz oluverdiniz. Ama konu değişmemişti. Herkes yine sizden söz ediyordu.

Sonra okula başladınız tahtaya önce dersin adı sonra “konu” yazılınca anladınız ki artık konu siz değildiniz. Kimse değildi. Çoğunluk durumu kabullenip yelkenleri indirirken birileri öyle veya böyle konu olarak kalmayı sürdürmek için direndi. Kimi çalışkanlığı ve okul başarısıyla kimi de haylazlığı veya haytalığı ile konu oldu. Arada kalanlar ise konu olmaktan çoktan uzaklaşmıştı.

İlköğretim yıllarında herhangi bir derse girip bir öğrenciye ”Konu neydi?” diye sorulduğunda çoğunun utana sıkıla tahtada yazan konuyu söylediğini veya ürkmüş halde boynunu büküp sustuğunu görürsünüz. “Konu benim öğretmenim. Benim burada aldığım ve alacaklarımdır” diyen çıkmadığı gibi böyle bir yanıt kimsenin aklına bile gelmez.

Asıl konu olmaktan vazgeçip onun bunun konusuyla avunmayı okul öğretimine borçluyuz. Kolay olmaz böylesi bir dönüşüme alışmak. Okuldan eve dönünce konu yine siz oluverir mutlu olursunuz, okula gitmek istemez ama bunu bir türlü dile getiremezsiniz. Haftanın tatil günleri ile avunursunuz. Hava şartları nedeniyle okulların tatil olduğunu duyunca içinizdeki isyanın sevinç olarak dışa vurduğunu görürsünüz. Sizle birlikte herkes görür. Okulların kar nedeniyle tatil olması müjdeli bir haber gibi ortalığa saçılır. Aslında konu başlangıcından beri sizdiniz ama elinizden alınmıştı. Yine elinizden almayı başarırlar. Kar tatili nedeniyle kendinizin konu olduğu evde kalmaktan söz etmek yerine hava şartları nedeniyle öğretime ara verilmesi konuşulur da kimse sizden söz etmez. Konuyu sizden alır öğretime getirirler. Halbuki sizdiniz konu. Başka bir şey de değildi.

Yaşınız ilerledikçe delikanlılık yılları başlar. Evde de konu değişir. Artık sizden pek söz edilmediğini başka şeylerin konuşulduğunu duyarsınız. Pek konuşulsun da istemezsiniz. Bazen araya girip “konu neydi?” diye sorsanız çoğu kes suskunluk veya “seni ilgilendirmez” gibi yanıtlar aldığınız da olur. Farkında olmadan elinizdeki son kale de düşmüştür.

“Konu neydi?” diye Sorulsun istemezsiniz.

Büyürsünüz, hayat sizden daha fazla büyür. Meslek sahibi olursunuz. Soranlara mesleğinizi, yaptığınız işi, inceliklerini, soru ve sorunlarını geleceğe yönelik beklentilerinizi anlatırsınız. Onca söylem arasında sıra hiçbir zaman size gelmez. İçinizdekinin ne istediği, mutlu olup olmadığı hiç sorulmaz, konuşulmaz.

Delikanlılığın ateşli yıllarında konudan uzaklaşmış olmanın kendi olamamanın sıkıntısını hissedenler bir araya gelip biz olmaya çalışır birlikte eyleme koyulurlar. İdealleri ve hedefleri ortaklaştırıp “konu biziz, biz ve bizim isteklerimiz. Bunun dışında konularla ilgilenmiyoruz” diye ortaya çıkarlar. İş yine çok zordur. Hedefler hep uzakta yollar engellerle doludur. Vazgeçen olsa da biz olmak, bir şekilde konu olmak iyi gelir. Kendi olamasa da biz olmayı seçenler marjinal veya aykırı diye dışlansalar da kolay vazgeçmezler. Hatta bilenirler, iyi gelir.

Sonra yorulursunuz. Bir de karşı cinsten hayat arkadaşı çıkar karşınıza. Farklılıklar olsa da iki kişi bir araya gelip biz olmak kolaydır. Üstelik baş başa kaldığınızda birlikte hissettikleriniz, çoşkunuz, paylaştıklarınız ve sevginiz asıl konuyu size tekrar yaşatır, mutlu olursunuz. Ancak rahat bırakmazlar. Her taraftan çekiştirirler. Susturmak için oyunu kuralına göre oynamak zorunda kalırsınız. Bir günlüğüne de olsa konunun siz olmanıza izin verildiğini zannetseniz de evlenirken bile konu siz değil toplumdur, evlilik kurumudur. Başınızı eğip dünya evine girmeniz istenir. Evlenme töreninde biri çıkıp yüksek sesle “konu nedir?” diye sorsa herkes nikahın kerametinden söz eder. O gün başınız eğilmiştir bir kere “konu biziz” diyebilenimiz azdır. Kara tahtanın köşesinde konu sözcüğünün karşısında “evlilik” yazıyor gibidir. Hep evlenme ve evlilik kurumundan konuşulur.

gorkem2-d515-211b-4e20

İstenen kıvama gelip asıl konuyu unuttuğunuzda ise elinize çocuğu tutuşturuverirler. Artık evde başka bir konu vardır. Konu hep o çocuk etrafında döner. İyiden iyiye kendinizden uzaklaşırsınız. Biz olup konu kalmak yerine her anne veya baba gibi başkalarının konularına malzeme olursunuz. İçinizdeki o küçük çocuk ara sıra başkaldırıp kendini hatırlatmak istediğinde hobilerinizden öteye gidemezsiniz. O çocuk yine konu olacağı istek ve beklentilerinin dinleneceğini umarak yaşasa da konu nedir diye sorulduğunda “benim” demenin utanılacak bir durum olduğunu öğretmişlerdir. Çoğumuz içimizde öylece boynu bükük sabırla kendi olacağı günü bekleyen çocukla birlikte yaşar.

Zaman geçer içiniz çürür yaşlanırsınız. “Konu nedir?” diye sormayı çoktan unutmuş ortalığa saçılmış konular üzerine saatlerce konuşabilen ama kendini hiç anlatmayan birbirine çok benzeyenlerden biri olur çıkarsınız. Egolar sürtünürken ara sıra kendinizi hatırlasanız da ıslah olsun diye içeriye kilitlediğiniz o çocuk artık ortalıkta yoktur. Kilit açık olsa bile o çocuğun içeriden çıkmaya niyeti olmadığıyla yüzleşmek yerine başka şeylerden konuşup avunmayı seçersiniz. Gözünüzü meşgul eden televizyon programlarına aval aval bakınıp, alışveriş kültürünün hercailiğine sığınır, aynalardan uzak durursunuz.

Çocukluk arkadaşlarınızdan biri ile karşılaştığınızda bir hatırlama veya hatırlatma gayretiyle gözünün içine bakıp “konu neydi?”diye sorarsanız sessizlik ve boş bakışlar sonrası “konuyu boşver sorun nedir?” diye gelen yanıt ile yine gündeme dair kaçacak yer ararsınız. Hafızanız zorlanmaya başladığında ise elinizde kalan soru “kimdi veya neydi?” den öte değildir. Arkadaşlarınız bir bir eksilmeye başlar. Hepsinin cenazesine katılmaya çalışır helalleşmek istersiniz. Helalleşmek istediğiniz aslında kendinizdir. İçeride kilitli bırakıp unuttuğunuz istediği oyuna hiç başlayamamış o çocuğun sizi affetmediğini kendinize bile itiraf edemezsiniz.

Bunca yaşanana karşın hiç olmazsa öldüğünüz gün “konu nedir?” diye sorulduğunda kendiniz olacağınızı sanırsınız. Cenazenizin başına toplananlara “Konu nedir?” diye sorulduğunda belki adınızı zikrederler ama gerçekte konu ölümünüz değil ölümün kendisidir. Herkes biraz da ölümün soğuk yüzünü görüp hayatta olduğuna şükretmek için oradadır. Ama bunu dillendirmek bile biraz kendi olmayı gerektirir ve kendi olmak en büyük günahtır. Son görev ve taziye sözleriyle diğer cenazeler gibi paketlenip geçer gidersiniz.

Ardınızda kalanların sizden söz ederken iyi olduğunuz yanları abartacağını bilseniz de yetmez. Yaptığınız iyi işler arasında yine konu başka yerlere kayar. Tüm değer ve kavramları bırakıp içerideki insani özünüze yönelik konuşmaya çabalayan birileri çıksa da kimse anlamaya çabalamaz. Zordur öylesi bir yüzleşme.

Sadece var olduğunuz, hayatta olup nefes alıp verdiğiniz, birilerinin çocuğu, bir topluluğun bireyi olduğunuz halde başka şeyler, sözler, sesler, kavramlar ve önemsiz konular ile oyalanıp geçen kocaman bir ömre bakarken havada asılı kalan tokat gibi soruyla karşılaşırsınız.

“Sahi konu neydi?”

Soru havada asılıdır. Başınızı çevirip gitmek en iyisi gibi gelir. Ancak içinizdeki unuttuğunuz çocuk elini uzatıp o soruya tutunur, yanınızda götürdüğünüzü fark edersiniz. Yıllar önce içinizde kilitli bırakıp unuttuğunuz o çocuktan geriye ne kaldıysa rüyalarınıza üfler. Uyandığınızda gördüğünüz rüyayı zorlasanız hatırlayacak gibi olsanız da yüzleşmek zor gelir. Etkilendiğiniz bir rüya gördüğünüzü anlatmaktan öteye gidemezsiniz. “Rüyanın konusu neydi?” diye soranlara yanıt verirken içerideki o çocuğun feryadı ağzınızdan çıkacak diye korkar ürperirsiniz. Kilit altında bıraktığınız sabırla beklemesini söylediğiniz o çocuk ile yüzleşmeye cesaretiniz olmadığını fark edip  “hatırlamıyorum işte” deyip geçiştirirsiniz.

Gittiğiniz her yerde havada asılı duran sahibini bekleyen o soruyu görmeye başlarsınız. Sahi konu neydi?

a839db4b63c3a5d62f457b124f2cc47dGirdiğiniz ortamlarda konu diye konuşulanlara bakarsınız. Herkes son derece ciddi bir iş yapıyormuş gibi hayattan konuşuyordur. Yüksek sesle “konu neydi?” diye sorduğunuzda rahatsız olur dalga geçtiğinizi düşünürler. Koca bir hayat “konu neydi?” sorusuna yanıt bile olamadan geçer gider.

İçinizde bir şeyler kaldıysa günün birinde havada asılı kalan “konu neydi?” sorularından biriyle karşılaşırsınız.

Konu sensin, benim, biziz diye başlayan bir cümle kurabilirseniz içerideki çocuğun elini tutmuş olursunuz. İçinizdeki küçük prensle yolculuğa çıkar kendiniz olursunuz. Ne korku, ne kaygı, ne de başkalarının hükmü veya yüzü umurunuzda olmaz. İnsani özden konuşur, gereksiz konulara güler geçersiniz. Bu halinizden rahatsız olup konuyu değiştirmeye çabalayanlara nanik yapıp uçurtmanızı uçurursunuz. Birilerinin rahatsız olacağını bile bile kara tahtanın köşesindeki konu yerine kendinizi yazarsınız. Düşündüğünüz gibi yaşarsınız. Bir şey olmaz korkmayın.  Don Kişot’a benzetseler de vade dolup günü geldiğinde yine iyi insandı derler. İyi insan…

Daha ne olsun?

Mehmet Uhri

GDO’lu Kimlikler

Cuma, Ocak 9th, 2015

images

Bilindiği gibi; 17. Yüzyılda başlayan sanayi devriminin getirdiği üretim patlaması yeryüzünde yaşam biçimlerine kadar yansıyan kökten değişikliklere neden oldu. Üretim ve daha fazla üretim üzerine kurulu büyüme stratejileri kimi zaman savaşlara neden olsa da ticari kapitalizmin küreselleşmesinin önünü açtı. İnsanlığın son 400 yılı artan üretimi karşılayabilmek ve büyüme stratejilerine yanıt verebilmek için tüketim odaklı olarak yeniden kurgulandı. Bu yeni yapılanmada insan özne olmaktan çıkarak tüketim paradigmasının nesnesine dönüştürülmeye çalışıldı. Hayli de yol alındı.

Kurulu kapasitenin sürdürülebilirliği insanların ne olursa olsun tüketime devam etmesine bağlıydı. İnsanları tüketime zorlamak için gereksinimleri hatırlatan gayet insancıl görünüşlü reklam kampanyaları giderek korkular ve kaygılara yönelik daha saldırgan tanıtımlara dönüştü. Ama tüm bunlar günün birinde insanların tüketimden vazgeçme riskini ortadan kaldırmıyordu. Tüketim paradigmasının gerektirdiği ruh haline sahip bireyler oluşturulması yönünde bir şeyler yapılmalıydı.

Antropologlar günümüz insanını Homo sapiens sapiens olarak tanımlar. Kendi varlığının farkında olduğunun farkında olan canlı anlamına gelir. İnsanoğlu kendi varlığının farkında olduğunun farkında olabildiği için varlığını sorgulayabilme, anlam çıkarabilme ve çabalayarak benliğini dönüştürebilme yetisine sahiptir. Tüm bunlar için tanım gereği benlik algısına gereksinim vardır. Her benliğin ise kendini tanımlayabilmesi, anlamlandırabilmesi ve sosyal alanda konumlandırabilmesi için kimliğe sahip olması zorunludur.

İşte, tüketim dünyasının nesnesi olması istenen, tüketimden vazgeçmeyi aklına bile getirmeden günebakanlar gibi arzu nesnelerinin peşinden giden bireyleri oluşturabilmek için korku, kaygı, öfke, endişe veya sevgi gibi alt bilinç alanlarına yönelik reklam çalışmalarına ek olarak çok daha gerideki benlik ve kimlik algısı üzerinde de çalışılmaya başlandı. Benlik ve bu benliği tanımlayan kimlik algısına iliştirilecek tüketim alışkanlığı ile paradigmanın arzuladığı tüketim odaklı yaşayan yeni toplum yoluna girildi.

Bu amaçla; kimliği oluşturan içsel (astrolojide tanımlanan burç özelliklerinin çoğu bunlardan oluşur ) ve dışsal (aile, topluluk, cemaat, milliyet, din, ırk vb) bileşenlerin benliği tanımlamaya yetmediği yönünde son derece başarılı algı yönlendirmelerine tanık olduk. Dışarıda bambaşka ve renkli bir hayatın olduğuna inandırılarak o hayatı “yakalamak” için kimlik algısının eksikliklerinin yerine konması gerekiyordu. Sorun ise kimlik algısının içinde olduğu ileri sürülen hayali eksikliğin aslında hiçbir zaman doldurulamayacak olmasıydı. Kimliklerinde eksiklik olduğu algısının marka kültürü, tüketim alışkanlıkları ve yaşam biçimleri ile doldurulacağı sanısı insanları her daim tüketici kılmak için yeterliydi. Öyle de oldu.

kimlik-ve-bagimlilik

İnsanlar, benliklerini tanımlarken kullandıkları kimlik bileşenlerinin içinde hep bir eksiklik olduğuna inandırıldılar. Bu eksikliği kapatabilmek için markalaşan kimliklere, kalıplaşmış yaşam biçimlerine ve birbirine giderek daha çok benzeyen tüketim alışkanlıklarına sahip bireyleri daha çok görür olduk. Alan ve satan razı olduğu sürece pek sorun yokmuş gibi görünse de benlik algısının genetiği değiştirilmiş oldu. Kendi benliği ile dengeli, doygun ve yeterli olmak yerine kimliğindeki eksikliği gidermek için çırpınan bireylerin bağımlılık eğilimli bireylere dönüşmesi de kaçınılmazdı. Her gün her ortamda reklamlar ve tüketim alışkanlıkları dayatmasıyla karşılaşan ve hayatlarındaki eksikliği vurgulayan bu mesajlar yüzünden hep bir şeyler tüketme gereksinimi içinde kıvranan bireylerin bağımlılık yapıcı maddelere yönelmesi ile de daha sık karşılaşır olduk. Başlangıçta sigara ve alkol bağımlılığı gibi bağımlılıklar tüketim paradigmasının içine yedirilmeye çalışılsa da sorunun büyümesi kaçınılmazdı.

Benliğinde bir türlü tanımlayamadığı ve eksiklik algısı olarak yaşattığı canavarı doyuramayanların bir kısmı için bağımlılık yapıcı maddeler (uyuşturucu, uyarıcı vb.) arzu nesnesine dönüştü. Özellikle benliğin ortaya çıktığı ve kimlik algısının şekillendiği genç erişkin dönemindeki kafa karışıklığı, dayatılan bu eksiklik algısı ile birleşince uyarıcı, maddeler ile kendinden kaçma veya uyuşturucu maddelerin içe dönme yönünde ürettiği çözümler ile talep gördü. Her ne kadar yasaklanıp üretim ve satışı kontrol altına alınmaya çalışılsa da bağımlılık yapıcı maddelere olan ilgi tüketim alışkanlıklarının yaşam biçimine dönüşmesiyle artmaya devam etti. Markalaşan ve birbirine benzeyen kimlikler arasında kendini arayan benlikler için bu tür maddeler arzu nesnelerine dönüştü.

Geldiğimiz noktada; tüketim odaklı dünyanın nesnesine dönüşmüş, tüketerek yaşamayı kimliğinin parçası ve yaşam biçimi olarak gören bir anlamda “ruhsal genetiği değiştirilmiş” bireylerin kimlik sorununa odaklanılmadığı sürece, sistem bağımlı kişiler üretmeye devam edecek gibi görünüyor. Bağımlı kişileri tedavi çabası ise bataklığı kurutmadığımız sürece konunun uzmanı sağlıkçılar için “müşterisi” giderek artan hayli karlı bir piyasadan öteye geçemeyecektir.

kimlik-ve-bagimlilik-1Her ne olursa olsun gidilen yol insanlık için çıkmaz sokaktır. Kimliklerinde bir türlü tanımlayamadıkları eksiklik algısı yüzünden özgüveni eksik bağımlılık eğilimli toplumların değişime dönüşüme kapalı, biat kültürüne yatkın tüketime programlanmış halleriyle sonuçta kendilerini de tüketecekleri açıktır. Madde bağımlılıklarının geometrik oranda artıyor olması da bunun işareti olarak görülmelidir. Gerek yeryüzü kaynaklarının yetersizliği ve çevre kirliliği, gerekse de içine düşülen kimlik bunalımı ile insanlığın yüzleşmesi er veya geç gerçekleşecektir. Kimliklere konumlandırılmış eksiklik algısı ve onun doğurduğu bağımlılık eğilimleriyle yaşanacak ve hayli sert olacak yüzleşmede yol gösterici olma görevi ise tüketim paradigmasının dayatmalarının farkında olup direnen, benlik algısı ile barışık ruh sağlığı çalışanlarına düşecektir. Umalım ve dileyelim ki insanlık bu karanlık evreyi de olabildiğince az hasarla atlatır.

Dr. Mehmet Uhri

( Çocuk Akıl Sağlığı ve Rehberliği Derneği - ÇAREDER Yönetim Kurulu Başkanı )

Hani Bazen…

Pazartesi, Kasım 24th, 2014

dsc08486

Hani bazen içinizdekileri dökmek için sözcükler yetmez, insanın bağırası, çığlık atası gelir. Bedeninizi parçalayıp ortalığa saçılmak isteyen, ruhunuzun isyanıdır. Sonra bir şey tutar sizi kimdir nedir bilemezsiniz. Kabuğunuzu zorlasanız da kıramadığınızı fark edersiniz. Yutkunursunuz. Neden susuyorsun diye soran dostlara cevap olarak söylediğiniz “işte” sözcüğüne sığanlara hayret edersiniz.

Hani bazen o gün hiç başlamasın istersiniz. İlle başlayacaksa geçmişten anı yüklü bir güne uyanmayı, o günü tekrar yaşamayı düşlersiniz. Başkalarının günlerine değil hiç olmazsa bir sabah kendi olduğunuz güne uyanmaktır dileğiniz. Önünüze gelen çayı yudumlarken o sabah ki isyanınız için kimsenin sizi anlamayacağını düşünür hal hatır soranlara söylediğiniz “iyiyim işte”de yalnızlığınızı görür, ürperirsiniz.

Hani bazen bir sabah kahvesine tutunup uzaklara, çok uzaklara gittiğinizi, oralarda başka hayatlara bulandığınızı, kabuk gibi taşıdığınız anlamsız kimliklerin hatta cinsiyetlerin bile olmadığı, insanların sadece kendi olduğu yerler hayal edersiniz. Kısa süreli de olsa içiniz ferahlar. Kahveden aldığınız ilk yudumda kaybolan köpüğü gibi rüyadan sarsılırcasına uyanır, acısını damağınızda hissedersiniz. Hafiften yüzünüz buruşur, nedenini bilemediğiniz bir suçluluk duygusu kaplar içinizi. Yüzünüzü ekşittiğinize bakıp hal hatır soranlara kafanızı kaldırmadan söylediğiniz “işte” sözcüğüne sığanlara şaşırırsınız.

Hani bazen kendinizden sıkılırsınız. Aynaya bakmak bile gelmez içinizden. Bu haldeyken oynamanız gereken rolün hakkını veremeyeceğinizi düşünüp hata yapmaktan korkarsınız. İçinizden kedi olup damlarda gezinmek veya martı olup gelen giden gemilerin üstünde süzülmek geldiğini kendinize bile söyleyemezsiniz. Dışarı çıkıp hava alır açılırım diye düşünseniz de rüzgar dışında dışarı diye bir şey olmadığını görürsünüz. Bir kediye yaklaşırsınız kaçar, martılara simit atarsınız almazlar. Aklınıza, onların da sizden sıkılmış olduğu gelir. Unutmak için işinizin başına dönersiniz. Arkadaşlarınız “işler çok mu?” diye sorduğunda dudaklarınızdan dökülen “işte” sözcüğüne sığanlar ürkütür. Korkarsınız.

Hani bazen gün devrilir, bir şeylerin daha eksildiğini düşünürsünüz. Yollarda yitirdiğiniz zamanda kendinizle baş başa kalmak zor gelir. Hayatın, elinizdeki cevapları, önceden sorulmuş sorularla eşleştirmekten başka bir şey olmadığını düşünmeye başlarsınız. Hatta kendinizin de sorusunu arayan bir cevaptan ibaret olabileceği düşüncesi beyninizi kemirir. Kafasını kaldırmadan yaşayanlara, ellerindeki cihazlarda oyun oynayarak vakit geçirenlere imrenirsiniz. Düşünceli halinizi görüp “ne düşünüyorsun?” diye soranlara sanki suçüstü yakalanmış gibi verdiğiniz “işte” sözcüğünün içine sığanları hiçbir zaman yeterince anlatamayacağınızı düşünür, susarsınız.

Hani bazen bir nüktenin içinde bulursunuz kendinizi. Sanki birinin fıkrasının içinde yaşıyor gibi olursunuz. Başka zamanlarda özenle koruyup kolladığınız kabuğunuzdan sıyrılıp komik duruma düşmek, madara olmak zor gelmez, insana. Başkaları ile birlikte kısa süreli de olsa kendiniz olursunuz. Attığınız kahkahalara başkaları da katılır. Nefesiniz yettiğince, anlamını bilemediğiniz ama kendinizi iyi hissettiğiniz kahkaha seli içinde savrulursunuz. Nefesler tükendiğinde biri “çok güldük çok ağlamayalım” der. Ortalığı sessizlik kaplar. Kahkahaları duyup gelen neye güldüğünüzü sorduğunda ağzınızdan dökülen ”işte” ye sığanları düşünüp hep birlikte bir daha gülersiniz. Bu kez soruyu soran da güler. Ona bakıp daha çok gülersiniz. İyi gelir.

dsc002481Hani bazen uyanmak istemediğiniz bir rüya görürsünüz. Uyandığınızda unutmaktan korkarsınız. Gözlerinizi kapadığınızda biraz daha sürsün istersiniz. Bir şey sizi çeker alır oradan. Kabahati gözlerinizden bilirsiniz. Sorulduğunda gördüğünüz rüyayı anlatmaya sözcükler yetmez “neyse işte…“ gibi bir yanıt verirsiniz. Rüyanın zamansızlığının doğurduğu saçmalığı paylaşmaya kalktığınızda başkalarının size farklı bakacağından endişe edip suçluluk duyar, unutmaya çalışırsınız. Hatta sonraki günlerde rüyadan geriye kalan “neyse işte…”  ye sığanların içinizi ısıttığını düşünüp aynı rüyaya düşmek için gözlerinizi yumduğunuz bile olur. Umutlanırsınız.

Hani bazen bir çocukluk fotoğrafınız geçer elinize. Hayretle bakarsınız “bu ben miyim?” diye. Küçücük bir hayattan kocaman bir hayata savrulduğunuzu düşünseniz de sanki bir başkasının çocuğudur karşınızdaki. Bir tek gözler tanıdık gelir. Sonra resimdeki o çocuğun yaşadıkları gelir aklınıza öylece donar kalırsınız. Küçücük hayattan fışkıran koca bir ömür için iyiydi deseniz de başka türlü yaşanabilir miydi düşüncesi kafanızı kemirir. Tedirginlik duyarsınız. O an “Ne düşünüyorsun?” diye soranlara verdiğiniz “işte” yanıtının içine sığanlara bakıp kabahatini gizlemeye çalışan bir çocuk gibi gülümsersiniz. Hayat da size gülümser.

Dahası da var ama hep aynı.

Hani bazen… Neyse işte… diye uzayıp gidiyor.

Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı G. Gören’e teşekkürlerimle ithaf edilmiştir.

Elma Kurdunun Hayali

Pazar, Ekim 19th, 2014

20140813_105658

.

İçine girmeye çalışan kurtçuğa bakıp “bir sen eksiktin” dedi, elma.  Kurtçuk üstüne bile alınmadan kabuğun ince olduğu dip kısmından kemirip girebileceği kadar delik açtıktan sonra elmanın içine girmeyi sürdürdü. Elma durumdan rahatsızdı.

- Biri şuna dur desin! Yapma, rahat bırak beni huylanıyorum.

- Benim işim bu. Elma kurduyum. Burası da benim evim. Seni seçtim. Hani masallarda kurabiyeden, pastadan evler olur ya sen de benim masal evimsin.

- Yahu ben alt tarafı elmayım bırak beni. Erkenden çürüteceksin büyümeden çürüyüp düşecek toprağa karışacağım.

- Hepimiz o toprağa karışacaksak erkeni geçi ne fark eder. Bak şimdi bir aradayız. Tadını çıkaralım. Bizi bir araya getiren her neyse konuşturmayı da başardığına göre anlat bakalım nasıl bir ağacın meyvesisin? Seni yetiştirenler nasıl birileri?

Elma huylanmaya devam etse de yapacağı bir şey olmadığını görünce söylenmeye başladı;

- Adama, o kadar söylediler şu ağacı ilaçla diye. Bizimki bahçesindeki tek elma ağacını ilaçlamak istemedi. Neymiş kurdun kuşun da hakkı varmış.

- Hah işte bana onları anlat. Nasıl biri şu bahçenin sahipleri?

- Ne bileyim. Yalnız kaldığında kendini önemseyen, diğerlerinde farklı gören, başkalarının yanında sesi çıkmayanlardan, sanırım. Bence hepsi birbirine benziyor. Bir yanları şişik, gösterişli bir yanları ise hep ezik, ne yandan baktığına bağlı. Bizim ki de onlardan. Ne iş yapar bilmem, bahçeyle ilgisi daha çok oturup seyretmekten ibarettir. Dalında güzel görünüyor diye olgunlaşan elmaları toplamaz. İlaçlama da yaptırmaz. Neymiş organik olsunmuş. Gel bari toprağını da kendin gübrele tam organik olsun.

- Haksızlık etme gayet sağlıklı görünüyorsun. Onca elma arasında alımlı duruşuna bakıp seni seçtim. Yaprakların hastalıklı gibi görünse de hazır olduğunda gövdeyi, yaprakları, dalları dolaşıp larvalarımı her yere bırakacağım. Seneye sen ben olmasak da birileri bu muhabbete devam etmeli.

- Ya, git işine. Burada canı yanan bedeni kemirilen benim. Sen bulmuşsun kurabiyeden evi doyur karnını, gezin dur bakalım.

Elma kurdu merkeze doğru ilerlemeyi sürdürdü. Derinlerden “çekirdeklerin de çok lezzetliymiş” diye seslenince elma feryadı bastı.

- Çekirdeklerimi bırak, onlar benim çocuklarım. Gün gelir filizlenir yetişir ağaç olur diye özümde tutuyor onca meyveyi çekirdeklerim için saklıyorum. Onlara dokunma.

- Tamam tamam, dokunmam. Bir süredir hiç sesin çıkmıyordu küstün zannedip yoklama çektim. Çekirdeklerin de ekşi geldi. Merak etme onlara bulaşmam.

- O zaman şimdi de sen anlat bakalım sen nasıl bir elma kurdusun. Nerden gelir nereye gidersin.

- Larva halindeyken muhtemelen bir kuşun gagasında veya rüzgarla sürüklenip bu ağaca tutunmuşuz. İlaçlama olmayınca kendimize yaşayacak alan bulup pupa ve kurda dönebilmişiz. Bizden öncekiler larvalarını ağaç gövdesindeki yarıklara yaprakların altına ve dallara dağıtmışlar. Bizler baharda yola koyulur pupaya döner kurtçuk haline gelip meyvelere dadanırız. Zordur işimiz öyle açıkta duramayız. Kuşlar örümcekler hep peşimizdedir. Larvalarımızı bırakacak kadar olgunlaşamamıza fırsat bile vermedikleri olur. Kurtçuk halindeyken elmanın içinde bile kuşlara yem olanımız çoktur. Halbuki günü geldiğinde her canlı gibi bırakırız kendimizi, işimiz bitmiştir ne de olsa. Öyle senin çekirdeklerin gibi büyüyecek ağaç filan olacak meyve verecek diye hayallerimiz de yoktur. Hayallerimiz bir elmanın içine girebilmek ve orada kalabilmektir. Başını sokacak bir evden fazlasını hayal bile edemeyiz. Çocuklarımızın da hayali budur. Bizler elma kurduyuz hayallerimiz bile bir adım öteden sonrasına gitmez.

- İlginç olan şu ki, bahçeye bakan ara sıra budayıp toprağı çapalayan adamcağız da aynen bu senin dediğini söyler durur. Derdi gücü ev alabilmektir. Başını sokacak ev alamamış olmaktan yakınır durur. Çocuklarına da ne yapıp edip ev sahibi olmalırı gerektiğini söyler. Başka hayali var mıdır bilemem ama derdi gücü senin gibi başını sokacak bir evden ötesi değildir. Sahi başka isteğiniz yok mudur? Ben biraz bizim ev sahibine benziyorum, sanırım. Onun gibi uçuk kaçık da olsa hayallerim çoktur ama bulunduğum yerden ayrılamamak, köklerimle toprağa bağlı kalmaktır sıkıntım. Senin gibi yarım yamalak da olsa gezip dolaşabilmeyi başka yerleri görmeyi çok isterdim. Bu duruma isyan eden, özgürce çekip gideniniz yok mu? Hiç olmadı mı?

- Olmuştur belki ama sonrasında ne olduğunu, hayallerine ulaşıp ulaşmadığını bilmeyiz. Giden gelmemiştir. Öte bir dünyadır bizim için bu tür hayaller. Bu konulara kafa yormamak öğretilmiştir. Elma kurduyuz ne de olsa, kafamız karışsın istemeyiz. Elma kurtları iş bıraktı doğa panikte diye bir haber okuduğunu düşünsene. Dedim ya; larvadan kurt haline dönüşebilenlerimizin hayali başını sokabilecek bir meyve evden ötesi değildir. Anlayacağın, sen olmasan ben de yokum.

dsc000431

Bu sırada başlayan yaz yağmuru şiddetlenince elma kurdunun açtığı delikten su girmeye başladı. Elma kurdu boydan boya elmanın içini geçip öte yanda da delik açtığı için içeri giren su elmanın içini doldurmaya başlayınca elma kurdunun tadı kaçtı.

- Ne oldu kurt kardeş o çok beğendiğin ev su almaya mı başladı?

- Dalga geçme suyun içinde çok kalamam dışarı çıkarsam yağmur alır götürür. Dışarıda da çok duramam kuşlara yem olurum. Sanırım yolun sonuna geldim.

- Dur hele sakin ol yağmur zayıflıyor.

Elma kurdu daha fazla dayanamayıp delikten önce kafasını çıkardı sonra suyun akıp gidebilmesi için tüm gövdesini dışarı çıkardı. Bu arada yağmur kesilmiş güneş yüzünü göstermişti.

- Maşallah iyi beslenmişsin. Girdiğin delikten çıkamayacak kadar irileşmişsin. Sana iyi bakmışım.

Elma kurdunun cevabını beklemeden yaklaşan serçeyi gören elma uyarmasa, kurdun yem olması işten değildi. Deliğine hızla giren kurdun peşinden gagasını sokup didikleyen serçe başarılı olamadı. Elma serçeyi rahatsız etmemesi için uyardı. Serçe “yağmur yüzünden yuvamda ne varsa aktı gitti. Yavrularım yiyecek bekliyor” diye söylenerek deliğin başında bir süre beklese de kurt iyice içeri kaçmayı başarmıştı.

20140813_105646

Bir süre sonra alıştılar birbirlerine kurt semirdikçe elma güçsüzleşiyor kendi ağırlığını taşımakta zorlanıyordu. O sabah kucağında kedisiyle gelen ev sahibi ağacın dibine oturup bir süre kedinin sırtını okşadı. Kedi, belli ki alışkındı tepki vermedi.

- Yaa işte böyle kedicik. Babamdan kalan bu ev ve bahçeyi onca ayak dirememe karşın ellerinden kurtaramadım. Hiç olmazsa bahçe ve ağaçlar kalsın istedim ama dinletemedim. Çiçek açan ağaçlar polenleri yüzünden allerji yapabilir diye istenmiyormuş. Palmiyeler haricinde ne var ne yok kesilecekmiş. Yan bahçedeki iki erguvan ağacını lütfedip yerini değiştirme şartıyla kurtarabildik.

Kedi sesini çıkarmadan adamın kucağında oturmayı sürdürdü. Bizimki kafasını kaldırıp ağaca ve elmalara baktı. Ağacın gövdesini okşayıp babasıyla fidan halindeyken diktikleri günü anlattı. Sabırla büyümesini beklediklerini, çiçek açtığını görmelerine karşın babasının ağaçtan bir elma dahi yiyemeden öldüğü için o gün bu gün elmaları toplamaya kıyamadığından söz etti.

- Babam kurduyla kuşuyla, kelebeği ve böceğiyle olursa ektiğin ağacın hayrı olacağını, onların hakkının da gözetilmesi gerektiğini söylerdi. O zaman anlamazdım.  Bir de borç harç aldığı bu eve çok özenirdi. Eli hep üzerindeydi. Tamiratını geciktirmez, boyasını badanasını kendi yapardı. Başını sokacak evi olmasını önemserdi. Evinde olmaktan, bizlerin ve bahçesindeki ağaçların büyüdüğünü görmekten mutlu olurdu. Başka bir hayali de yoktu, bizim ihtiyarın. Ben onun gibi değildim ama buradan böyle ayrılıyor olmak ağrıma gidiyor.

Ayağa kalkıp ağacın yapraklarını okşadı. Gövdesine sarılıp bir süre öylece kaldı. Kedi ise kuşlara yaklaşabilmek için dallara tırmandı.  Kurdun kemirmesiyle güçsüzleşen elma kedinin dalları hareketlendirmesiyle daha fazla dayanamayıp koptu. Bizimkinin sırtına çarpıp yere yuvarlandı. Bizimki, yerden elmayı alıp başparmaklarıyla ikiye ayırdı. Kurtla karşılaşınca parmağının ucuyla okşadı. Elmanın çekirdeklerini ayıklayıp mendiline sardı. “Belki bir gün bir yerde ben de çocuğumla bu elma ağacını tekrar yetiştirmeye çabalar dedeyle torunu bir araya getiririm” dedi.

Kurt elmaya son kez baktı.

- Evim yuvam yıkılsa da hayallerimiz yola çıktı elma kardeş, direnmenin anlamı yok. Şimdi sıra kuşlarda. Bırakalım da nasiplensinler. Seni tanımak güzeldi. İyi ki çekirdeklerine dokunmamışım.

Elmanın cevap verecek hali kalmamıştı. Bizimki kedisini kucağına alıp son kez bahçeye ve evine baktı. Onların uzaklaşmasını sabırsızlıkla bekleyen kuşlar elma ve kurttan kalanlara hücum ettiler. İşlerini bitirip uzaklaşmalarıyla bahçe derin bir sessizliğe büründü.

Ev sahibini bir daha o bahçede gören olmadı. Bahçedeki sessizliğin yaklaşan iş makinelerinin kararlı gürültüsüne teslim olması için fazla beklemek gerekmedi.

Mehmet Uhri

Not: Üzerlerine tıklayarak fotoğrafların orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.

Mardin’in Midyeleri

Pazartesi, Haziran 2nd, 2014

bm4

Peşimizdeler, kurtulamadık onlardan.

Bizler boğazın midyeleriyiz. İstanbul boğazını mesken tutarız. Eksilip azalsak da hep buradayız. Hiçbir şeyden çekmedik şu Mardinlilerden çektiğimiz kadar. Biz kaçtık onlar kovaladı. Zamanla birbirimize benzedik. Buralıyız, tutunacak başka yerimiz yok, gidemeyiz. Boğazın hızlı akıntılarına direnir kuytuda yaşar akıntıyla gelen ne varsa kabuğumuza hapseder, besleniriz. Mardinliler ise, ne kadar kuytuya saklansak da arar, bulur söküp çıkarırlar. Bıraksalar belki yirmi yıl hatta daha fazla yaşayacağız ama bırakmazlar. En fazla 3-5 yıldır ömrümüz.

Minicikken yerimizi bulur, göz koyar büyümemizi beklerler. Hangimizin nerede olduğunu hangi zamanda toplanacağımızı iyi bilir, Mardinliler. Tutunduğumuz yere kazık çakmak gibi niyetimiz yok. Herkes ve her şey gibi gelip geçici olduğumuzu biliriz. Gidecek yerimiz olsa durmazdık buralarda. Bizler boğazın midyeleriyiz. Bir Mardinlinin eline düşene kadar tutunmak ve yaşamak zorundayız.

Peşimizdeki Mardinliler de bize benzer. Zamanında sökün edip göçe uğramış çıkıp şehre gelmiştir. Onların da gidecek başka yeri yoktur. Tutunabildikleri ne iş olsa uğraşmış sonunda biz midyelerin başına mussallat olmuşlardır. Yaptıkları işin yasal olmadığını bilseler de ekmek parası peşinde kaçak göçek midyecilik yapmaktan geri durmazlar. Bizler gibi kuytuda yaşarlar. Tatil günleri veya akşam alacasında gizli saklı midye çıkarırlar. Dedim ya; yoktur aslında bizden farkları. Kabukları serttir. Kimseye göstermedikleri içleri ise yumuşaktır. Herkes onları sert kara kabukları ile tanır, ürker uzak durur. Bizler gibi çer çöp ne bulurlarsa kabuklarına hapsedip ayakta durmaya çabalar, gerekli gereksiz ellerine ne geçerse biriktirirler.

bm2

Büyüdükçe sertleşir hoyratlaşırlar. İnsandır, ne de olsa. Halbuki küçükken bizler gibi kabukları ince, içleri temizdir. Tutundukları yerde yaşama ve büyüme telaşında şehrin kirinden pasından ne varsa alıp bir kenara koyarlar. Bizler gibi onların da içleri büyüdükçe kirlenir. Kirini pasını gizleyebilmek için kara kabuklarını kalınlaştırır o kaba hoyrat hallerine dönerler. Şehrin kirine bulanıp büyüdükçe içlerinin yumuşaklığını da unuturlar. Benzeriz Mardinlilere. Bizler de kirleniriz onlar kadar. Ama içimiz hep yumuşaktır.  Başımıza gelen onların da başına gelir. Gün gelir birilerinin gözüne batarlar. Yerleştikleri yerden söker, daha kuzeye, ücra yerlere sürülürler. Böyle zamanlarda Mardinlilerin sayıları eksilse de tükenmezler. Gittikleri yerde tutunup yine bizim gibi kabuğuna çekilmişlerin peşine düşerler. Dedim ya; benzeriz birbirimize.

Boğazın midyeleriyiz, içimizden boğazın suları geçer. Bu şehirde tutunmak zordur. Akıntıya kapılıp yer değiştirenimiz de çoktur. Dere ağızlarını çok sevsek de Mardinliler önce oralara bakar. Bilirler, nerede olduğumuzu. Sonra sıra kenar köşeye, yalı önlerine gelir. Kuytuya saklansak üstümüzü mercanlar örtse de bulup çıkarırlar. Bizler hep buradaydık. Sayımız azalsa da tükenmeyiz. Boğazı bırakıp gidecek halimiz yok. Peşimizdeki Mardinlilere inat, direniriz…

mm2-2

Şehirdeki her canlı gibi burada çoğalır burada eksiliriz. Eksilsek de tükenmeyiz. Bir zamanlar doğal düşmanlarımız vardı. Şehir büyüdükçe bir bir yok olup gitseler de baş belası Mardinliler yüzünden sevinemedik. Artık doğal düşmanız denizde değil, karada. Şu Mardinlilerin ne midye görmüşlüğü ne de yemek olarak yapıp yemişlikleri vardır. Ama dedim ya onların da derdi gücü bizim gibi şehirde tutunabilmek. Biz burada tutunmaya çabaladıkça onlar da bize tutunurlar. Ellerine geçirdikleri zaman öyle hemen almazlar, canımızı. Lezzetimiz eksilmesin diye suda tutarlar. Yine bir yerlere tutunup hayatta kalacağını düşünür, umutlanırsın. Sonra karaya çeker ayıklamaya başlarlar. En iriler dolma yapılmak üzere ayrılır. Diğerleri tek tek kabuklarından ayıklanır ama yine öldürmezler.

Kabuğumuzdan sıyrıldığımız zaman olanca çıplaklığımız ile birbirimize tutunur, bekleriz. Bizimle uğraşanları da son kez o zaman görürüz. Onlar da sert hoyrat hallerini bırakıp bir araya geldikleri şu bir göz odada kabuklarını çıkarıp bizler gibi birbirine tutunurlar. Şehirde tutunabilmek için peşimizde olsalar da günü geldiğinde kendilerinin de sürgün edilip ayıklanacaklarının farkındadır. İsyan etmez, durumu kabulleniverirler. Benzeriz dedim ya…

Bizler boğazın midyeleriyiz. Gün olur bir midyeci görürseniz tezgahtaki midyelere ve onu satana iyi bakın. Onlar Mardin’in midyeleridir. Doğal düşmanımızdır. Kalıcı da değillerdir. Bizler yine iyi kötü tutunduğumuz yerden koparılsak da geride kabuğumuz, izimiz kalır. Onlardan ise  geride hiçbir şey kalmaz. Kimse onların farkında da değildir. İyi tanırız birbirimizi.

Bizler boğazın midyeleriyiz.

Kazınıp dökülsek, eksilsek de öyle başkaları gibi pes edip gitmeyiz. Bırakmayız buraları. Bu da geçer der, kabuğumuza çekilir, bekleriz…

Bilgi Çağı Savaşları

Pazartesi, Mart 31st, 2014

bc1

Antropolojik veriler insanlığın M.Ö. 10 binlerde tarım devrimi (neolitik devrim) ile yerleşik tarım toplumlarını oluşturmaya başladığını, 17. Yüzyıl sonlarından başlayarak sanayi devrimini gerçekleştirip sanayi toplumlarına yöneldiğini işaret etmektedir. Sosyolojik verilere bakıldığında büyük olasılıkla içinde bulunduğumuz yüzyıl insanlığın bilişim iletişim devrimini gerçekleştirerek bilgi toplumuna yöneldiği dönem olarak adlandırılacaktır.

Tarım toplumlarında temel gereksinim toprak olduğu için dünya tarihi toprak paylaşımı üzerinde şekillenirken sanayi toplumlarında paylaşım kavgası enerji ve hammadde kaynaklarına yönelik olmaktadır. Bilişim iletişim devrimi ile ortaya çıkan bilgi toplumlarında ise temel kavganın bilginin üretimi ve paylaşımı üzerinde olması beklenmelidir.

Bilgi toplumları ülke ve sınır tanımaksızın bilgi üreten, sorgulayan, işleyen, depolayan ve dağıtan yeni bir insanlık organizasyonudur. Sözgelimi AİDS hastalığının tanımlanması, etkeninin bulunması, korunma ve gereken ilaçların üretilip pazarlanması sürecinde dünya çapında yapılan işbirliği bilgi toplumunun eseridir. Fark edileceği üzere bilgi toplumlarında genellikle ulusal sınırlar milli kimlik vb. alışılmış sosyal ölçütler yoktur. İnsanları bir araya getirip bilgi toplumuna dönüştüren, ortak sorun etrafında bilginin yeşermesini sağlamaya yönelik düşünce ve davranış ortaklığıdır.

Bilgi toplumları bilgi üretir, bilgi satar, bilgiye yeni uygulama alanları açar. Tarım toplumunda üretim, ekilebilecek tarım alanları ile sınırlıdır. Sanayi toplumunda ise üretim, emek, hammadde, enerji ve sermaye miktarı ile sınırlıdır. Bilgi toplumunda üretim sınırsızdır. Bilgi bilgiyi üretir ve üretilen bilgi yeni kullanım alanları yaratarak dönüşür, bir kısmı tüketime sunulur.

Bilgi elle tutulur bir şey değildir. İnsan önce algılar, algıladıkları üzerinden sorular sorar. Bilginin kökeni algılama ve soru sormadır. Sorulan soruyu yanıtlama çabası sırasında bilginin ortaya çıktığını görüyoruz. Bilginin doğru ya da yanlış olması doğru algılama yapılmasına ve doğru soru sorulmasına bağlıdır. Bu nedenle bilgi önü ve arkası olan bir ırmak gibi akıcı özelliktedir. İnsanlığın bilgi birikimini göz önüne getirdiğimizde bu ırmağın boyutlarını ve debisini hatta giderek hızlandığını daha iyi anlayabiliriz.

Bilgi toplumu, insanlığın bilgi birikimi üzerinden yeni bilgiler üreterek varlığını sürdürmeye çalışır.  Kullandığı bilgi erişilebilir, sorgulanabilir, depolanabilir ve iletilebilir olmalıdır.

Bu dört temel öğenin aktif çalıştığı toplumlara bilgi toplumu denir. Bu dört unsurun hepsini içermeyen toplumlar ise bilgiyi ithal edip kullanan ancak yeni bilgi üretemeyen ve/veya sorgulamayanlar olarak pazar olmaya mahkûmdur. Bilgi toplumları varlığını sürdürebilmek için üretilen bilgi ve teknolojinin kullanıcısı  pazarlara gereksinim duymakta bu amaçla bilginin bazı bileşenlerine kısıtlamalar getirip üstü örtülü ambargo uygulayabilmektedir. Böylelikle bilgiyi üreten ile bilgiyi kullanan arasındaki arz talep dengesi korunmaya çalışılmaktadır.

bc2

Bilgi satın alıp kullanan görece daha az gelişmiş bir ülke iseniz yeni bilgi üretseniz bile onu iletebilmek için bilgi toplumlarının iletişim yollarına mahkûmsunuz. Bilginin bileşenlerinden olan iletilebilirliğin önü dil, yazılım, siber ağlar vb araçlarla kolaylıkla kesilebilmekte ya da kontrol altında tutulmaktadır. Yeni üretilen bir bilgi ancak bilgi toplumu üzerinden pazarlanabilmektedir. Kısaca bilginin iletilebilirliği bilgi toplumları tarafından kontrol altında tutulmaktadır.

Kendi başınıza bilgi üretip satmanızı önlemenin bir diğer yolu da bilgiyi sorgulanabilir olmaktan çıkarmaktır. Gelişmiş toplumların gelişmekte olan toplumların eğitim sistemleri ile yakından ilgilenmesinin nedeni budur. Ülkemizin de dahil olduğu gelişmekte olan ülkelerde sorgulayıcı, analize ve senteze dayalı eğitim yerine ezbere dayalı, sadece bilgi edinme ve kullanma amacına yönelik eğitim modeli rastlantı değildir. Uygulanan sınavlar da modele uygun olarak sadece bilgiye sahip olanı seçmektedir. Araştırıcı sorgulayıcı eğitim unutturulmuştur. Diploma sahibi olanların sorgulama yapmaksızın sadece bilgiye ulaşıp onu kullanabilen bir anlamda nitelikli teknik eleman olarak ortaya çıkması da tüm bunların sonucudur.

İnsanların büyük kısmının bilgi toplumunun pazarı olarak kalabilmeleri için bilginin iki bileşenine – iletilebilirlik ve sorgulanabilirlik - ambargo konulması yeterli olmuştur.

Geleceğe baktığımızda ise, insanlığın bu yeni yapılanmasının ülkeler ve coğrafyaları anlamsızlaştırdığını, bilgi koridorları üzerinden yeni biraradalıklar ile siber topluma doğru gidildiğini söyleyebiliriz. Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan dünya savaşlarının enerji ve hammadde kaynakları üzerinden ticari hesaplaşma ve paylaşma temelli olduğunu düşünecek olursak bundan sonraki ticari hesaplaşmanın ülkeler arasında değil insanlar arasında ve hatta aynı ülke insanları arasında bilgi toplumunun üyesi olup olmamaya göre şekilleneceğini öngörmek zorundayız. Üstelik kimsenin tarafsız kalamayacağı böylesi bir hesaplaşmanın sonuçlarına aynı atmosferi soluyanlar olarak birlikte katlanmak zorunda kalacağız. Umarım kendi bilgi ırmağımızda boğulmayız…

Dr. Mehmet Uhri

Gazetecinin Aynası

Pazartesi, Mart 17th, 2014

karpuzcu

Lise yıllarından beri arkadaşlığımız aralıklarla da olsa sürmüştü. Kariyer planlarken genellikle tıp veya mühendislik arasında seçim yapılırken o ısrarla gazeteciliğe yönelmişti. Ailesi hiç olmazsa hukuk okuması için zorlasa da bizimki inatçı çıkmıştı. Mesleğinde istediği noktaya gelip gelmediğini bilemem ama kalemi ile tanınan gazetecilerden olmuştu. Ortak bir arkadaşımızın cenazesinde karşılaştığımızda hasretle birbirimize sarıldık. Cenaze sonrası kahve içip konuşmak üzere sözleştik.

Sıkıntılı görünüyordu. O konuşkan arkadaşım gitmiş sanki her an kavga çıkaracak kadar öfkeli tanımadığım biri vardı, karşımda. Başlangıçta cenazeden etkilenmiş olduğunu düşündüm. Ama yine de bir tutarsızlık vardı. Nasılsın diye sorduğumda “bilmiyorum, kendimi tanıyamıyorum, aynaya bakmak zul geliyor” diye yanıtladı. Anlatmak ister misin dememi beklemeden garsona kahve siparişini verip anlatmaya başladı.

- Hatırlarsın, lise son sınıfta mesleki tanıtım amacıyla okulumuza gelen konuşmacı sayesinde gazetecilik yolunda ilerlemeye karar vermiştim. Sınav başarımın daha fazla talep gören mesleklere yetiyor olmasına ve ailemin karşı çıkmasına rağmen gazeteciliğe yöneldim. O gün okulumuza gelen gazeteci kafamdaki soruları yanıtlamış ve peşine düşmem gereken soruları da önüme sermişti. Gazeteciliği tanımlarken “toplumun hafızası olmak” biçiminde bir kavram kullanmıştı. İnsanların unutmak veya hatırlamamak gibi bir zaafı olmasına karşın bilgi birikimini nesilden nesile aktarabilecek mekanizmaları geliştirerek ilerlediğini vurgulayıp gazeteciliğin de benzer hafıza mekanizmalarından biri olduğunu söylemişti. Gazeteciliğin, güncel olayları haberleştirip kayda alan, unutulsa bile günü geldiğinde hatırlatıp güncelleştirebilen bir yapısı olduğunu, bu haliyle pek çok güncel özelliğinin yanı sıra toplumsal bellek olarak da kurgulandığını örnekleriyle anlatmıştı. Anlattıkları, mühendis veya doktor olmayı hedefleyen sizlerin pek ilgisini çekmediği için toplantının bir an önce bitmesini bekleyenlerin itirazına rağmen ayağa kalkıp gazeteciliğin yazarlıktan farkını sormuştum. Zor bir soru sorduğumu söylemiş ve gazetecilerin yazarlar gibi üretken olduklarını kendilerinden bir şeyler katarak olayları edebi anlatımla aktarabilme özellikleri olduğunu ancak haber yaparken bu özelliklerini frenleyip olabildiğince yorumsuz olarak haberleştirmeyi de başarmak zorunda olduklarını vurgulamıştı. Bir yazar kadar becerikli ve bir gazeteci kadar kendini frenleyebilen kişilerin iyi gazeteci olabildiğini aktarmıştı.

- Hatırlıyorum. O yıllarda fotoğraf merakım yüzünden okulun fotoğrafçılık kolunda çalıştığım için ben de ayağa kalkıp “gazeteler sadece yazılardan oluşmuyor, fotoğraflar da var. Gazetelerdeki fotoğrafların diğer fotoğraflardan farkı nedir?” diye sormuştum. Fotoğrafın da yazı gibi aktarılmak istenen olay veya habere uygun seçildiğinden söz edip yazıda olduğu gibi fotoğrafın sanatsal yanından çok haberi yalın haliyle çarpıtmadan veren görüntülerin tercih edildiğini vurgulamıştı. Fotoğraf sanatçısı olmanın çekilen görüntünün gazeteye basılması için yeterli olmayabileceğini, bu nedenle gazete fotoğrafçısının kendini olabildiğince geri plana alabilenler arasından sivrildiğini anlatmıştı. İnsan o yaşındayken kendini dizginlemek zorunda kalacağı bir işe pek iyi gözle bakamıyor. Bu sözleri bir tür sansür veya yayınlanmayacağı gerekçesiyle gereksiz film harcamama düşüncesiyle çekilmeyen fotoğrafların otosansür doğurduğunu düşünmüştüm.

Kahvelerin gelmesi ve ilk yudumların alınmasıyla başlayan sessizliği “iyi de şimdi niye böyle meslekten bezmiş haldesin?” diye sorarak bozdum.

- O gün senin sorunun ardından bir kez daha ayağa kalkıp neyin haber olduğuna ve hangi haberin yayınlanıp hangisinin yayınlanmayacağına nasıl karar veriyorsunuz. Bir de yazdığınız haberin gerçeği yansıttığından nasıl emin oluyorsunuz? diye sormuştum. Arkadaşlarım sorumu açık bir eleştiri hatta saldırı olarak görmüştü. Neyse ki konuşmacı gazeteci mesleğinin deneyimlilerindendi. “Bu soruyu ben de ara sıra kendime sorarım. Sormak da gerekiyor sanırım. Yıllar önce haber kovalarken fotoğrafları da kendim çekiyordum. Sirkeci civarında bir patlama haberi geldiğinde yandaki binanın çatı katına çıkıp fotoğraf çekmiştim. Bulutlu karanlık bir gündü. Işık yeterli gelmeyince uzun süre pozlayarak çektiğim fotoğraflara sonradan baktığımda hareketli olan eşya ve insanların silüet olarak göründüğünü veya görünmediğini, fotoğrafın hareketsiz duran ne varsa onları çektiğini gördüm. Bu haliyle elimde tuttuğum fotoğraf üzerinde hiçbir oynama yapmamış olmama karşın çekildiği andaki gerçeği yansıtmıyordu. O kalabalık meydan fotoğraflarda neredeyse bomboş görünüyor veya hayalet gibi araç ve insanlar izleniyordu. Yani ne yaparsam yapayım çektiğim fotoğraf gerçeği yansıtmıyordu. Bu haliyle yayınlasam o kalabalık meydanı bomboş gösterecek ve okuyucuyu yanıltacaktım. O zaman haberlerim için de bunun olabileceğini düşünüp korktum. Gerçekte olanın ne kadarını aktardığımdan hiçbir zaman emin olamayacağımdan korktum. Bu korkum meslek hayatım boyunca hep peşimden geldi, yakamı hiç bırakmadı” şeklinde yanıtlamıştı.

- O gün seni tanımakta zorlanmıştık. İlk sorumu yanıtlamadınız diye ayağa fırlamış. Yayınlamadığınız haberlerden pişmanlık duyduğunuz hiç olmadı mı diye üstelemiştin. O da “bu sorunun yanıtı ülkeden ülkeye değişir, bu konuyu dışarıda konuşalım” gibi bir yanıt verip toplantıyı sonlandırmıştı. Sonrasında görüşüp görüşmediğini bile hatırlamıyorum.

gazete

Arkadaşım söylediklerimi başını sallayarak onayladı ve kahvesini yudumlamayı sürdürürken o gün ayak üstü konuşamadığını ama kartını alıp birkaç gün sonra yanına gittiğini, gazeteci olmak istediği için mesleğe yönelik sorularına açık yürekli yanıt beklediğini söyleyip yarım saat kadar konuştuğunu anlattı. Konuşma sırasında ; Gerçek bir gazeteci için haber değeri taşıdığı halde yayınlanmayan haberlerin hep can yakıcı olacağını ve haberler arasında seçim yapanların haklı olup olmadığını zamanın göstereceğini söyleyerek “Gerçek bir gazeteci haberin yayınlanmasının doğuracağı sonuçları öngöremez, buna ihtiyacı da yoktur. Gerçekler hep birilerini rahatsız etse de haberini yazar editöre teslim eder. Editörün yayınlayıp yayınlamama kararı haberciliğin toplumsal bellek işlevi gereği zaman içinde eleğin üstünde kalıp kalmayacağı ile şekillenir. Otosansür uygulamaya kalkar ve buna kendini ikna edersen aynaya bakacak yüzün kalmaz, delikanlı. Gerçek bir gazeteci olmak istiyorsan her seferinde aynaya bakıp haberi tarafsız ve en gerçek haliyle yazıya döktüğünden emin olup olmadığını kendine sormalısın” diye öğüt verdiğini anlattı.

- İyi de şimdi ne oldu? Bu halin ne?

- Uzunca bir süredir aynaya bakamıyorum. Üstelik tanıdığım bildiğim hemen tüm gazeteciler aynaya bakamaz haldeler. Bu toplumun hafızasını başka şeylerle oyaladığımızı, gerçeklerin kayda geçmesini engellediğimizi ve  bu haliyle mesleğimizi yapamaz hale geldiğimizi düşünüyorum. Başlangıçta erişmek istediğim nokta bu değildi. Kendimi kandırıp ikna ediyor, sonra toplumun hafızası olacak gerçekleri yazmak yerine sabun köpüğü haberlerle günü geçiştiriyorum. Herkesin böyle yapıyor olması da kendimi haklı görmem için yetiyor. Ancak aynaya bakınca yüzümün kızarmasına engel olamıyorum.

- Hekimler uzunca bir süredir hastalarını iyileştirmekten çok hastanelerine para kazandırma ve kazandırdıkları paradan geçinme telaşında. Bu senin söylediğin mesleğe yabancılaşmayı bizler de yaşadık. Buna direniş gösterirken basın yanımızda değildi. Sesimizi yükseltemedik. Şimdi bunları bana niye anlatıyorsun? Sana nasıl yardım edebilirim? Az önce toprağa verdiğimiz arkadaşımız gibi bizler de ölüp gideceğiz. Arkamızdan iyi insandı diyecek olanlar aslında nasıl bir hekim veya gazeteci olduğumuzu iyi bilecekler. Herkesin birbirini kandırdığı bir dünyada kandırılmaya hazır insanlar olarak geçip gideceğiz. Bunca kirlilikten kurtulmak istiyorsan bırak, vazgeç, bağımsız gazeteciler arasına katıl, sosyal medya ve internet üzerinden gerçek haberlerini yazmayı sürdür. Tarihe not düşmek değil miydi, aradığın?

Saatine göz atınca kalkması gerektiğini fark etti. “Gitmeliyim, yazı işleri daha fazla beklemez” dedi. Hesabı ödeyip ayağa kalktık, sarıldık. Konuşup dertleşmenin iyi geldiğini söyledi.

Ertesi gün sabah erkenden telefonuyla uyandım. Günaydın bile demeden “Biliyor musun, dün gece rüyamda aynadan sayfalarına haberlerin yazıldığı bir gazete çıkardığımı, herkesin haberleri okurken kendi ile yüzleştiğini, ellerinde aynadan gazeteler ile dolaşan insanların olduğu bir şehirde yaşadığımı gördüm. Bu bana çok iyi geldi. Ne yapacağımı artık biliyorum. Paylaşmak istedim” dedi ve telefonu kapattı.

Dr. Mehmet Uhri

Kapak fotoğrafı, İstanbul Tabip Odası 2014  14 Mart Tıp Haftası Fotoğraf yarışmasında renkli fotoğraf dalında birincilik ödülü alan değerli meslektaşım Dr. Fatih Balkan’a aittir. Gezi olayları sırasında Taksim’de çekilmiştir. Üzerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.