İçimizdeki Kötü

icimizdeki-kotu

Hayatı korkularımıza teslim ettiğimiz yetmezmiş gibi bunun son derece doğal, alışılmış bir hayat olduğu konusunda uzlaşmış görünüyoruz. Üstelik, korkularımızı çocuklara aşılamakta, onlara öncelikle nelerden korkması gerektiğini öğretmede de üstümüze yok. Annesinin kedi köpekten çekindiğini gören çocukların evcil hayvanlara yaklaşmakta zorlandığına, uzak durduğuna çoğumuz şahit olsak da sonuç değişmiyor. Tüketim çılgınlığını körüklemek için reklamlarda kullanılan argümanların çoğu da bireysel eksiklik ve kaygıları işaret edip korku toplumunun duvarlarını yükseltiyor. Markasını bilmediğimiz şampuan veya diş macunu bile kullanmaktan korkuyoruz. Korku sözcüğünün pek istenmeyen bir sözcük olduğunu bildiğimiz için tedirgin olma, endişelenme ve hatta serzeniş gibi sözcüklerle yumuşatmaya çalışırken ne kadar komik durumu düştüğümüzün de farkında değiliz.

Hayatın kaybedilmemesi gereken bir kazanım olduğuna o kadar inanıyoruz ki bir sabun köpüğüne benzeyen hayatlarımızı uzun süre bozulmadan tutma kaygısıyla nerede nasıl yaşadığımızı anlamadan görmeden “ha patladı, ha patlayacak” korkusunu hayatın ortasına yerleştiriveriyoruz. Çocuklarımıza sevgimizi sunup, sevgi ve huzur dolu bir dünya sunmayı hayal etsek de onlar öncelikle gözlerimizdeki korku ve kaygıyı görüyor. Korkuların egemen olduğu sevgisiz bir dünyadan yakınıyor ancak çoğunluğa bakıp hayatın normalleşmesinin böyle bir şey olduğu zannıyla değiştirmek için kılımızı bile kıpırdatmıyoruz.

Birilerinin sevgi ve ilgi dolu yaklaşım veya yardımına bile kaygı ile bakıyor, art niyet arıyoruz. Korkular hayatımıza o denli işledi ki insanoğlunun içindeki kötünün farkındayız. Ne zaman kime nasıl bir kötülük yapılacağı tedirginliği ile kabuğumuzu sağlamlaştırmaya uğraşıyor, susup bekliyoruz.

Göçlerin yarattığı trajedileri, insanlık ve değerlerinin bir kenara itildiği iç savaş görüntülerini, canlı bomba eylemlerini ve bu durumlara cılız da olsa vicdanı ile haykıranların susturulma çabalarını her şey normalmiş gibi izlemekle yetiniyoruz. Yaşananları onaylamasak da olmaması için çabalamada kendimizi yetkin bulmuyor, böyle bir görevimiz olmadığını düşünüyoruz. Otoriteye boyun eğip suskun kalmakla yaşananlara zımnen onay verdiğimizin de çoğumuz farkında. Herkesin aynı şeyi yapması, suskun kalıp yaşanan kötü olaylara ses çıkarmıyor oluşu vicdanımızı yatıştırmaya yetmese de üç maymunu oynamayı sürdürüyoruz. Süreç bir şekilde dönüp kendi canımızı acıttığında ise diğerlerinin nasıl bu kadar duyarsız olabildiğine hayret ediyor sonra yine hiçbir şey olmamış gibi hayatı kendi akışında sürdürmeye çabalıyoruz.

ickot2

Peki, ama nasıl yapıyoruz bunu? Böyle olabilmeyi nerede, nasıl, kim öğretti bize?

Bilindiği gibi temel davranış kalıplarını aile ortamında öğreniyoruz. İstenen ve istenmeyen davranışların ayırımını, iyiyi ve kötüyü, dürüst olmayı, doğrudan yana olmayı, yalan söylememeyi, çalışkan olmayı öncelikle ailenin beklentileri ile öğreniyoruz. Bu öğrenim sürecinde ödül/kabahat veya suç/ceza gibi zıt kavramlar ile birlikte hayatın uç noktaları olduğunu ve toplumun beklentilerine uygun bir denge geliştirmek gerektiğini de önce aile sonra içinde yaşadığımız toplum öğretiyor.

İtaat etmeyi de ailede öğreniyoruz…

Ailede başlayan itaat eğitimi okulda öğretmene, büyüklere, inanç sistemlerinde din adamlarına, tanrıya ve kutsallara, toplumda ise otoriteye itaat etme biçimiyle hayatımıza yayılıyor. Üyesi olduğumuz topluluk, toplum, cemaat görüş bildirdiğinde veya emir verdiğinde aykırı düşmemek, çirkin ördek yavrusu gibi görünmemek için itaat etmek gerektiğine inanıyoruz.

Davranışlarımızı sessizce yöneten veya kontrol eden tüm bu otoriter referans sistemleri ile kendi vicdanımız arasında sıkıştığımız anlarda sorunun varlığını fark ediyoruz. Ailemizden edindiğimiz ahlaki ve insani değerler ile otoritenin dayattığı davranış, görüş veya düşünce sistematiğinin uyuşmadığı durumlarda çoğunlukla karşı çıkmayıp uyum göstermeyi veya sessiz kalmayı seçiyoruz. Toplumun ileri gelenlerinin veya çoğunluğunun gür çıkan sesi temel ahlaki normlara uymayan bir şeyler dikte ettiğinde eğitimini ailede aldığımız itaat mekanizması sessizce devreye giriyor.

İnsanın kötü ve istenmeyen davranışlarda bulunabileceğini, başka insanlara zarar verebileceğini ancak bunların önlenmesi veya cezasız kalmaması gerektiğini içimizdeki adalet terazisi haykırsa da toplumun yüksek yararları işaret edilerek otoritenin bu suçları işlemesine göz yumulabiliyor. İşte böylesi durumlarda içimizdeki fırtınayı bastırmak, aykırı ve isyankâr görünmemek, ceza almamak için otoriteye itaat etme veya sessiz kalma kolaycılığına sığınmada insanoğlunun üstüne yok. Beklenen davranış kalıbı sadece itaat etmek, yapılan işin ahlaki ve insani olup olmadığını sorgulamadan, niteliğine bakmadan sadece emirleri uygulamak olabiliyor. Bu durum en açık şekliyle emir komuta sistemi ve itaat mekanizmasının tartışmadan uygulandığı askeri ortamlarda yaşanıyor.

Görüyoruz ki; Her şey itaat etmekle başlıyor.

İtaat etmeyi, toplumun genel kabullerine direnmemeyi, vicdanımızın elvermediği noktalarda ise yine çoğunluğa uyup susmayı, seyirci kalmayı veya kabullenmeyi aile ortamında öğreniyoruz. Haklı olduğumuz noktalarda aile büyüklerimize ses çıkarabilmek mümkün olsa da toplum içinde kralın çıplak olduğunu haykırabilmek hiç de kolay olmuyor.

berlin-duvari

Çevremizde yaşanan onca kötülüğe sessiz kalıp gözlerimizi yumarken kendimizi bir kurban çaresizliğinde görme eğilimimiz “ne şanssızım ki bu olaylara şahit oluyorum, keşke benim gözümün önünde olmasaydı da hiç yaşamamış olsaydım” diyerek olayı kişisel bir trajediye dönüştürmede de üstümüze yok. Kendimizi bu şekilde avutmamız bir yere kadar işe yarasa da başkalarının gözünde “kötü” olmaktan kendimizi alamıyor, tedirgin oluyoruz. Yakın çevremize bakarak “İyi de herkes böyle yapıyor, bir enayi ben miyim?” diye avunabilsek de bilinç dışımız masumiyetimizi yitirdiğimizi fısıldıyor. Daha da içine kapanma eğilimine giriyoruz.

İçimizde bir yerlerde kötü bir insan olduğu ve suskun kalarak bile olsa kötü bir şeyler yaptırdığı düşüncesi vicdanımızı kemirmeye devam ediyor. İçimizdeki kötüyü ne kadar dışsallaştırsak da onun varlığını ve faaliyette olduğunu derinden hissediyoruz.

Her insan gibi öleceğimizi bilip kendimizin öleceğine nasıl inanmıyorsak, tüm insanların içinde potansiyel olarak kötülüğün olduğunu bilip kendimizin kötü olduğuna da inanmıyoruz. Aile ortamında öğretildiği gibi otoriteye itaat edip onayını aldığımız sürece kötü insan olmayacağımızı düşünüyoruz. Soykırımlar başta olmak üzere tarih boyunca yaşanan pek çok insanlık trajedisinde kendimiz gibi sıradan insanların verilen emri yerine getiriyor veya işini yapıyor olmanın gönül rahatlığı içinde davrandığına şahit olsak bile kötü olabileceğimizi düşünmüyoruz.

İyi davranışlarımızın sorumluluğunu almada ve ödül beklemede otoritenin gözünün içine bakıyor, insanlığın temel değerlerine, insani özüne zarar veren “kötü” davranışlarımız için de mazeret üretip yine aynı otoriteden bağışlanmayı bekliyoruz. Toplum olarak insanlığa karşı bir suç işlenmiş ve bu ortaya çıkmışsa içimizdeki kötü ile yüzleşmek yerine inkâr ediyor veya sesimizi yükseltip baskın çıkmaya çabalıyoruz.

Tüm bunları öncelikle aile ortamında öğreniyoruz. İçinde bulunduğumuz çoğunluğun ortak aklının yanlış yapmayacağına itiraz etmeksizin inanmayı ve vicdanımızın sesini bastırıp ses çıkarmadan uyum göstermeyi aile ortamında öğreniyoruz. Kötülüğün iyi aile terbiyesi ve inanç eğitimi almış insanların içinde de olabildiğini görmemize karşın kendimize “kötü insanlığı” yakıştıramıyoruz. Ölenin ardından onca söylenecek söz varken “iyi bilirdik” deme gereği duymamız bile aslında içimizde bir yerlerde kötü olabileceğimize dair kaygı ve sıkıntının devam etmekte olduğunun işareti olarak görülebilir.

İyiyi kötüyü ayırt etmeyi bilmek ve yeri geldiğinde tüm üst kimliklerden arınmış salt insan gerçeği üzerinden kötü olduğu görünen bir davranış için vicdanımızın sesini yükseltip “hayır” diyebilmekle çocuktan katil yetiştirebilme sürecinin kırılabileceğinin de farkındayız.

Bir yerden başlamak gerekiyor. Aynadaki görüntüyle yüzleşmeye hazır mıyız?

Dr. Mehmet Uhri

3 Responses to “İçimizdeki Kötü”

  1. ayşegül aktaş diyor ki:

    Farkındalıklarımızı arttırmalıyız. Biri bir şey yapmalı derken o biri neden ben olmayayım. İşte benim yeni sloganım. Yazılarının yeni takipçisiyim. Yazmaya devam arkadaşım.

  2. Nuray Başsüllü Kara diyor ki:

    İçimizdeki kötüyü pek güzel anlatmissiniz kaleminize sağlık. Yazınız yıllar önce içimdeki kotuyle yüzleşme zamanlarımi ve Emre Kongar’in ” İçimizdeki zalim” kitabını anımsattı.Yazdıklariniza sonuna kadar katılıyorum ancak bu yüzleşme zamanlarında “içimizde sesi ciliz , naif, ama güçlü bir iyi” nin olduğunu ve bunun da kötümuz kadar kollektif olduğunu kabul etmek durumunda kalmıştim , paylasayim dedim belki içimizdeki iyiye de bir öykü yazarsınız onun sesinin daha çok duyulması gerektiği zamanlardayiz yine
    Sevgiler
    Nuray Başsüllü Kara

  3. Bilal Aziz diyor ki:

    Toplumumuzun gelisme ve güçlenmesinde, birlik ve beraberlik içinde bulunmasinda, kendilerine çok önemli görevler düsen aydin ve kültürlü din görevlilerinin yetistigi egitim ve ögretim kurumlarinda; Atatürkçü düsüncenin Atatürk milliyetçiliginin Atatürk ilke ve inkilaplarinin dini bilgilerle birlikte, birbirlerini bütünleyici tarzda ögretilmesini, bu müesseselere sizmasi muhtemel irticai fikirlere karsi Atatürk ün Laiklik düsüncesinin zihinlere yerlesmesini saglamaktir.

Leave a Reply