Archive for the ‘Yaşayan mekanlar’ Category

Varsa yoksa bir mana (abdallar ağıtı)

Cumartesi, Kasım 7th, 2020

abdallar-agiti

Gençlik yıllarından kalma neredeyse unutulmuş kısacık bir yaşanmışlığı yıllar sonra hatırlama çabasıyla yolumu yönümü değiştirmiş Ezine yakınlarındaki o sahile sürmüştüm.

O günden en son hatırladığım balıkçının çoktan denize açılmış olduğu, arıcının ise “Hatırladığınca yaşarsın. Gerisi hep bir yolculuk.” diyerek bizleri uğurlamasıydı. Bu sözleri gençliğin içi boş özgüveni ile yaşlıların bitmek bilmez gevezeliklerinden biri gibi algılamış o gün üzerinde durmamıştık.

Sahil neredeyse olduğu gibi duruyordu. Koya adını veren heybetli fıstık çamı da öyle…

Yıllar önce balıkçının teknesini bağladığı iskele yıkılmış, geriye üzerinde balıkçılların tünediği paslı kazıklar kalmıştı. Koydaki bina lüks bir lokantaya dönüşüp büyümüştü. Sahilde bir süre yürüyüp denize taş attım. Yıllar önce çadırlarımızı kurduğumuz yeri hayal etmeye çalıştım.

Rüzgârın hissettirdiği sonbahar serinliği nedeniyle binaya yöneldim.

Hatırladığım binaya benzemiyordu. Lokanta için gün yeni başlıyordu. Bir iki masa dışında müşteri yoktu. Eskiyi anımsatacak bir şeyler bulurum umuduyla içeriye hızlıca göz attım ancak gözüme çarpan bir şey olmadı.

Çay sipariş edip oturdum. Onca yolu boşuna gelmiş gibi hissediyor, kendime içerliyordum. Çayımı yudumlarken ocağın yanındaki duvarda asılı curayı ve yine aynı duvarda asılı aynaya iliştirilmiş fotoğrafı fark ettim.

Çayımı elime alıp çay ocağına yöneldim. Doldurduğu çayları tepsiye dizmekte olan ocakçıya aynanın kenarındaki yıpranmış fotoğrafı gösterip “balıkçı hayatta mı?” diye sordum. Garson fotoğraftakini tanımıyordu. Eliyle kasada oturan yaşlıca adamı işaret ederek “bilse o bilir” dedi.

Kasaya yönelip adama aynanın kenarındaki fotoyu ve curayı işaret ederek balıkçı ve arıcının hayatta olup olmadıklarını sordum. Şaşkınlıkla yüzüme baktı.

- Tanır mıydın?

- Çok yıllar önce kısa bir karşılaşmaydı.

- Hayattalar mı? Neredeler?

- Önce sen söyle. Nasıl tanıdın? Ne anlattılar sana?

Yandaki masadan bir sandalye çekip “otur hele” dedi. Kasanın yanına iliştim. Çayımı yudumlarken arıcı ve balıkçıyı ve o gün yaşananları anlattım.

O iki “abdalı” bir takım rastlantılar sonucunda tanımıştık.

1bb8735b-5dcd-4051-b108-d313637d0ac7

Biri arıcılık, diğeri balıkçılık yapıyordu. Gençliğin heyecanı ve kolaycılığı içinde “değişik” bulmuş anlamaya çalışmamıştık.

Üzerlerinden fakirlik akıyordu ama mutluydular. Balıkçı tuttuğu balığı, arıcı da ürettiği balı tadına bile bakamadan satmak zorunda olduğundan dem vurmuştu. Onca yoksulluğun içinde mutlu mesut yaşamalarına hayret etmiş sonra da unutmuştuk.

Yıllar önceydi. Üç arkadaş çadırları yüklenmiş Bozcaada’ya gidiyorduk. Aksilikler nedeniyle yol uzamış Odunluk iskelesine akşamüzeri ulaşmıştık. İskeleden Bozcaada’ya tekne seferleri sona ermişti. Olduğumuz yere çadır kurup gecelemeyi düşünürken jandarma engel olmuş çadır kurmamıza izin çıkmamıştı.

O sırada Bozcaada’dan gelen tekneden çıkan kamyonetin şoförü bize acımış birkaç koy ileride çadır için uygun yer olduğunu yardımcı olacağını söyleyip kamyonetin kasasını işaret etmişti.

Sözü edilen koya vardığımızda hava kararmaya başlamıştı. Koyda kahvehane lokanta benzeri derme çatma yapı dışında tamamen doğa hâkimdi. Kahvehane sahibine yaşadıklarımızı anlatıp bir gecelik izin istemiş sahile yakın bir yere çadırlarımızı kurmaya girişmiştik.

Çadırları kurup denize girmiş çıkmış karnımız iyice acıkmıştı. Kahvehanede pek kimse görünmüyordu. Kenarda bir masada iki kişi masayı kurmuş keyifle demleniyorlardı. Sonradan arıcı olduğunu öğreneceğim esmer adam elindeki cura benzeri telli çalgıyı çalıyor karşısındaki saçı sakalı birbirine karışmış yaşlıca balıkçı ise gür sesiyle eşlik ediyordu. Balıkçının bir ayağı masanın yanındaki ağların üzerindeydi.

Öyle zengin bir masa da değildi. Birkaç dal roka yaprağı, biraz zeytin, domates, ekmek ve birkaç daha önemsiz meze ile rakılarını yudumluyorlardı.

Az ötelerindeki masaya ilişip çay istedik. Elimizdeki kahvaltılık yiyecekleri çıkarınca patron dışarıdan yemek kabul edilmediğini söyleyerek itiraz etti. Öğrenci haliyle lokantaya verecek paramız olmadığı için toparlanıp ayağa kalktık.

Durumu gören balıkçı elini kaldırıp “Patron, şuraya bir masa daha ekle, delikanlılar misafirimiz” diyerek masalarına davet ettiler. Biraz da çekinerek eklenen masaya iliştik.

b9c72b1f-b681-4d83-91a8-ddc185ef9be2Arkadaşım çantasından çıkardığı peynir kalıbını tabağa koyup dilimledi ve “afiyet olsun” diyerek masanın ortasına bıraktı. Bu harekete patron yine bir şey söyleyecek gibi olunca balıkçı “Hesaba yaz. Racona ters olsa da bu kez böyle olsun. Onlar genç, öğrenecekler. Önce karınlarını doyuralım şu delikanlıların” diyerek masaya bir şeyler getirmesi için sipariş verdi.

Arıcı ise curayı dizine yaslayıp “İçer misiniz?” diye sormadan kadehlerimizi doldurmaya başladı. Doğrusu hiç itiraz edesimiz yoktu. Kendimizi tanıtıp üniversitede öğrenci olduğumuzu ve Bozcaada’ya gitmeye çabalarken kendimizi burada bulduğumuzu anlattık.

Elleri nasırlı yüzü güneş ve tuzdan çatlamış hayli kırışmış saçı sakalı karışmış olan yaşlıca adam önce kendini sonra arkadaşını işaret edip “ben balıkçıyım, o da arıcı. İkimiz de abdalız. Hepsi bu.” Dedi. İsimlerini bile öğrenemedik.

Hatırladığım kadarıyla günün kararmak bilmediği sıcak bir Haziran gecesiydi.

İlk kadehleri devirip karnımız doymaya başlayınca “arıcı” Curasını eline aldı. “Kul Himmet bize katılsın” diyerek “gafil gezme şaşkın” türküsünü çalmaya başladı. Balıkçı gür sesiyle türküye katıldı. Bizler de dilimiz döndüğünce eşlik edip tempo tuttuk.

images1Arada durup kendilerini anlatıyor sonra yine türküye devam ediyorlardı. Arıcı balıkçıyı işaret edip “av yasağının bitmesiyle işlerin açılacağını sanıyor ama yıldan yıla deniz küsüyor” deyince balıkçı “Bu yıl yine kurak gitti, arılar dağda bayırda çiçek bulamadı. Balın da tadı kaçtı” diye yanıt verdi. Kısa bir sessizlikten sonra “bak buna içilir, ne de olsa eksilenlere içiyoruz” diyerek kadehlerini masaya vurup yudumladılar. Arıcı curasını dizine yaslayıp anlatmaya başladı;

- Ben arıcıyım. Dağda kovanları beklerim. Oğul verdirir, kovan satarım. Sahile indiğimde ise balıkçıyı bulur geçen ömre takoz koyup “bi dur hele” der içer söyleriz.

- “Bi dur hele” mi? O nasıl oluyor?

- “Arıların bal vakti zaman hızlı akar” derler. Ömür de öyle geçip gidiverir. Çalışırken insan zamanın nasıl geçtiğini anlamaz. Anlayabilmek için arada durup vaktin ötesine bakmak gerekir. Vaktin ötesi için dağda kayaya sırtını verip batan güneşe veya denizin ortasında sudan yansıyan yüzüne bakarsın. Bazen de böyle bir masa etrafında kendinden önceki abdalları yâd edersin.

Bu sözlerden sonra kadehler tekrar kaldırıldı. İkinci kadehler ile birlikte kafamız olmuş, karnımız doymuştu. Arkadaşım saatini işaret edip sabah erken kalkılacağı için kalkmamız gerektiğini söyleyince “daha yeni başladık ” diyerek bırakmadılar.

Bir süre daha sesimizi çıkarmadan oturduk. Kadehler boşalınca bize dönüp “vites değiştirme vakti geldi” diyerek ikisi de ayağa kalkıp üstlerini çıkardı. İskeleye doğru ilerleyip gecenin o vakti kendilerini Ege’nin serin sularına bıraktılar.

İlk anda şaşırsak da biz de eşlik ettik. Kısa süren soğuk gece denizi macerası ile ayılmış, günün yorgunluğunu atmıştık.

Masaya döndüğümüzde üzerimizden sular akıyordu. Kadehler tekrar doldurulurken sanki hiç içmemişiz gibi ayık olduğumuzu görüp hayret ediyorduk. Balıkçı kadehleri doldururken “İyi ki Bozcaada’nın vakti sizler için gelmemiş de burada buluştuk, ne güzel oldu” dedi. Arkadaşım “Tekneye zamanında yetişemediğimiz için oldu” diye açıklamaya çalışınca elini havaya kaldırdı;

- Teknenin zamanı olur ama biz abdallar için önemli olan vakittir. Zaman dediğin o koluna taktığın saatten ibarettir. Ölçer, biçer kullanırsın. Vakitse şu deniz gibidir. “Vakti geldi” der içine girer az önceki gibi debelenir çıkarsın. Kuşluk vakti kahveni yudumlar, yemek vakti karnını doyurur, vakti-i keraat ile şişeyi açar masaya oturur, uyku vaktinde çekilirsin.

- Peki ya zaman? Zaman bu denizin neresinde?

- Vakit deniz gibidir dedim ya. Dalgası, fırtınası, akıntısı yorar insanı. Çoğu kişi denizden ürküp araya gemi, tekne, sandal gibi bir aracı koyar. Zaman dediğin zannımca vakit denizinde yüzen bir teknedir. Herkesin teknesi de kendine göredir. Zenginin zamanı ile fakirin zamanı o yüzden bir değildir.  Zamanın teknesinde olanlar için hayat keyifli bir yolculuktur. Nereye gideceğini, ne zaman varacağını, ileride ne olacağını hep zaman gösterir. Huzur arayanlar için birebirdir.

- İyi de herkes gemide değil mi? O zaman vakit denizinde kimler yüzüyor.

- Bazen insan az önce olduğu gibi kolundaki saatten kurtulur, “gece denizi de olur mu?” diye sorgulamaz zamanın teknesinden atlar, batıp çıkmaya başlar. Yoruluncaya kadar yüzer. Kısa süreliğine de olsa zamanın kendini yönetmesine izin vermez. Kimileri ise arıcı gibi kolunda saat bile taşımaz. Dağ başında şafak vakti uyanır, kuşluk vakti kahvesini yudumlar, yemek vakti karnını doyurur, uyku vaktinde de uyur.

- Yani?

- Yani ömür dediğin öyle ya da böyle bir yolculuktur. Tutunduğun vakitler hayatın olur. Günü geldiğinde de hayatın teknesinden sıradan bir yolcu olarak iner gidersin. Yani koca bir ömürden kalan bu gece olduğu gibi hatırlayacağımız o vakitlerdir.

Kadehler yeniden havaya kalktığında bu kez Arıcı sözü alıp “bir de o denizden de uzak durup sahilde olan biteni seyredenler vardır ki, hiç sorma. Onlar için zaman da yoktur.” dedi ve yine curayı eline alıp çalmaya başladı.

Türkü bitince kadehler tekrar tokuşturulurken arkadaşım dayanamayıp; “Peki ya siz, siz neresindesiniz bu hayatın?” diye sordu.

Garson müşterilerden birinin hesap istediğini söyleyerek araya girdi. Patron hesap fişini düzenlerken o geceye dair hatırladıklarıma ben de hayret ediyordum.

Tüm bu anlattıklarımı ilgiyle dinleyen patron elini kaldırıp garsona “Beyefendi misafirimdir. Bize okkalı iki sade kahve gönder, süvari olsun” dedi. Sonra bana döndü;

- Çok şanslıymışsınız. Balıkçı hep buradaydı, arıcı ise bahar aylarında ve kışa girerken uğrar birlikte içip çalar okurlardı.

- Ne oldu onlara? Yaşıyorlar mı?

- Önce balıkçıyı yitirdik. Sahildeki iskeleyi bile parçalayan fırtınadan parçalanmış halde teknesi döndü ama kendi dönemedi. Mezarı bile olmadı. Bir kaç yıl sonra arıcının marazlandığını duyduk. Bir akşam üzeri çıktı geldi. Yıkık dökük iskeleye yakın bir masaya ilişti. Kendi başına içerken curası da ona eşlik etti. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar hem ağladı hem çaldı. Sonra curasının tellerini söküp denize fırlattı. Hesabı öderken cebinden çıkardığı balıkçının o fotoğrafını ve telleri sökülmüş curayı “bunlar burada kalsın” diyerek bıraktı. Arıcıdan bir daha haber alamadık.

- Üzüldüm.

- Rahmetli peder bu binayı inşa ederken onlar yine bu sakin sessiz koya gelir sahilde oturup anlattığın gibi içip türkü okurlarmış. “Sanki buraların kuşu balığı gibiler” derdi peder.

- Sanırım bizi başından savmaya çalışan aksi ihtiyar babanız oluyor.

- Evet, zor adamdı.

İrice çay bardağında gelen kahvelerimizi yudumlarken o gece yaşananları anlatmayı sürdürmemi rica etti.

- “Siz neresinde oluyorsunuz bu hayatın?” Diye sormuştu arkadaşınız. Ne cevap verdiler?

- Arıcı “sonunda ölüm olunca neresinde olduğunun önemi kalmıyor” diye yanıtlamış, balıkçı ise abdallığa sığındıklarından söz edip yalnız gelinip yalnız gidilen bu hayatı ölüme inat olabildiğince özgür yaşamaya çalıştıklarından söz etmişti.

O gece balıkçıdan sofra adabı da öğrenmiştik. Kadehini eline alıp;

- Masada ilk kadehler tokuşturulmaz masaya vurulur. O kadehler geride bıraktıklarımız, kaybettiklerimiz içindir. Yani önce ölüme, ölenlere eksilenlere içerek başlarız. Sonraki kadehleri karşılıklı tokuşturup şu dünyadaki yalnızlığımızı unutmaya çabalarız. Bu gece siz de katıldınız yalnızlığı hep birlikte gömdük, masamıza. Dem tuttuktan sonra sıra özgürlüğe ve onun olmazsa olmazı sağlığa gelir. Kimimiz özgürce çalar, kimimiz söyler, kimimiz de özgürce oynar. Ağzımızın tadı yerindeyse şükreder, sağlığa ve özgürlüğe içeriz.

Arıcı araya girip “Her zaman böyle olmaz. Gönül işidir yaşamak. Acısını içine atıp ağlayamayanlar yerine ağlaştığımız zamanlar da olur. O zaman Teslim Abdal’ı anarız” Diyerek curasını eline aldı ve Teslim Abdal’dan “Engin ol gönül” türküsünü okumaya başladı. Balıkçı da eşlik etti.

Türkünün bitmesini bekleyip heyecanla “Peki ya sonra?” diye sordum. Balıkçı boşalan kadehini doldururken cevap verdi;

- Ölüm, yalnızlık, sağlık, özgürlük deyip geçen ömre hayıflanırken abdalların nefesleri hep böyle türkü olur eşlik eder. Sıra tüm bunların manasına gelene kadar içer, söyler, ağlaşırız.

- Sahi, ne anlamı var tüm bunların?

- İşte orada az önce yaptığımız gibi durur vites değiştiririz. Sonunda ölüm olunca aradığımız mana bile önemini yitiriyor. Masaya dönüp taksimetreyi sıfırlar “varsa yoksa bir mana” diyerek en baştan başlarız. Kadehler tekrar ölüme, kayıplara kalkar. Sonrasında yalnızlığa, özgürlüğe, sağlığa, hep aynı döngü…

- Hepsi bu mu?

- Daha ne olsun. Ömrüm balık tutmakla geçti. Bir gün baktım ki o balıklar da beni tutarmış. Gidememiş hep burada kalmışım. Arıcının durumu daha kötü. Arıları hayatta tutma uğruna dağ başında kovanlardan birine hapsolup ömür tüketir. Kimin kimi tuttuğunu çözemiyorsun. Baksana, bu gece biz mi sizi tuttuk burada yoksa siz mi bizi? Kaldı ki ne önemi var? Hayat böyle bir şey, gençler.

O geceye dair hatırladıklarım bu kadardı.

O kadar içmeye alışkın olmadığımız için masada sızmaya başlamış görece daha ayık kalan arkadaşımız bizi çadırlarımıza taşımıştı. Ertesi sabah zor uyanmıştık. Hesap görmeye gittiğimizde arıcı ve balıkçının misafiri olduğumuzu söyleyip ödeme almamışlardı.

Balıkçı ağlarını teknesine yükleyip çoktan denize açılmıştı. Arıcı ise kamyonetindeki yükleri kontrol ediyordu.

Çadırlarımızı toplayıp yola koyulmak istediğimizde gelen meşrubat kamyonunun şoförüne bizleri odunluk iskelesine bırakmasını söylediler.

Ayrılırken arıcı yanımıza gelip “Hatırladığınca yaşarsın. Gerisi hep bir yolculuk. Haydi selametle…” Diyerek uğurladı.

Kahvelerimizi bitirmiştik. Lokantanın patronu kasadan kalkıp çay ocağına yöneldi. Duvardaki telleri olmayan curayı alıp geri geldi. “Bunca senedir sesi çıkmayan bu curanın sanki sesi oldun, onları konuşturdun. Arıcı ile balıkçı yolculuklarına kısa bir ara verip hatırlanmak istediler. Sağ olasın” dedi.

Curayı elime alıp bir süre gövdesini okşadım.

Yemeğe kalmam konusunda ısrarcı olsa da arıcının “hatırladığınca yaşarsın, gerisi hep bir yolculuk” sözlerini tekrarlayıp “yolcu yolunda gerek” diyerek curayı masaya bıraktım.

Arabama kadar eşlik eden patrona tekrar teşekkür ettim. “Bu iş burada bitmedi. Bugün vesile oldunuz da onları hatırladık. Gün gelir yine uğrarsınız bu kez benim hatırladıklarımdan konuşuruz” dedi.

Yola koyulduğumda “Tekrar gelmek istiyorsan ayrılırken ardına bakmalısın” dediği gibi şairin durup ardımda bıraktığım o sahile bir kez daha baktım.

Arabanın teybinden “Gafil gezme şaşkın” türküsünü başlatıp camları ve radyonun sesini iyice açtım.

Sonra…

Sonrası “hep bir yolculuk” demişti arıcı…

Mehmet UHRİ

Ömrün vitrini

Perşembe, Ekim 15th, 2020

ov2

Ömür dediğin bir eskici dükkânı, her şeyi vitrine çıkaramazsın” demişti.

Ailenin kalan son ferdi annemin de vefatından sonra hüzün içinde doğup büyüdüğüm evi kapatıp eşyaları hayır kurumuna vermiştik. İçinde fotoğraflar ve albümler bulunan eski valizi ise ayırmış açmadan evde bir yerlere kaldırmıştım. Uzun süre de valizi açmaya elim gitmemişti.

Her şey, yıllar sonra valizin varlığını hatırlamamla başladı.

Valizi gün ışığına çıkarıp açtığımda çoğu siyah beyaz fotolar ve birkaç eski yıpranmış albüm dışında pek bir şey görünmüyordu. Fotoğrafların çoğunda ne bir tarih ne de tanıtıcı yazı vardı. Öylece istiflenmişti. Arada nişan düğün gibi bir olaya ait kurdele ile bağlı birkaç grup fotoğrafta da açıklama yoktu.

Valizin derinliklerinde bir bez torba içinde fotoğraf makinesini bulunca işin rengi değişti. Rahmetli babamın fotoğraf makinesini hayal meyal hatırlıyordum. Çocukken merakla kurcalamak istesem de gözü gibi korur elimizi sürmemize izin vermezdi.

Makine dediysem EXAKTA marka zamanının sıradan makinelerinden biriydi. Koruyucu kabı bile yoktu. Amerikan bezinden eski bir torba içinden çıkmıştı.

Makineyi elime alıp sağını solunu kontrol ettim. Mekanizmaları paslanmış görünüyordu. Kapağını açmadan makarayı geriye sarıp kontrol ettiğimde içinde film kalmış olduğunu fark edince heyecanlandım. Kırk yılı aşkın süredir içinde film ile duran paslanmış fotoğraf makinesi ile ne yapacağımı düşünmeye başladım.

Sağı solu arayıp sora sora o fotoğraf makinesi tamircisini buldum.

Çok yıllar önce kendi fotoğraf makinemdeki sorunu gidermek için uğradığım dükkân yerinde duruyordu durmasına ama artık saat tamircisi olmuştu. Usta da hayli yaşlanmış görünüyordu. Dükkânın bir kenarında fotoğraf makine ve ekipmanları ile dolu cam dolap olmasa fotoğrafçılığı tümden bıraktığı düşünülebilirdi.

İçerideki müşterinin saat pilini değiştirmesini bekledim. Sonra torbadan çıkardığım makineyi masasının üstüne bırakırken “İçinde film kalmış, ne olduğunu merak ediyorum. Tamir olması gerekmiyor. Filmi kurtarabilir miyiz?” diye sordum.

Sesini çıkarmadan makineyi eline aldı bir süre öylece bakıp “Yangından sele tüm felaketleri yaşamış başına gelmeyen kalmamış gibi görünüyor. Çok ümitli olmamak gerek” diyerek arkadaki küçük odaya geçti. Dükkânda öylece bekledim. Az sonra elinde film bobini ile karanlık odadan çıktı. Makinenin dişlilerinin paslandığını, tamir ile uğraşmanın anlamsız olduğunu elinde tuttuğu film bobini için de umutlu olmamak gerektiğini söyledi.

img_0911

Makineyi ve filmi bana uzattı.

- Filmi banyo edebilir misiniz?

- Siyah beyaz ORVO marka bir film. Bu zamana üzerinde görüntü kalmış mıdır bilemem. Denerim. Denerim de bunca yıl sonra içindekileri görmek istediğine emin misin?

- Anlamadım.

- Bak, çeken her kimse filmi sonuna kadar kullanmış ancak makinede bırakmış. Belki de gün yüzüne çıksın istememiştir. O yüzden sordum.

Açıkçası bu sözler o gün anlamsız gelmişti. Çok düşünmeden banyo edilip basılmasını rica ettim. Borcumu sordum. Makineyi geri verirken “geldiğinde verirsin” dedi.

Birkaç gün sonra telefon ettiğimde filmi banyo edip bastığını gelip alabileceğimi söyledi. Akşamüzeri heyecanla dükkânın yolunu tuttum. Aklımdan bin türlü şey geçiyordu. Rahmetli babamdan kalma makine kırk yıl sonra dile gelip belki de babamın bilinmesini istemediği bazı gerçekleri ortaya dökecekti.

Dükkânda daha sonra öğretmen emeklisi olduğunu öğreneceğim biri daha vardı. Müşteriye benzemiyordu. Karşılıklı çay içiyorlardı. İçeri girdiğimi görünce “otur hele bir çay iç” diyerek tabure uzattı. Fotoları alıp hemen çıkmayı ve sakin bir yerde incelemeyi planlamıştım. Israr üzerine uzattığı tabureye oturdum. Önce sakince çayımı doldurup uzattı. Sonra çekmeceden çıkardığı banyo edilmiş filmi ve fotoğrafları içeren zarfı bana uzatırken gözümün içine baktı “Emin misin?” diye sordu.

Çaydan kuvvetli bir yudum alıp fotolara hızlıca göz attım.

Tahmin ettiğim gibi fotoları rahmetli babam çekmişti. Kuruluşundan itibaren yirmi beş yılı aşkın öğretmenlik yaptığı okula aitti. Sanırım emekli olduğu yıl çekilmişti. Sadece binaları, bahçeyi ve çevreyi fotoğraflamıştı. Ne kendi ne de bir başkası görünmüyordu.

Bir süre öylece durup fotoğraflara tekrar baktım. Çevresi binalar ile dolsa da okul bugün de aynı görüntüyü koruyordu. Detay arıyor bulamıyordum. Karşımda taburede oturan tamircinin “hoca” diye hitap ettiği yaşlıca bey efendi “Ne dersin? Makinede kalsa daha mı iyi olacaktı?” diye sordu.

Kısaca başımdan geçenleri anlatıp “Anlamıyorum, kırk küsur yıl önce babam bunları niye çekmiş sonra da makinede bırakmış olabilir?” diye söylendim. İki ihtiyar birbirlerine bakıp gülümsediler.

Taburede oturan “hoca” eliyle fotoğrafları işaret edip “Eeeee, ömür dediğin bir eskici dükkânı, her şeyi vitrine çıkaramazsın” dedi.

Şaşkınlık içinde fotolara tekrar baktım ve “hiçbir şey anlamadım” dedim. Tamirci bana dönüp “O zaman baştan başlayalım. Söyle bakalım insan niye fotoğraf çeker?” diye sordu. “Ne bileyim? Her halde bir anı ölümsüzleştirmek için” diye yanıtladım.

- Demek ki işin bir ucunda ölüm ve ölümden kaçma çabası var.

- Dahası da var mı?

- Olmaz mı? Fotoğraf çekilirken herkes kendine çekidüzen vermeye çabaladığına göre başkalarının gözünde nasıl görüneceğini de önemser. Fotoğraf albümlerinde herkes çok bakımlı güzel ve neşeli görünürler. Yani, başkalarının gözünde olması gerektiği gibi…

- Öyleyse fotoğraf ne gösteriyor?

- Yanlış soru. Neyi göstermiyor, hatta gizliyor diye sormalısın. Aile albümlerinde hep mutlu günler, önemli anlar yer alır. Ölümler acılar albüme kolay kolay giremez. İçeride ne yaşanırsa yaşansın albümü eline alanın mutlu mesut bir aile görmesi istenir. Fotoğraflar için de böyle…

Kısa süren suskunlukta “hoca” araya girip “Bugün sosyal medyaya sıçrasa da bu gerçek değişmiyor. İnsanlar başkalarının gözündeki kendilerini düzeltmeye uğraşmakla o kadar zaman yitiriyor ki kendilerini tanımaya zaman kalmıyor” dedi.

“İyi de, rahmetli babam bunları neden çekmiş ve neden makinede bırakmış hâlâ anlamıyorum” diye üsteledim.

Tamirci elindeki saatten kafasını kaldırmadan “bazı anların gerçekliğini koruması için gün yüzüne çıkmaması, susup üzerinde konuşulmaması gerekir. Bu da öyle bir durum olmalı” diye yanıt verdi.

Sonra konuştuğumuz dilin hep yetersiz kaldığını, gözleri görmeyen birine basit bir şeyi ne kadar anlatırsak anlatalım tüm gerçekliğini aktarmanın mümkün olmadığını hep bir şeylerin eksik kalacağından söz etti.

- Sonuçta konuştuğumuz dil zihnin vitrinidir. Bir şeyleri ortaya dökerken pek çok şeyi de gizler. Fotoğraflar da öyle… Göstermek istediklerini vitrine çıkarır geride kalanın üstünü örter,  unutturmaya çabalarsın. Hatta gün gelir kendin de unutursun.

- Peki ya bu fotolar.

- Söyledin ya. Babanız emekli olup ayrıldıktan sonra okulunu fotoğraflamış. Sonra da makinede bırakmış. O görüntülerin kendinde kalan anıları, gerçekleri yeterince yansıtmayacağını, hatta bazılarını gizleyip unutturabileceğini düşünüp suskun kalmalarını istemiş olabilir. O yüzden “emin misin?” diye sormuştum.

- Peki, şimdi ne yapmalıyım?

- Bence babanızın kararına saygı duyun.

- Yani?

- Hoca az önce “Ömür dediğin bir eskici dükkânı, her şeyi vitrine çıkaramazsın” demedi mi? Kararı sen vereceksin.

ov3

Ayağa kalktım. Çay için teşekkür edip borcumu sordum. Ödemeyi yaparken ikisine de tekrar teşekkür ettim. Filmi ve fotoları alıp çıktım.

O gece uyku tutmadı. Rahmetli babamın kırk küsur yıl önce emekli olduktan sonra çektiği o fotoları gözden geçirip bir anlam aradım.

Belki de bu fotoları çekerken aynı anlamı babamın da aradığını ve hatta belki de her şeyin basit bir anlam arayışından ibaret olduğunu düşündüm.

Birkaç gün sonra filmi, fotoları ve makineyi torbasına koyup olması gerektiği yere valizin içine yerleştirdim.

Valizi ise sanki hiç açmamışım gibi çıkardığım yere bıraktım.

Mehmet Uhri

Not: İzmir Koleji ve BAL Matematik öğretmeni babam merhum İhsan UHRİ’nin anısı içindir.

Durun, siz kardeşsiniz…

Cumartesi, Haziran 20th, 2020

56f9436f-3e46-4bb3-85a7-f26da82e92bd

İnsanın renkli bir abisi olmaya görsün.

Arayıp İstanbul?a geleceğini, ancak akşama dönmesi gerektiğini bildirip havaalanından karşılamamı istedi.

Neymiş? Un sanayicilerinin bir toplantısında gıda mühendisi ve arkeolog olarak buğdayın kültür tarihini anlatacakmış.

İkimize de rahmetli babamızdan miras kalan “telaşlılık” yine devredeydi.

Dışarıdan bakıldığında rahat ve umursamaz görünen abimin bir yerlere zamanında yetişme telaşı hep eğlendirici olmuştur.

Yine öyle oldu.

Arabaya binince merhaba bile demeden saati işaret edip hızlıca gitmesi gereken yere ulaştırmamı söyledi. İstanbul?un malum trafiğinde adım adım ilerlerken telaşı daha da arttı.

Bir önceki uçakla gelmediğine hayıflanmaya başladı.

Gideceğimiz mekânı ve yolu biliyor olmanın rahatlığı ile sürsem de yanlış bir yola gireriz kaygısıyla abimin gözü navigasyondaydı.

Neyse ki zamanında yetiştik.

Özel şoförü olarak toplantıya ben de katıldım.

Abimin, buğday ve diğer tahılların evcilleştirilmesi ile başlayan tarım devriminin mutfak yemek ve yaşam alışkanlıkları üzerinden insanı da evcilleştirdiğini anlatan sunumunun ardından tartışma bölümüne geçildi.

Üzerinde konuşulacak onca konu varken zıtlaşmalar ile görünür olmayı seven yurdum insanı konuyu yine çözümsüz bir çekişme noktasına getirmeyi başardı.

Baklava üreticileri birbirine girdi.

73eb8cad-5fd9-43d4-bcb7-dd740dbf6d89-1

Neymiş baklava cevizli mi olurmuş yoksa fıstıklı mı?

Un sanayicileri içinde önemli yer tutan baklavacıların bu konudaki bitmek bilmeyen kavgasında her iki taraf da bilim insanı olarak gördüğü abimden destek bekliyordu. Bu arada baklavanın cevizli mi fıstıklı mı olmasında anlaşamayan taraflar abimin söze girmesini beklemek yerine birbirine laf atmayı sürdürünce abim oturduğu masadan ayağa kalkıp dinleyicilere yaklaştı.

Ellerini açıp yüksek sesle ?durun siz kardeşsiniz? diye bağırdı.

Meğer bizimki hazırlıklı gelmiş.

Salonun sessizliğe bürünmesinden yararlanıp perdeye yansıttığı Hitit kaya kabartmalarını gösterip tanrısal törenlerde yufka gibi pişirilmiş ekmekleri gösterdi. Günümüzden 4 bin yıl önce de üzerinde yaşadığımız topraklarda buğdayın öğütülüp yufka benzeri ekmek yapıldığını, yöresel olarak ne yetişiyorsa ?ceviz, fıstık, fındık, meyveler vb- ekmeğe katık yapılmasının doğal olduğunu vurguladı.

98066742-cbd8-4ef3-baa7-f6a1b246b2c2Tartışmanın bu şekilde beraberlik ile sonlanmasından taraflar pek memnun olmamıştı.

Toplantı biter bitmez izin isteyip mekândan ayrıldık.

Dönüş uçuşu için zamanımızın olduğunu söyleyip havaalanına yakın bir yerde yemek yemeği önerdim.

Ses çıkarmadı.

Abim görevini yapmış olmanın verdiği rahatlıkla telaşlı halinden sıyrılmış o herkese gösterdiği rahat ve umursamaz haline geri dönmüştü.

Yol boyunca cep telefonuna gelen mesajlara yanıt vermekle uğraştı.

Trafik rahatlamıştı. Bakırköy yakınlarında bir yere oturup yemek siparişlerini verdik.

Başından üç evlilik geçmiş ve bohem yaşamaktan vazgeçmemiş abime uzlaşılmış sosyal normlara sığınıp yorgun bedenini dinlendirmeyi düşünüp düşünmediğini “emeklilik ne zaman?” diyerek sordum.

Sağlam bir küfür yedim.

?Onca gönül ilişkisinden sonra kadınları anlayabildin mi bari?? diye sorunca Kadınları anlamaya çalışmayı bırakalı uzun zaman oldu gibi bir yanıt verdi.

“Nasıl yani?” Diye üsteledim. Bir süre çevresine bakınıp cevap verip vermeme konusunda tereddüt etti. Sonra ?Dur sana sosyolojik bir deneyle anlatayım? dedi.

- Bak şu çaprazda kalan masada üç hatun oturuyor. Biz içeri girince hatunlar dikkatlice bizi kesip aralarında bir şeyler konuştular. Arada kaçamak bakış atmaya da devam ediyorlar. Tabii arkan dönük olduğu için hiç bir şeyin farkında değilsin.

- Eeeee

- Şimdi kalkıp tuvalete gideceğim. Kadınların beni izleyip izlemediğine dikkat et. Az ötelerindeki masada kalabalık bir grup oturuyor. Masadaki hatunlardan birini uzaktan tanıyorum. Dönüşte o masaya gidip sözünü ettiğim hatunun omzuna elimi koyacak ve kısa bir süre konuşup geleceğim. Tüm bunlar olurken o üç hatunu izlemeni istiyorum.

Doğrusu sağa sola bakınmadan masasına oturup sunulan yemekten başka pek bir şey görmeyen saf Anadolu çocuğu muamelesinden pek haz etmemiştim. Abimin özgüvenini ise gereksiz ve hayli şişkin buluyordum.

Ne bileyim? Belki de biraz içerlemiş hatta hafif kıskanmış bile olabilirim.

Ancak o an şaşkındım.

Yerimi değiştirip abimi ve öte masadaki üç hatunu izlemeye başladım. Uzun saçları ve kırlaşmış sakalı ile ?havalı? bir tip olduğu için abimin ister istemez dikkat çektiğini düşündüm.

Hatunlar konuşmayı bırakıp abimi gözleriyle izlemekle yetindiler. Dönüşte sözünü ettiği masaya uğrayıp tanıdığı hatun ile kısa süreli konuştu. Dediği gibi elini hatunun omzuna koymayı ihmal etmedi. Sonra dönüp yanıma geldi. Bir süre sustuktan sonra ?gördün mü?? diye sordu.

Olanca saflığım ile ?Neyi gördüm mü?? diye cevap verdim.

- Şimdi o hatunlara tekrar bak. Az önce beni takip eden hatunlar orada omzuna elimi koyduğum hatuna düşman gibi bakıyorlar. Artık ben hedeflerinden çıktım. Orada ortak bir rakip belirdi.

- Yani?

- Yani hatunları anlamaya çalışma. Kendi aralarındaki çekişme onlara yeter. Sonuçta nesli devam ettirecekleri için biyolojik güç de kadınların elinde. Kuyruğu dik tutma gayretindeki erkekler ise figürandan öte değil.

Gerçekten de hatunlar diğer masadaki hatuna gözlerini dikmiş dikkatlice bakıp yine aralarında bir şeyler konuşuyordu.

Masaya gelen yemekler ile konu bölünse de şaşkınlığım geçmemişti. Abim ise yemeğine yumulmuştu.

?Az önce biyolojik güç kadınların elinde dedin. Hekimler açısından da insan biyolojik bir canlı olarak görülür ama anladığım kadarıyla arkeologlar öyle düşünmüyor? diye bir soru yönelttim. Bizimki garsona bardağını göstererek bir tane daha istediğini işaret etti. Sonra bana döndü;

- İnsanı değil insanlığı incelemeyi amaç edinen arkeoloji açısından insanlık ?kültürel? bir durumdur. Alet yapmayı başarabilen Homo Habilis?ten beri biyolojik bir canlı olmanın az ötesinde bir yerlerdeyiz. İnsandan geriye diğer canlılar gibi kemiklerinden başka bir şey kalmasaydı hekimler haklı olacaktı. Ancak insanın geriye bıraktıklarına bakınca işin rengi değişiyor.

- Kültürel derken?

- Kültürün pek çok tanımı vardır. Ancak derdimi anlatabilmek için ?Doğanın yaptıklarına karşın insanın yaptığı her şey kültürdür? diyen Marks?ın tanımını kullanacağım. İnsan biyolojik bir canlı olarak dünyaya gelse de aile veya toplum içinde kendini ve ötekileri tanır. Edindiği kimlikler üzerinden de sosyal bir canlıya dönüşür.

- Peki ya sonra?

- Sonra öznellik ile sosyallik arasında salınarak içinde bulunduğu toplumun ortak değerlerini içselleştirir. Bazıları öznelliğinden beslenen ürünler üretir. Ürettiği toplumca kabul görürse kültüre dönüşür. İşte bunların hepsine insanlık diyoruz.

- Yani?

- Yani, insan biyolojik ve sosyal bir canlıdır. İnsan kültürel bir canlı olamasa da insanlık kültürel bir duruma işaret eder. Sayıların tek tek insanlara karşılık gelmesine karşılık matematiğin kültür olması gibi bir durumdan söz ediyorum. Ortak kültürde buluşan insanlık, üzerine bir de kamusal alan inşa etmeye çabalıyor. Ancak işin çok başındayız gidilecek yol hayli uzun.

Açıkçası tam anlamamıştım. Daha basit anlatmasını istedim. O da erken de olsa havaalanına bırakmam şartıyla olur dedi.

Hesabı isteyip çıktık.

Otoparkta flaşörlerini yakıp çıkmakta olan müşteriyi bekleyen hanımefendinin yerine diğer yönden gelen müşteri bir güzel park edince tartışma çıkmıştı. Gözümüzün önünde olanlara otoparkçı ses çıkarmayınca dayanamayıp hanımefendinin önceliği olduğunu söyledim. Haksız yere park eden “herif” üzerime yürüyüp ?Sana ne? Sen polis misin? Ne karışıyorsun?? diye yanıt verdi. Bu arada bir başka araba çıkıyor olmasa otoparkta yer kavgası büyüyecekti.

Havaalanına doğru yola koyulduğumuzda abime otoparktaki olaya neden karışmadığını sordum. ?Az önce daha basit anlatmamı istemiştin ya hani. Bak bu olay iyi anlatıyor.? Diye söze başladı.

- Herkesin biyolojik varlığından kaynaklanan öznel bir alanı var. Sosyal varlık olmasından beslenen herkesi temsil eden bir de devlet var. İnsanlık, işte bu ikisinin arasına sözünü ettiğim kamusal alanı inşa etmeye çabalıyor. Kolay olmuyor. Her iki taraf da kendi alanından vermek istemiyor. Adam sanki dünyada tek başına yaşıyor otoparkın kamusal alan olduğunun farkında bile değil. Tek korkusu devlet. Kamusal paylaşımı hatırlatınca ?Sen devlet misin? Ne karışıyorsun?? diye sorabiliyor. Tartıştığın adamın kamusal alandan haberi yok. Ne söylesen boş.

- Peki ya devlet?

- Devletler de o adam gibi davranıp kamusal alana kendinden bir şeyler vermeye kolay ikna olmuyor. Demokratik mücadele gerekiyor. Tarih böyle söylüyor. Gidilecek yol zor ve uzun derken bunu kastediyordum.

Bu arada uçağın kalkmasına 3 saate yakın bir süre kalmış havaalanı görünmüş bizimkinin telaşı yine bitmemişti.

Bu kez tabelalara bakıp ?hep geliş yazıyor, nerede bu gidiş? diye söylendi. Aradığı tabelayı görünce kendi haline güldü.

Birlikte bir daha güldük.

İç hatlar terminaline varınca çantasını alıp “hadi ben kaçtım” diyerek hızlı adımlarla binaya yöneldi.

Bir süre durup ardından baktım.

Uçağın kalkışından 3 saat önce havaalanına ulaşıp terminale girmeden kemerini çıkarmaya davranacak kadar telaşlı başka bir tanıdığım olup olmadığını düşündüm.

Dedim ya insanın renkli bir abisi olmaya görsün.

Mehmet Uhri

Not: “Gerçek ile kurmaca arasında hiçbir fark yoktur. Geçmişin tamamı belleğimizde kalanlardan ibarettir.” JORGE LUIS BORGES

Sanırım abim haklı

Cumartesi, Mayıs 30th, 2020

11055258_873987555995659_9156841081129518781_n

Sıradan bir gündü.

Her şey İzmir?de yaşayan abimin mesleki bir kongre için İstanbul?a gelmesi ile başladı. Her zamanki abi kardeş buluşmalarından biriydi.

?Dışarıdan? İstanbul?a gelenlerin çoğunlukla yaptığı gibi pek çok işi telaş içinde yapmak isteyen abim de buluşma için Beyoğlu?nu uygun görmüştü. Sanat galerileri ve müzeler arasında geçen sanat ağırlıklı buluşmaya ikimizin de itirazı yoktu.

Aynı ailede aynı çatı altında yetişmemize karşın huylarımız farklıydı.

Günümüzde “hiperaktif” zamanında ise ?haylaz, yaramaz? diye adlandırılan bir abi ve ona ayak uydurmaya çabalayan kardeş formatında ?düz duvara tırmanan? biçiminde ifade edilen bir çocukluktan sonra hayat ikimizi de farklı yollara savurmuştu.

Abim mühendislik ben tıp okumuştum.

Mühendisliği bitiren abim çalışma hayatına atılmış sonra sıkılıp tekrar üniversiteye girip bu kez çocukluk hayali olan arkeolojiye yönelmişti. Ben ise tıbbiyeyi bitirip uzmanlığa yönelip ailenin görece daha ?uslusu? olarak hayatımı sürdürmeyi seçmiştim.

İkimizde aynı zamanlarda evlenmiştik.

Abim sonrasında iki evlilik daha deneyip hepsinde çuvallamış, bohem yaşamayı seçmişti. Abimin şaka yollu takılmasıyla ben ?maalesef? birinci evlilik ile yetinip bir kız babası olarak mazbut bir aile yaşantısı sürdürüyordum.

Abimin İstanbul?a bana haber vermeden daha sık gelip gittiğini ve bu gelişlerinin her birinde farklı hatunlarda ikamet ettiğini sonradan öğrenecektim. Neymiş? Bir hatunun yanında diğer bir hatundan söz edip pot kırarmışım. Racona tersmiş.

Her neyse. Yine böyle bir buluşmaydı.

?Bu gelişinde arayıp haber verdiğine göre hatun performansında düşüş söz konusu gibi görünüyor. Tıbbi yardım gerekiyorsa kardeşlik hatırına elimden geleni yaparım? biçiminde takılmadan edemedim.

Küfrü yedim.

Eh, ne de olsa kardeşler birbirinin damarına basmayı iyi bilir. Aile ortamında anne babanın ilgi ve sevgisini paylaşmak için farkında olmadan yarışıyor olmanın getirdiği uzaklaşma zaman içinde anne babanın kaybı ile sanırım anlamını da yitiriyor.

Farklı şehirlerde farklı hayatlara savrulup uzak olsak da birbirini iyi tanıyan, derdini sıkıntısını, kalabalıklar içinde yalnızlığını fark edip sessizce arkasında duran kardeşler olmak için anne babanın yitip gitmesini beklemiş olmak kabul edilmesi zor olsa da bizde de öyle oldu.

57447268_10157236072953415_1036031345421189120_oYaş aldık, değiştik, büyüdük. Bizimle birlikte hayat da büyüdü. Kardeşler arasındaki çocukluk çağlarında yaşanan rekabet yerini birbirinin yaptıklarıyla gurur duymaya, sevinip mutlu olmaya bıraktı.

Hekim olmanın gerektirdiği form ve normlara uyup gereksiz sosyal çatışmalardan uzak duran ?uyumlu? biri olup çıkmıştım. Abim ise ?mahallenin delisi? misali pek çok sosyal norma arkasını dönüp kendi bildiği yoldan ilerleyip akademisyen olmuş, üniversitenin görece özerk ortamında kendini kaybettirmeyi başarmıştı.

Dönüp geriye baktığımızda ikimizin de yaşanmışlıklarımızdan pek öyle önemli pişmanlığı olmadığını görüyorduk.

Buluşma Beyoğlu İstiklal caddesinde olunca bir iki sanat galerisi ve müze gezmemek olmazdı. Kahvemizi içip İstiklal caddesinde yürümeye başladık.

Bir kaç mekan gezdikten sonra abim bir ressam arkadaşının atölyesine uğramayı önerdi.

Ressam arkadaşının yaptığı devasa boyutlu soyut resimlerinin binlerce Euro bedel ile kapış kapış gittiğini, çok tanınan ve ilgi gören biri olduğunu anlatınca merakım arttı. Sözünü ettiği ?meşhur? ressamın adını o güne kadar duymamış olmanın verdiği eziklikle abime uyup tünele doğru ilerledik.

Eski metruk bir binanın dördüncü katına tırmanıp atölyeye girdiğimde gördüklerim tam bir hayal kırıklığıydı. Ressam atölyede yoktu. Ancak atölye fabrika gibi çalışıyor resim üretiyordu. Tuvallerin üstünde bilgisayar çıktısı gibi çizilmiş küçük yaprak benzeri motiflerin içleri ressamın ?ekibindekiler? tarafından fırça darbeleri ile dolduruluyor, ortaya duvar kâğıdını andıran büyük boyutlu resimler çıkıyordu. Her bir tuvalin başında bir kişi çalışıyor Fordist üretim modeli ile hazırlanan fabrikasyon resimler imza için ressamın tatilden dönüşünü bekliyordu.

?Burası atölyeden çok bir imalathaneyi andırmıyor mu?? diye sordum. Abim sanata ve sanatçıya saygıdan söz edip itiraz etmese iş büyümeyecek gün uzamayacaktı. Üzerinde başka birinin fırça darbeleri olan bir tablonun altına imza atılmasını etik bulmadığımı söyledim. Fikir ressama ait diyen abimi ikna edemedim. Hiç olmazsa iki imzalı olsaydı diye üsteledim ?öyle hiç olmaz? yanıtını aldım.

?Yahu bilimsel bir makaleye emeği geçenlerin hepsinin ismi yazılmıyor mu? En azından bir teşekkür notu eklenmiyor mu? Burada niye olmuyor? Etik değil bu yapılan? Diye üsteledim.

Abimin kafasını bulandırmayı başardım ama yine de ikna olmamıştı.

Benim söylendiğimi görünce atölye çalışanları kötü kötü bakmaya başladılar. Abim çıkmamız gerektiğini söyleyip ressam arkadaşına selam bıraktı.

Binadan çıktığımızda şaşkınlığım ve hayal kırıklığım devam ediyordu. İçin için öfkeleniyordum. Sağlığın piyasalaşmasının olumsuz sonuçlarını içimize kadar hissettiğimiz bir dönemde sanatın da benzer bir akıbete uğramakta olduğunu kabullenmekte zorlanıyordum.

Abime ?Sanatın ve sanatçının fabrika patronluğuna tedavül edilmesinin kabul görüp üstüne destek veriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?? diye sordum. Abim paranın girdiği her yerde durumun aynı olduğunu sanat piyasası karşısında sanatçının aç kalmamak için da eğilip bükülmek zorunda kaldığından söz etti. Geçmişin meşhur ressamlarının dönemin zenginlerine ait portreler ile geçimlerini sağladıklarını hatırlattı.

Resimlerini satamasa da yine de Van Gogh gibi ressamlar da yaşamış ve sanatı özgürce yapabilmiş diye itiraz ettim.

Baktım anlaşamıyoruz bu kez ben bir ressam arkadaşımı aradım. Biraz da emrivaki ile kendimizi davet ettirdim. Ressam arkadaşım ile tanışmamız kızlarımızın ilkokulda sınıf arkadaşı olması ile başlamıştı. Kızlarımız büyüyüp farklı yönlere savrulsalar da dostluğumuz devam ediyordu.

Doğrusu yakından tanıdığım başka bir ressam olmadığı için o güne kadar bütün ressamların benzer olduğunu düşünüyordum.

Abimi de alıp ressam dostumun Şişli?deki atölyesine gittik. Kapıyı kendi açtı. Atölyede kendinden başka çalışanı olmadığını gören abim kulağıma eğilip ?öğrencisi de mi yok?? diye sordu. Biz geliyoruz diye toplamaya çalışsa da atölye dağınık ve görece ?kirli? sayılırdı.

Nereden geldiğimizi ve neden orada olduğumuz konusuna hiç girmeden ?abim seninle tanışmak istedi? diyerek konuya girdim. Atölyede çeşitli yerlerde duran bir kısmi bitmemiş resimlere göz attıktan sonra oturup ressam dostumu sorularımla konuşturmaya çalıştım. Bu arada sevgili eşi de ikramda bulunarak muhabbetimize eşlik etti.

Liseden sonra ressam olmaya karar verip akademiye ancak yedek listeden kabul edildiğini ailesinin itirazlarına ve babasının ?oğlum tabelacı olacak? diye ağlamasına karşın sanat eğitimine başladığını, hayatını sadece resim yaparak kazandığını, ders veya kurs vermediğini, sipariş resim yapmadığını ve ?ucuz mal? satın almaya çalışan sanat tacirlerinden uzak durduğunu anlattı.

Atölyesine kapanıp günlerce dışarı hiç çıkmadan çalışabildiğini, sanatını özgürce yapmaktan başka kaygısının olmadığından söz etti.

Bu arada ressam dostum da abimi konuşturup tanımaya çalıştı. Abim de ortamın samimiyetine kapılıp kendini gizleme gereği duymadan hayatını ve yaptıklarını anlatıverdi.

Günün sonuna doğru teşekkür edip izin isteyip atölyeden ayrıldık.

Abimi kalacağı kongre oteline bırakıp eve dönerken eşim aradı. Nerede olduğumu sorup eve beklediğini söyledi. Pek alışkın olmadığım bu duruma önce anlam veremedim.

Meğer biz atölyeden çıktıktan sonra ressam arkadaşım ve sevgili eşleri eşimi arayıp abimle tanıştıklarını anlatıp rapor vermişler. Dahası abim gibi bohem tipleri çok iyi tanıdıklarını, hatta bir zamanlar kendilerinin de benzer bir hayata bulaşmış olduklarını söyleyip abim ile fazla teşriki mesaide bulunmanın bizim gibi ?mazbut? aileler açısından sakıncalı olabileceği konusunda eşimi uyarma gereği duymuşlar.

Endişe edilecek bir durum olmadığına eşimi ikna etmem zaman aldıysa da bir şekilde kıskanılıyor olmak hoşuma gitmedi değil, hani.

Velhasıl, abimin İstanbul?a gelmesi ve sanat, sanatçı, sanatın piyasalaşması üzerine tartışma ile başlayan günün sonu, abim ile birlikte fazla zaman geçirmemem hatta olabildiğince uzak durmam gerektiği gibi abuk sabuk bir sona ulaşmış oldu.

İzmir?e döndükten sonra abimi arayıp yaşananları biraz da şaşkınlıkla abime aktardığımda bir süre gülüp ?Bizim hararetle tartıştığımız konu çoğunluğun umuru bile değil. Soyun devamı için aile kurumunun kutsallığı ve dokunulmazlığı ise ilk yazılı metinler olan Sümer ve Hitit tabletlerinde bile anlatılır. Neden şaşırıyorsun?? diye yanıt vermişti.

Bir sonraki İstanbul ziyaretini baş başa bir meyhanede daha eften püften konular üzerine konuşarak yapmak üzerine anlaşıp telefonu kapattık.

Bu da öyle bir gündü…

Mehmet Uhri

Not: Abim haklı sanırım. Yukarıdaki anlatıyı paylaştığım her ortamda kısa bir sessizlik ve gülümsemeden sonra üzerine konuşulacak onca konu dururken istisnasız olarak ?abinizin çocuğu var mı?? sorusunun gelmesine neden şaşırıyorum ki?

Çilehane

Cuma, Mayıs 8th, 2020

saatci-7

Telefonun ucundaki Bakırköy çarşısının eski saatçilerindendi.

Tamir için bıraktığım aile yadigârı kurmalı duvar saati bulunamayan parça yüzünden dükkânda bekliyordu. Saatçi, bulundukları binanın kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılacağını, dükkânı boşaltması gerektiğini söyleyip utana sıkıla bıraktığım saati tamir edemeden iade etmek istediğinden söz etti.

Saatin acelesi olmadığını söylemem üzerine derin bir iç çekip bir süre sustu sonra yine aynı sıkıntılı ses tonu ile sözlerini sürdürdü;

- Salgın hastalık nedeniyle çarşıda işler durdu, ne olacağı da belli değil. Yaşım nedeniyle sokağa çıkmam ve iş yerini açmam yasak. Maalesef dükkânı kapatıyorum. Size de mahcup oldum, doktor bey.

- Önemli değil. Ancak yılların dükkânının kapanıyor olmasına doğrusu çok üzüldüm. Hayırlısı olsun.

Bu hengamede virüs pandemisinin doğurduğu olağanüstü şartların inşaat sektörünü hiç etkilemediğini düşündüm.

İş çıkışı uğrayacağımı söyleyip telefonu kapadım.

Akşamüzeri o eski saatçi dükkânına uğradığımda çevredeki iş yerlerinin çoğunun boşaltılmış yıkıma hazırlandığını gördüm. Çarşıya hüzün çökmüştü. İhtiyar saatçi ile birlikte dükkânda kendi gibi yaşlı bir adam daha vardı.

Maskelerini indirmiş karşılıkla çay içiyorlardı.

Saatçi, ambalajlayıp hazırladığı duvar saatini tezgâhın altından çıkarırken çay teklifini geri çevirmememi rica etti.

Çantamı bırakıp tezgahın altından çıkardığım tabureye iliştim. Çayı doldururken hastanede durumun nasıl olduğunu, virüs ile mücadelede hangi aşamada olduğumuzu sordu.

Ani bastıran salgın nedeniyle ilk andaki şaşkınlık ve “yeniliyoruz” hissinin atlatıldığını, morallerin yerine geldiğini ancak bu arada diğer hastaların ötelenmiş sağlık talebi yüzünden hasta dolaşımının artması ile salgının alevlenmesinden kaygı duyduğumuzu söyledim.

Saatçi ise yaş kısıtlaması nedeniyle sokağa çıkamadıklarını, dükkânı toplayabilmek için bile zor bela izin aldığını, kentsel dönüşüm adı altında çarşıda bir tarihin eriyip yok olduğundan yakındı. O ana kadar sesini çıkarmayan kır saçlı kirli sakallı diğer ihtiyar ?bırak artık geçmişe üzülmeyi, ne geçmiş kaldı ne de gelecek.? Diye söylendi.

İkimiz birden susup bu sözlerin sahibine baktık. Baktığımızı görünce çayından bir yudum alıp ?Görmüyor musunuz? Geçmişin hülyaları ile geleceğin hayalleri arasında sıkıştık. Hep aynı güne uyanıyoruz. Ne geçmişin bir yararı oluyor ne de geleceğe dair hayal kurabiliyoruz. Çarşının yitirdiklerine üzüleceğine kendi haline bak.? Diyerek sözlerini sürdürdü.

Saatçi, arkadaşını tanıştırıp ?teknesiyle her gün balığa açılan adamı ihtiyar diye eve tıkarsan böyle huysuz biri olur çıkar? diye takıldı. Adam bu sözlere ?kimmiş huysuz ihtiyar? Az önce giden dükkân ve saatler için dellenip duran sendin? diye yanıt verdi. Kısa bir sessizlikten sonra saatçi ?iyi ki bazı şeyler hiç değişmiyor? deyince ikisi birden gülerek dostluklarının çok eskiye dayandığından ve atışmayı sevdiklerinden söz edip açıklama yapma gereği duydular.

Balıkçı diğerine göre daha sert ve aksi birine benziyordu. Balıkçıya dönüp ?Peki, denizden bakınca durum nasıl görünüyor?? diye bir soru yönelttim.

Balıkçı saatçiyle göz göze geldi. Saatçi az önce kendine anlattıklarını tekrarlamasını istedi.

- Durum kötü değil, çok kötü. İnsanlığın bugünkü halini denizci diliyle anlatırsak; açık denizde motorları arıza yapmış gemiye benzetebiliriz. Yetmezmiş gibi rüzgâr olmadığı için yelken de işe yaramıyor. Hiç bir alet çalışmıyor. Derin sulardayız. Çıpa da tutmuyor. Duruyor muyuz, sürükleniyor muyuz? Onu bile bilmiyoruz. Pruvadaki Cenova yelkenini açmış rüzgâr bekliyoruz.

- O kadar mı kötü?

- Daha ne olsun? Bir dünya dolusu insan sığınacak güvenli bir liman veya yardım bekliyor. Kurtarma sandalına tutunmuş kazazedelere döndük. Herkes kendi kabuğuna çekildi. Hayatta kalmaya ve zaman kazanmaya çabalıyor. Ben demiyorum. Ülke liderleri söylüyor.

- Sağlıkçılar boşuna mı çabalıyor?

- Sizler teknenin yüzer durumda kalması için elinizden geleni yapıyorsunuz. Birileri de temel gereksinimleri sağlıyor. Geri kalan herkes bekliyor. Ne geçmişin anıları ne de geleceğin hayalleri kaldı. Hep aynı güne uyanarak bekliyoruz.

Saatçi, boşalan bardaklara çay takviyesi yaparken balıkçı eliyle saatçiyi gösterip; ?Dükkân için üzülme diyorum, bizimkine. Hangi güne uyandığımızı unuttuk. Ne koldaki ne de duvardaki saatin anlamı kaldı. Zaman sanki öylece durdu. Hep aynı güne uyanan mahkûmlara döndük.? Dedi.

Saatçi çayından bir yudum alıp ?Bence zaman yine akıyor ancak algılamakta zorlanıyoruz. Kabul ediyorum; benim gibi ömrü saatçilik ile geçen birinin bile alışık olmadığı bir durumdayız. Algılamakta zorlanıyor olsak da insan varsa zaman da olmak zorunda. Bildiğimiz zaman anlamını yitirmiş olabilir ama yine de bir yerlerde akıyor olmalı.? Diyerek Tanpınar’ı hatırlattı;

- Tanpınar?ın sözünü ettiği ?yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında? tutuklu kaldık. Ne içindeyiz, ne de dışında. Her birimiz ışık huzmesinin içinde varlığı yokluğu belirsiz birer foton gibiydik. Dalgamızı yitirdik. Yeni bir zaman dalgasının gelip bizi sürüklemesini bekliyoruz. Açık denizde rüzgarı bekleyen gemiye ne kadar da benziyor değil mi?

- Yani bildiğimiz zaman yok mu oldu?

- Bildiğimiz zaman anlamını yitirdi. Daha ilkel zamanlara tutunmaya çabalıyoruz. Zamanın farkında bile olmadığımız çocukluğumuzdaki zamanlara dönmüş olabiliriz. Aynı oyunu sıkılmadan oynayan çocuklar gibi işi gücü bıraktık kendimizi oyalıyoruz. Balıkçı o nedenle haklı. Hangi çocuk kolunda saat olsun ister? Kolunda saat olsun isteyen de çocuktan sayılmaz.

- Şunları bana baştan bir daha anlatabilir misiniz? Hepimiz aynı zamanda değil miyiz?

- Değiliz elbette. Çocuklukta geçmek bilmeyen zaman, yaşlılıkta hızlıca akıverir. Evdeki zaman ile işteki zaman bile farklıdır. Dahası da var.

- Dahası mı?

Balıkçı araya girip ?insanın ömrü saatçi dükkânında geçerse kafayı az sıyırması doğaldır. Hoş ben de tuttuğum balıklarla muhabbet ederim. Sen yine de dinlemeye devam et? diyerek benim üzerimden arkadaşına takıldı.

Saatçi oralı olmadan sözlerini sürdürdü.

- Zaman dediğin de kendi içinde farklılık gösterir. Ait olduğumuz bir zamanın içine doğarız. Büyüdükçe içine doğduğumuz zamanı çocukluğumuzda bırakır çabuk unuturuz. Bizimle birlikte büyüyen hayatı yönetebilmek için düzenlenmiş zamanların içine yuvarlanırız. Meslekten kent hayatına, aile ilişkilerinden taşıdığımız kimliklere kadar önceden tanımlanmış düzenlenmiş ne varsa hepsinin içinde bir ömür tüketiriz. Tüm bu zamanlar anlam dünyamızı oluşturur.

- Peki ya şimdi hangi zamandayız?

- Bence şimdi yitik bir zamanın içinde debeleniyoruz. Neredeyse tüm hayatımızı içine alıp yöneten “zaman” anlamını yitirdi. Yeni bir anlam bulana kadar herkesin her şeyin eşit olduğu çocukluğumuzun o basit yalın zamanına tutunmaktan başka çaremiz yok.

Balıkçı hafifçe bıyık altından gülerek ?benim gibi bunak yaşlılar için bir önerin var mı? Çocukluğumu unutalı çok oldu da…? Diye saatçiye takıldı.

Saatçinin susup düşündüğünü görünce sözlerini sürdürdü;

- Eskiden tekkelerde çilehaneler vardı. Dervişler ruhlarını ıslah etmek için bir taş odada günlerce kalır oruç tutar, çile çekerlerdi. Şimdi biz yaşlılar için bütün evler çilehane oldu. Üstelik can derdinden giriyoruz o çilehanelere. Ruhu özgürleştirmek için bedenlerinden sıyrılmaya çabalayan dervişlerin aksine bedeni yaşatmak uğruna ruhlarımıza eziyet ediyoruz. Böyle olunca insan kendini fazlalık gibi görmeye başlıyor. Bizim gibi moruklar için de bir önerin var mı?

- İnsanlar senin gibi söylenip öfkelenmek yerine geçmişin eski anı ve yaşanmışlıklarıyla avunuyorlar. Yaşanmış kocaman bir hayatın tortusu içinden doğru soruları sorarak kendilerini mutlu eden zamanları arıyor, onlarla avunuyorlar. Sen de öyle yapmalısın.

- Yani eski fotoğraf albümlerine bakmayı mı öneriyorsun?

- Orası sana kalmış. Geçmişte kendince önemli bulduğun, hatırlamak istediğin, tekrar yaşamayı düşleyeceğin yakalanmış zaman parçalarından söz ediyorum. Hiç yoktur deme, mutlaka az ya da çok vardır.

- Ne bileyim? Çok balık tuttuğum, milletin imrendiği zamanlar geliyor aklıma. İşe yarar mı?

- Bence yaramaz, dostum. İşini iyi yaptığın için başkalarının takdirini almaktan söz etmiyorum. Hayatında, senden başka kimsenin bilmesi gerekmeyen zaman parçaları, söz gelimi yaşaması için denize bıraktığın balığın ardından veya kendin için ayırdığın balıkları sokak kedileri ile paylaşıp mutlu olduğun zamanlar gibi anıların olmalı. Kendinle baş başa kaldığın ve keşke tekrar yaşasaydım diyeceğin bir gün batımı bile olabilir.

Balıkçı cevap vermedi.

Kısa süren sessizlik sırasında kendi yaşanmışlıklarım üzerine hızlıca düşünmeye başladığımı fark ettim.

Saatçi dükkânındaki saatlerin çalmaya başlamasıyla zamanın hızlıca akmış olduğunu fark edip izin istedim.

Ayağa kalkıp tabureyi yerine ittirdim. Çay için teşekkür ettim. Tamir olamamış duvar saatimi koltuğumun altına aldım. Sosyal mesafe kuralları nedeniyle el sıkamadığım için üzgün olduğumu söyledim.

Çıkmadan kapıda durup saatçiye döndüm ?Peki, o dediğiniz çocukluğumuzun zamanına döndüğümüzü orada olduğumuzu nasıl anlayacağız?? diye sordum. ?Hatırla bakalım evlat. Bir çocuk azar işitip ağladığında yakınındaki tüm çocukların sanki kendi azar işitmiş gibi ağladığı zamanlardan söz ediyorum. Öteki beriki ayırmaksızın aynı sıkıntının paylaşılarak yaşandığı çok daha anlamlı ve insancıl zamanlara tutunacağız. Umut verici tedavi veya aşı bulunana kadar aynı acıyı sıkıntıyı hep birlikte hissedeceğiz. İyi de olacak. İnsanlığımızı hatırlayacağız. ? dedi.

“Son zamanlarını” yaşamakta olan o saatçi dükkânından çıktığımda akşamın alacası belirmiş gölgeler uzamıştı.

Kentsel dönüşüm ile ilgili tabela gözüme ilişti. Gururla isimlerini yazmış ve asmışlardı.

Geri dönüp dükkâna girdim. ?Belki bir yerden parça bulunur ve yine çalışır diye umutlanmak için bu saatin sizde kalmasını istiyorum. Bende telefonunuz var. Ara sıra arar kendimi hatırlatırım.? Diyerek tezgâhın üstüne bıraktım.

Saatçinin cevap vermesini beklemeden saatçi ve balıkçıyı selamlayıp dükkândan ayrıldım.

Dr. Mehmet Uhri

Çiğ süt damlası

Pazartesi, Nisan 27th, 2020

hhi2-1

?İnsan dediğin peynir misali, sabırla helva olur ama kimsede sabır kalmadı. Kusuru da hep başkasında arıyorlar? diye söylendi.

O ihtiyar peynirciyi ve kahvaltı dükkânını sora sora güçlükle bulabilmiştim. Çarşı esnafına klasik Bergama tulum peyniri aradığımı söyleyince ?varsa onda vardır? diyerek yönlendirdiler.

Bergama eski kent merkezinin arka sokaklarından birinde ?Kahvaltı Salonu? yazan tabelasıyla o küçücük dükkânı bulmam biraz zaman aldı.

Açıkçası market veya mandıra gibi bir yer bekliyordum.

Öğleye geliyordu. İhtiyar peynirci dükkânın önünde oturuyordu. Şöyle bir süzüp ?kahvaltı mı istiyorsun?? diye sordu. Başımı sallayıp masalardan birine oturdum. Sıcak süt, bal, kaymak ekmek ve peynirden oluşan mütevazı kahvaltıyı hazırlayıp titreyen elleri ile masama bıraktı. Tekrar kapının yanındaki sandalyeye oturdu.

Karnımı doyurduktan sonra camlı buzdolabını işaret edip ?Eski tip Bergama tulum peyniri arıyorum. Varsa sende varmış. Öyle dediler? dedim.

Cevap vermeden öylece oturduğu yerden sokağı seyretmeyi sürdürdü. ?Kuru sert Bergama tulumu, çocukluğumdaki tadı arıyorum. Şimdikiler kaşar gibi yağlı ve gevşek. Klasik Bergama tulumu bulamıyorum. Çarşıda kime sorsam sizi tarif etti. Sizde de yoksa hiç arama dediler.? Diye üsteledim.

Ayağa kalktı. ?Az bekle? diyerek dükkândan çıktı gitti.

Dükkânda bir başıma öylece kaldım. Bu arada gelen giden olsa ne diyeceğimi düşünürken bekleme süresi uzadıkça tedirginliğim arttı. Tabelasından masa, sandalyesine, pirinç kefeli, döküm terazisinden buzdolabına kadar her eşyası yıllar öncesinden izler barındıran ?köhne? kahvaltı salonunda on dakika kadar bekledikten sonra bizim ihtiyar kapıda belirdi.

Titreyen elleri ve hayli kambur ağır yürüyüşüyle getirdiği peynir kalıbını tezgâhın üzerine koyduğu yağlı kâğıdın üzerinde kesip çıkardığı iki dilimi bıçağının ucuyla tabağıma bıraktı.

Tüm bunları yaparken yine konuşmadı.

Aradığım peyniri bulmuştum. Hazır bulmuşken çokça alayım istedim. Vakum olanağı var mı? Diye sordum. ?Kaç kilo lazım?? diye sordu. Sonra ?yarın bu saatlerde gel al? dedi.

Yine sandalyesine oturdu.

Beklesem gün içinde alabilir miyim? Kargo olanağı var mı? Diye üsteledim. Sadece ?yarın gel al? dedi.

İzmir’e devam edecektim. Peynir uğruna Bergama?da konaklamaya karar verdim.

Ertesi sabah kahvaltı için erkenden dükkânın yolunu tuttum.

hhi2-2

Dükkânın önündeki sundurmada kahvaltısını bitirmiş üç kişilik aile kalkmaya hazırlanıyordu. İçeride aile reisi olduğu anlaşılan sakallı irice adam ise bizim ihtiyarla tartışıyordu.

Adam bir gün önce başıma geldiği gibi peyniri beğenip dolabın içinde gördüğü peynirlerden satın almak istemiş ihtiyar ise ?onlar sahipli? diyerek satmayınca söylenmeye başlamıştı. Sesini yükseltip ?Böyle esnaflık olur mu? Madem satmayacaksın niye vitrine koyuyorsun?? diye söylenince araya girmek istedim.

İhtiyar bana bir sus işareti yapıp karışmamı istemedi.

Hesabı ödeyip bağıra çağıra söylenerek arabalarına binip uzaklaştılar. Arkalarından öfkeyle bakan peynirci ?İnsan dediğin peynir misali, sabırla helva olur ama kimsede sabır kalmadı. Kusuru da hep başkasında arıyorlar? diye söylendi.

Dün sipariş verdiğim peynirlerin vakumlanmış ve hazır olduğunu görünce teşekkür ettim. Kahvaltı yapmak istediğimi söyledim. Kahvaltı için hazırlık yaparken neden karışmamı istemediğini sordum. İçerlemiş olduğu halinden belli oluyordu.

- Parayla her iş olur sanıyorlar. Hak edeceksin önce. Sen bir gün bekledin o peynir için. Akşamüstü köye gidip yükleyip geldim. Sabah vakuma gönderdim. Hazırı görünce farkı neyse verir alır giderim diye düşünüyorlar.

- Ne dedin adama?

- Biri ayırttı. Akşamüstü uğra, ayırtan almaya gelmezse veririm dedim. İnsanın mayası şişkin olmaya görsün, eline yüzüne bulaşır rezil eder böyle.

- Sahi insan dediğin peynir misali dedin az önce. Merakımı mazur gör. Nasıl oluyor peynire benzemek?

hhi3

Titrek elleriyle bardağa doldurduğu sıcak sütü tabağın yanına bırakıp masanın öte yanına oturdu. Çocukluğundan beri ata mesleği mandıracılık yaptığını, ömrünün hemen hepsinin bu dükkânda geçtiğini, öğrendiklerini baba yadigârı dükkân ve mandıraya borçlu olduğunu söyledi.

Masanın üzerine damlayan süt damlasını parmağının ucuyla alıp elini havaya kaldırdı. ?Rahmetli dedem her insanın dünyaya geldiğinde çiğ bir süt damlasına benzediğinden söz ederdi? dedi.

- Küçük bir çocukken dedeme sütün nasıl peynire dönüştüğünü sormuştum. ?İnsan gibi? demişti. Dedeme göre insan ham bir süt damlası gibi dünyaya gelir, ailede pişer sonra kendi gibilerin arasına karışıp mayalanıp yoğurt, peynir olur olgunlaşırdı.

- Süt damlasını anladım da maya nerede çalınıyor? Okullarda mı?

- Dedem okuma yazma bilmezdi ama pek çok okumuştan deneyimliydi. Mayalanması için insanın başkalarına karıştığı her yerin işe yaradığından söz ederdi. Yani içine doğduğu ülke, toprak, iklim insanın mayasıydı. Adını kimliğini kişiliğini oradan alırdı. Sonuçta bir süt damlasından kocaman bir tenekenin içinde peynir kırıntısına dönüşüldüğünden söz ederdi.

- Peki ya sonra?

- Ben de hep bunu sorardım dedeme. ?Büyüyünce öğrenirsin.? Derdi.

- Ben büyüdüm, dedem rahmetli oldu. Soruyu yanıtsız bıraktı. Madem peynire benziyoruz peynirin başına gelenler bizim de başımıza geliyor olmalı diye düşünüyorum.

- Nasıl yani?

- Her peynir gibi hayat da bizleri tüketiyor olmalı. Peynir misali dedik ya. Kimi peynir gençten kimi ise olgunlaşması beklenerek tüketilir. Kimi ise tenekede tulumda mahzende kalarak hayata direnmeye çabalasa da sonuç değişmez.

Bu arada yerel kıyafeti ve kasketi ile dükkâna giren yaşlıca köylü bir çay söyleyip sandalyelerden birine oturdu. Bizimki çay servisini yaparken köydekilerin halini hatırını sordu. Masaya döndüğünde köylere giden minibüslerin az ötedeki garajdan kalktığını, gelen giden sayesinde köylerden haber alınabildiğini anlattı.

Az önce kendine çıkışan adamı unutmuş, öfkesi yatışmıştı.

?İnsanın peynirle benzeştiğini anlatıyordun? diyerek devam etmesini istedim. Bir süre susup öylece dışarı sokağa baktı. ?İnsan dediğin peynir misali, hepsinin karakteri var? diyerek tekrar anlatmaya başladı.

- Bilirsin her insanın içinde gelgitler olur. Suskun veya konuşkan yanı olduğu gibi, ürkek, korkak veya cesur yanı da vardır. Tuttuğunu koparanı da görürsün sinik olanını da. Hepsi içimizde. Hepsinden biraz herkeste bulunur. Üstelik yaş ilerledikçe bunların artıp eksildiğine de şahit olursun.

Anlamamış gözlerle baktığımı görünce devam edip etmemekte tereddüt etti. ?İyi de bunların peynirle ilgisi ne?? diye sordum.

- Peynir de insan gibi. Beyaz peynir yanına başka peynir istemez. İçe dönük vurdumduymaz tipler gibidir. Kaşar ise tespih böceği gibi ürkek korkaktır. Bulunduğu yere uyum göstermeye çalışır, pasiftir. Kendini kalabalığın içinde unutturmak isteyenlere benzer. Kimi peynir yumuşaktır bulunduğu yere yayılır kendini çabuk bırakır bulaşmaya gelmeyen insanları andırır, kimi ise gravyer peyniri gibi duruşunu koruyan dirayetli güvenilir arkadaştır. Eğlenceli arkadaş gibi olanları da vardır. Yemeğe mezeye lezzete karışır renklendirir. Kimi ise öyle siniktir ki yediğinin peynir olduğunu bile anlamazsın. Şu peşine düştüğün tulum peyniri de Ege efesini andırır. Seni beni peşinden koşturur,  sözü dinlensin ister. Dedim ya insan da peynir misali. Aynı sütten geldiğini unutup kendini önemseyeni de vardır, heder edeni de…

- Dahası da var mı?

- Olmaz mı? İnsan dediğin hep aynı kalmaz ki. Peynir gibi eskidikçe tadı karakteri de değişir. Gençliğimdeki kavgacı halimi hatırladıkça utanır orta yaşlı halime imrenirim.

- Peki ya şimdiki halin?

- Şimdiki halimi gereğinden fazla bekleyip ekşimiş, kızışmış peynire benzetiyorum. Hepsi aynı sütten olsa da vade dolmadan teneke tükenmiyor.

Bu sözlerden sonra ayağa kalkıp gelen müşterinin boşalan çay bardağını aldı. Müşterinin elini cebine attığını görünce ?sonra verirsin? diyerek almadı.

- Az önce aksilik eden adam için ?mayası şişkin? demiştin. O ne anlama geliyor.

- Süt aynı süt olsa da mayayı boca edersen peynir gereğinden fazla kabarır. Olgunlaşmadan ekşimeye başlar. Dışarıdan alımlı görünse de tadı berbattır.  Adama bakıyorsun kerli ferli. Ama içi çocuk kalmış. İsteği olmayınca zırlayıp duruyor, bulaştığına pişman ediyor insanı.

- Hangi peynire dönüşeceğine kim karar veriyor? Kendimiz seçebiliyor muyuz?

- Valla beğensen de beğenmesen de içine doğduğun yer seni mayalıyor. Mayanın hakkını vermeye, yani olgunlaşmaya çabalamaktan öte sanırım yapacağımız pek bir şey yok. Neyse çok uzattım. Hepsi hayat işte.

Kahvaltımı bitirdiğimi görünce dolaptan çıkardığı vakumlanmış peynir kalıplarını tek tek tartıp tezgâhın üzerindeki kâğıda kurşun kalem ile yazdıktan sonra topladı. Yekûnu bana uzatırken ?kahvaltı benden olsun? dedi. Vakumlanmış peynir paketlerini irice bir torbaya yerleştirirken ?bu vakum işe yarıyor mu?? diye sordum.

- Eh, biraz. Vakuma giren peyniri yaşlanmaya direnen insanlara benzetirim. Tenekeden çıkmışsın. Hayatla bağın kopmuş ölüyorsun ama yine de hayattasın. Vazodaki çiçek gibi.

- Ne var bunda. Herkes uzun yaşamak ister.

- İtirazım yok. Nasıl istiyorlarsa öyle olsun. Ama vakumun da bir şerefi var. Az önceki tipler gibi olgunlaşmadan vakuma girenlerin yaşlılığı hiç çekilmiyor. Çocuk gibi mızmızlanan huysuz ihtiyara dönüyorlar.  Neyse çok konuştuk. Hadi yolcu yolunda gerek.

Bu sözlerden sonra hazırladığı büyücek torbayı bir torbaya daha koyup elime tutuşturdu. Masada kalanları toplayıp lavaboya bıraktı.

İhtiyar peynirciyle helalleşip dükkândan çıktım. O ise her zamanki yerine kapının girişindeki beyaz sandalyesine oturdu. Uzaktan el salladım. Elini kaldırarak yanıt verdi.

Yola çıktığımda güneş yükselmiş İzmir yolu yükünü almıştı.

Bir ara gözüm yandaki koltuğa bıraktığım peynir torbasına takıldı. Dikiz aynasında kendime bakıp iyi ki benim için bir benzetmede bulunmadı diye düşündüm. Biraz zorlayıp kendime yakışır peynir bulmaya çalıştım.

Sonra ihtiyar peynircinin ?Hepsi hayat işte.? deyişini hatırladım.

Mehmet Uhri

İçimizdeki Toprak (Bir Yol Hikayesi)

Perşembe, Mart 12th, 2020

8b344b20-2584-4362-8757-81f008f8f838

“Şimdi senin de anlatacak bir yol hikâyen oldu, hadi selametle” diye uğurladı, ihtiyar tamirci.

Her şey gece karanlığında yanlış yola girmemle başladı.

Arabamla Uşak’tan İstanbul’a dönüyordum. Sapağı kaçırıp Kütahya yerine Afyon’a doğru gitmekte olduğumu fark edince navigasyondan yardım istedim.  Navigasyonun önerdiği ve kestirme görünen ham yolda karanlıkta fark edemediğim ve üzerinden geçmek zorunda kaldığım kocaman bir taş yüzünden arabam yağ akıtmaya başladı.

Lastik izlerine bakılırsa kamyonlardan başka kullananı olmayan hayli ıssız toprak bir yolda yalnız başımaydım. Arabanın altına girip yağ akıtan yere bir şeyler tıkıştırmaya çalıştım ancak elim yanınca bıraktım. Ana yola ulaşıp yardım alabilirim umuduyla o halde bir süre ilerledim. Çok gidemeden yağ lambası yandı ve araba hararet yapmaya başladı. İleride yol kenarındaki cılız ışığa doğru arabayı sürmeye çabaladım.

Su kaynatarak yaklaşmakta olduğumu gören yaşlı tamirci hızlı adımlarla yaklaştı, elini uzatıp kontağı kapattı. Hiçbir şey söylemeden motor kaputunu açıp buharı tahliye etti. Karanlıkta motora doğru eğilip bir süre öylece durdu. Zifiri karanlıkta ne görmeye çalıştığını anlamamıştım. Sonra bana dönüp “Ne yaptın be evlat? Kokuya bakılırsa yakmışsın manifolt contasını” diye söylendi.

Birlikte arabayı ittirip barakanın önüne çektik. Baraka dediğim bir tarafı önünde üst üste istiflenmiş eski lastiklerin durduğu derme çatma bir tamirhane ve ona bitişik tahta kulübeydi.  Cılız bir lamba ile motora eğilip tekrar baktı. Arabanın eksilen suyunu tamamladı. Yüzündeki derin çizgiler ve ağarmış sakalı ilerlemiş yaşını gizlemiyordu. Arabayı bir taraftan kriko ile hafifçe kaldırıp altına girdi ve tekrar uzun uzun inceledi. Doğrulup ayağa kalktı, üstünü silkeledi ve tahta barakayı işaret edip “Arabanın harareti yanıltmasın terlisin ve buraların gece ayazı serttir. İçeri geç, ısın. Bir çay doldur kendine. Daha gitmez bu araba. Bir süre buradasın. Bakacağız hal çaresi.” Dedi.

Tamirhanenin bitişiğinde toprak zemin üzerinde derme çatma yapılmış, camların yerinde kalın naylonlar bulunan tahta bir kulübeydi. İçeride bir masa birkaç sandalye ve üzerinde demliği ile odun sobasından başka bir şey yoktu.

Masanın ucunda sakallı gençten bir adam oturmuş sigarasını tüttürüyordu. İçeri girdiğimi fark etmeyecek kadar dalgındı. Kafasını kaldırıp donuk gözlerle bana bakıp kısık bir sesle “Geçmiş olsun. Bir çay al otur hele”? diyerek masanın üzerinden tabağı ile birlikte çay bardağı uzattı. Önce telefona sarılsam da gecenin o saati evdekileri uyandırmanın anlamlı olmayacağını düşünüp aramayı erteledim.

32ce0f5d-66cc-49ad-9cb3-3e8fbf4b0951

Çay doldurup masanın kenarına iliştim. Bir süre hiç konuşmadan çayımı yudumladım. Sonra “Siz de burada mı çalışıyorsunuz?” diye sordum. O donuk bakışlar ile bir süre cevap vermeden bana baktı.

- Yok, ben bekliyorum.

- Nasıl yani? Neyi bekliyorsunuz?

- Ben joker sürücüyüm. Uzun yol yapan kamyon şoförler yorulduklarında burada mola verir uyuyup dinlenirler. İş acil ise ücreti karşılığı yola devam için yedek şoförlük yapar yola devam etmeleri sağlarım.

- Peki ya sonra? Nasıl dönersiniz?

- Dönüşte de benzer iş aldığım olur. Olmazsa bu tarafa yolu düşen birileri bırakır.

- Bu gece işler kesat sanırım.

- Orası belli olmaz, gece yeni başlıyor. Az sonra şenlenir burası.

Birazdan ihtiyar tamirci de içeri girip kendine çay doldurdu. Hal hatır sorup kısadan sorguya çekti. Gürül gürül yanan odun sobasının sıcağında yolun yorgunluğu da üzerime çökmüştü. Hafiften uyuklamaya başlamışım. Gözümü açtığımda içeride 4-5 kişiydik. Tamirci dışarıda bir lastik ile uğraşıyordu. Odadakilerden biri masaya serdiği gazete üzerinde yemek yiyor diğerleri kendi aralarında konuşuyordu. Sanırım beni uyandırmamak için kısık sesle konuşma gayretindeydiler. Uyandığımı görünce yemek yiyen adam ekmeğin ucundan koparıp bana uzattı. Tabağı da önüme ittirip ?yaklaş da doyur karnını? dedi.

İşte böyle başladı yol hikâyesi.

Gece vakti bir anlamda mahsur kaldığım derme çatma kulübede kamyon şoförleri ile aynı kaptan yemek yiyor, çay içiyordum. Tuvalet dışarıda yine küçük bir tahta kulübeydi. Yanındaki musluklu varil el yıkama amacıyla kullanılıyordu. Lavabo yoktu tabii ki.

Az sonra yaşlı tamirci de aramıza katıldı. Çayını alıp masanın diğer ucuna ilişti. İhtiyara şoförler ?dayı? diye hitap ediyordu. Karnımı doyurduktan sonra teşekkür edip kendimi tanıttım. Talihsiz kaza yüzünden yolda kaldığımı, ertesi gün iş başı yapamayacak olmamın sıkıntı ve telaşıyla çekici veya tamirci gönderme konusunda yardım etmelerini rica ettim. Joker şoför olduğunu söyleyen sakallı delikanlı bir yerleri aradı, oradan aldığı numaradan bir başka yere ulaştı.

Sonuçta birkaç saat içinde gelebilecek çekici bulduğunu söyledi.

Teşekkür edip şoförlere nereden gelip nereye gittiklerin ve ne taşıdıklarını sordum. Cevap ihtiyar tamirciden geldi. Odadaki kamyon şoförlerini gösterip “bunların yükleri farklı olsa da özünde kamyonlarında kendi hayatlarını taşırlar.” Dedi. Şoförler masaya yaklaşıp dayıyı dinlemeye başladılar. Gözlüklü olanı elini omzuma koyup “Dinle hele, bizler okulda öğrenemediğimizi hep bu dayıdan öğrendik.” Dedi.

Odadaki kamyon şoförlerinin hepsi dayıdan gençti. Neredeyse tamamen beyazlamış ve hayli seyrek saçlarını kasketi ile örtmeye çalışsa da alnındaki derin çizgiler yaşını ortaya koyuyordu. Çayını yudumlayıp bana bakarak anlatmaya başladı.

- Şoförün ömrü yolda geçer. Gün boyu direksiyon sallar, yük taşırlar. Kamyon onları, yol kamyonu, hayat hepsini taşır. Bir süre sonra yol, yük, kamyon hepsi birbirine dolanır. Biri diğerinin bahanesi olur. Hayat gibi.

- Hayat gibi mi?

- Hayat Aşık Veysel’in dediği gibi özünde gidilen yoldur. Yola düşen çoğun yanında bir şey taşır. Sen iş yerinde işini, evde ise seni bekleyenleri dert edersin. Onlar da senin için kaygılanır. Yani birbirinizi taşırsınız. Şoförsen üstelik evde bekleyen çoluk çocuk varsa, onlar için bu kamyonla taşıdığın kendi hayatın olur. Hayatın yükünü taşırsın. Seni bekleyenler de gittiğin yol olur. Sonra bir bakmışsın roller değişmiş. Hepsi aynı hayatın farklı yüzleri oluvermiş.

- Tam anlamadım.

- Yahu, insan da kamyon misali. Yükü olanı var boş gidip geleni de. Götürüp getirdiklerin birileri için önemli olsa da sonuçta şoför için sadece bir iş. Hayatı da çoğun başkaları için yaşar, bizden istenenleri yapıp kamyonu yolda tutmaya çabalarız.

c2028f14-7c25-4249-ba6b-99bf6133de87

Joker şoför olan sakallı delikanlı araya girip “Peki ya benim gibi doğduğu yeri yurdu, toprağı bırakan, gidecek yeri olmadan yollarda kaybolanlar ne taşımış oluyor?” diye sordu. Diğerleri ne cevap verecek diye dayıya baktılar. Dayı boşalan çay bardağını uzatıp tazelenmesini rica etti. Sonra soruyu sorana dönüp sözlerini sürdürdü;

- İnsan nereye giderse gitsin, toprağı da peşinden gelir. Mesele, içindeki toprağı anlamakta. Çoğu, nafile çaba olsa da hayatı kendine uydurmaya çabalayarak ömrünü tüketir. Böyle olunca ömür dediğin hayatın yükü olur. Oradan oraya taşıdıkça ağırlığı altında ezilir. Birileri ise hayat ile kavga etmek onu değiştirmeye çabalamak yerine senin yaptığın gibi kendini hayata uydurur. Akarsuda yüzen ceviz kabuğu gibi hayatın götüreceği yere doğru kendini bırakır. Veysel’in dediği gibi hayatın yol olur. Dedim ya, mesele seninle birlikte gelen içindeki toprağı anlamakta.

- İyi de hangisi doğru?

- Ne önemi var? Ha yol olmuşsun, ha kamyon, ha sürücü veya yük. Hepsi hayat işte. Yaşıyorsan duruma göre hepsi olabilirsin. Hakkını verebilenler için sorun yok. Onlar her şartta mutlu olur. Beğenmeyen ise hem kendi için hem de çevresindekiler için sıkıntı olmayı sürdürür. Öyle de böyle de bir hayatın içinden geçer gider insanoğlu. Hepsi bu.

Bu sözlerden sonra odada bir süre sessizlik oldu. Genç şoförlerden biri sobanın yanındaki çuvaldan birkaç odun çıkarıp sobaya attı. Sobanın üstündeki dumanı tüten çaydanlığı eline alıp masadaki bardaklara çay takviyesi yaptı.

Şoförlerden ikisi “yol bizi bekler” diye ayağa kalktı. Bizim joker şoförü de yanlarına alıp çıktılar. Yardım ve yemek için teşekkür ettim. Odada kalan diğer şoför sabahı bekleyeceğini söyleyip yandaki sandalyeye ayağını uzatıp uyuklamaya başladı.

Az sonra gelen telefon ile yardım için yönlendirilen çekicinin yaklaştığını öğrendim. Konum atarak beklemeye başladım. İhtiyar tamirciye borcumu sordum. Gülümsedi. Arabayı az itip suyunu tamamlamaktan başka bir şey yapmadığını söyleyip borcumun olmadığını söyledi. Israr edecek oldum elini kaldırıp susturdu. “Bu çatı altında aynı demliğin çayını yudumladık, uzatma” diye tersledi.

Bir süre daha masanın başında oturduk. Az önce hayata dair anlattıklarını düşündüm. Sonra “Benim de bir sorum olacak ustam” diyerek dayıya baktım.

- Sor bakalım.

- Yol, yük, kamyon, sürücü ne varsa hepsinin hayata dair bir şeyleri işaret ettiğini anlattın da moladan hiç söz etmedin. Mola ne anlatıyor? O da hayatın içinde mi?

Elindeki yarısı içilmiş ince belli çay bardağını ışığa doğru kaldırdı.

- Mola dediğin şu içtiğin çaya benzer. Bunca akıp giden hayatın içinde anlık bir tat, görüntü ve sıcaklıktır. Durur ve bakarsın. Mola olur. Molada bir süre soluklanır sonra tekrar yola koyulursun. İşte o zaman kendine “Nereye gidiyorum? Gittiğim yön, yolum, yüküm doğru mu?” Diye sorarsın.  Çoğun soruyu cevaplamaz, cevabı beğenmesen de yola devam edersin.

- O zaman ne anlamı var molanın?

- Sadece kendine ait bir anı olarak kalır. Yaşadığın hayat başkalarının hayatına bulanmış halde hay huy içinde geçer giderken verdiğin mola bu gece olduğu gibi sana ait bir fotoğraf gibi hafızanda asılı kalır. Her hatırladığında kendin olur yeniden yaşarsın, iyi gelir. Sonra yine hayat yoluna koyulsan da o kısacık mola içindeki toprağa karışır, senin olur.  Daha ne olsun?

Çalan klakson sesiyle ikimizde dışarı çıktık. Çekici gelmiş manevra yapıyordu. Kısa sürede arabayı yükleyip yola çıkabilir hale geldik. Uzun bir gece olmuş gün henüz ağarmamıştı.

Teşekkür edip dayının elini sıktım.

Yola koyulmadan camı açıp ihtiyara el salladım.

Gülümsedi. “Şimdi senin de anlatacak bir yol hikâyen oldu, hadi selametle” diyerek uğurladı.

Mehmet Uhri

Emredersiniz komutanım

Pazartesi, Mart 2nd, 2020

ekran-resmi-2020-03-02-075422

- Dur! Kimsin?

- Uzman Çavuş Osman, Balıkesir komutanım.

- Ne istiyorsun?

- Komutanım? Beni burada bırakmayın.

- İyi de sen öldün. Silahlarınızı bile ateşleyemeden, kaçamadan arkadaşların ile birlikte bombardımanda öldün.

- Ama bu haksızlık komutanım. Verilen tüm görevleri aksatmadan yerine getirdim. Nöbetlerimde hiç uyumadım, emirlere uydum, takdirinizi kazandım. Ben iyi bir asker oldum. Neden böyle oldu komutanım?

- Askerin iyisi olmaz çavuş. Askerin işi savaşmak ve gerektiğinde öldürmektir. Bundan iyilik çıkmaz, asker.

- Ama komutanım?

- Şimdi çeneni kapa ve emirlere karşı gelmeyi bırak, Uzman Çavuş Osman. Geri dön, uygun adım marş!

- Diyeceğimi diyeyim giderim komutanım. Hani bir gece nöbet sırasında yanıma gelmiş ve benimle konuşmuştunuz, hatırladınız mı? Gün yeni batmıştı. Akşam alacasında resim çiziyordunuz. Çok güzel resim yapıyordunuz, komutanım. Böyle bir yeteneğiniz varken neden asker olduğunuzu sormuştum. Ailenizin fakir olduğunu okutmaya gücü yetmediği için ilkokuldan sonra asker mektebine gönderildiğinizi anlatmıştınız. Hatta benim de resmimi çizmiştiniz, komutanım.

- Eeeee, ne var bunda?

- Ne kadar iyi bir insan olduğunuzu düşünmüştüm. Hani askerin iyisi olmaz dediniz ama bu doğru değil komutanım. O gün kımıldamadan durmamı isteyip resmimi çizmiştiniz. Ben de esas duruşta size bakmıştım. Konuşmamış sadece çizmiştiniz. Siz iyi bir insansınız, komutanım.

- İyi de benden ne istiyorsun, asker!

- Beni burada bırakmayın, yanınıza alın komutanım.

- Olmaz, yapamam.

- Komutanım ben de sizin gibi istemeden asker oldum. Köy yerinde büyüdüm. Ailemin gücü yoktu. Bir tarlamız birkaç da hayvanımız vardı. Geçinmesek de aç değildik. Babam ?bu çocuk okuyacak? diye inat etmese köyde kalacaktım. Ama okudum, hem de iyi okudum. Liseyi bitirince askere yazıldım. Askerdeyken bölük komutanımız asteğmen ?sizden iyi olmasın- beni yetenekli bulup üniversite sınavı için çalıştırdı. Askerlik dönüşü girdiğim üniversite sınavında maden mühendisliğini kazandım. Üniversitede de iyi okuyordum. Ancak bitiremeden babam marazlandı. Ailemin sosyal güvencesi yoktu. Babamı iyileştirmek için tarlayı hayvanları sattık elde avuçta bir şey kalmadı. Okulu bırakıp sözleşmeli uzman erbaş olmak için başvurdum. Böylece aileme de bir sosyal güvence sağlayabilecektim. Babamın tedavisini bu sayede sürdürebildik. Ancak birkaç yıl yaşatabildik. Hiç istemediğim halde üniversiteyi yarıda bırakıp uzman erbaş olmuştum. Zamanında ?Bu çocuk okuyacak? diye tutturan rahmetli babam bu duruma çok üzülmüş ancak çaresizlikten sesini çıkaramamıştı. Anam da öyle. Anamın kimsesi kalmadı, komutanım. Beni burada bırakmayın.

- Benim yapacağım bir şey yok asker, sen öldün.

- Var komutanım.

- Neymiş?

- O akşam çizdiğiniz resmimi anama götürün. Benim yerime elini öpüp ona ?kendi gelemese de bunu gönderdi? diye teslim edin komutanım. Asker arkadaşlarının onu bırakmadığını bilsin. Beni böyle bırakmayın, komutanım.

- Gideceğim asker. Anana varıp elini öpecek, bugün burada konuştuklarımızı anlatacak, helallik isteyeceğim.

- Bir şey daha var komutanım.

- Söyle bakalım.

- Beni üniversite sınavına çalıştıran bölük komutanımız olan asteğmen bir keresinde ?insanlar savaşları sadece seyreder, asker ve yakınları ise yaşar, tanık olur? demişti. O zaman çok anlamamıştım. Anama oğlunun asker olsa da kimseyi öldürmediğine şahitlik ettiğinizi söyleyin komutanım. Benim için çok üzülecek biliyorum. Boynuna sarılın, elini öpün. Hakkınızı helal edin komutanım.

- Anlaşıldı çavuş. Şimdi geri dön ve uygun adım marş.

- Uzman Çavuş Osman Balıkesir! Emredersiniz komutanım!…


Mehmet Uhri

Ruhların Yalnızlığı

Pazartesi, Şubat 10th, 2020

395

Çalıştığı firmanın temsilcisi olarak gittiği Kütahya?ya vardığında hava kararmıştı.

Yıllardır işi gereği yollarda olmaya ve otel hayatına alışmış olsa da Ege?nin bu kasvetli şehrinden hiç haz etmezdi. Üstelik şirkette yaşanan bir dizi aksilik nedeniyle hesapta olmayan bu iş seyahati üzerine kalmış, kaçamamıştı.

Eşyalarını otel odasına bırakıp üstünü değiştirmeden otelin lokanta kısmına geçti. Yemeğe inenlerin sayısına bakılırsa otel dolu görünüyordu. Büfeden tabağına bir şeyler alıp hızlıca atıştırdı. Otellerin yıldız sayısı değişse de açık büfe kalitesinin hiç değişmediğini, lezzetli bir şey bulmakta hep zorlandığını düşündü. Cep telefonuna gelen mesaj ve maillerine göz atıp yanında getirdiği notlarına daldı. Ertesi gün katılacağı ihale için hazırlık yapması gerekiyordu. Notların içinde kaybolmuşken aksanlı bir Türkçe ile  ?masanız müsait mi?? diyen sese doğru kafasını kaldırdığında ellerinde tabakları ile esmer bir genç kadın ve küçük kız çocuğunun salonda oturacak masa kalmadığı için izin istediğini fark etti. Notlarını toplayıp masada genişçe bir yer açtı. Küçük kız oturdu, kadın ise tabağını bırakıp bir şeyler daha almak için servis alanına döndü.

Adam kafasını kaldırmadan notlarına yoğunlaşmaya çalışsa da masadakilerin kendi aralarında Arapça konuşmaları dikkatini çekmişti. Yemek boyunca birbirlerini göz ucuyla süzseler de konuşmadılar. Küçük kız tatlı tabağı ile birlikte meyve tabağı da hazırlayıp masaya geri geldiğinde tabaktaki elmalardan birini ?bu bize yer verdiğiniz için? diyerek uzattı. Adam teşekkür etti. Kadın oturmak istedikleri iki masadan geri çevrildikleri için gösterdiği kolaylığa tekrar teşekkür etti. Adam ?kızınız kaç yaşında? Allah bağışlasın? diye sorunca kadın ?teyzesiyim, 7 yaşında? şeklinde yanıt verdi.

Bu şekilde başlayan konuşma sırasında kadın Suriye göçmeni olduğunu ve İstanbul?da Suriye kökenli öğrencileri eğitmek için açılmış okulda bir süredir öğretmen olarak çalıştığını yeğeninin ise akrabaları aracılığıyla kendine ulaştırıldığını anne ve babasından ise uzun süredir haber alamadıklarını anlattı. Okulların kapanması ile yeğenine verdiği tatil sözünü bütçeleri için uygun bulduğu bu şehir ve otel ile gerçekleştirdiğini anlattı.

Gözüyle arkalarındaki masaları işaret ederek ?bize yer vermeyen masalar gelecek birileri var bahanesine sığındılar ama ikisine de gelen olmadı. Ne yaparsak yapalım yabancı olduğumuz çabuk anlaşılıyor ve ne yazık ki yeğenim Meryem?e bu durumu anlatamıyorum.? Dedi.

Adam çay alıp tekrar masaya geldiğinde kadın ve yeğeninin yemeklerini bitirmiş kalkmak üzere olduklarını gördü. Elindeki ikinci çayı kadına uzatıp ?size de almıştım? dedi. Kadın hafifçe gülümseyip teşekkür etti ve yeğeninin elinden tutup uzaklaştılar. Adam çayından bir yudum alıp bardağı masaya bıraktı. Notlarını ve cep telefonunu çantasına yerleştirip odasına çekildi.

Ertesi sabah kahvaltıda lokanta yine kalabalıktı ve bu kez boş masa arama sırası adamdaydı. Cam kenarındaki masadan el sallayan Meryem sayesinde kendine oturacak bir yer bulabildi. Teyzesi ortalıkta görünmüyordu. Tabağına bir şeyler alırken teyzenin ekmek kızartmakla uğraştığını gördü. Az sonra masada buluştular.

?Ödeştik? dedi adam, Meryem?e. Meryem cevap vermedi. Teyzesi Türkçesi yeterli olmadığı için konuşmaya çekindiğini aslında çok konuşkan olduğunu söyledi. Adam hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra saatine baktı. İhale için zamanı vardı. Meryem eliyle adamı işaret edip Arapça bir şeyler söyledi. Teyzesi yine Arapça yanıt verdi. Adam ?ne istiyor? diye sordu.

- Dedim ya, konuşkan ve meraklıdır. Ne iş yaptığınızı ve neden yalnız olduğunuzu sordu. Bilmediğimi söyledim.

- Bir şirketin satış ve pazarlama müdürüyüm. İş icabı sürekli yalnız yolculuk ederim.  Yıllardır böyle.

- Peki ya aileniz?

- İnsanın böyle bir mesleği olunca ailesi de olamıyor. Ben de sizler gibi ülke içinde yer değiştirip duruyorum. Bu da bir tür göçmenlik.

- Göç dediğiniz sadece bedenin yer değiştirmesi olsa haklısınız. Keşke o kadar basit olsa. Gerçek göç insanın kendi içinde yaşanıyor.

- Nasıl, anlamadım?

- Anlatması zor. Can derdiyle yollara düştüğümüzde ben de anlayamamıştım. Ülkenize ilk gelenlerdenim.  Buraya geldik ama geride kimliklerimizi bıraktık. Burada biraz da olumsuzlama ile ?Suriyeli? dediler. Uzak akrabalarımı bulup bir süre onların yanına sığındım. Maddi sıkıntıları olmasa da beni kabul ettikleri için o akrabalarım az önce olduğu gibi dışlandı, sıkıntı yaşadı. Türkçemi geliştirip öğretmenliğe başlayınca o ?Suriyeli? kimliği yerini başka kimliklere bıraktı. Geldiğim ülkede üniversitede edebiyat alanında öğretim üyesiydim. Burada ilkokul öğretmenliği yapıyor Suriyeli çocuklara Türkçe öğretiyorum. Yani beden göç ediyor, gittiğin ülkede bir bakıyorsun taşıdığın kimlikler de değişmiş, bir kimlikten başka bir kimliğe göç etmişsin. Dahası kişiliği de değişmeye başlıyor insanın.

- Yani?

- Siz işiniz icabı yer değiştiriyorsunuz ama her sabah aynı kimliğe ve kişiliğe uyanıyorsunuz. Sanırım gerçek göç kimliğin değişmesi ile yaşanıyor. Sonrasında kişiliği de değişiyor insanın. Göç sırasında görüp yaşananlar yüzünden kendine yalan söylemekten bıkıp çocukluğundaki kendine dönmek istiyorsun. Kısaca göç dediğiniz sadece yer değiştirmekle olmuyor. İnsanın kimliği, hatta kişiliği bile etkileniyor.

Meryem araya girip yine kendi dilinde bir şeyler söyledi. Teyzesi büfeyi işaret edip Türkçe olarak suyu oradan alabileceğini söyledi. Meryem su almaya giderken ?onda kendi çocukluğumu görüyorum. Aylardır haber alamadığımız anne ve babası hakkında hiçbir şey sormuyor, konuşmuyor. Hepimizin o yaşlarda yaptığı gibi kendini suçluyor. Nedenini bilmediği bir suçluluk ve eziklik içinde büyüyor. Elimden bir şey gelmiyor? dedi.

- Daha başka bir ülkeye gitmeyi düşünmediniz mi?

- Nedense bizim gibilere hep bu soruyu soruyorlar. Anladığım kadarıyla bu ülkede yaşayanların çoğu fırsat olsa ülkeyi terk edip gitme derdinde. Herkes halinden şikayetçi. Allah kimseyi can derdiyle göç yollarına düşürmesin, onlar gittikleri yerde buradakinden daha iyi bir hayat bulacaklarını zannediyorlar.

- Öyle değil mi?

- Gittiğin yerin yabancısı, geldiğin ülkenin terk edeni olup ne oralı ne buralı olabiliyor, yalnızlaşıyorsun. Ülkeme dönemiyorum. Onca acı ve kayıpların üzerine hiç bir şey olmamış, yaşanmamış gibi dönemiyorsun. Dönsen de oradakilerin gözünde korkak, dönek hatta casus damgası ile yaşamak zorunda kalıyorsun. Onlar her şeye rağmen ülkede kalıp bekledikleri için beni kabullenmek istemiyorlar.

- İyi de her şeye rağmen olduğun yerde kalıp bekleyerek ömür geçirmek de pek mantıklı görünmüyor. Ben de sizin yaptığınızı yapardım, sanırım.

- Sadece bekleyerek ömür geçirmek isteyenlere bir lafım yok. Olduğu yeri beğenmeyip ilk fırsatta bir yerlere gitme telaşında olanlar yüzünden beklemek isteyenlerin de kafası karışıyor. Türk atasözü var ya; çıktığı yumurtanın kabuğunu beğenmiyor diye tam da öyle bir durum. Halbuki gerçekte hepimiz bekliyoruz. Göç edip bir şeylerin değişeceğini, ev alıp borcunun bitmesini, çocukların büyümesini ve bunun gibi pek çok şey ile kendimizi avutup bekliyoruz.

- Ben de emekli olup yollarda ömür tüketmekten ve otel odalarından kurtulacağım günü bekliyorum.

- Bazıları hayatı kendi kurdukları bir satranç oyunu gibi stratejiler geliştirip benim gibi interaktif yaşarken çoğumuz sadece bekleyerek ömür geçirmeyi yeterli görüyor. Meryem’in anne ve babası başlarına geleceklere razı olup ülkeden ayrılmadı, beklemeyi seçtiler. Başlarına ne geldi bilmiyorum. Böyle bakınca dünya değiştirmekle yer yüzünde yer değiştirmek arasında bile çok fark göremiyorum. Bildiğim; hepimizin az veya çok avunmaya ihtiyacı var.

- Peki siz ne öneriyorsunuz? Yanlış anlamayın öğrencileriniz için soruyorum.

- Bir önerim yok. Üniversite de edebiyat metinleri üzerinden hayatı göstermeye çalışıyor ve kararı onlara bırakıyordum.  Dediğim gibi; bence gerçek göç insanın kendi içinde yaşanıyor. İçindeki hiçliğe yuvarlanıp oradan yine kendine dönebiliyorsan ayakta kalabiliyor, kendin oluyorsun. Bunu gösterebilmek için Dostoyevski?yi kullanıyordum.

Meryem elinde su bardağı ile gelip sandalyesine oturdu. İkimize birden bakarak suyundan yudum aldı. Sonra hafifçe gülümseyerek teyzesine yine Arapça bir şeyler söyledi. Kadının yüzü hafifçe kızardı ve söylenenleri çevirmedi. Adam izin isteyip yanlarında ayrıldı.

Öğlene doğru şirketi adına katıldığı ihale yılların deneyimi ve son anda yaptığı teklif değişikliği sayesinde istediği gibi sonuçlanmıştı. Öğle arası bir başka firma ile yapılan yemekli iş görüşmesi ve sonrasında bir diğer fabrika ziyareti ile Kütahya’daki görevini tamamlamıştı.

Bunca iş arasında adam Meryem’in teyzesini ve sabah söylediklerini düşünmeden edememişti.

Görüştüğü şirketlerden biri akşam yemeği için şehrin otantik restoranında yer ayırttığını söylese de adam başka bir randevusu olduğu yalanını söyleyerek geri çevirdi. Otele dönüp duş aldı. Her zaman yaptığı gibi rahat bir şeyler giymek yerine ceket gömlek kravat seçmiş olmasına kendi de hayret etti. Odadan çıkmadan aynada kendini süzdü. Şakaklarındaki kırlığın daha da artmış olduğunu ancak yine de hiç fena görünmediğini düşündü. Eliyle saçlarını taradı. Lokantaya indi ve kapanma saatine kadar lokantada kaldı.

Ancak Meryem ve teyzesini göremedi.

ruhlarin-yalnizligi

Ertesi sabah valizini toplayıp olabildiğince erken kahvaltı salonuna inip Meryem ve teyzesini beklemeye başladı. Bir ara sabırsızlanıp resepsiyona sormayı bile düşündü. Teyzesi ile birlikte kahvaltı salonunda göründüklerinde elini kaldırıp masasında yer olduğunu işaret etti. Kadın başka boş masalar da olduğunu, rahatsız etmek istemediklerini söyledi. Yakındaki bir masaya geçtiler.

Adam meryemin elinin ve bileğinin sarılı olduğunu görüp yanlarına gitti. Meryem?e ne olduğunu sordu. Meryem her an ağlamaya hazır bir halde kolunu gösterip ?anne kedi, anne kedi yaptı? dedi. Kadın dün akşamüzeri otelin bahçesindeki yavru kedileri sevmek isterken anne kedinin hışmına uğradıklarını, hastaneye gidip pansuman ve aşı yapıldığını, gece yarısına kadar hastanede gözetimde kaldıklarını anlattı. Meryemin gözünden bir damla yaş süzüldü.

- Kucağıma aldım, sevecektim. Anne kedi kızdı.

- Yavrusunu koruyordu. Teyzen de seni koruyor.

- Ama, ama?

- O seni tanımıyor. Bilmiyor.

Teyzesine dönüp bu kez kendi dilinde bir şeyler söyledi. Teyzenin gözleri doldu, yanağını okşadı sonra kafasını kaldırıp ?arkadaşlarım da beni tanımadıkları için mi sevmiyor, kötü davranıyorlar? diye sordu? dedi. Adam Meryem?in saçını okşadı. Masasına dönmek için izin istedi. ?Gitmeyin? dedi Meryem. Kısa bir tereddütten sonra teyzenin biraz da çekinerek başıyla onay vermesi üzerine tabağını alıp masalarına döndü. ?Bugün gidiyor musunuz?? diye sordu kadın. Adam kısa bir bocalama yaşayıp ?Bu iki gecelik bir konaklamaydı. Yolculuk yarın sabah? dedi. O gün ayrılacağını söylemek yerine bir gün sonrası yalanına sığındığına kendi de hayret etti.

Kendini toplayıp kadına dönüp başından beri merak ettiği soruyu sordu;

- Peki sizin bir aileniz yok mu?

- Benim ailem yazarlar. Kitaplarım ve seçtiğim yazarların yapıtlarıyla yaşıyor onlara sığınıyorum. Hayatımın son 5-6 yılında yaşadıklarımın da bu kararımda etkisi oldu sanırım.

- Yani yalnızsınız.

- Yalnızlık pek çok kültürde olumsuz anlam taşısa ve hatta bir tür lanetlenme gibi görünse de benim için pek öyle değil. Biliyorum ki; o edebiyat dahileri de eserlerini yazarken yalnızdı. Yüksek ruhlu kişilerin yapıtları ile baş başa kalmak yalnızlığımı gidermek için bana yetiyor. Aradığım erdemi orada buluyorum. Hatta belki de o yüksek ruhların yalnızlığıdır, erdem.

- Sizin kadar iyi bir açıklamam yok ama ben de seçtiğim yalnız hayattan şikayetçi değilim. Ancak bu durum insanların sizi ?yalnız? olarak yaftalaması gerçeğini değiştirmiyor. Hatta her fırsatta ?senin ailen yok, bu işe sen gidiver? diyerek iş yükledikleri bile oluyor. Buradaki iş görüşmesi de böyle bir nedenle üstüme kaldı. Anlamıyorum. Yalnızım ve kendimle mutluyum, yollarda olmak veya sabah hangi şehirde uyandığını bile kısa süre hatırlayamamak, zamanda ve mekanda kaybolmak beni korkutmuyor. Ancak yine de insanların acıyarak bakması veya olumsuzlamasından huzursuz oluyorum.

- O huzursuzluğa da gereksinimimiz var. ?Aynadaki ben? der Dostoyevski. Aynadaki ben çokça kimlik azca kişilik barındırır. Yalnızlığı da ona göredir. Başkalarının gözünde sizi görecek kimse olmaz ise kişi kendini yok hisseder. O zaman yokluk hissi lanet gibi insanın üstüne çöker. Yani insanların size acıyarak bakması bile yokluk hissinden iyidir.

- İyi de onca kariyer, ünvan, etiket konu yalnızlık olunca nasıl bu kadar kolay hükümsüz oluveriyor?

- ?Kimliklerin sahibi yoktur, geçicidir? der James joyce. Dahası o kendimize ait sandığımız kişiliğin önemli bir kısmı da yetiştiğimiz ortamdan üstümüze yapışır. Mülkiyeti bizim değil içine doğduğumuz kültüründür. Koca bir hayattan geriye kalan kimlik ve kişiliğe dair edindiğimiz ne varsa mezar taşına başkaları görsün diye yazılır. O taşta yazılanlar ise içerdekini anlatmaya yetmez, hatta gizler.

Meryem eliyle saati işaret edip bir şeyler söyledi. Kadın yakınlardaki Çavdarhisar antik kentini gezmek için yazıldıkları turu hatırlattığını söyleyip izin istedi.

Adam bir süre daha kahvaltı masasında kalıp cep telefonu ile vakit geçirdi. Meryem ve teyzesi gittikten sonra resepsiyona inip ayrılışını bir sonraki güne ertelediğini bildirdi. İşyerine de görüşmelerinin uzadığı bilgisini verip telefonunu sessize aldı.

Otelden çıkarken yavrularını emziren anne kediyi gördü. Kimseyi umursamadan tek tek yavrularını yalayıp temizliyordu. Bir süre uzaktan onları izledi. Sonra yürüyerek şehrin sokaklarına daldı.  Eskicilerin olduğu çarşı ve insanlar ilgisini çekti. Her girdiği dükkan alışveriş etmese de oturtup çay ikram ediyor hal hatır soruyordu. Yemeği yine derme çatma bir esnaf lokantasında yedi. Son zamanlarda yediği en lezzetli patlıcan musakka olduğunu düşündü. Onca yıldır gelip gitmekten hiç haz etmediği şehir bu kez ona bir başka görünmüş, sarıp sarmalamış gibi geldi.

Sebepsiz bir mutluluk içinde hiçbir şey yapmadan geçen günün ardından yorulmuş halde otele döndü. Duş alıp bir süre dinlendikten sonra temizlenip ütülenmesi için otele teslim ettiği gömleğini giyip kravat ve ceket ile sanki iş görüşmesinden dönüyormuş havasıyla yemek salonuna indi.

Oradaydılar. Meryem elinde tuttuğu yeşil elmayı sallayarak masalarına davet etti. Kadın Meryem?in elini indirmeye çalışsa da yetişemedi. Adam masaya gelip ?eşlik etmeme izin var mı?? diye sordu. Kadın cevap vermese de Meryem eliyle karşısındaki boş sandalyeyi işaret etti. Yemek boyunca konuşmadılar. Meryem?in tatlı almak için masadan kalkmasını fırsat bilerek kadın hemen konuya girdi. Gergin ve ciddi görünüyordu.

- Anne kedi gibi tedirgin olup tur dönüşü resepsiyona sizi sordum. Ayrılışınızı ertelediğinizi öğrendim. Yani bana doğruyu söylemediniz.

- Bakın açıklayabilirim.

- Açıklama beklemiyorum. Aslında hiçbir şey beklemiyorum. İsminizi dahi bilmiyorum. Kısa süreli de olsa Meryem sayesinde karşılaşmış ve dertleşmiş olmamıza gereğinden fazla anlam yüklemenizden endişe ediyorum. Şunu bilmenizi istiyorum ki; ben kendi kabuğum ve yalnızlığım içinde mutluyum.

- Yine de sizi ve Meryem?i tanımış olmaktan dolayı kendimi şanslı hissediyorum. Kısa süreli de olsa konuştuklarımız sayesinde kendi hayatıma bakma fırsatım oldu.

- Ne gördünüz?

- Herkes bir var olma, baş olma, ben olma, hep ben olma kaygısıyla çırpınırken böyle bir derdim olmadığını gördüm. Sizinle konuşurken geçici de olsa kendimi farklı hissettim ve bu bana iyi geldi.

Meryemin masaya dönmesi ile konuşmayı sonlandırıp yemeklerini yediler. Adam yemeğini hızlıca tamamlayıp izin istedi. Ertesi sabah ayrılış işlemleri için resepsiyona indi. Bir kağıt kalem isteyerek Meryem isimli 7 yaşındaki küçük kızın olduğu odaya bir not iletmek istediğini söyledi. Kağıda ?Sevgili Meryem o akşam hediye ettiğin elma beni çok mutlu etti. Umarım anne kediyi af edersin. Teyzenin elini bırakma. Onun sana ihtiyacı var. Umarım yine karşılaşırız?? yazdı. Kağıdı katlayıp bırakırken elini cebine attı. Çıkardığı parayı resepsiyonist kıza uzattı. Kız bahşiş almak istemedi. “Sizin için değil kapının önündeki kedilere mama alınması için, lütfen” dedi. Adamın kapıya yöneldiğini gören resepsiyonist kız ?kahvaltı almayacak mısınız?? diye sordu.

Kısa süreliğine durup kapının yanındaki aynadaki görüntüsüne baktı. ?Küçük bir yörünge sapmasıydı. Yoluma devam etmem gerekiyor.? Dedi. Valizini alıp hızlıca oteli ve şehri terk etti.

Mehmet Uhri

İnsanlığın Sonbaharı

Çarşamba, Ocak 15th, 2020

rs

?Ne bakıyorsun? İnsanlığın sonbaharı bu yaşadığımız. Bunun bir de kışı olacak.? Diyerek oltasını denize doğru savurdu. Geceden yağan şiddetli yağmur ve fırtına sonrası güneşin açmasını fırsat bilip sabah Kuşadası Güzelçamlı sahilinde yürüyüşe çıkmıştım. Ekim ayı ile ıssızlaşan sahilde balık avlayan yaşlıca adam ile ıslak kumları eşeleyen kuşlar ve kuşlar için pusuya yatmış tekir kedi dışında kimse görünmüyordu.

Sahile sonbaharın hüznü çökmüştü. Pussuz gökyüzü ile göz alabildiğine uzanan sahil boyunca Dilek Yarımadası milli parkı ile Samos adası ufukta birleşiyor gibi görünüyordu.

Balıkçının ne avladığını merak edip yanına doğru gittiğimde kovasında balık olmadığını gördüm. Denizden çektiği oltada da balık yoktu. ?Rastgele? diyerek yoluma devam ettim. Cevap vermeden oltaya takmaya çalıştığı yemler ile ilgilendi.

Birkaç adım ilerleyince sahile vurmuş kağıt parçası dikkatimi çekti. Kağıdı elime aldığımda Suriyeli sığınmacılardan birine ait fotoğraflı geçici kimlik belgesi olduğunu gördüm. Belge 24 yaşında Halep doğumlu genç bir erkeğe aitti.

Elimdeki belgeye şaşkın şaşkın bakarken balıkçı arkamdan “Ne bakıyorsun? İnsanlığın sonbaharı bu yaşadığımız” diye seslendi. Elimde ıslanmış kimlik belgesiyle balıkçının yanına döndüm. O ise kafasını kaldırmadan savurduğu oltaya bakıyordu. Şaşkın baktığımı görünce oltayı kuma saplayıp ayağının dibindeki çantasını açtı. Elimdekine benzer bir kimlik belgesi ve iki küçük plastik oyuncağı gösterip ?bunlar bu sabah sahilin bıraktıkları.? Diye sürdürdü sözlerini. ?İyi de bunun anlamı ne?? diye üsteleyince açıkta gezinen sahil korumaya ait hücumbotu işaret edip ?Herkes Samos?a ulaşamıyor? dedi.

86f61df1-6e27-4b6e-aacf-d13b97e96899

Bulunduğumuz sahilin Yunan adasına yakın olduğu için kaçak göç yollarından biri olduğunu, geceleri şişme botlarla adaya ulaşmaya çabalayanlar ile engel olmaya çalışanlar arasında hep bir çekişme yaşandığını anlattı.

- Bazen de dün gece olduğu gibi sert bir fırtınaya yakalanıp arada kalanlar olabiliyor.

- Arada kalanlar derken?

- Kim bilir? Umalım bir sahil güvenlik teknesine yakalanmışlardır. Yoksa geceki fırtınada şişme botun hiç şansı olamaz.

Elimdeki ıslak kimliğe ve fotoğraftaki genç delikanlıya bir daha baktım. İçimin ürperdiğini hissettim. Elimde kimlikle balıkçıya yaklaştım ve ?İnsanlığın sonbaharı derken ne demek istediniz?? Diye sordum.

Eliyle kıpırtısız sahili ve sahile vuran sararmış ağaç yapraklarını işaret etti.

- Eskiden Ağustos bitip Eylül çıktığında sahile vuran bu sararmış yapraklardan yazın bittiğini sonbaharın gelmekte olduğunu anlardık. Birkaç yıldır yapraklar ile birlikte elindeki kimlik gibi giysi veya ufak tefek küçük eşyaları da sahilde görür olduk. Ben görmedim ama cansız bedenlerin sahile vurduğu bile anlatılıyor. O sonbahar yaprakları gibi insanlar veya eşyaları da sahile vuruyorsa insanlığın güzü başlamış diye düşünüyorum. İşin acı yanı; iklim değişikliğini kabullenmekte de hiç zorlanmadık. Göç yolunda yaşanan trajediler kısa sürede haber değerini yitiriverdi.

- Yani?

- Yani insanlık sonbahara girdi. Girdiği iklime uygun olarak da insanlar hayatlarını küçültüp kabuklarına çekiliyor, gözünü kulağını kapatıp hayatta kalmaya çabalıyor.

Bu arada olta hareketlendi. Acele etmeden oltayı sarıp yakaladığı irice balığı iğneden çıkardı ve kovaya bıraktı. Ayağımın uğurlu geldiğini söyledi. Oltasını yeniden hazırlarken nereden geldiğim ne iş yaptığımı nerede konakladığımı içeren hızlı bir sorgulamaya yanıt verdim. Oltayı savurduktan sonra soru sorma sırası bendeydi.

Davutlar?da doğduğunu ailesinin Girit göçmenlerinden olduğunu anlattı. Dahası yıllardır öğretim üyesi olarak görev yaptığı üniversiteden barış talebi içeren bildiriye imza attığı ileri sürülerek uzaklaştırıldığını, emeklilik hakkını bile çok zor aldığından yakındı. Hayatını küçültüp babadan kalma eve ve kitaplarına sığındığından söz etti.

Elimdeki ıslak kimliği gösterip ?ne yaşanırsa yaşansın tarih bunları da yazacaktır? diye söylendim. ?Bundan pek emin değilim? diye yanıt verdi.

- Yazılı tarih iktidarların tarihidir. Tarih bize yaşanan olaylar ve sonuçları hakkında önemli bilgiler aktarırken bazı olayları gizlemek, unutturmak gibi bir işlev de görüyor. Savaşı Hitler kazansaydı eminim soykırım tarihi çok daha farklı kaleme alınırdı. Yine de umutsuz değilim. Yukarıdan bakılınca insanlığın kapalı karanlık dönemler yanı sıra aydınlık ve üretken dönemlerden de geçtiği görülebiliyor. İnsanlık ve değerlerinin yükselişe geçtiği bahar dönemlerinde olsak sözlerinizde haklı olabilirsiniz. Ancak insanlığın sonbaharı başlayınca durum tersine dönüyor. En azından tarih bize öyle söylüyor.

- Bunca yaşanana kimse itiraz etmiyor mu? Hep böyle mi oluyor?

- Tarih dersinde Osmanlının yükseliş devri uzun uzun detaylı anlatılır. Gerileme ve çöküş dönemi daha uzun sürer ama hızlıca geçilir. Bu arada pek çok olay üstü kapalı geçilir veya hiç sözü edilmez. Üstelik bu durum sadece bize özgü de değil. Avrupa kendi tarihini bir aydınlanma dönemi olan antik Yunan uygarlığı ile başlatır arada neredeyse bin yıl süren karanlık bir ortaçağ için tarihin anlattıkları sınırlı kalır. insanlığın sustuğu tarihsel bir dönem yaşanır. Sonra 16. Yüzyıl ile aydınlanma, ilerleme Rönesans Reform üzerine uzun uzun konuşulur.

- Yani?

- Tarihe bakıldığında insanlığın da mevsimleri ve o mevsimlere uygun iklimleri olduğunu görüyorum.

- Ve siz şimdi sonbaharı yaşadığımızı, üstelik önümüzde uzun bir kış olduğunu düşünüyorsunuz.

- Umarım yanılıyorumdur. Ancak sahile vuran insanlığa ve kimsenin bu durumu umursamamasına bakılınca öyle görünüyor. İnsanlar dedelerim gibi yine kendilerine yaşayacak coğrafya arayışı ile oradan oraya savruluyor.  Çoluk çocuk ölüp gidenleri kimse görmüyor, haber bile olamadan yok oluyorlar.

- İyi de bu durum hep böyle olmak zorunda mı? Tarihte tersine bir örneği yok mu?

- Var elbet. Kölelik gibi bir eziyetten kurtulmak için insanlık kim bilir kaç mevsim yaşadı. Ancak kurtulmayı başardı. Kadın haklarının kazanımı veya sömürgeciliğin reddi de önemli kazanımlar. Yine de insanoğlu başkalarının hayatlarını ve yaşam biçimlerini yönetip denetim altında tutmaktan vazgeçmediği sürece sözünü ettiğim döngü kaçınılmaz görünüyor.

Oltayı sarmaya başlayınca yine bir şey yakaladığını anladım. Ancak yakalanan balığı küçük bulup iğneden çıkardığı gibi ?büyü de gel? diyerek denize bıraktı. Önceden kesip hazırladığı yemlerden birini sabırla iğneye yerleştirdi.

Oltayı tekrar savururken yüksek sesle rastgele diye bağırdım. Gülümsedi ve ?öyle olsun? dedi.

a49f41be-8583-4450-9fc3-de94836b8687

O yaşlı akademisyenin anlattıkları ve onca yaşadığı olaya rağmen öfke duymadan anlama ve anlatma çabası ilgimi çekmişti.  Yağmurun nemi kurumaya yüz tutmuş kumların üstüne oturduğumda çantasında taşıdığı kitapları fark ettim. “Balık olmazsa kitap mı?” diye sordum. “O ikisi bana yetiyor” diye yanıtladı.

Başkalarının hayatını yönetmek konusunu biraz daha açmasını rica ettim.

Bir öğretmen sabrı ile insanın antropolojik olarak bir kabile hayvanı olduğunu, birlikte yaşama kültürü nedeniyle tarih boyunca hep bir yaşam biçimi dayatması altında tutulduğunu anlatarak başladı. Sosyal sınıflar, inanç sistemleri, ırk, din ve doğayı yönetmeye başlamasıyla birlikte piyasanın etki ve kontrolünde kaldığını, bu sayede hayata tutunabileceğine inandırıldığını anlattı. Çok tanrılı dinlerin etkisi azaldığında tek tanrılı dinlerin yükseldiğini, dinlerin sosyal sorunları çözmede yetersiz kaldığında milliyetçiliğin ve günümüzde de markalar üzerinden yürüyen bir tür piyasa milliyetçiliğinin etkisinde ve denetiminde yaşamak zorunda bırakıldığından söz etti.

- Peki bu sistemin kontrolünde olmayı istemeyenler, dışarıda kalmaya çabalayanlar olmuyor mu?

- Onlar ne yazık ki benim gibi kenara atılıp göz önünden siliniyor veya sahile vuran cesetler gibi haber bile olamadan yitip gidiyor. Ağaçlar sonbahara girdi mi önce genç, cılız ve en olgun yapraklarını döker. Burada da öyle oluyor.

- Direniş güçlenir sizin gibi düşünenler çoğalırsa?

- İnsanların nasıl yaşayacağı konusunda yönlendirici olan güç direniş ile karşılaştığında daha baskıcı totaliter rejimler üretse de sonuç değişmiyor. İşte böyle güç yitimi dönemlerini insanlığın sonbaharı olarak görüyorum. O nedenle yeni bir denge kurulana kadar önümüz sonbahar ve kış. Yine de umutsuz değilim. Kışın ardı insanlığın yeni baharı olacak ancak bizlerin kısacık hayat dönemine düşen ne yazık ki sonbahar ve kış. Bu da bizim şanssızlığımız.

- İyi de ne yapmalı?

- Dışarıda kış başlamışsa zemheri zürefası gibi ortalığa çıkmanın bedelini benim gibiler ağır ödüyor. İnsanlığın böyle dönemlerinin tarihte nasıl yaşandığına bakıp kabuğuma çekilmeye karar verdim. Monteign veya Thomas Moore gibi düşünürler en üretken yıllarını Avrupa’da din savaşların yaşandığı karanlık dönemde inzivaya çekilerek vermişler. O kadar iddialı üretken biri değilim ancak böylesi bir iklimde hayatta kalabilmek ve şimdilerde çok uzaklarda görünen bahar umudunu canlı tutmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

Uzanıp elimdeki ıslak kimliği aldı. Çantasındaki diğer kimlik ve oyuncağın yanına bıraktı.

Bir süre sessizce durup oltanın ucuna dikkatle baktı. Sonra makarayı sarmaya başladı. bu sırada ?Tarih bunları yazar mı yazmaz mı zaman gösterir. Ancak kış sert geçecek gibi görünüyor.” dedi. Oltanın ucuna takılan yosun parçacığı ve sahilden gelen kurumuş çınar yaprağını görünce kafasını sallayıp “denizin de bereketi azaldı” diye söylendi.

Ayağa kalkıp sohbet için teşekkür ettim. Kafasını sallamakla yetindi.

Balıkçıyı ardımda bırakıp sahilde yürümeye devam ettim. Sahile vuran sonbaharın renklerine bürünmüş çınar yapraklarının çokluğu dikkati çekti. Geri dönüp uzaktan baktığımda bizimkinin yine oltasını sallayıp sabır ile sahilde beklediğini, tekir kedinin ise kuşları bırakıp balıkçının kovasının yanına çöreklendiğini gördüm.

Bir süre sonra şiddetlenen rüzgar ile oluşan kaba dalgalar sahili dövmeye başladı. Güneşin buluta girmesi ile kışı koklayan sonbahar serinliğine daha fazla dayanamayıp sahilden uzaklaşmak kabuğuma çekilmek zorunda kaldım.

Mehmet Uhri