Archive for the ‘Yaşayan mekanlar’ Category

Eğik Çınar

Pazar, Aralık 11th, 2011

fotograf0128

“Ben hep buralardayım. Yine gel beklerim” diyerek uğurladı, ayakkabı boyacısı. İzmir Konak katlı otoparkının önünde Talatpaşa Alsancak taksi dolmuşu kuyruğunda beklemeyi fırsat bilip ayakkabılarımı boyatmıştım. Sonbaharın giderek kısalan günlerindeydik. Nemli bunaltıcı yaz akşamları yerini hafif esintili serin havalara bırakmıştı. Yolun karşısındaki çınar ağacının dökülen yaprakları ortalığa saçılmıştı.  Ayakkabımı uzattığımda boyacıdan bir azar işitmediğim kaldı. Ayakkabımı boyasız bırakmış, eskitip derisini kurutmuşum, ne kadar boya kullanırsa kullansın aralıklı bir kaç kez boyanmadan düzelmeyeceğini söyleyip işe koyuldu. Fırçasıyla yerdeki kuru çınar yaprağını gösterdi.  

-      Ayakkabının derisi bu çınar yaprağı gibi kurumuş. Kolay değil canlanması. Boyar parlatır yine güzel gösteririz ama deri bir kez kurudu mu gençliğini esnekliğini yitiriyor. Ondan sonra bunak ihtiyarlar gibi suratını asıp oturuyor, anlayana.

-      Peki ne yapmalıyım?

-      Ayakkabını bu kadar hor kullanmamalısın. Her gün aynı ayakkabıyı giyer, dinlenmesine hava almasına fırsat vermezsen çabuk eskitir, yaşlandırırsın. Biraz garaj arabası gibi olmalı ayakkabı dediğin. Ticari arabalar gibi çabuk eskimemeli. Yoksa böyle derisi kuruyup nenemin suratına benzer. Yenisini almak zorunda kalırsın.

-      Öyle oluyor genellikle, ne var bunda?

-      Yaş ilerleyince daha iyi anlarsın. “Keşke kendime de bu kadar hoyrat davranmasaydım. Kalıbı dinlendirmeyi ihmal etmeseydim” dersin.

Bu arada ayakkabımın sağ tekini kurumaya alıp sol tekine girişmişti. Gelen Talatpaşa dolmuşu yolcularını alıp hareket etmiş kuyruk biraz da olsa ilerlemişti. Ayakkabı boyacısı aynı zamanda dolmuş durağında değnekçilik de yaptığını, yıllardır buralarda çalıştığından söz etti. Biraz üsteleyince kan davası yüzünden yıllar önce köyünü terk edip İzmir’e geldiğini, orada burada sürterken kendini boyacı tezgahının başında bulduğunu durakta boyacılık, değnekçilik yaparak geçindiğini anlattı.

-      Meslek edinemedim, köyde tarlada çalışırdım. İş bulamayınca boyacı sandığına sarıldım. Arkadaşlar da destek oldu, ayrılamadım. Şehir işte, yalnız yaşanmıyor ki?

-      Başka iş aramadın mı?

-      Ne bileyim. Baktım boğazım doyuyor, aç açık değilim. Elime bakan eden de yok. İnsanın  kan davası olunca korkup çoluk çocuğa da karışamıyor. Yetindim işte.

Ayakkabının kuruyan sağ tekine cila sürerken eliyle arkamdaki eğik çınar ağacını gösterdi.

-      Biraz bu eğik çınar ağacına benzetirim kendimi. Boynum bükük ama yine de dimdik ayaktayım. Buradayım.

-      Neden eğik bu ağaç? Araba mı çarptı?

-      Bu çınarın öyküsünü esnaf iyi bilir. SSK blokları ve katlı otopark yapılınca İzmirliler ortalık beton oldu diye çok söylendi, belediye de kaldırımdaki boşlukları çiçeklendirip güzel göstermeye çalıştı. Ancak onca yayanın yürüdüğü yerde çiçek yaşatmak kolay mı? Yayalar çiçekleri ezmesin diye taksi durağının emektarlarından rahmetli Osman efendi çiçekliğin kenarlarına ağaç dalları dikti. Diktiği dalların çevresini de iple çevirip yayaların çiçeklere zarar vermesine engel olmaya çalıştı. İyi bakardı buranın çiçeklerine, suyunu verir korurdu onları Osman efendi. Allah rahmet eylesin.

-      Peki sonra bu çınar nereden çıktı?

-      İşte o günlerden geriye ne çiçekler ne de çiçeklik kaldı ama Osman efendinin çiçekleri korumak için diktiği dallardan biri işte bu gördüğün eğik çınar ağacı olarak yaşıyor. Çiçekleri koruyacağım diye yayaların eziyetine direnirken yola doğru eğik büyümüş ne yapsın garibim?

Ayakkabının sağ tekinin boyası bitip sol tekinin cilasını parlatırken bir ara kafasını kaldırdı.

-      Sanki beni de bu ağaç gibi tesadüfen getirip buraya bırakmışlar. Olacak iş değil ya tutmuş kalıvermişim. Boynum bükük de olsa birilerine gölge etmeden kendi başıma ayakta durabilmişim çok mu? Ayrılıp nereye gideyim, olacak iş değil. Dedim ya kök salmışım, gidemiyorum. Beni burada yeşertenlerin çoğu geçti gitti. Gün gelir biz de gideriz. Ama bu çınar her şeyi gördü, biliyor. Eh, bu da bana yetiyor.

Ayakkabılarımı kadife bez ile silip parlatıp işin tamamlandığını anlatacak biçimde altına vurdu. Gelen Talatpaşa dolmuşlarını gösterip “boyayı zamanında bitirdik, git hadi yolun açık olsun” dedi. Dolmuş dönüş manevrası yaparken yerdeki çınar yaprakları uçuştu. Dolmuşa binerken el sallayıp “Yine gel beklerim. Ben hep buradayım.” diye seslendi. Bizimki sırada bekleyenlerden müşteri bulma umuduyla fırçasını boyacı sandığına vurdu.

Dolmuş konak meydanının akşam kalabalığında yolcusunu alıp yola çıktı. Geriye dönüp baktığımda meydanın kalabalığı boyacıyı görmeme engel olsa da o eğik çınar dökülen yapraklarına rağmen olanca görkemi ile kalabalığa aldırış etmeden giden günü selamlıyor gibiydi.      

Dilberin Bir Günü

Pazar, Aralık 4th, 2011

dilberrBu sabah yemek vermeyi unuttuklarına bakılırsa gün yine hareketli geçecek. Otel çalışanları bazen yaptıkları işi o kadar ciddiye alıyorlar ki gözleri hiçbir şey görmüyor. Kendileri kahvaltı etmedikleri gibi benim aç açına miyavlayıp ortalıkta dolaşmamdan bile anlamıyorlar. Neyse ki otele erkenden giriş yapan aile ortalıkta olmamdan rahatsız olmasın diye tabağımı doldurup bu soğukta bahçeye çıkardılar. Bu kuru mamalar yerken iyi de çıkarırken hayli zorlanıyorum. Karnımı doyurup halının üstüne kıvrılmayı planlamıştım ki gelenlerin benimle ilgileneceği tuttu. Karnımı doyurmama fırsat vermeden kucaklarına aldılar. Otel görevlisi konağın tanıtım bilgilerine beni de katmak zorunda kaldı.  “Toprakçızadeler için yapılmış olan otelimiz 140 yıllık olup Kastamonu’nun avlulu klasik konak mimarisindedir. Aslına uygun restore edilmiştir. Kedimiz Dilber,  9-10 yıldır bu konakta yaşar, aşıları tamdır ve kısırlaştırılmış olduğu için uysaldır” falan filan. Utanmasa kimlerle yatıp kalktığıma kadar anlatacak. Tamam uysalız ama herif yol boyunca biriktirdiği elektriği okşayarak bana aktardıkça sinirlenmeye başlıyorum. Bir an önce bahçede nemli bir alan bulup elektriğimi atmazsam birileriyle hırlaşacağım.

Bu arada şehrin keşmekeşinde kaybolup oteli bulamadığından yakınan aile de çıktı geldi. Burunlarından soluyorlar. Şimdi bunlar da beni sevip okşamaya kalkarlarsa onca elektriği üzerimden atamayıp birilerinin canını yakabilirim. Sorumluluk da kabul etmem.  En iyisi, ortalık sakinleşene kadar gözden kaybolmak. Yemeğimi bitirebilseydim iyiydi ama neyse.

dilber-1Son gelenlerle birlikte konak doldu sayılır. Şenlik başlıyor. Hep böyle oluyor. Her gelen odasını kendince biçimlendirmek istiyor. Kimi hemen eşyalarını çıkarıp dolaba asar, çekmecelere yerleştirir. Kimi ise giyeceği kadarını çıkarıp kalanları yine çantaya kilitler. İlk iş toz alan bile gördüm. Hatunlar hep aynı, önce tuvalete gitmeliyim ayaklarıyla banyo yeterince temiz mi diye bakar sonra yatak çarşafına göz atarlar. Beylerin merakı odadaki televizyonda hangi kanalların olduğundan öteye pek gitmez.  Gerçi biz kediler de böyleyiz, önce kendimizi rahat ve güvende hissedeceğimiz yer arar bulur sonra orayı sahipleniriz. Neyse ki yerleşmeleri çok sürmedi. Hazırlanan aşağı iniyor. Biraz sonra şehri turlamaya çıkarlar. Böylece konak yine bana kalır. Kışın soğuğuna karşın güneş sıcak yüzünü gösterdi. Tüylerimi kabartıp temizlenme zamanı.

……..

Yahu ne zaman gidip geldi bunlar. Amma uyumuşum. Konağın telaşı başladı. Elleri kolları dolu geldiklerine göre yorulmuş olmalılar. Korktuğum başıma geldi pastırma almışlar. Kokuyor ama tadına bile baktırmazlar. İşkence başlıyor. Yorulunca kimseyi görmüyor bu turistler. Kadın yorulmuş odaya çıkıp hamamda banyo yapıp uzanmak istiyor kocası ise hava kararmadan şehirde bir tur daha atma derdinde. Diğerleri için ise fark etmez, akşama şık bir restoranda gösterişli yemeğin hayalini kuruyorlar. Bunca yıldır otele gelen gideni izlerim, birlikte gelseler de hepsi ayrı bir tip bunların. Kendimce fareye benzettiklerim de var, kediye veya köpeğe benzeyeni de.

Fareye benzeyenler memlekette onca gezip görecek yer varken Kastamonu gibi kıyıda köşede kalmış yerleri merak edenlerden oluyor, genellikle. Kimse onları görmez bilmez kimsenin dikkatini çekmeden ortalığı keşfederler.  Üstelik, fare gibi hiç yorulmazlar hep hareket halindedirler. Otelde kalacaklarına eski bir konakta kalmak, yöresel yemeklerin tadını keşfetmek meraklı ve hep kıpır kıpır olmak bunlara özgüdür. 

Kedi gibi olanlar ise sayıca daha az olsa da konağa gelenler arasında hep bir iki tane çıkar. Genellikle bir fare kılıklının peşine takılır, uyum göstermeye çalışırlar. Her kedi gibi sahiplendikleri mekan vardır ve o mekanı gittikleri yerde yaşatmaya çalışırlar. O yüzden çok eşya taşırlar. Temizlik gibi bela bir takıntıları da vardır. Markasını bilmedikleri şampuan bile onları rahatsız eder.  Ayrıntıdaki takıntılarını dile getirip eleştirilmekten korktukları için başka konularda arıza çıkarıp huzursuz olduklarını anlatmaya çabalar veya susup otururlar. Hep telaşlıdırlar ama bu durum içlerinde yaşayan tembel kediden kaynaklanır. Telaş içinde işleri bitirip miskinlik için zaman yaratma derdindedirler. Kedi kılıklılar böyledir de köpek kılıklılar daha mı kolaydır sanıyorsunuz?

fotograf0110Onlar bilinen tanınan yerlerde görünmekten, fark edilmekten hoşlandıkları için böyle tenha yerlere pek gelmezler.  Her ne yapar nerede gezerlerse bunun herkesçe bilinmesi için köpek gibi çırpınırlar. Ona buna telefon eder, mesaj atarlar. Fotoğraf çekip gönderdikleri bile olur. Onlar için karın doyurmaktan çok gidilen yerin en şık mekanında görünmek çok daha önemlidir. Onları genellikle yine kendi gibi birileriyle birlikte görürüz. Bazen bir kedi kılıklıyla geldikleri de olur. İşte siz o zaman seyredin eğlenceyi, kedi köpek gibi didişirler.

İşte gezdiler tozdular dönüp konağa geldiler. Kedi kılıklı olanlar odalarına çekildi ama içinde fare yaşayanlar için gün henüz bitmedi. Her kedi gibi bu fare kılıklı tipler hep ilgimi çekiyor. Adamlar onca yorgunlukla gelip koltuğa ilişir ilişmez üstlerindeki yorgunluk ne varsa oturdukları yere akıp gidiyor birkaç dakika sonra zıpkın gibi kalkıp hareketleniyorlar. Onlar kalktıktan sonra yorgunluklarını akıttıkları o koltuğa yayılıp onlardan akıp giden ne varsa üstüme sinmesine ve öylece miskin miskin uyumaya bayılırım, biterim.

Ne diyordum, fare kılıklılar geceleri de erken uyumaz.  İşte yine yapacak iş bulamadılar en sonunda masaya geçip kağıt oynamaya başladılar. Benim için gecenin sessizliğine bürünüp konağın seslerini dinleme zamanı geldi.

Gece yarısına doğru kapının çalması ile uykumdan uyandım. Gelenler konaklamak için oda sordular. Tavan arasından bozma küçük odayı biraz soğuk olmasına karşın çekinmeden kabul edip odalarına çekildiler. Genellikle böyle geç saatte gelip hiç bir şeyi dert etmeyenleri diğerlerinden ayırır kuşlara benzetirim. Genellikle motosikletleriyle gelip kuş gibi konar sabahları da erkenden yola koyulurlar.  Onlar için her şey yolculuktur. Öyle konfor filan aramazlar. Konaklanılan yer o an için kondukları daldan başka bir şey değildir.

Sabah herkesten önce motosikletli gece kuşları uyanıp yola koyuldu, yüzlerini bile göremedim. Diğerleri de çantalarını toplayıp odalarını boşalttı. Pastırma kokusu sardı yine ortalığı. Bir an önce gitseler de rahatlasam. Şu şişman gözlüklü olan fare kılıklı resmimi çekip duruyor. Bizim de bir özel hayatımız var ama değil mi?

Her neyse kahvaltılarını yapıp yola koyuldular. Konak yine bana kaldı. Umarım bugün başka gelen olmaz da dünden kalan uyku eksiğimi tamamlayabilirim. Şu kahvaltı artıklarına göz atayım sonrası güneşe karşı miskinlemekle geçecek. Çok işim var çook…

 

Mehmet Uhri

 

Bahtiyar Balıkçı

Pazartesi, Kasım 21st, 2011

2bbKaradenizin ayazına rağmen saatlerdir o yıkık dökük iskeleden tuttuğu balıkları sahilde bekleyen kedilere atıyordu. Arada sırada kıyıya yakın denize düşen balık için martıların kedilerle kavgasına da tanık oluyorduk. Balıkçı, dinç görünüşüne karşın hafif kamburu çıkmış hali ve güneş yanığının nasırlaştırdığı teni ile vaktinden önce yaşlananlardandı.  

Yağmur atıştırmaya başlamasa ayaza rağmen iskeleden ayrılacağı yok gibiydi. Önce yağmurdan kaçan kediler sonra yakaladığı yengeçlerle ihtiyar balıkçı kıyıdaki yıkık dökük sundurmanın altına geldi. Çakısı ile yengeçleri ayıklayıp artan parçaları da denize atmaya başladı. Martılar fırsatı kaçırmayıp atılanlardan nasiplenmeye çalışıyordu. Yanına yaklaşıp “Ne yapacaksınız bu yengeçleri, yeniyor mu bunlar?” diye sordum. Bir süre susup cevap vermedi. Sonra kafasını kaldırmadan kıskaçların içindeki etin lezzetli olduğunu, yenilebildiği gibi balık yemi olarak da kullanılabildiğini söyledi. Yengeçleri nasıl yakaladığını sordum. Ayıkladığı yengecin gövdesini denize savurup kıskaçlarını elindeki ipe dizdi. Yengeçlerin kışın kaya kovuğuna girip havalar ısınana kadar orada kaldığını, bu süre içinde kendi etini yiyip bitirdiğini, yaz gelince avlanmaya başlayıp yeniden etlendiğini anlattı. “Bunlar kış ayında güneşi görüp saklandığı kovuktan çıkmasalar zor yakalardım. Ava giderken av oldular” dedi. Bu arada kediler balıkçının yanından ayrılmıyor dikkatle atılan parçalara bakıyordu. “Kedilerin isimleri var mı?” diye sorduğumda kafasını kaldırıp bana baktı, külahını düzeltti. “İsimleri yok onların. Hepsi buralıdır. Şu gördüğün siyahlı beyazlı olan hepsinin anasıdır. Her yıl bir yada iki kez yavrular. Ahali el birliği ile bakar, bunlara” diye cevap verdi. Sonra kısa bir sorguya çekildim. Nereden geldin, necisin, nerede kalıyorsun gibi sorulardan sonra yorum yapmadan işine döndü. “Ne kadar çok kedi var burada böyle” diye üsteledim kafasını kaldırmadan cevap verdi.

-      Burası Amasra. Senin geldiğin o büyük şehire benzemez. Vicdanlar henüz körelmemiştir. Kedisi köpeği açken rahat etmez buranın insanı. Herkes birbirini tanır. Öyle kediye köpeğe isim koyup “benim” diye sahiplenenler de olmaz buralarda. Hem sahiplencen de ne olacak?

-      İyi de kedi köpek sahibini bilse fena mı?

-      Aynı yağmurda ıslanıp aynı rüzgarda üşüdükten sonra kimin kimin sahibi olduğunun ne önemi var? Bak bu kara kedi bildim bileli burada. Yaşlandı artık gözleri pek seçemiyor. Elimde geldiğince beslerim o da ortalıkta beni göremezse fakirhaneme uğrayıp arada yoklar beni. Şimdi hangimiz hangimizin sahibi? Böylesi daha iyi değil mi?

bb1Türkiye Taşkömürü kurumundan emekli olduğunu, uzun yıllar maden ocağında çalıştıktan sonra kapalı yerlerden uzak durup deniz kıyısından ayrılmadığını, denizin ise hiç acımadan insanı yavaş yavaş çürüttüğünü, yine de kömür karasından uzak olmak için denize yakın durup balıkçılık yaptığından söz etti.

-      Yaşına göre iyi görünüyorsun. Madenin seni yaşlatmasına izin vermemişsin.

-      Bakma sen dıştan görünene, yengeçler gibi kovuğumuza çekildik kendi etimizi yiyip bitiriyoruz. Gençlikte toyduk, o zamanlar umutlanıp, maden işçileri ile birlikte yollara dökülmüş binlerce işçi Ankara’ya yürümüştük. Şimdi hatırlayan bile kalmadı. Gün ışığına aldanıp kovuğundan çıkmış yengeçler gibi tek tek avladılar bizi. İstediğimizi alamadığımız gibi, önce emekliliği geleni şutladılar, sonra sıra sendikalı olanlara geldi. Maden ocakları özelleştirildi. Çalışanlar taşerona devredildi. Dımdızlak kalıverdik. Kaçıp bu kovuğa sığındım ama kendimi yiyip bitirmeyi sürdürüyorum. Bahtımızda buna da katlanmak varmış.

-      Hatırlıyorum, binlerce işçi yürüyerek Zonguldak’tan Bolu’ya varmıştı. Neden başarılı olamadınız?

-      Başarılı olmak gibi bir şansımız yokmuş, kendimizi kandırmışız. Madenleri özelleştirip işçi direnişini bitirmek için bizleri kullandılar, sokağa döküp devlet düşmanı gibi gösterdiler. Bizler de kendimizi suçlu hissedip çil yavrusu gibi dağıldık. 

b3bElindeki büyük yengeçten ayıkladığı kıskaçları da diğerlerini dizdiği ipe ekledi. Kalan yengeç artıklarını denize savurdu. Sahildeki yengeç parçasını almaya çalışan kedi ile martının atışmasını izledik bir süre.

-      Onca yaşanandan geriye geçmişi unutup bu hayata katlanıp yaşamak kaldı. Katlanmaktan başka çare de yok. Benim gördüğüm anladığım hayat, katlananlar ile katlayanların mücadelesinden başka bir şey değil. Birileri benim gibi hep bir bahane bulup susar, katlanmaya çabalar. Diğerleri ise elindeki katlar da katlar. Bakarsan ikisi de mutsuzdur. Katlanan gün gelip düze çıkacağı hatta belki katlayan olacağı günü görmek umudunu koruduğu sürece diğerlerine göre daha huzurludur. Diğerleri ise kazanıp katladıkça dibi görünmeyen kuyuya düşüyormuş gibi çabalar, elindeki avcundakini kaybetme korkusu yüreğine düştükçe vicdanı körelir, herkesten korkar, kendinden bile uzaklaşır. İçindeki boşluğu unutmak için daha da hırslanır. İçinde ne sevgi kalır, ne dostluk, ne de insanlık. Öyle olunca buralarda duramaz şehre gider yerleşirler.

-      Bunların dışında olan yok mu?

-      Olmaz mı? Bir de tüm bunları seyredenler vardır. Onlar için eğlence ve dedikodu malzemesidir katlayan ve katlananların mücadelesi. Öylece seyreder hiçbir şey yapmazlar. Kışın ayazında binlerce işçi sersefil yollara dökülmüş yürürken öylece ses çıkarmadan seyrettikleri gibi.   

Yengeçleri ayıklamasını bitirip ayağa kalktı. Hızlanan yağmur önce kedileri kaçıştırdı. Sonra biz de duramadık, sundurmanın altında. “Hava fena patlayacak, Allah denizde olanların yardımcısı olsun” diyerek eliyle selam verdi. Ayıkladığı yengeç bacaklarını dizdiği ipi cebine koyup sahil boyunca yürümeye başladı. Arkasından “Hadi kedilerin yok anladık ama senin bir adın var değil mi? diye seslendim. Dönüp önce bana sonra denize baktı. “Adım Bahtiyar. Bahtiyar balıkçı dersen herkes tanır. Madenci olan babam kendi bahtı gibi kömür karasına bulanmamı istemeyip bahtım açık olsun diye adımı Bahtiyar koymuş. Madende çalışmaya başladığımı görünce rahmetli, çok üzülmüştü. Ne edersen et herkes kendi nasbinden fazlasını bulamıyor, hayat işte…” dedi. Hızlanan yağmura rağmen sakin adımlarla sahil boyunca yürüyüp uzaklaştı.

 

Mehmet Uhri

 

Not: Banu ve Hüseyin dostlar için…

Molivos’un Gölgesi

Pazartesi, Eylül 19th, 2011

golge-1Burası denize yukardan bakanların kendinden bıkanların şehri, burası Molivos. Yamaca sıralanmış neredeyse birbirinin aynı şirin taş evler ve dar sokaklardan oluşuyor. Sabahları rüzgarsız havalarda limandan bakınca sudaki yansıması ile birbirine ters duran iki şehir görünüyor. Renklerin hafiften birbirine karıştığı suda yansıyan ters görüntüsü daha güzel görünse de şehrin o ters halini pek sevemedim. Güneşin çekilmesiyle tümüyle huyu değişen bir yerde yaşamak doğrusu hiç kolay değil. Gün batımı ile insanlarının yanı sıra gölgeler bile değişiyor. Ortalık kalabalıklaşıyor, gürültü artıyor ama gün içinde sakin sevecen gördüğün insanlar geceleri gölgenden bile ürküyor.  

Ben kim miyim? İki yaşında parlak siyahlı beyaz tüylerim yüzünden buradakilerin “gölge” adını taktığı sevimli bir kediyim. Aslında karşı tarafta Dikili’de doğdum. Limanda peşine düştüğüm o fareyi gemide yakaladım ama gemidekiler de beni yakalayıp Midilli’ye bıraktı. Oradan da haylaz bir çocuğun kucağında buraya Molivos’a kadar geldim. Yol boyunca seviyorum diye canımı acıtan o çocuğun elinden kaçıp kurtuldum ama geri de dönemedim. Önce en iyi bildiğim yere şehrin limanına sığındım ama nedense balıkçıların kedilerle arası yoktu. Sonra çöplüğe dadandım. Baktım aç kalacağım dar sokaklarından şehre daldım. Kiremitlerin sıcak, denizin tuzlu ve soğuk olduğunu burada öğrendim. Çocuklar ise her yerde aynıydı. Küçük bir kedi yavrusuyken ilgi gösterenler büyüyüp ortaya çıktıkça nedense uzak duruyor, çocuklarını da yaklaştırmıyordu. Bazen kucağına alıp sevip okşayan olsa da tam ısınıp uykuya dalacakken sıkılıp bırakıyor, şehre gece çöküp gölgeler birbirine karışınca o seni sevip okşayanlar gölgenden bile rahatsız olup ürküyor, kötü davranıyordu.

golge-2Dedim ya şehrin denizde yansıyan o ters görüntüsünü hiç ama hiç sevemedim. Gece ilerleyince sıcak bir kiremit aralığı bulup saklanıyordum. Özellikle kışın soğuk günlerinde koyu renk kiremitlerin diğerlerine göre daha uzun süre sıcak tuttuğunu burada yaşlı bir kediden öğrendim. Kendi gibi yaşlı sahibinin evinden ayrılmayan içeriye de başka kedileri sokmayan o koca kafalı yaşlı kedinin “Daha gençsin ilgi gösterenler eksilmeden kendine yer bulmalısın” tavsiyesine uyup bir lokantanın dördüncü kedisi olarak kapılandım.

Geride bıraktığım annemi çok özlüyorum. Sütten kesilip bizleri yanından uzaklaştırınca ona çok kızmıştım ama baktım ki burada da durum aynı. Dahası tüylerimi annemin öğrettiği gibi temiz ve parlak tutmalıyım yoksa kimse ilgilenmiyor, o gün aç kalıyorum. Geçenlerde Türkiye’den gelen grup bir zamanlar karşı taraf liman meyhanesinde duyduğum şarkıları söyleyip eğlenirken gençten delikanlı kucağına alıp oradakilere beni gösterdi ve “bakın yunan kedisi” dedi. Gülüştüler. Kendisi neydi acaba? Gerçi adaya geldiğim gemide Türk kedisi deyip tekme vuran da olmuştu ama o gece karnımı iyi doyurdular.  

molyvos_2__coloursDedim ya garip bir şehir burası. Gün doğumuna sırtlarını dönüp giden günü izlemeyi seviyorlar. Evlerinden pek çıkmayıp gün batımına doğru sokağa dökülen insanlara biz kediler doğrusu eşlik etme hevesinde değiliz. Tamam güneş güzel batıyor olabilir ama burada buna kimse sevinmiyor, güneş denizin üstünde battıktan sonra birşeylerin eksilmesine hüzünlenip somurtuyor, içmeye başlıyorlar. Ortalık kararıp gölgeler belirince insanlar da sanki gölgelere karışıyor. İşte o gölgeler beni hep korkutuyor. Hoş, onlar da benim gölgemden korkuyor ama şehir gece olunca suda yansıyan görüntüsü gibi sanki başaşağı duruyor ve insanlar da başka birşeyin gölgesi olmanın rahatlığı ile hareket ediyor.

Nasıl desem, sanki biraz kendilerinden sıkılmış gibi buranın insanları. Gece olunca kendi olmaktan çıkıp giden günün ardından kaybolmak başka bir şey olmak istiyor gibiler. İnsan kendinden sıkıldığında ne yapar merak eden varsa buraya, Molivos’a gelsin.

golge-3Bana gölge adını takanlar gecenin alacasında gölgelere bulanınca herşeyi yapmakta özgür olduklarını sanıyor, geceye sarılıyorlar. Üstelik gölgeye dönüşmekle kendinden kurtulduğunu düşünenler şehrin soluk ışıkları altında birbirlerinin gölgesini göz ucuyla süzüp yine kendilerine dönüştüklerini fark ettikçe sanki daha çok içiyorlar. Sabaha kimse uyanamıyor, öğlene doğru ayılıp suçlu gibi denize koşuyor yıkanıp yine kendileri oluyor bu kez de sahildeki zeytin ağaçların gölgesine sığınıp gözden kaybolmaya çalışıyorlar. Bir de utanmadan bana gölge adını verdiler ya, neyse.  

Dikili’den çıktım yola, şimdilik burada, kendilerinden kaçanların, gölgeye sığınanların yaşadığı yerde, Molivos’tayım. Gün gelir yolunuz düşer de bu ikircikli şehrin gölge isimli kedisini ararsanız Alexis’in yerinde bahçenin kenarındaki yaşlı zeytin ağacının oralara bakın. Beni göremezseniz merak etmeyin yine bir kuşun veya kelebeğin ardında belki bir başka yerdeyimdir. Ama o zeytin ağacının altına bırakacağınız yiyecekler emin olun yine bir gölgenin karnına gidecek Molivos’un gölgesi sizi şükranla anacaktır.  

 

Mehmet Uhri

Kedinin Nefesi

Salı, Ağustos 2nd, 2011

kn1Çoğu sabah aynı yerde karşılaşıyorduk. Elinde torba ile görününce mahallenin kedileri ayağına üşüşüyordu. Yaşlıydı ağır adımlarla yürüyordu. Banklardan birine oturup torbasından çıkardığı yoğurt kabına getirdiği mamaları döküyor, kedilerin yemeği bitirmesini bekliyor ve boş mama kabını alıp geldiği gibi ağır adımlarla uzaklaşıyordu. Kediler iştahla karınlarını doyuruyor, pek kavga da etmiyorlardı.

Onlar Bakırköy Tren istasyonunun üstgeçidinin kedileriydi. Çoğu kez geçidin kitapçılarına ve müşterilerine sürünürken veya kitapların üstünde miskince yatarken görürdük onları.

O yaşlı beyefendinin kitapçıların tezgahlarını açmadığı sabahın erken saatlerinde gelmesi gündüz pek ortalarda görünmemesi dikkatimi çekmişti. Kitapçılar da tanımıyordu. Pek konuşmadığını, hatta asık suratlı olduğunu ama her sabah gelip kedileri besleyip ortalığı temiz bırakmaya özen göstererek gittiğini anlatmışlardı.

O sabah daha da erkenciydim. Geçidin banklarından birine oturmuş kedilerle vakit geçiriyordum. Çoğu sabah mahmurluğu içindeydi, yüz vermiyorlardı. Oyuncu olan kardeş iki yavru tekir kedi alt alta üst üste boğuşuyordu. Bizim yaşlı beyefendinin her zamanki gibi ağır adımlarla geçidin merdivenlerinde görünmesiyle kedilerin ilgisi ona yöneldi. Miyavlama sesleri arasında gülümseyerek “durun acele etmeyin, hepinize yetecek kadar mama getirdim, sakin olun, kavga istemem” diyerek yanımdaki banka oturdu ve çıkardığı yoğurt kabına döktüğü mamaları kedilere uzattı.

kedinin-nefesi-1Bankın diğer ucuna oturup selamladım. Konuşmak istemiyor gibiydi. Hayli tüylü iri olan tekir kedi azıcık atıştırıp bey amcayla aramıza girdi. Kendini sevdirmeye çalıştı. Karşılık görünce kucağına çıkıp yayıldı. Makara çekme dediğimiz hırıltısını uzaktan bile duymak mümkündü. Keyifle kuyruğunu sallıyor ve boynunu uzatıp okşatıyordu. İlgilendiğimi görünce kafasını okşadığı tekiri işaret edip “Bu en yufka yüreklisidir. Annelik işte, yavruları karınlarını doyurmadan mamasını yemez, bekler. Bazen ona mama kalmayacağını da bilir ama yine de önce yavruları doysun ister“ dedi. 

Bu sözlerden cesaret alıp kendimi tanıttım. Uzun süredir onu izlediğimi, düzenli olarak her gün kedilere mama getirmesinin dikkatimi çektiğini söyledim.

-      Aslında bunlar rahmetli eşimin kedileri. O gelir beslerdi, ölmeden bana emanet etti. Hasta yatağında “Mezarıma çiçek koymanı, dua okumanı istemem. Kedileri besle onların duaları bana ulaşır” demişti. Gücüm yettiğince her sabah geliyorum buralara. Bana da hareket oluyor, hiç olmazsa giyinip evden çıkıyorum.

-      Kedileri seviyorsunuz anlaşılan.

-      Hiç sevmezdim. Hatta eşimin kedilere olan düşkünlüğü yüzünden arada hırlaştığımız bile olurdu. Kedinin nankör hayvan olduğunu düşünenlerdendim.

Bu arada kediler birbirini iteleyerek mama kabından nasiplenmeye uğraşıyordu. Koca kafalı siyahlı beyazlı erkek kedi hır çıkaracak gibi olunca diğerleri onu susturdu. O da kopardığı mama parçasını alıp karşıdaki bankın altında yemeğe devam etti.

Bizimki Bakırköy’ün yerlisi olduğunu, uzun yıllar çarşıda mühürcülük yaptığını, matbaaların işe el atması ile dükkanı kapatmak zorunda kaldığını anlattı. Uzaklara doğru dalgın bakarak elini sallayıp iç çekti.

-      O zamanlar damgacı derlerdi bizlere. Çarşıda yan yana bir kaç küçük esnaf aynı işi yapar, ekmeğimizi çıkarırdık. Aynı kaptan beslenen bu kediler gibi kavga da etmezdik, iyi arkadaştık. Dükkan önünde tavla oynadığımız olurdu, çayına. Şimdi ne o muhabbet kaldı ne de o insanlar. Önce çarşıyı yıkıp yeni baştan yaptılar sonra el emeği gerektirmeyen silikon mühürler çıktı. Kimse lastik mühür yaptırmaz oldu. Matbaalar üstlendi bizim işi. Pek çok esnaf gibi bizler de kapattık dükkanları.

-      Peki sonra başka iş yapmadınız mı?

-      Dedim ya, ne çarşı kaldı ne çarşının esnafı ne de o insanlar. Hepsi birden yıkılan çarşıyla gidiverdi. Artık başka muhitlerin insanlarına hizmet ediyor yeni çarşı. Bizleri tanıyan eden bile kalmadı. Bu yaştan sonra işsiz kalmak, özellikle yaptığın işin çaptan düşmesi ile gözden yitmek de cabası. Bir de hanımın hastalığı girince araya, tutunamadım. Bir tür zorunlu emeklilik bu benim yaşadığım.

kn3Karnını doyuran kediler kitapçı tezgahlarına yayılıp yalanmaya başladılar. Bizimki mama kabını torbaya koyup ağzını bağladı. Kucağındaki tekir kedi yine aç kalmıştı ama inmeye de niyeti yoktu. Sevgiyle sırtını okşadı kedinin.

-      Gerçekten hiç sevmezdim kedileri. Karnını doyurduktan sonra yüzüme bakmadan arkaların dönüp gitmelerine, seslenince gelmemelerine sinir olurdum. Ama bu tekir kedi çözdü kalbimin mührünü. Sevilmeye alışmış ama sevmeyi bilmeyen çocuk gibi biri olduğumu eşim söylerdi de anlamaz, kızardım. Mühürcülük yapa yapa kalbimi de mühürlediğimden yakınırdı rahmetli. Ben de ona “yine çenen düştü, senin de ağzını mühürlemek lazım” der atışırdık.

Gözleri dolmuştu. Başını önüne eğip kucağındaki tekir kedi ile ilgilendi.

-      Bu tekir ne yaptı da çözdü kalbinizin mührünü? Nasıl sevebildiniz kedileri?

-      Rahmetlinin vasiyeti olmasa fikrimi değiştireceğim yoktu. Sanırım bu yüzden emanet etti bana bu kedileri. Onlara bakıp aslında onlara benzediğimi, nankörlük edip sadece sevgi, ilgi bekleyen çocuk gibi olduğumu görmemi istedi. Kedilerin o sevgi dolu sakin nefesini, kulağımın yakınında hissedene kadar hiç sevmezdim bu nankör hayvanları. Aslında onlara ne kadar benziyormuşum. Bunca nankörlüğüme aksiliğime rağmen rahmetli severdi, çok severdi beni. Bir kediyi sever gibi karşılık beklemeden, sadece kedi olduğu için severdi. Bense şu karşıda bankın altında oturan hain erkek kedi gibi huysuzluk eder dururdum. Bu tekirin anaçlığı, uysallığı, ilgisi çözdü yüreğimin mührünü.

kn4Kucağındaki tekir kedi iyice yayılmış uyumaya hazırlanıyordu. Üstgeçidin kitapçıları tezgahlarını açıp rafları düzenlemeye başlamıştı. Bizimki kucağındaki tekiri yavaşça oturduğu yerin yanına bırakıp ayağa kalktı. Gelirken ilgiyle karşılayan kediler bu kez onunla ilgilenmedi. Eliyle selam verip sağlıklı günler diledi, çarşı caddesine doğru ağır adımlarla yürüyerek gözden kayboldu. Güneşin sıcak yüzünü göstermesini fırsat bilen kediler kitapların üzerine yayılıp yalanmaya başlamışlardı. Yavru kediler ise buldukları plastik parçasını yuvarlayıp neşeyle oynuyor, kitapçılar tozlarını aldıkları kitapları raflara diziyordu. Geçidin sakinleri sıcak geçecek bir güne daha hazırlanıyordu.

 

Mehmet Uhri

Ada Ayazı

Pazartesi, Haziran 13th, 2011

ada-ayazi-1“Hadi kızlarım, siz o gençlere uymayın. Bugün işimiz çok, yorup hırpalamayın kendinizi” diyerek gemlere asılıp atları sakinleştirmeye çalıştı. Büyükada sonbaharı karşılıyordu. O Pazar güneşi gören pek çok İstanbullu gibi kendimizi adaya atmıştık. Bindiğimiz faytonu sollayan diğer bir fayton yüzünden atlarımız huysuzlanıp peşinden hızlanmak istemiş faytoncu ise onları zor da olsa bu sözlerle sakinleştirebilmişti.

Adanın sakin sessiz sokakları gelenlerle kısa sürede şenlenmiş, sokakların sahibiymiş gibi kasılarak dolanan kediler bahçelere kaçmıştı. Adanın köpekleri ise iskele önünde miskin miskin yatıp gelenlere tepki vermemeyi yeğliyordu. Az ötede aynı yiyeceği çekiştiren tekir kedi ile martının didişmesi ise görülmeye değerdi. Sonuçta martının gaga darbeleri kedinin pençesinden üstün gelmişti. Yazın hareketli günlerini geride bırakan adada evler kış uykusundaydı. Hafta sonu ortalığın biraz olsun hareketlenmesi bile adaya çöken kış hüznünü gidermeye yetmemişti.

Kasketi ve siyah deri yeleği ile adanın emektarlarından olduğu anlaşılan faytoncu yol boyunca atları ile konuşup bizimle pek ilgilenmedi. Atları sakinleştirmeyi yeni başarmıştı ki yanımızdan yine hızla geçen diğer bir fayton bizimkilerin aklını çelmesine yetmişti. Faytoncu dayanamayıp “Yavaş olun biraz çocuklar, araba değil altınızdaki gaza basınca hızlansın” diye giden faytonun ardından seslendi. Atları sakinleştirmek için uğraştı. Eliyle giden faytonu işaret etti.

-      Ah bu gençler. Çatlatacaklar atları. Ne çabuk unuturlar atların da can taşıdığını. Fayton benzer mi hiç arabaya? Can bu, atıp yenisini almak kolay mı? Çalışamayıp yattığın, aç kaldığın günler de cabası.

Bu sözlerle başlayan sohbette adada doğup büyüdüğünü, babadan kalma mesleği faytonculuğu sürdürdüğünü, son yıllarda eski faytoncuların yerini hep iş arayan delikanlıların aldığını anlatıp faytonlarını kiraya veren adalı arkadaşlarından yakındı.

-      Faytonu kiraya verip kenara çekildiler. Olan atlara oldu. Attan anlamayana fayton verirsen olacağı budur. Araba gibi kullanır canını çıkarırlar. Anlamazlar atların dilinden. Kimse duymaz seslerini. Yemini suyunu verince iş biter zannederler. O gün kazandıkları paraya bakarlar hep. Yoktur yarınları.

-      Haklısın ama öyle bir zamandayız ki herkes geçim ve para derdinde.

Hadi oradan dercesine hafif alaysı yüzüme baktı.

-      Beyim burası ada, şehir değil ki. Parayı dert edenin adada işi ne. Hem şu gelenlere baksana. Hepsi birden hafta sonu gelir adanın sokaklarını biri birilerine dar ederler. Adada sessiz sakin gün geçirmeyi isterler ama biri birilerini ezerler. Daha fayton sırasında kavga eden adam adadan keyif alabilir mi sanıyorsun?

Bu arada atlardan biri tökezledi diğeri yoluna devam edince fayton yön değiştirip dil burnu bölgesinde yoldan çıkar gibi oldu. Bizimki dizginlere asılıp faytonu durdurdu. Aşağı indi. Soldaki yağız atın yanına gidip “kardeşçe geçinmek varken niye kavga ediyorsunuz, bugün işimizi iyi yapalım akşama afiyetle karnımızı doyururuz. Yeter ki kavga etmeyin. Tamam sen daha güçlüsün ama o da senin yükünü taşıyor tek başına kalsan daha çok yorulacaksın. Birbirinizi üzmeyin bakayım” dedi. Faytona binip yola koyulduk. Şaşkın baktığımı görünce;

-      Konuşup kollamazsan çabuk alınır bunlar. İlgi ister, dostluk ister. İnsan gibidir. Kırılır küser anlamazsın. Ceza vermek bir yere kadar işe yarar. Babamızdan böyle gördük. Hep birlikte kazanır hep birlikte yeriz, yoktur atlardan ayrı gayrımız.

-      Yani söylediklerini anladılar mı?

-      Beyim benimle dalga geçme. Onlar anlayacağını anladı. Sen her konuştuğun adamın sözünü anlar mısın? Onlar benim sesimi tanır, bilir. Ne demek istediğimi ne hissettiğimi sesimden anlar. Bunca yıldır biraradayız.

ada-ayazi-2Yamacı çıktıkça artan serin esinti şehirde hava ne kadar sıcak olursa olsun adada iklimin sert olduğunu işaret ediyordu. Bizim faytoncu soğuk ve nemli kış aylarının adada zor geçtiğinden yakınınca “hiç şehirde yaşamayı düşünmedin mi?” diye sordum. Yine o alaycı gülümseme belirdi yüzünde;

-      Düşündüm hatta denedim. Çocuklarım şehirde yaşıyor. Ben yapamadım. Şehirde sanki başkasının hayatını yaşıyormuşum gibi geldi. Şehirde insanlar ev geçindirecem diye şekilden şekile girip ucube bir şeye dönüşüyor. Küçük oğlum iyi bir iş buldu lojmanı, arabası, kılığı kıyafeti yerinde ama hiç biri kendinin değil. Bugün atsalar cascavlak ortada kalır. Ama o halinden çok memnun. Korktum buraya kendi gerçek hayatıma kaçtım. Şimdi hiç olmazsa karnım acıktığında kendi karnımın acıktığını biliyorum.

-      Öyle diyorsun ama şehirde yaşayanlar da adada hayat yok diye geri kaçıyor, hayatı canlılığı şehirde arıyorlar. Buraya kafa dinlemeye geliyorlar.

Adanın görece daha sıcak güney tarafına dönmüş yollar ıssızlaşmıştı. Evlerin bahçelerinde  palmiyelerin çokluğu dikkat çekiyordu. Solda tepedeki beyaz küçük evi işaret etti eliyle;

-      Bak beyim bizim ev. Azıcık bahçeyle uğraşır, çayırın otları ile atlarımı beslerim. Öyle şehirliler gibi her şeyin önüme hazır gelmesinden de hiç haz etmem. Cefasıyla da olsa kendi hayatımı isterim. Bizim oğlanlar ve şehirliler gibi bilerek kandırmam kendimi.

-      Nasıl oluyor bu?

-      Hani çocukları parka götürür eğlendirirsin, parktan dışarı çıktığında gerçek hayata döndüğünü zanneder ya insan, büyükler için de ada böyle iş görüyor. Günübirlik gelip eğlenip gidiverirler, onlar için yaşayıp eğlendikleri hayali mekandır, adalar. Geri dönünce de kendi gerçek hayatlarına döndüklerini sanırlar. Adalar olmasa yaşadıkları hayatın başkalarının hayatından farkı olmadığını anlayıp kederlenecekler elbet. O yüzden adalar hep böyle değişmeden kalır, sayfiye yeri derler geçerler. Şehre benzesin istemezler.

-      Yani sence şehirde yaşanmaz öyle mi?

-      Bana sorarsan öyle. Her şeyin önüne hazır geldiği, hayatların bu kadar benzeştiği yerde yaşananların gerçek olduğuna inanması için insanın ara sıra çıkıp buralara gelmesi gerekiyor. Asıl gerçeğin burası olduğunu anlamadan da dönmek kaydıyla tabii ki. Yoksa kafan karışır, arada kalıverirsin. 

Ada turunu tamamlamış faytoncuların baş durağı görünmüştü. Fayton bekleyenlerin kuyruğu ise meydandaki saat kulesine kadar uzanmıştı. Bizimki durağa yanaşıp bizleri indirirken yeleğini gösterip “ada ayazı fena hasta eder. Güneşe aldanıp açılıp saçılmayın sakın. Hadi kalın sağlıcakla, yine gelin” dedi ve yoluna devam etti. Gelen vapurun yolcuları ile meydanın artan kalabalığı da rıhtımda miskin yatan köpeklerin rahatını kaçıramamıştı.       

 

Mehmet Uhri

Orfoz ve Ahtapot

Pazartesi, Haziran 6th, 2011

devlet-1Ege kıyılarında küçük balıkçı kasabasında tanımıştım, Süleyman Kaptanı. Geceden denize bıraktığı ağları sabah toplar, yakaladığı balıkları limanda yazlıkçılara satardı. Alışveriş ile başlayan tanışıklığımız civar koyları gezecek tekne arayışımız ile ilerlemiş, kaptanlığını yaptığı daha büyük bir tekne ile koyları gezmiştik.  

Yaşı altmışı geçmiş, saçlarının tümden kırlaşmış olmasına karşın dinçliğini yitirmemişti. Tekne gezilerinde teknesinin arkasında dümende oturur, sessizce sigarasını tellendirirdi. Pek konuşmaz, yeri geldiğinde gezdiğimiz koylar hakkında kısa bilgi verirdi. Tanışıklığımızdan aldığımız cesaret ile akşamları onunla ağ atmaya, sabahları da toplamaya giderdik. Böylelikle limanda balık bekleyen alıcılardan önce ihtiyacımız olan balığı seçme şansını da kazanıyorduk.

O sabah gün doğumu ile birlikte Ege’nin gökyüzünün maviliğine karışan serin sularına açılmış, geceden atılan ağları toplamaya başlamıştık. Av hayli bereketli görünüyordu. Çoğunu ilk kez gördüğüm adını bile bilmediğim irili ufaklı balıklar takılmıştı ağa.

Ağa takılan balıklardan birine yapışmış irice bir ahtapotun mürekkebi üstümü batırmaya yetmişti.

Dönüş yolunu tuttuğumuzda balıkları cins ve boylarına göre kasalara aktarıyorduk. Ağı temizlerken elime gelen çirkin görünüşlü koyu renkli balığı gösterip ne olduğunu sordum.

-      Bir orfoz yavrusu o balık. Denize geri gönderelim büyüyünce yakalarız.

Balık neredeyse elim kadardı. Bence büyük görünüyordu.

-      Normalde ne kadar büyür bu balık?

-      30 - 40 kilo bazen daha bile büyüğünü yakaladığımız oldu.

devlet-2Ağı temizlemeye devam ederken iki oğlu olduğundan, ikisinin de Liseyi bitirdiğinden ancak üniversiteye giremediğinden söz etti. Oğulları, iş bulmak için büyük şehre gidip yerleşmiş baba ocağını ve baba mesleğini bırakmışlardı.

-      Tutamadım onları burada. Balıkçılık ve biraz da zeytincilik yaparak karnımızı doyururduk. Ancak bu onlara yetmedi. Yaşadığımız hayatı beğenmediler, para kazanmak için şehre gittiler. Arada sırada gelip bir süre kalıyor sonra yine şehre dönüyorlar. Özlüyorum, çok özlüyorum onları.

-      Sen de gitsen onların yanına daha iyi değil mi?

-      Ben buraların insanıyım. Burada doğdum burada ölmek istiyorum. Ben de gidersem kim bakacak bu topraklara. Yazdan yaza gelinen birkaç hafta kalınıp dönülen yazlıklar gibi mi olsun doğup büyüdüğümüz kasaba?

Daha sonra, sayıları hızla artan yazlık siteler ile denizlerin kirlendiğinden, civar koylara kurulan balık çiftlikleri ile zamanla tüm denizin kirlendiğinden söz etti.

-      Devlet önlem almıyor mu? Kirletenlere ceza vermiyor mu?

-      Beyim senin devlet dediğin şey de bu denizler gibi kirlenmeden nasibini aldı. Devlet eski devlet değil artık.

-      Nasıl yani? Devlet biçim mi değiştirdi?

-      Bunca yılın balıkçısıyım, sana balıkçı lisanı ile anlatayım. Eskilerde devlet az önce denize bıraktığın orfoz balığı gibiydi. Görünüşü ürkütücü ve heybetlidir.  Derinde bir kaya kovuğunda yaşar. Oradan hiç ayrılmaz, zordur yanına varmak ama aradığın zaman orada olduğunu birisin. Ölmeye yakın kovuğun içine girer kendini şişirir ve ölümü bekler. Ölüsünü de bulamazsın. Devlet de bir zamanlar böyleydi ulaşması zordu ama hep vardı. Nerede olduğunu bilirdin, aradığında bulurdun. Heybetinden ürkerdik, çoğumuz.

-      Şimdi ne oldu, ne değişti?

-      Artan kirlenmeyle birlikte orfoz nesli azaldı. Kirlilikten beslenen ahtapotlar çoğaldı. Artık o kaya kovuklarında ahtapotlar yaşıyor.

Sigarasından derin bir nefes alıp dumanını hırsla havaya savurdu. Konuştukça öfkesi artıyordu sanki. Ağdan çıkardığı ahtapotu teknenin kenarına çarpıp yumuşatmaya başladı.  

-      Öyle bir hayvandır ki bu ahtapot, her kaya kovuğunda olabilir. Kolları ile her yere uzanır ama sen ona yaklaşamazsın. Aradığında bulamazsın, her yerde olabilir. Eline almaya kalksan cıvıktır, kaçar gider. Tutamazsın.

-      Yani?

-      Anlamıyor musun? Devlet eskiden orfoz gibiydi. Yeri, yurdu, şekli, şemali belliydi. Şimdi ise ahtapot gibi oldu. O sana ne yapıp edip ulaşıyor, sen ona varamıyorsun. Yanına varsan bile tutamıyorsun, elinden kayıp gidiyor. Ne yaptıysam çocuklarımı yanımda tutamadım. Bu devlete yararı dokunsun diye büyüttüm çocuklarımı.  “Okut” dedi devlet, okuttum. Ama şimdi ne okutabiliyorum, ne iş bulabiliyorum, ne de yanımda kalmalarını sağlayabiliyorum. Yardım istemek için kaç kere gittiysem devlet kapısına aha bu ahtapot gibi ya yerinde yok, ya da bulsan bile elinden kaçıp gidiyor, yüzüne bakan bile yok. İş vergi almaya gelince ne yapıp edip seni buluyor ama.

-      Peki tüm bu olanların sorumlusu kim?

-      Kim olacak yine bizleriz. Kirlendik hepimiz. Kafalarımızın içi kirlendi. Kirliliğin olduğu yerde de ondan beslenen yeni nesiller yetişiyor işte.

devlet3Bir sigara daha yakıp işine döndü. Bu arada ağı ayıklamamız bitmiş, limana yaklaşmıştık. Ağdan çıkan küçük bir deniz kaplumbağasını eline aldı, Süleyman kaptan. “Limanda bekleyen gavurlar çok sever bunu, pişirip yemeğini yapmak isterler zavallının. İyisi mi onlar görmeden geri bırakılım” sözleri ile kaplumbağayı Ege’nin mavi sularına bıraktı.

 

Mehmet Uhri

Eski Bir Şarkı

Salı, Mayıs 17th, 2011

sarki1Ağaçlar yapraklarını dökmüş sonbahar Berlin’i terk etmeye hazırlanıyordu. Şehri ikiye bölen duvarın yıkılması, Almanyaların birleşmesi ile yeniden başkent olmuş büyük gelişim göstermişti. Hiçbir zaman içine sindiremediği  bölünmüşlüğü arkasında bırakmış ve çağdaş Avrupa başkentlerinden birine dönüşme yolundaydı. Potsdam meydanında yönümü şaşırıp Brandenburg kapısına gideceğime kendimi Mendelsshon Bartoldy parkında bulmuştum. Elimde bölge haritası şaşkın bakınırken ıslıkla çaldığım Ege türküsünü fark eden ve “merhaba” diyerek yanıma gelen yaşlıca beyefendiden yardım istedim. Beyefendi haritayı ters tuttuğumu ve bu nedenle ters yönde ilerlediğimi, parkın diğer ucundaki metro istasyonundan metroya binmenin daha iyi olacağını, kendisinin de o yöne gitmekte olduğunu söyleyip “acelen yoksa ve adımını şu ihtiyarın adımlarına uydurabilirsen, birlikte gidelim” dedi. Parkın kuzeyine doğru yürümeye başladık. İstanbul’dan geldiğimi söyleyince biraz da heyecanla Galata köprüsünü sordu. İç çekerek Galata köprüsünde gençlik anıları olduğundan, İstanbul’u özlediğinden söz etti. Hatırladığı o eski köprünün yıllar önce yandığını, yerine daha geniş ve uzununun yapıldığını, eski köprüdeki tadın yenisinde pek olmadığını söyleyince bir süre durdu. Bastonuna dayanıp gülümsedi, biraz da soluklanmak istemişti sanırım. Sonra “Olsun be oğul. Ağzının tadı yerindeyse, Haliç’e doğru gün batımına karşı çay içmenin keyfine varabiliyorsan yetmez mi?” diye cevap verdi. Ağır adımlarla yürümeyi sürdürdük. 70’li yıllarda siyasi nedenlerle ülkesinden kaçıp Almanya’ya sığınanlardan olduğunu, vatandaşlıktan çıkarıldığını, çok özlemesine karşın ülkesine geri dönemediğini anlattı.

-      Siyasi görüşümüz dışında suçumuz yoktu. Kimseye zarar da vermemiştik. İnsanlar daha iyi yaşasın özgür olsun istemiştik. Duvarın yıkılması ile uğruna vatansızlığı bile göze aldığımız davalar unutuldu, gitti. Bizler de yok sayıldık. Sanki hiç yaşamamış gibi olduk. Ülke bizi unuttu. Vatansız olduk. Yabani ot gibi buralara tutunduk.

-      Ne iş ile uğraşıyorsunuz?

-      Başlangıçta her işi yaptım. Müzik eğitimi almıştım. Berlin’deki Türk düğünlerinde çalgıcılık bile yaptım. Sonraları geçimimi müzik eserlerine düzenlemeler yaparak sağladım. Pek adım duyulmasa da çeşitli müzik gruplarının beste ve aranjmanlarında emeğim vardır.

-      Peki, neden özellikle Berlin? Yoksa o da mı rastlantı?

-      Almanyalı olamadım ama beni her halimle kabul eden biraz da kendime benzettiğim Berlin’i çok sevdim.

Nasıl bir benzerlik olabileceği konusunda şaşkın bakmış olacağım ki açıklama gereksinimi duydu. Eliyle kalabalık caddeleri göstererek Berlin’in kendi gibi bunca savaş ve işkence görmüş olmasına, ikiye bölünüp parçalanmasına, başkent olmaktan çıkmasına karşın her daim canlılığını koruduğuna dikkat çekti.

-      Bu şehir çok bilinen ve sevilen eski şarkılara benziyor. O eski şarkılar ki; bilirsin herkes kendine göre söyler ama unutulmaz. Hep bir yerlerde yaşar. Bazısı bir kuple okur, bazısı sözlerini değiştirir bazısı ritmini mırıldanır ama takılmıştır kulağa. Bu şehirde öyle bir canlılık var.

-      Ne tür bir canlılık bu söz ettiğiniz? Tam anlayamadım.

-      Dedim ya, öyle güçlü bir şarkı ki bu şehir, savaşlarla parçalanmış, işgal görmüş bölünüp başka şarkılara, başka dillere karıştırılıp yok edilmeye çalışılmış ama yok olmamış, unutulmamış. Parçalanıp başka şarkılara katılan, yasaklanan değiştirilen ama bestesi ölmeyen şarkılardan olmuş. Bak duvarın yıkılması ile birlikte tekrar eski canlılığına kavuştu işte. Yine aynı o eski şarkı, her yerde. Bu nedenle kendime benzetiyorum. Bakma sen yaşlandığıma. Bıraksalar içimdeki o cevval delikanlı Berlin gibi yine aynı dava için atacak kendini ortalara.

Parkın ucunda metro istasyonu görünmüştü. Üstümüzden gürültüyle geçen metronun sesi bir süre konuşmamıza engel oldu. Biraz daha yürüdük. Duvarın yıkılması ile yapılanları ve bu değişimin etkilerini sordum. Yanıt vermeden önce düşündü. Sonra yine bastonuna dayanıp durdu, soluklandı.

-      Bana sorarsan şehre yine saldırıyorlar. Berlin’de yaşayanlar kaybolan yılları telafi etmek için acele ediyor. Müzikçi diliyle anlatırsam; Hani şimdilerde remixed edip şarkıları hızlandırıyorlar ya, işte Berlinliler o eski şarkının remixed olmasını istiyor ona çabalıyor. Merkezi idare ise o eski şarkıya covered yapıp yeni baştan yorumlama derdinde. Pek anlaşacaklar gibi de görünmüyor. Bence ortaya çıkanı kimse beğenmeyecek.

-      Peki ne olacak?

-      Biliyoruz ki, bestesi sağlam şarkılara hiç bir şey olmuyor. Sular durulduğunda şehir yine kendi şarkısını söyler elbet. Umarım ömrüm yeter de görürüm o günleri.

sarki4Soluklanmak için durmasını fırsat bilip “Peki ya İstanbul? Onun şarkısı yok mu?” diye sordum. Hüzünlü gözlerle yüzüme baktı. Eliyle kalbini gösterip “O şarkı hep buralarda bir yerlerde atıyor, güne onunla başlayıp hep onunla yaşıyorum. Can bu bedende kaldığı sürece pek öyle bitesi de yok, o şarkının” dedi.

Geçen metronun sesinden ürken bir sincap bulunduğu ağacın üst dallarına doğru hızlıca tırmandı. Metro istasyonuna ulaşmıştık. İzin istedim. Gitmek istediğim yere ulaşmak için hangi yönde giden metroya gitmem gerektiği konusunda da yol gösterdi. Gülümseyerek oraya daha sonra da gidebileceğimi, bir süre Mendelssohn parkında kalıp o eski şarkıyı duymaya çalışmak istediğimi söyledim. Gülümsedi, başıyla belli belirsiz selam verdi. “Unutma. Herkesin sevdiği ve kendine göre söylediği eski bir şarkıdır, Berlin. İstanbul’da benim için boğaza bir taş atarsın değil mi?” dedi ve ağır adımlarla metronun merdivenlerine yöneldi.

 

Mehmet Uhri

Kestanenin Teri

Perşembe, Nisan 14th, 2011

kestanenin-teri2Direnmenin anlamı kalmamıştı. O akşam koca şehir hep birlikte yollara dökülmüş gibiydi. Bir saati aşkın süredir İstanbul’un trafiğine takılmış eve gidebilmek için alternatif yolları denemiş sonuçta tüm yolların aynı yoğunluğu yaşadığını görüp pes etmiştim. Arabamı Sirkeci meydanında boş bulduğum ilk cebe çekip durdum. Akmayan trafikte şehrin acı çeken telaşlı insanlarından biriydim ve pes etmiştim. Araçtan inip boğazın Haliç’le birleştiği yerde akşamın lacivertine bulanan suları izledim bir süre. Hava açıktı. Hafiften ayaz başlamıştı. Boğazın karşı sırtlarından ay yükseliyordu. Akşamın alacası karanlık ile yer değiştirdikçe meydanın gündüzcüleri de yerlerini gececilere bırakıyordu. Zabıtanın yokluğunu fırsat bilen işportacı esnafı hızla meydana yayılıp açtıkları tezgahlarda satışa başlamışlardı. Oyuncakçısı, korsan kitap CD satıcısı yanı sıra çok sayıda giysi ve valiz satıcısı kaplamıştı meydanı.

Teknesinde pişirdiği balıkları ekmek arası satan balıkçının başı da kalabalıktı. Teknenin yakınındaki rıhtım elinde balık ekmeği ile taburelere oturup karnını doyuranlarla doluydu. Balığına soğan tuz ve limon eklemek isteyenlere balıkçının adamlarından biri yardımcı oluyordu. Onca hareketliliğe ve akmayan trafiğe karşın meydandakiler sakin ve telaşşızdı.  

Derken; önce kokusu geldi sonra o cezbeden kokusuyla kebap kestaneci göründü. Tekerlekli arabasının iki yanında sallanan tüplü lüks lambası ile karanlıkta hayli dikkat çekiyordu. Kısa sürede kokunun cazibesine kapılan müşteriler başına üşüştü. Kestaneden nasiplenmek için yanına gittiğimde elindeki hazır pişmişleri sattığını biraz beklemem gerektiğini söyledi. Benden önce gelen iyi giyimli beyefendi de benim gibi bekliyordu.

kestanenin-teri-1Kestaneleri ateşe yerleştirip omzundaki havluyla terini kuruladı. Çekmecesinden çıkardığı sudan iki yudum alıp kalan suyu arabanın önünde iki yanda sallanan saksılardaki çiçeklere döktü. Elimle çiçekleri işaret edip “ocağın sıcağından etkilenmiyorlar mı? diye sordum. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıp “hiç etkilenmişe benziyorlar mı?” diye cevap verdi. Gerçekten de çiçekler sarı ve beyaz açmış sağlıklı görünüyordu. Bekleyen iyi giyimli beyefendi “çiçeklerin keyfi yerinde olabilir ama milletin çiçek görecek tadı keyfi kalmadı” diye söylendi. Bizimki yanıt vermedi. 

Gelen diğer müşteriler o güzel kokuya karşın hazırda kestane olmamasına söylenip bekleyenleri de görünce arabanın yanından uzaklaştılar. Pişmeye yüz tutan kestaneleri çevirirken “benim için pişirdiklerin iyi pişsin” diye ricada bulundum. Bu kez ters baktı yüzüme.

-      Bunları pişsin diye değil kolay soyulsun diye pişiririz. O senin

    dediğin kestanenin haşlamasıdır.

-     Ama o zaman niye kebap kestane diyoruz?

-      Çok pişirirsen un gibi dağılır, bu meret. Kararında pişirmek gerek. Yoksa kabuklarını soymaya kalktığında dağılıp üstünü başını batırır. Dahası çok pişirip terini kaçırır kurutursan iç zarı yapışır, hiç soyamazsın.  Yani kestaneyi kabuğundan zarından soyabilmek için önce çizer ıslatır sonra az kebap yapıp terini yitirmeden ateşten almalısın. Az pişmişi kurumamışı makbuldür bunun. Tadına varmak istiyorsan kararında pişireceksin ve sıcak yiyeceksin.

Bekleyen iyi giyimli beyefendi elindeki gazeteyi gösterip;

-        Desene bizim ülke de kestaneye benziyor. Çizip çatlattılar pişirip soyacaklar. Satılmadık ülke malı bırakmadılar. Bize de kabuk değiştiriyoruz diye yutturuyorlar.

Bizimki yine yanıt vermedi. Kestaneleri çevirmeyi sürdürdü. Sonra beyefendiye dönüp “Orasını bilemem, beyim. Ben kestaneden anlarım. Ama eğer işler senin dediğin gibiyse dua edelim de ülkeyi çok ısıtmasınlar, fazla pişmiş kestane gibi un ufak edip parçalamasınlar bu güzelim ülkeyi” dedi.

Pişen kestaneleri açılmaları için kenara alıp kenardaki yenileri ateşe yaklaştırdı. Bu arada Balkan göçmeni olduğunu yıllardır akşamları Sirkeci meydanında sattığı kestanelerinin hayli meşhur olduğunu öğrendik. Pişenlerden hazırladığı ilk partiyi tartıp bekleyen beyefendiye uzattı. Ocağın ateşini kontrol etti. Giden beyefendinin ardından baktı, bir şey söylemedi. Eliyle arabanın kenarından sarkan çiçekleri gösterdi.

-       Bu çiçekleri ben ektim. Can suyunu elimle verdim. Arkadaşlık ederler bana. Onların keyfi yerinde olunca bilirim hayır dua da ederler, bu sayede işlerim rast gider. Yalnızlık zor, ne edeceksin.  Hayır duasız da olmaz.

-      Koca şehirde geçinmek hele göçmensen daha da zor olmalı.

-      Eskiden ben de öyle düşünür avuturdum kendimi. Şanssız olduğuma inanırdım. Ama bence bu şehirde artık herkes göçmen. Herkes biraz yabancı.

Az ilerde işportacılar arasında yer paylaşımı yüzünden çıkan bağrışma kavgaya dönüşmeden araya girenlerce yatıştırıldı. Kestaneleri kese kağıdına yerleştirirken maşayla kavga edenleri gösterdi;

-      Bak onlar da benim gibi göçmen. Dedim ya, bu şehirde herkes göçmen. Getirip ekiveriyorlar insancıkları buraya. Ama kimse can suyu vermiyor. Sonra böyle herkes kendi can suyunu başkasından çıkarmaya çalışıyor. Göçmeni çok olunca kimse ev sahipliğine de soyunmuyor. Herkes tutunabilmek için başkasından medet umuyor.

-   İyi de, bütün büyük şehirlerde yaşanır bu dediğin sorunlar.

Gelen yeni müşteriye eliyle beklemesini işaret etti. Tarttığı kestaneleri uzatırken kafasını kaldırdı;

-        Burada kimse başkasanın sıkıntısını görmüyor, görmek de istemiyor. Sanki şehrin suyu çekilmiş. Ne can suyu var, ne de can suyu verecek vicdan sahibi birileri. Hep mücadele hep kavga. Velhasıl zor, çok zor burada hayat. Az önceki beyefendi gibi söylenmekle de olmuyor. Söylendikçe itiraz ettiklerine de alışıyorsun, o kadar. Hiç bir işe yaramıyor. 

Selamlaşıp ayrıldım yanından. Kıyıdaki banka oturdum. Balıkçının başı yine kalabalıktı. Elimdeki kestanelerin o sıcak içten kokusu boğazın esintisine karışıyordu. Ay iyice yükselmiş ufacık olmuştu. Bir süre daha orada oturup oyalandım. İşportacıların mal satma telaşına bakarken kestanecinin söylediklerini düşündüm. Karanlık iyice çökmüş meydanda gecenin silüetleri dolaşır olmuştu. Kestaneciyi ve kestane kokusunu ardımda bırakıp arabama yöneldim. Yola koyulduğumda trafiğin azalmış olacağını umuyordum ancak iyimser bir beklenti içinde olduğumu kısa sürede anladım. O gün şehir, sanki durup birşeyler anlatmaya çalışıyordu.     

 

Mehmet Uhri

Rüzgara Seslenmek

Salı, Mart 29th, 2011

ruzgar1Sonbahar ilerlemiş şehre dönen yazlıkçılarla Büyükçekmece’nin sakin ve ıssız kış günleri başlamıştı. Sahilde sert esen poyrazın hırpaladığı az sayıda yürüyüş heveslisine eşlik ediyordum. Rahatsız etmemek için hızlı adımlarla önlerinden geçtiğim sarmaş dolaş kumsalda oturan genç çift rüzgara arkalarını dönüp birbirlerine iyice sokulmuştu. Dünya umurlarında değildi. Az ilerde ise yaşlı adam kumsalda ne olduğunu çıkaramadığım bir nesneyle uğraşıyordu. Meraklanıp yanına gittim. Elinde tuttuğu kanatları yanmış martı ölüsünü gösterip “hayatı kendimize zorlaştırdığımız yetmedi, kuşları da rahat bırakmıyoruz” dedi. Anlamamış gibi baktığımı görünce eliyle sahildeki eğlence tesislerini gösterip “Buralardan her gece atılan havai fişekler yüzünden ölüyor bu kuşlar” dedi. Havai fişeklerin patlamasıyla sokaklardaki kedi köpekler yanı sıra martıların da korkup nereye kaçacaklarını saklanacaklarını bilemediklerini, çılgın gibi uçup fişeklere hedef olduklarını anlattı. Elindeki martının tüylerini okşayıp “Ne garip değil mi? Birilerinin eğlencesi, martılar için kabus oluyor. Üstelik kimse ne olup bittiğinin farkında değil, görmüyor yaşananları. Nasıl bu kadar duyarsız olduk anlamıyorum?” diye söylendi.

Sahilde açtığı çukura martıyı gömdü. Ellerini denizde yıkayıp üstüne silerek kurularken bana baktı. Başını öne eğip gülümsedi “Hanımım ellerimi üstümde kuruladığımı görseydi çok kızardı” dedi sonra eliyle sahilin ilerisini gösterip “Albatrosa doğru yürüyorum eşlik edebilirsin” dedi. Adımlarımı onun adımlarına uydurmaya çalışarak birlikte yürümeye başladık. Büyükçekmece’de doğup büyüdüğünü, İstanbul içinde pek çok yer değiştirip emekli olunca kürkçü dükkanına döndüğünü anlattı.

-      Oğlum yüzmeyi balık tutmayı benim gibi bu sahilde öğrendi. O küçükken sahilde yine böyle dolaşır deniz kabuğu toplardık. Martılara isim koyar avazımız çıktığınca onlara seslenirdik. Sesimizin rüzgara karışıp kaybolmasından çok hoşlanırdık.  

-      Şimdi nerede oğlunuz?

Bir süre durup denize uzaklara doğru baktı. Ağzından zorlukla “Gitti. Ellerimden kaydı gitti” sözleri döküldü. Bir süre konuşmadan yürüdük. Kederlenmişti. Aşırı hız ve dikkatsizliğin neden olduğu trafik kazasında oğlunu yitirdiğinden söz etti.  

-      Daha yirmi dört yaşına yeni girmişti. Şehre dönüyordu. Akşam yemeğine yetişmesi için acele etmesini söylemiştim. Biraz da onun için arabayı hızlı kullanıyordu. Önüne çıkan kömür yüklü kamyonunun altına girmiş. Acele ettirdiğim için o günden beri hep kendimi suçladım ama nafile. Giden gitti bir kere. O öldükten sonra ne eşimin de yaşadığımız evin hiç tadı kalmadı.  

-      Nasıl biriydi oğlunuz? Anlatmak ister misiniz?

-      Sorunsuz, iyi huylu yumuşak başlıydı çocukluğunda. Her baba gibi güçlü, becerikli mücadeleci olsun istemiştim. Bu yüzden zorlardım onu, tartışırdık. O ise babasının istediği gibi biri olamamanın ezikliğini duyardı hep. Bu beni daha çok delirtirdi. Annesi onu olduğu gibi sevmemi isterdi ama can çıkmadan huy çıkmıyor, beceremedim. Pişman olmak da işe yaramıyor.

ruzgar2Sonra bana dönüp ne iş yaptığımı buralarda ne aradığımı sordu. Doktor olduğumu söyleyince omuzlarını silkip gülümseyerek “mesleği dert dinlemek olan birine burada bile dert anlatıyorum, kusura bakma” dedi. Yürüdükçe rüzgarın serinliği daha çok hissediliyordu. Bir soluklanma sırasında “Hayat ne olursa olsun devam ediyor. Yaşananları biraz olsun unutmayı denemediniz mi?”  diye sordum. Cevap vermek istemiyor gibiydi. Adımlarını hızlandırıp deniz kıyısına doğru ilerledi. Arkasından gelmediğimi görünce durup bana baktı.

-      Unutmak mı? Asla. Asıl onu unutacağım diye korkuyorum. Zamanla hayalimdeki resimleri önce renklerini yitirip siyah beyaz fotoğraflar haline geliyor. Sonra küçülüp büzüşüyor. Hatırlamak için fotoğraf albümlerine baksam da zaman bana onları unutturma telaşında sanki. Öyle acı ki, yıllar ilerledikçe eski anıları renklendiremiyorum. Önce renkler gidiyor sonra gölgeleri soluyor. Oğlumun olmadığı, yok olduğu gerçeği bir şekilde gelip beni buluyor. Gerçeğin bu kadar inatçı olduğunu onu yitirdikten sonra anladım.

-      Eski anıları hatırlamak için mi buradasınız?

-      Gücüm yettiğince içimde bir yerlerde yaşatmaya çalışıyorum oğlumu. Bazen bakıyorum içimdeki varlığı azalmış, sahile iniyor martılara seslendiğimiz gibi oğlumun adını rüzgara fısıldıyorum. Üstelik son günlerde daha sık geliyorum buralara.

Denize doğru dönüp bir süre sustu. Sanki içinden bir şeyler mırıldandı. Sonra bana baktı. Kolumu tuttu.

-      Ona seslenmeyi, bana cevap vermemesini, ilgilenmeyişini öyle özledim ki, rüzgara fısıldıyorum adını. Bir yerlerden beni duyduğunu, yine ilgilenmediğini ama göz ucuyla orada olup olmadığımı kontrol ettiğini hayal ediyorum. 

Güneşin buluta girmesiyle rüzgarın serinliği daha da hissedilir oldu. Daha fazla üşümeden geri dönmeyi teklif ettim. “Sen git, ben biraz daha kalacağım” dedi.

Yanından ayrılırken o yalnız ve kederli yüz ifadesi belirmişti. Teselli edecek bir şeyler söylemeye çalıştığımı görünce elini kaldırdı. “Hiç uğraşma. Hepsi oyun bu yaşananların. Saklambaç oyunu gibi bir oyun. İyi saklanmak gerekir, bilirsin. Ama bulunamayacak kadar iyi saklanırsan unutulmaktan oyun dışı kalmaktan da korkarsın. İşte, oyun yine ayni oyun ama biri bu kez fena saklandı. Umarım bir gün sobeleriz birbirimizi. Beklemekten ve buralarda ismini rüzgara fısıldamaktan başka ne yazık ki elimden bir şey gelmiyor” dedi. Arkasını dönüp ağır adımlarla uzaklaştı. Uzaktan baktığımda rüzgarın kuvvetlenmesine karşın bizimki ağır adımlarla sahil boyunca yürümeyi sürdürüyordu. Rüzgarın uğultusuna karışan martı sesleri geliyordu, uzaklardan. Hava iyice serinlemiş az önce önlerinden geçtiğim genç kız ve delikanlının dışında sahil yaklaşan akşamın yalnızlığına bürünmüştü. 

 

Mehmet Uhri