Archive for the ‘Yaşayan mekanlar’ Category

Hayır lokması

Cuma, Ekim 25th, 2019

lokma-1

Sıcak bir yaz günü genç kadın sahil kasabasının çarşı camii önünde lokmacının pişirip küçük kaplara koyduğu lokmaları dağıtıyordu.

Lokma arabasının önündeki yazboz tahtasında büyük harflerle bir kadın ve adamın ismi ve “ruhlarına Fatiha” yazısı okunuyordu. Kalabalığın artması ile oluşan kuyruğa lokma yetiştirme telaşı ile bir yandan yeni lokma hamurları yağa atılıp diğer yandan pişenleri toplama telaşı çalışanları ter içinde bırakmıştı.

Kadın bir süre sonra sıcak yaz güneşinin de etkisiyle yorulup dağıtım işini çalışanlara bıraktı. Kenardaki banka ilişti. Sonradan lokmacının babası olduğunu öğreneceği adam ise bankın diğer ucunda oturmuş omuzundaki havlu ile terini kuruluyordu. Adam tabelayı işaret edip “Allah kabul etsin, anne babanız herhalde?” diye sordu. Kadın başını sallamakla yetindi.

Kadın artan çarşı kalabalığını ve uzayan kuyruğu işaret edip “yetmeyecek sanırım, hamuru arttırmak mümkün mü?” Diye sordu. Lokmacının babası ayağa kalkıp lokma hamurunun olduğu tencereye bakıp yerine geri döndü.

- Kızım bu hayır lokması. Hayrın ölçüsü olmaz. Hem yeni hamur hazırlayıp mayalanmasını beklemek saatler alır. Yettiğince…

- İyi ama ya yetmezse?

- Bunca zamandır bu işi yapar seyyar hayır lokması dağıtırım, yettiğini hiç görmedim. Ne kadar yaparsan o kadar alıcısı olur. Lokmayı yiyenler gibi yetişemeyip yiyemeyenler de duasını okur geçer gider. Herkese kaderi kısmeti kadar düşer. Ömür gibi.

- Ömür gibi mi?

- En yaşlısı, hayatı en dolu dolu yaşamışı bile ömrü bir gün daha uzun olsun ister ya… Lokma da öyle. İstersen sabahtan akşama dağıt bir sonrakinin alıcısı hep hazırdır. Herkes kaderi kadar yaşar ve kısmeti kadar doyar.  Yaşanmış günlerin anısına rahmetlilerin ruhuna gidecek bir koku ve damak tadı yapar dağıtır geçersin. Kimi dua eder, şükreder kimi ise hiç umursamaz “enayinin biri bedava lokma dağıtıyor” der. Yani lokmayı dağıtan gerçekte kendine dağıtır.

Bu sözlerden sonra kadın çantasını karıştırıp cüzdanının içinden çıkardığı aile fotoğrafına bir süre baktı. Gözleri doldu.

Kendini toparlayıp resmi yerine koyup yeni çıkan partiyi dağıtmak için tekrar lokma tenceresinin başındaki yerini aldı. Pişenler dağıtılıp bir sonraki partinin çıkmasını beklerken gelip tekrar bankın ucuna oturdu.

lokma-2Bu kez soru sorma sırası kadındaydı. Lokmacının babasına kaç yıldır bu işi yaptıklarını ve başka iş yapıp yapmadığını sordu. Lokmacı oturduğu yerde hafifçe doğruldu.

- Dükkânı kapattım. On yılı aşkın bir süredir seyyar lokmacılık yapıyorum. Şimdilerde oğullarım işi devraldı bir arabamız daha var. Alın teri döküp paramızı kazanıyoruz. İki araba ile üç aile geçiniyor.

- Kapattığınız dükkânda ne iş yapıyordunuz?

- Lokantacıydım. Daha doğrusu gündüz esnaf lokantası akşam meyhanecilik gibi bir şeydi.

- Neden kapattınız? Rekabet yüzünden mi?

- İşlerim iyiydi. Bir gün meyhanenin müdavimlerinden birini kaybettik. Baktık kimi kimsesi yok. Ardından bir helva karıp dağıtalım istedik. Meyhanecinin helvası diye çekinip almadılar. Önceleri anlamadım. Sonra merhumun kırkında lokma yapıp dağıttık yine elimizde kaldı.

- Anlamadım

- Ben de anlamadım. Ama baktım ki bir şeyler ters gidiyor. Sağlık sorunlarım da gözümü korkuttu. Yolun sonuna doğru tövbekâr olup meyhaneciliği bıraktım. Bu işe başladım.

Kadın hafifçe gülümseyerek “Benim için fark etmezdi. Hem helvayı kimin yaptığı neden önemli olsun ki?” diye cevap verip bir süre sustu. Sonra kafasını kaldırıp “Sahi lokmanın bir anlamı var mı? Söz gelimi neden böyle yuvarlak ve ortası neden delik olmak zorunda?” diye üsteledi. Adam ayağa kalkıp pişen lokmalardan birini eline aldı;

- Yıllar önce çırakken bu soruyu rahmetli ustama sorduğumda eline bir lokma alıp “Lokma ölenin ardından yaşanmışları anmak, hatırlamak için yapılır ve bir ömrü anlatır. Dünyaya çiğ ve cıvık bir hamur gibi gelir, mayalanır kabarır büyürüz. İçimizde anlamını bilmediğimiz bir boşlukla hayata atılırız. Hayat bizi pişirir ve aldığı yere bırakır. Hayatlarımız da lokmaya benzer. Hepsinin ortasında ama küçük ama büyük boşluk olur. Ne kadar kabarsan, iyi pişsen, hatta şuruptan parlasan da o boşluktan kurtulamazsın. Belki bizi biz yapan da o boşluktur, kim bilir?” gibi bir yanıt vermişti. O zamanlar pek anlamamıştım. Gerçi yassı hamur olarak kızartıp pişi gibi yapabilirsin ama bildiğimiz hayır lokması hep böyle oluyor.

- İçimizdeki boşluk ha? Çok anlamlıymış…

Kadın tekrar ayağa kalkıp kuyrukta bekleyenlere lokma dağıtmaya devam etti. İki saat içinde koca tencere hamur pişirilip dağıtılmıştı.

lokma-4

Kadın o sıcakta ocağın başında terleyen delikanlıya ve yanındakine teşekkür edip ödemeyi nereye yapacağını sordu. Delikanlı omuzundaki havlu ile elini yüzünü kurulayıp babasını işaret etti.

Adam ödemeyi almadan önce plastik kaba koyduğu kalan birkaç lokmayı çatalıyla birlikte kadına uzattı. Kadın teşekkür edip geri çevirdi.

- Ruhlarına lokma döktürdünüz ama tadına dahi bakmadınız. Paket yapayım mı?

- Hayır. İstemiyorum. Ama bana nereye bakmam gerektiğini gösterdiği için size, daha doğrusu rahmetli ustanıza teşekkür ediyorum.

- Önemli değil. Yine de anne babanız için lokma döktürüp uzak durmanızı anlayabilmiş değilim. Pek karşılaştığım bir durum değil.

- Onlar benim gerçek annem ve babam değil.

- Nasıl yani?

- Nüfusta anne ve babam görünüyorlar. İstenmeyen bir gebeliğin ürünü olarak beni dünyaya getiren kadın doğumevinde bebeğe aile bulunmazsa çaresiz kalıp katil olacağını söylüyor. Ebeler sağa sola haber salıp çocuğa aile arıyorlar. Velhasıl rahmetli anne ve babam beni alıp nüfuslarına geçiriyor hatta yine o ebelerin yardımıyla evde doğum yapmış gösteriyorlar.

- Ne var bunda?

- Annem beni 43 yaşında evde doğurmuş oluyor. Babam o sırada 50 yaşında. Beni yetiştirebilmek için tüm sosyal çevrelerini bırakıp bu ücra kasabaya yerleşip yeni bir hayata başlıyorlar. Gerçek anne ve babamın kim olduğunu hiç bir zaman öğrenemedim. Aile olarak bildiğim insanların belki de çoktan bitmiş birlikteliklerinin ortasındaki boşluğu doldurmaktan başka bir işe yaradığımı sanmıyorum. Babamı 7 yaşında kaybediyorum. Annem ise benimle hayata tutunuyor. Yıllar sonra anneme ameliyat için kan gerektiğinde kan gruplarımızdaki uyuşmazlığı fark edip araştırmaya başlıyorum. Doğum belgelerimi bulup işin üstüne gideceğimi söyleyince gerçeği öğreniyorum.

- İyi de size sahip çıkıp anne baba olmuşlar. Daha ne istiyorsunuz?

- Emeklerini inkâr edemem. Ama ben önce evliliklerinin, babam öldükten sonra da annemin hayatında az önce sözünü ettiğiniz boşluğu doldurmaktan başka bir işe yaramadım. İstenmeyen, hatta yok olsun istenen ve ancak başkalarının hayatlarındaki bir boşluğu doldurabilecek kadar anlamı olan bir hayatı yaşamayı kabullenmekte hep zorlandım. Hep kendime kızıp durdum. Bana iyi ki ustanızdan söz ettiniz.

- Anlamadım.

- Rahmetli ustanızın lokma için söyledikleri bu güne kadar yaşadıklarıma değil yaşamadıklarıma bakmam gerektiğini işaret etti. Başkalarının hayatında doldurduğum yere bakıp boş boş hayıflanmak yerine kendi içimdeki o devasa boşluğa bakmam gerektiğini fark ettim. “Lokmayı dağıtan gerçekte başkaları için değil kendi için dağıtır” derken haklıydınız. Tadına bakmasam da bugün burada olanlar bana yetti. Hakkınızı helal edin.

Bu sözlerden sonra ödemeyi uzattı. Adam pek anlamasa da parayı cebine yerleştirirken “siz de helal edin” diye yanıt verdi. Adam oğluna kalan lokmaları paketlemesini söyledi. Paketi kadına uzattı. Kadın istemediğini söyleyince “Tamam yemeyin ama yanınızda bulunsun. Belki bir ara aklınıza düşer ortasındaki boşluğun tadını merak edersiniz” diyerek kadının eline tutuşturdu.

Mehmet Uhri

Karıncanın gölgesi

Perşembe, Ekim 17th, 2019

akdamar

Biz karıncalar için gölgemizi yaşatan zayıf, kavruk, fakir bir dünyadır, bu ada.

Bizler de o adanın sefil sakinleriyiz.

Şartlar zor da olsa mutlu yaşar, burada ölürüz. Bulduğumuzla yetiniriz.

İnsanlar rahat bıraksa şu küçük adamızda rahatça yaşayabileceğiz. İlla gelip yayılacak, tutunmaya çalışacak, sonra da gerisin geri gidecekler. Yaz ayları insan kalabalığı yüzünden ortalığa çıkmaya cesaret edemesek de havaların soğuması ile adaya gelen insan sayısı azalınca rahatlıyoruz. Ancak kışın en zor hava şartlarında bile bir iki deli çıkıp geliyor ve cılız küçük dünyamızda bizleri yine rahat bırakmıyorlar.

Biz kim miyiz?

Van gölü üzerindeki Akdamar adasının karıncalarıyız.

Adanın gerçek sakinleriyiz.

Adada yalnız değiliz. Bir de bizim gibi adaya gölgesi düşen badem ağaçları var. Başkaları da var ama onlar da bizler gibi gölgesi uzun olanlardan.

İyi de o çok yakındığımız insanların, adaya gelen gidenlerin gölgesi yok mu?

Var elbet. Onlar adada diklenip hep güneş tepedeyken gelip gittiği için bıraktıkları gölge de kalıplarına göre komik kalıyor. Hatta güneşten kaçıp badem gölgesi aramalarına bakılırsa gölge bırakmak gibi dertleri de yok. Heybetli görünseler de ufacık gölgeleri ile her yerin ve her şeyin sahibi gibi dolaşmalarına badem ağaçları gibi bizler de gülüp geçiyoruz.

6b237170-ea40-4660-b68b-e5dcd1ecf079

Binlerce yıldır biri gelir diğeri gider ve her gelen adanın sahibi olduğunu iddia ederler. Halbuki, değil kendileri, gölgeleri bile kalmaz.

Biz karıncalar, insanların sahiplenme merakını hiç anlamıyoruz.

İnsanların her şeyi, her yeri sahiplenmek ve sonra üstüne oturup kimseyle paylaşmamak gibi garip huyları var. Bir şeyin sahibi olunca diğerlerin yoksunluk içinde kalması, eziyet çekmesi mi gerekiyor? Hadi hepsinin sahip olduğu bir şeyler var diyelim; bu kez benimki az seninki çok diye hır çıkarıyorlar.

Birlikte yaşıyorlar ama birlikte yaşamanın ne olduğunun farkında bile değiller.

Buradan, toprak altından bakıldığında kimse hiçbir şeyin sahibi değil. Gerçekte ada yaşadığı sürece varız. Ada ölürse hayat da yok.

Birinin insanlara, o midesi yarımlara anlatması gerekiyor.

Adaya gelen midesi yarımları görseniz ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız. Kendi aralarındaki farklılıklara katlanamadıkları gibi aynı dili konuşanların bile birbiriyle anlaşmadığına sıkça şahit oluyoruz.

624b8958-5166-4911-9757-21f3f1768620Binlerce yıldır huzur içinde şu garip, kurak fakir adada yaşamayı sürdüren bizler gibi çift midelilerin insanları anlaması çok zor. Yanlış duymadınız. Çift mideliyiz, midemizin birini kendimizi beslemek diğerini de açları doyurmak için kullanırız. Yani değil kavga etmek anlaşamamak, bedenimizin yarısını yaşadığımız ada gibi diğerleri için harcamaktan çekinmeyiz. Bu sayede biz olur, çok olur ve mutlu oluruz.

Adayı da o kurak cılız haliyle karşılık beklemeden bizleri yaşatmaya çabaladığı için severiz.

Şartların zorluğuna rağmen buradan ayrılmayı istemez, aynı kavruk cılız hayatı hep birlikte mutlu mesut paylaşırız. İnsanlar ise korkularıyla gelir ve korkularıyla yaşar, adayla kavgaya tutuşurlar. Adaya inşa ettikleri taş evlerin içinde kabuklarına çekilip korkularından arınır daha mutlu sevecen olabilseler de dışarıda hep o asık yüzlü sert görüntüleriyle dolaşırlar.

Halbuki çocukken hiç böyle değiller.

Bizleri görüp fark eden, merak eden, ağaçlara tırmanan tanımadığı diğer çocuklar ile oyunlar oynayan, elindekini paylaşan çocukları çok severiz. Onları kendimize yakın hissederiz. O sevgi dolu, paylaşmayı bilen çocukların korkuyla yaşayan koca koca insanlara dönüşüyor olmasına üzülür bunu neden yaptıklarını ve değiştirmeye çabalamamalarını hiç anlamayız.

Üstelik her şeyi bildiklerini sanıyorlar ama bizlerden bile öğreneceği daha çok şey var, insanoğlunun.

Şu küçücük dünyamızdan, adadan bakılınca; insanların hep birbirleriyle ve doğayla didiştiğini, kavga etmeden duramadığını görüyoruz. Gelenler adayı anlamak onu tanımak yerine kendilerine göre değiştirmeye çabalıyor. Böyle olunca kalıcı da olamıyorlar. Taş üstüne taş koyup bir süre tutunmaya çabalasalar da sonuçta adada doğru dürüst gölge bile bırakmadan geçip gidiyorlar. Aralarından az da olsa geçici olduğunu kabullenen, kalıcı olanın ada olduğunu görüp anlayan çıksa da aralarında tutmuyor, istemiyorlar.

Bizler ise her şeyin geçici olduğunu, kalıcı olanın bu ada ve üzerindeki hayat olduğunu biliriz.

Kısacık ömrümüzde gölgemizi yayar adayı kucaklarız. Bizler gitsek de adanın yaşamaya devam edeceğine, taşların üstünde gölgelerimizden izler kalacağına inanırız.

Bu da bize yeter.

c5d56ec9-a0ad-4991-94b8-24c5e07e32aa

Akdamar adasının biricik dünyamız olduğunu bilir ve o dünyanın sefil sakinleri olarak barış içinde yaşarız.

Birileri insanlara yaşadıkları dünyadan başka gidecek yerleri olmadığını hatırlatsa belki onlar da yeryüzü ve birbiriyle kavga etmek yerine bizim gibi barış içinde yaşayacak diye umutlanırız.

Binlerce yıldır insanlar gelir gider birbirlerine bakmaktan ne biz karıncaları ne cılız yabani badem ağaçlarını ne de o geniş yüreğiyle bizleri yaşatan adayı görürler.

Dedik ya, öğrenecekleri çok şey var.

Geldikleri yere, hayata ve kendilerine bakmak yerine diğerlerine ve onların sahip olduklarına bakıp, birbirleriyle yarışarak ömür tüketiyorlar. Bastıkları toprağı, doğayı ve yaşadıkları yeri sanki kendi yaratmışçasına hoyratça davranmayı marifet sayan, hayatla kavga ederek yaşayan huzursuz ham bir canlı işte.

Üstelik ne kadar çırpınsalar da kalıcı olamadıklarının, adanın taşı toprağı birkaç cılız badem ağacı ve bizlerden başka kimsenin kalıcı olamayacağının da farkındalar.

Burada olmayı biz seçmedik. Gidecek yerimiz gücümüz olsa belki bizlerden de çıkıp gitmek isteyen olabilirdi. Ancak adanın bizlerle yaşadığını ve bizleri yaşatanın da ada olduğuna inanırız. Bizleri kucaklayan, onca yokluğa rağmen yaşatmaya çabalayan adanın gönlünü hoş tutar, toprağını eşeler, yer altına taşıdıklarımız ile karnımızı doyurur bu susuz kurak adanın verdikleri ile yetinmeyi biliriz.

Onca yokluğa, zorluğa karşın bizleri hayatta tutan adayı sever, onun da bizi sevdiğine inanırız.

Biz karıncalar için gölgemizi yaşatan zayıf, kavruk, fakir bir dünyadır bu ada.

Bizler de o adanın mutlu ve sefil sakinleriyiz.

Bir de insanlar bunu anlayabilse…

Mehmet Uhri

Işık sızıyor içeri

Cuma, Ekim 4th, 2019

cohen1

Çantasından çıkardığı küçük plastik termosun kapağını açıp iç içe geçen kapaklardan birini viski ile doldurdu ve bana uzattı. Kendi de diğer kapağa doldurduğu viskiyi bir defada yudumladı. Elimde kapak ile şaşkın baktığımı görünce “ambalaja aldanma, bu kadar lezzetlisini her zaman bulamazsın” diyerek ısrar etti. Kendine özgü aromasıyla hayli lezzetli bir viski olduğu ilk yudumda anlaşılıyordu. Ben de çantamdaki bitter çikolata paketini açıp ikram ettim.

Yaşlı beyefendi ile ilk kez karşılaşıyordum ve tüm bunlar Harbiye açık hava tiyatrosunda başlamakta olan konser öncesinde yaşanıyordu.

Çağdaşı olduğum için kendimi şanslı hissettiğim ozan Leonard Cohen’in konser için İstanbul’a geleceği haberini almama karşın bilet almakta gecikince tüm biletler tükenmişti. Konserden bir iki gün önce ikinci el bilet peşine düşmüş ancak bulduklarımı da alamamıştım.

Derken, bir internet sitesinde yan yana iki biletin ayrı ayrı açık arttırma ile satışa çıktığını görüp iki bilete de teklif verdim. İş yoğunluğu nedeniyle ekran başında bekleyecek vaktim olmadığı için bilet bedelinin 4-5 misline kadar otomatik arttırma talimatı verip işimi garantiye almaya çalıştım. Günün sonunda üst limiti hayli yüksek tutmama karşın biletlerden ancak birini alabilmiş diğerini bir başka alıcıya kaptırmıştım.

Üstelik o alıcı ile yan yana oturacaktım.

Eşime, konsere birlikte gidebilmek için çok uğraştığımı ancak tek bilet bulabildiğimi söyleyince Cohen hayranı olduğumu bildiği için sorun etmedi.

Konser günü akşamüstü heyecanla Açık hava tiyatrosuna giderken eşimi arayıp bileti kaptırdığım kişi ile yan yana oturacağımı ve serzenişlerini ileteceğimi söyledim. “Eğlenmene bak” diye yanıtladı.

Yerime oturup bileti kaptırdığım kişiyi beklerken açık hava tiyatrosu için hayli şık sayılabilecek açık kahve takım elbise yelek ve Fötr şapkasıyla jilet gibi giyinmiş yaşlı bey efendi yanıma oturdu. İlk anda Leonard Cohen ile yaşıt olmalı, ben bu adama nasıl serzenişte bulunacağım diye düşündüğümü hatırlıyorum. Göz göze gelince gülümsedim ve “O bileti size kaptırdığım için konseri eşimle izleyemiyorum. Alacağınız olsun” dedim. Şapkasını çıkarıp başını eğdi ve bir süre öyle durduktan sonra bir şey söylemeden koltuğuna oturdu.

Kısa süre sonra çantasından çıkardığı küçük termostan viski ikramı ve benim bitter çikolata ile karşılık vermemle gecenin rengi değişti.

Gerçekten çok lezzetli bir viski olduğunu söyleyip markasını sorunca elimdeki kapağı tekrar doldurdu. Üst aramasında sorun yaşanmaması için orijinal şişesiyle getirmediğini ancak 18 yıl dinlendirilmiş tanınmış bir viski olduğunu ve muzipçe gülerek tiyatro girişinde “kahvemi yanımda getirdim” yalanı ile içeri soktuğunu anlattı.

Viski dolu küçük kapağı havaya kaldırıp “bu kez eşlerimizin şerefine içelim” deyince bir an için ne kadar bencilce bir tavır içinde olduğumu fark edip utana sıkıla “Yoksa ben de eşinizin biletini mi aldım? Benim yüzümden mi gelemedi?” diye sordum.

Yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Şapkasını çıkarıp başını öne eğdi.

- Keşke öyle olsaydı. Eşimi, onca yıllık hayat arkadaşımı birkaç ay önce yitirdim. Leonard Cohen’in İstanbul konseri haberini hasta yatağında görüp “iyileşmeliyim, bu konser kaçmaz” demişti. Ancak ömrü yetmedi. İkimiz için de Cohen ilah gibiydi. Öyle ki; düğünümüzde Cumparsita yerine Cohen ile dans etmiştik. Eşimin son dileğini yerine getirmek için fiyatı sonuna kadar arttırıp biletlerden birini almaya çabaladığım için umarım beni affedersiniz.

Elimdeki kapağı uzatıp “eşinizin ruhu için” diyerek yudumladım. “Buna alışmak çok zor ama öyle olsun” diyerek eşlik etti.

Konserin başlamasına kısa bir süre kalmasına karşın açık hava tiyatrosu tıka basa dolmuştu. Dinleyicilerin çoğunun orta yaş ve üzeri olduğu gözden kaçmıyordu. Arkamızda oturan iki genç kız çevrelerinde oturan “amca ve teyzelere” tavsiye üzerine geldiklerini ve Cohen’i tanımadıklarını söyleyip ülkemizdeki hangi şarkıcıya benzetilebileceği gibi pek de mantıklı olmayan bir soru sordu. Kısa bir istişareden sonra ihtiyar heyeti kararıyla Fikret Kızılok ile benzerlik kurulabileceğini söyledik. Kızlar teşekkür etse de bakışlarından kimden söz ettiğimiz konusunda da pek bilgileri olmadığı anlaşılıyordu.

“Rahmetli eşiniz ne iş yapıyordu?” diye sordum. Karı koca mimar olduklarını fakülte yıllarında başlayan beraberliklerinin iş ortamında da sürdüğünü anlattı. Çizdiği mimari projelerin iç dizaynını eşine teslim ettiğini, böylelikle birbirlerini tamamladıklarından söz etti. Çok istemelerine karşın çocuk sahibi olamamış birbirlerine ve çok sevdikleri mesleklerine tutunarak yaşamışlardı.

- İçtiğimiz viski eşimin favorisiydi. Öyle içki düşkünü bir değildi ama birlikte yaşadığımız hayatı viskiye benzetirdi.

- Viskiye mi? Nasıl yani?

- Anlaşılmayacak bir şey yok. Alkolü damıtıp meşe fıçıya koyup bekletiyorsun. Fıçıda yıllanan alkol meşenin lezzeti ve kokusu ile karışıp viskiye dönüşüyor. Eşime göre ben meşe fıçı, o ise içeride yıllanan alkoldü. Zaman içinde birbirimize bulanıp değişip dönüşüyorduk. Üstelik, tasarladığımız yapılar için de durum benzerlik arz ediyordu. Dışını ben çizip şekillendiriyor içini ise o dolduruyor mekana hayat veriyordu. Yapıyı kullananlar değerini bilirse yıllanmış hayatlar barındıran anlamlı mekanlar ortaya çıkıyordu. Eşim, hayatın fıçı içinde yıllandırılan viskiler gibi değişip dönüşüp kendine özgü lezzet kazandığını uyumlu birlikteliklerin unutulmaz anılar ile lezzetli yaşanmışlıklara dönüştüğünü düşünüyordu. Bu gece yanımda viski ile gelmek isteme nedenini umarım anlamışsınızdır.

- Anlamlı benzetmenizi sulandırmak istemem ama merakımı mazur görün; bildiğim kadarıyla viskiler single malt veya karışım olarak ayrılıyor. Bu durumda sizin evliliğiniz single malt mı oluyordu?

- Bilmem. Doğrusu hiç düşünmedim. Önemi olduğunu da sanmıyorum. Yıllanmış single malt viskiler pahalıdır ve dışarıdan bakıldığında tüketene prestij kazandırıyor gibi görünse de yalnız kalındığında ağzının tadı yerindeyse görece ucuz bir blended viski bile çok daha lezzetli gelebilir. Dışarıdan nasıl göründüğünü bilemem ama eşimin benzetmesine göre evliliğimiz yıllandıkça lezzetlenen markası özelliği pek de önemli olmayan bu termostaki viski gibiydi. Geride bıraktığı anılara bakınca haklı olduğunu düşünüyorum.

cohen3Kederli bir iç çekip sustu. Hüzünlendiği belli oluyordu. Cohen’in sahne almasıyla tribünlerde coşkulu bir dalgalanma yaşandı. Cohen seyircileri selamladıktan sonra sahneye serdirdiği yerel motifli el halılarını işaret edip konseri halılarınızın ev sahipliğinde vermek istediğini söyleyince çılgınca bir alkış koptu.

“Dance me to the end of love” parçasının müziği ile birlikte bizimki elindekileri bırakıp ayağa kalktı ve “düğünümüzde bununla dans etmiştik” diyerek olduğu yerde şarkıyı söyleyip dans etmeye başladı. Arkamızdaki genç hanımların bizimkinin ayağa kalkmasından rahatsız olduklarını görüp bir şey söylemelerine engel oldum. Şarkının bitimine kadar ayakta sallanıp yerine oturduğunda yorgun ve mutlu görünüyordu.

cohen2Cohen ise ilerlemiş yaşına rağmen “Herkes biliyor zarların hileli olduğunu” diyerek coşturduğu seyircileri “her şeyde bir çatlak var ışık sızıyor içeri” diyerek umutsuz bırakmıyor, ardı ardına söylediği hit şarkıları ile duygulandırmayı başarıyordu.

İçtiğimiz viski gibi konserin de nasıl bittiğini anlayamadan rüya gibi bir 2,5 saat yaşandı. Pek çok seyircinin yaptığı gibi yerimizden kalkmadan bir süre konserin üzerimizde demlenmesini bekledik.

Kenara bıraktığı boş termosu kapatıp kendisine uzattım. Böylesine anlamlı bir geceyi paylaştığı için teşekkür ettim. Ayağa kalkıp “eşiniz hanımefendiye hürmetlerimi iletmenizi rica edeceğim” diyerek şapkası ile selam verdi.

Kısa süre durakladıktan sonra “Bu konseri benimle paylaştığınız için asıl ben teşekkür ederim. Gecenin anısına bunun sizde kalmasını istiyorum” diyerek termosu bana uzattı. İtiraz etmek istediğimi görünce eliyle beni susturup “Şu küçücük eşya bile böylesi güzel bir geceye bulanıp anlam kazanırken eşimin bıraktığı anı yüklü değerli eşyalar onun ölümüyle başkalarının gözünde çöp haline geliyor ya; işte buna katlanamıyorum. Kendim bile zor giriyorum o eve. Bırakın bu da sizde kalsın.” Dedi.

Elini sıkıp tekrar teşekkür ettim.

İsmini dahi bilmediğim o mimar ile bir daha karşılaşmadım.

Ancak o yaşlı mimarı ve konser gecesini her Cohen dinleyişimde hatırlıyorum. Bıraktığı termosu ise işlevine uygun pek kullanmasam da o geceye ait konser bileti ile birlikte kitaplığın köşesinde, gözümün önünde tutuyorum.

Mehmet Uhri

İpek böceği öğretisi

Perşembe, Eylül 19th, 2019

5165bfc5-d7f7-46b2-9810-fd7ee4e082df

O yaz plajda eksikliklerini herkes hissetmişti. Yazın ortası olmasına karşın ortalıkta görünmüyorlardı.

Gözlerimiz, sahilde güneşlenip torunları ile deniz kıyısında oynayan o yaşlı karı kocayı arıyordu. Anneanne ve dede her gün afacan iki erkek torunuyla öğlene doğru plaja geliyor, dedenin torunları ile birlikte kumda oynadığı oyunlar herkesin ilgisini çekiyordu. Anneanne geride dursa da denetimi elden bırakmıyordu. Arada çocukların güneş koruyucu kremlerini tazeliyor, şapkalarının başlarında olmasına özen gösteriyordu.

Birkaç gün sonra çocukları anneleriyle birlikte plajda görünce dayanamayıp anneanne ve dedelerini sorduk. Rahatsızlığı nedeniyle dedenin evden çıkamadığını, çocukların yazlıkta olmalarına karşın dedeyi yalnız bırakmamak için anneannenin torunları plaja götüremediğini öğrendik.

Afacanlar biraz daha büyümüş boylanmıştı. Sahilde kumdan kale yapmaya giriştiler. Önce yardım istediler, anneleri ilgilenmeyince kendileri yapmaya çabaladı. Kaleyi denize yakın yaptıkları için gelen dalgalar kısa sürede yıkıyor, neşe içinde yeniden yapmaya uğraşıyorlardı. Denizin serinliği girenleri kısa sürede dışarıya attığı için sahil denize göre daha kalabalık görünüyordu.

Çocuklar kendileriyle oynayan olmayınca kısa sürede sıkılıp annelerini denize girmek için ikna etmeye çalıştılar. Anneleri ise onlardan önce sıkılmış, deniz işini bitirip dönme niyetindeydi. Bir süre sonra toparlandılar.

Çocuklar durumdan hiç memnun olmamıştı. Akşamüzeri gün batımını seyretmek için sahile indiğimizde dedenin torunlarını da alıp anneanneyle birlikte sahilde olduğunu görünce içimiz ısındı. Afacanlar o eski mutlu halleriyle dedeyle oynuyor, dede de onlara bir şeyler anlatıyordu.

Yanlarına gidip geçmiş olsun dileğinde bulundum. Anneanneleri eşinin kalçasından ameliyat olduğunu, yürümesinin zorlaştığını, yazlığa bile çekinerek biraz eşinin ısrarı ve biraz da torunların hatırına geldiklerini anlattı.

Dede ise ufukta kaybolmakta olan güneşi gösterip nereye gittiğini soran büyük torununu “Akşam oldu güneş evine annesinin yanına gitti, sabah yine hepimizden önce gelip bizi uyandıracak merak etme” diye yanıtladı. Güneşin batmasıyla birlikte gökyüzünde sarıdan turuncuya eflatun ve mora kadar renkler belirmeye başladı. Küçük torun sahilde bulduğu deniz kabuğunu dedesine uzattı. O da ilgiyle inceleyip torununa geri verdi, saklamasını söyledi. Gidip yanlarına oturdum.

– Bu kadar ilgili dedeleri olduğu için torunlarınız çok şanslı.

– Sormayın. Annesi de babası da çok çalışıyor, kimse ilgilenmiyor gariplerle. Onlar oyun arkadaşı arıyorlar, anneleri ise her anne gibi bir an önce büyüsünler de dertlerinden kurtulayım diye düşünüyor. Çocuklar büyüdükçe değişen, büyüyen dertlerin farkına gün gelip varacak elbet ama bu arada torunlar sahipsiz kalmasın diye en azından yaz aylarında yanlarında olmaya çabalıyorum.

– Biliyorum. Her yaz sahilde onlarla saatlerce kumda oynadığınızı görüyorum. Hatta plajda bu yıl eksikliğiniz hayli hissedildi.

Sevgi dolu gözlerle sahilde koşuşturan torunlarına baktı. Anneanneleri üstlerini kirletmemeleri için seslendi ama çocuklar kendi havalarındaydı.

– Torunlarım büyüyor ama anne babaları farkında bile değil. Onların sorularına cevap verecek vakitleri de yok. Dinleyen olmayınca çocuklar soru sormaktan da vazgeçerler diye endişe ediyorum. Gücüm yettiğince yanlarında olmaya çabalıyorum.

– Neyi öğrensinler ve unutmasınlar istiyorsunuz?

Bir süre denize ve giderek eflatundan mora dönen gökyüzüne baktı. Kumda oynayan torunlarını işaret edip “Çocuklar. Hepsi başka bir dünya” dedi. Sonra bana döndü.

– Bence her çocuk mutlaka ipekböceği yetiştirmeli ve sahilde kumda oynamalı. Önemsiz gibi görünebilir ama çok önemli. Anneler ise çocukları koruyup kollama uğruna kuma oturmayı yasaklayıp, ipekböceği yetiştirmeyi bile çok görüyor.

– Hatırlıyorum ben de ipekböceği yetiştirmiştim. Konuşurdum onlarla, isimleri bile vardı. Ama neden bu kadar önem verdiğinizi doğrusu anlamadım.

– Çocuklara hayatı öğretmek istersen onlara ipekböceği ver, yetiştirsinler. Bilirsin bu çocuklar gibi minicik kurt olarak başlarlar hayata. Yedikleri dut yaprakları ile semirir büyür 3–4 kere gömlek değiştirirler. Her gömlek okuyup öğrenip alınan diplomalar gibidir. Sonra gün gelir büyümesini tamamlar, okullar bitmiş adam olmuştur. Sıra kozasını kurup kendini o kozaya hapsetmeye gelmiştir. Evini barkını yerini yurdunu seçip yerleşen, çoluk çocuğa karışan pek çoğumuz gibi kendi arzusu ile kozasına çekilir. O güne kadar biriktirdiklerini kozasını yapmak için harcar. Günü geldiğinde ise birkaç günlüğüne hayata kelebek olarak döner, yumurtalarını bırakır ve yiter gider. Hayatın özü de buna benzer. Günü geldiğinde koza kurmaktan korkmamalarını başka nasıl anlatırsın çocuklara?

Bu arada hava kararmış akşamın serinliği hissedilir olmuştu.

Anneanne eve dönmek gerektiğini söyledi. Ayağa kalktık. Bizimki bastonuyla da olsa zor yürüyordu. Bir kere ameliyat geçirince insanın içine korku girip rahat yürüyemediğinden, düşüp bir yerini kırma endişesiyle yaşadığından söz etti. Koluna girip yardım ettim. Torunlar sahilde kumda oynamayı bırakmaya niyetli görünmüyordu ama anneanneleri daha sert bir sesle eve dönüleceğini söyleyince koşup yanımıza geldiler. Dede küçük torununun saçını okşadı.

“Bir de kumda oynamaktan söz etmiştiniz. Onun önemi nedir?” diye sordum. Eğilip yerden bir avuç kum aldı parmaklarının arasından akıp gitmesini izledi.

– Kum çok şey öğretir çocuklara. Eline aldın mı akar gider tutamazsın. Hayat gibidir. Tutup biraz şekil vermek için bir şeyler katmalı, gayret göstermelisin. Sen gayret göstermezsen hayat bu kum gibi akar gider ellerinden. O yüzden torunlarımla saatlerce kumda oynarım. Hiç sıkılmam, benim işim bu. Onlar benim ipekböceklerim. Beslensinler büyüyüp kendi kozalarında mutlu olsunlar isterim.

– Ama her gün aynı oyun sıkıcı olmuyor mu?

– Sen pek kumda oynamamışsın anlaşılan. Sahildeysen ertesi sabah her şeye yeniden başlarsın. Deniz yıkıp geçer sen yıkılacağını bilerek yeniden inşa edersin o kaleyi. Sen yazarsın deniz bozar. Zamanla kaleyi denize hangi mesafede ve hangi ıslaklıkta kumda yaparsan daha dayanıklı olduğunu da bulursun. Gerçi bunun da çok önemi yoktur. Öleceğini bilerek yaşamak, ona rağmen çabalamak gibidir. Sabaha her şeye yeniden başlarsın. Çocukluğunda kumda oynayıp yıkılacağını bilerek neşeyle o kaleleri yapmışsan hayatta sırtın yere gelmez.

– Yoksa?

– Yoksa hayat plajın o kuru kumları gibi akar gider ellerinden. Bir şeylerin eksik olduğunu bilir görür de ne olduğunu anlamadan öyle yaşar gidersin. Her seferinde denizin yıktığı kalelerine bakıp hep bir şeylere öfkelenir, aslında kendine kızdığını ise çoğu zaman fark edemezsin.

Bu sırada büyük torun yanımıza gelip “dedecim anne kediye süt verelim mi? Belki bu sefer yavrularını sevmemize izin verir” diye sordu. Dedenin yüzü aydınlandı. “Gidelim de görün anne olmanın ne zor olduğunu, belki o zaman boğazınız ağrımasın diye size dondurma almayan annenizi biraz olsun affedersiniz” dedi. Ağır adımlarla neşe içinde evlerinin yolunu tuttular.

Akşamın alacası gölgeler ile hızla yer değiştiriyor sahile akşam çöküyordu. Rüzgârın sertleşmesiyle kabaran dalgalar ise sahile daha güçlü vuruyor, kumsalı ertesi güne hazırlıyordu.

Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı merhum öğretmen İsmail Çulhacı’nın anısına ithaf olunmuştur.

Zeytin Ağacı Gibi Yaşlanmak

Cumartesi, Mart 2nd, 2019

img_10941

“Madem yaşlanacağız, zeytin ağacı gibi yaşlanmaya çalışmalı” demişti.

Enine kesilmiş ağaç parçaları üzerine yakarak yazdığı yazılar ile doldurduğu tezgâhı ilgimi çekmişti. Yazlıkçılar için açılan pazar yerinde Dostoyevski’den Yunus Emre’ye pek çok özlü sözün yer aldığı tezgâhı inceliyordum. O ise; tezgâhın ardında oturmuş elinin altındaki ahşabı yazı ile buluşturmaya çabalıyordu. Seyrek kır saçları ve yüzündeki çizgilerin derinliği yaşını gizlemiyordu.

Tezgâhın altında duran üzeri yazısız ağaç parçalarını işaret edip yazı yazdırmak istediğimi söyledim. Yazılmasını istediğim yazıyı ve seçtiğim ağaç parçasını kenara alıp elindeki işi bitirmesi gerektiğini bir saat kadar sonra gelip alabileceğimi söyledi. Ücreti peşin aldı.

Bir süre pazarı turlayıp bizimkinin yanına döndüm. Elindeki işi bitirmiş siparişime yeni başlamıştı. Onu izlediğimi görünce tezgâhın önünün kapatmamam için yanına çağırdı.

Önce nereden geldiğimi, ne iş yaptığımı, orada ne aradığımı sordu. Sonra ben ona sordum. 37 yıl demiryolu teşkilatında memur olarak çalışıp yaş haddi ile emekli olduğunu, hobi olarak başladığı güzel yazı yazma işini zamanla geliştirdiğini anlattı. Çalıştığı kurumda teşekkür, tebrik, katılım gibi belgelerin üstlerini yazdığını ancak bu işi o zamanlar para kazanmak için yapmadığından söz etti. Yaş sınırına gelip emekli edilince belediyede çalışan bir arkadaşının yardımı ve desteği ile bu tezgâhta ahşaba yazı yazarak el sanatını sürdürmeye çalıştığından söz etti. Bir ara durup ortalıktaki yanık ahşap kokusunun ve dumanın geçmesi için kafasını kaldırdı. Elindeki havya ile yazmakta olduğu yazıyı işaret ederek “Gerçi güzel yazı sanatı diye bir şey de kalmadı. Bilgisayarlar sayesinde hepsi yazıcıdan çıkar oldu. Güzel yazmak emek ve sanat olmaktan çıktı. Böyle giderse yakında şiir ve roman da yazdırırlar bilgisayarlara diye korkuyorum.” Dedi.

Yine de ahşabın cazibesinin yazıyı güzel gösterdiğini düşündüğümü söyleyince dudağını büküp; “İyi de insanlar yazıya değil ahşaba para verdiklerini düşündükleri için ne kadar güzel yazarsan yaz ödedikleri gözlerine batıyor.” Diye cevap verdi.

İyi ki az önce pazarlık yapmamışım diye geçirdim içimden. Gözlüğünü yerleştirip tekrar işine döndü. Tezgâhın üzerinde kenarda duran daha koyu sarı renkli ve hayli damarlı birkaç ağaç parçası dikkatimi çekti. Ne ağacı olduğunu sordum. Gözlüğünün üstünden hızlıca bir göz atıp zeytin ağacı olduğunu söyledi. Keşke benim yazıyı buna yazsaydık diye söylenince kafasını kaldırdı. “Zeytin ağacının yazısı kendindendir. Üstüne yazı yazılmaz, yazsan da anlamı olmaz.” diye cevap verdi.

- Anlamadım. Bu ağacın diğerlerinden farkı nedir?

img_2361Eline aldığı yuvarlak ağaç parçasının üzerindeki yaş halkalarını gösterip her bir halkanın yaşanmış yıllara denk geldiğini zeytin ağacında ise halkalarına bakarak yaşı bulmanın çok zor olduğunu anlattı. Anlamamış gibi bakmış olacağım ki hafiften sinirlenip “yani yaşlanacaksan zeytin ağacı gibi yaşlanacaksın” dedi.

- Zeytin ağacına boşuna ölümsüz ağaç demezler. Kayın, kavak veya çam gibi ağaçların yaş halkalarına bakıp kaç yıl yaşamış, nasıl yaşamış çözebilirsin. Ama zeytin öyle değildir. Zeytinde halkalar öyle iç içe geçer ki yaşlandığını anlasalar da yaşını veya ne yaşadığını kestiremezler. O yüzden yaşlanacaksan zeytin gibi yaşlanmalısın.

- Nasıl yani?

- Çizgileri okumaya çalışırsan anlarsın. Her şeyi iç içe yaşar bu ağaç. Çocukluğundan bir anı gelir yaşlılığındaki bir an ile örtüşür sonra hepsi birden bir başka yaşanmışlığa bulanır. Ağaç yaşlandıkça hayatın ağırlığında ezilir büzülür ama ayakta kalır. Rahmetli ninem “zeytin gibi yaşlan ki, 70’inde çocuk ol, 45’inde delikanlı, 15’inde ağır abi gibi görün.” Diye severdi beni. Bu ağaç gibi her yaşındaki kendini diğer yaşanmışlıklarına bulamayı başarırsan zeytin ağacı gibi uzun bir ömrün olur.

Zeytin ağacı parçasını eline alıp yüzeyindeki çizgileri parmakları ile okşadı.

- Zeytin ağacı hayatın yükü altında bir hamur gibi ezilmiş görünür ama acılarını içinde tutmaz. Zeytinlerine aktarır. Zeytinin acısı bundandır derler. Yaş alıp gövde kalınlaşır dallar zayıflar. Gösterişi de sevmez. Hatta umuru bile değildir. O yüzden hiçbir zeytin ağacı diğerine benzemez. Hayatı alır yoğurur içinde harmanlar, acısını zeytinleri ile döker gelen geçen kibirli hayatlara inat hepsini gömer yine de ayakta kalır.

- Yani?

- Yani zeytin ağacı gibi yaşa, hayatın sadece sana ait olsun. Diğerlerine benzemesin. Varsın başkaları beğenmesin. Tutma acıları içinde, sen zeytin ağacı gibi yaşlan.

- İyi de, siz bu dediklerinizi yapabildiniz mi?

- Beni boş ver. Bildiğim; yaşadığın acıların izleri içinde kalsa da acısını meyvelerin ile döküp inadına yaşamak gerektiği. Yanlış anlama acılarını unut demiyorum. Yaşadıkların içindeki çizgilerde duracak, unutmayacaksın. Yaşadığın her bir acı gövdeni biraz daha bükecek geçmişteki bir başka acının çizgisiyle kesişecek. Sen ne yapıp edip acını zeytinlerine aktarıp yaşlanacaksın.

- İyi de beceremez diğer ağaçlar gibi olursak?

- Yapabilirsen her bir zeytin ağacı gibi tekil bir hayatın olur. Üstelik başkasının hayatını değil kendi seçtiğin istediğin hayatı yaşamış olacaksın.

- Peki ya sonra?

- Sonra günü gelecek sen de gideceksin. Yaşadıkların bir ağaç parçasının üstünde kalacak birileri eline alıp bakacak, bunca yaşanmışlığa saygı duyup üstüne yazı yazmanın anlamsızlığından söz edecek. Geriye dilden dile aktarılan birkaç söz kalacak. O söz seni anlatacak. O yüzden, madem yaşlanacağız, zeytin ağacı gibi yaşlanmaya çalışmalı…

Elindeki işi bitirip düzeltmeleri yaptı. Üzeri yazılı ahşabı bana uzattı. Üzerinde yazı olmayan zeytin ağacı parçasını da satın almak istediğimi söyledim. Hediyem olsun dedi. Ücret istemedi.

“Hadi git artık, beni meşgul etme, şu siparişi yetiştirmem gerekiyor” dedi. Ayağa kalkıp elimi uzattım. El sıkışırken “Peki ya siz? Siz bu dediklerinizi yapabildiniz mi? Diye tekrar sordum. “Ne görüyorsan o, haydi git artık” dedi.

Gözlüklerini takıp, işinin başına döndü.

Mehmet Uhri

Not: Bu öykü Zeytindostu derneğince düzenlenen kültürümüzde zeytin edebiyatı 2019 öykü yarışmasında 2.lik ödülü kazanmıştır.

Ölümsüz Ağaç Dedikleri

Cumartesi, Şubat 23rd, 2019


zeytin3

Ana yol trafiğinden kurtulabilmek için dağ yolunu tutmasam o bilge köylü ve konuşkan eşini hiç tanımayacaktım.

Şiddetli yağmur yağıyordu. Yaşlı kadını ve ondan da yaşlı adamı o yağmurda dağ başında yol kenarında görünce yanlarında durup gidecekleri yere bırakabileceğimi söyledim. Üstleri hayli ıslanmış olduğu için çekindiklerini görünce ısrar ettim. Adam ön koltuğa, sonradan karısı olduğunu öğrendiğim kadın ise arka koltuğa oturdu.

Bu dağ başında ne aradıklarını ve nereye gitmekte olduklarını sordum. Adam cevap vermedi. Kadın yakınlardaki köyde oturduklarını, gece yağan yağmur ve fırtınanın diktikleri zeytin fidanlarına zarar verip vermediğine bakmaya gittiklerini, bu arada kocasının delice bir zeytin ağacını aşılama çabası yüzünden gecikip yağmura yakalandıklarını anlattı.

Adam elindeki torbadan çıkardığı dağ çileklerini uzatıp “ye de ağzın tatlansın oğul, bunun dırdırı bitmez” dedi. Bu sözler üzerine kadın bir süre daha söylendi.

Her ikisinin de hayli yaşlı olmasına karşın zeytin fidanı dikiyor olması ilgimi çekmişti.

-          Bildiğim kadarıyla zeytin fidanları yavaş büyür, umarım diktiğiniz fidanların meyvesini görürsünüz.

-          Orasını Allah bilir. Ben o zeytinleri torunum için dikiyorum. O fidanları, torunumla topladığımız delice zeytinlerden filizlendirip götürüp birlikte ektik.

-          Yani bunca zahmet delice zeytinler için mi? Aşılı fidan alıp dikilse daha kolay olmaz mıydı?

Kadın arkadan lafa girip “Konuş oğul, konuş. Beni dinlemiyor belki seni dinler” diyerek sözlerime destek verdi. Bizimki bir süre sustuktan sonra eliyle direksiyonu işaret edip; “Direksiyona oturunca hayat hızlanıyor. Her şey çabucak olsun istiyorsun. Köy yerinde acelemiz yok ki. Zeytini ben dikerim, torunum aşılar ondan sonra gelenler de toplar. Bu hep böyledir. Ölümsüz ağaç dedikleri de bundan öte” diye yanıt verdi.

Kadın ise kocasının hep dağ bayır gezip yabani zeytin ağaçlarını aşıladığından yakındı. Bizimki dağ çileği dolu torbayı açıp “dedim ya bitmez dırdırı, al da ağzın tatlansın” deyince kadın yine söylendi.

zeytin4

Bir ara adama dönüp “İyi de neden zeytin? Neden ceviz, badem veya meyvesi daha iyi para eden başka ağaç değil de bunca çaba neden zeytin için?” diye sordum. Kadın bu sözlerime de “konuş oğul konuş. Beni dinlemiyor, sen söyleyince dinler belki” diye destek verince gülmemek için kendimi zor tuttum. Bizimki ise cebinden çıkardığı küçük zeytin tanesini bana gösterip “bu soruyu rahmetli dedeme sorduğumda bana bir zeytin tanesi gösterip zeytinin insan gözüne benzediğini, geçmişte yaşamış ölmüş gitmiş ancak hayata doyamamış insanların ruhuna göz olduğunu anlatmıştı. Bir zeytin tanesini filizlendirip büyütüyor ağaç ediyorsun. O büyüttüğün ağacın zeytinleri ruhuna göz olup ardında bıraktığın dünyayı görmeni sağlıyor. O ağacın zeytinlerini toplayıp başka yerlere ekiyorsun. O ektiğin ağaçlar da gün gelip meyve veriyor ruhuna göz oluyor. Hayatın tükense de yetiştirdiğin ağaçlar sayesinde gözlerin dünyada kalıyor. Daha ne olsun?” diye yanıt verdi. Karısı arkadan “Bizim beye yaşlanınca bir haller oldu. Ölecem diye korkuyor, bu aralar hep böyle garip konuşuyor” dedi.

Bizimki yine cevap vermedi.

Yağmur hafiflemiş köye yaklaşmıştık. Adam eliyle işaret edip “yol ayrımında inelim” dedi. Eve kadar götürebileceğimi söylesem de yağmur yüzünden köy içi toprak yolun araba için uygun olmadığını söyleyip istemedi. Israr etmedim. İnmeden cebinden çıkardığı bir avuç delice zeytin tanesini avucuma bıraktı.

-          Bak oğul, şimdi sen de biliyorsun bedenin gitse de ruhuna göz olan zeytinin hikmetini, bu ağaca neden ölümsüz ağaç dediklerini ve üç kuruş para için başka ağaç dikmenin anlamsızlığını. Bu delice zeytinler sende kalsın. Belki günün birinde sen de bir zeytin ağacın olsun istersin.

-          İyi de neden özellikle delice zeytin, normal zeytin ekilse olmaz mı?

-          Hala anlamadın mı? Önemli olan zeytinin yabani olup olmadığı değil. Bırak diktiğin ağaç bizler gibi yabani zeytin olarak büyüsün. Gün gelir elbet biri aşılar olgunlaştırır. Hayat da böyle değil mi? Yabani bir zeytin gibi dünyaya yalnız gelsek de birbirimizi aşılayıp adam etmiyor muyuz?

Hanımı araya girip “Sorma oğul, bizim bey bu yüzden dağda bayırda dolaşıp bulduğu delice zeytinleri aşılar. Bir gün kalacak oralarda, umuru değil” dedikten sonra kocasının koluna girip “hadi bey, yağmur indirmeden gidelim” diye söylendi. Bizimki yine cevap vermedi.

Elindeki dağ çileği torbasını “Hakkını helal et evlat. Bizden bir damak tadı kalsın, yolun açık olsun” diyerek ön koltuğa bıraktı.

Bir süre orada durup onları izledim. Kadın adamın koluna girmiş yine bir şeyler anlatıyor, adam ise sesin çıkarmadan köye doğru ağır adımlarla yürümeyi sürdürüyordu. Avucuma bıraktığı delice zeytin taneleri ise sanki “seninle küçük bir işimiz var” dercesine bana bakıyordu.

Mehmet Uhri

Doğa Sesleniyor

Pazartesi, Aralık 17th, 2018

hurma-zeytin

2018 yılı Ege Bölgesi zeytin hasadında “Hurma Zeytin” neredeyse hiç olmadı.

Doğa, bir şeylerin kontrolden çıkmakta olduğuna dair mesajını gönderdi.

Yeryüzünde Urla Karaburun ve Foça bölgesinde yaşanan özel bir doğa olayı iklim şartlarındaki değişiklik nedeniyle bu yıl yaşanmadı.

Hurma zeytin veya bölgede bilinen adıyla Karaburun Hurması, özel iklim şartlarıyla zeytin ağaçlarında kısa süreliğine belirip zeytin tanesine acılığını veren olearupein maddesini parçalayan zararsız bir mantar türü sayesinde oluşmaktadır. Mantarın oluşabilmesi özel iklim şartlarına bağlıdır.

Her yıl Kasım ve Aralık aylarında sıcaklığın 10 C derece civarında olduğu gece denizden esen rüzgâr ile ağaçlardaki zeytin tanelerinin üzeri nemlenir. Bu nem ve sıcaklık zararsız bir mantar türü olan Phomo Olea mantarının üremesi ve tanelerdeki olearupein maddesini parçalaması için uygun fermantasyon ortamı sağlar. Bir gece içinde ağaçlardaki zeytinler bu mantar sayesinde fermente olarak acılığını kaybeder. Sabah açan güneş ile nem azalır ve fermantasyon durur. Bu mucizevî doğa olayı sayesinde zeytin taneleri hurma gibi dalında olgunlaşmış olur.

İşte, yüzyıllardır bilinen ve Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde bile anılan Karaburun hurması bu yıl hiç oluşmadı. Bölgenin önemli geçim kaynaklarından olan hurma zeytini kime sorarsanız “bu yıl hiç olmadı, hiç satmadık” yanıtını alıyorsunuz. Hurma olmayı bekleyen zeytinler ise ne yazık ki geç hasat yağ elde edilmek üzere toplanıyor. Zeytin sezonu bu yıl hurma zeytin olmadan kapanıyor.

Sıcaklıkların yeterince düşmemesi, gece sıcaklıklarının ortalamanın hayli üzerinde kalması nedeniyle doğa bu yıl zeytinleri fermente edecek ortamı sağlayamadı.

Sesleri pek işitilmese de küresel ısınma bu yıl Karaburun zeytin üreticilerini vurdu. 2018 yılı Ege Bölgesi zeytin hasadında “Hurma Zeytin” neredeyse hiç olmadı.

Doğa, bir şeylerin kontrolden çıkmakta olduğuna, önlem alınması gerektiğine dair mesajını gönderdi. Daha ne yapsın?

Mehmet Uhri

Bakla Bahane

Çarşamba, Kasım 7th, 2018

img_1727

O sıcak yaz günü kitaplarımla baş başa kalabilmek için çay bahçesinde bulabildiğim ilk boş masaya yayılmıştım. Okurken arada küçük notlar alıyor, çevreyle ilgilenmiyordum. Bir süre sonra orta yaşı geçkin şapkalı ve iyi giyimli beyefendi boş sandalyelerden birini işaret ederek masama ilişmek için izin istedi. Doğrusu masamı paylaşmaya hiç hevesli değildim. Çay bahçesinin yükünü almış neredeyse masaların dolmuş olduğunu bu sözlerden sonra fark ettim. Sesimi çıkarmadan oturması için yer açtım.

Az sonra garsonun yanımıza gelip “her zamankinden mi?” diye sormasından çay bahçesinin müdavimlerinden olduğunu anladım. Az sonra iri bir bardak içinde gelen adaçayını yudumlamaya başladı. Konuşmak için fırsat kolladığını fark edip iyice kitabıma gömüldüm. Okumakta olduğum kitaba baktıktan sonra masa üzerindeki diğer kitapları eline alıp evirdi, çevirdi. Gözlüğünü takıp sayfalarını karıştırdı. Bir süre sonra almış olduğum notlara bakmaya başlayınca dayanamayıp “kitaplar ilginizi çekti sanırım” dedim. Elindeki kitabı masaya bırakıp “Çay bahçesinde yer bulamayıp bir süre bakınınca sizi fark ettim. Okuyor ve durup notlar alıyordunuz. Merakımı mazur görün yazar filan mısınız?” diye sordu. Öykü yazarı olduğumu, insanların içinde bulunup elimden geldiğince öykü malzemesi toplamaya çalıştığımı, kitapları da bu amaçla kullandığımı anlatıp tekrar kitabıma dönmek için izin istedim.

“Size öykü malzemesi olabilecek yaşanmış bir anı aktarabileceğimi söylesem, ilginizi çeker mi?” diye üsteleyince gevezenin birine çattığımı düşünmeden edemedim. Kurtulacak gibi görünmüyordum. Pek ümitli olmasam da anlatacaklarını merak etmiştim. Kitabımı kapatıp gözlüğümü kılıfına yerleştirdim ve “sizi dinliyorum” dedim.

O ise arkasına yaslanıp şapkasını çıkardı. Eliyle ağarmış seyrek saçlarını düzeltip ada çayından bir yudum aldı ve anlatmaya başladı.

“Size metro yolculuğu sırasında tanıştığım ve bir daha karşılaşmadığım birinden söz edeceğim. Dediğim gibi o yaşlı beyefendi ile metro yolculuğu sırasında tanışmıştık. Elinde gitarı ile metroya binmiş tesadüfen yan yana oturmuştuk. Bir süre sonra metronun kalabalığına ve sıkışıklığına aldırmadan oturduğu yerden gitarını çalmaya başladı. Kalabalık nedeniyle pek rahat hareket edemese de gitardan yükselen müzik kısa sürede ilgiyi üzerimize çekmişti. Çalarken gitarın tellerine veya perdelerine bakma gereği duymuyor, kendini ilgi ile izleyenlere bakıp gülümsüyor ve selam veriyordu.

Yan yana oturma düzeni içinde gitar çalınıyor olmasının doğurduğu hareketlilik başlangıçta biraz rahatsızlık verse de çıkan ezgi ve o ezgiler ile birlikte oluşan iklim hepimizin hoşuna gitmişti. İlgi ile ihtiyarı izliyordum. Ancak diğer yanında oturan asık suratlı yaşlı adam dayanamayıp “Kes şu zırıltıyı, gâvur parçaları çalıyor bizi de günaha sokuyorsun, kafamı şişirdin. Hem elin ayağın da rahat durmuyor. Edebinle otur şurada” diye yüksek sesle söylenince az önceki iklim hemen kayboldu. Kısa bir sessizlikten sonra sorunun büyümesini önlemek için yer değiştirmeyi teklif ettim. Gitar çalan ile yerlerimizi değiştirdik. Bizimki az önce söylenen sözlere aldırmadan çalmayı sürdürünce bu kez suratsız adam ikimize de söylenmeye hatta sövmeye başladı. Cevap vermedim. Umursamaz görünüp müziğe eşlik ediyormuş gibi davrandım.

Adam omzumu dürtüp “Sana söylüyorum, söyle şuna gürültü yapmasın” dedi. Elimle susmasını işaret edip “bu şarkıyı çok severim, güzel çalıyor” dedim.  Daha da öfkelendi. Çevresine bakınıp kendine destek olacak birilerini arandı, göremeyince sustu. Olayın kapandığını sanıyordum ancak adam ilk durakta inip yanında güvenlik memuru ile tekrar bindi. Metro bir sonraki durağa doğru hareket etmişti. Az önceki suratsız adam eliyle bizimkini işaret edip “işte memur bey. Bu dilenci yüzünden rahat yolculuk edemiyorum, uyardım, anlamadılar. Lütfen gereğini yapın” dedi. Güvenlik görevlisi adamın yanına gelip ilk durakta inip kendisiyle gelmesini rica etti.

Tüm bunlar yaşanırken çalmayı sürdüren yaşlı adam müziğe ara verip güvenlik görevlisine cebinden çıkardığı kimliğini uzatarak kendini tanıttı. Kimliği inceleyen güvenlik görevlisi ise metro alanlarında işportacı veya dilencilerin bulunmasının yasak olduğunu söyleyince bizimki her hangi bir şey satmadığını, ortalıkta şapka veya benzeri bir bahşiş toplama aracı da olmadığını işaret ederek “Dilenci veya satıcı değilim. Müzik yapıyor ve kendimi eğlendiriyorum memur bey. Bu bana yetiyor. Kimseye rahatsızlık verdiğimi de düşünmüyorum. Yaptığım sadece müzik” dedi.  Ben ve birkaç yolcu daha bu sözleri destekler tarzda konuşunca güvenlik görevlisi yelkenleri indirdi. Yine de rahatsız olan yolcuların yakınmasını dikkate alıp yolculuğa müzik yapmadan devam etmesi gerektiğini bildirdi. Suratsız beyefendi kazandığı zaferden memnun görünüyordu.

İçimden “bu kadar mı? Bu mu yani, aktaracağın anı?” diye düşünmeye başlamış meşgul ettiği için içerlemeye başlamıştım. O ise ada çayından bir yudum daha alıp şapkasını masanın üstüne koydu. Eliyle alnını kuruladı ve anlatmayı sürdürdü.

Yolculuğun sonrası kısa ama benim için hayata dair hayli uzun bir yolculuktu. Az önce yaşananlar nedeniyle canı sıkılmıştı. Gitarını kılıfına yerleştirdi. Bir şeyler söyleyip teselliye çalıştım şaşkın ve biraz da kızgın gözlerle yüzüme bakıp “bu yaşımdan sonra kendimi tanımak için gitara başladım ona bile karışıyorlar” diye söylendi. “Kendini tanımak mı?” diye sorunca 33 yıl devlet memurluğu yapıp emekli olduğunu. Gitar çalmaya emekli olduktan sonra başladığından söz etti.

- Hayatım boyunca hep insanların içindeydim. Sorunlu biri de değildim. Valla değildim. Hep çevremdekilerin istediği gibi biri olmaya çabaladım. Söz dinleyen sorunsuz biriydim. İstediğimin bu olup olmadığını hiç sormadım kendime. Kendim olmak, kendi istediğim gibi yaşamak aklıma bile gelmedi. Sanırım başkalarından farklı olmaktan ürktüm. Ancak ne oldu? Bir süre önce eşimi, hayat arkadaşımı yitirdim. İki oğlum da peşpeşe evlenip gitti. Üstüne emeklilik geldi. Bir de baktım yalnızım.

- Peki ya sonra? Bu gitar işi nasıl oldu?

- Baktım kendimle baş başayım. Ama kendimi tanımıyor kendim için bir şey istemeye bile çekiniyorum. Hatta kendimle konuşmayı bile beceremediğimi fark ettim. Kimseye derdimi anlatamadım. Şimdi bile anlatabildiğimden emin değilim.

- Yalnızlığınızı gidermek için gitar çalmaya mı başladınız?

- Tahmin ettiğim gibi, sen de anlamamışsın. Dedim ya kimse anlamadı. Bunca sene hep başkalarının istediği gibi biri olmak yüzünden kendimi hiç tanımamış olduğumu fark ettim. Sonrası benim için hayli ıstıraplı bir dönemdi. Şehrin sokaklarında amaçsızca yürürken karşıma çıkan ve “falına bakayım mı?” diye soran o çingene kadın sayesinde oldu, tüm bunlar.

- Nasıl yani? Çingene kadın size gitar çalmayı mı öğretti?

- Yok öyle olmadı. Falıma bakmak istediğini söyleyince “Kimin falına bakacaksın ki, ben kendimi nasıl bulacağım onu söyle?” Diye üsteleyince avucuma tutuşturduğu baklaları yere atmamı söyledi. Dediğini yapıp önündeki mendilin üzerine baklaları bıraktım. Bir süre dağılmış halde duran baklalara baktı sonra içlerinden birini seçip bana uzattı. “Bu sende kalsın. Başkalarındaki kendini bulmaya çalışmalısın. Yapacaksın, korkma” dedi. Anlamadığımı görünce “Aradığını başkalarında bulacaksın. Senin aradığın aynada gördüğün değil, başkalarının sana bakınca gördüğü de değil, başkalarında bıraktığın seni arıyorsun. Bulduğunda kendini de bulacaksın” dedi. Bunun için ne yapmam gerektiğini sorduğumda onu benim bulmam gerektiğini söyledi. “Başkalarının seni fark etmesini sağlayacak ve hayatlarına katmasına fırsat verecek bir şeyler yapmak iyi bir başlangıç olabilir. Ben öyle yapıyorum. Bakla bahane…” dedi. Falıma bakmayacak mısın diye sorduğumda bundan sonrası için fala ihtiyacım olmadığını söyledi. Para da almadı.

- Peki ya sonra?

- Rahmetli babam mandolin çalardı. Çocukken bana da öğretmişti. İkinci el bir gitar satın alıp kendi kendime çalışarak iyi kötü müzik yapmayı öğrendim. Az önce yaptığım gibi metroya binip çalmaya başlıyorum. İnsanların ilgisini çekip beni görmesini, bir nebze de olsa hayatlarına güzellik katabilmeyi amaçlıyorum. İşte bu sırada onlara bakıp onların gözündeki kendimi görebiliyorum. Hani o hiç tanımadığım kendimi, küçük dokunuş ve yaşanmışlıklarla geri dönen anlamlı bakışlarda görebilmeye çalışıyorum.

img_1726Masadaki boşları almaya gelen garsona aynı cezveden çıkmış iki sade kahve getirmesini rica ettim. Bu arada kısa bir süre soluklanmasını istedim. Kalemi kâğıdı alıp anlattıkları ile ilgili kısa notlar almaya başladım. Çay bahçesinin kalabalığı daha da artmıştı. Bizimki sabırla not almamın bitmesini bekledikten sonra metro yolculuğu sırasında yaşadıklarını içtenlik ve heyecanla anlatmayı sürdürdü.

“Yolculuk bitmesini istemediğim bir muhabbete dönüşmüştü. Öyle ki, ineceğim durağı geçmiş olduğumu çok sonra fark ettim. Metro veya benzeri sosyal ortamlarda gitar çalarken insanları izlediğini, bahşiş beklemediğini ama veren olursa geri çevirmediğini söyledi. Amacının kendiyle ilgilenen o tanımadığı insanların gözündeki kendini görmek, onu bulmak olduğunu tekrar vurguladı. Sonra dönüp yüzüme baktı;

- Beni biraz çatlak bulmuş olabilirsin ama işin gerçeği bu. Başkalarının hayatından kendimi bulmaya, onu görmeye çabalıyorum.

- Peki aradığınızı bulabildiniz mi? Dahası bulduğunuzdan memnun musunuz?

- Benim ki arayış, bir tür yolculuk. Şimdiye kadar bulduğuma bakıp “eh işte idare eder” diyebilirim.

- Peki nasıl yapıyorsunuz bunu? İnsanların bir kısmı sizinle hiç ilgilenmiyor bazıları ise az önceki gibi rahatsız bile olabiliyor?

- Metroda yolculuk ederken oturur insanları izlerim. Dediğin gibi insanlar da tip tip. Metronun özelliği oturduğun zaman karşındaki insanı ve onun ardındaki camdan yansıyan kendi görüntünü izlersin. Bazıları kimseyle yüz yüze gelmemek ve camdan yansıyan kendi görüntülerini de görmemek için oturmaz, ayakta durur. Oturanların bir kısmı cep telefonları ile ilgilenip kafalarını kaldırmaz. Onlar benim için cep telefondaki görüntüler gibi sanal tiplerdir. Kadınlar ise nedense oturup genellikle ortamdaki diğer kadınları süzerler. Camdan yansıyan görüntülerine ise bakmamaya çalışırlar. Bazen sarmaş dolaş çiftler gelir. Dünya umurlarında değildir. Onlara bakanlar ise genellikle ya kız veya oğlan tarafı olma eğilimine girerler. Bir zamanlar benim yaptığım gibi başkaları için yaşayanlar ise sadece camdan yansıyan kendi görüntülerine bakarlar. Başkalarının gözünde nasıl göründükleri onlar için her şeyden önemlidir.

- Başka?

- Çocuklar… En çok onların gözünden kendimi tanıyabiliyorum. Çünkü çocuklar kendilerini gizlemiyorlar. Müziği beğendiyse tempo tutup dans eden veya söyleyen bile oluyor. Nadiren de olsa benim gibi başkalarının üzerinden kendini bulmaya, tanımaya çalışanlarla da karşılaştım. Sayıları az ama tanımaya değer olduklarını düşünüyorum. Sıradan tiplerdir ve mükemmel olmak gibi kaygıları yoktur. Sonuç olarak insanların üzerinden kişiliğimdeki geveze, uyuşuk, sevecen, nobran, pinti gibi karakter kırıntılarıyla yüzleştikçe yalnızlığımdan kurtuluyor kendime yakınlaşıyorum.

- Aradığınız yakınlaşma aile içinde veya akrabalar arasında bulunamaz mıydı?

- Çok zor. Bilirsin, akrabalar senin seçimin değildir. O ortamın içine doğarsın. Farklılıkların törpülendiği, birbirine benzemeye başlanılan ilk yer ailedir. Yani akrabalar birbirine ayna olamıyor. Çünkü farklılıklar sülale içinde eritilip yok ediliyor. Yine de akrabaların zor dönemlerde insanın sığınacağı rıhtımlar gibi olduğunu düşünürüm.

Yolculuğun sona ermesine az kalmıştı. Anlattıkları için teşekkür edip “Tüm bunların bir bakla falıyla başladığına inanamıyorum.” Dedim. Gülümsedi. Elini cebine atıp çıkardığı kuru baklayı gösterdi. “Kendine yolculuk yapmak istiyorsan başkalarında bıraktığın kendini bulmaya çalışmalısın, bakla bahane… Demişti falcı kadın” dedi.

Son durakta birlikte indik. Az önceki tatsız olayda verdiğim destek için teşekkür etti. Gitarı ile birlikte ters yöne giden metroya yönelip gözden kayboldu.”


img_1728

Sözlerini bitirdikten sonra kahvesinin kalan son yudumunu alıp sandalyesinde arkasına yaslandı. Not almamı bitirmemi bekledikten sonra “umarım öyküye dönüşebilecek bir şeyler anlatmışımdır” dedi. Ben ise notlarımı gözden geçirip yazmayı unuttuğum bir şey olup olmadığı telaşındaydım. Bir süre daha sessizce oturduktan sonra gitmek için izin istedi. Kendisine anlattıkları için teşekkür edip masanın misafiri olduğunu hesabı ödemek istediğimi nazik ancak kararlı bir ifadeyle bildirdim. İtiraz etmedi. Ayağa kalktı. Şapkası ile selam verdi. Arkasından “Peki ya siz? Gitar çalan o yaşlı adamın anlattığı hangi tipe giriyorsunuz?” diye sordum.

Belli belirsiz bir göz kırptı ve “Gitar çalamasam da insanların beni görmesini ve onlarda bıraktığım izler üzerinden kendimi bulabilmenin bir yolunu bulduğumu düşünüyorum. Eh, bu da bana yetiyor” diye yanıtladı. Ağır adımlarla çay bahçesinin kalabalığında gözden kayboldu.

Ben ise tekrar notlarıma dalmış anlatılanları toparlama telaşındaydım. Bir süre sonra garsonu çağırıp konuştuğum bey efendinin kim olduğunu sordum. İsmini bilmeseler de düzenli gelenlerden olduğunu ve az önce olduğu gibi genellikle birilerinin masasına oturup sohbet ettiğini anlattı. Giderken, kaşla göz arasında masanın hesabını ödemiş olduğunu da o sırada fark ettim.

Mehmet Uhri

Not: Bu yazıda kullanılan görseller Eren Eyüboğlu imzalıdır.

Gözyaşı Mahpusluğu

Pazar, Eylül 9th, 2018

img_0794

Ayrılırken “Beni dert etme, benimki sadece bir anıyı misafir eden hayatlardan.” demişti.

Bir sürü rastlantı sonucu aynı meyhane masasında kadeh kaldırıp, gece boyu Neşe’ye kadeh tokuşturmuştuk.

Daha önce öyle birini hiç tanımamıştım.

En iyisi baştan anlatayım;

Aynı şehirde yaşadığımız halde yıllardır görüşemediğim meslektaşımla meyhanede buluşmak için sözleşmiş ancak son anda çıkan acil ameliyat yüzünden arkadaşım gelememişti. Birkaç yıl önce kaybettiğimiz ortak dostumuzun anısına kadeh kaldırıp eski günlerden konuşmayı planlamıştık, ancak olmadı. Heyecanla meyhaneye gidip masaya kurulmuştum. Masaların çoğu boştu. Bir süre sonra gelen ilk mesaj gece ile ilgili beklentilerin değişeceğinin habercisi gibiydi. Arkadaşım, acil bir hasta yüzünden gecikeceğini bildiriyordu.

Yandaki marketten bir gazete alıp gelip masaya döndüm. Sipariş vermeden bir süre gazete ile vakit geçirdim. Ne kadar zaman geçti bilemiyorum ama gazeteden kafamı kaldırdığımda meyhanede tüm masaların dolmuş olduğunu gördüm. Dört kişilik bir masayı sipariş vermeden işgal ediyor olmanın ezikliği ile arkadaşıma ulaşmaya çalıştım ancak telefonu kapalıydı.

img_0795

Biraz meze ve rakı sipariş ettim. Bu arada gelen birkaç müşterinin yer olmadığı gerekçesiyle geri çevrildiğini, gelenlerin de masamdaki boş koltuklarda gözü olduğunu görünce tedirginliğim arttı.

Bir süre sonra arkadaşım arayıp ameliyata devam etmek zorunda olduğunu, gelemeyeceğini söyleyince gecenin şekli değişti.

Yüzümün asıldığından durumu anlayan meyhaneci elinde kadehi ile masama gelip “Görünen o ki, yalnızsınız. İzniniz olursa ağabeyimle birlikte masanıza katılmak ve size eşlik etmek isteriz.” Dedi. Yıllardır yüzünü görmediğim arkadaşımla paylaşmayı düşlediğim masayı meyhaneci ve abisiyle paylaşmak zorunda kalmaya pek hazır olmasam da sesimi çıkarmadım.

İlk kadehleri kaldırırken “Neşe’ye” dediler. Eşlik ettim. Sonraki kadehleri de hep aynı biçimde kaldırmaları üzerine “burada şerefe içilmiyor mu?” diye takıldım. Meğer Neşe genç yaşta trafik kazasında yitirdikleri kız kardeşlerinin adıymış. O akşam da rahmetlinin doğum günüymüş.

Meyhaneci arada kalkıp müşteriler ile ilgileniyor, mutfağı kontrol ediyor, kısa süre otursa da masaya pek eşlik edemiyordu. Karşımdaki acılı ağabeyle başladığımız sohbette babadan kalma fotoğrafhane işlettiğini kardeşinin ise meyhanecilikle geçindiğini anlattı. İşlerin eski tadı olmasa da nişan, düğün fotoğrafları ile iyi kötü ayakta durmaya çalıştıklarından söz etti. Cüzdanından çıkardığı kız kardeşinin fotoğrafını masadaki bardaklardan birine yaslayıp kardeşini anlatmaya başladı.

- En küçüğümüzdü. Emanet gibiydi. İkimiz de üzerine titrerdik. Elimizle evlendirdik. Mutlu bir aile kurdu. Ancak o güzelim aile büyük kızları ile birlikte bir kaç yıl önce aptal bir kamyonun altında kaldı. O kadar ani oldu ki acımızı bile hissedemedik. İnsan yalnızlığını, kardeşini kaybedince anlıyormuş. Hayatta kalan bebeklerini kendi aileme kattım. Acımız hiç eksilmedi. O günden beri, bebeğini ve ondan kalan hayatı, anıları ayakta tutmaya çabalıyorum.

“Peki bu hep böyle mi gidecek?” diye sorduğumda kadehini masaya hışımla bırakıp gözümün içine baktı ve “Ben bir anıyı misafir eden, ağırlayan hayatlardanım. Bu benim seçimim” Dedi.

Kısa bir sessizlikten sonra hiddetlendiği için özür dilercesine kadehini uzattı. Kadehlerimizi tokuşturduk. Hüzünlenmişti. Anlatırken gözleri dolsa da hayatını ölen kız kardeşinin anısını yaşatmaya ve onun emaneti olan yeğenini büyütmeye adadığını, bunun ona iyi geldiğini söyledi. Bu arada meyhaneci masaya yaklaşıp kadehini bizim kadehlerle tokuşturup kuvvetli bir yudum aldı. Boş kadehi doldurması için ağabeyinin önüne bırakırken “muhabbet iyi galiba” diye ortaya bir laf attı. Cevap vermemizi beklemeden müşterileri ile ilgilenmeye koyuldu.

- Bayılıyorum bu hallerine. Ben hiç bunun gibi dışbükey bir adam olamadım. Baksana herkese herşeye yetişiyor, üstelik herkes onu görüyor ve varlığı herkese iyi geliyor. Tam bir meyhaneci oldu çıktı. Benim gibi iç bükey birinin nasıl böyle bir kardeşi oluyor, anlamıyorum.

Yüzüne anlamamış gibi bakmış olacağım ki, kardeşinin bardağını doldururken açıklama yapma gereği duydu.

- Mesleğimiz fotoğrafçılık olunca benzetmeler de ona göre oluyor. Bilirsin İç bükey, dış bükey daha çok aynalar için kullanılır. Benim gibi içbükey tipler uzaktan ters görüntü sunduğu için pek bulaşılmak istenmez. Sevimsiz bulunurlar. Yanlış anlama bu durumdan rahatsız filan değilim. Böyle gayet iyi. Yakından bakmalarına izin verdiklerim ise içbükey aynalarda olduğu gibi kendilerini olduklarından daha büyük görür mutlu olurlar. Onlara iyi gelirim. Yani kısaca içbükey tipin biriyim. Kardeşim ise tam tersi. Herkes olduğunca mutlu. Daha ne olsun?

- Yanlış anlamadıysam kendi hayatınız yerine ölen kardeşinizin anılarını yaşamaya çabalayan bir hayatı yaşadığınızdan söz ettiniz. Hatta belki biraz da bu nedenle kendinizi iç bükey olarak tanımlıyorsunuz. Kendinize ve sizi sevenlere haksızlık etmiş olmuyor musunuz?

dsc_06621

Cevap vermeden rakı kadehini elinde bir süre çevirdi. Sonra cevap vermek istemediğini anlatırcasına tokuşturmak için uzattı. Kadehimi uzatmayıp “cevap vermediniz” diye üsteledim. Kadehi masaya bıraktı ve hafiften yüzünü ekşitti. Uzaktan durumu gören meyhaneci hemen masaya oturup kadehini ikimiz de kadehine vurup “Unutmayın Neşe’ye içiyoruz bu akşam, somurtmak yok” diyerek havayı yumuşattı. Hesap isteyen bir müşteri için kasaya yönelmek zorunda kalınca kadehimi uzatıp “Neşe’ye” dedim. Eşlik etti. Sonra kafasını kaldırıp uzaklara, çok uzaklara bakar gibi dalgın bir bakış atıp “Kendimi, gövdesiyle ağlayan üzeri damla damla donmuş göz yaşı dolu bir ağaç gibi hissediyorum. O donmuş gözyaşları ve içinde barındırdıklarıyla bir acıyı misafir eden hayatlardanım. Gözyaşı mahpusluğu gibi bir şey işte.” dedi.

Sonra bana dönüp eliyle bedenini gösterdi. “Bu bedenlere sığdırdığımız ömürler kimi için yüktür, kimi için ödül veya bende olduğu gibi sadece donmuş bir anı. Ölen kardeşimin ve ailesinin anısını taşıyor, onların anısını ayakta tutmak için yaşıyorum. Bu bana iyi geliyor. Yalnızlığımı unutuyorum. Tarifi zor. Eğrisini doğrusunu bilemem ama iyi geliyor” diyerek kız kardeşinin fotoğrafına doğru kadehini kaldırdı.

dsc_06562

Ömür dediğimizin aslında bedenin yükü olduğunu, bazılarına ağır gelse de taşımak zorunda olduğumuzu, bazılarına hayatın zor gelip taşıttıracak birilerini bulma telaşıyla koca bir ömür tükettiklerini, altında ezilse bile yüküne ses etmeyip hayatı direniş olarak yaşayanlara saygı duyduğundan söz etti.

Bazıları ise hayatı bir misafir gibi ağırlar. Misafir dediğime bakma; misafirin istenmeyeni, beklenmeyeni, sevilmeyeni de olur ama benimki öyle değil. Hayatı misafir eder ağırlarım. Yorulsam da serzenişte bulunmam.” dedi.

Masaya neşeli bir kahkahayla gelen meyhaneci tokuşturduğu bardağını hızlıca yudumlayıp bir iki çatal mezeyi ağzına attı. Tekrar mutfağa doğru koştururken “peki ya kardeşiniz, o bu konuda sizi anlıyor mu?” Diye sordum. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Görüyorsunuz işte. Benzemesek de anlarız birbirimizi. O yükünü yayar dağıtır, bulaştırır başka hayatları da katıp paçal yapar öyle bir hayat yaşar. Biraz kendi, çokça başkası olur. Baksana ikimizi birbirine katıp şu masa başında paçal yapmayı bile başardı. O da onun seçimi.” Diye yanıtladı.

- Hayatı yük bilip aklınca kurnazlık eden hayat tembellerini hiç anlayamadım. Öyle çok var ki onlardan. Kendilerini taşıttaracak birilerini buldular mı onlardan mutlusu yok. Sorsan mutluluğun ne olduğunu bile anlatamazlar. Halbuki mutluluk emek ister, yürek ister, çaba ister ve bedel ister. Gerçek mutluluğun insanı nasıl ağır ağır demleyen bir keyif ve güzelliği olduğunu hiç bir zaman bilemezler. Kurnaz geçinseler de hayatın tüm yükünü sırtlandığı halde gerçekten mutlu olanlara bakıp hayatlarında bir şeyin eksik olduğunu düşünür ama eksiğin ne olduğunu tarif bile edemezler.

Masaya gelen meyhaneci kadehini eline alıp tüm salona yüksek sesle “bu akşam Neşe’ye içiyoruz arkadaşlar” diye seslendi. Salondan yükselen “Neşe’ye” sesiyle kadehler bir kez daha kalktı. Bizimki kardeşinin kolundan çekip abartmaması için uyarsa da meyhaneci ağabeyinin iki yanağını parmaklarıyla sıkıp “canım abim benim” diyerek mutfağa yöneldi. Az sonra elinde dumanı tüten ciğer ızgara ile gelip masaya kuruldu. Bir süre sessizce demlendik. Yine bir hesap için yanımızdan kalktığında bizimki kardeşini işaret edip “Görüyorsun işte… İnsan öyle de mutlu oluyor, böyle de. Hepsi hayatın içinde” dedi.

Sonrasında beni sordu, kendimi anlatmamı istedi. Öyle derinlemesine anlatacak bir hayatım olmadığını düşünüp geçiştirmeye çalıştım. Yutmadı. Halime güldü. Ben de güldüm. Meyhaneci halimize bakıp “önce acı mezelerden yiyip ağlaştınız şimdi de ağzınızın tadı yerine mi geldi?” diye uzaktan takıldı. Daha çok güldük.

Gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbet ettik. Neşe’ye içtik. Meyhane tenhalaşıp garsonlar masaları toplamaya başlayınca ayağa kalktık. Hayli içmiş olmasına karşın iyi görünüyordu.

Yenilen içilenlere göre komik bir hesap geldiğini görünce eziklik hissettirmeden kendilerince jest yaptıklarını anladım. Bahşişle dengelemeye çalıştım. Meyhaneden çıkarken ikisinin de elini sıktıp güzel bir gece olduğunu anlatmaya çalışan bir şeyler geveledim. Halime güldüler. Ben de güldüm.

Bizimki kulağıma eğilip “Kafana çok takma, dedim ya; benimki bir anıyı yaşatan, misafir eden hayatlardan. Başkalarının ne düşündüğü ne dediği umurumda değil. Bugün masanı bize açıp birlikte Neşe’ye içtik. Sen de o anının parçası oldun. Hepimizin hayatı zenginleşti. Gerisi bildiğin hayat işte…” dedi.

Sokağa gecenin sessizliği çökmüştü. Bir kaç adım attıktan sonra iki kardeşin kapının önünde arkamdan baktıklarını görünce durup alabildiğince yüksek sesle “Neşe’ye” diye bağırdım. Sesim, çöpten fırlayan kedinin tıngırtısı ile birlikte yankılandı.

Sonra ortalık yine gecenin sessizliğine büründü.

Dr. Mehmet Uhri

Zamanın Mandalları

Çarşamba, Aralık 6th, 2017

img_9860

Divriği esnaf çarşısı zamanda kaybolmuş hali ve her günkü dinginliği ile günü yarılamıştı. Yaz sıcağının iyice hissedildiği çarşı hayli durağan günlerinden birini daha yaşıyordu. Cemal dayının saatçi dükkânını ise fotoğraf makinem için uygun pil ararken sora sora bulmuştum. Çarşı içinde birkaç metrekarelik ufacık yerde kendi gibi yaşlı, bildiğimiz kurmalı saatlerin tamiri ile uğraşıyordu. Aradığım pili gösterip ümitsizce olup olmadığını sordum. Elindeki Serkisof marka köstekli saati masaya bırakıp pili eline aldı. Gözündeki lupa yaklaştırıp üstündeki yazıları okumaya çalıştı. Pili masaya koyup köstekli saati eline alıp tamire devam etti. Tüm bu süreç içinde hiç konuşmamış ve soruma cevap vermemiş olması canımı sıkmıştı.  Pili alıp çıkmaya davrandığımda “bekle hele selamsız” diye seslendi. Sağ gözünden lupu indirmeden kafasını kaldırıp bana baktı.

- Dükkâna destursuz, selamsız girdiğine göre buralardan değilsin. Otur, az bekle…

- Aradığım pil elinizde var mı?

- Bakmam lazım. Sanırım bir tane olacak. Lakin elimdekinin zembereği dağılmadan vidalarını sıkıştırmam gerek. İşin aceleyse sonra gel diyeceğim ama bu gün erken kapatacağım. Beklemende fayda var.

img_9856Tezgâhın önündeki tabureye oturup sessizce dükkânı izlemeye başladım. Camekânın içi kurmalı kol saatleri ve köstekli saatlerle doluydu. Ustanın arkasında ise çoğu antika sayılabilecek duvar saatleri asılıydı. Sokaktan gelen geçen Cemal dayıya selam ettikçe kafasını kaldırıp eliyle selama karşılık veriyor sonra tekrar işine dönüyordu. Bir süre sonra yüzünü ekşitip elindeki köstekli saati tezgâha bıraktı. “Bu da benim gibi yaşlandıkça ayar tutmayanlardan. Uğraştıracak anlaşılan. Daha fazla bekletmeyeyim seni. Ne de olsa yolcusun.” Diyerek çekmecelerini karıştırmaya başladı. Bu arada dışarıdan geçen çaycı çırağına iki çay siparişi verdi. Aramayı sürdürürken nereden gelip nereye gitmekte olduğumu, ne iş yaptığımı sordu. Hekim olduğumu söyleyince gülümseyerek “içeriye selamsız girmenden anlamış, doktor veya avukat olduğunu düşünmüştüm” dedi. Açıklama beklediğimi görünce “Bazı meslekler adamın ayarını bozar. Hekimlik ve avukatlık gibi meslekler hep derdi sıkıntısı olan ile uğraştığı için selama sabaha gerek duymaz. Kaptırırsan her yerde öyle davranmaya başlarsın” diyerek açıkladı.

Çaylarımızı yudumlarken 57 yıldır aynı çarşıda saat tamirciliği yaptığını, telefon idaresinden emekli olduğunu, dükkânın yerini birkaç kez değiştirse de saatçiliği bırakmadığını anlattı. Bu saatlerin artık kullanılmadığını hatta cep telefonları yüzünden saat kullanımının da azaldığını vurgulayıp kurmalı saatlerin alıcısı olup olmadığını sordum.

- Haklısın, her şey gibi saatler de değişti. Ama saatler değişse de insan kolay değişmiyor. Bir kere saatsiz insan olmaz. Buradan bakınca içeriden saatli ve dışarıdan saatli olmak üzere iki tip insan olduğunu söyleyebilirim.

- Sizce ben hangilerinden oluyorum?

- Kolunda saat olmadığına göre saati içinde olanlardansın. Onlar kendi zamanlarını yaratıp yönetme derdindedir. Sabırsız olurlar. Zaten o yüzden elimdeki işi bıraktım.

- Peki ya saati dışarıda olanlar?

- Zamanın kendilerini yönetmesine ses çıkarmayanlardır. Zaman onları yönetir. Ellerinden tutar büyütür, gezdirir. Herkesçe daha çok kabul gören onlardır. Zamanın ruhuna uygun yaşarlar. Diğerlerine göre hayli kalabalık olduklarını söyleyebilirim.

- Çok farklı görünüyorlar. Bu iki tip insan anlaşabilir mi?

- Görünüşte anlaşıyor sanırsın. Ama anlaşmaları zordur. Birinciler günde beş vakit bağıra çağıra camiye çağrılıyor olmaktan rahatsız olup çoğunlukla gitmezler. Diğerleri için ise bu bir sorun değildir. Kolunda saat taşımaktan haz etmeyenlerin derdi kendine ait zaman bulabilmektir. Telaşla işini bitirip kendine ait zaman yaratma derdinde oldukları için çalışkan ve becerikli görünürler. Kurmalı saatlerin meraklısı da onlardır. Ancak kendi kurup çalıştırdıkları, ayarını kendi yaptıkları saatleri kullanabilirler.

- Peki ya siz? Siz hangi tip olduğunuza karar verebildiniz mi?

- Eskiden sorsan kendi zamanına hapsolmayı seçenlerdenim diye cevap verirdim.

Duvarda asılı duran hayli eski irice duvar saatini işaret etti;

- Anladım ki; hayat şu saatin ding dongları arasına sığdırdığımız anlardan oluşuyor. Onları öncelik sonralık sırasına koymamız için zamanı kullanıyoruz.

- Nasıl yani?

- Şöyle anlatayım; Bence zaman bir çamaşır ipinden farksız. İpe dizdiğimiz anılarımız da ıslak giysilerimiz. Islakken ağır oldukları için iyi hatırlıyoruz. Kuruyan çamaşırlar gibi anılar da hafifliyor. Unutup başka  şeylere dönüştürüyor sonra geriye bakıp ne yaşadım diye kendimizle hesaplaşıyoruz. Üstelik mandalın yettiğince anı biriktirip saklamayı başarıyoruz. Mandalın yoksa anılar da uçup gidiyor, kayboluyor.

- İyi de o zaman neden zamanı kovalıyoruz? Her tarafı saat dolu bu dükkân bu çaba, boşuna mı?

- Yahu anlamadın mı? Kendi zamanını bulabilirsen, ipin mandalın varsa hayatını belki bir düzene koyabilirsin. Yoksa hep onun bunun ipine, o ipe asıp kuruttuklarına bakar seyirci olursun. Hep başkalarının zamanını kovalarsın. Zembereğini kendi kurduğun, çalıştırdığın, ayar verdiğin bir hayat yerine hiç bilmediğin birilerinin hayatını yaşar geçer gidersin. Seçim sana kalmış.

img_9854

Bu arada çekmeceleri karıştırmayı sürdürdü. Sonra aniden ayağa kalkıp arkasındaki vitrine yöneldi. “Tabii ya. Kaybederim diye kösteklilerin yanına ayırmıştım. İyi mandallamayınca unutuveriyor insan. Gözün aydın aradığın pil bulundu” dedi. Pili fotoğraf makineme yerleştirip iznini alarak birkaç fotoğrafını çektim. Beklediğimin çok altında fiyat söyleyince ön yargılarımdan utandım. Çay ve muhabbet için teşekkür edip izin istedim.  Ayağa kalkıp elimi sıktı. “Hadi git artık. Ha bir de hep o kameranın ardına saklanma. Arada kendin de kameranın önüne geç. Fotoğraflayıp saklayacakların arasında kendinden de bir şeyler olsun.” Dedi. Oturup köstekli saati yeniden eline aldı. Sağ gözüne lupunu takıp tamire koyuldu. Kafam karışmıştı. Dışarı çıkıp dükkâna bir kez daha baktım. Bizimki kafasını kaldırıp gülümserken eliyle hadi git dercesine bir işaret yaptı. Sonra tekrar işine döndü.

Mehmet Uhri