Archive for the ‘Yaşayan mekanlar’ Category

Suyun Beri Yanı

Pazar, Mart 20th, 2022

img_e3774

“Ne de olsa suyun beri yanındanız. Elbet yine karşılaşırız” dedi. Ayağa kalkıp afacan torununu yanına çağırdı. El ele tutuşup kahvehaneden çıktılar. Az ötede bekleyen arabaya binip gözden kayboldular. Sormak istediğim pek çok deli soruyla şaşkınlık içinde arkalarından bakakaldım.

Diğer günlerden çok da farklı olmayan sıradan bir güne uyanmış öğlene doğru yürüyüşe çıkmıştım. Güneşli ancak hayli soğuk o kış günü izmir Çakalburnu dalyanının kum midyecileri her zamanki gibi iş başındaydı.

Boynuna kadar suyun içine girip kürekle çıkardıkları kumu elekten geçiriyor Kidonya denilen kum midyesi topluyorlardı. Bir süre sahilde durup midyecileri izledim.

Sayıca çok olsalar da midyeciler birbirinden uzak duruyor kimse kimsenin kumunu eşelediği yere yaklaşmıyordu. Çocukluğumdan beri hep orada denizin içindeydiler.

Bir zamanlar tekneyle denize açılıp bıraktıkları ağı sahile çeken balıkçılar da vardı. Denizin bereketi kaçtığından beri ağ balıkçıları çoktandır görünmüyor olsa da kum midyecileri hep orada, denizin içindeydiler.

Dedim ya; sıradan bir gündü. Kum midyecilerini izliyordum. Onlar ise kıyıdakilerle ilgilenmiyor arada kendi aralarında şakalaşıp karıncalar gibi çalışıyorlardı.

Yaşlıca midyecinin topladıklarını bırakıp yeni çuval almak için sahile yaklaşmasını fırsat bilip yanına yürüdüm. Kafası önündeydi. Selamımı bile zor aldı. Denizin içindekilerden biri “Cemil baba” diye seslenince ismini öğrenmiş oldum. Sudan çıkınca ağırlaşan ağzına kadar dolu midye çuvalını eşyalarının yanına taşımasına yardım ettim. “Sağ olasın” dedi. Havanın ayazına suyun soğuğuna aldırmadan çıplak nasırlı elleriyle çalışmakta olması dikkatimi çekmişti.

Nereli olduğunu ve kaç yıldır bu işi yaptığını sordum. Neredeyse otuz yıldır dalyanın kumunu eşelediğini aslen Diyarbakırlı olduğunu söyledi. Başlangıçta çekinse de sonradan beni zararsız bulmuş olmalı ki konuşmaya başladı. Yetişkin iki oğlu ile birlikte topladığı midyeleri kilosu 6 liradan satıp ev geçindirmeye çalıştıklarını anlattı. Yüzünde yorgun ve kederli bir ifade vardı. Kafasını kaldırıp gözümün içine baktı ve “Zamanında devlet zoruyla toprağımızdan uzaklaştırsalar da yaşayacağımız ömür varmış. Burayı yurt edindik. Denizin altındaki toprak ile geçinmeye çalışıyoruz.” Dedi.

O sırada yanımıza gelen 4-5 yaşlarındaki afacan görünümlü oğlan çocuğu çuvaldaki midyelere eğilip dikkatlice baktı. Cemil baba midyelerden birini çocuğun eline bıraktı. Çocuk heyecanla az ötedeki iyi giyimli gri paltolu yaşlı adama dönüp heyecanla “Dede bak” diyerek elindeki midyeyi gösterdi. Dede ağır adımlarla yaklaşırken çocuk merakla “Amca bu nedir? Neden çıkarıyorsunuz denizden?” diye sorular sormaya başladı. Midyeci hafiften gülümseyerek bir midye de kendi eline aldı;

- Bunun adı kum midyesi. Kumun içinde yaşar. Büyür olgunlaşır bizler de toplarız. Yemek oluyor bundan.

- Ama bu yenmez ki. Çok sert.

Hepimiz gülümsedik. Midyeci cebinden çıkardığı çakısıyla açtığı başka bir midyeyi gösterip “Dışı canlı değil, sert bir kabuktan ibaret ancak içi canlı. İçi yeniyor.” Diye yanıt verdi. Çocuğun şaşkınlığı daha da artmıştı.

- Nasıl yani meyve gibi mi? Kabuğunu soyup mu yiyorsunuz?

- Yok, biz yemiyoruz. Ama haklısın. Meyve gibi kabuğu ile pişse de içini yiyorlar.

- O zaman kabuk midyenin evi mi oluyor?

- Eh biraz öyle oluyor.

- O zaman içi midye dışı kabuk olmuyor mu?

- Yok, hepsi midye oluyor. Kabuksuz olamıyor.

Midyecinin söyledikleri çocuğu pek ikna etmemiş gibi duruyordu. Bir süre elindeki midyeye dikkatlice baktı. Dedesi torununun sol şakağının üstünde hep dik duran saçı eliyle okşayarak yatırmaya çalıştı. Ufaklık dedesine bakıp “Dedecim iyi de midye bunu biliyor mu?” diye sordu.

- Neyi biliyor mu?

- Biz hepsine midye diyoruz ama kabuk canlı değilse içinde yaşayan sadece kendini midye olarak görüyor olabilir mi?

img_3798

Cemil reisle birlikte gülmeye başladık dede ise “ Yine anlamadım” diyerek torundan açıklama bekledi. Torun dedesinin anlamamasından sıkıldığını oflayıp puflayarak belli ettikten sonra “Hani geçen gün yolda kaplumbağa bulmuş ezilmesin diye kenara koymuştuk. O zaman kabuğunun içinde yaşadığını evini sırtında gezdirdiğini anlatmıştın. Midye de kabuğunun içinde evi ile birlikte yaşadığını düşünüyor olamaz mı?” diye yanıt verince hep birlikte bir daha güldük. Dede “Haklısın biz hepsine midye diyoruz ama o kendini nasıl tanımlıyorsa doğrusu o olmalı” dedi.

Bu sözler üzerine Cemil reis kenarda duran giysilerine ellerini kuruladıktan sonra ufaklığın kafasını okşadı. “Keşke herkes senin gibi düşünse” dedi. Torun ise elindeki midyeyi Cemil reise uzatıp “bunu ne yapayım?” diye sordu.

- Sen ne yapmak istiyorsun?

- Ölmesin?

- Denize at o zaman.

Ufaklık elindeki midyeyi denize atarken Cemil reis kendisine seslenen midyecilere  geliyorum dercesine eliyle işaret yaptı. Küreğini eleğini torbasını alıp tekrar denizin içine doğru ilerledi.

Rüzgârın durması ile yükselen öğle güneşi ısıtmaya başlamıştı.

Dedenin yanına gidip “Keşke dünyaya hep çocukların algı dünyasından bakabilsek” diyerek birlikte yürümeyi teklif ettim. İtiraz etmedi. İnciraltı yönünde yürümeye başladık.

Yürüyüş sırasında torun hep birkaç adım ötemizde ellerini kollarını sallayarak ve arada sıçrayarak yürüyordu. Önce dede tarafından hızlıca sorguya çekildim. Kim olduğum, kimlerden olduğum, köken ve ne iş yaptığıma kadar yanıtladım. Birkaç ortak tanıdık da çıktı. Soru sorma sırası bana geldiğine dedenin emekli akademisyen olmasının yanı sıra kitap çevirileri de yaptığını öğrendim.

Arada soluklanmak için durduğunda torun yanımıza geldi dedesi de ona denizin kumunun içinde yetişen midyeleri anlattı. Midyelerin kumda yaşadıklarını, büyüyüp olgunlaşınca öldüklerini geriye sahildeki kabukların kaldığını, az önceki amcaların o midyeleri ölmeden önce kumdan çıkarıp sattıklarını, yabancı ülkelere gönderilip yemek yapıldığını anlattı. Torun kumun içindeki midyelerin neden bitmediğini sorunca “Kum, midyesiz, midye de kumsuz olmaz, ne kadar toplasalar da eleğin deliğinden kaçıp büyümeyi bekleyen midyeler hep olacaktır” diye yanıt verdi.

Torun tekrar sıçrayarak yürümeye başlayınca ardından yürümeye devam ettik. Adımlarımı bey efendinin adımlarına uydurmaya dikkat ediyordum. Dalyanın ağzındaki ilk köprünün üstüne durup tekrar soluklandı. Denize ve midye toplayanlara baktık. Arkada tüm heybetiyle Karşıyaka ve İzmir’in siluetini değiştiren gökdelenler dikkati çekiyordu. Elimle denizdeki midye toplayıcıları işaret edip;

- Torununuzun gözüyle bakınca Cemil reis ve onun gibiler de midyeye benzemiyor mu?

- Benziyor mu?

- Hem de nasıl. Midyeler gibi sırf midye oldukları için yaşadıkları topraktan çıkarılmışlar evlerini yitirmişler. Kimse farkında olmasa da burada birbirlerine tutunmaya çabalayıp sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Ne oralılar ne de buralı. Üstelik torununuzun vurguladığı gibi kimse onlara ne olduklarını sormuyor. Üzerlerindeki etnik, dini veya benzeri etiketlerin altında ne olduğunu bilmiyor veya umursamıyoruz. Ancak ne yapılırsa yapılsın kum midyeleri gibi sayıları da hiç eksilmiyor.

- Doğru söylüyorsunuz. Kendimi bildim bileli bu bölgede midye ve midyeciler hep var.

- Sizin gibi ilgili bir dedesi olduğu için torununuzun şanslı olduğunu düşünüyorum.

- Dışarıdan öyle göründüğünde bakmayın. Annesinin yetişmesinden büyük oranda ben sorumluyum. Kızım, sorumluluk sahibi çalışkan ve dirayetli olmanın üzerine iyi bir eğitim de alınca olanlar oldu. Uzunca bir süredir büyük bir holdingin yöneticiliğini yapıyor. Şirket ile yöneticiler arasındaki ve şirket ile toplum arasındaki ilişkileri yönetiyor. İşinde çok başarılı. Ancak gel gör ki çocuğuyla iletişim kurmakta zorlanıyor. Yetiştirme tarzımdan dolayı bu durumun sorumlusu olarak kendimi görüyorum. Her şeyi aklıyla yönetmesi gerektiğini ona ben öğrettim. Doğrusunun bu olduğunu düşünüyordum. Yanıldığımı çok geç anladım. Burada bulunmamız biraz günah çıkarma biraz da torunun ilgi eksikliğini gidermek. Gerçi seneye okula başlayınca ne yazık ki annesi onu da kendine benzetecek. Az önceki algı dünyasından geriye bir şey kalmayacak diye ürküyorum. Yani kabuğa aldanmamak gerek. Fırtına içerde kopuyor.

- Oğluyla iletişim kurmada zorlanmasını anlamadım. Bildiği işi yapmıyor mu?

- Dedim ya kabuğa bakınca öyle görünüyor. Şirket içi iletişimi yönetiyor olmak duygularını geriye itip aklınla yönetmeyi gerektirir. Bu konuda başarılı olmak evde işe yaramıyor. Duygu içermeyen iletişimi eve taşımaya kalkınca iş çıkmaza giriyor. Küçücük çocuğa kızıp duruyor. Çocuk da annesinden korkuyor. Başarısızlığı kabul edemediği için evdeki sorunun kendinden kaynaklandığını da kızıma kabul ettiremedim.

- Nasıl yani? Nerede anlaşamıyorlar?

- Söz gelimi; Torunum kötülüğün gerçekten var olduğuna, kötü insanlar olduğuna inanmıyor. Annesi ise aklınca onu korumak uğruna kötülüğün olduğuna inandırmak için çırpınıyor. Bu konu için bile kavga edebiliyorlar.

- Neden böyle?

- Sanırım dev şirketlerde yöneticilik böyle olmayı gerektiriyor. Kendi kimliğini şirkete emanet edip kendini unutuveriyorsun. Sonra bir gün çocuğun sana “anne neden sen sensin de ben değilim?” diye sorarak kendini hatırlatıyor ne cevap vereceğini bilemeyip “Öyle soru mu olur?” diyerek şirket çalışanını azarlar gibi çocuğunu azarlıyorsun.

- Yani?

- Yani az önce dediğin gibi herkes biraz midyeye benziyor. Ne içerdeki dışarıyı biliyor ne de dışarıdakiler içerde ne olduğunu. Öyle bir hayat bu içinde olduğumuz…

Bu sözlerden sonra paltosunun cebinden çıkardığı küçük deftere büyük harflerle “HERKES BİRAZ MİDYE” yazdı. Defteri tekrar cebine koydu.

Bir süre sessizce yürümeyi sürdürdük. İnciraltı görünmüştü. Bir yorgunluk kahvesi ikram etmeyi önerdim. İtiraz etmedi. Öğrencilerin daha çok takıldığı büyücek kahvehaneye yönelince sesimi çıkarmadım. Garsonu ismiyle çağırınca kahvehanenin müdavimlerinden olduğunu anladım. Kahvehane sakindi. Bir iki masada okey oynayan üniversiteli delikanlılar dışında kimse yoktu. Torun önümüzdeki oyun parkına yönelince parkı görebileceğimiz kenar bir masaya iliştik.

Kahvelerimizi beklerken çevirmenliğe nasıl başladığını sordum. Önce cevap vermek istemedi. Bu kez “Kendiniz bir şeyler yazmayı denemediniz mi?” diye üsteledim. Gülümsedi. “Siz de torunum gibi zor sorular soruyorsunuz” dedi. Sonra anlatmaya başladı;

- Elbette yazar olmak istedim. Okunur ilgi çeker umuduyla yazmayı denedim. Ancak büyük yazar ve ozanları okuyunca hedeften ne denli uzakta olduğumu anladım. İnsanın yeteneksiz olduğunu kabul etmesi hiç kolay değil. Uzun süre kendimle kavga edip durdum. Sonra bir gün Behçet Necatigil’in kendi yazarlık sürecini anlattığı metin geçti elime.

- Ne yazmıştı Necatigil?

- Yazarlığın ilk aşaması gurbete çıkmaktır, diyordu. Köklerini geride bırakıp bilmediğin bir dereye atlama ve suyun üstünde kalma, ardına bakmama çabası gibi bir şeyler yazmıştı. İkinci aşama hasret aşamasıydı. Derede yüzmeyi başarmış gurbeti ardında bırakmıştın ama ulaşmak istediğin kıyılar çok uzaktaydı. O büyük yazarların eserlerine benzer bir şeyler üretmek için alınacak yol hasretlik bir süreçti. Üçüncü aşama ise hikmet aşamasıydı çok az kişi ulaşabiliyor ve o büyük edebiyat insanlarının arasına katılabiliyordu. Necatigil kendini gurbet ile hasret arasında konumlandırmıştı.

- Çok anlamlıymış. Peki, siz kendinizi nereye konumlandırdınız?

- Ben gurbete çıkmayı düşleyen ancak suya atlamaya korkup derenin beri yakasında kalanlardandım. Hasreti görememiş, hasret aşamasındakilerin hissettiklerine dahi ulaşamamıştım. Hikmeti hiç sorma…

Kahveci Ali kahveleri servis ederken sessizce bekledi. Kahvelerimizi yudumlarken dayanamayıp “Peki ya çevirmenlik? O nasıl oldu?” diye sordum. Torununu hızlıca kontrol ettikten sonra bana döndü;

- Bir karar vermem gerekiyordu. Gurbete çıkamayacak kadar korkak olsam da hikmete ulaşanların yazdıkları orada duruyordu. Benim gibi korkaklar için o büyük eserleri gücüm yettiğince dilimize çevirmeye karar verdim. Derenin bu kıyısında olup içine atlamaya cesaret edemeyen benim gibiler için öte yakaya köprü olmak istedim. Bu da böyle bir hayat oldu.

- Memnun musunuz?

- Elimden gelenin en iyisi bu diye düşünüyorum. Çevirmenlik mütevazı olmayı gerektiriyor. Bilirsin, birden fazla çevirisi yoksa kitabı kimin çevirdiği genellikle pek dikkat çekmez. Hâlbuki çeviri, bir dilden başka bir dile ve bir kültürden başka bir kültüre yolculuktur. Hiç kolay değildir. Suyun beri yanında olsam da nihayetinde çevirmen, hikmete ulaşmış o büyük edebiyatçıları okuyucu ile buluşturan mütevazı bir köprüdür diye düşündüm. “Hiç yoktan iyidir” diyerek çevirmenlikte karar kıldım. Bu bana iyi geldi.

Başını önüne eğdi. Bir süre öylece kaldı. Sonra torununu hatırlayıp hızlıca oyun parkına baktı. Kaydıraktan kaymakta olan torun ise yüksek sesle bir şarkı mırıldanıyordu.

img_e3771

Kahveci Ali boşalan fincanları almak için yanımıza geldiğinde bizimki eliyle denizin içinde midye toplayanları işaret edip sordu;

- Söyle bakalım Ali?

- Buyurun hocam.

- Sen neden buradasın da orada denizin içinde değilsin?

- Bilmem. Hiç düşünmedim.

- Bir düşün hele

- Nasıl orada olabilirim ki? Onların hepsi Kürt. Ben ise Bartınlıyım. Ne onlar beni aralarına alır ne de ben onlardan haz ederim. Olmaz yani.

- İyi de sonuçta hepimiz İzmirli değil miyiz? Aynı şehrin havasını soluyup ekmeğini yemiyor muyuz?

- Hocam doğru söylüyorsun ama şehir bana da onlara da çok uzak. Dip dibe olsak da ne şehrin umurundayız ne de birbirimizin. Geçim ve yaşam derdi yüzünden gözümüz şehri görmüyor.

- Yani?

- Yani onlar orada, ben burada, şehir hepsinden ötede. Böyle iyi işte. Arada siz böyle sorular sorup kafamı karıştırmasanız daha iyi olacak ama neyse.

Kahveler için teşekkür ettik. Ali yanımızdan uzaklaştıktan sonra “Gördün mü?” dedi. Hazırlıksız yakalanmıştım. “Neyi görmem gerekiyordu?” diyerek yanıt verdim.

- Yaşanılan şehir kültürler arasında köprü olamayınca bir arada olmak hiçbir işe yaramıyor. Hatta daha da beter, korku ve düşmanlıkları besliyor. Bunlara da şehrin çevirmenlik yapması, köprüler kurması gerekiyor ama kimsenin umurunda değil.

- Az önce anlattığınız dereden farklı bir sudan söz ediyoruz sanırım.

- Dere aynı dere. Bizler doğup büyüdüğümüz kültürünü aldığımız kıyıdan öte kıyıya bakıp bulabildiğimiz köprü ile öteye geçmeye çabalıyoruz. Ancak bir şekilde dereye düşüp sürüklenmekte olanları görmüyoruz. Onlar iki yakadan birine ulaşabilmek için çırpınırken derenin başı ile sonu arasında da sürükleniyorlar.

- Nasıl? Anlamadım.

- Anlaşılmayacak bir şey yok. “İki arada bir derede” diye deyim vardır ya işte öyle. İki kıyı arasında olmak ve bir de derenin akıntısı nedeniyle başı ve sonu arasında sürüklenmek. Bir şekilde köklerini yitirip dereye düştüysen iki arada bir deredesin. Kendini suyun üstünde tutabilsen de yapabileceğin en fazla boğulmasın diye gücün yettiğince yakınındakine omuz vermek olabiliyor. Midyeci de olsan, kahveci de olsan durum değişmiyor.

- Peki ya bizler?

- Suyun beri yanında olmanın konforuyla şehrin sahipleriymişiz gibi ona buna ahkâm kesip kimin ne olduğuna veya ne olmadığına karar verme, etiket yapıştırma hakkını kendimizde görecek kadar küstahlaşabiliyoruz. Üstelik bunun farkında bile değiliz.

Bu sözleri söylerken sesi hafiften öfkeli çıkmıştı. Masadaki su bardağına uzanıp bir yudum içip bıraktı. Cebinden çıkardığı not defterine yine büyük harflerle “ŞEHİR BANA UZAK- KAHVECİ ALİ” yazdı ve tekrar cebine koydu. Torun ise bulduğu oyun arkadaşı ile parkta oynamayı sürdürüyordu.

Az sonra dedenin telefonu çaldı. Arayan kızıydı. Kısa bir görüşmeden sonra telefonu kapadı. Bana dönüp “Bugün sayenizde dolu bir gün geçirdim. Bunun için müteşekkirim. Ancak size daha fazla eşlik edemeyeceğim. Kızım şoförünü gönderip birazdan bizi aldıracak. Dilerseniz sizi de uygun bir yere bırakabiliriz” dedi. “Asıl ben teşekkür ediyorum. Suyun kenarında bir süre daha kalmayı seçiyorum.” Diye yanıt verdim. Hınzırca gülümseyerek “Dikkat et düşmeyesin” dedi.

Hesabı ödemek için kahveciye işaret etmek isteyince davetli olduğunu hatırlattım. Gülümserken yüzü aydınlandı. “Bir sonraki benden olsun. Ne de olsa suyun beri yanındanız. Elbet yine karşılaşırız” dedi.

Ayağa kalkıp torununa seslendi. El ele tutuşup kahvehaneden çıktılar. Az ötede bekleyen arabaya binip uzaklaştılar.

Sormak istediğim pek çok deli soruyla şaşkınlık içinde arkalarından bakakaldım.

Bu da öyle bir gündü.

Mehmet Uhri

Yanardöner

Pazar, Aralık 19th, 2021

yd2-2

I

Arkadaşlıkları doğup büyüdükleri Anadolu kasabasında başlamıştı.

Aynı sokakta büyümüş, ilkokulu aynı okulda okumuşlardı. Zaman onları ve ailelerini farklı yerlere savursa da yıllar sonra birbirlerini İstanbul’da bulmuşlardı. Melek hemşirelik okumuş bir özel hastanede gece hemşireliği yapıyor, Alev ise muhasebecilik eğitimi sırasında staj yaptığı şirketin muhasebe bölümünde mezuniyet sonrası işe girmişti.

20’li yaşlarını bitirmek üzereydiler ve ikisi de şehrin farklı yakalarında yalnız yaşıyordu.

Sosyal medya paylaşımlarıyla aynı şehirde yaşadıklarını fark edip birbirlerine tutunmuşlar, sıkça yaptıkları gibi o gün de buluşmak için haberleşmişlerdi.

Şehrin farklı yakalarında yaşayıp çalıştıkları için ikisine de uzak olmasına karşın orta nokta olarak Mecidiyeköy’de bir kafede buluşmayı alışkanlık edinmişlerdi. Bazen sinema veya yemek için yakındaki alışveriş merkezinde buluştukları da olurdu.

Buluşma talebi genellikle Alev’den gelir Melek de bu duruma genellikle itiraz etmezdi. Bu kez acil buluşma talebi Melek’ten gelmiş başka açıklama yapmamıştı.

O soğuk kış günü akşamüzeri kafeye giren Alev masalara göz atıp arkadaşının henüz gelmediğini görünce rahat konuşabilecekleri sakin bir masa arandı. Gözüne kestirdiği masaya ilişip üstündekileri sandalyeye bıraktı. Ufak tefek görünüşüne aldırmadan taşıdığı bohça irisi çantasını açıp içinden çıkardığı kitabı masaya koydu.

Sipariş almak için gelen garsonu, birini beklediğini siparişi daha sonra vereceğini söyleyip geri gönderdi. Kafenin kalabalığına aldırmadan kitabını açıp okumaya başlayan Alev Melek’in kafeye girişini fark etmedi. Sessizce Alev’in arkasından sokulup sesini yükselten Melek “ben geldiiiiim” diyerek ürkütmeye çalışsa da istediği tepkiyi alamadı. Alev her zamanki sakinliği ile kitabını kapatıp ayağa kalktı bir şey söylemeden arkadaşına sarıldı.

Alev, Melek’in oturmasını beklemeden “Açıklama yapmayınca senin için endişelendim. İyi misin?” diye sordu. Melek yandaki sandalyeye ilişirken “iyiyim merak etme, kafam fazlasıyla karışık, o kadar“ dedi.

Alev’in meraklı bakışlarla sözlerinin devamını beklemesine aldırmayan Melek, arkadaşını hızlıca süzdükten sonra “Saçındaki mavi röfleyi fıstık yeşiline çevirmişsin. Güzel de olmuş. Yine de dövme yaptırsan böyle geçici işlerle uğraşmasan diyorum ama dinleyen kim?” diyerek arkadaşına takıldı.

Alev sağ omzuna düşen yeşil röfleli koyu kestane rengi saçlarını eliyle savurup gülümsemekle yetindi.

Elindeki menüyü masaya bırakmasına fırsat vermeden, kahve siparişi vererek garsonu gönderdiler. Melek masanın üstünde duran kitabı eline alıp kapağına baktı sonra yerine bıraktı. Arkadaşına dönüp;

- Nasıl yapıyorsun bunu bir türlü anlamıyorum.

- Neyi nasıl yapıyorum?

- Bunca kalabalığın içinde kendini dışarıya kapatıp kitap okumayı nasıl beceriyorsun? Öyle dalıp gitmiştin ki ağız tadıyla korkutmayı bile beceremedim.

- Biliyorsun, memleketten uzakta öğrencilik ve kalabalık yurt ortamlarında kalınca insan aktif yalnızlığa alışıyor. Yalnızlığımla baş edebilmek için bir işle uğraşmam veya hiç olmazsa kitap okumam gerekiyor. Bu bana iyi geliyor.

- İyi de kendini bulunduğun ortamdan, insanlardan ayırmış, uzaklaştırmış olmuyor musun?

- Dışarıdan öyle görünüyor olsa da içimdeki yalnızlığa iyi geliyor. Hem milletin ne düşündüğünden bana ne? Kitap ile kurduğum arkadaşlık beni başka yerlere götürüyor. Biliyorum herkes yapamıyor. Mesela sen, ilkokulda bile çabuk sıkılır dikkatini hiç yoğunlaştıramazdın. Belki de yapmak istemezdin. Ona buna bakmak veya takılmakla sıkıntını geçirmeye çabalardın. Hatırlasana, bu yüzden okulda beni de rahat bırakmazdın. Tam kurtulmuştum yine çıktın karşıma.

- Sen o lafları külahıma anlat. Benden kurtulamazsın. Zamanında biri sana sağlam bela okumuş. İşte ben o belayım. Hem anlatacaklarım çok önemli. Senden başkasına da anlatamam. Bana yardım etmek zorundasın.

Melek’in son cümlesi ağzından bir emir gibi dökülmüştü.

Alev soran gözlerle arkadaşına bakıp anlatmasını bekledi. Melek çevresine bakındı öne doğru eğilip sesini kısarak “Bir çocukla çıkıyorum ve her şey çok hızlı ilerliyor, ancak kafam çok karışık.” dedi.  Alev heyecanla arkadaşının elini tutup “tanıyor muyum?” diye sordu.

Kahveler masaya servis edilirken ikisi de arkalarına yaslanıp garsonun gitmesini bekledi. Kahvesinden hızlıca bir yudum alan Melek heyecanla anlatmaya başladı.

- Hiç görmedin ama sana anlatmıştım. Hani Covid servisinde yoğun bakımda uzaylı kıyafetleri ile çalışırken hastaları huylarına göre renk verip ona göre davrandığımızdan söz etmiştim. Hatırladın mı?

- Hatırlıyorum galiba. Maviler dışa dönük, Sarılar içe miydi? Neydi?

- Doğru hatırlıyorsun. Maviler dışa dönük, Sarılar içe dönük, Yeşil dünya yansa umuru olmayan mütedeyyin, Kahverengi her şeyi kendine dert eden, Kırmızı saldırgan, sorgulayan arıza çıkarmaya yatkın, Siyah hep kendini suçlayan, Lacivert varlıklı görünmeye çalışan, Mor bir zamanlar varlıklı olduğunu anlatıp duran diye gidiyordu liste.

- Renksizler, şeffaflar en tehlikelileri demiştin. Ha bir de Alacalı olan yanardönerler mi vardı neydi?

- Hah işte gün içinde sürekli huy değiştirdiği yetmezmiş gibi hasta iken başka iyileşince bambaşka olan en çekindiğim yanardöner tiplerden biriyle çıkıyorum.

- Yani tedavi ettiğiniz hastalardan biriyle mi berabersin? Yok artık. Sen şu işi en baştan anlatır mısın?

Kahvelerini yudumlarken Melek çıktığı delikanlı ile hastanede tanıştığını, yoğun bakım şartlarında astronot kıyafetli bir hemşire olarak ilgilenirken delikanlının yattığı yerde yalnızlıktan yakınıp kendi ile konuşması için yalvarması üzerine tanışıklıklarının başladığını anlattı.

- Yani tanıştığınızda çocuk senin yüzünü hiç görmedi mi?

- O kıyafetlerle görmesine olanak yoktu. Doğrusu ben de nasıl olsa dışarıda tanıması mümkün değil diye ricasını kırmadım, ara sıra uğrayıp sohbet ettim. O sırada yoğun bakımda haftalarca kalması gerekeceğini ikimiz de bilmiyorduk. Uzun süre entübe halde kaldı. Kelimenin tam anlamıyla öldü öldü dirildi. Makineyi bağlı halde, boğazındaki tüple nefes alırken bile işaretlerle yanında kalıp bir şeyler anlatmamı istiyordu.

- Ne anlatıyordun?

- Kendimi anlatacak değilim ya? Gevezelik ediyordum. Havadan sudan konuşuyor, hiçbir şey bulamasam haberleri aktarıyordum. Bir ara hastalara verdiğimiz renkleri bile anlatmışım. Boğazındaki tüp çıkarılıp rahat nefes almaya başlayınca kendi renginin ne olduğunu sordu. Cevap vermedim. Israr edince “yanardöner bir şey işte” diye geçiştirdim. İyi bir şey söylemişim gibi sevindi garibim.

- Sadede gel. Sonra ne oldu?

- Dur kız anlatıyorum. Yüzümü görmese de parfümümü fark ederek beni diğerlerinden ayırmaya başlayınca koku duyusunun geri gelmekte olduğunu iyileştiğini anladık. Uzak durmaya çalışsam da normal servise geçince ne yapıp edip ismimi öğrenmiş. Nasıl görmüşse boynumdaki dövmeden beni buldu.

Bu sözler üzerine Alev arkadaşının boynundaki zeytin dalından kanatlı meleğe dönüşen ve özgürlüğe kanat çırpan melek dövmesine baktı. Melek sanki göstermek istemiyormuş gibi eliyle kapamaya çalıştı.

- İyi de nasıl çıkmaya başladınız?

- Bir akşam nöbet için hastaneye geldiğimde holde elinde ziyaretçilerinin getirdiği çiçeklerden biriyle beni beklerken buldum. Çiçeği uzattı. Ertesi gün taburcu olacağını girişteki kafede bir kahve ikram ederek teşekkür etmek istediğini söyledi.

- Yufka yüreğin dayanamadı değil mi? Haspa seni…

- Öyle oldu.

Melek o kısacık buluşmada çocuğun müzisyen olduğunu öğrendiğini, sağlığı ile ilgili bilgiler verip öğütlerde bulunmaya çabaladığında parmağını ağzına götürüp “Unuttunuz mu? Ben yanardöner hastanızdım” diyerek susturduğunu, “Yalnızlığa gömüldüğüm inleyen ve öksüren hasta sesleri dışında bir şey işitilmeyen yoğun bakımda hava açlığı çekip ölümü beklerken kendi kendine şarkı mırıldanıp işini yapmaya çalışan biriydiniz benim için. Ama diğerlerinden farklıydınız. Yüzünüzü görmesem de yakında olduğunuzu bilmek, sesinizi duymak iyi geliyordu. Öylece yalnız başıma ölüme yuvarlanacağım diye korkarken size tutundum” dediğini anlattı.

- Sen ne yaptın? Kuyruğunu mu salladın?

- Yapar mıyım hiç? Hastalık travmasını atlatınca unutacağından emindim.

- Ama?

- Ama öyle olmadı.

Melek, bu görüşmeden kısa bir süre sonra iki hafta önce nöbete girerken delikanlının hastane kapısında eline bir davetiye tutuşturup iki gün sonra sahne alacağı mekâna beklediğini söyleyip toz olduğunu, davetiyenin üzerine de “itiraz istemem. Yanardönerin müziği nasıl olurmuş görmenizi istiyorum” yazdığını anlattı.

- Ve sen tüm bunlar olurken bana hiçbir şey anlatmadın. Haber verseydin birlikte giderdik.

- Gitmedim ki. Konser akşamı nöbetçiydim. Nöbeti değiştirebilirdim. Ama korktum kızım, korktum.

- Neden korktun?

- Ne bileyim? Daha normal şartlarda tanışsak belki birbirimizin farkında bile olmayacaktık. Kafam karmakarışıktı.

- Sonra?

- Konsere gitmeyince hastaneye çiçek göndermeler, gelip gitmeler, sıklaştı. Kimseye rahatsızlık vermemesi ve saygıda kusur etmemesi iş arkadaşlarımı etkilemiş ve bir şekilde telefon numarama ulaşmıştı. Yazışmaya başladık. Geçen hafta buluşalım istemiştin ve işim olduğunu söylemiştim ya. İşte o akşam yemeğe çıktık. Sonra daha sık yazışmaya ve görüşmeye başladık.

- Sence nasıl biri?

- Buraya kadar tam bir romantik serseri.

- Ne anlatıyor?

- Birbirimizi tanımamamız gerektiğini ve niyetinin ciddi olduğunu söylüyor. Hep onun meleği olmamı ve öyle kalmamı istiyor.

- Tamam işte. Şimdi en önemli kısmına geliyorum. Sen tüm bunları bana anlatma sır gibi sakla, çocukla işi pişir. İyi de şimdi benden ne yüzle ve nasıl bir yardım istiyorsun?

- Şey, ben. Beni tanıyorsun. Hani az önce dedin ya dikkatini toplayamıyor hayatı öylece seyretmekle yetiniyormuşum. Yine öyle bir durumdayım. Ne istediğimi, ne yapmam gerektiğini ve dahası doğru olanın ne olduğunu bilmiyorum. Bir şeyler oluyor ve olanları sadece seyretmekle yetiniyorum.

- Ve benden senin yerine karar vermemi bekliyorsun.

- Yok, öyle değil. Seninle tanıştırmak ve çocuğu senin gözünden görmek istiyorum. Bir aradayken yani biz olduğumuzdaki halimize bakıp tanıdığın Melek olup olmadığım hakkında bir şeyler söylemeni bekliyorum.

- Kızım bunlar boş laflar. Asıl sen ne istiyorsun?

- Bilmiyorum Alev. Bir elimi uzatıp diğer elimi çekiyor gibiyim. Aptalca bir şey yapmaktan korkuyorum.

Bu sözleri söylerken gözünde beliren iki damla yaşı gören Alev çantasından çıkardığı mendili Melek’e uzattı. Melek derin bir nefes alıp Alev’e “Kısaca bu akşam bizimkinin çalacağı mekâna davetliyiz. İtiraz istemem birlikte gidiyoruz” dedi.

Alev işi olduğunu söylese ve itiraz etse de arkadaşının ısrarı üzerine pes etti.

Melek istediğini elde etmenin mutluluğu ile konuyu değiştirip iş ortamında yaşadığı kendince “acayipliklerden” söz etti. Muhasebe ile uğraşan bir bölümde rakamlardan başka anlatacak bir şeyi olmadığını söyleyen Alev yılsonunun yaklaşması nedeniyle iş yükünün arttığından yakındı. Alev’in delikanlı ile ilgili bir şeyler sorma çabasını Melek “seni etkilemek istemiyorum, fotoğrafını dahi göstermeyeceğim. Benim gibi geveze biri için bunun ne denli zor olduğunu tahmin edersin. Lütfen ısrar etme” diyerek geçiştirdi.

yd2-1

II

Bir süre daha oturup hafif bir şeyler yiyerek karınlarını doyurdular. Kafeden çıktıklarında hava kararmıştı. Birlikte Şişli’ye doğru yürümeye başladılar. Alev nereye gittiklerini sorunca Melek çıktığı delikanlının lüks otellerden birinin barında hafta sonları piyano çaldığını, haftanın bazı akşamlarında da Kadıköy’de canlı müzik yapan gruba eşlik ettiğini anlattı. Otele doğru yürürlerken dayanamayıp hızlıca delikanlının müzikle dolu hayat hikâyesini anlattı.

- Biliyor musun Alev? O da benim gibi babasız büyümüş. Onun da babası evi terk edip gitmiş bir daha da arkasına bakmamış.

- Eeee. Ne var bunda?

- Anlamıyor musun? Aynı şeyleri yaşamışız ama o benim gibi bağlanmaktan korkmuyor. Babamın çekip gitmesi yüzünden hiçbir zaman birine bağlanmam, bağlanamam diye düşünüyordum. Şimdi ise kafam çok karışık.

- Nedir karışık olan. Çocuk sana ilgi duyuyor, sen de ondan hoşlanıyorsun. Bırak gittiği yere kadar gitsin.

- O kadar kolay değil. Annem benim adımı boşuna Melek koymadığını söylerdi. Hemşire olmamı isteyen de annemdi. Bilirsin, melekler özünde hep başkalarına iyilik ve yardım yaparlar. Kendi hayatlarını yaşamak yerine bir başkasının hayatına tutunur, o şekilde yaşarlar.

- Ne var bunda?

- İyi ama ben hep başkasının meleği olmak istemiyorum. İçimdeki iyilik ateşi ile birlikte özgürlüğe kanat çırpan melek olmak çok mu zor? O bana “sen benim meleğimsin” deyip duruyor. Hastane ortamında hemşirelere sembolik olarak “melek” dense de aslında orada kimsenin meleği olmuyorsun. Hastaların arasında özgürce dolaşan biri oluyorsun. Ama o, hayatıma girdiğinden beri kendimi kafese tıkılmaktan korkan bir kuş gibi hissediyorum. Annem gibi olmaktan korkuyorum.

- Nasıl yani?

- Annem de kendini babama adamıştı. Babam için yaşar hayatı onun içi kolaylaştırmak dışında hiç bir şey istemezdi. Bir gün babam öylece çekip gidince sanki kanatları kırıldı. Peşinden gitmeye, aramaya bile cesaret etmedi. Üstelik erkek kardeşimle birlikte bizlere bakmak zorundaydı. Her anne çocuklarının meleğidir derler ya, annem de öyleydi. Özgürlüğünü, kanatlarını bırakıp çocuklarının yanına yere oturdu. Bir daha da hiç uçmadı. Bizi yetiştirirken kendi de yanan bir mum gibi eridi gitti. Erkek kardeşime sahip çıkmak anneme destek vermek uğruna ben de çabuk büyümek zorunda kaldım. Kısa yoldan meslek edinmem aileme destek olmam gerekiyordu. Hemşireliğe razı oldum.

- Pişman mısın?

- Değilim. Hatta tam bana göre bir meslek. Kimseye bağlanmadan, ayrıcalık tanımadan yardım ediyor, iyiliği için çabalıyor, destek oluyorsun. Annemin bize öğrettiği gibi…

- Şimdi bu çocuğun sana tutkun olması “meleğim” diye seslenmesi mi seni ürkütüyor? Yoksa çocuğun aşkına yeterince karşılık verecek kadar kendini tutkun hissetmediğin için mi kafan karışık?

- Bilmiyorum Alev. İnan bilmiyorum.  Benden bize nasıl gidilir hiç bilmiyorum. Mesela sen hep vardın. Yani hep bizdik. Doğal olan buydu. Şimdi ise durum çok farklı. Karşımda biz olalım diyen biri var. Ben ne cevap vermem gerektiğini bilmiyorum. Kaçmak istemiyorum ama ileri doğru adım atacak cesareti de bulamıyorum.

- Benden ne istediğinin farkında mısın? Birincisi bu konuda senden daha deneyimli olmadığımı biliyorsun. Yok, mesleki açıdan bakmamamı istiyorsan bu işin bir matematiği olmadığının sen de farkındasın. Tamam, muhasebe mantığı ile bir bir daha iki eder ama söz konusu iki insanın bir araya gelmesi ise toplamanın sonucu insandan insana, ilişkiden ilişkiye hatta aynı ilişki içinde bile değişkenlik gösterebilir. Sana ne söylememi bekliyorsun?

- Bir araya geldiğimizde iki etmeyelim, ikiden az olalım sorun değil. Ancak eksilen taraf hep ben olacağım, eriyip gideceğim diye korkuyorum. İzin ver, bugün “bize” senin yanında senin gözlerinle bakayım. Bir şey söylemesen de olur.

- O zaman duruma bir daha bakalım. Çocukluğunuzda ikiniz de benzer travmaları yaşamışsınız. Onun için de babasız büyümek zor olmuş olmalı. Ama o yine de bağlanmaktan korkmuyor.

- Korkuyor aslında. O da benim gibi özgürlüğüne düşkün. Aradığı özgürlüğü müzikte bulduğunu söyledi. Annesi istemediği halde müzisyen olmuş. Bunun için araları açılmış. Ona müziği öğreten hocası ve birlikte müzik yaptığı arkadaşları dışında öyle çok sosyal bir çevresi yok. Bu yüzden hayatındaki anne baba boşluğunun yerine beni koymasından endişe ediyorum. Pek çok kadının hoşuna gider belki böyle bir bağlılık. Ama ben istemiyorum.

- Yine de bir şey seni ona çekiyor. Hatta şimdi beni bile peşinden sürüklüyorsun.

Bir süre ikisi de konuşmadan caddenin kalabalığında yürüdüler. Melek Alev’in düşkün olduğunu bildiği için seyyar satıcıdan aldığı kestaneleri soyarak tek tek ikram etti. Alev “Ne bu rüşvet mi veriyorsun? Sonra 200 gram kestane ile kandırdım filan diyeceksin değil mi?” diyerek arkadaşına takıldı. Soğuğa aldırmadan konuşa konuşa lüks otele doğru ilerlediler.

yd3

III

Otele vardıklarında piyano sesine yönelip bir kenarı bar olan genişçe hole doğru ilerlediler. Koltukların çoğu doluydu. Barda bir süre ayakta beklediler. Daha sonra boşalan masalardan birine yerleştiler. Piyano çalmakta olan kirli sakallı iyi giyimli papyonlu delikanlı başıyla selam verip gözleriyle kızları takip etmeyi sürdürdü.

Parça bittiğinde salondaki kimsenin tepki vermediğini gören Alev alkışlamaya başladı. Melek ve salondaki birkaç müşteri alkışa eşlik edince piyanist hafifçe doğrulup salonu selamladı.

Sonra tekrar çalmaya başladı.

Piyanodan yükselen tınılar salonu dolduruyor olsa da kimsenin dinlediği yoktu. Melek, çevresindeki yüksek sesle konuşan arada kahkaha atan kimseyi umursamayan insanlara kızgınlıkla baktı. Alev sakin olmasını rica etti. Parça bittiğinde daha güçlü bir alkışla piyanisti kutlasalar da masalardan pek katılan olmadı. Piyanonun başındaki delikanlı mikrofona yaklaşıp “Sıradaki eser İstanbul için bestelenmiştir. İstanbul’un değişkenliğini, yanardöner hallerini anlatmaktadır.” diyerek kızların masasına göz kırptı. Sonra ağır bir tempoyla başlayıp giderek hızlanan, arada tekrar yavaşlayıp hiç bitmeyecek gibi devam eden uzunca bir müzik eseri çaldı. Parça bittiğinde salonun dikkatini çekmeyi başarmış daha fazla alkış almıştı.

Piyano çalmayı sürdürürken kızların masasına doğru eğilen garson “sanatçımız sizlere bir şeyler ikram etmek istiyor. Ne alırsınız?” diye sordu. Kızların tereddüt ettiğini görünce “çok güzel roze şarabımız var. Birer kadeh denemenizi önereceğim” dedi. Kızların itiraz etmediklerini görünce yanlarından ayrıldı.

Masaya gelen birer kadeh şarap, kuru meyve ve çerez tabaklarını görünce Alev “keşke o kestaneleri yemeseydik” dedi. Melek cevap vermeden çerez tabağını önüne çekip Antep fıstıklarını ayıklamaya koyuldu.

Delikanlının müziğini dinleyip kadehlerini yudumladılar. Ortam hoşlarına gitmişti. “Kısa bir aradan sonra müziğimiz sürecek” diyerek piyanonun başından ayrılıp masaya yöneldiğinde Alev ve Melek delikanlıyı yanlarına gelene kadar alkışladılar. Kalabalık görünen salondan alkışlara katılan yine olmadı.

Kısa bir tanışmadan sonra delikanlı Melek’in koltuğunun kenarına ilişip elini tuttu. Sonra Alev’e dönüp “Covid illetine yakalandığım için hem kendime hem de hayata öfke duyuyordum. Ama şimdi görüyorum ki o hastalık olmasa belki de Melek’le hiç tanışamayacaktık. “Olacaksa hayırlısı olsun, hastalığın bile” diyen müzik hocam haklıymış. Covid olmasa hayatımda bir boşluk yine olacaktı. Ancak ben o boşluğun ne veya kim olduğunu hiç bilmeyecektim” dedi. Meleğin avucunun içine masum bir öpücük kondurdu. Melek’in yanakları hafifçe kızardı, başını önüne eğip gülümsedi “annem de yaşadığımız onca şeyden sonra hep hayırlısı olsun der dururdu. Kardeşim ve ben hiç anlamazdık.” diye yanıt verdi.

Delikanlı Melek’in şarap kadehinden bir yudum alıp biraz çerez atıştırdı. Sonra Alev’e bakarak konuşmasını sürdürdü.

- Çok zamanım yok. Az sonra piyanonun başına dönmek zorundayım. Melek yoğun bakımda yaşadıklarımı anlatmıştır ama bir de benden dinlemenizi istiyorum.

- Zor olmalı.

- Zor değil, çok zor. İnsanlığından çıkıyorsun. Hiç bilmediğin bir ortamda yatağa bağlı bir şekilde can çekişiyorsun. Her tarafından borular çıkıyor. Altını bezliyorlar. Günler, haftalar geçiyor hiçbir şey değişmiyor. Hatta arada daha da kötüye gidiyor. Sağında solunda kendin gibi can çekişenler, kimse kimseyi görmüyor. Herkes can derdinde. Arada ölüp gidenler. İki dünya arasında bir yerdesin. Ölüyorsun. Yalnızsın. Her şey anlamını yitirmiş görünüyor. O zamana kadar kendimi koca bir ağaç, içinde yaşadığım toplumu da orman gibi görürdüm. Fazla kibirli olduğumu orada fark ettim. Ben ve benim gibi yoğun bakımda can çekişenleri, ölüp gidenleri görünce kocaman bir ağacın yapraklarından başka bir şey olmadığımızı düşündüm. Ben de diğerleri gibi tutulduğu rüzgâr yüzünden zamanından önce kopup gidecek yaprağı andırıyordum.

Melek araya girip “Abartmasaydın. Tamam, tedavin zor ve uzun sürdü ama sonuçta iyileştin işte” dedi. Delikanlı Melek’e bakıp hafifçe gülümseyerek sözlerini sürdürdü;

- Sağlıkçılar alışkın olabilir. Ama ben içimdeki yalnız, biçare, eksik ve ezik insanla orada tanıştım. Birileri tutmasa yok olup gideceğim hissi içinde günler, haftalar geçirdim. Arada bilincimin kapandığı da olmuş. Ancak işte o sıkıntılı günlerde astronot gibi giyinmiş biri gelip başımda bir şeyler yapıyor bu arada kendi kendine şarkı mırıldanıyordu. Beni görüp görmediğinden bile emin değildim. Bana bakmıyordu. Ama özellikle geceleri yoğun bakımda solunum cihazlarının seslerinden başka ses duyulmazken sanki Melek’in mırıldandığı şarkıya tutundum. Hangi şarkıyı mırıldandığını hatırlamıyorum. Sadece fazlasıyla kötü söylediği kalmış aklımda.

- Eh yani. Bir de şarkı beğendirecektik sana. Öylece yatıyordun ve ben de işimi yapıyordum. Çalışırken farkında olmadan bir şeyler mırıldananlardanım. Hangi şarkıyı söylediğimin veya nasıl söylediğimin ne önemi var?

- Latife yapıyorum, Meleğim. Sonuçta benimle konuşmasını bir şeyler anlatmasını rica ettim. İki günde bir geceleri nöbete geliyordu. Aklına gelen ne varsa bir şeyler anlatıyordu. O konuşurken yalnız olmadığımı veya öleceksem bu dünyadan yalnız gitmeyeceğimi düşünüyordum. İyi geliyordu.

- Aslında haklısın. Yaptığımız tedavi pek işe yaramıyordu. Bir ara doktorlar ümidi kesmeye bile başlamıştı. Ama seninle konuşmaya başladıktan sonra yavaş yavaş iyileştin. Yani biz destek tedavi verip öte tarafa gitmene izin vermesek de iyileşmeni sağlayamadık. Vücudunun kendi mücadelesi seni iyileştirdi.

Delikanlı Alev’e dönüp “Meleğim demekte haksız mıyım?” diye sordu. Alev gülümsemekle yetindi.

Delikanlı çerez tabağında kalan son çerezleri ağzına atıp “Müzik devam etmeli” diyerek izin istedi. Piyanoya doğru ilerlerken garsona masayla ilgilenmesini işaret etti. Piyanonun yumuşak tınılarını salondakiler umursamasa da kızlar susup ilgi ile dinlediler. Her şarkıdan sonra alkışlasalar da salondan istedikleri seyirci desteğini sağlayamadılar.

Çok yıldızlı otelin barı dolup boşalıyor, koltukların sahipleri değişiyor, müzik ağır ve yumuşak tempoda devam ediyordu. Yandaki masadakilere katılmak isteyen iyi giyimli bey efendi Alev’in çantasını koyduğu boş koltuğu işaret edip “Alabilir miyim?” diye sordu. Alev bohça irisi çantasını kucağına alıp koltuğu boşalttı. Bey efendi ise koltuğu çevirmek yerine bu iş için çağırdığı garsonun gelmesini bekledi.

Alev salona gelen gidenlerin şık ve pahalı kıyafetler taşıyor olsalar da birbirlerine ne kadar benzediklerini düşündü. Neredeyse hepsi aynı şekilde davranıyordu. Salonun kapısında bir süre durup içeridekileri süzer gibi yapıyor, fark edilmeyi bekliyor sonra oturacakları yere doğru ilerleyip sanki çevrelerinde kimse yokmuş gibi tavır takınıp garsona sesleniyorlardı.

Çift olarak gelenlerde de durum değişmiyordu. Genellikle kadın salonun kapısında eşinin elini tutuyor veya koluna giriyor ama yine kısa bir süre tanıdık arıyormuş gibi bakınıp fark edilmeyi bekliyorlardı. Çalan müzik veya piyanodaki delikanlı umurlarında bile değildi. Delikanlı ise alkış gelmeyeceğini anladığı için parçaları birbirlerine ekleyerek çalmaya başlamıştı. Bir süre daha çaldıktan sonra daha uzun bir ara için salondakilerden izin istedi.

Yine kimse umursamadı.

Piyanonun başından kalkıp kızların masasına gelen delikanlı Melek’i göremeyince soran gözlerle Alev’e baktı. Alev “lavaboda” diye yanıt verirken mendilini ağzına götürüp birkaç kez olabildiğince sessiz aksırdı. Delikanlı “çok yaşa” derken ceketinin düğmesini açıp Alev’in karşısına oturdu. Delikanlının suskunluğunu gören Alev “Nasıl oluyor bu?” diye sorarak konuşturmaya çalıştı. Delikanlı soran gözlerle ellerini açarak açıklama beklediğini ifade eden bir jest yaptı.

- Nasıl oluyor? Müzik bir insanın hayatının ortasına nasıl bu kadar girebiliyor? İlgilenecek bunca şey, kitap, başka konular hatta sanatlar varken müzik nasıl tüm bunların yerini alabiliyor?

- Kulağımın müziğe yatkın olduğunu anladığımdan beri müzik hep hayatımın ortasında oldu. Bir kuş için rüzgâr veya hava neyse benim için de müzik öyle bir şey. Anlatması kolay değil. Madem kanatlarım var o zaman uçmalıyım diyen bir kuş değilim ama kanatlarımın hissettiği neyse onun varlığı iyi geliyor diyebilirim. Kendimi ve hayatı sözcüklere sığdıramasam da müzik üzerinden anlayıp aktarabiliyorum. Bu da şimdilik yetiyor.

- İyi de müzik sizi nereye kadar taşıyabilir? Müziğin nereye taşımasını hayal ediyorsunuz?

Delikanlı oturduğu koltukta hafifçe yana kayıp yaklaşmakta olan Melek için yer açtı. Melek sıkışık olmasına aldırmadan delikanlının yanına otururken “Ne kaynatıyorsunuz bakayım? Beni mi çekiştiriyorsunuz?” diye sordu. Alev “Konuşacak onca konu varken seni niye konuşalım? Müzik üzerine konuşuyorduk” diye cevap verdi. Delikanlı Melek’in elini tutup avucunun içine bir öpücük kondurdu. Melek yine kızarıp çevresine bakındı. Elini hızla geri çekti. Delikanlı gülümseyip Melek’e baktı;

- Alev bana müzik ile sadece müzik ile yaşamayı nereye kadar sürdürebileceğimi sordu.

- Yok, öyle sormadım. Müziği rüzgâr veya havaya benzetmişti. Ben de nereye uçmayı düşlediğini sordum.

- Bilmiyorum sevgili Alev. İnan bilmiyorum. Tek bildiğim müziğin hayatın içinden yavaş yavaş çekilmekte olduğu. Her şey, herkes görsellik üzerine yoğunlaşıyor. İnsanlar kulağını yitiriyor, konuşmaktan başka bir iş için kullanamaz olacaklar diye korkuyorum. Aynı korkuyu paylaştığım müzik hocama “ne yapmalı?” diye sorduğumda “Müzik yapmaya devam et, yeter” diye cevap vermişti. Yani bu şehrin martıları gibi hiçbir yere gitmeden aynı yerde dönüp duruyorum. Müziğin olmadığı bir hayatın ne kadar boş olacağının farkında bile olmayanlar için ve daha çok da kendim için hayatımı müzikle doldurmaya çalışıyorum.

Melek delikanlının koluna girip “Geçen gün bana anlattıklarını Alev’e de anlatır mısın? Müziği öğrendiğin hocanın kaygılarını paylaşmıştın. İnsanın duyu organlarını yitirip kocaman bir göze dönüşmekte olduğundan söz etmiştin.” Dedi.

Piyanistimiz sevgi dolu gözlerle Melek’e baktı. Garsona uzaktan bir el işareti yapıp içecek bir şeyler getirmesini rica etti. Anlaşıldığı kadarıyla içkiler ikram olduğu için hangi şişe açıksa o şişeden şarap servisi yapılıyordu. Bu kez masaya beyaz şarap servis edildi. Fark ettirmemeye çalışarak garsonun cebine bahşiş bırakan piyanistimiz Alev’e döndü.

- Az sonra müziğe dönmem gerekecek. Konu uzun çabucak anlatmaya çalışayım. Hocamın anlattığına göre teknoloji ve modern yaşam ile birlikte duyu organlarımız arasında göz, her şeyin önüne geçip tüm algıları yönetir olmuş. Günümüzde her şey görünürlük ve görsellik üzerinden var olabiliyor. Sosyal medya ortamlarına baktığında görünürlük ve seyredilir olmanın baskın olduğunu görüyorsun. Her şey göze bağlanınca koca bir ömrün hayata gözlerini açmak veya yummak diye tanımlandığından hatta insanların artık okumak yerine seyretmekle yetinen kocaman bir göze dönüşmekte olduğundan yakınmıştı, hocam.

- Yani?

- Yani görsellik arttıkça diğer duyu organlarımız giderek köreliyor. Farkındaysan önce koku duyumuzu yitirdik. Koku duyusu, tat duyusunun içine kısıtlı bir alana tıkıldı ve haliyle köreldi. Hocam, günümüzde hep yapay kokular ile avunduğumuzdan söz ediyor. Dahası böyle giderse pandeminin getirdiği sosyal mesafe uygulaması ile dokunma duyumuzdan da olacağız. Başlangıçta çok önemsememiştim ama müzik hocam aynı şekilde sesimizi ve kulağımızı da yitirmekte olduğumuzdan söz edince durumun ciddiyetini anladım. Sesimiz kısılırken müzik de hızla hayatın kenarına atılıyor. Koku duyusunun başına gelenler müziğin de başına gelecek gibi görünüyor.

- Nasıl olacakmış bu? Konuşurken sesimizi kulağımızı kullanmayı da mı bırakacağız?

- Konuşacağız ama sesimiz daha kısık çıkacak, hayatımızda müzik azalırken konuşma da bu durumdan nasibini alacak. Az önce olduğu gibi kimseye duyurmamak için ses çıkarmadan aksıracaksın ve saçının ucundaki yeşil röfle ile aynada kendini fark etmek veya ettirmekle yetineceksin.

- Seviyorum o röfleyi.

- İlk kez fark ettiğimde başkalarının dikkatini çekmek isteseydin daha gür olan saçının arka kısmına röfle yapardı diye düşünmüştüm. Saçının önüne yaptığına göre kendin de göresin diye yapıyorsun. Bu güzel. Ama sonuçta o da diğer duyulara değil, göze hitap ediyor.

- Peki, ne olacak?

- Hocamın söylediğine göre çok kısa süre içinde o gürültülü arabaların yerini elektrikli motorlarıyla ses çıkarmadan yol alan arabalar alacak. Önce şehirlerin gürültüsü azalacak. Bu durum ilerleme olarak görülecek, herkes iyi bir şey zannedecek. Ancak insanların sesleri de daha az çıkmaya daha az itiraz etmeye başlayacaklar. Kendi kendine yüksek sesle şarkı söylemeye bile çekinir olacaklar. Şehirler yavaş yavaş kütüphane sessizliğine bürünecek. Sonra sıra müziğe gelecek. Müzik insanların hayatlarının arkasında bir fon haline dönüşecek. Şu an salondaki kokuyu burnumuz algılamadığı gibi kulaklarımız da çalmakta olan müziği işitmez olacak. Belki yine bir yerlerde müzik çalacak ama kulağımız müziğe uzaklaşacak. Kendimizle ve başkalarıyla ilgilenip nasıl göründüğümüzle oyalanırken müzik hayatımızdan eksilerek yok olacak.

- Hayatın doğal akışı gibi söz ediyorsunuz. Müziğin hayatın içinde bir fona dönüştüğünden söz ederken bile görselliğe gönderme yapıyorsunuz. Yine de yitirilenin ne olduğunu tam olarak anlayamadım. İşitme duyum yerinde duruyor ve konuştuklarınızı anlayabiliyorum.

- Bu soruyu ben de hocama sormuştum. Müzik olmazsa hatıraların eksik kalacağından söz ederek günümüz müziğinde aradığını bulamayanların geçmişin 45lik plaklarına yönelmesinin boşuna olmadığını anlatmıştı. Hatıralara eklemlenmiş müzik parçaları ile yaşanmışlıklarına tutunulduğundan söz etmişti. Dediğine göre müzik hayatın içinden çekildikçe hatıralar eksik kalacaktı. İleride bugün burada oturup konuştuğumuzu belki yine hatırlayacağız ama çaldığım müziğin bu hatırlamada katkısı çok az olacak. Hâlbuki insanlar çalmakta olan müziğe eşlik etmiş olsa bugüne dair o coşku unutulmayacak, bir gün aynı müzik karşılarına çıktığında bugünü hatırlayıp yaşadıklarının kendi hayatı olduklarını fark edecekler. Hocam, “Müzik de koku gibi hayatın içinden eksildikçe yaşanmışlıklar fakirleşecek diye kaygılanıyorum” diye söyleniyordu. Korkarım haklı çıkacak.

Melek piyaniste sevgi ve hayranlık dolu gözlerle baktı ve “İyi de insanların burada yaşadıklarının kendi hayatı olduğunu hissetmediklerini nereden biliyorsun?” diye sordu. Soruya Alev yanıt verdi.

- Baksana bu salondaki herkes birbirine benziyor, kime baksan aynı şekilde davranıyor ve nasıl göründüğü ile çok meşgul. İnsanlar gelip gidiyor ama salonda hiç bir şey değişmiyor. Bir tek yaşlıca bir bey efendi az önce çıkarken piyanoya doğru ilerleyip saygı dolu selam verdi. Şimdi o da yok. Bugün buradan geriye kimseye hatırlayacak pek bir şey kalmayacak. İyi vakit geçirmiş olacaklar ama o yaşlı beyefendi haricinde buradakilerin ömürlerine ekleyecekleri hatırlamaya değer anı kırıntısı bile olmayacak.

- Anlamadım. Burada oturup sohbet etmiş olmaları yetmiyor mu?

- Kızım bizim sen her sohbetimizi hatırlıyor musun? Çoğunu unutup gidiyoruz. Lakırdı ediyoruz. Ama bazen bir film üzerine saatlerce konuşup tartışıyoruz. Sonra günler geçiyor o filmi hatırlatan bir şey, bir müzik işittiğimizde film ile birlikte o tartışmayı hatırlıyoruz. Sanırım böyle bir hatırlamaya ihtiyacımız var.

Delikanlı bu sözleri başıyla onaylayıp tekrar Melek’in elini tuttu. Melek bu kez elini çekmedi. “Meleğim hayatlarımız fakirleşiyor, her şeyi seyretmekle yetiniyor içine giremiyor, bir şeylerin hayatımıza dokunmasına anı oluşturmasına fırsat bırakmıyoruz. Ben bunu o yoğun bakımda canım çekilirken kendi kendine şarkı söyleyen veya gelip benimle konuşan bir meleği dinlerken fark ettim.” Dedi. Meleğin yanakları kızardı. Kısa süre sevgi dolu gözlerle birbirlerine baktılar. Alev sesini çıkarmadan “onları” izledi.

Delikanlı kadehinde kalan son yudumu içip ayağa kalktı, önünü ilikledi. Müziğe devam etmesi gerektiğini söyleyip piyanoya yöneldi. Alev “Biz birazdan kalkarız, tanıştığımıza memnun oldum. Davet için teşekkürler” dedi. Piyanist “Şimdi kim beni alkışlayacak, müziğim yalnız kalacak, Melek, hiç olmazsa sen biraz daha kalsaydın” diyerek yüzünü ekşitti. Kızların cevap vermesini beklemeden piyanoya yöneldi.

IV

Otelden çıktıklarında hava iyice soğumuştu ve inceden yağmur yağıyordu. Yürünecek gibi değildi ama Melek arkadaşının söyleyeceklerini dinlemeden yanından ayrılmak istemiyordu. Alev çantasından çıkardığı kaşkolunu kafasına ve boynuna sarıp uçlarını kabanının içine soktu. Önünü ilikledi.

Melek, soran gözlerle arkadaşına baktı.

- Bir şey söylemeyecek misin?

- Yanınızda olup benim gözümden birlikteliğinizi görmek istemiştin. Gördün işte. Benim görevim bitti.

- Ama

- Aması maması yok. Hayat senin hayatın. Ben mi, biz mi kararını sen vereceksin. Şunu bil ki hangi kararı verirsen ver geride bıraktığın seçenek hep kafanı tırmalayacak. Merak etme her şartta seni bırakmam. Bunca yıldan sonra sen de beni bırakmazsın.

- İyi de çocuğa ne söyleyeceğim.

- Bir şey söylemen gerekmiyor. İçindeki melek ile dışındaki melek baş başa verip bir karar verecek elbet. Sen sadece bekleyeceksin. Gördüğüm kadarıyla çok fazla beklemen de gerekmeyecek. Geç oldu gitmeliyim. Burada ayrılalım.

- Eve gidince seni arayabilir miyim?

- Sen bilirsin. Bence bu gece böyle kalsın. Yarın konuşalım.

Bu sözlerden sonra Alev caddeye doğru hızlı adımlarla ilerledi. Bir an durup arkasını döndü Melek’e baktı “ Ha bu arada, farkındaysan seninkinin çaldığı o yanardöner İstanbul parçasını ikimiz de beğendik. Yani yanardönerlerden de arada hatırda kalır güzel bir şeyler çıkabiliyormuş. Hastalarınızı renkler ile etiketleyerek haksızlık ediyorsunuz dediğimde gülmüştün. Hatırlatayım istedim.” dedi.

Bohça irisi çantasını omzuna asıp hızını arttıran yağmura aldırmadan metroya doğru ilerledi. İstasyonun merdivenlerine geldiğinde dönüp uzaktan arkasına baktığında Melek’in otelin kapısında kararsız halde durmakta olduğunu gördü.

Geri dönüp arkadaşının yanına gitti ve koluna girdi. “Gün daha bitmedi. Seninkinin yanına dönmek veya bugün bir karar vermek zorunda değilsin. Hadi gel bana gidelim. Ama öyle hemen zıbarıp uyumak yok. Gece uzun ve benden çekeceğin var. Konuşacağız” dedi. Melek’in yine kararsız kaldığını görünce “Yağmurda kanatların ıslanacak diye korkma, uçmayacaksın. Metro ile gideceğiz haydi nazlanma” diye üsteledi.

Melek arkadaşının koluna sıkıca sarıldı. Birlikte metro istasyonuna doğru yürümeye başladılar.

İki arkadaş için Alev’in gölgesinde geçecek yanardöner bir İstanbul gecesi devam ediyordu.

Mehmet Uhri

Bir Gurbet Hikayesi

Cumartesi, Ekim 16th, 2021

image-1

Elini boş ver dercesine sallayıp; “Burada yaşananlar bir gurbet hikâyesi, hepsi bu…” diye cevap verdi.

Kafede gazetesini okumakta olun ihtiyarın başını kaldırıp çevreye bakınmasını fırsat bilerek az ötede Büyükada iskelesi önünde toplanan kalabalığı işaret edip ne olduğunu sormuş “gurbet hikâyesi” gibi garip bir yanıt almıştım.

Yanıtı anlamamış gibi bakmış olacağım ki “Uzak dur. Filler tepişiyor işte.” diyerek sürdürdü sözlerini. Gözlüklerini düzeltip gazetesine döndü. Yandaki masaya ilişip olayları uzaktan izlemeyi sürdürdüm.

Masalarımıza çay bırakan garson konuşmamızı duymuş ve “Belediye iskelenin üstündeki mekânı mahkeme kararıyla tahliye etmeye çalışıyor. Kiracı olan vakıf polisi arkasına almış direniyor. Biz de buradan heyecanla izliyoruz” diye açıklama yaptı.

Gerçekten de ellerinde mahkeme kararı olduğunu haykıran grup devletin polisinin direnmesine anlam veremiyordu. Yaşanan itiş kakış yüzünden iskeleyi kullanmak isteyen yolcular birkaç adım geride olayların yatışmasını bekliyordu.

Ancak öyle olmadı.

Artan kalabalığın polisin tavrını protesto etmesi üzerine önce “dağılın” uyarısı geldi. Kısa süre sonra gazlı coplu polis müdahalesi başladı. İskelenin önünde toplanan kalabalık saat kulesine ve ara sokaklara doğru kaçıştı. Protestoların dinmemesi üzerine polis yakaladığını gözaltına almaya başlayınca gazete okuyan ihtiyar çaycıya ismiyle seslenip okey takımı ve yazboz istedi.

Eliyle işaret ederek beni de masasına davet etti.

Gelen okey takımını masaya yerleştirip taşları dizmeye başladı. Masaya gelmediğimi görünce “sadece oynuyor gibi yapacağız.” diyerek ısrar etti. Masaya ilişip taşları dizmeye başladım. İhtiyar ise polisin kovaladığı kalabalığın içinde el ele tutuşup kafeye giren ve şaşkınlıkla bakınan üniversiteli delikanlılara eliyle bir işaret yaptı. Genç kız ve delikanlı bir şey söylemeden ceketlerini çıkarıp oturdular.

Okey oynar gibi yapmaya başladık.

Birkaç dakika içinde polis kafeye dalıp kimlik kontrolüne başladı. Kovaladıklarının içeride olduğunun farkındaydılar. Kimlik kontrolü ve dik dik bakmalar ile kafe sakinlerini inceliyorlardı.

Bu arada bizim ihtiyar hızlıca yazbozu dolduruyordu. Polisin yan masaya yaklaştığını görünce “Memur bey bakar mısınız? Bir maruzatım var.” diye seslendi. Hemen iki polis başımıza dikildi. Masamıza oturan delikanlılar da tedirgin olmuş şaşkınlıkla ihtiyara bakıyordu. Bizimki görece daha yaşlı olan polise dönüp beni işaret ederek “Beyefendiden şikâyetçiyim. Taş çalıyor” dedi. Polis memuru bana ve masada duran yazboza baktı. “Bir siz eksiktiniz” diye söylenerek yanımızdan uzaklaştı. Bu sırada kızla oğlan kafalarını kaldırmamış polislerin dikkatini çekmemeyi başarmışlardı.

Polislerin ayrılmasından hemen sonra gençler teşekkür edip ayrılmak için izin istediler. İhtiyar acele etmemelerini arkada duran sivil polislerin de gitmelerini beklemeleri gerektiğini söyleyerek izin vermedi.

Bu sırada garson yüksek sesle “çayları tazeliyorum” diyerek masaya çay bırakırken sesini kısarak “çaylar müesseseden, çaktırmayın. Az daha bekleyin” dedi. Gözüyle arkadaki bir masayı işaret etti. Sivil polislerin henüz ayrılmadığına ikna olan gençler bir süre daha masada kalıp oynar gibi yaptılar.

turing_cafe_840x

Bir takım rastlantılarla katılmak zorunda kaldığım oyun içinde oyunun isimsiz kahramanı olmak başlangıçta tedirgin etse de gençlerin heyecanı ve yaşadıkları korkuyu görünce iyi bir şey yapıyor olma hissiyle rolümün hakkını verme gayretine düştüm.

Çaylarımızı yudumlarken delikanlı kız arkadaşını ve kendini tanıtıp üniversite öğrencisi olduklarını, gençlik kolu üyesi oldukları siyasi partinin çağrısı üzerine iskelenin üzerinde yer alan mekânın belediyeye devrine destek olmak üzere adaya geldiklerini ancak mahkeme kararına rağmen işgalci kuruluşun direndiğini anlattı. Genç kız araya girip biraz da öfkeyle “Üstelik devletin polisi devletin mahkeme kararının uygulanmasını engelledi. Bizler direnince de olanları gördünüz” diye söylendi.

İhtiyar “yerin kulağı vardır” diyerek daha alçak sesle konuşmaları gerektiği konusunda ikisini de uyardı.

Az sonra ortamın sakinleşmesiyle gençler teşekkür edip izin istediler. El ele tutuşup uzaklaştılar. Ben de masama dönmek için izin istedim.

İhtiyar saatine bakıp “Kahve saati geldi. Müsaade ederseniz size de ikram etmek isterim. Birlikte içeriz” dedi. Nazik daveti kırmadım. Açıkçası bunca olay yaşanırken olanca sakinliği ile hepimizi yöneten “ihtiyar delikanlıyı” merak da etmiştim.

Kahvelerimizi beklerken kısaca kendimi tanıtıp kendisinden söz etmesini rica ettim. Düzce doğumlu olduğunu uzun yıllar çeşitli illerde lise Tarih öğretmenliği yapıp emekliliğinde adaya yerleştiğini anlattı. Yaşını sorduğumda “Emeklilikte geçirdiğim süre devlete hizmet ettiğim süreden daha fazla. İyi ki emeklilikten de emekli etmiyorlar insanı. Anla işte…” diye esprili bir yanıt verdi.

Garson kahveleri masaya servis ederken “Az önce size sorduğumda iskele önünde yaşananları gençlerin anlattığından farklı olarak bir gurbet hikâyesi diye tanımlamıştınız. Biraz daha açabilir misiniz?” diye sordum.

- Herkes gurbette olunca şehrin gerçek sahibi kalmıyor. O yüzden öyle demek geldi içimden. Anlayacağın bu koca şehir sılasını yitirdi.

- Hah. Şimdi hiç anlamadım.

Bir süre durdu. “İzle, sadece izle” diyerek garsonu ismiyle yanına çağırdı.

- Söyle bakalım Ali, Nerelisin?

- Malatyalıyım.

- Kaç yıldır İstanbul’dasın?

- Ben burada doğmuşum.

- Peki, gurbette misin?

- Gurbetteyim elbet.

- Memleketteki yakınların da senin gurbette olduğunu mu düşünüyor?

- Evet.

- Çocuğun var mı?

- Ellerinden öper bir oğlum bir kızım var.

- Peki, çocukların gurbette mi?

- I ıh… Sorarsan gurbette değiliz derler. Ancak nereli oldukları sorulduğunda onlar da Malatyalıyız diyorlar.

- İstanbullu olmalarını veya sorulduğunda İstanbulluyum demelerini istemez misin?

- Bilmem. Hiç düşünmedim. Bu şehirde İstanbulluyum diyen o kadar az insan var ki… Malatyalıyım demeleri daha iyi sanki.

Kafe müşterilerinden birinin yüksek sesle “hesap bekliyoruz” diye söylenmesiyle garson Ali yanımızdan ayrıldı. İhtiyar bana dönüp “Sence Ali neden o protestocuların arasında değil? Hiç düşündün mü?” diye sordu.

Cevap vermemi beklemeden sözlerini sürdürdü.

- İstanbulluyum diyen olmayınca şehre ait ne varsa sahiplenen de olmuyor. Şehrin iskelesi bile sen ben kavgasına malzeme oluyor. Şu gördüğün iskele bu şehirde yaşayan herkesin ortak malı değil mi?

- Eee… Evet

- İskele binası iktidar ile muhalefet arasında kavgaya dönüşüyor ve şehrin gerçek sakinleri özellikle adalılar, adada yaşayanlar kenara çekilip öylece izliyor. Herkes kendi memleketinden bakıp gurbetçi kimliğine bürününce şehrin ortak alanlarına sahip çıkacak kimse kalmıyor.

Sustuğumu görünce “en iyisi baştan anlatayım” dedi.

31Meğer iskelenin üst katındaki mekân Demokrat Parti iktidarına kadar CHP Adalar ilçe başkanlığı olarak kullanılmış. DP iktidarında el değiştirmiş. Yetmişli yıllarda yine CHP ilçe binası olmuş. İhtilal sonrası şehir hatları işletmesine devredilmiş. Kısaca bina simgesel önemi nedeniyle iktidar ile muhalefet arasında hep bir çekişme konusu olmuş.

Sonra bir dönem şehrin gerçek sakinlerinden Çelik Gülersoy olaya el atmış. İskelenin üst katını Turing şirketi adına kiralayıp İstanbullular için “Turing Kafe” adıyla kullanıma sunmuş. Açtığı pek çok kafe ile geleneksel İstanbul kültürünü yaşatmayı ve İstanbulluluğu pekiştirmeyi amaçlamış. Hayli ilgi de görmüş. Eliyle iskeleyi işaret ederek;

- Turing kafe öylesine güzel, nezih öylesine İstanbullu bir mekândı ki görmenizi isterdim. Ancak yaşatmadılar. Garson Ali’nin az önce söylediği gibi kimse İstanbullu olmayı istemedi. Kafe el değiştirdi. Önce belediye işletmeye çabaladı. Ancak özelliğini yitirince kimse uğramaz oldu. İşletmeyi yönetenler İstanbullu olmadığı için kendi meşreplerine göre davranıp sokaktaki dönerci ile hamburgerci ile rekabete kalkıştı. Tutmadı.

- Neden tutmadı?

- Dedim ya herkes kendi memleketini öne çıkarınca başka memleketten olanlar uzak durdu. Mekân şehirlinin olmaktan çıktı. Üstüne bir de siyasi çekişme ile iktidar kavgası bindi. Rahmetli Çelik Gülersoy’un İstanbulluyu ortak kültürde buluşturma çabaları da sahipsiz kaldı.

- Kimse bu duruma itiraz etmedi mi?

- Turing kafenin beyaz ahşap kallavi sandalyeleri ve mermer masaları vardı. Adanın gerçek İstanbulluları için klasik müzik eşliğinde tarihi yarımadayı ve boğazı seyrederek bir şeyler içmek büyük keyifti. Yaz akşamları keman piyano resitalleri verilirdi. Sanırım bu durum kendini İstanbullu saymayanlar için fazla elitist bulundu. Sanki onlara gelme diyen varmış gibi kafeden uzak durdular.

- Sonra?

- O güzelim beyaz sandalyelerin yerini iç içe geçip bir araya toplanınca yer kaplamayan plastik sandalyeler alınca yitirilenin ne olduğunu anlamalıydık. O plastik sandalyeler gibi iç içe geçip pek yer yer kaplamayan gurbetçilerin mekânına dönüşüverdi. Müzik de arabeske döndü. Sesi yükseldi. İki laf edilemez oldu. Kafenin yeni müşterileri şehrin güzelliğini görmek yerine başını öne eğen veya çevredekilere kuşkuyla bakan huzursuz gurbet yolcularıydı. Ortam vasatlaşınca önce adalılar sonra İstanbullular ayağını çekti. Bir kış belediyenin işlettiği mekân bir daha açılmamak üzere kapandı. Muhalefet partisinin eline geçmesin diye iktidara yakın bir vakfa kiralandığını duyduk. Ancak onlar da işletmek için çaba göstermediler.

- Açılmasını isteyen, özleyen olmadı mı?

- Şehrin sılası olmayınca kim neyi özleyebilir ki? Herkes bizim garson Ali gibi gurbette olursa İstanbulluyu ara ki bulasın.

- İyi de ne zaman bitecek bu gurbetlik?

- Çocuklarımızı İstanbullu yapamadığımız sürece kolay bitecek gibi görünmüyor. Kabul etmesi kolay değil ama durum bir ülke gerçeği.

Kederlenmişti. Susup kahvesini yudumladı. Daha konuşmak istemiyor gibiydi.

Tüm bunları o kısacık kahve muhabbetine sığdırdığımıza sonradan hayret edecektim.

Biraz daha konuşturmak için “Peki ya siz? Siz bir şeyleri değiştirmeye çabalamadınız mı?” diye üsteledim.

34

Gençlik yıllarında ülkede bir şeyleri değiştirmek için çok çaba gösterdiğini az önceki polis deneyiminin o yıllardan kaldığından söz etti. Eliyle iskeleyi işaret edip “Anladım ki; insan kendini değiştirmeden hiçbir şey değişmiyor.

Doğup büyüdüğüm Düzce’yi bırakıp bu adaya yerleştim. Kendim için, uzaklaşınca özlemini duyacağım yeni bir sıla inşa ettim. Hiç kolay olmadı. Toprağına, ağacına, çiçeğine, böceğine, insanına karıştım. Çok emek verdim. Gurbetlikten böyle kurtulabildim. Bu yaşımda yeterince İstanbullu olamasam da Adalı olmayı başardım. Şimdi, burada oturup az önce içtiğimiz kahveyi iskelenin üstündeki terasta Turing kafede içtiğimi hayal etmekten başka elimden bir şey gelmiyor” dedi.

Ayağa kalktı. Şapkası ve bastonunu aldı. Hesap konusunda bir şey söylememe fırsat vermedi. Teşekkür ettim. Teşekküre değecek bir şey olmadığını ileride hatırlamaya değer küçük bir sıla kırıntısı oluşturduğumuzu söyledi. Çınar caddesine doğru ilerleyerek gözden kayboldu.

Olaylar yatışmış görünse de iskele meydanı polis kaynıyordu. Gelen vapurdan inen yolcular onca polisin neden orada olduğunu sorgulayan tedirgin bakışlarla ve hızlı adımlarla adanın sokaklarına dağılıyordu.

O sonbahar günü sılası olmayanların şehrinde ihtiyarın dediği gibi “bir gurbet hikâyesi” yaşanıyordu.

Mehmet Uhri

Cinayet Mahallinden

Pazartesi, Eylül 6th, 2021

img_e0595

“Sonunda geldin demek cinayet mahalline. Elbet gelecektin. Geç bile kaldın.” Diyerek sıcak bir sarılma ile başladı muhabbetimiz.

Doğup büyüdüğüm şehre yıllar sonra uğradığımda çocukluğumun geçtiği sokaklarda bir yabancı gibiydim. Mahalle aynı olsa da hafızamdaki sokaktan eser yoktu. Bahçeli küçük evlerin yerini alan apartmanlar, gökten araba yağmış hissi veren araba ve insan kalabalığında yer yön bulmakta zorlanıyor amaçsızca yürüyordum.

Değişim ve dönüşüme doğup büyüdüğüm ev de direnememiş sıradan bir apartmana dönüşmüştü.

Bir tek gökyüzü değişmemişti.

Çocukluğumun hayal dünyasını süsleyen gizemli küçük bulutları ile gökyüzü orada öylece duruyordu.

Sokakta amaçsızca ilerlerken tanıdık bir ses ismimi haykırıp yukarıdaki sözlerle beni kucakladı. Mahalle ve çocukluk arkadaşım sanki yıllar öncesinden sesleniyordu.

Sıcak bir buluşma oldu. Sahibi olduğu o küçücük emlakçı dükkânının önünde bir süre oturup sohbet ettik.

İlk anda pek değişmemiş olduğumuz karşılıkla yalanını söyleyerek söze başlasak da mahallenin kalan son morukları olduğumuzu kabul edip halimize gülmüştük. Arkadaşım birkaç şehir dolaştıktan sonra doğup büyüdüğü yere dönmüş memuriyetten emekli olup babasından kalan dükkânda emlakçılık işine başlamıştı. Çocukluğunda olduğu gibi enerjik, neşeli ve şaka dolu konuşuyor yerinde duramıyordu.

- Netice olarak giden sendin. Söyle bakalım hangi rüzgâr attı bunca yıl sonra seni buralara.

- Bilmem. Geldim işte. Fena mı?

- Bak ev filan bakıyorsan yardımcı olurum. Senin için değil kendim için istiyorum. Bu yaştan sonra muhabbete adam bulmak kolay olmuyor. Kaldığı kadarıyla eskiler ile idare ediyoruz. Durumun senin için de farklı olduğunu düşünmüyorum.

Cevap vermemi beklemeden neşeli bir kahkaha atıp “İyi ki geldin yahu. Gidemezsin. Çay koyuyorum” diyerek dükkâna yöneldi. Az sonra yine aynı heyecanla gelip yanıma oturdu. Sokaktan geçen biriyle selamlaştı. Lafının arasına girecek fırsatı bulduğumda “Neden öyle dedin?” diye sordum. Şaşkın biçimde yüzüme bakıp “Hoppala… Ne dedim de alındın şimdi?” diye yanıtladı.

- “Sonunda geldin demek cinayet mahalline” derken ne anlatmak istiyordun.

- Amaaaan. Ben de gereksiz gevezelik ettim sandım. Derler ya her katil cinayet mahalline uğrarmış. Bu sokaklar, bu mahalle çocukluğumuzu barındırıyor mu?

- Evet.

- Bilirsin, çocukluğunu öldürmeden insan erişkin olamıyor. Koca bir ömrü ergin olma kaygıları ile tükettikten sonra çocukluğumuzu öldürdüğümüz cinayet mahalline gelip bir bakmadan da edemiyoruz. Geride bıraktığımız ne var diye bakınırken çocukluğumuzun masumiyetini de arıyoruz sanırım.

- Sen gitmemişsin ama…

- Ben de gittim. Çok kısa süre sonra erişkin olmanın bana göre olmadığını anladım. Herkes bir şey söylüyordu. Bazılarına göre beceriksiz, kimine göre de korkaktım. Sorsalar “başkası olmak istemedim” derdim. Kıyamadım içimdeki çocuğu öldürmeye. Dönüp geldim ve doğup büyüdüğüm sokaklarda içimdeki afacanla yaşamayı seçtim.

- Hangi seçim daha doğruydu hiç bilemeyeceğiz sanırım.

- Amaaan ne önemi var. Öyle de böyle de hayattayız ve neredeyse 50 yıl sonra birbirimizi bulduk konuşuyoruz. Daha ne olsun?

Cevabımı beklemeden yine o çocuksu heyecanıyla ayağa kalktı “çayı demleyip geliyorum” diyerek içeri geçti. Sokaktan geçmekte olan gençten bir adam eliyle işaret edip bizimkini sordu. İçeriyi gösterdim. “Selam söyle, bir ara uğrarım” dedi ve uzaklaştı.

Arkadaşıma tanımadığım birinin selamını iletmek zorunda kaldım.

Bir süre de buna güldük.

Çocukluğumuzun mahallesinden kalan bir şey olup olmadığını sordum. Eliyle sokağın ilerisini işaret edip “Bir tek abdestsiz domuzun evi ayakta kaldı. Sizin evle birlikte eskiden hiçbir şey kalmadı” dedi.

“Abdestsiz domuz” sözünü tekrarlayıp gülmeye başladım. Bir süre öylece güldük. İyi geldi.

- Sahi bir de o vardı. Suratsız bir hacıydı. Çocuklarını da sokağa salmazdı. Elinde tespihi, kafasında takkesi, ayağında poturu ile camiye giderdi. Çocukken ondan korkardık.

- Ama en güzel erikler de onun bahçesindeki ağaçtaydı. Duvarına tırmanıp gizlice ağaca çıkar erik toplardık. Bir keresinde ağaçta yakalanmış nasıl ineceğimizi bilememiş elinden zor kurtulmuştuk. Hacı ise sakalından utanmadan peşimizden koşturmuş arkamızdan “abdestsiz domuzlar” diye küfür savurmuştu.

- Mahalleli bu duruma gülmüş, hacının adı da o günden sonra mahallelinin dilinde abdestsiz domuz olarak yerleşmişti.

- Sahi ne yapıyor onlar? Hacı hayatta mı?

- I ıh. Maalesef pandemi neredeyse ailenin tamamını alıp götürdü. Bir tek oğulları kaldı. O da evden neredeyse hiç çıkmıyor. Evine talip olan müteahhitlerle bile görüşmüyor. Geleni gideni de yok.

- Zor olmalı.

- Valla ne diyeyim, geçenlerde bir rastlantı ile görüştüğümde yaşadığı trajedinin boyutunu anladım. Allah kimseye böyle bir acı vermesin.

Dükkâna girip çayları doldurdu. Elinde tepsiyle ağır adımlarla gelip çayı uzattı. Çayı şekerli içmesine takılınca “dedim ya çocukluğu bırakmadım. Neyse o. Paşa çayından bir tık öte” diye yanıtladı.

lkkf7817

Çayımı yudumlarken hacıların yaşadığı trajediyi anlatmasını istedim. Gülümsedi; “boşuna cinayet mahalli demedim buralara. “Dinle o zaman” diyerek anlatmaya başladı;

Bir rastlantıyla karşılaştığım ailenin kalan son ferdi yaşadıklarını anlatıp “Öyle bir vebal ki yaşayarak ödemek zorundayım. Yaşadıklarımdan sonra böylesi ceza az bile. O yüzden ne o yavru kedinin ne de kurtarmaya çalışanların vebalini almak istemedim. Hadi git şimdi.” Diyerek göndermişti beni.

Her şey mahallenin çocuklarının yavru kedilerden birinin köpekten kaçarken can havliyle hacının erik ağacına ağaca tırmandığını haber vermeleri ile başladı.

Bahçe kapısındaki zili çalıp bekledim. Açan veya ses eden olmadı. Israrla zili çalmayı sürdürünce kapı hafifçe aralandı. Yüzünü göstermeye bile yanaşmadan ne istediğimi sordu. Durumu anlatıp yavru kediyi indirmek için yardım etmek istediğimi söyledim.

Cevap vermeden kapıyı kapattı.

İtfaiye çağırıp yardım isteyeceğimi söyleyince kapı tekrar açıldı. Üzerinde yıpranmış sabahlığı ile ev sahibi göründü. Yaşına göre hayli çökmüş görünüyordu. Elini kaldırıp “İtfaiye olmaz içeri gel birlikte çözmeye çalışalım” dedi.

Yabani otların boy atıp kuruduğu bakımsız bir bahçe içinde izbe sayılabilecek o iki katlı evde tek başına yaşıyordu. Evin paslı demir panjurlarının çoğu kapalıydı. Kapıyı açıp içeri girmeme izin verdikten sonra hiçbir şey söylemeden gözden kayboldu.

Yavru kedinin tırmandığı erik ağacına yöneldim. Ancak kalın ve yüksek gövdeli ağaç ha deyince tırmanmaya uygun değildi. Birkaç denemeden sonra pes etmek üzereyken ev sahibinin ahşap eski bir merdiven ile yanıma doğru geldiğini gördüm. Üstünü değiştirmiş işçi tulumuna benzer bol cepli bir şey giymişti. Merdiveni dayayıp ağaca tırmanmaya niyetlendiğini görünce “ben çıkarım” diyerek merdivenin yerini değiştirdim. Cevap vermesini beklemeden ilk basamağa ayağımı atmamla basamak kırıldı. Adam söylenerek yanıma geldi.

- Ben de zamanında sizin gibi dik başlıydım. Laf dinlemezdim. Merdivenin o basamağının sağlam olmadığını söylememe fırsat bile vermediniz.

- Diğer basamaklar da böyleyse işimiz var.

- Emin değilim. O yüzden kendim çıkmak istedim. Ne de olsa sizden daha hafifim.

- Olmaz. Siz merdiveni tutun, kıpırdamasın. Ben çıkarım.

O az konuşan, asık suratlı inatçı adamı ikna edemedim. “Daha kimsenin vebalini alamam” diyerek merdivene çıkmama engel oldu. Merdivenin sallanmaması ve olası bir aksiliğe karşın merdiveni tutarak yardımcı oldum. Çevik sayılabilecek bir tırmanışla ağaca çıktı. Adamın yaklaştığını gören yavru kedi ürküp daha da uç dallara yöneldi. Bizimki inatla tırmanmaya devam etti. Ancak kediye ulaşamadı.

Bir süre öylece durup nefeslendi. Adamın durduğunu gören yavru kedi ise miyavlamasını sürdürüyordu. İhtiyar cebinden çıkardığı küçük mama kabını üzerinde olduğu dala acıkmış olan kedi için bıraktı.

Beklemeye başladık.

Arada sert esen rüzgâr ikisinin de dengesini bozuyor gibi olsa da heyecanlı bekleyiş çok sürmedi. Ürkek korkak da olsa mamaya yaklaşmasını fırsat bilen adam yavru kediyi ensesinden yakalayıp tulumunun içine yerleştirdi. Sakin hareketlerle aşağıya inmeye başladı. Merdivenin tepesindeyken eğilip kediyi bana doğru uzattı. Yakalayıp yere bırakmamla minik afacan gözden kayboldu.

Bizimkinin sakin adımlarla ve son basmağa dikkat ederek merdivenden inmesine yardımcı oldum. Merdiveni elime alıp nereye bırakacağımı sordum. Evin arkasını işaret etti. Arka bahçeye merdiveni bıraktım. Paslanmış demir sandalyeler ve mermeri matlaşmış masadan oluşan köhne bahçe grubunu işaret edip oturup soluklanmamı istedi.

Eve girip gözden kayboldu.

Az sonra bir şişe su ve iki bardak getirip masaya bıraktı. Az konuşuyor ve konuşurken yere bakıyor gözlerini kaçırıyordu.  Kim olduğu ne iş yaptığımı bile sormadı. “Yordu bizi kerata. Yaşayacak ömrü varmış” dedi.

- Yalnız mı yaşıyorsunuz?

- Kimsem yok. Babadan kalma bu evde yalnızım. Hepsi gitti ben kaldım. Az önce tırmandığım erik ağacını rahmetli babam dikmişti.

- Ne oldu yakınlarınıza?

- Öldüler. Annem, babam, kız kardeşim ve eniştem. Hepsi öldü.

- Kaza mı?

- Hastalık dediler ama kaza. Hem de benim yaptığım bir kaza. Onlar gitti. Vebal ile yaşamak bana ceza oldu. Ben kötü bir insanım. Burası da benim cezaevim.

- Az önce “daha kimsenin vebalini alamam” diyerek bunun için mi merdivene çıkmama izin vermediniz?

Susup cevap vermedi. Bardaklara su doldurup uzattı. Suyu yudumlarken sessizce bekledim. “Anlatmak isterseniz misiniz” diye sordum. Bir süre elindeki bardağa ve içindeki suya baktı. Kararsız görünüyordu. “Bu gün iyi bir şey yapıp ağaçtaki kediye şans verdiniz. Siz kötü bir insan değilsiniz” diye üsteledim.

Dudağının kenarında acı bir gülümseme belirdi. “Siz gelmeden kedinin ağaçtaki çaresizliğini görüp öylece bakıyordum. Israrla kapıyı çalıp itfaiye çağıracağım demeseniz belki de sadece izlemekle yetinecektim. İnsan yaptığı kadar yapmadıkları ile de kötü olabiliyor” dedi.

- Siz kötü biri olamazsınız. Beni korumak uğruna ağaca tırmanıp kediyi kurtarmak için kendinizi riske ettiniz.

- Riske etmek. Evet, sanırım doğru sözcük bu. Risklere bakıp karar almak. Sonrası pişmanlık olsa da…

Boşalan bardağını tekrar doldurdu. Şişeyi masaya bıraktı. Başını önüne eğip anlatmaya başladı.

Pandemi sürecinde görece daha sakin ve müstakil olduğu için ailecek baba evine doluştuklarını, bu kuytu adada hastalıktan uzak durabileceklerine inandıklarını anlattı. Ailenin okumuşu olarak süreci yakından takip ettiğini, virüsün bulunduğu ilk andan itibaren tüm bilgilerin bilim çevrelerince paylaşılması sayesinde 9 ay gibi inanılmaz kısa sürede aşıların geliştirilebilmesinin insanlığın mucizesi olarak görülmesi gerektiğinden söz etti.

- Sonra ne oldu?

- Mucizelere inanmayan ve aklıyla her şeyi çözebileceğini düşünen biri olarak aşılara kuşkuyla yaklaştım. Hacı babam da inancı gereği aşılara inanmıyor, kuşku duyuyordu. Meğer kuşku da virüs gibi bulaşıcı bir hastalıkmış. Aşı konusunda tereddüt edip uzak durdum. Ev halkını da peşimden sürükledim.

- Aşı olmadılar mı?

- Benim aklıma uyup olmadılar. Bu evin bizi koruyacağına inandılar.

- İlk kim hastalandı?

- Evin dışarı ile bağlantısını ben sağlıyordum. Pandeminin gerilediği sanılan ikinci yılında bir şekilde virüsü kapıp eve getirmişim. Hiç anlamadım. Hastalığı ayakta geçirdim. Diğerlerinin ise hiç şansı yokmuş. Aşı olsaymışız yaşama şansları olabilirmiş. Öyle dediler. Hiç olmazsa ben aşı olsaydım belki hastalanmayacak ve onlara bulaştırmayacaktım.

- Ama…

- Aşı olmadım ve aşı olmalarına da engel oldum. Benim yüzümden annem, babam, kız kardeşim ve eniştem hastalanıp öldüler. Cenazelerine bile gidemedim. Ben kötü bir insanım. İnsanlığın bilgi birikimine yeterince inanmadım. Risk almaktan korkup hayatıyla ilgili kararları erteleyip duran benim gibi korkak birine güvenmemeleri gerekiyordu.

Ayağa kalktı. Şişeyi ve bardakları eline aldı. Kafasını kaldırıp ilk kez yüzüme bakıp “Öyle bir vebal ki yaşayarak ödemek zorundayım. Yaşadıklarımdan sonra böylesi ceza az bile. O yüzden ne o yavru kedinin ne de kurtarmaya çalışanların vebalini almak istemedim. Hadi git şimdi.” Dedi.

Arkadaşımın anlattıkları ikimizi de hüzünlendirmişti. Bir süre sessizce çaylarımızı yudumladık. Az önceki neşesinden eser kalmamıştı.

sbfi6179

Bir iç çekip çayları tazeleme bahanesiyle içeri girdi. İkinci çayları getirse de gelen müşteriler nedeniyle kendi içemedi. Arkadaşımın gelen müşterilerine bir ev göstermek için dükkândan çıkmaya hazırlandığını görünce çayımı hızlıca yudumlayıp iznini istedim.

Bana baktı. Kulağıma doğru eğildi. “Top sahasının kuru otlarını tutuşturup yangın çıkarmış benden sır tutmamı istemiştin. Sırrını açıklamamı istemiyorsan yine gelirsin. Dükkânın yolunu öğrendin. Bu kez kuru bir çay ile bırakmam.” diyerek uğurladı. 

Sokağın yukarısına doğru yürüyüp çocukluğumun anılarını hatırlamaya çalışsam da arkadaşımın az önce anlattığı trajedi aklımdan çıkmıyordu.

Hacının evinin panjurları kapalıydı. Bakımsız bahçesiyle terk edilmiş gibi görünüyordu. Küçükken bize kocaman görünen o erik ağacına durup bir kez daha baktım.

Sonra gökyüzünü fark ettim.

Şekilden şekle giren gizemli bulutları ile bir tek gökyüzü değişmemiş gibiydi.

Çocukluğumu aradığım o hüzünlü sokaklarda daha fazla kalamadım.

Adımlarımı hızlandırıp cinayet mahallinden uzaklaştım.

Mehmet Uhri

Lastik tamircisi

Cumartesi, Nisan 17th, 2021

img_2280

İzmir’de yaşayan ve kısa süre önce ciddi bir kalp ameliyat geçiren abimin yanında olmak için arabamla İstanbul’dan yola çıkmaya hazırlanıyordum.

Şehrin yoğun trafiğine yakalanmamak için ya sabahın körü ya da öğlene doğru yola çıkmak gerektiğini bilen her İstanbullu gibi 11.00’ e doğru Bakırköy’den yola koyuldum. Navigasyon beklediğimden de yoğun trafik yüzünden boğazın altından geçen Avrasya tünelini işaret ediyordu.

Sahil yoluna çıkıp tünele doğru yöneldiğim sırada arabamın lastik uyarı ışığı yandı. Mecburen tünele girmeden sahil yolundan devam edip lastik tamircisi aramaya başladım. Yolculuğun daha başında böyle bir aksilik yaşanmasına üzüleyim mi sevineyim mi bilemiyordum.

Canım sıkılmıştı.

Yol üstündeki benzin istasyonları da lastik tamiri yapmıyordu. Sultanahmet sapağından içeri girip oralarda lastikçi aramam gerektiğini söylediler. İzmir diye başladığım yolculuk Sultanahmet’in dar sokakları ile devam ediyor, aradığım lastikçiye ulaşmamda navigasyonun da yardımı olmuyordu.

Yolda durup sorduğum bir adam ve daha sonra inip yol tarifi almak zorunda kaldığım bakkal dükkânı sayesinde zor da olsa lastik tamircisine ulaştım.

Tamirci dediğime bakmayın. Sultanahmet meydanına çıkan ana yolda önünden iki kez geçtiğim halde göremediğim hap kadar bir barakadan ibaretti. Tabelası bile yoktu. Yol kenarında ağaca asılı boyalı birkaç araba lastiği dikkatimi çekmese daha çok arardım.

Dükkânın önüne yanaştığımı gören ufak tefek ihtiyar lastikçi dışarı çıktı. İlerlemiş yaşını saklamayan ağarmış saçı ve sakalıyla yaklaşıp hızlıca dört lastiğe göz attı. Lastikçiye sol arka lastiğin arıza sinyali verdiğini söyledim. Cevap vermedi. Cebinden gözlüğünü çıkarıp lastiğe yöneldi. Bir şey görünmediğini havasının hafif inik olması dışında sorun görmediğini yine de kontrol etmek gerektiğini söyledi.

İzmir’e doğru yola çıktığımı gideceğim yolun uzun olduğunu ve daha yolun başında böyle bir aksilik yaşadığımı bir an önce gerekeni yapıp yola koyulmamı sağlaması için yardımını rica ettim.

Krikoyu yerleştirip lastiğin bijonlarını gevşetirken “İzmirli misin?” diye sordu. İzmirli olduğumu ancak İstanbul’da yaşadığımı söyledim. Kafasını kaldırmadan “Yolculuğu anladık da söyle bakalım gidiyor musun? Yoksa dönüyor musun?” diye sordu.

İçimden “çattık” diyor ve ne cevap vermem gerektiğini düşünüyordum.

O sırada içinde yolcusu da olan bir taksi yanaşıp inik lastiği için yardım istedi. Lastikçi benim lastiği bırakıp taksiye yöneldi.

İtiraz edecek oldum.

Sert biçimde elini kaldırıp. “Ticarinin her zaman önceliği vardır. Üstelik yolcusu da var bekleyeceksin.” Dedi.

Doğrusu; araba krikoda ve lastik çıkarılmış olmasa basıp gidip başka bir lastik tamircisi arayasım vardı.

Dışarının ayazından kurtulabilmek için lastikçinin derme çatma barakasına girip ısınmaya çalıştım. İçeride bir lastikçide görmeye alıştığım asgari cihazların dahi olmadığını fark edince doğru bir iş yapıyor muyum tedirginliği yaşamaya başladım. Dükkânda eski bir su dolu küvet ve bir kompresör dışında lastiği janttan ayırıp birleştirecek alet bile yoktu. Tüm bunları elindeki levye ile yaptığını taksinin lastiğini onarırken fark ettim.

Taksinin işi neyse ki uzun sürmedi. Bagajdan çıkan yedek lastiği birlikte yerine taktılar. Tamir görmesi gereken lastiği “sonra uğrar alırsın” diyerek taksiyi yolcu etti. Tüm bu süre içinde çok az konuştukları ama iyi anlaştıklarını fark ettim.

Arabamdan çıkardığı lastiği su dolu küvete doldurup hava basarak iyice şişirdiğinde lastiğe saplanmış küçük vidanın yerini bulunca yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Kafasını kaldırıp bana baktı ve “Sorduğum soruya cevap vermedin.” Dedi.

- İzmir’e abimin yanına gidiyorum. Ameliyat oldu. Yanında olmalıyım

- I ıh. Ben niye gidiyorsun diye sormadım. Çıktığın yolculuk senin için gidiş mi? Yoksa dönüş mü?

- Ne bileyim. Hiç düşünmedim.

- Düşün hele. Daha vaktimiz var.

Lastiğe saplanmış vidayı çıkardığı yere bir tornavida sapladı. Sonra lastiği janttan ayırmadan delik bölgeye dışarıdan yama yaparak onarıma girişti. Açıkçası yaptığı onarım biraz baştan savma görünüyordu. Neden lastiği çıkarıp onarmadığını sordum. O zaman balans ayarının bozulacağını lastiği çıkarırken işaretlediği biçimde yerine takarak balans gerektirmeden yola koyulabileceğim açıklamasını yaptı.

Yola koyulma telaşım giderek yolda lastik ile ilgili başka bir sorun yaşar mıyım telaşına dönüşüyordu.

img_2279

Yetmezmiş gibi kapının önünde duran diğer bir taksinin korna sesi ile bizimki elindeki işi bırakıp dışarı çıktı. Takside yolcu yoktu. Lastikçi kenarda bekleyen onarım görmüş lastiği arabanın yanına yuvarladı. Taksici ile birlikte taksinin sol ön lastiğini çıkarıp onarım görmüş olanı taktılar diğer lastiği bagaja yerleştirdiler.

Tüm bu süre içinde yine neredeyse hiç konuşmadılar.

Her iki taksicinin de lastikçiye ödeme yapmadan yola devam ettikleri gözümden kaçmamıştı. Taksilere özel indirim uygulanıp uygulanmadığını sordum. Alaysı bir gülümseme ile baktı.

- Ödemenin tamamını senden tahsil edeceğim. Taksicilerin hayır duasını alacaksın. Fena mı?

- Olur mu öyle şey?

- Sen soruya cevap ver. Çıktığın yol gidiş mi? Yoksa dönüş mü?

- Geri dönmek üzere İzmir’e doğup büyüdüğüm memlekete gidiyorum. Geri dönmem gerektiğine göre yine de gidiş olmalı.

- Emin misin?

- Yahu onar şu lastiği de trafik yoğunlaşmadan çıkayım şu İstanbul’dan…

Az önceki alaysı gülümseme yüzünde yine belirdi. Lastiği onarırken sessizce başında bekledim. Dışarı çıkıp arabanın başına geldiğimizde elimle dükkânı işaret edip “eski görünüyor. Kaç yıllık bu dükkân?” Diye sordum.

Anlattığına göre 7 yılı burada 39 yılı karşı kaldırımda olmak üzere 46 yıllık lastikçi dükkânında koca bir ömür geçirmişti. Samsunluydu. Delikanlılık yıllarında babasının balıkçı teknesinin bir kaza sonucu batması üzerine aile zor duruma düşmüş eve yük olmamak için yıllar önce askerlik için geldiği İstanbul’da kalmıştı. O zamanın Sultanahmet mahallesinde ustasının yanında çıraklıktan başladığı lastik tamirciliği ile hayata tutunmuştu.

- Geri dönmeyi hiç düşünmedin mi?

- Nasıl döneyim? Kimse kalmadı ki. Çocukluğum gençliğim ne varsa kayboldu gitti. Geride hiç bir şey kalmadı. İstesem de dönemem.

- İyi de burası Sultanahmet. Buralar da çok değişti. Evler yıkılıp otel oldu. İstanbullu kalmadı. Her yan turist doldu. Bu dükkân burada nasıl kalabildi?

- 7 yıl önce karşı kaldırımdaki 39 yıllık dükkânım bina ile birlikte yıkıldı. Taksiciler ve esnaf sağ olsun kömürlükten bozma bu derme çatma barakaya geçmemi sağladılar da tutunabildim. Babamın teknesinin battığı gibi içinde yaşadığım mahalle ayağımın altından kayboluyorken esnafın yardımıyla karaya oturmuş gibi oldum.

- O yüzden mi taksicilerden ücret almıyorsun.

Cevap vermedi. Yerine yerleştirdiği lastiğin bijonlarını iyice sıktı. Diğer lastiklerin bijonlarını ve lastik havalarını kontrol etti. Krikoyu indirip yola çıkabileceğimi söyledi.

İstediği ücret beklediğimin çok altında kalınca utandığımı hatırlıyorum. Teşekkür edip hakkını helal etmesini istedim. Kafasını kaldırıp yine o alaycı ifade ile yüzüme bakıp “Sen yine de sorduğum soruyu biraz daha düşün. Bak ben yıllardır ne gidebiliyorum ne de dönebiliyorum. Sen hiç olmazsa yola koyulmuşsun. Çıktığın yol nereye kadar gidiş veya nereden sonrası dönüş.” Dedi. Cevap vermemi beklemeden elini kaldırıp “Bana değil yolda kendine anlat. Hadi git şimdi selametle” diyerek uğurladı.

Sonuçta yola çıkışım bir saat gecikmiş ve bu durum şehrin trafiğinin daha da rahatlamasına yol açmıştı.

Navigasyon tüm bu gecikmeye karşın en başta gösterdiği varış saatinin sadece 15 dakika sapacağını işaret ediyordu.

Tüm telaşıma ve hissettiğim sıkıntıya karşın yolculuk ile ilgili pek bir şey değişmemiş lastikçi ve onunla olan muhabbet hiç yaşanmamış gibi yola koyulmuş olduğumu düşündüm.

Ama yine de bir şey olmuştu. Lastikçi yol boyunca kafamı kurcalayacak o soruyu da yükleyip beni yolcu etmişti.

Doğup büyüdüğüm mahalleye doğru yola çıkmıştım. Abim beni bekliyordu. Birkaç saat sonra ulaşacağım mahalle çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği mahalle değildi. Lastikçinin teknesi gibi ayağımın altından kaybolup gitmese de başka bir şeye dönüşmüştü.

Yine de gidiyordum.

İsmini bile bilmediğim bir lastikçinin sorusunu düşünmek istemesem de yol boyunca gelip durup aklıma takılıyordu.

Yola çıktığımda geri döneceğimden emin olduğum için İzmir’e gidiyordum. Şimdi ise bu yolcuğa zaman içindeki kendime doğru bir dönüş de eşlik ediyor gibi geliyordu. Dönüş diyemesem de ürküyordum.

Abim orada beni bekliyordu.

İyi de hangi abim?

Birlikte büyüdüğümüz oyunlar paylaştığımız o yaramaz çocuk mu? Yollar iller ayrıldıktan sonra uzaklaştığım koca adam mı? Yoksa hasta yatağında yatan ve giderek daha huysuz bir ihtiyara dönüşeceğinden endişe ettiğim abim mi?

Sanki bu arada ben hiç mi değişmemiştim?

O ihtiyar ufak tefek lastikçi bijonları iyi sıkmış ancak kafamın içinde bir şeylerin gevşemesine yol açmıştı.

Lastiğin hava kaçırması gibi düşüncelerin o gevşeyen yerlerden sızıp yol boyunca kafamı doldurmasına engel olamıyordum.

İzmir’e yaklaştığımda bile lastikçinin sorusu aklımdan çıkmamıştı.

Çalan telefonun sesi ile irkildim.

Arayan abimdi ve “geldin mi?” diye soruyordu.

Mehmet Uhri

Varsa yoksa bir mana (abdallar ağıtı)

Cumartesi, Kasım 7th, 2020

abdallar-agiti

Gençlik yıllarından kalma neredeyse unutulmuş kısacık bir yaşanmışlığı yıllar sonra hatırlama çabasıyla yolumu yönümü değiştirmiş Ezine yakınlarındaki o sahile sürmüştüm.

O günden en son hatırladığım balıkçının çoktan denize açılmış olduğu, arıcının ise “Hatırladığınca yaşarsın. Gerisi hep bir yolculuk.” diyerek bizleri uğurlamasıydı. Bu sözleri gençliğin içi boş özgüveni ile yaşlıların bitmek bilmez gevezeliklerinden biri gibi algılamış o gün üzerinde durmamıştık.

Sahil neredeyse olduğu gibi duruyordu. Koya adını veren heybetli fıstık çamı da öyle…

Yıllar önce balıkçının teknesini bağladığı iskele yıkılmış, geriye üzerinde balıkçılların tünediği paslı kazıklar kalmıştı. Koydaki bina lüks bir lokantaya dönüşüp büyümüştü. Sahilde bir süre yürüyüp denize taş attım. Yıllar önce çadırlarımızı kurduğumuz yeri hayal etmeye çalıştım.

Rüzgârın hissettirdiği sonbahar serinliği nedeniyle binaya yöneldim.

Hatırladığım binaya benzemiyordu. Lokanta için gün yeni başlıyordu. Bir iki masa dışında müşteri yoktu. Eskiyi anımsatacak bir şeyler bulurum umuduyla içeriye hızlıca göz attım ancak gözüme çarpan bir şey olmadı.

Çay sipariş edip oturdum. Onca yolu boşuna gelmiş gibi hissediyor, kendime içerliyordum. Çayımı yudumlarken ocağın yanındaki duvarda asılı curayı ve yine aynı duvarda asılı aynaya iliştirilmiş fotoğrafı fark ettim.

Çayımı elime alıp çay ocağına yöneldim. Doldurduğu çayları tepsiye dizmekte olan ocakçıya aynanın kenarındaki yıpranmış fotoğrafı gösterip “balıkçı hayatta mı?” diye sordum. Garson fotoğraftakini tanımıyordu. Eliyle kasada oturan yaşlıca adamı işaret ederek “bilse o bilir” dedi.

Kasaya yönelip adama aynanın kenarındaki fotoyu ve curayı işaret ederek balıkçı ve arıcının hayatta olup olmadıklarını sordum. Şaşkınlıkla yüzüme baktı.

- Tanır mıydın?

- Çok yıllar önce kısa bir karşılaşmaydı.

- Hayattalar mı? Neredeler?

- Önce sen söyle. Nasıl tanıdın? Ne anlattılar sana?

Yandaki masadan bir sandalye çekip “otur hele” dedi. Kasanın yanına iliştim. Çayımı yudumlarken arıcı ve balıkçıyı ve o gün yaşananları anlattım.

O iki “abdalı” bir takım rastlantılar sonucunda tanımıştık.

1bb8735b-5dcd-4051-b108-d313637d0ac7

Biri arıcılık, diğeri balıkçılık yapıyordu. Gençliğin heyecanı ve kolaycılığı içinde “değişik” bulmuş anlamaya çalışmamıştık.

Üzerlerinden fakirlik akıyordu ama mutluydular. Balıkçı tuttuğu balığı, arıcı da ürettiği balı tadına bile bakamadan satmak zorunda olduğundan dem vurmuştu. Onca yoksulluğun içinde mutlu mesut yaşamalarına hayret etmiş sonra da unutmuştuk.

Yıllar önceydi. Üç arkadaş çadırları yüklenmiş Bozcaada’ya gidiyorduk. Aksilikler nedeniyle yol uzamış Odunluk iskelesine akşamüzeri ulaşmıştık. İskeleden Bozcaada’ya tekne seferleri sona ermişti. Olduğumuz yere çadır kurup gecelemeyi düşünürken jandarma engel olmuş çadır kurmamıza izin çıkmamıştı.

O sırada Bozcaada’dan gelen tekneden çıkan kamyonetin şoförü bize acımış birkaç koy ileride çadır için uygun yer olduğunu yardımcı olacağını söyleyip kamyonetin kasasını işaret etmişti.

Sözü edilen koya vardığımızda hava kararmaya başlamıştı. Koyda kahvehane lokanta benzeri derme çatma yapı dışında tamamen doğa hâkimdi. Kahvehane sahibine yaşadıklarımızı anlatıp bir gecelik izin istemiş sahile yakın bir yere çadırlarımızı kurmaya girişmiştik.

Çadırları kurup denize girmiş çıkmış karnımız iyice acıkmıştı. Kahvehanede pek kimse görünmüyordu. Kenarda bir masada iki kişi masayı kurmuş keyifle demleniyorlardı. Sonradan arıcı olduğunu öğreneceğim esmer adam elindeki cura benzeri telli çalgıyı çalıyor karşısındaki saçı sakalı birbirine karışmış yaşlıca balıkçı ise gür sesiyle eşlik ediyordu. Balıkçının bir ayağı masanın yanındaki ağların üzerindeydi.

Öyle zengin bir masa da değildi. Birkaç dal roka yaprağı, biraz zeytin, domates, ekmek ve birkaç daha önemsiz meze ile rakılarını yudumluyorlardı.

Az ötelerindeki masaya ilişip çay istedik. Elimizdeki kahvaltılık yiyecekleri çıkarınca patron dışarıdan yemek kabul edilmediğini söyleyerek itiraz etti. Öğrenci haliyle lokantaya verecek paramız olmadığı için toparlanıp ayağa kalktık.

Durumu gören balıkçı elini kaldırıp “Patron, şuraya bir masa daha ekle, delikanlılar misafirimiz” diyerek masalarına davet ettiler. Biraz da çekinerek eklenen masaya iliştik.

b9c72b1f-b681-4d83-91a8-ddc185ef9be2Arkadaşım çantasından çıkardığı peynir kalıbını tabağa koyup dilimledi ve “afiyet olsun” diyerek masanın ortasına bıraktı. Bu harekete patron yine bir şey söyleyecek gibi olunca balıkçı “Hesaba yaz. Racona ters olsa da bu kez böyle olsun. Onlar genç, öğrenecekler. Önce karınlarını doyuralım şu delikanlıların” diyerek masaya bir şeyler getirmesi için sipariş verdi.

Arıcı ise curayı dizine yaslayıp “İçer misiniz?” diye sormadan kadehlerimizi doldurmaya başladı. Doğrusu hiç itiraz edesimiz yoktu. Kendimizi tanıtıp üniversitede öğrenci olduğumuzu ve Bozcaada’ya gitmeye çabalarken kendimizi burada bulduğumuzu anlattık.

Elleri nasırlı yüzü güneş ve tuzdan çatlamış hayli kırışmış saçı sakalı karışmış olan yaşlıca adam önce kendini sonra arkadaşını işaret edip “ben balıkçıyım, o da arıcı. İkimiz de abdalız. Hepsi bu.” Dedi. İsimlerini bile öğrenemedik.

Hatırladığım kadarıyla günün kararmak bilmediği sıcak bir Haziran gecesiydi.

İlk kadehleri devirip karnımız doymaya başlayınca “arıcı” Curasını eline aldı. “Kul Himmet bize katılsın” diyerek “gafil gezme şaşkın” türküsünü çalmaya başladı. Balıkçı gür sesiyle türküye katıldı. Bizler de dilimiz döndüğünce eşlik edip tempo tuttuk.

images1Arada durup kendilerini anlatıyor sonra yine türküye devam ediyorlardı. Arıcı balıkçıyı işaret edip “av yasağının bitmesiyle işlerin açılacağını sanıyor ama yıldan yıla deniz küsüyor” deyince balıkçı “Bu yıl yine kurak gitti, arılar dağda bayırda çiçek bulamadı. Balın da tadı kaçtı” diye yanıt verdi. Kısa bir sessizlikten sonra “bak buna içilir, ne de olsa eksilenlere içiyoruz” diyerek kadehlerini masaya vurup yudumladılar. Arıcı curasını dizine yaslayıp anlatmaya başladı;

- Ben arıcıyım. Dağda kovanları beklerim. Oğul verdirir, kovan satarım. Sahile indiğimde ise balıkçıyı bulur geçen ömre takoz koyup “bi dur hele” der içer söyleriz.

- “Bi dur hele” mi? O nasıl oluyor?

- “Arıların bal vakti zaman hızlı akar” derler. Ömür de öyle geçip gidiverir. Çalışırken insan zamanın nasıl geçtiğini anlamaz. Anlayabilmek için arada durup vaktin ötesine bakmak gerekir. Vaktin ötesi için dağda kayaya sırtını verip batan güneşe veya denizin ortasında sudan yansıyan yüzüne bakarsın. Bazen de böyle bir masa etrafında kendinden önceki abdalları yâd edersin.

Bu sözlerden sonra kadehler tekrar kaldırıldı. İkinci kadehler ile birlikte kafamız olmuş, karnımız doymuştu. Arkadaşım saatini işaret edip sabah erken kalkılacağı için kalkmamız gerektiğini söyleyince “daha yeni başladık ” diyerek bırakmadılar.

Bir süre daha sesimizi çıkarmadan oturduk. Kadehler boşalınca bize dönüp “vites değiştirme vakti geldi” diyerek ikisi de ayağa kalkıp üstlerini çıkardı. İskeleye doğru ilerleyip gecenin o vakti kendilerini Ege’nin serin sularına bıraktılar.

İlk anda şaşırsak da biz de eşlik ettik. Kısa süren soğuk gece denizi macerası ile ayılmış, günün yorgunluğunu atmıştık.

Masaya döndüğümüzde üzerimizden sular akıyordu. Kadehler tekrar doldurulurken sanki hiç içmemişiz gibi ayık olduğumuzu görüp hayret ediyorduk. Balıkçı kadehleri doldururken “İyi ki Bozcaada’nın vakti sizler için gelmemiş de burada buluştuk, ne güzel oldu” dedi. Arkadaşım “Tekneye zamanında yetişemediğimiz için oldu” diye açıklamaya çalışınca elini havaya kaldırdı;

- Teknenin zamanı olur ama biz abdallar için önemli olan vakittir. Zaman dediğin o koluna taktığın saatten ibarettir. Ölçer, biçer kullanırsın. Vakitse şu deniz gibidir. “Vakti geldi” der içine girer az önceki gibi debelenir çıkarsın. Kuşluk vakti kahveni yudumlar, yemek vakti karnını doyurur, vakti-i keraat ile şişeyi açar masaya oturur, uyku vaktinde çekilirsin.

- Peki ya zaman? Zaman bu denizin neresinde?

- Vakit deniz gibidir dedim ya. Dalgası, fırtınası, akıntısı yorar insanı. Çoğu kişi denizden ürküp araya gemi, tekne, sandal gibi bir aracı koyar. Zaman dediğin zannımca vakit denizinde yüzen bir teknedir. Herkesin teknesi de kendine göredir. Zenginin zamanı ile fakirin zamanı o yüzden bir değildir.  Zamanın teknesinde olanlar için hayat keyifli bir yolculuktur. Nereye gideceğini, ne zaman varacağını, ileride ne olacağını hep zaman gösterir. Huzur arayanlar için birebirdir.

- İyi de herkes gemide değil mi? O zaman vakit denizinde kimler yüzüyor.

- Bazen insan az önce olduğu gibi kolundaki saatten kurtulur, “gece denizi de olur mu?” diye sorgulamaz zamanın teknesinden atlar, batıp çıkmaya başlar. Yoruluncaya kadar yüzer. Kısa süreliğine de olsa zamanın kendini yönetmesine izin vermez. Kimileri ise arıcı gibi kolunda saat bile taşımaz. Dağ başında şafak vakti uyanır, kuşluk vakti kahvesini yudumlar, yemek vakti karnını doyurur, uyku vaktinde de uyur.

- Yani?

- Yani ömür dediğin öyle ya da böyle bir yolculuktur. Tutunduğun vakitler hayatın olur. Günü geldiğinde de hayatın teknesinden sıradan bir yolcu olarak iner gidersin. Yani koca bir ömürden kalan bu gece olduğu gibi hatırlayacağımız o vakitlerdir.

Kadehler yeniden havaya kalktığında bu kez Arıcı sözü alıp “bir de o denizden de uzak durup sahilde olan biteni seyredenler vardır ki, hiç sorma. Onlar için zaman da yoktur.” dedi ve yine curayı eline alıp çalmaya başladı.

Türkü bitince kadehler tekrar tokuşturulurken arkadaşım dayanamayıp; “Peki ya siz, siz neresindesiniz bu hayatın?” diye sordu.

Garson müşterilerden birinin hesap istediğini söyleyerek araya girdi. Patron hesap fişini düzenlerken o geceye dair hatırladıklarıma ben de hayret ediyordum.

Tüm bu anlattıklarımı ilgiyle dinleyen patron elini kaldırıp garsona “Beyefendi misafirimdir. Bize okkalı iki sade kahve gönder, süvari olsun” dedi. Sonra bana döndü;

- Çok şanslıymışsınız. Balıkçı hep buradaydı, arıcı ise bahar aylarında ve kışa girerken uğrar birlikte içip çalar okurlardı.

- Ne oldu onlara? Yaşıyorlar mı?

- Önce balıkçıyı yitirdik. Sahildeki iskeleyi bile parçalayan fırtınadan parçalanmış halde teknesi döndü ama kendi dönemedi. Mezarı bile olmadı. Bir kaç yıl sonra arıcının marazlandığını duyduk. Bir akşam üzeri çıktı geldi. Yıkık dökük iskeleye yakın bir masaya ilişti. Kendi başına içerken curası da ona eşlik etti. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar hem ağladı hem çaldı. Sonra curasının tellerini söküp denize fırlattı. Hesabı öderken cebinden çıkardığı balıkçının o fotoğrafını ve telleri sökülmüş curayı “bunlar burada kalsın” diyerek bıraktı. Arıcıdan bir daha haber alamadık.

- Üzüldüm.

- Rahmetli peder bu binayı inşa ederken onlar yine bu sakin sessiz koya gelir sahilde oturup anlattığın gibi içip türkü okurlarmış. “Sanki buraların kuşu balığı gibiler” derdi peder.

- Sanırım bizi başından savmaya çalışan aksi ihtiyar babanız oluyor.

- Evet, zor adamdı.

İrice çay bardağında gelen kahvelerimizi yudumlarken o gece yaşananları anlatmayı sürdürmemi rica etti.

- “Siz neresinde oluyorsunuz bu hayatın?” Diye sormuştu arkadaşınız. Ne cevap verdiler?

- Arıcı “sonunda ölüm olunca neresinde olduğunun önemi kalmıyor” diye yanıtlamış, balıkçı ise abdallığa sığındıklarından söz edip yalnız gelinip yalnız gidilen bu hayatı ölüme inat olabildiğince özgür yaşamaya çalıştıklarından söz etmişti.

O gece balıkçıdan sofra adabı da öğrenmiştik. Kadehini eline alıp;

- Masada ilk kadehler tokuşturulmaz masaya vurulur. O kadehler geride bıraktıklarımız, kaybettiklerimiz içindir. Yani önce ölüme, ölenlere eksilenlere içerek başlarız. Sonraki kadehleri karşılıklı tokuşturup şu dünyadaki yalnızlığımızı unutmaya çabalarız. Bu gece siz de katıldınız yalnızlığı hep birlikte gömdük, masamıza. Dem tuttuktan sonra sıra özgürlüğe ve onun olmazsa olmazı sağlığa gelir. Kimimiz özgürce çalar, kimimiz söyler, kimimiz de özgürce oynar. Ağzımızın tadı yerindeyse şükreder, sağlığa ve özgürlüğe içeriz.

Arıcı araya girip “Her zaman böyle olmaz. Gönül işidir yaşamak. Acısını içine atıp ağlayamayanlar yerine ağlaştığımız zamanlar da olur. O zaman Teslim Abdal’ı anarız” Diyerek curasını eline aldı ve Teslim Abdal’dan “Engin ol gönül” türküsünü okumaya başladı. Balıkçı da eşlik etti.

Türkünün bitmesini bekleyip heyecanla “Peki ya sonra?” diye sordum. Balıkçı boşalan kadehini doldururken cevap verdi;

- Ölüm, yalnızlık, sağlık, özgürlük deyip geçen ömre hayıflanırken abdalların nefesleri hep böyle türkü olur eşlik eder. Sıra tüm bunların manasına gelene kadar içer, söyler, ağlaşırız.

- Sahi, ne anlamı var tüm bunların?

- İşte orada az önce yaptığımız gibi durur vites değiştiririz. Sonunda ölüm olunca aradığımız mana bile önemini yitiriyor. Masaya dönüp taksimetreyi sıfırlar “varsa yoksa bir mana” diyerek en baştan başlarız. Kadehler tekrar ölüme, kayıplara kalkar. Sonrasında yalnızlığa, özgürlüğe, sağlığa, hep aynı döngü…

- Hepsi bu mu?

- Daha ne olsun. Ömrüm balık tutmakla geçti. Bir gün baktım ki o balıklar da beni tutarmış. Gidememiş hep burada kalmışım. Arıcının durumu daha kötü. Arıları hayatta tutma uğruna dağ başında kovanlardan birine hapsolup ömür tüketir. Kimin kimi tuttuğunu çözemiyorsun. Baksana, bu gece biz mi sizi tuttuk burada yoksa siz mi bizi? Kaldı ki ne önemi var? Hayat böyle bir şey, gençler.

O geceye dair hatırladıklarım bu kadardı.

O kadar içmeye alışkın olmadığımız için masada sızmaya başlamış görece daha ayık kalan arkadaşımız bizi çadırlarımıza taşımıştı. Ertesi sabah zor uyanmıştık. Hesap görmeye gittiğimizde arıcı ve balıkçının misafiri olduğumuzu söyleyip ödeme almamışlardı.

Balıkçı ağlarını teknesine yükleyip çoktan denize açılmıştı. Arıcı ise kamyonetindeki yükleri kontrol ediyordu.

Çadırlarımızı toplayıp yola koyulmak istediğimizde gelen meşrubat kamyonunun şoförüne bizleri odunluk iskelesine bırakmasını söylediler.

Ayrılırken arıcı yanımıza gelip “Hatırladığınca yaşarsın. Gerisi hep bir yolculuk. Haydi selametle…” Diyerek uğurladı.

Kahvelerimizi bitirmiştik. Lokantanın patronu kasadan kalkıp çay ocağına yöneldi. Duvardaki telleri olmayan curayı alıp geri geldi. “Bunca senedir sesi çıkmayan bu curanın sanki sesi oldun, onları konuşturdun. Arıcı ile balıkçı yolculuklarına kısa bir ara verip hatırlanmak istediler. Sağ olasın” dedi.

Curayı elime alıp bir süre gövdesini okşadım.

Yemeğe kalmam konusunda ısrarcı olsa da arıcının “hatırladığınca yaşarsın, gerisi hep bir yolculuk” sözlerini tekrarlayıp “yolcu yolunda gerek” diyerek curayı masaya bıraktım.

Arabama kadar eşlik eden patrona tekrar teşekkür ettim. “Bu iş burada bitmedi. Bugün vesile oldunuz da onları hatırladık. Gün gelir yine uğrarsınız bu kez benim hatırladıklarımdan konuşuruz” dedi.

Yola koyulduğumda “Tekrar gelmek istiyorsan ayrılırken ardına bakmalısın” dediği gibi şairin durup ardımda bıraktığım o sahile bir kez daha baktım.

Arabanın teybinden “Gafil gezme şaşkın” türküsünü başlatıp camları ve radyonun sesini iyice açtım.

Sonra…

Sonrası “hep bir yolculuk” demişti arıcı…

Mehmet UHRİ

Not: Kul Himmet’in “Gafil gezme şaşkın” türküsünü İsmail Yoluk çalıp söyledi. Dinlemek için buraya gafil-gezme-saskin tıklayabilirsiniz.

Ömrün vitrini

Perşembe, Ekim 15th, 2020

ov2

Ömür dediğin bir eskici dükkânı, her şeyi vitrine çıkaramazsın” demişti.

Ailenin kalan son ferdi annemin de vefatından sonra hüzün içinde doğup büyüdüğüm evi kapatıp eşyaları hayır kurumuna vermiştik. İçinde fotoğraflar ve albümler bulunan eski valizi ise ayırmış açmadan evde bir yerlere kaldırmıştım. Uzun süre de valizi açmaya elim gitmemişti.

Her şey, yıllar sonra valizin varlığını hatırlamamla başladı.

Valizi gün ışığına çıkarıp açtığımda çoğu siyah beyaz fotolar ve birkaç eski yıpranmış albüm dışında pek bir şey görünmüyordu. Fotoğrafların çoğunda ne bir tarih ne de tanıtıcı yazı vardı. Öylece istiflenmişti. Arada nişan düğün gibi bir olaya ait kurdele ile bağlı birkaç grup fotoğrafta da açıklama yoktu.

Valizin derinliklerinde bir bez torba içinde fotoğraf makinesini bulunca işin rengi değişti. Rahmetli babamın fotoğraf makinesini hayal meyal hatırlıyordum. Çocukken merakla kurcalamak istesem de gözü gibi korur elimizi sürmemize izin vermezdi.

Makine dediysem EXAKTA marka zamanının sıradan makinelerinden biriydi. Koruyucu kabı bile yoktu. Amerikan bezinden eski bir torba içinden çıkmıştı.

Makineyi elime alıp sağını solunu kontrol ettim. Mekanizmaları paslanmış görünüyordu. Kapağını açmadan makarayı geriye sarıp kontrol ettiğimde içinde film kalmış olduğunu fark edince heyecanlandım. Kırk yılı aşkın süredir içinde film ile duran paslanmış fotoğraf makinesi ile ne yapacağımı düşünmeye başladım.

Sağı solu arayıp sora sora o fotoğraf makinesi tamircisini buldum.

Çok yıllar önce kendi fotoğraf makinemdeki sorunu gidermek için uğradığım dükkân yerinde duruyordu durmasına ama artık saat tamircisi olmuştu. Usta da hayli yaşlanmış görünüyordu. Dükkânın bir kenarında fotoğraf makine ve ekipmanları ile dolu cam dolap olmasa fotoğrafçılığı tümden bıraktığı düşünülebilirdi.

İçerideki müşterinin saat pilini değiştirmesini bekledim. Sonra torbadan çıkardığım makineyi masasının üstüne bırakırken “İçinde film kalmış, ne olduğunu merak ediyorum. Tamir olması gerekmiyor. Filmi kurtarabilir miyiz?” diye sordum.

Sesini çıkarmadan makineyi eline aldı bir süre öylece bakıp “Yangından sele tüm felaketleri yaşamış başına gelmeyen kalmamış gibi görünüyor. Çok ümitli olmamak gerek” diyerek arkadaki küçük odaya geçti. Dükkânda öylece bekledim. Az sonra elinde film bobini ile karanlık odadan çıktı. Makinenin dişlilerinin paslandığını, tamir ile uğraşmanın anlamsız olduğunu elinde tuttuğu film bobini için de umutlu olmamak gerektiğini söyledi.

img_0911

Makineyi ve filmi bana uzattı.

- Filmi banyo edebilir misiniz?

- Siyah beyaz ORVO marka bir film. Bu zamana üzerinde görüntü kalmış mıdır bilemem. Denerim. Denerim de bunca yıl sonra içindekileri görmek istediğine emin misin?

- Anlamadım.

- Bak, çeken her kimse filmi sonuna kadar kullanmış ancak makinede bırakmış. Belki de gün yüzüne çıksın istememiştir. O yüzden sordum.

Açıkçası bu sözler o gün anlamsız gelmişti. Çok düşünmeden banyo edilip basılmasını rica ettim. Borcumu sordum. Makineyi geri verirken “geldiğinde verirsin” dedi.

Birkaç gün sonra telefon ettiğimde filmi banyo edip bastığını gelip alabileceğimi söyledi. Akşamüzeri heyecanla dükkânın yolunu tuttum. Aklımdan bin türlü şey geçiyordu. Rahmetli babamdan kalma makine kırk yıl sonra dile gelip belki de babamın bilinmesini istemediği bazı gerçekleri ortaya dökecekti.

Dükkânda daha sonra öğretmen emeklisi olduğunu öğreneceğim biri daha vardı. Müşteriye benzemiyordu. Karşılıklı çay içiyorlardı. İçeri girdiğimi görünce “otur hele bir çay iç” diyerek tabure uzattı. Fotoları alıp hemen çıkmayı ve sakin bir yerde incelemeyi planlamıştım. Israr üzerine uzattığı tabureye oturdum. Önce sakince çayımı doldurup uzattı. Sonra çekmeceden çıkardığı banyo edilmiş filmi ve fotoğrafları içeren zarfı bana uzatırken gözümün içine baktı “Emin misin?” diye sordu.

Çaydan kuvvetli bir yudum alıp fotolara hızlıca göz attım.

Tahmin ettiğim gibi fotoları rahmetli babam çekmişti. Kuruluşundan itibaren yirmi beş yılı aşkın öğretmenlik yaptığı okula aitti. Sanırım emekli olduğu yıl çekilmişti. Sadece binaları, bahçeyi ve çevreyi fotoğraflamıştı. Ne kendi ne de bir başkası görünmüyordu.

Bir süre öylece durup fotoğraflara tekrar baktım. Çevresi binalar ile dolsa da okul bugün de aynı görüntüyü koruyordu. Detay arıyor bulamıyordum. Karşımda taburede oturan tamircinin “hoca” diye hitap ettiği yaşlıca bey efendi “Ne dersin? Makinede kalsa daha mı iyi olacaktı?” diye sordu.

Kısaca başımdan geçenleri anlatıp “Anlamıyorum, kırk küsur yıl önce babam bunları niye çekmiş sonra da makinede bırakmış olabilir?” diye söylendim. İki ihtiyar birbirlerine bakıp gülümsediler.

Taburede oturan “hoca” eliyle fotoğrafları işaret edip “Eeeee, ömür dediğin bir eskici dükkânı, her şeyi vitrine çıkaramazsın” dedi.

Şaşkınlık içinde fotolara tekrar baktım ve “hiçbir şey anlamadım” dedim. Tamirci bana dönüp “O zaman baştan başlayalım. Söyle bakalım insan niye fotoğraf çeker?” diye sordu. “Ne bileyim? Her halde bir anı ölümsüzleştirmek için” diye yanıtladım.

- Demek ki işin bir ucunda ölüm ve ölümden kaçma çabası var.

- Dahası da var mı?

- Olmaz mı? Fotoğraf çekilirken herkes kendine çekidüzen vermeye çabaladığına göre başkalarının gözünde nasıl görüneceğini de önemser. Fotoğraf albümlerinde herkes çok bakımlı güzel ve neşeli görünürler. Yani, başkalarının gözünde olması gerektiği gibi…

- Öyleyse fotoğraf ne gösteriyor?

- Yanlış soru. Neyi göstermiyor, hatta gizliyor diye sormalısın. Aile albümlerinde hep mutlu günler, önemli anlar yer alır. Ölümler acılar albüme kolay kolay giremez. İçeride ne yaşanırsa yaşansın albümü eline alanın mutlu mesut bir aile görmesi istenir. Fotoğraflar için de böyle…

Kısa süren suskunlukta “hoca” araya girip “Bugün sosyal medyaya sıçrasa da bu gerçek değişmiyor. İnsanlar başkalarının gözündeki kendilerini düzeltmeye uğraşmakla o kadar zaman yitiriyor ki kendilerini tanımaya zaman kalmıyor” dedi.

“İyi de, rahmetli babam bunları neden çekmiş ve neden makinede bırakmış hâlâ anlamıyorum” diye üsteledim.

Tamirci elindeki saatten kafasını kaldırmadan “bazı anların gerçekliğini koruması için gün yüzüne çıkmaması, susup üzerinde konuşulmaması gerekir. Bu da öyle bir durum olmalı” diye yanıt verdi.

Sonra konuştuğumuz dilin hep yetersiz kaldığını, gözleri görmeyen birine basit bir şeyi ne kadar anlatırsak anlatalım tüm gerçekliğini aktarmanın mümkün olmadığını hep bir şeylerin eksik kalacağından söz etti.

- Sonuçta konuştuğumuz dil zihnin vitrinidir. Bir şeyleri ortaya dökerken pek çok şeyi de gizler. Fotoğraflar da öyle… Göstermek istediklerini vitrine çıkarır geride kalanın üstünü örter,  unutturmaya çabalarsın. Hatta gün gelir kendin de unutursun.

- Peki ya bu fotolar.

- Söyledin ya. Babanız emekli olup ayrıldıktan sonra okulunu fotoğraflamış. Sonra da makinede bırakmış. O görüntülerin kendinde kalan anıları, gerçekleri yeterince yansıtmayacağını, hatta bazılarını gizleyip unutturabileceğini düşünüp suskun kalmalarını istemiş olabilir. O yüzden “emin misin?” diye sormuştum.

- Peki, şimdi ne yapmalıyım?

- Bence babanızın kararına saygı duyun.

- Yani?

- Hoca az önce “Ömür dediğin bir eskici dükkânı, her şeyi vitrine çıkaramazsın” demedi mi? Kararı sen vereceksin.

ov3

Ayağa kalktım. Çay için teşekkür edip borcumu sordum. Ödemeyi yaparken ikisine de tekrar teşekkür ettim. Filmi ve fotoları alıp çıktım.

O gece uyku tutmadı. Rahmetli babamın kırk küsur yıl önce emekli olduktan sonra çektiği o fotoları gözden geçirip bir anlam aradım.

Belki de bu fotoları çekerken aynı anlamı babamın da aradığını ve hatta belki de her şeyin basit bir anlam arayışından ibaret olduğunu düşündüm.

Birkaç gün sonra filmi, fotoları ve makineyi torbasına koyup olması gerektiği yere valizin içine yerleştirdim.

Valizi ise sanki hiç açmamışım gibi çıkardığım yere bıraktım.

Mehmet Uhri

Not: İzmir Koleji ve BAL Matematik öğretmeni babam merhum İhsan UHRİ’nin anısı içindir.

Durun, siz kardeşsiniz…

Cumartesi, Haziran 20th, 2020

56f9436f-3e46-4bb3-85a7-f26da82e92bd

İnsanın renkli bir abisi olmaya görsün.

Arayıp İstanbul’a geleceğini, ancak akşama dönmesi gerektiğini bildirip hava alanından karşılamamı istedi.

Neymiş? Un sanayicilerinin bir toplantısında gıda mühendisi ve arkeolog olarak buğdayın kültür tarihini anlatacakmış.

İkimize de rahmetli babamızdan miras kalan “telaşlılık” yine devredeydi.

Dışarıdan bakıldığında rahat ve umursamaz görünen abimin bir yerlere zamanında yetişme telaşı hep eğlendirici olmuştur.

Yine öyle oldu.

Arabaya binince merhaba bile demeden saati işaret edip hızlıca gitmesi gereken yere ulaştırmamı söyledi. İstanbul?un malum trafiğinde adım adım ilerlerken telaşı daha da arttı.

Bir önceki uçakla gelmediğine hayıflanmaya başladı.

Gideceğimiz mekânı ve yolu biliyor olmanın rahatlığı ile sürsem de yanlış bir yola gireriz kaygısıyla abimin gözü navigasyondaydı.

Neyse ki zamanında yetiştik.

Özel şoförü olarak toplantıya ben de katıldım.

Abimin, buğday ve diğer tahılların evcilleştirilmesi ile başlayan tarım devriminin mutfak yemek ve yaşam alışkanlıkları üzerinden insanı da evcilleştirdiğini anlatan sunumunun ardından tartışma bölümüne geçildi.

Üzerinde konuşulacak onca konu varken zıtlaşmalar ile görünür olmayı seven yurdum insanı konuyu yine çözümsüz bir çekişme noktasına getirmeyi başardı.

Baklava üreticileri birbirine girdi.

73eb8cad-5fd9-43d4-bcb7-dd740dbf6d89-1

Neymiş baklava cevizli mi olurmuş yoksa fıstıklı mı?

Un sanayicileri içinde önemli yer tutan baklavacıların bu konudaki bitmek bilmeyen kavgasında her iki taraf da bilim insanı olarak gördüğü abimden destek bekliyordu. Bu arada baklavanın cevizli mi fıstıklı mı olmasında anlaşamayan taraflar abimin söze girmesini beklemek yerine birbirine laf atmayı sürdürünce abim oturduğu masadan ayağa kalkıp dinleyicilere yaklaştı.

Ellerini açıp yüksek sesle “durun siz kardeşsiniz” diye bağırdı.

Meğer bizimki hazırlıklı gelmiş.

Salonun sessizliğe bürünmesinden yararlanıp perdeye yansıttığı Hitit kaya kabartmalarını gösterip tanrısal törenlerde yufka gibi pişirilmiş ekmekleri gösterdi. Günümüzden 4 bin yıl önce de üzerinde yaşadığımız topraklarda buğdayın öğütülüp yufka benzeri ekmek yapıldığını, yöresel olarak ne yetişiyorsa ?ceviz, fıstık, fındık, meyveler vb- ekmeğe katık yapılmasının doğal olduğunu vurguladı.

98066742-cbd8-4ef3-baa7-f6a1b246b2c2Tartışmanın bu şekilde beraberlik ile sonlanmasından taraflar pek memnun olmamıştı.

Toplantı biter bitmez izin isteyip mekândan ayrıldık.

Dönüş uçuşu için zamanımızın olduğunu söyleyip hava alanına yakın bir yerde yemek yemeği önerdim.

Ses çıkarmadı.

Abim görevini yapmış olmanın verdiği rahatlıkla telaşlı halinden sıyrılmış o herkese gösterdiği rahat ve umursamaz haline geri dönmüştü.

Yol boyunca cep telefonuna gelen mesajlara yanıt vermekle uğraştı.

Trafik rahatlamıştı. Bakırköy yakınlarında bir yere oturup yemek siparişlerini verdik.

Başından üç evlilik geçmiş ve bohem yaşamaktan vazgeçmemiş abime uzlaşılmış sosyal normlara sığınıp yorgun bedenini dinlendirmeyi düşünüp düşünmediğini “emeklilik ne zaman?” diyerek sordum.

Sağlam bir küfür yedim.

“Onca gönül ilişkisinden sonra kadınları anlayabildin mi bari?” diye sorunca Kadınları anlamaya çalışmayı bırakalı uzun zaman oldu gibi bir yanıt verdi.

“Nasıl yani?” Diye üsteledim. Bir süre çevresine bakınıp cevap verip vermeme konusunda tereddüt etti. Sonra “Dur sana sosyolojik bir deneyle anlatayım” dedi.

- Bak şu çaprazda kalan masada üç hatun oturuyor. Biz içeri girince hatunlar dikkatlice bizi kesip aralarında bir şeyler konuştular. Arada kaçamak bakış atmaya da devam ediyorlar. Tabii arkan dönük olduğu için hiç bir şeyin farkında değilsin.

- Eeeee

- Şimdi kalkıp tuvalete gideceğim. Kadınların beni izleyip izlemediğine dikkat et. Az ötelerindeki masada kalabalık bir grup oturuyor. Masadaki hatunlardan birini uzaktan tanıyorum. Dönüşte o masaya gidip sözünü ettiğim hatunun omzuna elimi koyacak ve kısa bir süre konuşup geleceğim. Tüm bunlar olurken o üç hatunu izlemeni istiyorum.

Doğrusu sağa sola bakınmadan masasına oturup sunulan yemekten başka pek bir şey görmeyen saf Anadolu çocuğu muamelesinden pek haz etmemiştim. Abimin özgüvenini ise gereksiz ve hayli şişkin buluyordum.

Ne bileyim? Belki de biraz içerlemiş hatta hafif kıskanmış bile olabilirim.

Ancak o an şaşkındım.

Yerimi değiştirip abimi ve öte masadaki üç hatunu izlemeye başladım. Uzun saçları ve kırlaşmış sakalı ile “havalı” bir tip olduğu için abimin ister istemez dikkat çektiğini düşündüm.

Hatunlar konuşmayı bırakıp abimi gözleriyle izlemekle yetindiler. Dönüşte sözünü ettiği masaya uğrayıp tanıdığı hatun ile kısa süreli konuştu. Dediği gibi elini hatunun omzuna koymayı ihmal etmedi. Sonra dönüp yanıma geldi. Bir süre sustuktan sonra “gördün mü?” diye sordu.

Olanca saflığım ile “Neyi gördüm mü?” diye cevap verdim.

- Şimdi o hatunlara tekrar bak. Az önce beni takip eden hatunlar orada omzuna elimi koyduğum hatuna düşman gibi bakıyorlar. Artık ben hedeflerinden çıktım. Orada ortak bir rakip belirdi.

- Yani?

- Yani hatunları anlamaya çalışma. Kendi aralarındaki çekişme onlara yeter. Sonuçta nesli devam ettirecekleri için biyolojik güç de kadınların elinde. Kuyruğu dik tutma gayretindeki erkekler ise figürandan öte değil.

Gerçekten de hatunlar diğer masadaki hatuna gözlerini dikmiş dikkatlice bakıp yine aralarında bir şeyler konuşuyordu.

Masaya gelen yemekler ile konu bölünse de şaşkınlığım geçmemişti. Abim ise yemeğine yumulmuştu.

“Az önce biyolojik güç kadınların elinde dedin. Hekimler açısından da insan biyolojik bir canlı olarak görülür ama anladığım kadarıyla arkeologlar öyle düşünmüyor” diye bir soru yönelttim. Bizimki garsona bardağını göstererek bir tane daha istediğini işaret etti. Sonra bana döndü;

- İnsanı değil insanlığı incelemeyi amaç edinen arkeoloji açısından insanlık “kültürel” bir durumdur. Alet yapmayı başarabilen Homo Habilis’ten beri biyolojik bir canlı olmanın az ötesinde bir yerlerdeyiz. İnsandan geriye diğer canlılar gibi kemiklerinden başka bir şey kalmasaydı hekimler haklı olacaktı. Ancak insanın geriye bıraktıklarına bakınca işin rengi değişiyor.

- Kültürel derken?

- Kültürün pek çok tanımı vardır. Ancak derdimi anlatabilmek için “Doğanın yaptıklarına karşın insanın yaptığı her şey kültürdür” diyen Marks’ın tanımını kullanacağım. İnsan biyolojik bir canlı olarak dünyaya gelse de aile veya toplum içinde kendini ve ötekileri tanır. Edindiği kimlikler üzerinden de sosyal bir canlıya dönüşür.

- Peki ya sonra?

- Sonra öznellik ile sosyallik arasında salınarak içinde bulunduğu toplumun ortak değerlerini içselleştirir. Bazıları öznelliğinden beslenen ürünler üretir. Ürettiği toplumca kabul görürse kültüre dönüşür. İşte bunların hepsine insanlık diyoruz.

- Yani?

- Yani, insan biyolojik ve sosyal bir canlıdır. İnsan kültürel bir canlı olamasa da insanlık kültürel bir duruma işaret eder. Sayıların tek tek insanlara karşılık gelmesine karşılık matematiğin kültür olması gibi bir durumdan söz ediyorum. Ortak kültürde buluşan insanlık, üzerine bir de kamusal alan inşa etmeye çabalıyor. Ancak işin çok başındayız gidilecek yol hayli uzun.

Açıkçası tam anlamamıştım. Daha basit anlatmasını istedim. O da erken de olsa hava alanına bırakmam şartıyla olur dedi.

Hesabı isteyip çıktık.

Otoparkta flaşörlerini yakıp çıkmakta olan müşteriyi bekleyen hanımefendinin yerine diğer yönden gelen müşteri bir güzel park edince tartışma çıkmıştı. Gözümüzün önünde olanlara otoparkçı ses çıkarmayınca dayanamayıp hanımefendinin önceliği olduğunu söyledim. Haksız yere park eden “herif” üzerime yürüyüp “Sana ne? Sen polis misin? Ne karışıyorsun?”diye yanıt verdi. Bu arada bir başka araba çıkıyor olmasa otoparkta yer kavgası büyüyecekti.

Hava alanına doğru yola koyulduğumuzda abime otoparktaki olaya neden karışmadığını sordum. “Az önce daha basit anlatmamı istemiştin ya hani. Bak bu olay iyi anlatıyor.” Diye söze başladı.

- Herkesin biyolojik varlığından kaynaklanan öznel bir alanı var. Sosyal varlık olmasından beslenen herkesi temsil eden bir de devlet var. İnsanlık, işte bu ikisinin arasına sözünü ettiğim kamusal alanı inşa etmeye çabalıyor. Kolay olmuyor. Her iki taraf da kendi alanından vermek istemiyor. Adam sanki dünyada tek başına yaşıyor otoparkın kamusal alan olduğunun farkında bile değil. Tek korkusu devlet. Kamusal paylaşımı hatırlatınca “Sen devlet misin? Ne karışıyorsun?” diye sorabiliyor. Tartıştığın adamın kamusal alandan haberi yok. Ne söylesen boş.

- Peki ya devlet?

- Devletler de o adam gibi davranıp kamusal alana kendinden bir şeyler vermeye kolay ikna olmuyor. Demokratik mücadele gerekiyor. Tarih böyle söylüyor. Gidilecek yol zor ve uzun derken bunu kastediyordum.

Bu arada uçağın kalkmasına 3 saate yakın bir süre kalmış hava alanı görünmüş bizimkinin telaşı yine bitmemişti.

Bu kez tabelalara bakıp “hep geliş yazıyor, nerede bu gidiş?” diye söylendi. Aradığı tabelayı görünce kendi haline güldü.

Birlikte bir daha güldük.

İç hatlar terminaline varınca çantasını alıp “hadi ben kaçtım” diyerek hızlı adımlarla binaya yöneldi.

Bir süre durup ardından baktım.

Uçağın kalkışından 3 saat önce hava alanına ulaşıp terminale girmeden kemerini çıkarmaya davranacak kadar telaşlı başka bir tanıdığım olup olmadığını düşündüm.

Dedim ya insanın renkli bir abisi olmaya görsün.

Mehmet Uhri

Not: “Gerçek ile kurmaca arasında hiçbir fark yoktur. Geçmişin tamamı belleğimizde kalanlardan ibarettir.” JORGE LUIS BORGES

Sanırım abim haklı

Cumartesi, Mayıs 30th, 2020

11055258_873987555995659_9156841081129518781_n

Sıradan bir gündü.

Her şey İzmir’de yaşayan abimin mesleki bir kongre için İstanbul’a gelmesi ile başladı. Her zamanki abi kardeş buluşmalarından biriydi.

“Dışarıdan” İstanbul’a gelenlerin çoğunlukla yaptığı gibi pek çok işi telaş içinde yapmak isteyen abim de buluşma için Beyoğlu’nu uygun görmüştü. Sanat galerileri ve müzeler arasında geçen sanat ağırlıklı buluşmaya ikimizin de itirazı yoktu.

Aynı ailede aynı çatı altında yetişmemize karşın huylarımız farklıydı.

Günümüzde “hiperaktif” zamanında ise “haylaz, yaramaz” diye adlandırılan bir abi ve ona ayak uydurmaya çabalayan kardeş formatında “düz duvara tırmanan” biçiminde ifade edilen bir çocukluktan sonra hayat ikimizi de farklı yollara savurmuştu.

Abim mühendislik ben tıp okumuştum.

Mühendisliği bitiren abim çalışma hayatına atılmış sonra sıkılıp tekrar üniversiteye girip bu kez çocukluk hayali olan arkeolojiye yönelmişti. Ben ise tıbbiyeyi bitirip uzmanlığa yönelip ailenin görece daha “uslusu” olarak hayatımı sürdürmeyi seçmiştim.

İkimizde aynı zamanlarda evlenmiştik.

Abim sonrasında iki evlilik daha deneyip hepsinde çuvallamış, bohem yaşamayı seçmişti. Abimin şaka yollu takılmasıyla ben ?maalesef? birinci evlilik ile yetinip bir kız babası olarak mazbut bir aile yaşantısı sürdürüyordum.

Abimin İstanbul’a bana haber vermeden daha sık gelip gittiğini ve bu gelişlerinin her birinde farklı hatunlarda ikamet ettiğini sonradan öğrenecektim. Neymiş? Bir hatunun yanında diğer bir hatundan söz edip pot kırarmışım. Racona tersmiş.

Her neyse. Yine böyle bir buluşmaydı.

“Bu gelişinde arayıp haber verdiğine göre hatun performansında düşüş söz konusu gibi görünüyor. Tıbbi yardım gerekiyorsa kardeşlik hatırına elimden geleni yaparım” biçiminde takılmadan edemedim.

Küfrü yedim.

Eh, ne de olsa kardeşler birbirinin damarına basmayı iyi bilir. Aile ortamında anne babanın ilgi ve sevgisini paylaşmak için farkında olmadan yarışıyor olmanın getirdiği uzaklaşma zaman içinde anne babanın kaybı ile sanırım anlamını da yitiriyor.

Farklı şehirlerde farklı hayatlara savrulup uzak olsak da birbirini iyi tanıyan, derdini sıkıntısını, kalabalıklar içinde yalnızlığını fark edip sessizce arkasında duran kardeşler olmak için anne babanın yitip gitmesini beklemiş olmak kabul edilmesi zor olsa da bizde de öyle oldu.

57447268_10157236072953415_1036031345421189120_oYaş aldık, değiştik, büyüdük. Bizimle birlikte hayat da büyüdü. Kardeşler arasındaki çocukluk çağlarında yaşanan rekabet yerini birbirinin yaptıklarıyla gurur duymaya, sevinip mutlu olmaya bıraktı.

Hekim olmanın gerektirdiği form ve normlara uyup gereksiz sosyal çatışmalardan uzak duran ?uyumlu? biri olup çıkmıştım. Abim ise “mahallenin delisi” misali pek çok sosyal norma arkasını dönüp kendi bildiği yoldan ilerleyip akademisyen olmuş, üniversitenin görece özerk ortamında kendini kaybettirmeyi başarmıştı.

Dönüp geriye baktığımızda ikimizin de yaşanmışlıklarımızdan pek öyle önemli pişmanlığı olmadığını görüyorduk.

Buluşma Beyoğlu İstiklal caddesinde olunca bir iki sanat galerisi ve müze gezmemek olmazdı. Kahvemizi içip İstiklal caddesinde yürümeye başladık.

Bir kaç mekan gezdikten sonra abim bir ressam arkadaşının atölyesine uğramayı önerdi.

Ressam arkadaşının yaptığı devasa boyutlu soyut resimlerinin binlerce Euro bedel ile kapış kapış gittiğini, çok tanınan ve ilgi gören biri olduğunu anlatınca merakım arttı. Sözünü ettiği “meşhur” ressamın adını o güne kadar duymamış olmanın verdiği eziklikle abime uyup tünele doğru ilerledik.

Eski metruk bir binanın dördüncü katına tırmanıp atölyeye girdiğimde gördüklerim tam bir hayal kırıklığıydı. Ressam atölyede yoktu. Ancak atölye fabrika gibi çalışıyor resim üretiyordu. Tuvallerin üstünde bilgisayar çıktısı gibi çizilmiş küçük yaprak benzeri motiflerin içleri ressamın “ekibindekiler” tarafından fırça darbeleri ile dolduruluyor, ortaya duvar kâğıdını andıran büyük boyutlu resimler çıkıyordu. Her bir tuvalin başında bir kişi çalışıyor Fordist üretim modeli ile hazırlanan fabrikasyon resimler imza için ressamın tatilden dönüşünü bekliyordu.

“Burası atölyeden çok bir imalathaneyi andırmıyor mu?” diye sordum. Abim sanata ve sanatçıya saygıdan söz edip itiraz etmese iş büyümeyecek gün uzamayacaktı. Üzerinde başka birinin fırça darbeleri olan bir tablonun altına imza atılmasını etik bulmadığımı söyledim. Fikir ressama ait diyen abimi ikna edemedim. “Hiç olmazsa iki imzalı olsaydı diye üsteledim” “öyle hiç olmaz” yanıtını aldım.

“Yahu bilimsel bir makaleye emeği geçenlerin hepsinin ismi yazılmıyor mu? En azından bir teşekkür notu eklenmiyor mu? Burada niye olmuyor? Etik değil bu yapılan” Diye tekrar üsteledim.

Abimin kafasını bulandırmayı başardım ama yine de ikna olmamıştı.

Benim söylendiğimi görünce atölye çalışanları kötü kötü bakmaya başladılar. Abim çıkmamız gerektiğini söyleyip ressam arkadaşına selam bıraktı.

Binadan çıktığımızda şaşkınlığım ve hayal kırıklığım devam ediyordu. İçin için öfkeleniyordum. Sağlığın piyasalaşmasının olumsuz sonuçlarını içimize kadar hissettiğimiz bir dönemde sanatın da benzer bir akıbete uğramakta olduğunu kabullenmekte zorlanıyordum.

Abime “Sanatın ve sanatçının fabrika patronluğuna tedavül edilmesinin kabul görüp üstüne destek veriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?” diye sordum. Abim paranın girdiği her yerde durumun aynı olduğunu sanat piyasası karşısında sanatçının aç kalmamak için da eğilip bükülmek zorunda kaldığından söz etti. Geçmişin meşhur ressamlarının dönemin zenginlerine ait portreler ile geçimlerini sağladıklarını hatırlattı.

Resimlerini satamasa da yine de Van Gogh gibi ressamlar da yaşamış ve sanatı özgürce yapabilmiş diye itiraz ettim.

Baktım anlaşamıyoruz bu kez ben bir ressam arkadaşımı aradım. Biraz da emrivaki ile kendimizi davet ettirdim. Ressam arkadaşım ile tanışmamız kızlarımızın ilkokulda sınıf arkadaşı olması ile başlamıştı. Kızlarımız büyüyüp farklı yönlere savrulsalar da dostluğumuz devam ediyordu.

Doğrusu yakından tanıdığım başka bir ressam olmadığı için o güne kadar bütün ressamların benzer olduğunu düşünüyordum.

Abimi de alıp ressam dostumun Şişli?deki atölyesine gittik. Kapıyı kendi açtı. Atölyede kendinden başka çalışanı olmadığını gören abim kulağıma eğilip “öğrencisi de mi yok?” diye sordu. Biz geliyoruz diye toplamaya çalışsa da atölye dağınık ve görece “kirli” sayılırdı.

Nereden geldiğimizi ve neden orada olduğumuz konusuna hiç girmeden “abim seninle tanışmak istedi” diyerek konuya girdim. Atölyede çeşitli yerlerde duran bir kısmi bitmemiş resimlere göz attıktan sonra oturup ressam dostumu sorularımla konuşturmaya çalıştım. Bu arada sevgili eşi de ikramda bulunarak muhabbetimize eşlik etti.

Liseden sonra ressam olmaya karar verip akademiye ancak yedek listeden kabul edildiğini ailesinin itirazlarına ve babasının “oğlum tabelacı olacak” diye ağlamasına karşın sanat eğitimine başladığını, hayatını sadece resim yaparak kazandığını, ders veya kurs vermediğini, sipariş resim yapmadığını ve “ucuz mal” satın almaya çalışan sanat tacirlerinden uzak durduğunu anlattı.

Atölyesine kapanıp günlerce dışarı hiç çıkmadan çalışabildiğini, sanatını özgürce yapmaktan başka kaygısının olmadığından söz etti.

Bu arada ressam dostum da abimi konuşturup tanımaya çalıştı. Abim de ortamın samimiyetine kapılıp kendini gizleme gereği duymadan hayatını ve yaptıklarını anlatıverdi.

Günün sonuna doğru teşekkür edip izin isteyip atölyeden ayrıldık.

Abimi kalacağı kongre oteline bırakıp eve dönerken eşim aradı. Nerede olduğumu sorup eve beklediğini söyledi. Pek alışkın olmadığım bu duruma önce anlam veremedim.

Meğer biz atölyeden çıktıktan sonra ressam arkadaşım ve sevgili eşleri eşimi arayıp abimle tanıştıklarını anlatıp rapor vermişler. Dahası abim gibi bohem tipleri çok iyi tanıdıklarını, hatta bir zamanlar kendilerinin de benzer bir hayata bulaşmış olduklarını söyleyip abim ile fazla teşriki mesaide bulunmanın bizim gibi ?mazbut? aileler açısından sakıncalı olabileceği konusunda eşimi uyarma gereği duymuşlar.

Endişe edilecek bir durum olmadığına eşimi ikna etmem zaman aldıysa da bir şekilde kıskanılıyor olmak hoşuma gitmedi değil, hani.

Velhasıl, abimin İstanbul’a gelmesi ve sanat, sanatçı, sanatın piyasalaşması üzerine tartışma ile başlayan günün sonu, abim ile birlikte fazla zaman geçirmemem hatta olabildiğince uzak durmam gerektiği gibi abuk sabuk bir sona ulaşmış oldu.

İzmir’e döndükten sonra abimi arayıp yaşananları biraz da şaşkınlıkla abime aktardığımda bir süre gülüpBizim hararetle tartıştığımız konu çoğunluğun umuru bile değil. Soyun devamı için aile kurumunun kutsallığı ve dokunulmazlığı ise ilk yazılı metinler olan Sümer ve Hitit tabletlerinde bile anlatılır. Neden şaşırıyorsun?” diye yanıt vermişti.

Bir sonraki İstanbul ziyaretini baş başa bir meyhanede daha eften püften konular üzerine konuşarak yapmak üzerine anlaşıp telefonu kapattık.

Bu da öyle bir gündü…

Mehmet Uhri

Not: Abim haklı sanırım. Yukarıdaki anlatıyı paylaştığım her ortamda kısa bir sessizlik ve gülümsemeden sonra üzerine konuşulacak onca konu dururken istisnasız olarak ?abinizin çocuğu var mı?? sorusunun gelmesine neden şaşırıyorum ki?

Çilehane

Cuma, Mayıs 8th, 2020

saatci-7

Telefonun ucundaki Bakırköy çarşısının eski saatçilerindendi.

Tamir için bıraktığım aile yadigârı kurmalı duvar saati bulunamayan parça yüzünden dükkânda bekliyordu. Saatçi, bulundukları binanın kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılacağını, dükkânı boşaltması gerektiğini söyleyip utana sıkıla bıraktığım saati tamir edemeden iade etmek istediğinden söz etti.

Saatin acelesi olmadığını söylemem üzerine derin bir iç çekip bir süre sustu sonra yine aynı sıkıntılı ses tonu ile sözlerini sürdürdü;

- Salgın hastalık nedeniyle çarşıda işler durdu, ne olacağı da belli değil. Yaşım nedeniyle sokağa çıkmam ve iş yerini açmam yasak. Maalesef dükkânı kapatıyorum. Size de mahcup oldum, doktor bey.

- Önemli değil. Ancak yılların dükkânının kapanıyor olmasına doğrusu çok üzüldüm. Hayırlısı olsun.

Bu hengamede virüs pandemisinin doğurduğu olağanüstü şartların inşaat sektörünü hiç etkilemediğini düşündüm.

İş çıkışı uğrayacağımı söyleyip telefonu kapadım.

Akşamüzeri o eski saatçi dükkânına uğradığımda çevredeki iş yerlerinin çoğunun boşaltılmış yıkıma hazırlandığını gördüm. Çarşıya hüzün çökmüştü. İhtiyar saatçi ile birlikte dükkânda kendi gibi yaşlı bir adam daha vardı.

Maskelerini indirmiş karşılıkla çay içiyorlardı.

Saatçi, ambalajlayıp hazırladığı duvar saatini tezgâhın altından çıkarırken çay teklifini geri çevirmememi rica etti.

Çantamı bırakıp tezgahın altından çıkardığım tabureye iliştim. Çayı doldururken hastanede durumun nasıl olduğunu, virüs ile mücadelede hangi aşamada olduğumuzu sordu.

Ani bastıran salgın nedeniyle ilk andaki şaşkınlık ve “yeniliyoruz” hissinin atlatıldığını, morallerin yerine geldiğini ancak bu arada diğer hastaların ötelenmiş sağlık talebi yüzünden hasta dolaşımının artması ile salgının alevlenmesinden kaygı duyduğumuzu söyledim.

Saatçi ise yaş kısıtlaması nedeniyle sokağa çıkamadıklarını, dükkânı toplayabilmek için bile zor bela izin aldığını, kentsel dönüşüm adı altında çarşıda bir tarihin eriyip yok olduğundan yakındı. O ana kadar sesini çıkarmayan kır saçlı kirli sakallı diğer ihtiyar “bırak artık geçmişe üzülmeyi, ne geçmiş kaldı ne de gelecek.” Diye söylendi.

İkimiz birden susup bu sözlerin sahibine baktık. Baktığımızı görünce çayından bir yudum alıp “Görmüyor musunuz? Geçmişin hülyaları ile geleceğin hayalleri arasında sıkıştık. Hep aynı güne uyanıyoruz. Ne geçmişin bir yararı oluyor ne de geleceğe dair hayal kurabiliyoruz. Çarşının yitirdiklerine üzüleceğine kendi haline bak.” Diyerek sözlerini sürdürdü.

Saatçi, arkadaşını tanıştırıp “teknesiyle her gün balığa açılan adamı ihtiyar diye eve tıkarsan böyle huysuz biri olur çıkar” diye takıldı. Adam bu sözlere “kimmiş huysuz ihtiyar? Az önce giden dükkân ve saatler için dellenip duran sendin” diye yanıt verdi. Kısa bir sessizlikten sonra saatçi “iyi ki bazı şeyler hiç değişmiyor” deyince ikisi birden gülerek dostluklarının çok eskiye dayandığından ve atışmayı sevdiklerinden söz edip açıklama yapma gereği duydular.

Balıkçı diğerine göre daha sert ve aksi birine benziyordu. Balıkçıya dönüp “Peki, denizden bakınca durum nasıl görünüyor?” diye bir soru yönelttim.

Balıkçı saatçiyle göz göze geldi. Saatçi az önce kendine anlattıklarını tekrarlamasını istedi.

- Durum kötü değil, çok kötü. İnsanlığın bugünkü halini denizci diliyle anlatırsak; açık denizde motorları arıza yapmış gemiye benzetebiliriz. Yetmezmiş gibi rüzgâr olmadığı için yelken de işe yaramıyor. Hiç bir alet çalışmıyor. Derin sulardayız. Çıpa da tutmuyor. Duruyor muyuz, sürükleniyor muyuz? Onu bile bilmiyoruz. Pruvadaki Cenova yelkenini açmış rüzgâr bekliyoruz.

- O kadar mı kötü?

- Daha ne olsun? Bir dünya dolusu insan sığınacak güvenli bir liman veya yardım bekliyor. Kurtarma sandalına tutunmuş kazazedelere döndük. Herkes kendi kabuğuna çekildi. Hayatta kalmaya ve zaman kazanmaya çabalıyor. Ben demiyorum. Ülke liderleri söylüyor.

- Sağlıkçılar boşuna mı çabalıyor?

- Sizler teknenin yüzer durumda kalması için elinizden geleni yapıyorsunuz. Birileri de temel gereksinimleri sağlıyor. Geri kalan herkes bekliyor. Ne geçmişin anıları ne de geleceğin hayalleri kaldı. Hep aynı güne uyanarak bekliyoruz.

Saatçi, boşalan bardaklara çay takviyesi yaparken balıkçı eliyle saatçiyi gösterip; “Dükkân için üzülme diyorum, bizimkine. Hangi güne uyandığımızı unuttuk. Ne koldaki ne de duvardaki saatin anlamı kaldı. Zaman sanki öylece durdu. Hep aynı güne uyanan mahkûmlara döndük.” Dedi.

Saatçi çayından bir yudum alıp “Bence zaman yine akıyor ancak algılamakta zorlanıyoruz. Kabul ediyorum; benim gibi ömrü saatçilik ile geçen birinin bile alışık olmadığı bir durumdayız. Algılamakta zorlanıyor olsak da insan varsa zaman da olmak zorunda. Bildiğimiz zaman anlamını yitirmiş olabilir ama yine de bir yerlerde akıyor olmalı.” Diyerek Tanpınar’ı hatırlattı;

- Tanpınar’ın sözünü ettiği “yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında” tutuklu kaldık. Ne içindeyiz, ne de dışında. Her birimiz ışık huzmesinin içinde varlığı yokluğu belirsiz birer foton gibiydik. Dalgamızı yitirdik. Yeni bir zaman dalgasının gelip bizi sürüklemesini bekliyoruz. Açık denizde rüzgarı bekleyen gemiye ne kadar da benziyor değil mi?

- Yani bildiğimiz zaman yok mu oldu?

- Bildiğimiz zaman anlamını yitirdi. Daha ilkel zamanlara tutunmaya çabalıyoruz. Zamanın farkında bile olmadığımız çocukluğumuzdaki zamanlara dönmüş olabiliriz. Aynı oyunu sıkılmadan oynayan çocuklar gibi işi gücü bıraktık kendimizi oyalıyoruz. Balıkçı o nedenle haklı. Hangi çocuk kolunda saat olsun ister? Kolunda saat olsun isteyen de çocuktan sayılmaz.

- Şunları bana baştan bir daha anlatabilir misiniz? Hepimiz aynı zamanda değil miyiz?

- Değiliz elbette. Çocuklukta geçmek bilmeyen zaman, yaşlılıkta hızlıca akıverir. Evdeki zaman ile işteki zaman bile farklıdır. Dahası da var.

- Dahası mı?

Balıkçı araya girip “insanın ömrü saatçi dükkânında geçerse kafayı az sıyırması doğaldır. Hoş ben de tuttuğum balıklarla muhabbet ederim. Sen yine de dinlemeye devam et” diyerek benim üzerimden arkadaşına takıldı.

Saatçi oralı olmadan sözlerini sürdürdü.

- Zaman dediğin de kendi içinde farklılık gösterir. Ait olduğumuz bir zamanın içine doğarız. Büyüdükçe içine doğduğumuz zamanı çocukluğumuzda bırakır çabuk unuturuz. Bizimle birlikte büyüyen hayatı yönetebilmek için düzenlenmiş zamanların içine yuvarlanırız. Meslekten kent hayatına, aile ilişkilerinden taşıdığımız kimliklere kadar önceden tanımlanmış düzenlenmiş ne varsa hepsinin içinde bir ömür tüketiriz. Tüm bu zamanlar anlam dünyamızı oluşturur.

- Peki ya şimdi hangi zamandayız?

- Bence şimdi yitik bir zamanın içinde debeleniyoruz. Neredeyse tüm hayatımızı içine alıp yöneten “zaman” anlamını yitirdi. Yeni bir anlam bulana kadar herkesin her şeyin eşit olduğu çocukluğumuzun o basit yalın zamanına tutunmaktan başka çaremiz yok.

Balıkçı hafifçe bıyık altından gülerek “benim gibi bunak yaşlılar için bir önerin var mı? Çocukluğumu unutalı çok oldu da…” Diye saatçiye takıldı.

Saatçinin susup düşündüğünü görünce sözlerini sürdürdü;

- Eskiden tekkelerde çilehaneler vardı. Dervişler ruhlarını ıslah etmek için bir taş odada günlerce kalır oruç tutar, çile çekerlerdi. Şimdi biz yaşlılar için bütün evler çilehane oldu. Üstelik can derdinden giriyoruz o çilehanelere. Ruhu özgürleştirmek için bedenlerinden sıyrılmaya çabalayan dervişlerin aksine bedeni yaşatmak uğruna ruhlarımıza eziyet ediyoruz. Böyle olunca insan kendini fazlalık gibi görmeye başlıyor. Bizim gibi moruklar için de bir önerin var mı?

- İnsanlar senin gibi söylenip öfkelenmek yerine geçmişin eski anı ve yaşanmışlıklarıyla avunuyorlar. Yaşanmış kocaman bir hayatın tortusu içinden doğru soruları sorarak kendilerini mutlu eden zamanları arıyor, onlarla avunuyorlar. Sen de öyle yapmalısın.

- Yani eski fotoğraf albümlerine bakmayı mı öneriyorsun?

- Orası sana kalmış. Geçmişte kendince önemli bulduğun, hatırlamak istediğin, tekrar yaşamayı düşleyeceğin yakalanmış zaman parçalarından söz ediyorum. Hiç yoktur deme, mutlaka az ya da çok vardır.

- Ne bileyim? Çok balık tuttuğum, milletin imrendiği zamanlar geliyor aklıma. İşe yarar mı?

- Bence yaramaz, dostum. İşini iyi yaptığın için başkalarının takdirini almaktan söz etmiyorum. Hayatında, senden başka kimsenin bilmesi gerekmeyen zaman parçaları, söz gelimi yaşaması için denize bıraktığın balığın ardından veya kendin için ayırdığın balıkları sokak kedileri ile paylaşıp mutlu olduğun zamanlar gibi anıların olmalı. Kendinle baş başa kaldığın ve keşke tekrar yaşasaydım diyeceğin bir gün batımı bile olabilir.

Balıkçı cevap vermedi.

Kısa süren sessizlik sırasında kendi yaşanmışlıklarım üzerine hızlıca düşünmeye başladığımı fark ettim.

Saatçi dükkânındaki saatlerin çalmaya başlamasıyla zamanın hızlıca akmış olduğunu fark edip izin istedim.

Ayağa kalkıp tabureyi yerine ittirdim. Çay için teşekkür ettim. Tamir olamamış duvar saatimi koltuğumun altına aldım. Sosyal mesafe kuralları nedeniyle el sıkamadığım için üzgün olduğumu söyledim.

Çıkmadan kapıda durup saatçiye döndüm “Peki, o dediğiniz çocukluğumuzun zamanına döndüğümüzü orada olduğumuzu nasıl anlayacağız?” diye sordum. “Hatırla bakalım evlat. Bir çocuk azar işitip ağladığında yakınındaki tüm çocukların sanki kendi azar işitmiş gibi ağladığı zamanlardan söz ediyorum. Öteki beriki ayırmaksızın aynı sıkıntının paylaşılarak yaşandığı çok daha anlamlı ve insancıl zamanlara tutunacağız. Umut verici tedavi veya aşı bulunana kadar aynı acıyı sıkıntıyı hep birlikte hissedeceğiz. İyi de olacak. İnsanlığımızı hatırlayacağız.” dedi.

“Son zamanlarını” yaşamakta olan o saatçi dükkânından çıktığımda akşamın alacası belirmiş gölgeler uzamıştı.

Kentsel dönüşüm ile ilgili tabela gözüme ilişti. Gururla isimlerini yazmış ve asmışlardı.

Geri dönüp dükkâna girdim. “Belki bir yerden parça bulunur ve yine çalışır diye umutlanmak için bu saatin sizde kalmasını istiyorum. Bende telefonunuz var. Ara sıra arar kendimi hatırlatırım.” Diyerek tezgâhın üstüne bıraktım.

Saatçinin cevap vermesini beklemeden saatçi ve balıkçıyı selamlayıp dükkândan ayrıldım.

Dr. Mehmet Uhri