Archive for the ‘Yaşayan mekanlar’ Category

Durun, siz kardeşsiniz…

Cumartesi, Haziran 20th, 2020

56f9436f-3e46-4bb3-85a7-f26da82e92bd

İnsanın renkli bir abisi olmaya görsün.

Arayıp İstanbul’a geleceğini, ancak akşama dönmesi gerektiğini bildirip havaalanından karşılamamı istedi.

Neymiş? Un sanayicilerinin bir toplantısında gıda mühendisi ve arkeolog olarak buğdayın kültür tarihini anlatacakmış.

İkimize de rahmetli babamızdan miras kalan “telaşlılık” yine devredeydi.

Dışarıdan bakıldığında rahat ve umursamaz görünen abimin bir yerlere zamanında yetişme telaşı hep eğlendirici olmuştur.

Yine öyle oldu.

Arabaya binince merhaba bile demeden saati işaret edip hızlıca gitmesi gereken yere ulaştırmamı söyledi. İstanbul’un malum trafiğinde adım adım ilerlerken telaşı daha da arttı.

Bir önceki uçakla gelmediğine hayıflanmaya başladı.

Gideceğimiz mekânı ve yolu biliyor olmanın rahatlığı ile sürsem de yanlış bir yola gireriz kaygısıyla abimin gözü navigasyondaydı.

Neyse ki zamanında yetiştik.

Özel şoförü olarak toplantıya ben de katıldım.

Abimin, buğday ve diğer tahılların evcilleştirilmesi ile başlayan tarım devriminin mutfak yemek ve yaşam alışkanlıkları üzerinden insanı da evcilleştirdiğini anlatan sunumunun ardından tartışma bölümüne geçildi.

Üzerinde konuşulacak onca konu varken zıtlaşmalar ile görünür olmayı seven yurdum insanı konuyu yine çözümsüz bir çekişme noktasına getirmeyi başardı.

Baklava üreticileri birbirine girdi.

73eb8cad-5fd9-43d4-bcb7-dd740dbf6d89-1

Neymiş baklava cevizli mi olurmuş yoksa fıstıklı mı?

Un sanayicileri içinde önemli yer tutan baklavacıların bu konudaki bitmek bilmeyen kavgasında her iki taraf da bilim insanı olarak gördüğü abimden destek bekliyordu. Bu arada baklavanın cevizli mi fıstıklı mı olmasında anlaşamayan taraflar abimin söze girmesini beklemek yerine birbirine laf atmayı sürdürünce abim oturduğu masadan ayağa kalkıp dinleyicilere yaklaştı.

Ellerini açıp yüksek sesle “durun siz kardeşsiniz” diye bağırdı.

Meğer bizimki hazırlıklı gelmiş.

Salonun sessizliğe bürünmesinden yararlanıp perdeye yansıttığı Hitit kaya kabartmalarını gösterip tanrısal törenlerde yufka gibi pişirilmiş ekmekleri gösterdi. Günümüzden 4 bin yıl önce de üzerinde yaşadığımız topraklarda buğdayın öğütülüp yufka benzeri ekmek yapıldığını, yöresel olarak ne yetişiyorsa –ceviz, fıstık, fındık, meyveler vb- ekmeğe katık yapılmasının doğal olduğunu vurguladı.

98066742-cbd8-4ef3-baa7-f6a1b246b2c2Tartışmanın bu şekilde beraberlik ile sonlanmasından taraflar pek memnun olmamıştı.

Toplantı biter bitmez izin isteyip mekândan ayrıldık.

Dönüş uçuşu için zamanımızın olduğunu söyleyip havaalanına yakın bir yerde yemek yemeği önerdim.

Ses çıkarmadı.

Abim görevini yapmış olmanın verdiği rahatlıkla telaşlı halinden sıyrılmış o herkese gösterdiği rahat ve umursamaz haline geri dönmüştü.

Yol boyunca cep telefonuna gelen mesajlara yanıt vermekle uğraştı.

Trafik rahatlamıştı. Bakırköy yakınlarında bir yere oturup yemek siparişlerini verdik.

Başından üç evlilik geçmiş ve bohem yaşamaktan vazgeçmemiş abime uzlaşılmış sosyal normlara sığınıp yorgun bedenini dinlendirmeyi düşünüp düşünmediğini “emeklilik ne zaman?” diyerek sordum.

Sağlam bir küfür yedim.

“Onca gönül ilişkisinden sonra kadınları anlayabildin mi bari?” diye sorunca Kadınları anlamaya çalışmayı bırakalı uzun zaman oldu gibi bir yanıt verdi.

“Nasıl yani?” Diye üsteledim. Bir süre çevresine bakınıp cevap verip vermeme konusunda tereddüt etti. Sonra “Dur sana sosyolojik bir deneyle anlatayım” dedi.

- Bak şu çaprazda kalan masada üç hatun oturuyor. Biz içeri girince hatunlar dikkatlice bizi kesip aralarında bir şeyler konuştular. Arada kaçamak bakış atmaya da devam ediyorlar. Tabii arkan dönük olduğu için hiç bir şeyin farkında değilsin.

- Eeeee

- Şimdi kalkıp tuvalete gideceğim. Kadınların beni izleyip izlemediğine dikkat et. Az ötelerindeki masada kalabalık bir grup oturuyor. Masadaki hatunlardan birini uzaktan tanıyorum. Dönüşte o masaya gidip sözünü ettiğim hatunun omzuna elimi koyacak ve kısa bir süre konuşup geleceğim. Tüm bunlar olurken o üç hatunu izlemeni istiyorum.

Doğrusu sağa sola bakınmadan masasına oturup sunulan yemekten başka pek bir şey görmeyen saf Anadolu çocuğu muamelesinden pek haz etmemiştim. Abimin özgüvenini ise gereksiz ve hayli şişkin buluyordum.

Ne bileyim? Belki de biraz içerlemiş hatta hafif kıskanmış bile olabilirim.

Ancak o an şaşkındım.

Yerimi değiştirip abimi ve öte masadaki üç hatunu izlemeye başladım. Uzun saçları ve kırlaşmış sakalı ile “havalı” bir tip olduğu için abimin ister istemez dikkat çektiğini düşündüm.

Hatunlar konuşmayı bırakıp abimi gözleriyle izlemekle yetindiler. Dönüşte sözünü ettiği masaya uğrayıp tanıdığı hatun ile kısa süreli konuştu. Dediği gibi elini hatunun omzuna koymayı ihmal etmedi. Sonra dönüp yanıma geldi. Bir süre sustuktan sonra “gördün mü?” diye sordu.

Olanca saflığım ile “Neyi gördüm mü?” diye cevap verdim.

- Şimdi o hatunlara tekrar bak. Az önce beni takip eden hatunlar orada omzuna elimi koyduğum hatuna düşman gibi bakıyorlar. Artık ben hedeflerinden çıktım. Orada ortak bir rakip belirdi.

- Yani?

- Yani hatunları anlamaya çalışma. Kendi aralarındaki çekişme onlara yeter. Sonuçta nesli devam ettirecekleri için biyolojik güç de kadınların elinde. Kuyruğu dik tutma gayretindeki erkekler ise figürandan öte değil.

Gerçekten de hatunlar diğer masadaki hatuna gözlerini dikmiş dikkatlice bakıp yine aralarında bir şeyler konuşuyordu.

Masaya gelen yemekler ile konu bölünse de şaşkınlığım geçmemişti. Abim ise yemeğine yumulmuştu.

“Az önce biyolojik güç kadınların elinde dedin. Hekimler açısından da insan biyolojik bir canlı olarak görülür ama anladığım kadarıyla arkeologlar öyle düşünmüyor” diye bir soru yönelttim. Bizimki garsona bardağını göstererek bir tane daha istediğini işaret etti. Sonra bana döndü;

- İnsanı değil insanlığı incelemeyi amaç edinen arkeoloji açısından insanlık “kültürel” bir durumdur. Alet yapmayı başarabilen Homo Habilis’ten beri biyolojik bir canlı olmanın az ötesinde bir yerlerdeyiz. İnsandan geriye diğer canlılar gibi kemiklerinden başka bir şey kalmasaydı hekimler haklı olacaktı. Ancak insanın geriye bıraktıklarına bakınca işin rengi değişiyor.

- Kültürel derken?

- Kültürün pek çok tanımı vardır. Ancak derdimi anlatabilmek için “Doğanın yaptıklarına karşın insanın yaptığı her şey kültürdür” diyen Marks’ın tanımını kullanacağım. İnsan biyolojik bir canlı olarak dünyaya gelse de aile veya toplum içinde kendini ve ötekileri tanır. Edindiği kimlikler üzerinden de sosyal bir canlıya dönüşür.

- Peki ya sonra?

- Sonra öznellik ile sosyallik arasında salınarak içinde bulunduğu toplumun ortak değerlerini içselleştirir. Bazıları öznelliğinden beslenen ürünler üretir. Ürettiği toplumca kabul görürse kültüre dönüşür. İşte bunların hepsine insanlık diyoruz.

- Yani?

- Yani, insan biyolojik ve sosyal bir canlıdır. İnsan kültürel bir canlı olamasa da insanlık kültürel bir duruma işaret eder. Sayıların tek tek insanlara karşılık gelmesine karşılık matematiğin kültür olması gibi bir durumdan söz ediyorum. Ortak kültürde buluşan insanlık, üzerine bir de kamusal alan inşa etmeye çabalıyor. Ancak işin çok başındayız gidilecek yol hayli uzun.

Açıkçası tam anlamamıştım. Daha basit anlatmasını istedim. O da erken de olsa havaalanına bırakmam şartıyla olur dedi.

Hesabı isteyip çıktık.

Otoparkta flaşörlerini yakıp çıkmakta olan müşteriyi bekleyen hanımefendinin yerine diğer yönden gelen müşteri bir güzel park edince tartışma çıkmıştı. Gözümüzün önünde olanlara otoparkçı ses çıkarmayınca dayanamayıp hanımefendinin önceliği olduğunu söyledim. Haksız yere park eden “herif” üzerime yürüyüp “Sana ne? Sen polis misin? Ne karışıyorsun?” diye yanıt verdi. Bu arada bir başka araba çıkıyor olmasa otoparkta yer kavgası büyüyecekti.

Havaalanına doğru yola koyulduğumuzda abime otoparktaki olaya neden karışmadığını sordum. “Az önce daha basit anlatmamı istemiştin ya hani. Bak bu olay iyi anlatıyor.” Diye söze başladı.

- Herkesin biyolojik varlığından kaynaklanan öznel bir alanı var. Sosyal varlık olmasından beslenen herkesi temsil eden bir de devlet var. İnsanlık, işte bu ikisinin arasına sözünü ettiğim kamusal alanı inşa etmeye çabalıyor. Kolay olmuyor. Her iki taraf da kendi alanından vermek istemiyor. Adam sanki dünyada tek başına yaşıyor otoparkın kamusal alan olduğunun farkında bile değil. Tek korkusu devlet. Kamusal paylaşımı hatırlatınca “Sen devlet misin? Ne karışıyorsun?” diye sorabiliyor. Tartıştığın adamın kamusal alandan haberi yok. Ne söylesen boş.

- Peki ya devlet?

- Devletler de o adam gibi davranıp kamusal alana kendinden bir şeyler vermeye kolay ikna olmuyor. Demokratik mücadele gerekiyor. Tarih böyle söylüyor. Gidilecek yol zor ve uzun derken bunu kastediyordum.

Bu arada uçağın kalkmasına 3 saate yakın bir süre kalmış havaalanı görünmüş bizimkinin telaşı yine bitmemişti.

Bu kez tabelalara bakıp “hep geliş yazıyor, nerede bu gidiş” diye söylendi. Aradığı tabelayı görünce kendi haline güldü.

Birlikte bir daha güldük.

İç hatlar terminaline varınca çantasını alıp “hadi ben kaçtım” diyerek hızlı adımlarla binaya yöneldi.

Bir süre durup ardından baktım.

Uçağın kalkışından 3 saat önce havaalanına ulaşıp terminale girmeden kemerini çıkarmaya davranacak kadar telaşlı başka bir tanıdığım olup olmadığını düşündüm.

Dedim ya insanın renkli bir abisi olmaya görsün.

Mehmet Uhri

Not: “Gerçek ile kurmaca arasında hiçbir fark yoktur. Geçmişin tamamı belleğimizde kalanlardan ibarettir.” JORGE LUIS BORGES

Sanırım abim haklı

Cumartesi, Mayıs 30th, 2020

11055258_873987555995659_9156841081129518781_n

Sıradan bir gündü.

Her şey İzmir’de yaşayan abimin mesleki bir kongre için İstanbul’a gelmesi ile başladı. Her zamanki abi kardeş buluşmalarından biriydi.

“Dışarıdan” İstanbul’a gelenlerin çoğunlukla yaptığı gibi pek çok işi telaş içinde yapmak isteyen abim de buluşma için Beyoğlu’nu uygun görmüştü. Sanat galerileri ve müzeler arasında geçen sanat ağırlıklı buluşmaya ikimizin de itirazı yoktu.

Aynı ailede aynı çatı altında yetişmemize karşın huylarımız farklıydı.

Günümüzde “hiperaktif” zamanında ise “haylaz, yaramaz” diye adlandırılan bir abi ve ona ayak uydurmaya çabalayan kardeş formatında “düz duvara tırmanan” biçiminde ifade edilen bir çocukluktan sonra hayat ikimizi de farklı yollara savurmuştu.

Abim mühendislik ben tıp okumuştum.

Mühendisliği bitiren abim çalışma hayatına atılmış sonra sıkılıp tekrar üniversiteye girip bu kez çocukluk hayali olan arkeolojiye yönelmişti. Ben ise tıbbiyeyi bitirip uzmanlığa yönelip ailenin görece daha “uslusu” olarak hayatımı sürdürmeyi seçmiştim.

İkimizde aynı zamanlarda evlenmiştik.

Abim sonrasında iki evlilik daha deneyip hepsinde çuvallamış, bohem yaşamayı seçmişti. Abimin şaka yollu takılmasıyla ben “maalesef” birinci evlilik ile yetinip bir kız babası olarak mazbut bir aile yaşantısı sürdürüyordum.

Abimin İstanbul’a bana haber vermeden daha sık gelip gittiğini ve bu gelişlerinin her birinde farklı hatunlarda ikamet ettiğini sonradan öğrenecektim. Neymiş? Bir hatunun yanında diğer bir hatundan söz edip pot kırarmışım. Racona tersmiş.

Her neyse. Yine böyle bir buluşmaydı.

“Bu gelişinde arayıp haber verdiğine göre hatun performansında düşüş söz konusu gibi görünüyor. Tıbbi yardım gerekiyorsa kardeşlik hatırına elimden geleni yaparım” biçiminde takılmadan edemedim.

Küfrü yedim.

Eh, ne de olsa kardeşler birbirinin damarına basmayı iyi bilir. Aile ortamında anne babanın ilgi ve sevgisini paylaşmak için farkında olmadan yarışıyor olmanın getirdiği uzaklaşma zaman içinde anne babanın kaybı ile sanırım anlamını da yitiriyor.

Farklı şehirlerde farklı hayatlara savrulup uzak olsak da birbirini iyi tanıyan, derdini sıkıntısını, kalabalıklar içinde yalnızlığını fark edip sessizce arkasında duran kardeşler olmak için anne babanın yitip gitmesini beklemiş olmak kabul edilmesi zor olsa da bizde de öyle oldu.

57447268_10157236072953415_1036031345421189120_oYaş aldık, değiştik, büyüdük. Bizimle birlikte hayat da büyüdü. Kardeşler arasındaki çocukluk çağlarında yaşanan rekabet yerini birbirinin yaptıklarıyla gurur duymaya, sevinip mutlu olmaya bıraktı.

Hekim olmanın gerektirdiği form ve normlara uyup gereksiz sosyal çatışmalardan uzak duran “uyumlu” biri olup çıkmıştım. Abim ise “mahallenin delisi” misali pek çok sosyal norma arkasını dönüp kendi bildiği yoldan ilerleyip akademisyen olmuş, üniversitenin görece özerk ortamında kendini kaybettirmeyi başarmıştı.

Dönüp geriye baktığımızda ikimizin de yaşanmışlıklarımızdan pek öyle önemli pişmanlığı olmadığını görüyorduk.

Buluşma Beyoğlu İstiklal caddesinde olunca bir iki sanat galerisi ve müze gezmemek olmazdı. Kahvemizi içip İstiklal caddesinde yürümeye başladık.

Bir kaç mekan gezdikten sonra abim bir ressam arkadaşının atölyesine uğramayı önerdi.

Ressam arkadaşının yaptığı devasa boyutlu soyut resimlerinin binlerce Euro bedel ile kapış kapış gittiğini, çok tanınan ve ilgi gören biri olduğunu anlatınca merakım arttı. Sözünü ettiği “meşhur” ressamın adını o güne kadar duymamış olmanın verdiği eziklikle abime uyup tünele doğru ilerledik.

Eski metruk bir binanın dördüncü katına tırmanıp atölyeye girdiğimde gördüklerim tam bir hayal kırıklığıydı. Ressam atölyede yoktu. Ancak atölye fabrika gibi çalışıyor resim üretiyordu. Tuvallerin üstünde bilgisayar çıktısı gibi çizilmiş küçük yaprak benzeri motiflerin içleri ressamın “ekibindekiler” tarafından fırça darbeleri ile dolduruluyor, ortaya duvar kâğıdını andıran büyük boyutlu resimler çıkıyordu. Her bir tuvalin başında bir kişi çalışıyor Fordist üretim modeli ile hazırlanan fabrikasyon resimler imza için ressamın tatilden dönüşünü bekliyordu.

“Burası atölyeden çok bir imalathaneyi andırmıyor mu?” diye sordum. Abim sanata ve sanatçıya saygıdan söz edip itiraz etmese iş büyümeyecek gün uzamayacaktı. Üzerinde başka birinin fırça darbeleri olan bir tablonun altına imza atılmasını etik bulmadığımı söyledim. Fikir ressama ait diyen abimi ikna edemedim. Hiç olmazsa iki imzalı olsaydı diye üsteledim “öyle hiç olmaz” yanıtını aldım.

“Yahu bilimsel bir makaleye emeği geçenlerin hepsinin ismi yazılmıyor mu? En azından bir teşekkür notu eklenmiyor mu? Burada niye olmuyor? Etik değil bu yapılan” Diye üsteledim.

Abimin kafasını bulandırmayı başardım ama yine de ikna olmamıştı.

Benim söylendiğimi görünce atölye çalışanları kötü kötü bakmaya başladılar. Abim çıkmamız gerektiğini söyleyip ressam arkadaşına selam bıraktı.

Binadan çıktığımızda şaşkınlığım ve hayal kırıklığım devam ediyordu. İçin için öfkeleniyordum. Sağlığın piyasalaşmasının olumsuz sonuçlarını içimize kadar hissettiğimiz bir dönemde sanatın da benzer bir akıbete uğramakta olduğunu kabullenmekte zorlanıyordum.

Abime “Sanatın ve sanatçının fabrika patronluğuna tedavül edilmesinin kabul görüp üstüne destek veriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?” diye sordum. Abim paranın girdiği her yerde durumun aynı olduğunu sanat piyasası karşısında sanatçının aç kalmamak için da eğilip bükülmek zorunda kaldığından söz etti. Geçmişin meşhur ressamlarının dönemin zenginlerine ait portreler ile geçimlerini sağladıklarını hatırlattı.

Resimlerini satamasa da yine de Van Gogh gibi ressamlar da yaşamış ve sanatı özgürce yapabilmiş diye itiraz ettim.

Baktım anlaşamıyoruz bu kez ben bir ressam arkadaşımı aradım. Biraz da emrivaki ile kendimizi davet ettirdim. Ressam arkadaşım ile tanışmamız kızlarımızın ilkokulda sınıf arkadaşı olması ile başlamıştı. Kızlarımız büyüyüp farklı yönlere savrulsalar da dostluğumuz devam ediyordu.

Doğrusu yakından tanıdığım başka bir ressam olmadığı için o güne kadar bütün ressamların benzer olduğunu düşünüyordum.

Abimi de alıp ressam dostumun Şişli’deki atölyesine gittik. Kapıyı kendi açtı. Atölyede kendinden başka çalışanı olmadığını gören abim kulağıma eğilip “öğrencisi de mi yok?” diye sordu. Biz geliyoruz diye toplamaya çalışsa da atölye dağınık ve görece “kirli” sayılırdı.

Nereden geldiğimizi ve neden orada olduğumuz konusuna hiç girmeden “abim seninle tanışmak istedi” diyerek konuya girdim. Atölyede çeşitli yerlerde duran bir kısmi bitmemiş resimlere göz attıktan sonra oturup ressam dostumu sorularımla konuşturmaya çalıştım. Bu arada sevgili eşi de ikramda bulunarak muhabbetimize eşlik etti.

Liseden sonra ressam olmaya karar verip akademiye ancak yedek listeden kabul edildiğini ailesinin itirazlarına ve babasının “oğlum tabelacı olacak” diye ağlamasına karşın sanat eğitimine başladığını, hayatını sadece resim yaparak kazandığını, ders veya kurs vermediğini, sipariş resim yapmadığını ve “ucuz mal” satın almaya çalışan sanat tacirlerinden uzak durduğunu anlattı.

Atölyesine kapanıp günlerce dışarı hiç çıkmadan çalışabildiğini, sanatını özgürce yapmaktan başka kaygısının olmadığından söz etti.

Bu arada ressam dostum da abimi konuşturup tanımaya çalıştı. Abim de ortamın samimiyetine kapılıp kendini gizleme gereği duymadan hayatını ve yaptıklarını anlatıverdi.

Günün sonuna doğru teşekkür edip izin isteyip atölyeden ayrıldık.

Abimi kalacağı kongre oteline bırakıp eve dönerken eşim aradı. Nerede olduğumu sorup eve beklediğini söyledi. Pek alışkın olmadığım bu duruma önce anlam veremedim.

Meğer biz atölyeden çıktıktan sonra ressam arkadaşım ve sevgili eşleri eşimi arayıp abimle tanıştıklarını anlatıp rapor vermişler. Dahası abim gibi bohem tipleri çok iyi tanıdıklarını, hatta bir zamanlar kendilerinin de benzer bir hayata bulaşmış olduklarını söyleyip abim ile fazla teşriki mesaide bulunmanın bizim gibi “mazbut” aileler açısından sakıncalı olabileceği konusunda eşimi uyarma gereği duymuşlar.

Endişe edilecek bir durum olmadığına eşimi ikna etmem zaman aldıysa da bir şekilde kıskanılıyor olmak hoşuma gitmedi değil, hani.

Velhasıl, abimin İstanbul’a gelmesi ve sanat, sanatçı, sanatın piyasalaşması üzerine tartışma ile başlayan günün sonu, abim ile birlikte fazla zaman geçirmemem hatta olabildiğince uzak durmam gerektiği gibi abuk sabuk bir sona ulaşmış oldu.

İzmir’e döndükten sonra abimi arayıp yaşananları biraz da şaşkınlıkla abime aktardığımda bir süre gülüp “Bizim hararetle tartıştığımız konu çoğunluğun umuru bile değil. Soyun devamı için aile kurumunun kutsallığı ve dokunulmazlığı ise ilk yazılı metinler olan Sümer ve Hitit tabletlerinde bile anlatılır. Neden şaşırıyorsun?” diye yanıt vermişti.

Bir sonraki İstanbul ziyaretini baş başa bir meyhanede daha eften püften konular üzerine konuşarak yapmak üzerine anlaşıp telefonu kapattık.

Bu da öyle bir gündü…

Mehmet Uhri

Not: Abim haklı sanırım. Yukarıdaki anlatıyı paylaştığım her ortamda kısa bir sessizlik ve gülümsemeden sonra üzerine konuşulacak onca konu dururken istisnasız olarak “abinizin çocuğu var mı?” sorusunun gelmesine neden şaşırıyorum ki?

Çilehane

Cuma, Mayıs 8th, 2020

saatci-7

Telefonun ucundaki Bakırköy çarşısının eski saatçilerindendi.

Tamir için bıraktığım aile yadigârı kurmalı duvar saati bulunamayan parça yüzünden dükkânda bekliyordu. Saatçi, bulundukları binanın kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılacağını, dükkânı boşaltması gerektiğini söyleyip utana sıkıla bıraktığım saati tamir edemeden iade etmek istediğinden söz etti.

Saatin acelesi olmadığını söylemem üzerine derin bir iç çekip bir süre sustu sonra yine aynı sıkıntılı ses tonu ile sözlerini sürdürdü;

- Salgın hastalık nedeniyle çarşıda işler durdu, ne olacağı da belli değil. Yaşım nedeniyle sokağa çıkmam ve iş yerini açmam yasak. Maalesef dükkânı kapatıyorum. Size de mahcup oldum, doktor bey.

- Önemli değil. Ancak yılların dükkânının kapanıyor olmasına doğrusu çok üzüldüm. Hayırlısı olsun.

Bu hengamede virüs pandemisinin doğurduğu olağanüstü şartların inşaat sektörünü hiç etkilemediğini düşündüm.

İş çıkışı uğrayacağımı söyleyip telefonu kapadım.

Akşamüzeri o eski saatçi dükkânına uğradığımda çevredeki iş yerlerinin çoğunun boşaltılmış yıkıma hazırlandığını gördüm. Çarşıya hüzün çökmüştü. İhtiyar saatçi ile birlikte dükkânda kendi gibi yaşlı bir adam daha vardı.

Maskelerini indirmiş karşılıkla çay içiyorlardı.

Saatçi, ambalajlayıp hazırladığı duvar saatini tezgâhın altından çıkarırken çay teklifini geri çevirmememi rica etti.

Çantamı bırakıp tezgahın altından çıkardığım tabureye iliştim. Çayı doldururken hastanede durumun nasıl olduğunu, virüs ile mücadelede hangi aşamada olduğumuzu sordu.

Ani bastıran salgın nedeniyle ilk andaki şaşkınlık ve “yeniliyoruz” hissinin atlatıldığını, morallerin yerine geldiğini ancak bu arada diğer hastaların ötelenmiş sağlık talebi yüzünden hasta dolaşımının artması ile salgının alevlenmesinden kaygı duyduğumuzu söyledim.

Saatçi ise yaş kısıtlaması nedeniyle sokağa çıkamadıklarını, dükkânı toplayabilmek için bile zor bela izin aldığını, kentsel dönüşüm adı altında çarşıda bir tarihin eriyip yok olduğundan yakındı. O ana kadar sesini çıkarmayan kır saçlı kirli sakallı diğer ihtiyar “bırak artık geçmişe üzülmeyi, ne geçmiş kaldı ne de gelecek.” Diye söylendi.

İkimiz birden susup bu sözlerin sahibine baktık. Baktığımızı görünce çayından bir yudum alıp “Görmüyor musunuz? Geçmişin hülyaları ile geleceğin hayalleri arasında sıkıştık. Hep aynı güne uyanıyoruz. Ne geçmişin bir yararı oluyor ne de geleceğe dair hayal kurabiliyoruz. Çarşının yitirdiklerine üzüleceğine kendi haline bak.” Diyerek sözlerini sürdürdü.

Saatçi, arkadaşını tanıştırıp “teknesiyle her gün balığa açılan adamı ihtiyar diye eve tıkarsan böyle huysuz biri olur çıkar” diye takıldı. Adam bu sözlere “kimmiş huysuz ihtiyar? Az önce giden dükkân ve saatler için dellenip duran sendin” diye yanıt verdi. Kısa bir sessizlikten sonra saatçi “iyi ki bazı şeyler hiç değişmiyor” deyince ikisi birden gülerek dostluklarının çok eskiye dayandığından ve atışmayı sevdiklerinden söz edip açıklama yapma gereği duydular.

Balıkçı diğerine göre daha sert ve aksi birine benziyordu. Balıkçıya dönüp “Peki, denizden bakınca durum nasıl görünüyor?” diye bir soru yönelttim.

Balıkçı saatçiyle göz göze geldi. Saatçi az önce kendine anlattıklarını tekrarlamasını istedi.

- Durum kötü değil, çok kötü. İnsanlığın bugünkü halini denizci diliyle anlatırsak; açık denizde motorları arıza yapmış gemiye benzetebiliriz. Yetmezmiş gibi rüzgâr olmadığı için yelken de işe yaramıyor. Hiç bir alet çalışmıyor. Derin sulardayız. Çıpa da tutmuyor. Duruyor muyuz, sürükleniyor muyuz? Onu bile bilmiyoruz. Pruvadaki Cenova yelkenini açmış rüzgâr bekliyoruz.

- O kadar mı kötü?

- Daha ne olsun? Bir dünya dolusu insan sığınacak güvenli bir liman veya yardım bekliyor. Kurtarma sandalına tutunmuş kazazedelere döndük. Herkes kendi kabuğuna çekildi. Hayatta kalmaya ve zaman kazanmaya çabalıyor. Ben demiyorum. Ülke liderleri söylüyor.

- Sağlıkçılar boşuna mı çabalıyor?

- Sizler teknenin yüzer durumda kalması için elinizden geleni yapıyorsunuz. Birileri de temel gereksinimleri sağlıyor. Geri kalan herkes bekliyor. Ne geçmişin anıları ne de geleceğin hayalleri kaldı. Hep aynı güne uyanarak bekliyoruz.

Saatçi, boşalan bardaklara çay takviyesi yaparken balıkçı eliyle saatçiyi gösterip; “Dükkân için üzülme diyorum, bizimkine. Hangi güne uyandığımızı unuttuk. Ne koldaki ne de duvardaki saatin anlamı kaldı. Zaman sanki öylece durdu. Hep aynı güne uyanan mahkûmlara döndük.” Dedi.

Saatçi çayından bir yudum alıp “Bence zaman yine akıyor ancak algılamakta zorlanıyoruz. Kabul ediyorum; benim gibi ömrü saatçilik ile geçen birinin bile alışık olmadığı bir durumdayız. Algılamakta zorlanıyor olsak da insan varsa zaman da olmak zorunda. Bildiğimiz zaman anlamını yitirmiş olabilir ama yine de bir yerlerde akıyor olmalı.” Diyerek Tanpınar’ı hatırlattı;

- Tanpınar’ın sözünü ettiği “yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında” tutuklu kaldık. Ne içindeyiz, ne de dışında. Her birimiz ışık huzmesinin içinde varlığı yokluğu belirsiz birer foton gibiydik. Dalgamızı yitirdik. Yeni bir zaman dalgasının gelip bizi sürüklemesini bekliyoruz. Açık denizde rüzgarı bekleyen gemiye ne kadar da benziyor değil mi?

- Yani bildiğimiz zaman yok mu oldu?

- Bildiğimiz zaman anlamını yitirdi. Daha ilkel zamanlara tutunmaya çabalıyoruz. Zamanın farkında bile olmadığımız çocukluğumuzdaki zamanlara dönmüş olabiliriz. Aynı oyunu sıkılmadan oynayan çocuklar gibi işi gücü bıraktık kendimizi oyalıyoruz. Balıkçı o nedenle haklı. Hangi çocuk kolunda saat olsun ister? Kolunda saat olsun isteyen de çocuktan sayılmaz.

- Şunları bana baştan bir daha anlatabilir misiniz? Hepimiz aynı zamanda değil miyiz?

- Değiliz elbette. Çocuklukta geçmek bilmeyen zaman, yaşlılıkta hızlıca akıverir. Evdeki zaman ile işteki zaman bile farklıdır. Dahası da var.

- Dahası mı?

Balıkçı araya girip “insanın ömrü saatçi dükkânında geçerse kafayı az sıyırması doğaldır. Hoş ben de tuttuğum balıklarla muhabbet ederim. Sen yine de dinlemeye devam et” diyerek benim üzerimden arkadaşına takıldı.

Saatçi oralı olmadan sözlerini sürdürdü.

- Zaman dediğin de kendi içinde farklılık gösterir. Ait olduğumuz bir zamanın içine doğarız. Büyüdükçe içine doğduğumuz zamanı çocukluğumuzda bırakır çabuk unuturuz. Bizimle birlikte büyüyen hayatı yönetebilmek için düzenlenmiş zamanların içine yuvarlanırız. Meslekten kent hayatına, aile ilişkilerinden taşıdığımız kimliklere kadar önceden tanımlanmış düzenlenmiş ne varsa hepsinin içinde bir ömür tüketiriz. Tüm bu zamanlar anlam dünyamızı oluşturur.

- Peki ya şimdi hangi zamandayız?

- Bence şimdi yitik bir zamanın içinde debeleniyoruz. Neredeyse tüm hayatımızı içine alıp yöneten “zaman” anlamını yitirdi. Yeni bir anlam bulana kadar herkesin her şeyin eşit olduğu çocukluğumuzun o basit yalın zamanına tutunmaktan başka çaremiz yok.

Balıkçı hafifçe bıyık altından gülerek “benim gibi bunak yaşlılar için bir önerin var mı? Çocukluğumu unutalı çok oldu da…” Diye saatçiye takıldı.

Saatçinin susup düşündüğünü görünce sözlerini sürdürdü;

- Eskiden tekkelerde çilehaneler vardı. Dervişler ruhlarını ıslah etmek için bir taş odada günlerce kalır oruç tutar, çile çekerlerdi. Şimdi biz yaşlılar için bütün evler çilehane oldu. Üstelik can derdinden giriyoruz o çilehanelere. Ruhu özgürleştirmek için bedenlerinden sıyrılmaya çabalayan dervişlerin aksine bedeni yaşatmak uğruna ruhlarımıza eziyet ediyoruz. Böyle olunca insan kendini fazlalık gibi görmeye başlıyor. Bizim gibi moruklar için de bir önerin var mı?

- İnsanlar senin gibi söylenip öfkelenmek yerine geçmişin eski anı ve yaşanmışlıklarıyla avunuyorlar. Yaşanmış kocaman bir hayatın tortusu içinden doğru soruları sorarak kendilerini mutlu eden zamanları arıyor, onlarla avunuyorlar. Sen de öyle yapmalısın.

- Yani eski fotoğraf albümlerine bakmayı mı öneriyorsun?

- Orası sana kalmış. Geçmişte kendince önemli bulduğun, hatırlamak istediğin, tekrar yaşamayı düşleyeceğin yakalanmış zaman parçalarından söz ediyorum. Hiç yoktur deme, mutlaka az ya da çok vardır.

- Ne bileyim? Çok balık tuttuğum, milletin imrendiği zamanlar geliyor aklıma. İşe yarar mı?

- Bence yaramaz, dostum. İşini iyi yaptığın için başkalarının takdirini almaktan söz etmiyorum. Hayatında, senden başka kimsenin bilmesi gerekmeyen zaman parçaları, söz gelimi yaşaması için denize bıraktığın balığın ardından veya kendin için ayırdığın balıkları sokak kedileri ile paylaşıp mutlu olduğun zamanlar gibi anıların olmalı. Kendinle baş başa kaldığın ve keşke tekrar yaşasaydım diyeceğin bir gün batımı bile olabilir.

Balıkçı cevap vermedi.

Kısa süren sessizlik sırasında kendi yaşanmışlıklarım üzerine hızlıca düşünmeye başladığımı fark ettim.

Saatçi dükkânındaki saatlerin çalmaya başlamasıyla zamanın hızlıca akmış olduğunu fark edip izin istedim.

Ayağa kalkıp tabureyi yerine ittirdim. Çay için teşekkür ettim. Tamir olamamış duvar saatimi koltuğumun altına aldım. Sosyal mesafe kuralları nedeniyle el sıkamadığım için üzgün olduğumu söyledim.

Çıkmadan kapıda durup saatçiye döndüm “Peki, o dediğiniz çocukluğumuzun zamanına döndüğümüzü orada olduğumuzu nasıl anlayacağız?” diye sordum. “Hatırla bakalım evlat. Bir çocuk azar işitip ağladığında yakınındaki tüm çocukların sanki kendi azar işitmiş gibi ağladığı zamanlardan söz ediyorum. Öteki beriki ayırmaksızın aynı sıkıntının paylaşılarak yaşandığı çok daha anlamlı ve insancıl zamanlara tutunacağız. Umut verici tedavi veya aşı bulunana kadar aynı acıyı sıkıntıyı hep birlikte hissedeceğiz. İyi de olacak. İnsanlığımızı hatırlayacağız. “ dedi.

“Son zamanlarını” yaşamakta olan o saatçi dükkânından çıktığımda akşamın alacası belirmiş gölgeler uzamıştı.

Kentsel dönüşüm ile ilgili tabela gözüme ilişti. Gururla isimlerini yazmış ve asmışlardı.

Geri dönüp dükkâna girdim. “Belki bir yerden parça bulunur ve yine çalışır diye umutlanmak için bu saatin sizde kalmasını istiyorum. Bende telefonunuz var. Ara sıra arar kendimi hatırlatırım.” Diyerek tezgâhın üstüne bıraktım.

Saatçinin cevap vermesini beklemeden saatçi ve balıkçıyı selamlayıp dükkândan ayrıldım.

Dr. Mehmet Uhri

Çiğ süt damlası

Pazartesi, Nisan 27th, 2020

hhi2-1

“İnsan dediğin peynir misali, sabırla helva olur ama kimsede sabır kalmadı. Kusuru da hep başkasında arıyorlar” diye söylendi.

O ihtiyar peynirciyi ve kahvaltı dükkânını sora sora güçlükle bulabilmiştim. Çarşı esnafına klasik Bergama tulum peyniri aradığımı söyleyince “varsa onda vardır” diyerek yönlendirdiler.

Bergama eski kent merkezinin arka sokaklarından birinde “Kahvaltı Salonu” yazan tabelasıyla o küçücük dükkânı bulmam biraz zaman aldı.

Açıkçası market veya mandıra gibi bir yer bekliyordum.

Öğleye geliyordu. İhtiyar peynirci dükkânın önünde oturuyordu. Şöyle bir süzüp “kahvaltı mı istiyorsun?” diye sordu. Başımı sallayıp masalardan birine oturdum. Sıcak süt, bal, kaymak ekmek ve peynirden oluşan mütevazı kahvaltıyı hazırlayıp titreyen elleri ile masama bıraktı. Tekrar kapının yanındaki sandalyeye oturdu.

Karnımı doyurduktan sonra camlı buzdolabını işaret edip “Eski tip Bergama tulum peyniri arıyorum. Varsa sende varmış. Öyle dediler” dedim.

Cevap vermeden öylece oturduğu yerden sokağı seyretmeyi sürdürdü. “Kuru sert Bergama tulumu, çocukluğumdaki tadı arıyorum. Şimdikiler kaşar gibi yağlı ve gevşek. Klasik Bergama tulumu bulamıyorum. Çarşıda kime sorsam sizi tarif etti. Sizde de yoksa hiç arama dediler.” Diye üsteledim.

Ayağa kalktı. “Az bekle” diyerek dükkândan çıktı gitti.

Dükkânda bir başıma öylece kaldım. Bu arada gelen giden olsa ne diyeceğimi düşünürken bekleme süresi uzadıkça tedirginliğim arttı. Tabelasından masa, sandalyesine, pirinç kefeli, döküm terazisinden buzdolabına kadar her eşyası yıllar öncesinden izler barındıran “köhne” kahvaltı salonunda on dakika kadar bekledikten sonra bizim ihtiyar kapıda belirdi.

Titreyen elleri ve hayli kambur ağır yürüyüşüyle getirdiği peynir kalıbını tezgâhın üzerine koyduğu yağlı kâğıdın üzerinde kesip çıkardığı iki dilimi bıçağının ucuyla tabağıma bıraktı.

Tüm bunları yaparken yine konuşmadı.

Aradığım peyniri bulmuştum. Hazır bulmuşken çokça alayım istedim. Vakum olanağı var mı? Diye sordum. “Kaç kilo lazım?” diye sordu. Sonra “yarın bu saatlerde gel al” dedi.

Yine sandalyesine oturdu.

Beklesem gün içinde alabilir miyim? Kargo olanağı var mı? Diye üsteledim. Sadece “yarın gel al” dedi.

İzmir’e devam edecektim. Peynir uğruna Bergama’da konaklamaya karar verdim.

Ertesi sabah kahvaltı için erkenden dükkânın yolunu tuttum.

hhi2-2

Dükkânın önündeki sundurmada kahvaltısını bitirmiş üç kişilik aile kalkmaya hazırlanıyordu. İçeride aile reisi olduğu anlaşılan sakallı irice adam ise bizim ihtiyarla tartışıyordu.

Adam bir gün önce başıma geldiği gibi peyniri beğenip dolabın içinde gördüğü peynirlerden satın almak istemiş ihtiyar ise “onlar sahipli” diyerek satmayınca söylenmeye başlamıştı. Sesini yükseltip “Böyle esnaflık olur mu? Madem satmayacaksın niye vitrine koyuyorsun?” diye söylenince araya girmek istedim.

İhtiyar bana bir sus işareti yapıp karışmamı istemedi.

Hesabı ödeyip bağıra çağıra söylenerek arabalarına binip uzaklaştılar. Arkalarından öfkeyle bakan peynirci “İnsan dediğin peynir misali, sabırla helva olur ama kimsede sabır kalmadı. Kusuru da hep başkasında arıyorlar” diye söylendi.

Dün sipariş verdiğim peynirlerin vakumlanmış ve hazır olduğunu görünce teşekkür ettim. Kahvaltı yapmak istediğimi söyledim. Kahvaltı için hazırlık yaparken neden karışmamı istemediğini sordum. İçerlemiş olduğu halinden belli oluyordu.

- Parayla her iş olur sanıyorlar. Hak edeceksin önce. Sen bir gün bekledin o peynir için. Akşamüstü köye gidip yükleyip geldim. Sabah vakuma gönderdim. Hazırı görünce farkı neyse verir alır giderim diye düşünüyorlar.

- Ne dedin adama?

- Biri ayırttı. Akşamüstü uğra, ayırtan almaya gelmezse veririm dedim. İnsanın mayası şişkin olmaya görsün, eline yüzüne bulaşır rezil eder böyle.

- Sahi insan dediğin peynir misali dedin az önce. Merakımı mazur gör. Nasıl oluyor peynire benzemek?

hhi3

Titrek elleriyle bardağa doldurduğu sıcak sütü tabağın yanına bırakıp masanın öte yanına oturdu. Çocukluğundan beri ata mesleği mandıracılık yaptığını, ömrünün hemen hepsinin bu dükkânda geçtiğini, öğrendiklerini baba yadigârı dükkân ve mandıraya borçlu olduğunu söyledi.

Masanın üzerine damlayan süt damlasını parmağının ucuyla alıp elini havaya kaldırdı. “Rahmetli dedem her insanın dünyaya geldiğinde çiğ bir süt damlasına benzediğinden söz ederdi” dedi.

- Küçük bir çocukken dedeme sütün nasıl peynire dönüştüğünü sormuştum. “İnsan gibi” demişti. Dedeme göre insan ham bir süt damlası gibi dünyaya gelir, ailede pişer sonra kendi gibilerin arasına karışıp mayalanıp yoğurt, peynir olur olgunlaşırdı.

- Süt damlasını anladım da maya nerede çalınıyor? Okullarda mı?

- Dedem okuma yazma bilmezdi ama pek çok okumuştan deneyimliydi. Mayalanması için insanın başkalarına karıştığı her yerin işe yaradığından söz ederdi. Yani içine doğduğu ülke, toprak, iklim insanın mayasıydı. Adını kimliğini kişiliğini oradan alırdı. Sonuçta bir süt damlasından kocaman bir tenekenin içinde peynir kırıntısına dönüşüldüğünden söz ederdi.

- Peki ya sonra?

- Ben de hep bunu sorardım dedeme. “Büyüyünce öğrenirsin.” Derdi.

- Ben büyüdüm, dedem rahmetli oldu. Soruyu yanıtsız bıraktı. Madem peynire benziyoruz peynirin başına gelenler bizim de başımıza geliyor olmalı diye düşünüyorum.

- Nasıl yani?

- Her peynir gibi hayat da bizleri tüketiyor olmalı. Peynir misali dedik ya. Kimi peynir gençten kimi ise olgunlaşması beklenerek tüketilir. Kimi ise tenekede tulumda mahzende kalarak hayata direnmeye çabalasa da sonuç değişmez.

Bu arada yerel kıyafeti ve kasketi ile dükkâna giren yaşlıca köylü bir çay söyleyip sandalyelerden birine oturdu. Bizimki çay servisini yaparken köydekilerin halini hatırını sordu. Masaya döndüğünde köylere giden minibüslerin az ötedeki garajdan kalktığını, gelen giden sayesinde köylerden haber alınabildiğini anlattı.

Az önce kendine çıkışan adamı unutmuş, öfkesi yatışmıştı.

“İnsanın peynirle benzeştiğini anlatıyordun” diyerek devam etmesini istedim. Bir süre susup öylece dışarı sokağa baktı. “İnsan dediğin peynir misali, hepsinin karakteri var” diyerek tekrar anlatmaya başladı.

- Bilirsin her insanın içinde gelgitler olur. Suskun veya konuşkan yanı olduğu gibi, ürkek, korkak veya cesur yanı da vardır. Tuttuğunu koparanı da görürsün sinik olanını da. Hepsi içimizde. Hepsinden biraz herkeste bulunur. Üstelik yaş ilerledikçe bunların artıp eksildiğine de şahit olursun.

Anlamamış gözlerle baktığımı görünce devam edip etmemekte tereddüt etti. “İyi de bunların peynirle ilgisi ne?” diye sordum.

- Peynir de insan gibi. Beyaz peynir yanına başka peynir istemez. İçe dönük vurdumduymaz tipler gibidir. Kaşar ise tespih böceği gibi ürkek korkaktır. Bulunduğu yere uyum göstermeye çalışır, pasiftir. Kendini kalabalığın içinde unutturmak isteyenlere benzer. Kimi peynir yumuşaktır bulunduğu yere yayılır kendini çabuk bırakır bulaşmaya gelmeyen insanları andırır, kimi ise gravyer peyniri gibi duruşunu koruyan dirayetli güvenilir arkadaştır. Eğlenceli arkadaş gibi olanları da vardır. Yemeğe mezeye lezzete karışır renklendirir. Kimi ise öyle siniktir ki yediğinin peynir olduğunu bile anlamazsın. Şu peşine düştüğün tulum peyniri de Ege efesini andırır. Seni beni peşinden koşturur,  sözü dinlensin ister. Dedim ya insan da peynir misali. Aynı sütten geldiğini unutup kendini önemseyeni de vardır, heder edeni de…

- Dahası da var mı?

- Olmaz mı? İnsan dediğin hep aynı kalmaz ki. Peynir gibi eskidikçe tadı karakteri de değişir. Gençliğimdeki kavgacı halimi hatırladıkça utanır orta yaşlı halime imrenirim.

- Peki ya şimdiki halin?

- Şimdiki halimi gereğinden fazla bekleyip ekşimiş, kızışmış peynire benzetiyorum. Hepsi aynı sütten olsa da vade dolmadan teneke tükenmiyor.

Bu sözlerden sonra ayağa kalkıp gelen müşterinin boşalan çay bardağını aldı. Müşterinin elini cebine attığını görünce “sonra verirsin” diyerek almadı.

- Az önce aksilik eden adam için “mayası şişkin” demiştin. O ne anlama geliyor.

- Süt aynı süt olsa da mayayı boca edersen peynir gereğinden fazla kabarır. Olgunlaşmadan ekşimeye başlar. Dışarıdan alımlı görünse de tadı berbattır.  Adama bakıyorsun kerli ferli. Ama içi çocuk kalmış. İsteği olmayınca zırlayıp duruyor, bulaştığına pişman ediyor insanı.

- Hangi peynire dönüşeceğine kim karar veriyor? Kendimiz seçebiliyor muyuz?

- Valla beğensen de beğenmesen de içine doğduğun yer seni mayalıyor. Mayanın hakkını vermeye, yani olgunlaşmaya çabalamaktan öte sanırım yapacağımız pek bir şey yok. Neyse çok uzattım. Hepsi hayat işte.

Kahvaltımı bitirdiğimi görünce dolaptan çıkardığı vakumlanmış peynir kalıplarını tek tek tartıp tezgâhın üzerindeki kâğıda kurşun kalem ile yazdıktan sonra topladı. Yekûnu bana uzatırken “kahvaltı benden olsun” dedi. Vakumlanmış peynir paketlerini irice bir torbaya yerleştirirken “bu vakum işe yarıyor mu?” diye sordum.

- Eh, biraz. Vakuma giren peyniri yaşlanmaya direnen insanlara benzetirim. Tenekeden çıkmışsın. Hayatla bağın kopmuş ölüyorsun ama yine de hayattasın. Vazodaki çiçek gibi.

- Ne var bunda. Herkes uzun yaşamak ister.

- İtirazım yok. Nasıl istiyorlarsa öyle olsun. Ama vakumun da bir şerefi var. Az önceki tipler gibi olgunlaşmadan vakuma girenlerin yaşlılığı hiç çekilmiyor. Çocuk gibi mızmızlanan huysuz ihtiyara dönüyorlar.  Neyse çok konuştuk. Hadi yolcu yolunda gerek.

Bu sözlerden sonra hazırladığı büyücek torbayı bir torbaya daha koyup elime tutuşturdu. Masada kalanları toplayıp lavaboya bıraktı.

İhtiyar peynirciyle helalleşip dükkândan çıktım. O ise her zamanki yerine kapının girişindeki beyaz sandalyesine oturdu. Uzaktan el salladım. Elini kaldırarak yanıt verdi.

Yola çıktığımda güneş yükselmiş İzmir yolu yükünü almıştı.

Bir ara gözüm yandaki koltuğa bıraktığım peynir torbasına takıldı. Dikiz aynasında kendime bakıp iyi ki benim için bir benzetmede bulunmadı diye düşündüm. Biraz zorlayıp kendime yakışır peynir bulmaya çalıştım.

Sonra ihtiyar peynircinin “Hepsi hayat işte.” deyişini hatırladım.

Mehmet Uhri

İçimizdeki Toprak (Bir Yol Hikayesi)

Perşembe, Mart 12th, 2020

8b344b20-2584-4362-8757-81f008f8f838

“Şimdi senin de anlatacak bir yol hikâyen oldu, hadi selametle” diye uğurladı, ihtiyar tamirci.

Her şey gece karanlığında yanlış yola girmemle başladı.

Arabamla Uşak’tan İstanbul’a dönüyordum. Sapağı kaçırıp Kütahya yerine Afyon’a doğru gitmekte olduğumu fark edince navigasyondan yardım istedim.  Navigasyonun önerdiği ve kestirme görünen ham yolda karanlıkta fark edemediğim ve üzerinden geçmek zorunda kaldığım kocaman bir taş yüzünden arabam yağ akıtmaya başladı.

Lastik izlerine bakılırsa kamyonlardan başka kullananı olmayan hayli ıssız toprak bir yolda yalnız başımaydım. Arabanın altına girip yağ akıtan yere bir şeyler tıkıştırmaya çalıştım ancak elim yanınca bıraktım. Ana yola ulaşıp yardım alabilirim umuduyla o halde bir süre ilerledim. Çok gidemeden yağ lambası yandı ve araba hararet yapmaya başladı. İleride yol kenarındaki cılız ışığa doğru arabayı sürmeye çabaladım.

Su kaynatarak yaklaşmakta olduğumu gören yaşlı tamirci hızlı adımlarla yaklaştı, elini uzatıp kontağı kapattı. Hiçbir şey söylemeden motor kaputunu açıp buharı tahliye etti. Karanlıkta motora doğru eğilip bir süre öylece durdu. Zifiri karanlıkta ne görmeye çalıştığını anlamamıştım. Sonra bana dönüp “Ne yaptın be evlat? Kokuya bakılırsa yakmışsın manifolt contasını” diye söylendi.

Birlikte arabayı ittirip barakanın önüne çektik. Baraka dediğim bir tarafı önünde üst üste istiflenmiş eski lastiklerin durduğu derme çatma bir tamirhane ve ona bitişik tahta kulübeydi.  Cılız bir lamba ile motora eğilip tekrar baktı. Arabanın eksilen suyunu tamamladı. Yüzündeki derin çizgiler ve ağarmış sakalı ilerlemiş yaşını gizlemiyordu. Arabayı bir taraftan kriko ile hafifçe kaldırıp altına girdi ve tekrar uzun uzun inceledi. Doğrulup ayağa kalktı, üstünü silkeledi ve tahta barakayı işaret edip “Arabanın harareti yanıltmasın terlisin ve buraların gece ayazı serttir. İçeri geç, ısın. Bir çay doldur kendine. Daha gitmez bu araba. Bir süre buradasın. Bakacağız hal çaresi.” Dedi.

Tamirhanenin bitişiğinde toprak zemin üzerinde derme çatma yapılmış, camların yerinde kalın naylonlar bulunan tahta bir kulübeydi. İçeride bir masa birkaç sandalye ve üzerinde demliği ile odun sobasından başka bir şey yoktu.

Masanın ucunda sakallı gençten bir adam oturmuş sigarasını tüttürüyordu. İçeri girdiğimi fark etmeyecek kadar dalgındı. Kafasını kaldırıp donuk gözlerle bana bakıp kısık bir sesle “Geçmiş olsun. Bir çay al otur hele” diyerek masanın üzerinden tabağı ile birlikte çay bardağı uzattı. Önce telefona sarılsam da gecenin o saati evdekileri uyandırmanın anlamlı olmayacağını düşünüp aramayı erteledim.

32ce0f5d-66cc-49ad-9cb3-3e8fbf4b0951

Çay doldurup masanın kenarına iliştim. Bir süre hiç konuşmadan çayımı yudumladım. Sonra “Siz de burada mı çalışıyorsunuz?” diye sordum. O donuk bakışlar ile bir süre cevap vermeden bana baktı.

- Yok, ben bekliyorum.

- Nasıl yani? Neyi bekliyorsunuz?

- Ben joker sürücüyüm. Uzun yol yapan kamyon şoförler yorulduklarında burada mola verir uyuyup dinlenirler. İş acil ise ücreti karşılığı yola devam için yedek şoförlük yapar yola devam etmeleri sağlarım.

- Peki ya sonra? Nasıl dönersiniz?

- Dönüşte de benzer iş aldığım olur. Olmazsa bu tarafa yolu düşen birileri bırakır.

- Bu gece işler kesat sanırım.

- Orası belli olmaz, gece yeni başlıyor. Az sonra şenlenir burası.

Birazdan ihtiyar tamirci de içeri girip kendine çay doldurdu. Hal hatır sorup kısadan sorguya çekti. Gürül gürül yanan odun sobasının sıcağında yolun yorgunluğu da üzerime çökmüştü. Hafiften uyuklamaya başlamışım. Gözümü açtığımda içeride 4-5 kişiydik. Tamirci dışarıda bir lastik ile uğraşıyordu. Odadakilerden biri masaya serdiği gazete üzerinde yemek yiyor diğerleri kendi aralarında konuşuyordu. Sanırım beni uyandırmamak için kısık sesle konuşma gayretindeydiler. Uyandığımı görünce yemek yiyen adam ekmeğin ucundan koparıp bana uzattı. Tabağı da önüme ittirip “yaklaş da doyur karnını” dedi.

İşte böyle başladı yol hikâyesi.

Gece vakti bir anlamda mahsur kaldığım derme çatma kulübede kamyon şoförleri ile aynı kaptan yemek yiyor, çay içiyordum. Tuvalet dışarıda yine küçük bir tahta kulübeydi. Yanındaki musluklu varil el yıkama amacıyla kullanılıyordu. Lavabo yoktu tabii ki.

Az sonra yaşlı tamirci de aramıza katıldı. Çayını alıp masanın diğer ucuna ilişti. İhtiyara şoförler “dayı” diye hitap ediyordu. Karnımı doyurduktan sonra teşekkür edip kendimi tanıttım. Talihsiz kaza yüzünden yolda kaldığımı, ertesi gün iş başı yapamayacak olmamın sıkıntı ve telaşıyla çekici veya tamirci gönderme konusunda yardım etmelerini rica ettim. Joker şoför olduğunu söyleyen sakallı delikanlı bir yerleri aradı, oradan aldığı numaradan bir başka yere ulaştı.

Sonuçta birkaç saat içinde gelebilecek çekici bulduğunu söyledi.

Teşekkür edip şoförlere nereden gelip nereye gittiklerin ve ne taşıdıklarını sordum. Cevap ihtiyar tamirciden geldi. Odadaki kamyon şoförlerini gösterip “bunların yükleri farklı olsa da özünde kamyonlarında kendi hayatlarını taşırlar.” Dedi. Şoförler masaya yaklaşıp dayıyı dinlemeye başladılar. Gözlüklü olanı elini omzuma koyup “Dinle hele, bizler okulda öğrenemediğimizi hep bu dayıdan öğrendik.” Dedi.

Odadaki kamyon şoförlerinin hepsi dayıdan gençti. Neredeyse tamamen beyazlamış ve hayli seyrek saçlarını kasketi ile örtmeye çalışsa da alnındaki derin çizgiler yaşını ortaya koyuyordu. Çayını yudumlayıp bana bakarak anlatmaya başladı.

- Şoförün ömrü yolda geçer. Gün boyu direksiyon sallar, yük taşırlar. Kamyon onları, yol kamyonu, hayat hepsini taşır. Bir süre sonra yol, yük, kamyon hepsi birbirine dolanır. Biri diğerinin bahanesi olur. Hayat gibi.

- Hayat gibi mi?

- Hayat Veysel’in dediği gibi özünde gidilen yoldur. Yola düşen çoğun yanında bir şey taşır. Sen iş yerinde işini, evde ise seni bekleyenleri dert edersin. Onlar da senin için kaygılanır. Yani birbirinizi taşırsınız. Şoförsen üstelik evde bekleyen çoluk çocuk varsa, onlar için bu kamyonla taşıdığın kendi hayatın olur. Hayatın yükünü taşırsın. Seni bekleyenler de gittiğin yol olur. Sonra bir bakmışsın roller değişmiş. Hepsi aynı hayatın farklı yüzleri oluvermiş.

- Tam anlamadım.

- Yahu, insan da kamyon misali. Yükü olanı var boş gidip geleni de. Götürüp getirdiklerin birileri için önemli olsa da sonuçta şoför için sadece bir iş. Hayatı da çoğun başkaları için yaşar, bizden istenenleri yapıp kamyonu yolda tutmaya çabalarız.

c2028f14-7c25-4249-ba6b-99bf6133de87

Joker şoför olan sakallı delikanlı araya girip “peki ya benim gibi doğduğu yeri yurdu, toprağı bırakan, gidecek yeri olmadan yollarda kaybolanlar ne taşımış oluyor?” diye sordu. Diğerleri ne cevap verecek diye dayıya baktılar. Dayı boşalan çay bardağını uzatıp tazelenmesini rica etti. Sonra soruyu sorana dönüp sözlerini sürdürdü;

- İnsan nereye giderse gitsin, toprağı da peşinden gelir. Mesele, içindeki toprağı anlamakta. Çoğu, nafile çaba olsa da hayatı kendine uydurmaya çabalayarak ömrünü tüketir. Böyle olunca ömür dediğin hayatın yükü olur. Oradan oraya taşıdıkça ağırlığı altında ezilir. Birileri ise hayat ile kavga etmek onu değiştirmeye çabalamak yerine senin yaptığın gibi kendini hayata uydurur. Akarsuda yüzen ceviz kabuğu gibi hayatın götüreceği yere doğru kendini bırakır. Veysel’in dediği gibi hayatın yol olur. Dedim ya, mesele seninle birlikte gelen içindeki toprağı anlamakta.

- İyi de hangisi doğru?

- Ne önemi var? Ha yol olmuşsun, ha kamyon, ha sürücü veya yük. Hepsi hayat işte. Yaşıyorsan duruma göre hepsi olabilirsin. Hakkını verebilenler için sorun yok. Onlar her şartta mutlu olur. Beğenmeyen ise hem kendi için hem de çevresindekiler için sıkıntı olmayı sürdürür. Öyle de böyle de bir hayatın içinden geçer gider insanoğlu. Hepsi bu.

Bu sözlerden sonra odada bir süre sessizlik oldu. Genç şoförlerden biri sobanın yanındaki çuvaldan birkaç odun çıkarıp sobaya attı. Sobanın üstündeki dumanı tüten çaydanlığı eline alıp masadaki bardaklara çay takviyesi yaptı.

Şoförlerden ikisi “yol bizi bekler” diye ayağa kalktı. Bizim joker şoförü de yanlarına alıp çıktılar. Yardım ve yemek için teşekkür ettim. Odada kalan diğer şoför sabahı bekleyeceğini söyleyip yandaki sandalyeye ayağını uzatıp uyuklamaya başladı.

Az sonra gelen telefon ile yardım için yönlendirilen çekicinin yaklaştığını öğrendim. Konum atarak beklemeye başladım. İhtiyar tamirciye borcumu sordum. Gülümsedi. Arabayı az itip suyunu tamamlamaktan başka bir şey yapmadığını söyleyip borcumun olmadığını söyledi. Israr edecek oldum elini kaldırıp susturdu. “Bu çatı altında aynı demliğin çayını yudumladık, uzatma” diye tersledi.

Bir süre daha masanın başında oturduk. Az önce hayata dair anlattıklarını düşündüm. Sonra “Benim de bir sorum olacak ustam” diyerek dayıya baktım.

- Sor bakalım.

- Yol, yük, kamyon, sürücü ne varsa hepsinin hayata dair bir şeyleri işaret ettiğini anlattın da moladan hiç söz etmedin. Mola ne anlatıyor? O da hayatın içinde mi?

Elindeki yarısı içilmiş ince belli çay bardağını ışığa doğru kaldırdı.

- Mola dediğin şu içtiğin çaya benzer. Bunca akıp giden hayatın içinde anlık bir tat, görüntü ve sıcaklıktır. Durur ve bakarsın. Mola olur. Molada bir süre soluklanır sonra tekrar yola koyulursun. İşte o zaman kendine “Nereye gidiyorum? Gittiğim yön, yolum, yüküm doğru mu?” Diye sorarsın.  Çoğun soruyu cevaplamaz, cevabı beğenmesen de yola devam edersin.

- O zaman ne anlamı var molanın?

- Sadece kendine ait bir anı olarak kalır. Yaşadığın hayat başkalarının hayatına bulanmış halde hay huy içinde geçer giderken verdiğin mola bu gece olduğu gibi sana ait bir fotoğraf gibi hafızanda asılı kalır. Her hatırladığında kendin olur yeniden yaşarsın, iyi gelir. Sonra yine hayat yoluna koyulsan da o kısacık mola içindeki toprağa karışır, senin olur.  Daha ne olsun?

Çalan klakson sesiyle ikimizde dışarı çıktık. Çekici gelmiş manevra yapıyordu. Kısa sürede arabayı yükleyip yola çıkabilir hale geldik. Uzun bir gece olmuş gün henüz ağarmamıştı.

Teşekkür edip dayının elini sıktım.

Yola koyulmadan camı açıp ihtiyara el salladım.

Gülümsedi. “Şimdi senin de anlatacak bir yol hikâyen oldu, hadi selametle” diyerek uğurladı.

Mehmet Uhri

Emredersiniz komutanım

Pazartesi, Mart 2nd, 2020

ekran-resmi-2020-03-02-075422

- Dur! Kimsin?

- Uzman Çavuş Osman, Balıkesir komutanım.

- Ne istiyorsun?

- Komutanım… Beni burada bırakmayın.

- İyi de sen öldün. Silahlarınızı bile ateşleyemeden, kaçamadan arkadaşların ile birlikte bombardımanda öldün.

- Ama bu haksızlık komutanım. Verilen tüm görevleri aksatmadan yerine getirdim. Nöbetlerimde hiç uyumadım, emirlere uydum, takdirinizi kazandım. Ben iyi bir asker oldum. Neden böyle oldu komutanım?

- Askerin iyisi olmaz çavuş. Askerin işi savaşmak ve gerektiğinde öldürmektir. Bundan iyilik çıkmaz, asker.

- Ama komutanım…

- Şimdi çeneni kapa ve emirlere karşı gelmeyi bırak, Uzman Çavuş Osman. Geri dön, uygun adım marş!

- Diyeceğimi diyeyim giderim komutanım. Hani bir gece nöbet sırasında yanıma gelmiş ve benimle konuşmuştunuz, hatırladınız mı? Gün yeni batmıştı. Akşam alacasında resim çiziyordunuz. Çok güzel resim yapıyordunuz, komutanım. Böyle bir yeteneğiniz varken neden asker olduğunuzu sormuştum. Ailenizin fakir olduğunu okutmaya gücü yetmediği için ilkokuldan sonra asker mektebine gönderildiğinizi anlatmıştınız. Hatta benim de resmimi çizmiştiniz, komutanım.

- Eeeee, ne var bunda?

- Ne kadar iyi bir insan olduğunuzu düşünmüştüm. Hani askerin iyisi olmaz dediniz ama bu doğru değil komutanım. O gün kımıldamadan durmamı isteyip resmimi çizmiştiniz. Ben de esas duruşta size bakmıştım. Konuşmamış sadece çizmiştiniz. Siz iyi bir insansınız, komutanım.

- İyi de benden ne istiyorsun, asker!

- Beni burada bırakmayın, yanınıza alın komutanım.

- Olmaz, yapamam.

- Komutanım ben de sizin gibi istemeden asker oldum. Köy yerinde büyüdüm. Ailemin gücü yoktu. Bir tarlamız birkaç da hayvanımız vardı. Geçinmesek de aç değildik. Babam “bu çocuk okuyacak” diye inat etmese köyde kalacaktım. Ama okudum, hem de iyi okudum. Liseyi bitirince askere yazıldım. Askerdeyken bölük komutanımız asteğmen –sizden iyi olmasın- beni yetenekli bulup üniversite sınavı için çalıştırdı. Askerlik dönüşü girdiğim üniversite sınavında maden mühendisliğini kazandım. Üniversitede de iyi okuyordum. Ancak bitiremeden babam marazlandı. Ailemin sosyal güvencesi yoktu. Babamı iyileştirmek için tarlayı hayvanları sattık elde avuçta bir şey kalmadı. Okulu bırakıp sözleşmeli uzman erbaş olmak için başvurdum. Böylece aileme de bir sosyal güvence sağlayabilecektim. Babamın tedavisini bu sayede sürdürebildik. Ancak birkaç yıl yaşatabildik. Hiç istemediğim halde üniversiteyi yarıda bırakıp uzman erbaş olmuştum. Zamanında “Bu çocuk okuyacak” diye tutturan rahmetli babam bu duruma çok üzülmüş ancak çaresizlikten sesini çıkaramamıştı. Anam da öyle. Anamın kimsesi kalmadı, komutanım. Beni burada bırakmayın.

- Benim yapacağım bir şey yok asker, sen öldün.

- Var komutanım.

- Neymiş?

- O akşam çizdiğiniz resmimi anama götürün. Benim yerime elini öpüp ona “kendi gelemese de bunu gönderdi” diye teslim edin komutanım. Asker arkadaşlarının onu bırakmadığını bilsin. Beni böyle bırakmayın, komutanım.

- Gideceğim asker. Anana varıp elini öpecek, bugün burada konuştuklarımızı anlatacak, helallik isteyeceğim.

- Bir şey daha var komutanım.

- Söyle bakalım.

- Beni üniversite sınavına çalıştıran bölük komutanımız olan asteğmen bir keresinde “insanlar savaşları sadece seyreder, asker ve yakınları ise yaşar, tanık olur” demişti. O zaman çok anlamamıştım. Anama oğlunun asker olsa da kimseyi öldürmediğine şahitlik ettiğinizi söyleyin komutanım. Benim için çok üzülecek biliyorum. Boynuna sarılın, elini öpün. Hakkınızı helal edin komutanım.

- Anlaşıldı çavuş. Şimdi geri dön ve uygun adım marş.

- Uzman Çavuş Osman Balıkesir! Emredersiniz komutanım!…


Mehmet Uhri

Ruhların Yalnızlığı

Pazartesi, Şubat 10th, 2020

395

Çalıştığı firmanın temsilcisi olarak gittiği Kütahya’ya vardığında hava kararmıştı.

Yıllardır işi gereği yollarda olmaya ve otel hayatına alışmış olsa da Ege’nin bu kasvetli şehrinden hiç haz etmezdi. Üstelik şirkette yaşanan bir dizi aksilik nedeniyle hesapta olmayan bu iş seyahati üzerine kalmış, kaçamamıştı.

Eşyalarını otel odasına bırakıp üstünü değiştirmeden otelin lokanta kısmına geçti. Yemeğe inenlerin sayısına bakılırsa otel dolu görünüyordu. Büfeden tabağına bir şeyler alıp hızlıca atıştırdı. Otellerin yıldız sayısı değişse de açık büfe kalitesinin hiç değişmediğini, lezzetli bir şey bulmakta hep zorlandığını düşündü. Cep telefonuna gelen mesaj ve maillerine göz atıp yanında getirdiği notlarına daldı. Ertesi gün katılacağı ihale için hazırlık yapması gerekiyordu. Notların içinde kaybolmuşken aksanlı bir Türkçe ile  “masanız müsait mi?” diyen sese doğru kafasını kaldırdığında ellerinde tabakları ile esmer bir genç kadın ve küçük kız çocuğunun salonda oturacak masa kalmadığı için izin istediğini fark etti. Notlarını toplayıp masada genişçe bir yer açtı. Küçük kız oturdu, kadın ise tabağını bırakıp bir şeyler daha almak için servis alanına döndü.

Adam kafasını kaldırmadan notlarına yoğunlaşmaya çalışsa da masadakilerin kendi aralarında Arapça konuşmaları dikkatini çekmişti. Yemek boyunca birbirlerini göz ucuyla süzseler de konuşmadılar. Küçük kız tatlı tabağı ile birlikte meyve tabağı da hazırlayıp masaya geri geldiğinde tabaktaki elmalardan birini “bu bize yer verdiğiniz için” diyerek uzattı. Adam teşekkür etti. Kadın oturmak istedikleri iki masadan geri çevrildikleri için gösterdiği kolaylığa tekrar teşekkür etti. Adam “kızınız kaç yaşında? Allah bağışlasın” diye sorunca kadın “teyzesiyim, 7 yaşında” şeklinde yanıt verdi.

Bu şekilde başlayan konuşma sırasında kadın Suriye göçmeni olduğunu ve İstanbul’da Suriye kökenli öğrencileri eğitmek için açılmış okulda bir süredir öğretmen olarak çalıştığını yeğeninin ise akrabaları aracılığıyla kendine ulaştırıldığını anne ve babasından ise uzun süredir haber alamadıklarını anlattı. Okulların kapanması ile yeğenine verdiği tatil sözünü bütçeleri için uygun bulduğu bu şehir ve otel ile gerçekleştirdiğini anlattı.

Gözüyle arkalarındaki masaları işaret ederek “bize yer vermeyen masalar gelecek birileri var bahanesine sığındılar ama ikisine de gelen olmadı. Ne yaparsak yapalım yabancı olduğumuz çabuk anlaşılıyor ve ne yazık ki yeğenim Meryem’e bu durumu anlatamıyorum.” Dedi.

Adam çay alıp tekrar masaya geldiğinde kadın ve yeğeninin yemeklerini bitirmiş kalkmak üzere olduklarını gördü. Elindeki ikinci çayı kadına uzatıp “size de almıştım” dedi. Kadın hafifçe gülümseyip teşekkür etti ve yeğeninin elinden tutup uzaklaştılar. Adam çayından bir yudum alıp bardağı masaya bıraktı. Notlarını ve cep telefonunu çantasına yerleştirip odasına çekildi.

Ertesi sabah kahvaltıda lokanta yine kalabalıktı ve bu kez boş masa arama sırası adamdaydı. Cam kenarındaki masadan el sallayan Meryem sayesinde kendine oturacak bir yer bulabildi. Teyzesi ortalıkta görünmüyordu. Tabağına bir şeyler alırken teyzenin ekmek kızartmakla uğraştığını gördü. Az sonra masada buluştular.

“Ödeştik” dedi adam, Meryem’e. Meryem cevap vermedi. Teyzesi Türkçesi yeterli olmadığı için konuşmaya çekindiğini aslında çok konuşkan olduğunu söyledi. Adam hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra saatine baktı. İhale için zamanı vardı. Meryem eliyle adamı işaret edip Arapça bir şeyler söyledi. Teyzesi yine Arapça yanıt verdi. Adam “ne istiyor” diye sordu.

- Dedim ya, konuşkan ve meraklıdır. Ne iş yaptığınızı ve neden yalnız olduğunuzu sordu. Bilmediğimi söyledim.

- Bir şirketin satış ve pazarlama müdürüyüm. İş icabı sürekli yalnız yolculuk ederim.  Yıllardır böyle.

- Peki ya aileniz?

- İnsanın böyle bir mesleği olunca ailesi de olamıyor. Ben de sizler gibi ülke içinde yer değiştirip duruyorum. Bu da bir tür göçmenlik.

- Göç dediğiniz sadece bedenin yer değiştirmesi olsa haklısınız. Keşke o kadar basit olsa. Gerçek göç insanın kendi içinde yaşanıyor.

- Nasıl, anlamadım?

- Anlatması zor. Can derdiyle yollara düştüğümüzde ben de anlayamamıştım. Ülkenize ilk gelenlerdenim.  Buraya geldik ama geride kimliklerimizi bıraktık. Burada biraz da olumsuzlama ile “Suriyeli” dediler. Uzak akrabalarımı bulup bir süre onların yanına sığındım. Maddi sıkıntıları olmasa da beni kabul ettikleri için o akrabalarım az önce olduğu gibi dışlandı, sıkıntı yaşadı. Türkçemi geliştirip öğretmenliğe başlayınca o “Suriyeli” kimliği yerini başka kimliklere bıraktı. Geldiğim ülkede üniversitede edebiyat alanında öğretim üyesiydim. Burada ilkokul öğretmenliği yapıyor Suriyeli çocuklara Türkçe öğretiyorum. Yani beden göç ediyor, gittiğin ülkede bir bakıyorsun taşıdığın kimlikler de değişmiş, bir kimlikten başka bir kimliğe göç etmişsin. Dahası kişiliği de değişmeye başlıyor insanın.

- Yani?

- Siz işiniz icabı yer değiştiriyorsunuz ama her sabah aynı kimliğe ve kişiliğe uyanıyorsunuz. Sanırım gerçek göç kimliğin değişmesi ile yaşanıyor. Sonrasında kişiliği de değişiyor insanın. Göç sırasında görüp yaşananlar yüzünden kendine yalan söylemekten bıkıp çocukluğundaki kendine dönmek istiyorsun. Kısaca göç dediğiniz sadece yer değiştirmekle olmuyor. İnsanın kimliği, hatta kişiliği bile etkileniyor.

Meryem araya girip yine kendi dilinde bir şeyler söyledi. Teyzesi büfeyi işaret edip Türkçe olarak suyu oradan alabileceğini söyledi. Meryem su almaya giderken “onda kendi çocukluğumu görüyorum. Aylardır haber alamadığımız anne ve babası hakkında hiçbir şey sormuyor, konuşmuyor. Hepimizin o yaşlarda yaptığı gibi kendini suçluyor. Nedenini bilmediği bir suçluluk ve eziklik içinde büyüyor. Elimden bir şey gelmiyor” dedi.

- Daha başka bir ülkeye gitmeyi düşünmediniz mi?

- Nedense bizim gibilere hep bu soruyu soruyorlar. Anladığım kadarıyla bu ülkede yaşayanların çoğu fırsat olsa ülkeyi terk edip gitme derdinde. Herkes halinden şikayetçi. Allah kimseyi can derdiyle göç yollarına düşürmesin, onlar gittikleri yerde buradakinden daha iyi bir hayat bulacaklarını zannediyorlar.

- Öyle değil mi?

- Gittiğin yerin yabancısı, geldiğin ülkenin terk edeni olup ne oralı ne buralı olabiliyor, yalnızlaşıyorsun. Ülkeme dönemiyorum. Onca acı ve kayıpların üzerine hiç bir şey olmamış, yaşanmamış gibi dönemiyorsun. Dönsen de oradakilerin gözünde korkak, dönek hatta casus damgası ile yaşamak zorunda kalıyorsun. Onlar her şeye rağmen ülkede kalıp bekledikleri için beni kabullenmek istemiyorlar.

- İyi de her şeye rağmen olduğun yerde kalıp bekleyerek ömür geçirmek de pek mantıklı görünmüyor. Ben de sizin yaptığınızı yapardım, sanırım.

- Sadece bekleyerek ömür geçirmek isteyenlere bir lafım yok. Olduğu yeri beğenmeyip ilk fırsatta bir yerlere gitme telaşında olanlar yüzünden beklemek isteyenlerin de kafası karışıyor. Türk atasözü var ya; çıktığı yumurtanın kabuğunu beğenmiyor diye tam da öyle bir durum. Halbuki gerçekte hepimiz bekliyoruz. Göç edip bir şeylerin değişeceğini, ev alıp borcunun bitmesini, çocukların büyümesini ve bunun gibi pek çok şey ile kendimizi avutup bekliyoruz.

- Ben de emekli olup yollarda ömür tüketmekten ve otel odalarından kurtulacağım günü bekliyorum.

- Bazıları hayatı kendi kurdukları bir satranç oyunu gibi stratejiler geliştirip benim gibi interaktif yaşarken çoğumuz sadece bekleyerek ömür geçirmeyi yeterli görüyor. Meryem’in anne ve babası başlarına geleceklere razı olup ülkeden ayrılmadı, beklemeyi seçtiler. Başlarına ne geldi bilmiyorum. Böyle bakınca dünya değiştirmekle yer yüzünde yer değiştirmek arasında bile çok fark göremiyorum. Bildiğim; hepimizin az veya çok avunmaya ihtiyacı var.

- Peki siz ne öneriyorsunuz? Yanlış anlamayın öğrencileriniz için soruyorum.

- Bir önerim yok. Üniversite de edebiyat metinleri üzerinden hayatı göstermeye çalışıyor ve kararı onlara bırakıyordum.  Dediğim gibi; bence gerçek göç insanın kendi içinde yaşanıyor. İçindeki hiçliğe yuvarlanıp oradan yine kendine dönebiliyorsan ayakta kalabiliyor, kendin oluyorsun. Bunu gösterebilmek için Dostoyevski’yi kullanıyordum.

Meryem elinde su bardağı ile gelip sandalyesine oturdu. İkimize birden bakarak suyundan yudum aldı. Sonra hafifçe gülümseyerek teyzesine yine Arapça bir şeyler söyledi. Kadının yüzü hafifçe kızardı ve söylenenleri çevirmedi. Adam izin isteyip yanlarında ayrıldı.

Öğlene doğru şirketi adına katıldığı ihale yılların deneyimi ve son anda yaptığı teklif değişikliği sayesinde istediği gibi sonuçlanmıştı. Öğle arası bir başka firma ile yapılan yemekli iş görüşmesi ve sonrasında bir diğer fabrika ziyareti ile Kütahya’daki görevini tamamlamıştı.

Bunca iş arasında adam Meryem’in teyzesini ve sabah söylediklerini düşünmeden edememişti.

Görüştüğü şirketlerden biri akşam yemeği için şehrin otantik restoranında yer ayırttığını söylese de adam başka bir randevusu olduğu yalanını söyleyerek geri çevirdi. Otele dönüp duş aldı. Her zaman yaptığı gibi rahat bir şeyler giymek yerine ceket gömlek kravat seçmiş olmasına kendi de hayret etti. Odadan çıkmadan aynada kendini süzdü. Şakaklarındaki kırlığın daha da artmış olduğunu ancak yine de hiç fena görünmediğini düşündü. Eliyle saçlarını taradı. Lokantaya indi ve kapanma saatine kadar lokantada kaldı.

Ancak Meryem ve teyzesini göremedi.

ruhlarin-yalnizligi

Ertesi sabah valizini toplayıp olabildiğince erken kahvaltı salonuna inip Meryem ve teyzesini beklemeye başladı. Bir ara sabırsızlanıp resepsiyona sormayı bile düşündü. Teyzesi ile birlikte kahvaltı salonunda göründüklerinde elini kaldırıp masasında yer olduğunu işaret etti. Kadın başka boş masalar da olduğunu, rahatsız etmek istemediklerini söyledi. Yakındaki bir masaya geçtiler.

Adam meryemin elinin ve bileğinin sarılı olduğunu görüp yanlarına gitti. Meryem’e ne olduğunu sordu. Meryem her an ağlamaya hazır bir halde kolunu gösterip “anne kedi, anne kedi yaptı” dedi. Kadın dün akşamüzeri otelin bahçesindeki yavru kedileri sevmek isterken anne kedinin hışmına uğradıklarını, hastaneye gidip pansuman ve aşı yapıldığını, gece yarısına kadar hastanede gözetimde kaldıklarını anlattı. Meryemin gözünden bir damla yaş süzüldü.

- Kucağıma aldım, sevecektim. Anne kedi kızdı.

- Yavrusunu koruyordu. Teyzen de seni koruyor.

- Ama, ama…

- O seni tanımıyor. Bilmiyor.

Teyzesine dönüp bu kez kendi dilinde bir şeyler söyledi. Teyzenin gözleri doldu, yanağını okşadı sonra kafasını kaldırıp “arkadaşlarım da beni tanımadıkları için mi sevmiyor, kötü davranıyorlar? diye sordu” dedi. Adam Meryem’in saçını okşadı. Masasına dönmek için izin istedi. “Gitmeyin” dedi Meryem. Kısa bir tereddütten sonra teyzenin biraz da çekinerek başıyla onay vermesi üzerine tabağını alıp masalarına döndü. “Bugün gidiyor musunuz?” diye sordu kadın. Adam kısa bir bocalama yaşayıp “Bu iki gecelik bir konaklamaydı. Yolculuk yarın sabah” dedi. O gün ayrılacağını söylemek yerine bir gün sonrası yalanına sığındığına kendi de hayret etti.

Kendini toplayıp kadına dönüp başından beri merak ettiği soruyu sordu;

- Peki sizin bir aileniz yok mu?

- Benim ailem yazarlar. Kitaplarım ve seçtiğim yazarların yapıtlarıyla yaşıyor onlara sığınıyorum. Hayatımın son 5-6 yılında yaşadıklarımın da bu kararımda etkisi oldu sanırım.

- Yani yalnızsınız.

- Yalnızlık pek çok kültürde olumsuz anlam taşısa ve hatta bir tür lanetlenme gibi görünse de benim için pek öyle değil. Biliyorum ki; o edebiyat dahileri de eserlerini yazarken yalnızdı. Yüksek ruhlu kişilerin yapıtları ile baş başa kalmak yalnızlığımı gidermek için bana yetiyor. Aradığım erdemi orada buluyorum. Hatta belki de o yüksek ruhların yalnızlığıdır, erdem.

- Sizin kadar iyi bir açıklamam yok ama ben de seçtiğim yalnız hayattan şikayetçi değilim. Ancak bu durum insanların sizi “yalnız” olarak yaftalaması gerçeğini değiştirmiyor. Hatta her fırsatta “senin ailen yok, bu işe sen gidiver” diyerek iş yükledikleri bile oluyor. Buradaki iş görüşmesi de böyle bir nedenle üstüme kaldı. Anlamıyorum. Yalnızım ve kendimle mutluyum, yollarda olmak veya sabah hangi şehirde uyandığını bile kısa süre hatırlayamamak, zamanda ve mekanda kaybolmak beni korkutmuyor. Ancak yine de insanların acıyarak bakması veya olumsuzlamasından huzursuz oluyorum.

- O huzursuzluğa da gereksinimimiz var. “Aynadaki ben” der Dostoyevski. Aynadaki ben çokça kimlik azca kişilik barındırır. Yalnızlığı da ona göredir. Başkalarının gözünde sizi görecek kimse olmaz ise kişi kendini yok hisseder. O zaman yokluk hissi lanet gibi insanın üstüne çöker. Yani insanların size acıyarak bakması bile yokluk hissinden iyidir.

- İyi de onca kariyer, ünvan, etiket konu yalnızlık olunca nasıl bu kadar kolay hükümsüz oluveriyor?

- “Kimliklerin sahibi yoktur, geçicidir” der James joyce. Dahası o kendimize ait sandığımız kişiliğin önemli bir kısmı da yetiştiğimiz ortamdan üstümüze yapışır. Mülkiyeti bizim değil içine doğduğumuz kültüründür. Koca bir hayattan geriye kalan kimlik ve kişiliğe dair edindiğimiz ne varsa mezar taşına başkaları görsün diye yazılır. O taşta yazılanlar ise içerdekini anlatmaya yetmez, hatta gizler.

Meryem eliyle saati işaret edip bir şeyler söyledi. Kadın yakınlardaki Çavdarhisar antik kentini gezmek için yazıldıkları turu hatırlattığını söyleyip izin istedi.

Adam bir süre daha kahvaltı masasında kalıp cep telefonu ile vakit geçirdi. Meryem ve teyzesi gittikten sonra resepsiyona inip ayrılışını bir sonraki güne ertelediğini bildirdi. İşyerine de görüşmelerinin uzadığı bilgisini verip telefonunu sessize aldı.

Otelden çıkarken yavrularını emziren anne kediyi gördü. Kimseyi umursamadan tek tek yavrularını yalayıp temizliyordu. Bir süre uzaktan onları izledi. Sonra yürüyerek şehrin sokaklarına daldı.  Eskicilerin olduğu çarşı ve insanlar ilgisini çekti. Her girdiği dükkan alışveriş etmese de oturtup çay ikram ediyor hal hatır soruyordu. Yemeği yine derme çatma bir esnaf lokantasında yedi. Son zamanlarda yediği en lezzetli patlıcan musakka olduğunu düşündü. Onca yıldır gelip gitmekten hiç haz etmediği şehir bu kez ona bir başka görünmüş, sarıp sarmalamış gibi geldi.

Sebepsiz bir mutluluk içinde hiçbir şey yapmadan geçen günün ardından yorulmuş halde otele döndü. Duş alıp bir süre dinlendikten sonra temizlenip ütülenmesi için otele teslim ettiği gömleğini giyip kravat ve ceket ile sanki iş görüşmesinden dönüyormuş havasıyla yemek salonuna indi.

Oradaydılar. Meryem elinde tuttuğu yeşil elmayı sallayarak masalarına davet etti. Kadın Meryem’in elini indirmeye çalışsa da yetişemedi. Adam masaya gelip “eşlik etmeme izin var mı?” diye sordu. Kadın cevap vermese de Meryem eliyle karşısındaki boş sandalyeyi işaret etti. Yemek boyunca konuşmadılar. Meryem’in tatlı almak için masadan kalkmasını fırsat bilerek kadın hemen konuya girdi. Gergin ve ciddi görünüyordu.

- Anne kedi gibi tedirgin olup tur dönüşü resepsiyona sizi sordum. Ayrılışınızı ertelediğinizi öğrendim. Yani bana doğruyu söylemediniz.

- Bakın açıklayabilirim.

- Açıklama beklemiyorum. Aslında hiçbir şey beklemiyorum. İsminizi dahi bilmiyorum. Kısa süreli de olsa Meryem sayesinde karşılaşmış ve dertleşmiş olmamıza gereğinden fazla anlam yüklemenizden endişe ediyorum. Şunu bilmenizi istiyorum ki; ben kendi kabuğum ve yalnızlığım içinde mutluyum.

- Yine de sizi ve Meryem’i tanımış olmaktan dolayı kendimi şanslı hissediyorum. Kısa süreli de olsa konuştuklarımız sayesinde kendi hayatıma bakma fırsatım oldu.

- Ne gördünüz?

- Herkes bir var olma, baş olma, ben olma, hep ben olma kaygısıyla çırpınırken böyle bir derdim olmadığını gördüm. Sizinle konuşurken geçici de olsa kendimi farklı hissettim ve bu bana iyi geldi.

Meryemin masaya dönmesi ile konuşmayı sonlandırıp yemeklerini yediler. Adam yemeğini hızlıca tamamlayıp izin istedi. Ertesi sabah ayrılış işlemleri için resepsiyona indi. Bir kağıt kalem isteyerek Meryem isimli 7 yaşındaki küçük kızın olduğu odaya bir not iletmek istediğini söyledi. Kağıda “Sevgili Meryem o akşam hediye ettiğin elma beni çok mutlu etti. Umarım anne kediyi af edersin. Teyzenin elini bırakma. Onun sana ihtiyacı var. Umarım yine karşılaşırız…” yazdı. Kağıdı katlayıp bırakırken elini cebine attı. Çıkardığı parayı resepsiyonist kıza uzattı. Kız bahşiş almak istemedi. “Sizin için değil kapının önündeki kedilere mama alınması için, lütfen” dedi. Adamın kapıya yöneldiğini gören resepsiyonist kız “kahvaltı almayacak mısınız?” diye sordu.

Kısa süreliğine durup kapının yanındaki aynadaki görüntüsüne baktı. “Küçük bir yörünge sapmasıydı. Yoluma devam etmem gerekiyor.” Dedi. Valizini alıp hızlıca oteli ve şehri terk etti.

Mehmet Uhri

İnsanlığın Sonbaharı

Çarşamba, Ocak 15th, 2020

rs

“Ne bakıyorsun? İnsanlığın sonbaharı bu yaşadığımız. Bunun bir de kışı olacak.” Diyerek oltasını denize doğru savurdu. Geceden yağan şiddetli yağmur ve fırtına sonrası güneşin açmasını fırsat bilip sabah Kuşadası Güzelçamlı sahilinde yürüyüşe çıkmıştım. Ekim ayı ile ıssızlaşan sahilde balık avlayan yaşlıca adam ile ıslak kumları eşeleyen kuşlar ve kuşlar için pusuya yatmış tekir kedi dışında kimse görünmüyordu.

Sahile sonbaharın hüznü çökmüştü. Pussuz gökyüzü ile göz alabildiğine uzanan sahil boyunca Dilek Yarımadası milli parkı ile Samos adası ufukta birleşiyor gibi görünüyordu.

Balıkçının ne avladığını merak edip yanına doğru gittiğimde kovasında balık olmadığını gördüm. Denizden çektiği oltada da balık yoktu. “Rastgele” diyerek yoluma devam ettim. Cevap vermeden oltaya takmaya çalıştığı yemler ile ilgilendi.

Birkaç adım ilerleyince sahile vurmuş kağıt parçası dikkatimi çekti. Kağıdı elime aldığımda Suriyeli sığınmacılardan birine ait fotoğraflı geçici kimlik belgesi olduğunu gördüm. Belge 24 yaşında Halep doğumlu genç bir erkeğe aitti.

Elimdeki belgeye şaşkın şaşkın bakarken balıkçı arkamdan “Ne bakıyorsun? İnsanlığın sonbaharı bu yaşadığımız” diye seslendi. Elimde ıslanmış kimlik belgesiyle balıkçının yanına döndüm. O ise kafasını kaldırmadan savurduğu oltaya bakıyordu. Şaşkın baktığımı görünce oltayı kuma saplayıp ayağının dibindeki çantasını açtı. Elimdekine benzer bir kimlik belgesi ve iki küçük plastik oyuncağı gösterip “bunlar bu sabah sahilin bıraktıkları.” Diye sürdürdü sözlerini. “İyi de bunun anlamı ne?” diye üsteleyince açıkta gezinen sahil korumaya ait hücumbotu işaret edip “Herkes Samos’a ulaşamıyor” dedi.

86f61df1-6e27-4b6e-aacf-d13b97e96899

Bulunduğumuz sahilin Yunan adasına yakın olduğu için kaçak göç yollarından biri olduğunu, geceleri şişme botlarla adaya ulaşmaya çabalayanlar ile engel olmaya çalışanlar arasında hep bir çekişme yaşandığını anlattı.

- Bazen de dün gece olduğu gibi sert bir fırtınaya yakalanıp arada kalanlar olabiliyor.

- Arada kalanlar derken?

- Kim bilir? Umalım bir sahil güvenlik teknesine yakalanmışlardır. Yoksa geceki fırtınada şişme botun hiç şansı olamaz.

Elimdeki ıslak kimliğe ve fotoğraftaki genç delikanlıya bir daha baktım. İçimin ürperdiğini hissettim. Elimde kimlikle balıkçıya yaklaştım ve “İnsanlığın sonbaharı derken ne demek istediniz?” Diye sordum.

Eliyle kıpırtısız sahili ve sahile vuran sararmış ağaç yapraklarını işaret etti.

- Eskiden Ağustos bitip Eylül çıktığında sahile vuran bu sararmış yapraklardan yazın bittiğini sonbaharın gelmekte olduğunu anlardık. Birkaç yıldır yapraklar ile birlikte elindeki kimlik gibi giysi veya ufak tefek küçük eşyaları da sahilde görür olduk. Ben görmedim ama cansız bedenlerin sahile vurduğu bile anlatılıyor. O sonbahar yaprakları gibi insanlar veya eşyaları da sahile vuruyorsa insanlığın güzü başlamış diye düşünüyorum. İşin acı yanı; iklim değişikliğini kabullenmekte de hiç zorlanmadık. Göç yolunda yaşanan trajediler kısa sürede haber değerini yitiriverdi.

- Yani?

- Yani insanlık sonbahara girdi. Girdiği iklime uygun olarak da insanlar hayatlarını küçültüp kabuklarına çekiliyor, gözünü kulağını kapatıp hayatta kalmaya çabalıyor.

Bu arada olta hareketlendi. Acele etmeden oltayı sarıp yakaladığı irice balığı iğneden çıkardı ve kovaya bıraktı. Ayağımın uğurlu geldiğini söyledi. Oltasını yeniden hazırlarken nereden geldiğim ne iş yaptığımı nerede konakladığımı içeren hızlı bir sorgulamaya yanıt verdim. Oltayı savurduktan sonra soru sorma sırası bendeydi.

Davutlar’da doğduğunu ailesinin Girit göçmenlerinden olduğunu anlattı. Dahası yıllardır öğretim üyesi olarak görev yaptığı üniversiteden barış talebi içeren bildiriye imza attığı ileri sürülerek uzaklaştırıldığını, emeklilik hakkını bile çok zor aldığından yakındı. Hayatını küçültüp babadan kalma eve ve kitaplarına sığındığından söz etti.

Elimdeki ıslak kimliği gösterip “ne yaşanırsa yaşansın tarih bunları da yazacaktır” diye söylendim. “Bundan pek emin değilim” diye yanıt verdi.

- Yazılı tarih iktidarların tarihidir. Tarih bize yaşanan olaylar ve sonuçları hakkında önemli bilgiler aktarırken bazı olayları gizlemek, unutturmak gibi bir işlev de görüyor. Savaşı Hitler kazansaydı eminim soykırım tarihi çok daha farklı kaleme alınırdı. Yine de umutsuz değilim. Yukarıdan bakılınca insanlığın kapalı karanlık dönemler yanı sıra aydınlık ve üretken dönemlerden de geçtiği görülebiliyor. İnsanlık ve değerlerinin yükselişe geçtiği bahar dönemlerinde olsak sözlerinizde haklı olabilirsiniz. Ancak insanlığın sonbaharı başlayınca durum tersine dönüyor. En azından tarih bize öyle söylüyor.

- Bunca yaşanana kimse itiraz etmiyor mu? Hep böyle mi oluyor?

- Tarih dersinde Osmanlının yükseliş devri uzun uzun detaylı anlatılır. Gerileme ve çöküş dönemi daha uzun sürer ama hızlıca geçilir. Bu arada pek çok olay üstü kapalı geçilir veya hiç sözü edilmez. Üstelik bu durum sadece bize özgü de değil. Avrupa kendi tarihini bir aydınlanma dönemi olan antik Yunan uygarlığı ile başlatır arada neredeyse bin yıl süren karanlık bir ortaçağ için tarihin anlattıkları sınırlı kalır. insanlığın sustuğu tarihsel bir dönem yaşanır. Sonra 16. Yüzyıl ile aydınlanma, ilerleme Rönesans Reform üzerine uzun uzun konuşulur.

- Yani?

- Tarihe bakıldığında insanlığın da mevsimleri ve o mevsimlere uygun iklimleri olduğunu görüyorum.

- Ve siz şimdi sonbaharı yaşadığımızı, üstelik önümüzde uzun bir kış olduğunu düşünüyorsunuz.

- Umarım yanılıyorumdur. Ancak sahile vuran insanlığa ve kimsenin bu durumu umursamamasına bakılınca öyle görünüyor. İnsanlar dedelerim gibi yine kendilerine yaşayacak coğrafya arayışı ile oradan oraya savruluyor.  Çoluk çocuk ölüp gidenleri kimse görmüyor, haber bile olamadan yok oluyorlar.

- İyi de bu durum hep böyle olmak zorunda mı? Tarihte tersine bir örneği yok mu?

- Var elbet. Kölelik gibi bir eziyetten kurtulmak için insanlık kim bilir kaç mevsim yaşadı. Ancak kurtulmayı başardı. Kadın haklarının kazanımı veya sömürgeciliğin reddi de önemli kazanımlar. Yine de insanoğlu başkalarının hayatlarını ve yaşam biçimlerini yönetip denetim altında tutmaktan vazgeçmediği sürece sözünü ettiğim döngü kaçınılmaz görünüyor.

Oltayı sarmaya başlayınca yine bir şey yakaladığını anladım. Ancak yakalanan balığı küçük bulup iğneden çıkardığı gibi “büyü de gel” diyerek denize bıraktı. Önceden kesip hazırladığı yemlerden birini sabırla iğneye yerleştirdi.

Oltayı tekrar savururken yüksek sesle rastgele diye bağırdım. Gülümsedi ve “öyle olsun” dedi.

a49f41be-8583-4450-9fc3-de94836b8687

O yaşlı akademisyenin anlattıkları ve onca yaşadığı olaya rağmen öfke duymadan anlama ve anlatma çabası ilgimi çekmişti.  Yağmurun nemi kurumaya yüz tutmuş kumların üstüne oturduğumda çantasında taşıdığı kitapları fark ettim. “Balık olmazsa kitap mı?” diye sordum. “O ikisi bana yetiyor” diye yanıtladı.

Başkalarının hayatını yönetmek konusunu biraz daha açmasını rica ettim.

Bir öğretmen sabrı ile insanın antropolojik olarak bir kabile hayvanı olduğunu, birlikte yaşama kültürü nedeniyle tarih boyunca hep bir yaşam biçimi dayatması altında tutulduğunu anlatarak başladı. Sosyal sınıflar, inanç sistemleri, ırk, din ve doğayı yönetmeye başlamasıyla birlikte piyasanın etki ve kontrolünde kaldığını, bu sayede hayata tutunabileceğine inandırıldığını anlattı. Çok tanrılı dinlerin etkisi azaldığında tek tanrılı dinlerin yükseldiğini, dinlerin sosyal sorunları çözmede yetersiz kaldığında milliyetçiliğin ve günümüzde de markalar üzerinden yürüyen bir tür piyasa milliyetçiliğinin etkisinde ve denetiminde yaşamak zorunda bırakıldığından söz etti.

- Peki bu sistemin kontrolünde olmayı istemeyenler, dışarıda kalmaya çabalayanlar olmuyor mu?

- Onlar ne yazık ki benim gibi kenara atılıp göz önünden siliniyor veya sahile vuran cesetler gibi haber bile olamadan yitip gidiyor. Ağaçlar sonbahara girdi mi önce genç, cılız ve en olgun yapraklarını döker. Burada da öyle oluyor.

- Direniş güçlenir sizin gibi düşünenler çoğalırsa?

- İnsanların nasıl yaşayacağı konusunda yönlendirici olan güç direniş ile karşılaştığında daha baskıcı totaliter rejimler üretse de sonuç değişmiyor. İşte böyle güç yitimi dönemlerini insanlığın sonbaharı olarak görüyorum. O nedenle yeni bir denge kurulana kadar önümüz sonbahar ve kış. Yine de umutsuz değilim. Kışın ardı insanlığın yeni baharı olacak ancak bizlerin kısacık hayat dönemine düşen ne yazık ki sonbahar ve kış. Bu da bizim şanssızlığımız.

- İyi de ne yapmalı?

- Dışarıda kış başlamışsa zemheri zürefası gibi ortalığa çıkmanın bedelini benim gibiler ağır ödüyor. İnsanlığın böyle dönemlerinin tarihte nasıl yaşandığına bakıp kabuğuma çekilmeye karar verdim. Monteign veya Thomas Moore gibi düşünürler en üretken yıllarını Avrupa’da din savaşların yaşandığı karanlık dönemde inzivaya çekilerek vermişler. O kadar iddialı üretken biri değilim ancak böylesi bir iklimde hayatta kalabilmek ve şimdilerde çok uzaklarda görünen bahar umudunu canlı tutmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

Uzanıp elimdeki ıslak kimliği aldı. Çantasındaki diğer kimlik ve oyuncağın yanına bıraktı.

Bir süre sessizce durup oltanın ucuna dikkatle baktı. Sonra makarayı sarmaya başladı. bu sırada “Tarih bunları yazar mı yazmaz mı zaman gösterir. Ancak kış sert geçecek gibi görünüyor.” dedi. Oltanın ucuna takılan yosun parçacığı ve sahilden gelen kurumuş çınar yaprağını görünce kafasını sallayıp “denizin de bereketi azaldı” diye söylendi.

Ayağa kalkıp sohbet için teşekkür ettim. Kafasını sallamakla yetindi.

Balıkçıyı ardımda bırakıp sahilde yürümeye devam ettim. Sahile vuran sonbaharın renklerine bürünmüş çınar yapraklarının çokluğu dikkati çekti. Geri dönüp uzaktan baktığımda bizimkinin yine oltasını sallayıp sabır ile sahilde beklediğini, tekir kedinin ise kuşları bırakıp balıkçının kovasının yanına çöreklendiğini gördüm.

Bir süre sonra şiddetlenen rüzgar ile oluşan kaba dalgalar sahili dövmeye başladı. Güneşin buluta girmesi ile kışı koklayan sonbahar serinliğine daha fazla dayanamayıp sahilden uzaklaşmak kabuğuma çekilmek zorunda kaldım.

Mehmet Uhri

Hayır lokması

Cuma, Ekim 25th, 2019

lokma-1

Sıcak bir yaz günü genç kadın sahil kasabasının çarşı camii önünde lokmacının pişirip küçük kaplara koyduğu lokmaları dağıtıyordu.

Lokma arabasının önündeki yazboz tahtasında büyük harflerle bir kadın ve adamın ismi ve “ruhlarına Fatiha” yazısı okunuyordu. Kalabalığın artması ile oluşan kuyruğa lokma yetiştirme telaşı ile bir yandan yeni lokma hamurları yağa atılıp diğer yandan pişenleri toplama telaşı çalışanları ter içinde bırakmıştı.

Kadın bir süre sonra sıcak yaz güneşinin de etkisiyle yorulup dağıtım işini çalışanlara bıraktı. Kenardaki banka ilişti. Sonradan lokmacının babası olduğunu öğreneceği adam ise bankın diğer ucunda oturmuş omuzundaki havlu ile terini kuruluyordu. Adam tabelayı işaret edip “Allah kabul etsin, anne babanız herhalde?” diye sordu. Kadın başını sallamakla yetindi.

Kadın artan çarşı kalabalığını ve uzayan kuyruğu işaret edip “yetmeyecek sanırım, hamuru arttırmak mümkün mü?” Diye sordu. Lokmacının babası ayağa kalkıp lokma hamurunun olduğu tencereye bakıp yerine geri döndü.

- Kızım bu hayır lokması. Hayrın ölçüsü olmaz. Hem yeni hamur hazırlayıp mayalanmasını beklemek saatler alır. Yettiğince…

- İyi ama ya yetmezse?

- Bunca zamandır bu işi yapar seyyar hayır lokması dağıtırım, yettiğini hiç görmedim. Ne kadar yaparsan o kadar alıcısı olur. Lokmayı yiyenler gibi yetişemeyip yiyemeyenler de duasını okur geçer gider. Herkese kaderi kısmeti kadar düşer. Ömür gibi.

- Ömür gibi mi?

- En yaşlısı, hayatı en dolu dolu yaşamışı bile ömrü bir gün daha uzun olsun ister ya… Lokma da öyle. İstersen sabahtan akşama dağıt bir sonrakinin alıcısı hep hazırdır. Herkes kaderi kadar yaşar ve kısmeti kadar doyar.  Yaşanmış günlerin anısına rahmetlilerin ruhuna gidecek bir koku ve damak tadı yapar dağıtır geçersin. Kimi dua eder, şükreder kimi ise hiç umursamaz “enayinin biri bedava lokma dağıtıyor” der. Yani lokmayı dağıtan gerçekte kendine dağıtır.

Bu sözlerden sonra kadın çantasını karıştırıp cüzdanının içinden çıkardığı aile fotoğrafına bir süre baktı. Gözleri doldu.

Kendini toparlayıp resmi yerine koyup yeni çıkan partiyi dağıtmak için tekrar lokma tenceresinin başındaki yerini aldı. Pişenler dağıtılıp bir sonraki partinin çıkmasını beklerken gelip tekrar bankın ucuna oturdu.

lokma-2Bu kez soru sorma sırası kadındaydı. Lokmacının babasına kaç yıldır bu işi yaptıklarını ve başka iş yapıp yapmadığını sordu. Lokmacı oturduğu yerde hafifçe doğruldu.

- Dükkânı kapattım. On yılı aşkın bir süredir seyyar lokmacılık yapıyorum. Şimdilerde oğullarım işi devraldı bir arabamız daha var. Alın teri döküp paramızı kazanıyoruz. İki araba ile üç aile geçiniyor.

- Kapattığınız dükkânda ne iş yapıyordunuz?

- Lokantacıydım. Daha doğrusu gündüz esnaf lokantası akşam meyhanecilik gibi bir şeydi.

- Neden kapattınız? Rekabet yüzünden mi?

- İşlerim iyiydi. Bir gün meyhanenin müdavimlerinden birini kaybettik. Baktık kimi kimsesi yok. Ardından bir helva karıp dağıtalım istedik. Meyhanecinin helvası diye çekinip almadılar. Önceleri anlamadım. Sonra merhumun kırkında lokma yapıp dağıttık yine elimizde kaldı.

- Anlamadım

- Ben de anlamadım. Ama baktım ki bir şeyler ters gidiyor. Sağlık sorunlarım da gözümü korkuttu. Yolun sonuna doğru tövbekâr olup meyhaneciliği bıraktım. Bu işe başladım.

Kadın hafifçe gülümseyerek “Benim için fark etmezdi. Hem helvayı kimin yaptığı neden önemli olsun ki?” diye cevap verip bir süre sustu. Sonra kafasını kaldırıp “Sahi lokmanın bir anlamı var mı? Söz gelimi neden böyle yuvarlak ve ortası neden delik olmak zorunda?” diye üsteledi. Adam ayağa kalkıp pişen lokmalardan birini eline aldı;

- Yıllar önce çırakken bu soruyu rahmetli ustama sorduğumda eline bir lokma alıp “Lokma ölenin ardından yaşanmışları anmak, hatırlamak için yapılır ve bir ömrü anlatır. Dünyaya çiğ ve cıvık bir hamur gibi gelir, mayalanır kabarır büyürüz. İçimizde anlamını bilmediğimiz bir boşlukla hayata atılırız. Hayat bizi pişirir ve aldığı yere bırakır. Hayatlarımız da lokmaya benzer. Hepsinin ortasında ama küçük ama büyük boşluk olur. Ne kadar kabarsan, iyi pişsen, hatta şuruptan parlasan da o boşluktan kurtulamazsın. Belki bizi biz yapan da o boşluktur, kim bilir?” gibi bir yanıt vermişti. O zamanlar pek anlamamıştım. Gerçi yassı hamur olarak kızartıp pişi gibi yapabilirsin ama bildiğimiz hayır lokması hep böyle oluyor.

- İçimizdeki boşluk ha? Çok anlamlıymış…

Kadın tekrar ayağa kalkıp kuyrukta bekleyenlere lokma dağıtmaya devam etti. İki saat içinde koca tencere hamur pişirilip dağıtılmıştı.

lokma-4

Kadın o sıcakta ocağın başında terleyen delikanlıya ve yanındakine teşekkür edip ödemeyi nereye yapacağını sordu. Delikanlı omuzundaki havlu ile elini yüzünü kurulayıp babasını işaret etti.

Adam ödemeyi almadan önce plastik kaba koyduğu kalan birkaç lokmayı çatalıyla birlikte kadına uzattı. Kadın teşekkür edip geri çevirdi.

- Ruhlarına lokma döktürdünüz ama tadına dahi bakmadınız. Paket yapayım mı?

- Hayır. İstemiyorum. Ama bana nereye bakmam gerektiğini gösterdiği için size, daha doğrusu rahmetli ustanıza teşekkür ediyorum.

- Önemli değil. Yine de anne babanız için lokma döktürüp uzak durmanızı anlayabilmiş değilim. Pek karşılaştığım bir durum değil.

- Onlar benim gerçek annem ve babam değil.

- Nasıl yani?

- Nüfusta anne ve babam görünüyorlar. İstenmeyen bir gebeliğin ürünü olarak beni dünyaya getiren kadın doğumevinde bebeğe aile bulunmazsa çaresiz kalıp katil olacağını söylüyor. Ebeler sağa sola haber salıp çocuğa aile arıyorlar. Velhasıl rahmetli anne ve babam beni alıp nüfuslarına geçiriyor hatta yine o ebelerin yardımıyla evde doğum yapmış gösteriyorlar.

- Ne var bunda?

- Annem beni 43 yaşında evde doğurmuş oluyor. Babam o sırada 50 yaşında. Beni yetiştirebilmek için tüm sosyal çevrelerini bırakıp bu ücra kasabaya yerleşip yeni bir hayata başlıyorlar. Gerçek anne ve babamın kim olduğunu hiç bir zaman öğrenemedim. Aile olarak bildiğim insanların belki de çoktan bitmiş birlikteliklerinin ortasındaki boşluğu doldurmaktan başka bir işe yaradığımı sanmıyorum. Babamı 7 yaşında kaybediyorum. Annem ise benimle hayata tutunuyor. Yıllar sonra anneme ameliyat için kan gerektiğinde kan gruplarımızdaki uyuşmazlığı fark edip araştırmaya başlıyorum. Doğum belgelerimi bulup işin üstüne gideceğimi söyleyince gerçeği öğreniyorum.

- İyi de size sahip çıkıp anne baba olmuşlar. Daha ne istiyorsunuz?

- Emeklerini inkâr edemem. Ama ben önce evliliklerinin, babam öldükten sonra da annemin hayatında az önce sözünü ettiğiniz boşluğu doldurmaktan başka bir işe yaramadım. İstenmeyen, hatta yok olsun istenen ve ancak başkalarının hayatlarındaki bir boşluğu doldurabilecek kadar anlamı olan bir hayatı yaşamayı kabullenmekte hep zorlandım. Hep kendime kızıp durdum. Bana iyi ki ustanızdan söz ettiniz.

- Anlamadım.

- Rahmetli ustanızın lokma için söyledikleri bu güne kadar yaşadıklarıma değil yaşamadıklarıma bakmam gerektiğini işaret etti. Başkalarının hayatında doldurduğum yere bakıp boş boş hayıflanmak yerine kendi içimdeki o devasa boşluğa bakmam gerektiğini fark ettim. “Lokmayı dağıtan gerçekte başkaları için değil kendi için dağıtır” derken haklıydınız. Tadına bakmasam da bugün burada olanlar bana yetti. Hakkınızı helal edin.

Bu sözlerden sonra ödemeyi uzattı. Adam pek anlamasa da parayı cebine yerleştirirken “siz de helal edin” diye yanıt verdi. Adam oğluna kalan lokmaları paketlemesini söyledi. Paketi kadına uzattı. Kadın istemediğini söyleyince “Tamam yemeyin ama yanınızda bulunsun. Belki bir ara aklınıza düşer ortasındaki boşluğun tadını merak edersiniz” diyerek kadının eline tutuşturdu.

Mehmet Uhri

Karıncanın gölgesi

Perşembe, Ekim 17th, 2019

akdamar

Biz karıncalar için gölgemizi yaşatan zayıf, kavruk, fakir bir dünyadır, bu ada.

Bizler de o adanın sefil sakinleriyiz.

Şartlar zor da olsa mutlu yaşar, burada ölürüz. Bulduğumuzla yetiniriz.

İnsanlar rahat bıraksa şu küçük adamızda rahatça yaşayabileceğiz. İlla gelip yayılacak, tutunmaya çalışacak, sonra da gerisin geri gidecekler. Yaz ayları insan kalabalığı yüzünden ortalığa çıkmaya cesaret edemesek de havaların soğuması ile adaya gelen insan sayısı azalınca rahatlıyoruz. Ancak kışın en zor hava şartlarında bile bir iki deli çıkıp geliyor ve cılız küçük dünyamızda bizleri yine rahat bırakmıyorlar.

Biz kim miyiz?

Van gölü üzerindeki Akdamar adasının karıncalarıyız.

Adanın gerçek sakinleriyiz.

Adada yalnız değiliz. Bir de bizim gibi adaya gölgesi düşen badem ağaçları var. Başkaları da var ama onlar da bizler gibi gölgesi uzun olanlardan.

İyi de o çok yakındığımız insanların, adaya gelen gidenlerin gölgesi yok mu?

Var elbet. Onlar adada diklenip hep güneş tepedeyken gelip gittiği için bıraktıkları gölge de kalıplarına göre komik kalıyor. Hatta güneşten kaçıp badem gölgesi aramalarına bakılırsa gölge bırakmak gibi dertleri de yok. Heybetli görünseler de ufacık gölgeleri ile her yerin ve her şeyin sahibi gibi dolaşmalarına badem ağaçları gibi bizler de gülüp geçiyoruz.

6b237170-ea40-4660-b68b-e5dcd1ecf079

Binlerce yıldır biri gelir diğeri gider ve her gelen adanın sahibi olduğunu iddia ederler. Halbuki, değil kendileri, gölgeleri bile kalmaz.

Biz karıncalar, insanların sahiplenme merakını hiç anlamıyoruz.

İnsanların her şeyi, her yeri sahiplenmek ve sonra üstüne oturup kimseyle paylaşmamak gibi garip huyları var. Bir şeyin sahibi olunca diğerlerin yoksunluk içinde kalması, eziyet çekmesi mi gerekiyor? Hadi hepsinin sahip olduğu bir şeyler var diyelim; bu kez benimki az seninki çok diye hır çıkarıyorlar.

Birlikte yaşıyorlar ama birlikte yaşamanın ne olduğunun farkında bile değiller.

Buradan, toprak altından bakıldığında kimse hiçbir şeyin sahibi değil. Gerçekte ada yaşadığı sürece varız. Ada ölürse hayat da yok.

Birinin insanlara, o midesi yarımlara anlatması gerekiyor.

Adaya gelen midesi yarımları görseniz ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız. Kendi aralarındaki farklılıklara katlanamadıkları gibi aynı dili konuşanların bile birbiriyle anlaşmadığına sıkça şahit oluyoruz.

624b8958-5166-4911-9757-21f3f1768620Binlerce yıldır huzur içinde şu garip, kurak fakir adada yaşamayı sürdüren bizler gibi çift midelilerin insanları anlaması çok zor. Yanlış duymadınız. Çift mideliyiz, midemizin birini kendimizi beslemek diğerini de açları doyurmak için kullanırız. Yani değil kavga etmek anlaşamamak, bedenimizin yarısını yaşadığımız ada gibi diğerleri için harcamaktan çekinmeyiz. Bu sayede biz olur, çok olur ve mutlu oluruz.

Adayı da o kurak cılız haliyle karşılık beklemeden bizleri yaşatmaya çabaladığı için severiz.

Şartların zorluğuna rağmen buradan ayrılmayı istemez, aynı kavruk cılız hayatı hep birlikte mutlu mesut paylaşırız. İnsanlar ise korkularıyla gelir ve korkularıyla yaşar, adayla kavgaya tutuşurlar. Adaya inşa ettikleri taş evlerin içinde kabuklarına çekilip korkularından arınır daha mutlu sevecen olabilseler de dışarıda hep o asık yüzlü sert görüntüleriyle dolaşırlar.

Halbuki çocukken hiç böyle değiller.

Bizleri görüp fark eden, merak eden, ağaçlara tırmanan tanımadığı diğer çocuklar ile oyunlar oynayan, elindekini paylaşan çocukları çok severiz. Onları kendimize yakın hissederiz. O sevgi dolu, paylaşmayı bilen çocukların korkuyla yaşayan koca koca insanlara dönüşüyor olmasına üzülür bunu neden yaptıklarını ve değiştirmeye çabalamamalarını hiç anlamayız.

Üstelik her şeyi bildiklerini sanıyorlar ama bizlerden bile öğreneceği daha çok şey var, insanoğlunun.

Şu küçücük dünyamızdan, adadan bakılınca; insanların hep birbirleriyle ve doğayla didiştiğini, kavga etmeden duramadığını görüyoruz. Gelenler adayı anlamak onu tanımak yerine kendilerine göre değiştirmeye çabalıyor. Böyle olunca kalıcı da olamıyorlar. Taş üstüne taş koyup bir süre tutunmaya çabalasalar da sonuçta adada doğru dürüst gölge bile bırakmadan geçip gidiyorlar. Aralarından az da olsa geçici olduğunu kabullenen, kalıcı olanın ada olduğunu görüp anlayan çıksa da aralarında tutmuyor, istemiyorlar.

Bizler ise her şeyin geçici olduğunu, kalıcı olanın bu ada ve üzerindeki hayat olduğunu biliriz.

Kısacık ömrümüzde gölgemizi yayar adayı kucaklarız. Bizler gitsek de adanın yaşamaya devam edeceğine, taşların üstünde gölgelerimizden izler kalacağına inanırız.

Bu da bize yeter.

c5d56ec9-a0ad-4991-94b8-24c5e07e32aa

Akdamar adasının biricik dünyamız olduğunu bilir ve o dünyanın sefil sakinleri olarak barış içinde yaşarız.

Birileri insanlara yaşadıkları dünyadan başka gidecek yerleri olmadığını hatırlatsa belki onlar da yeryüzü ve birbiriyle kavga etmek yerine bizim gibi barış içinde yaşayacak diye umutlanırız.

Binlerce yıldır insanlar gelir gider birbirlerine bakmaktan ne biz karıncaları ne cılız yabani badem ağaçlarını ne de o geniş yüreğiyle bizleri yaşatan adayı görürler.

Dedik ya, öğrenecekleri çok şey var.

Geldikleri yere, hayata ve kendilerine bakmak yerine diğerlerine ve onların sahip olduklarına bakıp, birbirleriyle yarışarak ömür tüketiyorlar. Bastıkları toprağı, doğayı ve yaşadıkları yeri sanki kendi yaratmışçasına hoyratça davranmayı marifet sayan, hayatla kavga ederek yaşayan huzursuz ham bir canlı işte.

Üstelik ne kadar çırpınsalar da kalıcı olamadıklarının, adanın taşı toprağı birkaç cılız badem ağacı ve bizlerden başka kimsenin kalıcı olamayacağının da farkındalar.

Burada olmayı biz seçmedik. Gidecek yerimiz gücümüz olsa belki bizlerden de çıkıp gitmek isteyen olabilirdi. Ancak adanın bizlerle yaşadığını ve bizleri yaşatanın da ada olduğuna inanırız. Bizleri kucaklayan, onca yokluğa rağmen yaşatmaya çabalayan adanın gönlünü hoş tutar, toprağını eşeler, yer altına taşıdıklarımız ile karnımızı doyurur bu susuz kurak adanın verdikleri ile yetinmeyi biliriz.

Onca yokluğa, zorluğa karşın bizleri hayatta tutan adayı sever, onun da bizi sevdiğine inanırız.

Biz karıncalar için gölgemizi yaşatan zayıf, kavruk, fakir bir dünyadır bu ada.

Bizler de o adanın mutlu ve sefil sakinleriyiz.

Bir de insanlar bunu anlayabilse…

Mehmet Uhri