Archive for the ‘Yaşayan mekanlar’ Category

Kozalak Zamanı

Salı, Haziran 13th, 2017

15122122

Ailecek Altınova’dan Bergama’ya yolculuk ediyorduk. Kızım susadım demese o çeşme başında durmayacak, o insanları hiç tanımayacaktık. Yaz sıcakları yükünü almış, rüzgarlar sonbaharı koklamaya başlamıştı. Yol kenarında bizimle birlikte iki araba daha durmuştu. Çeşmeden doldurdukları su bidonlarını ailecek bagaja yükleme telaşındaydı. Araya girip su içip serinledik. Bizim önümüzden su içip saçını ıslatan ve elindeki pet şişeye su dolduran ufak tefek yaşlıca adam ilk anda dikkatimizi çekmedi. Susuzluğumuzu giderdikten sonra arabaya bakınıp bulabildiğim boş pet şişelere su doldurmaya çalıştım. O dağ başında hayli yaşlı bir top çamın gölgesinde serinleyip bir süre vadiye bakındık. Yola koyulmak için arabaya yöneldiğimizde az önce su içen yaşlıca adam yanımıza gelip. yer varsa az ilerideki yol çatısına bırakmamızı istedi.

Yola koyulduğumuzda yavaşlayan esinti ile güneşin sıcaklığı daha da fazla hissediliyordu. Bu sıcakta o dağ başına ne aradığını, nasıl geldiğini sordum. Yürüyerek geldiğini söyledi. Bir süre sessizce durup mendiliyle alnını tekrar kuruladı ve  “Ben de sizin gibi su içmeye gelmiştim” dedi.

- Nasıl yani sizin köyde su yok mu?

- Olmaz olur mu? Ama bu suyun lezzeti hiçbir yerde yok.

- O kadar yolu bu sıcakta su içmek için yürüdüğünü mü söylüyorsunuz?

Elindeki içi su dolu irice pet şişeyi gösterip “Bir de bu var. Hanımım bu çeşmenin suyundan yapılan çayı çok beğenir. O da nasipleniyor” dedi. Az sonra Yerlitahtacı köyünün yol ayrımı göründü. İnmek için izin istedi. Navigasyon cihazı köye ulaşmak için geldiğimiz yol kadar daha yol gidilmesi gerektiğini gösteriyordu. Köye kadar götürebileceğimi acelem olmadığını söyleyince yüzü güldü. Az sonra çam ormanına yaslanmış zeytin ağaçları arasında tek katlı evlerden oluşan o küçük şirin köyün meydanındaydık. Bizimki arabadan inmeden “madem geldiniz aceleniz de yok, şu çayın tadına bakmadan bırakmam” diyerek evine davet etti. Niyetimiz yoktu ama gelmezseniz arabadan inmem diye inat edince sesimizi çıkaramadık.

bergama

Çoğu birbirine benzeyen yan yana sıralanmış evlerden birinin kapısını çaldı. Yaşlıca bir kadın kapıyı açıp elinde su şişesiyle eşini karşısında görünce yüzü aydınlandı. Bizlere el edip “gelin hele çekinmeyin” diyerek iki göz odadan oluşan evlerine aldılar. Kapının önünde köy meydanına bakan yerde naylon brandalar üzerine yığılmış kozalaklar kızımın dikkatini çekmiş bir tanesini de eline almıştı. Son derece mütevazı bir köy evindeydik. İki divandan birine biz iliştik diğerine ise Ali Aga oturdu. Hanımı içeri geçip çay yapma telaşındaydı.

Nereli olduğumuz, ne iş yaptığımız ve orada ne aradığımız sorularıyla sorguya çekildikten sonra yanımıza gelen hanımı da aynı soruları sordu. Bu arada kızım elindeki kozalağı atıp tutarken “aaaa içinden bişey çıktı” diyerek diğer elindeki kabuklu fıstığı gösterdi. Ali ağa fıstığı alıp iki parmağı arasında sertçe ezerek kırdı. İçinden çıkan çam fıstığını kızıma uzattı. Kızımın çekindiğini görünce “tadına bak bakalım güzel mi?” diyerek yüreklendirdim. Kızımın tadını beğendiğini söylemesi üzerine Ali Aganın hanımı “bu kız ağzının tadını biliyor, cilveli çayı hak etti” diyerek çayları koymak için mutfağa yöneldi. Az sonra içeriden kavrulmuş fıstık kokuları ile birlikte çaylar geldi. Sahanda kavurduğu fıstıkları çaylara serpiştirip ikram etti. Karıkoca köyde yaşıyor topladıkları kozalakları ayıklayıp sattıkları fıstıklarla geçiniyorlardı. Çay o kadar lezzetliydi ki ikincileri içmeden kalkmak istemedik.

- Haklıymışsın çay çok lezzetli geldi.

- Öyledir. Kozağın suyu başkadır. Onca yola değiyor. Neredeyse her gün yürürüm o yolu. Bazen sizin gibi arabasına alan da oluyor.

- Köy yerinde başka yapacak iş olmuyor mu? Bir su için neredeyse günün yarısı gidiyor.

Kızımın sehpaya bıraktığı kozalağı avucunun içine yerleştirip bizlere doğru uzattı.

- Kozakta yaşıyorsan  böyledir. Burada hayat kozalağı gözleyip açılmasını beklemekle geçer. Bekleriz ki içi açılsın meyvesini bize sunsun. İnsanlar gibi…

- Nasıl yani?

- Nasıl olacak şunun şurasında tanışalı bir saat oldu. Şimdi karşılıklı çay içiyoruz. İkimiz de kapalı kozalaklar gibi öylece duruyorduk. Sonra konuştukça birbirimize ısındık. Güneşe durup açılan kozalaklar gibi içimizden geçenleri söyleyip konuşmaya başladık. Güneşin kozalaklara yaptığını insanlar da konuşarak yapar. Yeter ki yüreğinde dökecek bir şeyler olsun. Sadece sabırlı olmak gerekiyor.

- Kozalakların boş çıktığı da oluyor mu?

- Olmaz mı? Onlar da insan gibi. Görünüşüne bakarsan içinin dolu olduğunu düşünürsün. Bakarsın ki boş. Ne edeceksin. Hayat işte.

Fıstık çamının geç yetiştiğinden ancak zahmetinin az olduğundan söz etti. Zamanı geldiğinde kozalakları meydana güneşin altına yığıp yavaş yavaş açılmasını beklemekten başka işleri olmadığını, kozalakların çıtırtısının gece bile devam edip içlerindeki fıstıkları döktüklerini anlattı. Beraber kapı önüne çıkıp kozalak yığınının yanına gittik. Kozalak yığınına elini daldırıp biraz karıştırdı. Kozalakların çıtırtısı arttı.

- Sanırsın kozalaklar da aralarında konuşuyor. Konuştukça içlerini döküp rahatlıyorlar. Dedim ya, bizim işimiz beklemek. Sabırla beklemek. Yani burada zaman beklemekle geçer. Gün ışıldar uyanır beklersin, suya gider gelir iki çay içer beklersin. Kimi zaman laflar kimi zaman susar oturur beklersin.

Bir süre daha kozalakların güneşe durup açılırken çıkardığı sesi dinledim. Hayli yavaş akan bir zamanın içinde kaybolmuş saatin tik takları gibiydi. Kozalakların ayinine eşim ve kızım da bir süre eşlik etti. Mendil içine sardıkları bir miktar ayıklanmış çam fıstığını kızıma hediye etmişlerdi. Vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp uğurladılar.

bergama02

Yol boyunca Ali Aga ve hanımını, yaşadıkları köyü düşündük. Çayın lezzeti damağımızdaydı. Kızım arka koltukta uyuklamaya başlamıştı. Eşim “iyi ki onları tanıdık” dedi. Boşalan çay bardaklarını mutfağa götürdüğünde hanımı ile beylerin dedikodusunu yaptıklarından söz etti.

- Ali aganın hanımı şanslı olduğumu söyledi. Buralarda koca dediğin ya zeytinci ya da fıstıkçı olurmuş. Zeytinciler çalışkanlıkları ile fıstıkçılar ise miskinlikleri ile anılırmış. Dediğine göre Ali Aga miskin miskin kozalakların açılmasını bekleyenlerdenmiş. Aganın miskinliğini kırmak için çay bahanesiyle her gün suya yolladığını yoksa kozalakların başına oturup onlarla muhabbet etmekten başka bir şey yapmayacağını anlattı.

- Sen niye şanslıymışsın?

- Zeytinciye benziyormuşsun. Miskin değilmişsin. Öyle dedi hanımı.

Gülüştük. Tatil günlerinde evden çıkmayıp miskinlik yapmak için direnen biri olarak hiç fena bir övgü değildi.

Düzlüğe indikçe çam ağaçları yerini zeytinliklere bıraktı. Sıcak daha çok hissediliyor, uzaktan Bergama’nın silüeti görünüyordu.

Mehmet Uhri

Yolda Buluştuk

Çarşamba, Nisan 12th, 2017

tirtil

O sıcak yaz günü dağ yoluna yola girip yolda kalmasam ne o karınca gibi çalışkan insanları tanıyacak ne de varlıklarını fark edecektim. Kabahat benimdi. Ana yolun asfalt onarımı nedeniyle sıkışık olduğunu görünce alternatif dağ yoluna yönelip yönümü şaşırmış, girdiğim o sapa yolda arabam arıza yapmıştı. Cep telefonun çekmediği dağ başında öylece kalakalmıştım. Yolu gözlerken aceleciliğim için kendime kızıyor ana yoldan ayrılmamalıydım diye söyleniyordum. Arabamı kilitleyip yürümeyi düşünsem de ne tarafa doğru ve ne kadar yürümem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Elbet geçen bir araba olur umuduyla beklerken hava kararmaya başladı. Ne kadar beklediğimi hatırlamıyorum ancak hava iyice kararmışken uzaktan bir çift far göründü. Yaklaşınca gelenin traktör olduğunu anladım. Üzerinde yaşlı bir adam vardı. Heyecanla el edip durdurdum. Durumu anlatıp telefon ile yardım isteyebileceğim bir yere kadar bırakmasını rica ettim. Cevap vermedi. İnip traktörünün arkasındaki demir kutuyu açtı, bir şey aradı. Yüzünü ekşitip “tomruk çekiciyi evde bırakmışım. Olsaydı kaldırır çekerdik arabanı. Bu saatten sonra bu yolda kimseyi bulamazsın. Atla hele bizim eve gidelim. Bakarız çaresine.” Dedi. Gideceğimiz yerde cep telefonunun çekip çekmediğini sordum, cevap vermedi.

Arabamı kilitleyip terkiye oturdum. Asfaltta bir süre yol aldıktan sonra toprak bir yola sapıp bir yarım saat daha hoplaya zıplaya ilerledik. Ne bir ışık, ne de bir sesin olmadığı yerlerdeydim. Yolun sonuna doğru cılız bir ışık belirdi. Yaklaştığımızda yanan ışığın lüks lambası olduğunu fark ettim. Ulaştığımız bağ evinin elektriği yoktu. Cep telefonu ise tahmin edileceği üzere çekmiyordu. Traktörü süren yaşlı adam kadar olmasa da yaşlı sayılabilecek hanımı karşıladı. Hiçbir şey söylemeden elime bir gaz lambası tutuşturup tuvaleti gösterdi. Elimde gaz lambası ile çekinerek girdiğim bağ evinde oldukça temiz sayılabilecek bir tuvalet ve lavabo bulmak sevindirmişti. Dışarı çıktığımda evin hanımı çardağın altına sofra hazırlamıştı. Pek konuşmuyorlardı. Bir iki lokma yedikten sonra bizim ihtiyar hanımına dönüp “yolda buluştuk” dedi. Sonra yine konuşmadan yemeğe devam ettiler. “Yemekten sonra tomruk çekiciyi de alıp arabanın yanına gidecek miyiz?” diye sordum. Kafasını kaldırmadan yemeğine devam etti. Bitirdikten sonra hanımına “tanrı misafirine bir döşek aç hele” deyince teslim bayrağını çektim. Yemekten sonra bahçede evin duvarına yasladıkları divana geçtik. Hanımı sofrayı toplarken yardım etmek istememi yadırgadıklarını görünce misafir olduğumu ve kurallara uymam gerektiğini fark edip vazgeçtim. Baktım konuşmaya niyetli değiller, kendimi tanıtıp nereden gelip nereye gitmekte olduğumdan, neden dağ yoluna yöneldiğimden, arabamın arıza yapmasından söz etsem de konuşturmayı başaramadım. Ayağa kalkıp önümüzdeki tütün tarlasının içine ilerledim. Çaresizce cep telefonumun çekip çekmediğini kontrol ettim. Şarjı bitmesin diye kapatırken ihtiyar yanıma gelip “yıldız kurdu toplama” zamanı dedi. Sessizce tütün yapraklarının altından ve gövdelerinden topladığı ateş böceklerini elindeki tahta kafesin içine atıyordu. Kaçmadıklarını görünce ben de bir iki tırtıl toplayıp destek verdim.

- Ateş böceği mi bunlar? Yakaladıklarınızı ne yapıyorsunuz?

- Yıldız kurdu deriz bunlara. Kafese koyar karınca ile besleriz. Onlar da aydınlatabildiği kadar ışık verirler oldukları yere.

- Tütüncülük mü yapıyorsunuz? Hani tütün ekimi bitmişti?

- Doğru dersin, tütün ekmenin anlamı pek kalmadı ama bildiğimiz başka iş yok. Tütün, pamuk eker biraz da bostan yaparız.

- Sizden başka kimse yok mu? Çocuklar filan?

- Olmaz mı? Okutup şehre gönderdik. O da bizim görevimizdi. Evlenip çoluk çocuğa karıştılar, torun gördük sayelerinde. Arada gelir, el öper yardım da ederler. Ancak onlar tırtıldan kelebeğe dönüp uçup gitti. Hanım arada ağlaşsa da hayatın gerçeği bu.

Henüz ay belirmediği için karanlık çok daha yoğundu. Yere doğru eğilip bakıldığında tütünlerin gövdelerinde yüzlerce yıldız kurdunun yanıp sönen ışıkları görülüyordu. Toplamayı sürdürdük. Uzaktan hanımının “çay hazır” sesi ile çardağa döndük. İhtiyar topladığı yıldız kurtlarının kafesine yerdeki karınca öbeğinden bir tutam atıp kafesi sundurmanın altına astı. Çay içerken de boş durmuyor kuruttukları cevizleri kırıp ayıklıyorlardı. Çocuklarını sorup konuşturmaya çalıştım.

- Çocuklar okuyup istedikleri yere gelebildiler mi?

- Okudular ama istedikleri yere gelebildiler mi bilemem. Büyük oğlanın el becerisi yoktu ama iyi hesap yapar, kafası matematiğe çalışırdı. Şimdi bir reklam şirketinde çizim filan yapıyor. Küçük oğlanın ise eli işe yatkındı. Becerikliydi. Gitti öğretmen oldu. Lisede tarih öğretmenliği yapıyor.  Bir terslik var ama ben de anlamadım. Üsteleyince kızıyorlar, sormuyorum.

- Mutlular mı?

- Dedim ya sormuyorum. Ev geçindirip çocuk büyütüyorlar. Kafalarını kaldırıp kendilerine bakacak halleri yok. Bizim gibi…

- Neden böyle?

Cevap vermedi. Ayağa kalkıp kucağına aldığı ceviz kabuklarını sönmüş tandırın içine bıraktı. Tütün tarlasından bir dal kırıp yanımıza geldi.

img_1543“Neden olacak, bu topraklar hep böyle. Bazıları bu tütün gibi özünde çiçeğe durmaya çalışsa da yaprağı kıymetlidir. Onu yetiştiren hep uç alır, çiçeğe durmasın ister. Bazıları ise tersine yaprağa değil çiçeğe gitsin istenir. Pamuk gibi çiçeklenip kozaya dönüşmesi beklenir. Anladığım kadarıyla bu topraklar, bizim oğlanlar gibi çiçeğe gitmesin diye ucu alınıp bodur bırakılan tütün gibi insanlar veya yaprağa gitmesin çiçeğe dursun diye suyu kesilip eziyet edilen pamuk benzerleriyle dolu.” dedi. Muhabbetin devamında kışları ilçe merkezinde kalıp yazları atadan kalma arazilerine ve bu bağ evine gelip toprakla uğraştıklarını ekip diktikleriyle geçinip neredeyse hiç para harcamadan yaşadıklarını anlattılar. Zor olmuyor mu böyle diye üsteleyince hanımı çayları tazelerken “Biz ev diye bu damı, bu toprağı bildik.” dedi. Çayımı tazelerken misafirperverlikleri için teşekkür ettim. Cevap vermeyip cevizleri kırmayı sürdürdüler. Gecenin devamında izin isteyip hazırlanan yer döşeğine uzandım. Birileri beni merak etse de ulaşamayacakları bir yerde olmanın tedirginliği içinde uykuya daldığımı ve her şeyin birbirine karıştığı çiçekli böcekli garip rüyalar gördüğümü hatırlıyorum.

Ertesi sabah erkenden dışarıdan gelen sesler ile uyandım. Ortalık ağarmış güneş henüz doğmamıştı. Bahçeye çıktığımda onları yine çalışırken buldum. İhtiyar çardağın görece daha gölge olan tarafında toprağa kısa aralıklara çaktığı kazıkları kalın tahta çıtalarla birbirine çiviliyor, hanımı ise kalın iğne ile ince urgana dizdiği tütün yapraklarını kuruması için çıtaların arasına bağlıyordu. Bir kenarda geceden toplanmış kırma tütün yapraklarına bakılırsa uyumamış, çalışmışlardı. Karınca gibiydiler. Onları hiç boş otururken görmediğimi fark ettim. Beni görüp selam verdiler ve işlerini yapmayı sürdürdüler. Elime iğne alıp yaprakları ipe dizmelerine yardım ettim. Görünen o ki yapraklar kurumaya dizilmeden yola çıkılmayacaktı.

“Yaprakların işi bittikten sonra yola çıkıyor muyuz?” diye sordum. Kahvaltı etmeden olmaz dediler. Beni merak edeceklerini söyleyip bir an önce cep telefonumun çektiği bir yer bulup haber vermem gerektiğini söylesem de dinletemedim. Elimi yıkarken tütün yapraklarının parmaklarımı sarartmış olduğunu fark ettim. Kahvaltı sırasında hanımı benim telaşlı halime bakıp “Her işte bir hayır vardır. Sıkma canını gidersin varacağın yere” deyince “gece vakti dağ başında yolda kalmanın hayrı mı olurmuş?” Diye söylendim. Birbirlerine bakıp gülüştüler. İhtiyar önündeki tandır ekmeğini ikiye bölüp bana uzattı ve söze girdi;

- Hayrı olur da kime hayrı olur bilemezsin. Yıllar önce çocuklarım küçükken bekarlık arkadaşlarımla kasabanın kenarındaki piknik alanına gitmiştik. Evlenmiş baba olmuştuk ama serde delikanlılık vardı. Hepsi mahalle arkadaşımdı. Yedik içtik. Dönerken senin gibi yolda kalmış bir araba ve içinde karı koca gençten bir çift gördük. Bizim arabada yer olmadığı için onları alamayacaktık. Kasabaya yeni atanan öğretmen karı koca olduklarını sonra öğrendim. Yardımım dokunur belki diye inip yanlarında kaldım. Uzunca bir süre uğraştıktan sonra arabayı çalıştırıp yola çıkmayı başardık. Kasabaya vardığımızda arkadaşlarımı taşıyan arabanın önlerine çıkan bir köpeğe çarpmamak için direksiyon kırıp kasabanın girişindeki köprüden aşağı uçtuklarını ve hepsinin öldüğünü öğrendim. Bir şey beni çocuklarıma bağışlamış, arkadaşlarım ile birlikte ölmekten kurtarmıştı. Gerçi o zaman hiç böyle bakmamış olanlara isyan edip durmuştum. O gece onlara hepimiz yardım edebilirdik. Arka koltukta kenarda oturan olduğum için arabadan ben indim. Arkadaşlarımı toprağa verdiğim günden beri biraz da onlar için yaşıyor, hayatımı daneleyip oraya buraya saçıyorum. Aklımca onları da kendi hayatımda yaşatmaya çabalıyorum. Dedim ya neyin kime hayrı olduğunu zaman gösterir. Karnını doyurduysan el at şu tomruk çekiciyi traktöre yükleyelim de örümceği ağına kavuşturalım.

Son söylediklerini anlamasam da üstünde durmadım. Tomruk çekiciyi traktörün ardına yerleştirip yola çıkmaya hazırlandık. Hanımının elini öpüp teşekkür ettim. Helalleştik. Yanıma bir parça ekmek ve peynirden oluşan azık vermeyi de ihmal etmedi.

Yola koyulup arabanın yanına vardığımızda güneş yükselmişti. Tomruk çekici ile arabanın burnunu yukarı kaldırıp traktörün arkasına bağladık. Traktör eşliğinde ana yol kenarındaki benzinciye varmamız bir kaç saat sürdü. Cep telefonum çekmeye başlamış evdekileri arayıp haber verebilmiştim. Bizimki arabayı yere indirdikten sonra gitmek için izin istedi. Bulduğumuz tamirci arabanın sorunun kısa sürede giderdi. Tamirciye ödeme yapmak için cüzdanımı çıkardığımda bizimkine de yardımının karşılığı olarak ödeme yapmak istediğimi söyledim. Elini kaldırıp sert bir bakış attı. “Hiç olmazsa masrafını” diyecek oldum susturdu.

- Git hadi. Evdekiler seni bekler. Bana borcun yok. Burada olanlar o kazada bıraktığım arkadaşlarımın hesabına yazıldı ve ödendi.

- Kartımı vereyim, işiniz olursa beklerim. Ödeşiriz.

- Ne laf anlamaz adamsın. Ödeşme yok. Sen bizim için hanıma tanıttığım gibi “yolda buluştuk” tan başka biri değilsin. Bu kadarı yeter. Gitmeliyim. Yağmur gelmeden tarladan pamuğu kaldırmam gerekiyor.

yolda-bulustuk

Elini sıktım. Arka koltuktaki yazlık şapkamı “Güneşten korur. Benden sana hediye, başka bir anlamı yok” diyerek uzattım. Hafif bir gülümseme belirdi. “Belki tüm hayır bu şapkadadır, kim bilir?” dedi ve başına taktı.

- Sizi ve eşinizi unutmayacağım. Hiç sizler gibi çalışkan ve sevecen birilerini tanımamıştım. Karınca gibisiniz. Sürekli çalışıyorsunuz. Üstelik kim olduğumu bile sormadan yardım ettiniz. Size minnettarım.

- Karıncayız ya. Bağ yerinde ne olur insan? Ya balcılar gibi arıları çalıştırıp tembellik yapar ya da bizler gibi sefil karınca olur gün boyu çalışır. Burada herkes biraz karıncadır.

- Peki ya çocuklar, onlar da sizin gibi mi?

- Şehir ne karınca, ne de arı barındırıyor. Şehirde herkes senin gibi örümceğe benziyor. Bizim çocuklar da öyle. Yolda kaldığında derdin araba olsa da benden telefonunun çektiği bir yere kadar ulaştırmamı istemedin mi? Ağını kaybetmiş örümcek gibiydin. Bak onca aksiliğe rağmen ağına ulaşınca rahatladın. Dediğin gibi, biz karıncayız, yeri gelir örümceğe av oluruz ama hep çalışırız, hem de birbirimiz için çalışırız.

- Örümcek gibi olmak pek iyi bir şey değil, anladığım kadarıyla.

- Örümcek gizlenir, göremezsin. Onu var eden yaptığı ağdır. Ağını görünce örümceğin orada olduğunu bilirsin ama kendini pek kimseye göstermez. Şehir insanları da örümcek gibi ürkek ve hep kendine çalışır. Kocaman şehirde küçücük bir hayatın içine tıkılıp ağında bekleyen örümcek gibi yaşamayı matah bir şey sanıyorlar. Evden işe işten eve gidip geliyor, ne gökyüzünü görüyor, ne de birbirlerini. Korkularını bile paylaşmıyorlar. Çocuklarım buna alıştı, alışana kolay belki. Ancak biz alışamadık.

- Peki ya karınca?

- Karınca gizlenmez, neyse odur. Hep çalışır. Ancak diğer karıncalar için de çalışır. Buraların insanı karınca gibidir. Biz de ürkek yaşarız ama korkularımız ortaktır. Pamuğa yağmur yağacak veya tütüne zararlı dadanacak diye endişeleniriz. Böyle olmak bize iyi geliyor.

Tomruk çekiciyi traktörün arkasına birlikte yerleştirdik. “Hadi git artık, yolcu yolunda gerek, ana yoldan da ayrılma” diyerek sırtımı sıvazladı. Helalleştik. Verdiğim şapkayı kafasına yerleştirip traktörüne bindi ve hafiften bir el sallayıp uzaklaştı.

Tekrar yola koyulduğumda tütün yapraklarının avuçlarıma sinen sarılığından başka bir gün önceye göre hiç bir şey değişmemiş gibiydi. Ancak isimlerini dahi öğrenememiştim. Benim için “yolda buluştuk” deyip geçmişlerdi. Yaşananların o iki sözcüğe nasıl sığdığına hayret ediyordum. Ana yol  ise yine ağır akıyordu.

Mehmet Uhri

Şehrin Kedileri

Salı, Şubat 14th, 2017

img_7359
Okumayı sevenler için şehirlerarası otobüs yolculukları keyif vericidir, yeter ki yanınıza konuşmaya hevesli birileri gelmesin. Yolculuklarımın birinde kitaba gömülme iştahıma karşın işler istediğim gibi gitmedi. Üniversite öğrencisi bir delikanlı ile yan yana gelmiştik. Elinde gitarı, kaşında ve kulağında gümüş küpesi, uzun saçları ve hayli bol siyah giysileri ile farklı görünüyordu. Üstelik okumakta olduğum kitaptan başlayarak, güncel olaylara kadar pek çok konuda konuşmaya, beni de konuşturmaya çabalıyordu. Bir süre sonra pes edip kitabı kapattım.

Üniversiteye yeni başlamış olmanın heyecanına hayatı öğrenme çabası da eklenmiş gibiydi. Gece yolculuğu olmasına karşın uyumaya da niyeti yoktu. Molalar haricinde, yol boyunca lafladık. Daha doğrusu o anlattı ben dinledim. Otobüsümüz arabalı vapurdan inmiş İstanbul’a az kalmıştı. Bizim delikanlı bir süre sustu ve sisli İstanbul sabahına baktı “oldum olası anlayamadım bu İstanbul’u. Büyük, hem de çok büyük bir şehir var ortada ama “İstanbulluyum” diyeni ara ki bulasın” dedi.

Nereli olduğunu sordum. Kadıköy’de doğup büyüdüğünü, halen Kadıköy’de ailesi ile birlikte yaşadığını, anne ve babasının da doğma büyüme Kadıköylü olduğunu söyledi. Ancak kendini İstanbullu olmaktan çok Kadıköylü hissettiğini vurguladı.

- Annen baban ne diyorlar bu duruma?

- Anneme göre onların Kadıköy’ü ile benim doğup büyüdüğüm Kadıköy arasında çok fark varmış. Annem eski fotoğrafları göstererek kendi Kadıköy’ünü anlatmaya çabaladığında ona çok şey anlatan fotoğraflarda ben fazla bir şey göremiyorum. Görebildiğim kadarıyla binalar yenilenmiş, insanların kılık kıyafetleri değişmiş ve sanırım hayli kalabalıklaşmış, Kadıköy. O kadar…

- Belki de, genç olduğun için hayat daha yavaş akıyor gibi geliyordur sana.

- Bilemem. İnsanlar aynı insan, sokaklar caddeler aynı, hatta geçen yıllara rağmen ciğercilerin önlerindeki kediler bile değişmemiş sanki. Fotoğrafların birindeki kediyi dün de aynı sokakta görmüş gibiyim. Benim için Kadıköy’de farklı bir şey yok.

“Peki İstanbul için ne düşünüyorsun, İstanbul’u sevmiyor musun? ” diye sordum. Cevap vermeyip bir süre dışarıya bakındı. Sonra başını önüne eğip konuşmaya başladı;

- İstanbul’da yaşıyorum ama beni korkutuyor. İstanbulluyum diyemiyorum. Çevremde “İstanbulluyum” diyen de yok. Annem ve babamdan da duymadım hiç “İstanbulluyum” dediklerini.  Babamın anlattıklarına bakılırsa eskiden varmış İstanbullu birileri. Bizimkilerin eskiyi bu kadar hasretle anmaları da bunun için sanırım. Ne olmuş, nereye gitmiş bu İstanbullular bilen yok. Ya da biliyorlar ama söylemeye dilleri varmıyor…

“Kendini İstanbullu hissettiğin hiç olmadı mı?” diye üsteledim.

- Uzak bir yere gittiğimizde söz gelimi anneannemin yanına Mersin’e gittiğimde soranlara İstanbulluyum diyebiliyorum. O zaman da genellikle “neresinden?” diye soruyorlar. Sanki kimse İstanbul’un tümünün ne anlama geldiğini bilmiyor. Ya da şehir artık tümüyle anlaşılamayacak, anlatılamayacak, her şeyiyle yaşanamayacak kadar büyüdüğü için böyle görünüyor.

- Arkadaşlarının arasında İstanbullu yok mu?

- Yok. Arkadaşlarımın arasında da İstanbulluyum diyenine rastlamadım. Herkes doğup büyüdüğü semtin adıyla anılıyor. Ben Kadıköylüyüm ama İstanbullu değilim. Şehir öyle büyük ki, içinde olduğunuzu bilmenize, anlamanıza fırsat vermiyor. Ancak uzaklaşınca biraz anlıyor ve özlüyorsunuz.

Delikanlının düşünceleri ilgimi çekmişti.  “İlginç değil mi?” diye devam etti.

- Uzaktan görünen koca şehir içine girince ufalıp kayboluveriyor. Kadıköylü olarak varsınız, İstanbullu olarak yoksunuz. Sanki bir yönünüzle var, bir yönünüzle de yoksunuz, bu şehirde…

s-1598c48e35e07571ec83b82c527d9ecbcfad13ad

Tekrar sisli İstanbul sabahına baktı. Sessizce İstanbul’u izleyerek Harem terminaline vardık. Yalnız başına yolculuktan nefret ettiğini, gevezelik yapmasına ses çıkarmayıp eşlik ettiğim için teşekkür etti. Eşyalarını toplayıp inerken “size bir sır vereyim mi?” dedi.

- Kediler… Kediler, biliyor İstanbullu olmanın ne demek olduğunu.

- Nasıl yani?

- Sen hiç Kadıköy kedisiyle Balat veya Bakırköy kedisi arasında fark görebiliyor musun?

- Bilmem. Hiç düşünmedim. Fark yoktur her halde.

- Onlar biliyor İstanbul’un tümünün ne anlama geldiğini. Bu gün arayıp da bulamadığımız İstanbulluları ve İstanbullu olmayı gün gelecek şehrin kedilerinden öğreneceğiz, sanırım.

Vedalaştık. Çantasını ve gitarını aldı. Arkasında ıslığından kalan tanıdık bir melodi bırakarak otobüsten indi ve uzaklaştı. Otobüsümüz yoluna devim etti. Köprüyü geçerken üzerine inen sis yüzünden şehrin büyük kısmı bir hayal perdesinin ardından zorlukla seçiliyordu.

Mehmet Uhri

Demini Alan Gider

Çarşamba, Aralık 21st, 2016

img_5636

Kapıdan çıkarken arkamdan el sallayıp “Unutma dünya bir çayhane, demini alan gider. Sabırlı olmalısın.”diye seslendi.

En iyisi baştan anlatayım…

O yaşlı Azeri çaycıyı Tahran’da Firdevsi meydanına açılan çayhanede tanımıştım. Zoraki bir tanışmaydı. Meydana açılan binalardan birinin bodrum katında zamanda unutulmuş hayli eski bir çayhaneydi. Hızlıca fotoğraflayıp çıkma telaşındayken elinde çaylarla geldiğini görmeyip çarpınca devrilen bardaklardan hafifçe haşlanmıştım. Söylenmeme fırsat bırakmadan kolumdan çekiştirip çay ocağına götürdü ve sıcak çayla haşlanmış olan elimi musluktan akan suyun altına soktu. Serin suyun altında elimin acısını gidermeye çalışırken onu izliyordum. Demliklerden arta kalan ıslak serin çaylardan bir avuç alıp eliyle şekillendirdi, tülbendin içine koyup haşlanan elimi onunla sardı. Teşekkür edip çıkmak istedim, acelem olduğunu söyledim. Eliyle omzuma bastırıp “Otur hele. Aceleye gerek yok. Bir çay iç önce.” Diye biraz da emir verircesine söylendi.

img_5626

Yaşını almış, saçı kaşı ağarmış, kırık da olsa Türkçe konuşan bir Azeriydi. İlerlemiş yaşına karşın 4-5 demlik ve içinde su kaynayan kocaman semaverin çevresinde fır dönüyor tek başına tüm salona yetişiyordu. Gözümün saatte olduğunu görünce elimin acısı geçmeden kalkmamam gerektiğini söyleyip boşalan çay bardaklarını yıkamaya girişti. Nereden gelip nereye gitmekte olduğumu, Tahran’da ne aradığımı, geldiğim şehri sorup bir güzel ifademi aldıktan sonra omzundaki havluya elini kurularken yaklaşıp “Aradığını Bulabildin mi? Yoksa yola devam mı?” diye sordu. Soruyu anlamamıştım. Ben de asıl mesleğini ve kaç yıldır çaycılık yaptığını sordum. Hayatı boyunca çayhanede çalıştığını, küçük bir çocukken çırak olarak girdiği çaycılığı ustasının vefatından sonra devralıp sürdürdüğünü anlattı. Şaşkınlık içinde “Nasıl yani? Bir ömür bu çay ocağının başında mı geçti? Dışarıda koca bir hayat var. Hiç mi merak etmedin?” diye sorunca hafifçe bıyık altında gülümsedi.

- Gençken çay ocağında ustama “dünya nasıl bir yer?” diye sorardım. O da “dünya bir çayhane” istersen git bak. Burada ne görüyorsan orada da onu göreceksin derdi. O zamanlar toydum. Böyle lafları anlamam zordu.

- Gidip baktın mı?

- Eh işte. Askerlik filan derken çıktım ortalığa ama baktım ki ustam haklıymış. Dünya her bir tarafta semaverlerin kaynadığı bir çayhaneye fena halde benziyormuş. Demini bulabilirsen ne ala. Yoksa öyle veya böyle posanı çıkarıp bırakıyorlar. Biraz da ürktüm sanırım. O günden beri çayhane ve çay ocağından ayrılmadım.

Sözleri ilgimi çekmişti. Bu arada el çabukluğu ile doldurduğu bardakları hızlıca masalara dağıtıp boşlarla geri döndü. İşi biten demliğin içini boşaltıp kuru çay koydu. Semaverden kaynar su ile doldurup ocağın üzerinde kenara bıraktı. Demlikleri demlenme durumuna göre yeniden sıraladı.

- Söylediğine göre neredeyse bir ömür, bu bodrum katta, çayhanede geçmiş. Dünyayı tanımaya da çalışmamışsın. Dünya bir çayhane deyip çıkıveriyorsun. Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

- Bu iş öyle ülke ülke gezinmeyle olsaydı, uzun yol şoförleri ermiş olurdu. Gerçi zamanında ustama ben de böyle sorular sorardım. O ise gelen giden insanları inceler ve eline aldığı kuru çay yapraklarının insana ne kadar benzediğini anlatırdı.

- Çay yaprağı mı? O kadarcık mı?

- Ben de başlangıçta öyle demiştim. Gözümün önünde koca koca demlikler olunca kendini demini alıp geçen giden demliklerden birine benzetmek daha akla uygun geliyordu. Ancak ustam haklıydı. Çay yaprağından öte değildik.

- Anladım sanırım. Çaylar da insanlar gibi çeşit çeşit. Öyle mi?

- Yok, o kadar bile değil. Ustama göre yeşil çaya benzeyenler ve siyah çaya benzeyenler olarak iki tip insan vardı. Yeşil çaya benzeyenler taze kalmakta inat edip diğerlerinden uzak duran, itilip kakılmayan, ama hep toplumun kenarında olanlardı. Onlardan çıkan çayın lezzeti olsa da kokusu çiğ ve renksiz oluyordu. Ustam için siyah çaya benzettiği insanlar daha değerliydi. Onları, her dem taze kalmak yerine kalabalıklara karışıp hayata yakın duran, diğerleri ile birlikte fermente olup yıpransalar da arkalarında güzel dem, koku ve lezzet bırakan insanlar olarak anlatırdı.

- Aromatik çaylar? Onlar ne oluyor bu durumda?

- Onlar için makyaj derdi. Hep, öze bakmamı isterdi. Şekerli içenle içmeyeni bile ayırmazdı.

img_5632

Tekrar salona dönüp siparişleri aldı. Getirdiği boşları lavaboya koyup tekrar yıkamaya girişti. Tüm bunları çok kısa süre içinde bitirip doldurduğu çayları tepsiye dizdi ve masalara dağıttı. Yanıma gelip elime sardığı tülbendi açtı. Acısı geçmişti, kızarıklık da hafiflemiş görünüyordu. Dikkatlice baktı. “İyi olacak, merak etme” dedi. Taze bir çay doldurup uzattı.

- Az önce “aradığını bulabildin mi?” diye sorarken ne demek istemiştin?

- Boynunda fotoğraf makinesi ile yalnız geldin. Kimsenin yüzüne bakmadın. Üstelik acelen var. Kimseye bulaşmadan ve hatta bir çay bile içmeden fotoğraf çekip hemen gitme niyetindeydin. Belli ki ne aradığını bilmeden dolaşanlardansın. Buralara kadar geldiğine ve muhabbete direnmediğine göre yeşil çay gibi olanlardan da değilsin.

- İyi de…

- Aradığın sana kalsın. Ama bil ki, bu işler tek başına olmaz. Tek başına bir çay yaprağı ne lezzet verecek ki? Üstelik ne kadar uzağa gidersen git aynı demliğin içindesin. Bir arada olduğun kim varsa, ardında onlarla oluşturduğun lezzet kadar anılırsın. İstediğin kadar diren. Sıcak suyu yiyince demliğin orası burası fark etmez. Buralara kadar gelip aradığın nedir bilemem, bildiğim aynı demliğin içinde olduğumuz. Bir araya gelip lezzet oluşturabildiysek, ne mutlu. Gerisi dön dön aynı hikâye.

- Sadece, bu kadar mı?

- Ne sanıyordun ya? Hepimizden geriye şu çay gibi ama acı, ama buruk bir lezzet kalacak. Bir de bazen böyle ocağın başında yaptığımız gibi muhabbetler. Hepsi bu…

Elimin haşlanan yerini tekrar kontrol etti. Boşalan çay bardağını alıp lavaboya bıraktı. Gidebilirsin dercesine eliyle bir işaret yapıp salona yöneldi. Eşyalarımı toplayıp makinemi boynuma asıp kapıya yöneldim.

Çıkarken arkamdan “Unutma dünya bir çayhane, demini alan gider. Sabırlı olmalısın.”diye seslendi.

Mehmet Uhri

Hayat Gibi

Perşembe, Aralık 15th, 2016

dsc_0603

Bu sabah dükkana geç geldi. Canı yine sıkkın görünüyor. Masanın başına oturup elindeki işlere hızlıca göz gezdirdi. Her şeyin yerli yerinde olduğundan emin olduktan sonra gözlüklerini takıp başlayıp bitirmediği onca minyatür dururken biz fırçalardan birini eline alıp yeni bir çizime daha başladı. Resmin eskizini silip düzeltmek kolay da boya hata affetmiyor. Ancak bir süredir kalemi bıraktı çizim yapmadan doğrudan fırçaları eline alıp aklına eseni nakşediyor. Ancak bir türlü elinden iş çıkmıyor.

Biz kim miyiz?

İsfahan’ın meşhur bir minyatür ustasının elinden düşürmediği fırçalarız. Kimimiz kedi tüyünden, kimimiz güvercin tüyü, kimimiz ise balık kılçığından. Oğlak kılından olanlarımız da var ama yumuşak değil diye pek eline aldığı yok. Öyle ya da böyle taşıdığımız renklerin ustanın elinde kazandığı anlamı ilk gören biziz. Ancak geçenlerde rahatsızlandığından beri bizimkinin huyu değişti. Eskiden eline aldığı işi keyifle bitirmeye çalışan gelen gidene takılan neşeli adam gitti, suratsız, sessiz ve endişeli biri geldi. Elindekini bitirmeden yeni çizime başlamayan adam şimdi yarım bıraktığı işleri umursamıyor. Her gün yeni bir deve kemiği parçasının yüzeyini düzleyip eskiz yapmadan boyamaya başlasa da elinden iş çıkmıyor. Detayı boş geçmese de bir kenar hep eksik kalıyor. Verdikleri sipariş için bekleyenler de söylenmeye başladı. Bir gariplik var ya, hayırlısı bakalım.

dsc_0596

Bugün küçük bir deve kemiği parçası alıp kedi tüyü fırça ile eskizi olmayan resme başlayınca çizim alanının küçüklüğüne güvenip belki bitirir diye umutlanmıştık. Ancak genç çırağının dünden yarım kalan kemiklerden birini eline alıp tamamlamak için izin istemesine ustadan sert bir itiraz geldi. Kendi çizimini yapmasının daha doğru olacağını söylese de çırağın bekleyen siparişleri hatırlatması ile bizimki söylenmeye başladı. Elindeki işi bırakıp ayağa kalktı. Çırağın elindeki dünden yarım bıraktığı kemik parçasını çekip aldı.

- Bitirmek zorunda mıyım? Belki de bitmesin istiyorum. Bir ömür minyatür yaptım. Başlangıçta bitirdiğim her minyatür kuruyup çerçeveye girince sevinirdim. Kalbim tekleyip hastaneye yattığım günlerde sıkıntılı bir rüya gördüm. Vaktim dolmuş ve bitirdiğim minyatürler gibi beni de çerçeveleyip bir yere kaldırmışlardı. O günden beri elimdekileri bitiremiyorum. Zorlama beni, bırak her şey olacağına varsın.

- İyi de ustam, hep böyle mi olacak?

- Bilmiyorum. Bildiğim tek şey çizim için elime aldığım kemik yüzeyler yaşadığımız hayatlara çok benziyor. Kimi büyük gösterişli kimi ise küçük olabiliyor. Boyutu ne olursa olsun içini ne ile doldurduğun çok daha önemli. Hayal ettiklerimizi çizip yerleştiriyor sonra fırçayı elimize alıp resme dönüştürmeye uğraşıyoruz. Bitirmek zorunda da değiliz. Hayat gibi.

- Peki ama sorun nerede?

- Sorun aklımızla yaptıklarımızın hep doğru olduğunu sanmakta. Sorun çizmeyip dışarıda bıraktıklarımızda veya çizip sonra silip başka bir şey çizdiğimizde geride kalan hayali çizimlerde. Hani hayal edip gerçekleştiremedikleri, pişmanlıkları gün gelir insanın rüyalarına üfler ya, işte öyle…

- O zaman çizdiğimizin doğru olduğunu nasıl bileceğiz?

Bu soruya yanıt vermeyip eline aldığı porselen kase içine eksilen boyar maddeyi ekleyip bir süre karıştırdı. Kıvamını beğenmese de çıkan renkten memnun görünüyordu. Elindeki çizime bir süre daha baktı.

- Bu işi bana öğreten ustam kemiği eline alıp baktığında minyatürün bitmiş halini görmemi öğütlemişti. Hep öyle yaptım. O gece hastanede gördüğüm rüyadan sonra bitmiş halini göremiyor veya görmek istemiyorum. Hayal ettiğim ile hissettiklerim ayrıştı sanki. Kurduğum hayalleri çizip eskize dönüştürmek yerine fırçalara bulanan renklerle duygularım kendi yolunu bulsun kendi resmini özgürce çizebilsin istiyorum. Ama hep bir şeyler eksik kalıyor. Belki de o yüzden bitiremiyorum.

- Nasıl yani?

- Anlamıyor musun? Kalem ile nakşettiklerimizi aklımıza borçluyuz. Onlar hayallerimiz oluyor. Fırçayı elimize aldığımızda ortaya çıkanı ise duygularımız belirliyor. Koca bir ömrü aklımızın çizdiği sınırlar içine duygularımızı hapsederek geçiriyoruz. Duyguların kendi renklerini özgürce dökmesine hep ket vuruyoruz. Sonra aklın egemenliğinde geçmiş hepsi birbirine benzeyen bu minyatürler gibi çerçeveye girip geçip gidiveriyoruz. Duygularımızın biraz olsun aklımızın çizdiği eskizin dışına taşmasını kabullenemiyoruz. Sonra dönüp “hepimiz niye birbirimize bu kadar benziyoruz?” diye soruyoruz.

- İyi de ustam hayatımızı bu işten kazanıyor, bununla geçiniyoruz. Ne yapalım? Yapmayalım mı?

- İşte yine aynı şey oluyor. Akıl her şeyin önüne geçiyor. Koskoca bir ömürden geriye sadece aklın ürettikleri kalıyor. Peki ya duygularımız?Duygularımızı kendimize bile anlatamıyoruz. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. O rüyayı gördüğüm günden beri duygularım renklere bürünsün özgürce ortaya çıksın, onlardan da bir şeyler kalsın diye bunları çiziyorum. Ama hep bir tarafı eksik kalıyor. Varsın olsun, eksik kalsın. Hayat gibi…

img_5050

Gözlüğünü düzeltti. Elindeki fırçayı hazırladığı boyaya daldırıp az önce başladığı resme devam etti. Çırak ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı içinde bir süre bakındı. Ortalığı topladı. Gelen müşteriler ile ilgilendi. Ustasına ve müşterilere çay ikram etti. Usta ise dükkanın kalabalıklaşmasına aldırmadan gün boyu çizdiği resme devam etti. Bu kez kararlı görünüyordu.

Günün sonuna doğru biz fırçalar hayli hırpalanmış olsak da ortaya çıkan resmi ilk görenlerden olmanın hazzı içindeydik. Daha önce yaptıklarına pek benzemiyordu. İmza da atmadı. Bitirdiği resme yakından bir kez daha baktı, çabuk kurumasını istercesine hafifçe üfledi. Sonra kuruması için tezgahın üzerine bıraktı. Ceketini alıp akşam alacasının çökmekte olduğu sokağa çıkarken kapıda durdu. Geri dönüp çizdiği resme bir kez daha baktı. Hafifçe gülümsedi. Arkasını dönüp uzaklaştı.

Gevezeliğimiz için bağışlayın. Ama olur da yolunuz Isfahan’da ustamızın adıyla bilinen dükkana düşerse göz nuru minyatürlere bakarken masada kenarda duran biz fırçaları da göz ardı etmeyin. O minyatürlerde bizim de bildiklerimiz, yaşayıp gördüklerimiz var. Çıkarken bir tebessüm etseniz bile yeter. Hayat gibi…

Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı Isfahanlı minyaturist Hossein Fallahi’ye ithaf olunmuştur.

Eksik Kalan Ne Varsa

Perşembe, Mart 17th, 2016

es1

“Üzerinde önlük olmadan da sağlam adammışsın, doktor bey” diye seslenince elimdeki cam bibloyu tedirginlik içinde raftaki yerine bırakıp dükkan sahibine döndüm. Eskişehir eski hal binasından devşirilen çarşının içindeki küçük bir cam atölyesinde el işi cam ürünler yapıp satan dükkandaydık. Eşim bakınırken kızımla küçük bibloların şekillerinden anlam çıkarma biçiminde oyun oynuyor şakalaşıyorduk. Bu sırada seslenen dükkan sahibi yüzünden kendimizi suç üstü yakalanmış gibi hissettik. Ateşte erittiği cama şekil vermeye çalışan ve beni tanıdığını söyleyen orta yaşlı kır uzun saçlı adamı hatırlayamamıştım. Gülümseyip ayağa kalktı elini uzatıp “hoş geldiniz” dedi. Tanıyamadığım için affımı isteyip açıklama bekledim. Pek hatırlamasam da hastane ortamında karşılaştığımızı, trafik kazası geçiren erkek kardeşinin nakil ve tedavi süreçlerinde o sırada çalıştığım hastanenin nöbetçi şefi olarak ilgilendiğimi ve kardeşinin kritik saatleri atlatmasında yönlendirici olduğumu, korkulu anlarda güven verdiğimi söyleyerek tekrar teşekkür etti.

- Bizim fakirhaneye girdiğinizden beri sizi izliyorum. O gece üzerinizde beyaz önlüğünüzle son derece ciddi ve hayli ketum görünüyordunuz. Doktor kimliğiniz o kadar öndeydi ki ardında ne var görememiştim. Kızınızla şen şakrak muhabbetinizi görünce takılmadan edemedim.

- Önlüksüz de sağlam adam olduğumu söylediniz. Doktor olup sağlam adam olunamıyor mu?

- Yok öyle değil. Yanlış anladın. Bazen kimlikler o kadar baskın gelir ki kişi içinde kaybolur gider. Kimliği ile yaşar ve mezar taşında bile adının önünde o kimlik yazılsın ister. İçerde ne var ne yok kimse bilmez. Kendi bile…

- Doktorlar hakkında pek olumlu düşünmüyorsun anlaşılan.

- Tanıdığım pek çok doktor giydikleri önlüğe sığınıp yaşamayı kendince yeterli buluyor. Kimliğinin gücüyle höt zöt yapanlara bile rastladım. Aslında kimlikleriyle yaşayıp ölmeye hevesli o kadar çok insan var ki insan doğrusunun böyle olduğunu sanabilir. Adam dedesinin mezarının yerini bilmez ama ait olduğu ırk veya milli kimliğinden başkasını tanımaz. Dini kimlikler de öyledir. Kimi için her şeyin önündedir. Ama doktorluk, hemşirelik öğretmenlik gibi meslek için öyle olmamalı. İnsanla uğraşıyorsan, insanların hayatına dokunuyorsan içindeki insanı azıcık da olsa tanıyıp ortaya çıkaracaksın ki hasta kendini yalnız hissetmesin. O yüzden doktorlara bu konuda pek hak veremiyorum.

es5

Bu sözlerden sonra renkli camdan eritip döktüğü nesneyi ara ara ısıtarak şekil vermeyi sürdürdü. Baştan anlam veremesem de ahtapot yapmaya çalıştığını ancak gövdeyi küçük tuttuğu için 8. Kolu yerleştirecek yer bulamadığını fark ettim. Dikkatle izleyen kızım bana dönüp “o bacağı koymasa olmuyor mu? Hem böyle de güzel” dedi. Bizimki gülümseyip kızıma baktı. “Hadi senin güzel hatırın için bir bacağı eksik ahtapot yapalım” diyerek son şeklini verdiği avuç içi kadar cam ahtapotu ateşten alıp soğuması için kızgın kuma yatırdı. Çarşıya dönüşen hal binası sakin görünüyordu. Yaşlıca bir hanımefendi kısa bir gezinti yapıp hiçbir şey sormadan çıktı. Bizimki ise demirin ucunda erimiş halde duran cam hamuru ile uğraşmayı sürdürdü. Bu kez ne yapmayı planladığını sordum. Eliyle tabureyi işaret edip “otur bir çay içelim bu arada bakalım hamur bize ne anlatacak” dedi. Kızımın annesinin peşinde çarşıdaki diğer dükkanlara geçmesini fırsat bilip cam ustasının yanına iliştim. O ise gözünü ateşe tuttuğu erimiş camdan ayırmadan sürekli çevirip farklı renklerden kattığı yeni cam parçaları eritip renk çeşitliliğini arttırıyordu.

- Göz boncuğu, kolye ucu gibi birbirinin eşi küçük cam parçaları yapmak kolaydır. Deyim yerindeyse herkes yapar. Tespih çekmeğe benzer. Ancak bunun gibi hamur kabarıp şişince iş zorlaşır. Cama biçim vermek kolay görünse de elinde kalıp olmadan form tutturmak Önce hamurun kıvama gelmesi, renginin tutması sonra da içindeki şekli sana göstermesini beklemek gerekir. Hamur girmek istediği şekle girene kadar yeni cam ekleyip şişiririz. Hacmi ve kıvamı uygun olunca cam dile gelir. Taksim bitmiş, makam oturmuş saz heyeti çalmaya başlamıştır. Demin olduğu gibi bazen bir ölçek eksik çalsak da cam kendi içinden çıkarmak istediğini ortaya dökmüştür. Kuma yatırıp çatlamadan sabırla soğumasını beklemek, rengin ve şeklin oturması için şarttır.

- Peki ya cam konuşmazsa?

- O zaman ölmüş demektir. Hurdaya atar yeni hamur kararız.

- Cam ölür mü?

- Bütün din kitaplarında su ve topraktan yapılan çamura tanrının nefesini üflemesiyle canlanıp insanın oluştuğu anlatılır. İşte biz de burada bir tür toprağı ısıtıp kızgın hamur haline getirir, içine üfleyip şekle şemale sokar can veririz. Az önceki şekilsiz hamur dile gelir, canlanır, derdini döker, konuşur. Haşa, kendimizi tanrı ile kıyaslamayız ama ondan öğrendiğimizi cama can vermede kullanırız. Bazı camlar kırgındır, konuşmaz. Biz onlara kırgın veya küskün demek yerine ölü deriz. İnsanlar da böyledir ya…

Demirin ucundaki cam hamuru, eklenen yeni parçalarla kabarıp irice bir mandalina boyutuna gelse de henüz şekil vermeye girişmeden ateşin içinde döndürüp spatula ile karıştırmayı sürdürdü. Bu arada cam hamuru ile insan arasındaki benzerliklerin çokluğunu rahmetli ustasından öğrendiğini anlattı.

- Ustam her insanın iyi kötü cam hamuru gibi işlenmemiş bir hali olduğunu kendi haline bırakırsan en saf olanının bile şekilsiz mat orası burası çatlak anlamsız bir hale dönüşebildiğini, ehil ellerde ise en bulamaç halindeki camın bile şeklini bulup anlam kazanabildiğini anlatırdı. Camın hayat bulması yetmezdi ona göre. Girdiği şekil ne olursa olsun biri veya birileri için anlama taşımasının öneminden söz eder, yaptığı her cam parçası için bir öyküsü olurdu.

- Nasıl yani?

- 8 bacağı olması gereken ahtapotun 7 bacaklı kalması kendindeki eksiğin farkında olan için ne kadar anlamlı ise öyle bir anlam işte. Soğuyup şekle girdikten sonra o eksikliği bir daha ne yaparsanız yapın çatlatmadan eklemeniz çok zor. Hayat da öyle değil mi?

20160319_123424Çayını içebilmek için cam hamurunu ateşten alıp kızgın kumun içine yatırdı. Bu arada rahmetli ustasının şekle şemale gelip anlam kazanan camların uygun şartlarda soğutulmaz veya yeterince korunmazsa çatlayıp dağıldığı gibi insanların da adama benzemesinin yetmeyeceğini, uygun şartları bulamazsa boşa yaşanmış bir hayat gibi olacağına inandığından söz etti.

- Ustam hep yalnız bir insandı. Ne evliliği ne de aile hayatını başarabilmişti. Kendini işine vermiş dünyayı unutmuş biraz da küsmüştü. Aslında yanında kimseyi de istemezdi. İnat edip yanında kaldım. Beni küstürmeye, göndermeye az uğraşmadı. Kardeşlerim “bırak o mendebur herifi” dedilerse de kulağımın üstüne yatıp cam sanatını öğrenmeyi seçtim. Gün geldi yaşlandı eli ayağı tutsa da gözü seçemez oldu. Ben gözü oldum o hamuru şekillendirdi. İşte o zaman camın ardında nasıl bir anlam olduğunu, insanla nasıl benzeştiğini anlattı. Hayatı ondan öğrendim.

- Sonra ne oldu?

- Ne olacak. Herkese olan ona da oldu. Hastanede de yanındaydım. Ölümünden birkaç gün önceydi. Konuşturmaya kendini bırakmamasını sağlamaya çalışıyordum. Ustama “kendi hayatını cam hamurundan yapsaydın nasıl yapardın?” diye sordum. Hiç düşünmeden “içi boş bir su damlası biçiminde yapardım” dedi. İçi boş bir su damlası gibi geçip giden boşa yaşanmış bir hayatı olduğunu, kapalı dükkana kira öder gibi kendi bedenine sığınıp geçip gittiğinden söz etti.

- Güzel anlatmış, Ustan. Ancak öyle yaşayıp giden çok insan var diye düşünüyorum.

- Ben de öyle söyledim. “Ama ben farkındayım” diye yanıtladı.

es1

Cam hamurunu kızgın kumdan çıkarıp ateşte eritmeye yeniden başladı. Az önce soğumaya aldığı bir bacağı eksik ahtapotu satın almak istediğimi söyledim. Henüz yeterince soğumadan veremeyeceğini, ama adres bırakırsam posta ile göndereceğini söyledi. Adres bırakırken borcumu sordum; “bir bacağı eksik ahtapotu kime satacağım” diyerek ödeme almadı. Çay ve muhabbet için teşekkür edip cam ustasının yanından ayrıldım.

Bir hafta kadar sonra gelen kargoda bir bacağı eksik cam ahtapot figürü ile birlikte üzerinde el yazısı ile yazılmış “eksik kalan ne varsa” biçiminde küçük bir not vardı.

Mehmet Uhri

Köpükten Kalan

Çarşamba, Şubat 24th, 2016

img_9694

Beyoğlu İstiklal Caddesine açılan sokak cafelerinden birinde tanışmıştık. Tanışmıştık dediğime bakmayın ismini dahi bilmiyorum. Belediye zabıtasından kaçamayacağını anlayınca sattıklarını tıktığı çuval ile gelip masamın ucundaki diğer sandalyeye oturmuştu. Şaşkın bakışlarıma gülümseyerek bakıp “delikanlılık günlerim uzaklarda kaldı, ayaklarım beni taşısa da öyle koşup kaçacak takatim yok, idare edin ne olur” diyerek çuvalını masanın altına gizlemeye çalıştı. Biraz sonra koşarak gelen zabıtalardan biri bu numarayı yutmuşa benzemiyordu. Uzun boylu irice olan zabıta memurunun masanın altındaki poşete bakıp hızla yaklaşmakta olduğunu görünce elimi kaldırıp “Ne oldu buranın lattesi? Bir saattir bekletiyorsunuz adamı” diye yüksek sesle garsona söylendim. Garsonun koşarak geldiğini görünce üzerimize gelmekte olan zabıta memuru durdu. Bir süre daha kuşkuyla bize bakmayı sürdürse de arkadaşlarının seslenmesiyle tünele doğru koşarak uzaklaştı.

Adamcağız biraz da mahcup bir bakış atarak başını öne eğip teşekkür etti. Ortalık sakinleşince hemen gitmek için davrandı ancak sipariş ettiğim kahveyi beklemesi gerektiğini söyleyince pes edip tekrar yerine oturdu.

İsmini bugün dahi bilmediğim o ihtiyar işportacıyı işte böyle bir rastlantı ile tanıdım.

Bir süre sessizce oturup cebinden çıkardığı kumaş mendil ile terini kuruladı. Az önceki nefes nefese hali geçmiş olsa da tedirginliği devam ediyordu. Kahveyi getiren garsonun siparişin unutulması nedeniyle özür dilemesi ikimizi de güldürdü. Biraz havadan sudan konuştuktan sonra işçi emeklisi olduğunu kızı ve torunuyla aynı evde oturduklarını damadının hayırsız çıktığını evi terk ettiğini, kızının gündüzleri çocuk bakıcılığı yaptığını, ilkokula giden torununa kendisinin baktığını anlattı.

- Aldığım emekli maaşı evin kirasına bile yetmiyor kızım ve ben torun okusun diye bir umut çalışıyoruz. Torunumu okula bırakıp işportaya çıkıyor, okul çıkışı onu da alıp beraber evin yolunu tutuyoruz. Bu da hayat oluyor işte.

- Peki, ne satıyorsunuz?

- Aslında para kazandıracak ne bulursak onu satıyoruz. Sermayemiz de olmayınca kendi yaptığım bir şeyleri satmaya uğraşıyorum.

Masanın altına eğilip çuvalını karıştırdı “Bu aralar sabun köpüğü satıyorum. Köpüklü su  yapmayı emekli bir arkadaşımdan öğrendim. Kapağı telli şişeleri Tahtakaleden alıyor şişeleyip satıyorum. Torunum da çok seviyor” diyerek çıkardığı içi sabun köpüğü dolu şişeyi masaya koyup bana doğru uzattı. Elimi kaldırıp istemediğimi söylemeye çalışsam da ısrar etti.

- Al bunu. Kendin için olmasa da bir çocuğa verir ve nasıl sevindiğini görür mutlu olursun. Her çocuk balonla oynamayı sevdiği gibi sabun köpüğü ile oynamayı da sever. Bir de büyükler sevip oynasa dünya ne güzel olurdu…

- Büyükler pek ilgi göstermiyor sanırım.

- Sanırım şişenin içinden ortalığa saçılan köpükler büyüklere ürkütücü görünüyor. Bir nefesle ortalığa saçılan renkli balonların hızla bir görünüp kaybolması çocukları eğlendirse de üstleri kirlenecek diye anneler pek sıcak bakmıyor. Babalar da öyle… Anlayabilmiş değilim.

- İnsanlar bu renkli baloncuklardan neden ürksünler ki?

-Ne bileyim? Sabun köpüğü yapıp satan biri olarak hayata köpüklerin ardından baka baka kafam karıştı, belki de. Çoğu zaman şişeden ortalığa saçılan sabun köpüklerini yeryüzünden gelip geçen hayatlara benzetirim. Her hayat gibi irili ufaklı olanı da var, gösterişli olanı da. Şişkin olanı da ver şişmeden kalanı da. Hepsi kutsal kitaplardaki gibi bir nefesle hayat buluyor ortalığa saçılıyor o, bu, şu derken bir görünüp kayboluveriyorlar. Hayat gibi…

img_9695

Elindeki şişeyi açıp tele doğru hafifçe üfledi. Renkli baloncuklar havaya saçılıp heyecan verici bir görüntü oluştursa da hızla kayboldular. Uçuşan baloncuklardan birinin elinin üstüne inip su damlasına dönüşmesini izlerken “Belki de o yere göğe sığdıramayıp özenle koruyup kolladıkları kendi hayatlarının da aslında bu köpükler gibi olduğunu hissedip köpükle oynamayı sevmiyor anne ve babalar. Baksana az önce birbiriyle yarışan köpüklerden geriye bir iki damla sudan başka bir şey kalmadı” dedi.

Daha sonra torunuyla sabun köpüğü yarıştırmaktan nasıl keyif aldığından, nefesin köpüğe dönüşüp görünür hale gelmesinin ne kadar anlamlı olduğundan, hatta zaman zaman istiklal caddesindeki insan kalabalığının bir çocuğun nefesiyle ortalığa saçılan sabun köpüklerine ne kadar benzediğinden söz etti.

Az önce koşuşturan belediye zabıtaları geri dönüyordu. Önümüzden geçerlerken iri uzun boylu olanın dikkatlice baktığını fark ederek şişeyi tekrar çuvala atıp aceleyle kahvesini yudumladı. Okuduğum kitaba bir göz atıp ne iş yaptığımı sordu. Zabıtaların uzaklaştığını görünce sorusuna cevap vermemi beklemeden “vaktinizi aldım, masanızı işgal ettim, üstelik torunumu okuldan almam gerekiyor. İçtiğimin parasını ödeyip kalkmak için izin istiyorum” dedi. Elini cebine attı. “Olmaz” dedim. “Masama otururken izin isteseydiniz olurdu. Kahve benim ikramım. Gün gelir bir yerlerde karşılaşırsak o zaman alacağımı tahsil ederim” diyerek ayağa kalkıp elimi uzattım. Çuvaldan çıkardığı iki şişeyi “Biri az önceki hediyem diğeri ise bir sonraki buluşmanın hediyesidir. İtiraz istemem” diyerek masanın üstüne bıraktı. El sıkışıp çuvalı yüklendi ağır adımlarla kalabalığa karışıp uzaklaştı.

Bir süre sonra kitabıma dönsem de işportacı yaşlı adamın anlattıkları gün boyu kafamı kurcaladı. Şişelerden birini açıp hafifçe üfledim. Baloncuklar havaya ve istiklal caddesinin kalabalığına karıştı. Gelip geçenlerden bazıları rahatsız olmuşçasına bana ve elimdeki şişeye baktı. Hatta adımlarını hızlandırıp üzerine doğru uçuşan baloncuklardan kaçmaya çalışanlar bile oldu. İrice balonlardan biri ise bir süre havada asılı kaldıktan sonra kitabımın üzerine konup bir su damlası halinde gözden kayboldu. Su damlası ise az sonra emilip renkli bir leke olarak kitabın sayfasında yerini aldı. Bir süre daha havaya saçtığım köpükleri izledim. Kitabımın açık olan sayfası biraz daha ıslandı.

O emekli ihtiyar işportacıyı bir daha görmedim.

Dedim ya ismini dahi bilmiyorum. Onu ve o gün yaşananları unuttuğumu sanıyordum. Bir araştırma için o gün okuduğum kitabı elime aldığımda baloncuklarla ıslanıp buruşan sayfayı görünce bizim ihtiyarı, o gün yaşananları ve sabun köpüğüne benzettiği hayatları hatırladım. İsmini bilmediğim ama yüzünü çok iyi hatırladığım emekli işportacıyı ve insanların kimlikler olmadan da ne kadar yakın tanış olabileceğini düşündüm. Paylaşmak istedim.

Mehmet Uhri

Zeytinin Teri

Çarşamba, Aralık 30th, 2015

zeytinin-teri-tikla-ve-dinle

20151002_113407

Nazım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı ve 300 den fazla karakter ile konu edilen “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli destansı eserinin 70. yılı nedeniyle Boğaziçi Üniversitesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi ve Açık Radyo işbirliği ile “TÜRKİYE HİKAYELERİNİ ANLATIYOR” projesi gerçekleştiriliyor.

Proje kapsamında toplanan hikayelerden yapılan bir seçki tiyatro sanatçıları tarafından seslendirilip her gün açık radyo’da yayınlanmakta ve kitaplaştırılması hedeflenmektedir.

Bu etkinlik kapsamında seçilen”Zeytinin Teri” isimli öyküm Meltem Gürle tarafından edite edilip Tilbe Saran tarafından seslendirilmiş ve 7 Aralık 2015 günü Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

Öykünün radyo kaydına resmin üzerindeki “zeytinin teri tıkla ve dinle” linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Proje ile ilgili bilgi almak ve diğer öykülere ait kayıtlara ulaşmak isteyenler

http://turkiyehikayelerinianlatiyor.com

linkini kullanabilir.

Dostluk ve Sevgi ile…

Mehmet Uhri

Kedi Mabedi

Salı, Kasım 17th, 2015

kmm1

Bilmem ki nasıl anlatsam, derdimi?

Yaşadığım yerin adını kedi mabedi koyduklarına aldanmayın. Gerçekte bütün dünya kedilerin mabedidir. Burada, bu kafede 6 kedi bir arada yaşarız. Arada sayımız artıp eksilse de mabedimiz kedisiz kalmaz. Bulunduğumuz ülkede sahipsiz hayvan yasak olduğu için sokağa dahi çıkmamız yasak. Gerçi bizim de dışarıda gözümüz yok. Burada rahatımız yerinde.

En küçüklerimiz şu siyamlı ikizler.  Aramıza en son katıldılar. En yaşlımız ise sarılı beyazlı tüyleri, buruşuk bıyığı ile genellikle miskince oturup yerinden kalkmayan şu köşedeki iri olanımız.

km3-1

Burası kedilerin olduğu kadar kediseverlerin de buluşma noktası. Hal böyle olunca kedilerden haz etmeyen insanları tanımak fırsatım pek olmadı. Tanıdığım kadarıyla insanları anlatmak ve derdimi paylaşmak istiyorum.

Öncelikle bize sokak hayvanı olmayı yasaklayıp sokakları kendinin sananları hiç anlayamadım. Onların da bizlerden hoşlandıklarını sanmıyorum. O tipler hatır gönül için arkadaşlarının sürüklemesiyle gelir ve kendilerince en korunaklı köşeye geçip her hangi bir kedi yaklaşmasın isterler. İlginç ve hayli çekici kokuları vardır. Arada şaka yapmayı sevdiklerimiz bunlardır.

Bir de onlar kadar olmasa da temizlik takıntısı yüzünden bizlerden uzak durmaya çalışan hatunlar vardır ki aslında hiç ilgimizi çekmezler. Kendileri saç veya kıl dökerken iğrenmezler de bizim tüyümüz pis gelir rahatsız olurlar. Yalanıp temizleniyor olmamıza ise hiç tahammülleri yoktur. Neymiş kıçımızı yaladığımız dilimizle her yerimizi yalıyormuşuz. Çok pis olmalıymışım. Yahu biz size tuvalette ne halt ettiğinizi veya ellerinizin kirine bakmadan bizi okşamanıza laf ediyor muyuz? Hem şu temizlik işinde anlaştığımızı da söylemek pek doğru olmaz. Görünür kirlere sözüm yok ama görünmediği halde varlığı tahmin edilen kirler konusunda takıntılı çok insan gördüm. Oturacağı sandalyede veya kahvesini içip gazetesini okuyacağı masada kedi yürümüş, hatta çişini yapmış olabilir mi diye düşünmeden edemeyenlerle işimiz var. Yaptıklarımız tamam da yapmadıklarımızı nasıl ispat edeceğiz. Nedir bu evham? Çatalı bıçağı peçeteyle silince temizlenmiş mi oluyor? Dertliyiz diyorum inanmıyorsunuz.

km3-2

Bir diğer grup daha var ki, onlar da zor insanlar. Yapışır bırakmaz öyle cıvık sever okşarlar ki başınız döner. Utanmasalar yalayacak, alıp içlerine sokacaklar. Bu kadar sevgi de iyi gelmez, zorlanırız. Mıncıkladıkça gıdıklanır tırmalamak zorunda kalırız bu kez nankör olduğumuzu sevgiye karşılık vermediğimizi düşünürler. Yahu durup dururken gelip seni gıdıklasam hiç mi tepki vermezsin. Anlamak mümkün değil. Böyle bir kedi düşkünü ile temizlik takıntılı olanlar yan yana geldiğinde ise şenlik başlar. Birinin kucağına yatıp kuyruğumu ötekinin dizine vurdukça hayli komik olaylara şahit oluruz.

Bir de çok daha kalabalık bir grup vardır ki ciddi sorular sorarak işe başlarlar. Kendileri için değil yanındakiler için sorduklarını özellikle vurgular ve aşılarımızın tam olup olmadığını, kısırlaştırılmış olmamız gerektiğini sorup, aç olup olmadığımıza kadar bilgi isterler. Daha önce müşteriler ile sorun yaşanıp yaşanmadığı bile gündeme gelir. Onlar hep korku ve kuşkuları ile yaşıyor gibidir. Kendilerinin gerçekçi olduklarını iddia etseler de korkuları ile yaşayıp hayatları hep kontrol altında olsun isterler. Duyguları bile kontrollüdür. Böylece kontrol altında tuttukları bir hayat yaşadıklarını sanıp. korkuları yüzünden pek mutlu olamasalar da huzurlu olduklarını düşünür, avunurlar. Aslında neredeyse tüm enerjilerini korkularından alıyor, onlarsız yapamıyorlar. Kahvesini kekini alıp kitaplarına gömülmüş huzur içindeyken bir anda kafalarını kaldırıp yakında tehdit unsuru olabilecek bir şey olup olmadığını araştırırlar. Huzurlu görünseler de rahatsız tiplerdir.  Bunlar kontrolleri dışında bir olayla karşılaşacaklarından ve utandıran bir tepki vereceklerinden endişe edip kafalarında kurup dururlar. Kalabalık bir grup oldukları için hallerinin normal olduğunu düşünürler. Biri üstlerine yürüse hemen yelkenleri indirir, her daim korkularını dile getirip evham ederler, arkadaşları “yeter abartma” dediğinde kabahat işlemiş gibi susuverirler.

Dedim ya insanları anlamak çok zor. Kafeye uğramayanları veya uzak duranları bilemem ama en büyük grup şu korkularıyla yaşayanlardan oluşuyor, sanırım. Nedense, korkuların hayatlarını yönetmesinde huzur buluyorlar.

Bir de değişken grup var ki evlere şenlik. Bazen temizlik takıntılı olup sonra boş verebiliyorlar. Tedirginlikleri devam ediyor ama neden tedirgin olduklarını kendileri de açıklayamıyorlar. Kendileri öylece dursalar da içlerinde ne varsa değişip dönüşüp durur. Dedim ya evlere şenlik.

km6km5-1

Biz kediler çok renkli farklı türlere bürünsek de huylarımız birbirine benzer. Günden saate rengimiz huyumuz değişmez. Bir de sayıları çok az olsa da kedi kılıklı olan insanlar tanıdık. Bizler severiz ancak başkaları için zor insanlardır. Bilirsiniz biz kediler tüm dünyanın ve yaşadığımız hayatın bize sunulmuş armağan olduğunu düşünür o yüzden biraz tepeden bakarız. Sahibimiz olduğunu düşünenler olsa da yaşadığımız ortama bağlanırız. Bu yüzden nankör diyenler de çok olur. Karakterli görünmek, yaltaklanmamak nankörlükse bırakalım desinler. Kedi kılıklı olan insanlar da biraz böyle oldukları için pek hoş karşılanmazlar. Pek konuşmaz konuştukları zaman net ve açık olurlar. Duruşları kolay değişmez. Kedi gibi sakin ve munis tiplerdir. Kavga filan da çıkarmazlar. Hani biraz daha samimi olsak konuşasımız gelir. Mesafeli ve üstten bakan halleri yüzünden içten pazarlıklı oldukları düşünülür. Onlarınsa umuru bile değildir.

Bu kadar değişken tipler olunca kedi kafenin sakinlerine uyum sağlamak kolay mı sanıyorsunuz? Bir yerden sonra insanları anlamaya çalışmak yerine idare etmek ve az buçuk yönetmek daha kolayımıza geliyor. Aynı insanın tipten tipe bu kadar çabuk nasıl değişebildiğine hayret edersiniz. Kız arkadaşıyla geldiğinde onun gibi temizlik takıntılı olan ancak yalnız geldiğinde hiçbir şeyi umursamayan tipler için iki yüzlü demek yerine uyum göstermeye çalışıyor demiyorlar mı? Kuduruyorum…

Derdim büyük dostlar. Kendileri arasında bu kadar sorunlu tip varken onlara hiçbir şey yapmayıp sahipsiz hayvanları sokaklarda istemiyor kısırlaştırıp kontrol altında tutmak istiyorlar. Sanki kendi aralarında sokak hayvanı gibi yaşayan, kaba saba dengesiz tipler yokmuş gibi her fırsatta kabahati biz kedilerde arıyorlar.

Evcilleştirilmiş olduğumuzdan söz edenlere de birkaç lafım var. Kimin kimi evcilleştirdiğini zaman gösterir. Sizleri bilemem ama biz kediler ne olduğumuz ve ne yapıp yapmayacağımıza kendimiz karar verebiliyoruz. Sizler hiç öyle değilsiniz. Yanınızda başkaları varken edepli dursanız bile yalnızken yapmayacağınız muzurluk yok. Yeter ki gören duyan olmasın.

km5-2

Dedim ya derdim büyük. Belki insanların da bizler hakkında farklı düşünceleri dertleri tasaları vardır. O kadarını bilemem. Gün olur kedi mabedi isimli bir kafeye yolunuz düşerse camın önünde oturup meraklı gözlerle sıkılmadan dışarıyı izleyen siyahlı beyazlı kedi ile göz göre gelirseniz çekinmeyin. O benim. Penceremiz küçük, tanıdığımız insanlar sınırlı olsa da biz kediler insanları evcilleştirmede kararlıyız. Onları anlamaya çalışmanın zor olduğunun farkındayız. Hatta kendilerinin bile tam olarak anladıkları konusunda hayli kuşkuluyuz.

Her ne olursa olsun burası bizim mabedimiz. Buradayız ve bekliyoruz. Gördüğünüz gibi gelenleri tanımaya da başladık. Bundan sonrasını yaşayıp göreceğiz. Her şeye rağmen burada olmanın insanları tanımaya çalışmanın heyecan verici bir deneyim olduğunu düşünüyorum.

Maaauuuv…

Mehmet Uhri

Çamaşırhane Günlüğü

Salı, Ekim 6th, 2015

20150819_174041

Sevgili günlük;

Bugün çamaşırhane her zamankinden de sessizdi. Dün kimse uğramadığı gibi günün yarısının geçmesine rağmen gelen gidenin olmaması endişelendirmişti. Ne oldu bu insanlara? Kirlenmemenin yolunu mu buldular? Yoksa kirlilerinden kurtulmayı veya kirlenmeyi umursamamayı mı öğrendiler? diye düşünmeden edemedim. Bu sessizlik hiç hayra alamet değildi.

Koskoca çamaşırhanenin 7 numaralı makinesiyim ve diğerlerinden marka veya görüntü olarak hiç farkım yok. Atarsın parayı basarsın düğmeye çalışırım. Sanırım girişe yakın olduğum için daha çok tercih edildiğimden diğerlerine göre daha emektar sayılırım. Çamaşırları ile gelip başımda bekleyenleri izlerim. Gelenler birbirlerinden farklı görünseler de ellerinde kirli çamaşırları olunca nedense davranışları hep aynı oluveriyor.  Yalnız oldukları zaman ıslık çalıp, yüksek sesle şarkı söylediklerine, kendi kendileriyle konuşup hatta tartıştıklarına bile şahit olmuşluğum vardır. Ancak bulundukları ortamda biri veya birileri varsa nasıl beceriyorlarsa hepsi aynı oluveriyorlar. Yüz ifadeleri bile donuklaşıyor. İçlerine kapanıyorlar.

Ellerindeki çamaşır sepetinin üstünde kirliler görünmesin diye genellikle okumak için getirilmiş gibi duran kocaman bir gazete vardır. Makineye yerleştirirken de kirliler görünmesin diye şekilden şekle girerler. Sanki suçluluk duymayı gerektiren bir iş yapıyor gibidirler. Bazıları daha da abartır. Yıkanmakta olan çamaşırları makinenin penceresinden görünmesin diye sandalyeyi makinenin önüne çekip orada otururlar. Ama yine de başkalarının kirli çamaşırlarını merak edip çaktırmamaya çalışarak bakmadan duramazlar. Çamaşırhaneye giren çıkan çok olduğu günlerde bile ortalığa garip bir sessizlik hâkimdir. Gelenler çamaşır yıkanana kadar oturup kitap veya gazete okur. Kulaklıklarını takıp müzik dinleyenler de çoktur. Bir an önce işini bitirip gitme gayretindedirler.

Bu arada geç de olsa günün ilk müşterisi geldi. Her zamanki gibi acelesi vardı. Telaş içinde çamaşırları makineye tıktı. Biri çamaşırları öyle ölü totosuna pamuk tıkar gibi tıkamamasını söylesin şuna, yıkarken çok zor oluyor, birbirine dolanıyor ne yıkanıyor ne de durulanıyorlar. Telaşlı olduğuna bakıp çok işi var sanmayın bu da pek çoğu gibi tembellik yapmaya zaman kalsın diye telaş edenlerden. Onca telaşla çamaşırları makineye tıkıp kitabına gömülüyor. Geçenlerde uyuya kaldığı bile oldu. Çamaşır yıkama işlemim bittikten neredeyse yarım saat sonra çamaşırhaneye giren birileri olmasa uyanacağı da yoktu.

Buradan, çamaşır makinesinin penceresinden bakınca insanlar birbirine benzese de aslında hepsi ayrı bir tip. Yalnızken bunca farklı olmalarına rağmen bir araya geldiklerinde hemen hepsinin birbirine benzeyip farklı görünmeme gayretine bürünmelerini inanın anlayabilmiş değilim. Kirli çamaşırlarını birileri görecek diye hayıflananlar yalnız olduklarında makineye yerleştirmeden önce açıp bakıyor hatta kokluyorlar. Kirlilerinden ayrılması bile seremoniye dönüşebiliyor. Hani kafası karışık bir makine değilim ama insanları anlayabildiğimi söyleyemem.

Geçenlerde gelen dede ve torun muhabbet ederlerken kulak misafiri oldum. Torun dışarıda oynamak yerine neden çamaşırhanede olduklarını sordukça dede giysilerin temizlenmesi gerektiğini söyledi. Bu kez neden giysi giyildiğini sorunca karşısına alıp anlatmaya başladı.

20150819_174034

Dedenin söylediğine göre tuhaflık insanların dünyaya gelişlerinde başlıyormuş. Diğer canlılardan farklı olarak insan dünyaya çıplak olarak geliyor, doğar doğmaz örtmek veya giydirmek gerekiyormuş. İnsanların bu şekilde eksik dünyaya geliyor olmayı bir türlü kabullenemediğini bu nedenle çıplaklığın kabul görmediğini anlattı. Torun sesini çıkarmadan ilgiyle dinliyordu. Dahası çıplak olarak dünyaya geldikleri yetmezmiş gibi bebekken bakıma muhtaç olmaları, örtünme, giyinme, barınma ve sığınma çabasının herkesin hayatına öyle veya böyle etki ettiğinden söz etti.

“Her insan başlangıçta bebektir ve ne kadar büyüseler de bir parçaları hep bebek kalır. Biraz da içimizdeki o korunmasız, zavallı, ezik parçamızı unutmak ve kimseye göstermemek için giyinir, örter ve gizlemeye çalışırız” deyince torunun yüzü güldü. Dedesinin de içinde bir bebek olduğu fikri hoşuna gitmişti. Bir süre bu konu üzerinden şakalaştılar. Hangisinin daha bebek olduğu konusunda çekiştiler. Giysilerin bu nedenle önemli olduğunu insanların biraz da kendini gizlemek için giyindiğini vurguladı. Bu nedenle insanoğlunun ne giydiği, nasıl giyindiği, giysilerin temiz olup olmadığı ve dışarıdan nasıl göründüğü, başkalarının gözünde nasıl göründüğünün hep önemli olduğundan söz etti.

O an, giysileri yıkanırken başlarından ayrılmak istemeyen, odadaki aynayla baş başa kaldığında kendini inceleyip aynayla konuşanları hatırladım. Sanırım onlar da içlerinde kalan o çıplak, ezik, eksik bebek yanlarını dışa vuruyor, başkaları geldiğinde de o ufaklığı gizleme çalışıyorlardı. Dedenin sözlerini torun nasıl algıladı bilemem ama ben insanların tutarsız görüntüsünün ardını biraz olsun görebildim.

Bir süre sonra torun ilgisini elindeki oyuncak arabaya verip koltukların üzerinde gezdirip oynarken dede kendine konuşmaya başlamıştı. Eksik, ezik ve çıplak olarak dünyaya gelip, eksikliği gidermek için anne bakımına gereksinim duymak, sonrasında ise ayaklarının üstünde durup bağlarından kurtulma ve özgür olmaya çabalamakla koca bir ömrün tükenip gittiğinden yakındı. En özgür geçinenin bile kirli çamaşırlarıyla baş başa kaldığında omuzlarının düştüğüne içindeki o eksik ve çıplak yanıyla yüzleştiğine şahit olduğumu hatırladım.

Bu arada az önceki telaşlı tembel makinenin işini bitirmesini beklerken kitabı elinden kayıp hafiften uyuklamaya başladı. Neyse elinde çamaşır sepeti ile biri daha içeri girince doğrulup kendine çeki düzen verdi. Göz ucuyla bakıştılar. Birbirlerini görmemiş gibi yapıyorlar. Selamlaşsalar rahatlayacaklar ama olmuyor. Tanışsalar ileride ne diyecekler? “Ben bunun çamaşırhane arkadaşayım, kirli çamaşırlarını söyletmeyin şimdi bana” mı diyecekler? Onun için hiç konuşmamayı seçiyorlar.

Yeni gelen çamaşırlarını makineye yerleştirmeye başlayınca diğeri göz ucuyla bakmaya başladı. Adam durumdan rahatsız olup gövdesini siper ederek yerleştirmeyi sürdürdü. Hafiften ortam gerilecekken izlemesi hayli keyifli bir olay gerçekleşti. İki erkeğin olduğu ortama ıslık çala çala elinde çamaşır sepetiyle gençten bir kadın girdi. Az önceki gergin hava hızla dağıldı. Delikanlılar tanımıyor ama gelen genç bayanı iyi tanırım. Pek sık gelmez. Ayda bir gelir iki makine dolusu çamaşır getirir, iki makineyi aynı anda çalıştırıp kimseyi umursamadan ve çevre ile ilgilenmeden kulaklığını takıp müziğini dinler, arada mırıldandığı da olur. Kimseyle ilgilenmeden geldiği gibi ıslık çala çala arkasında enerjisini bırakıp gider.

Yine öyle oldu. El kadar ve renk renk iç çamaşırlarını gizlemeye bile gerek duymadan neredeyse göstere göstere makineye yerleştirdi. Çantasından çıkardığı dergisini açtı. Sadece bir kez göz ucuyla odadakilere bakıp dergiye gömüldü. Delikanlılar kendilerine çeki düzen verip hatunu süzseler de kös kös oturmaktan başka bir şey yapamadılar.

20150819_174051

Çamaşırhane güne normalden fazla sakin başlamış olsa da yavaş yavaş yükünü alıyordu. İnsanlar yine gelip kendilerini bilemem ama çamaşırlarını kirlerinden arındırıp geldikleri gibi sessizce gitmeye devam ediyorlar.

Hani bir çamaşır makinesi olarak yaptığım işi abartmak istemem ama insanlar nasıl ibadet mekânlarına gidip günahlarından arınmak için bir şeyler yapıyorsa ben de onların giysilerini, kirlerinden arındırıyorum. O giysilerin onlar için ne denli önemli olduğunun, neleri gizlediğinin de farkındayım.

Geleceğe dönük hayallerim tasarılarım da var. İnsanların kafalarından geçen kirli düşünceleri çıkarabilmek onları kötü düşüncelerinden arındırabilmek için psikolojik deterjanların kullanıldığı özel makineler tasarlıyorum. Çamaşır makinesinin hayali de bu kadar olabiliyor.

Düzenli günlük tutan makine için bugün de yazacak bir şeyler bulabildim. Aynı odayı paylaştığım diğer makineler gibi özel birinin veya bir evin makinesi olamayıp onun bunun elinde her gelenin kullandığı sıradan makine olarak kaldığım için hayıflanmıyorum. Hayıflansam ne olacak? Bir işe yaramıyor ki. Hem böylece günlüğüme yazacak çeşit çeşit insan buluyorum. Ancak insanlar çok farklı olsalar da kirleri hep aynı. Aynı kirlere bulanıp sonra da onlardan arınmaya çabalıyorlar. Bir araya geldiklerinde ezik ve eksik yanlarını gizlemeye çabalarken hayli komik görünseler ve biz makinelere benziyor işe yaradıkça yorulsalar da yararlı bir şeyler yapmış olmak onları mutlu etmeye yetiyor.

Gün devrildi. Çamaşırhane gecenin sessizliğine çekiliyor.

Sana da iyi geceler, sevgili günlük.

7 Numaralı çamaşır makinesi.