Archive for the ‘Yaşayan mekanlar’ Category

Ada Ayazı

Pazartesi, Haziran 13th, 2011

ada-ayazi-1“Hadi kızlarım, siz o gençlere uymayın. Bugün işimiz çok, yorup hırpalamayın kendinizi” diyerek gemlere asılıp atları sakinleştirmeye çalıştı. Büyükada sonbaharı karşılıyordu. O Pazar güneşi gören pek çok İstanbullu gibi kendimizi adaya atmıştık. Bindiğimiz faytonu sollayan diğer bir fayton yüzünden atlarımız huysuzlanıp peşinden hızlanmak istemiş faytoncu ise onları zor da olsa bu sözlerle sakinleştirebilmişti.

Adanın sakin sessiz sokakları gelenlerle kısa sürede şenlenmiş, sokakların sahibiymiş gibi kasılarak dolanan kediler bahçelere kaçmıştı. Adanın köpekleri ise iskele önünde miskin miskin yatıp gelenlere tepki vermemeyi yeğliyordu. Az ötede aynı yiyeceği çekiştiren tekir kedi ile martının didişmesi ise görülmeye değerdi. Sonuçta martının gaga darbeleri kedinin pençesinden üstün gelmişti. Yazın hareketli günlerini geride bırakan adada evler kış uykusundaydı. Hafta sonu ortalığın biraz olsun hareketlenmesi bile adaya çöken kış hüznünü gidermeye yetmemişti.

Kasketi ve siyah deri yeleği ile adanın emektarlarından olduğu anlaşılan faytoncu yol boyunca atları ile konuşup bizimle pek ilgilenmedi. Atları sakinleştirmeyi yeni başarmıştı ki yanımızdan yine hızla geçen diğer bir fayton bizimkilerin aklını çelmesine yetmişti. Faytoncu dayanamayıp “Yavaş olun biraz çocuklar, araba değil altınızdaki gaza basınca hızlansın” diye giden faytonun ardından seslendi. Atları sakinleştirmek için uğraştı. Eliyle giden faytonu işaret etti.

-      Ah bu gençler. Çatlatacaklar atları. Ne çabuk unuturlar atların da can taşıdığını. Fayton benzer mi hiç arabaya? Can bu, atıp yenisini almak kolay mı? Çalışamayıp yattığın, aç kaldığın günler de cabası.

Bu sözlerle başlayan sohbette adada doğup büyüdüğünü, babadan kalma mesleği faytonculuğu sürdürdüğünü, son yıllarda eski faytoncuların yerini hep iş arayan delikanlıların aldığını anlatıp faytonlarını kiraya veren adalı arkadaşlarından yakındı.

-      Faytonu kiraya verip kenara çekildiler. Olan atlara oldu. Attan anlamayana fayton verirsen olacağı budur. Araba gibi kullanır canını çıkarırlar. Anlamazlar atların dilinden. Kimse duymaz seslerini. Yemini suyunu verince iş biter zannederler. O gün kazandıkları paraya bakarlar hep. Yoktur yarınları.

-      Haklısın ama öyle bir zamandayız ki herkes geçim ve para derdinde.

Hadi oradan dercesine hafif alaysı yüzüme baktı.

-      Beyim burası ada, şehir değil ki. Parayı dert edenin adada işi ne. Hem şu gelenlere baksana. Hepsi birden hafta sonu gelir adanın sokaklarını biri birilerine dar ederler. Adada sessiz sakin gün geçirmeyi isterler ama biri birilerini ezerler. Daha fayton sırasında kavga eden adam adadan keyif alabilir mi sanıyorsun?

Bu arada atlardan biri tökezledi diğeri yoluna devam edince fayton yön değiştirip dil burnu bölgesinde yoldan çıkar gibi oldu. Bizimki dizginlere asılıp faytonu durdurdu. Aşağı indi. Soldaki yağız atın yanına gidip “kardeşçe geçinmek varken niye kavga ediyorsunuz, bugün işimizi iyi yapalım akşama afiyetle karnımızı doyururuz. Yeter ki kavga etmeyin. Tamam sen daha güçlüsün ama o da senin yükünü taşıyor tek başına kalsan daha çok yorulacaksın. Birbirinizi üzmeyin bakayım” dedi. Faytona binip yola koyulduk. Şaşkın baktığımı görünce;

-      Konuşup kollamazsan çabuk alınır bunlar. İlgi ister, dostluk ister. İnsan gibidir. Kırılır küser anlamazsın. Ceza vermek bir yere kadar işe yarar. Babamızdan böyle gördük. Hep birlikte kazanır hep birlikte yeriz, yoktur atlardan ayrı gayrımız.

-      Yani söylediklerini anladılar mı?

-      Beyim benimle dalga geçme. Onlar anlayacağını anladı. Sen her konuştuğun adamın sözünü anlar mısın? Onlar benim sesimi tanır, bilir. Ne demek istediğimi ne hissettiğimi sesimden anlar. Bunca yıldır biraradayız.

ada-ayazi-2Yamacı çıktıkça artan serin esinti şehirde hava ne kadar sıcak olursa olsun adada iklimin sert olduğunu işaret ediyordu. Bizim faytoncu soğuk ve nemli kış aylarının adada zor geçtiğinden yakınınca “hiç şehirde yaşamayı düşünmedin mi?” diye sordum. Yine o alaycı gülümseme belirdi yüzünde;

-      Düşündüm hatta denedim. Çocuklarım şehirde yaşıyor. Ben yapamadım. Şehirde sanki başkasının hayatını yaşıyormuşum gibi geldi. Şehirde insanlar ev geçindirecem diye şekilden şekile girip ucube bir şeye dönüşüyor. Küçük oğlum iyi bir iş buldu lojmanı, arabası, kılığı kıyafeti yerinde ama hiç biri kendinin değil. Bugün atsalar cascavlak ortada kalır. Ama o halinden çok memnun. Korktum buraya kendi gerçek hayatıma kaçtım. Şimdi hiç olmazsa karnım acıktığında kendi karnımın acıktığını biliyorum.

-      Öyle diyorsun ama şehirde yaşayanlar da adada hayat yok diye geri kaçıyor, hayatı canlılığı şehirde arıyorlar. Buraya kafa dinlemeye geliyorlar.

Adanın görece daha sıcak güney tarafına dönmüş yollar ıssızlaşmıştı. Evlerin bahçelerinde  palmiyelerin çokluğu dikkat çekiyordu. Solda tepedeki beyaz küçük evi işaret etti eliyle;

-      Bak beyim bizim ev. Azıcık bahçeyle uğraşır, çayırın otları ile atlarımı beslerim. Öyle şehirliler gibi her şeyin önüme hazır gelmesinden de hiç haz etmem. Cefasıyla da olsa kendi hayatımı isterim. Bizim oğlanlar ve şehirliler gibi bilerek kandırmam kendimi.

-      Nasıl oluyor bu?

-      Hani çocukları parka götürür eğlendirirsin, parktan dışarı çıktığında gerçek hayata döndüğünü zanneder ya insan, büyükler için de ada böyle iş görüyor. Günübirlik gelip eğlenip gidiverirler, onlar için yaşayıp eğlendikleri hayali mekandır, adalar. Geri dönünce de kendi gerçek hayatlarına döndüklerini sanırlar. Adalar olmasa yaşadıkları hayatın başkalarının hayatından farkı olmadığını anlayıp kederlenecekler elbet. O yüzden adalar hep böyle değişmeden kalır, sayfiye yeri derler geçerler. Şehre benzesin istemezler.

-      Yani sence şehirde yaşanmaz öyle mi?

-      Bana sorarsan öyle. Her şeyin önüne hazır geldiği, hayatların bu kadar benzeştiği yerde yaşananların gerçek olduğuna inanması için insanın ara sıra çıkıp buralara gelmesi gerekiyor. Asıl gerçeğin burası olduğunu anlamadan da dönmek kaydıyla tabii ki. Yoksa kafan karışır, arada kalıverirsin. 

Ada turunu tamamlamış faytoncuların baş durağı görünmüştü. Fayton bekleyenlerin kuyruğu ise meydandaki saat kulesine kadar uzanmıştı. Bizimki durağa yanaşıp bizleri indirirken yeleğini gösterip “ada ayazı fena hasta eder. Güneşe aldanıp açılıp saçılmayın sakın. Hadi kalın sağlıcakla, yine gelin” dedi ve yoluna devam etti. Gelen vapurun yolcuları ile meydanın artan kalabalığı da rıhtımda miskin yatan köpeklerin rahatını kaçıramamıştı.       

 

Mehmet Uhri

Orfoz ve Ahtapot

Pazartesi, Haziran 6th, 2011

devlet-1Ege kıyılarında küçük balıkçı kasabasında tanımıştım, Süleyman Kaptanı. Geceden denize bıraktığı ağları sabah toplar, yakaladığı balıkları limanda yazlıkçılara satardı. Alışveriş ile başlayan tanışıklığımız civar koyları gezecek tekne arayışımız ile ilerlemiş, kaptanlığını yaptığı daha büyük bir tekne ile koyları gezmiştik.  

Yaşı altmışı geçmiş, saçlarının tümden kırlaşmış olmasına karşın dinçliğini yitirmemişti. Tekne gezilerinde teknesinin arkasında dümende oturur, sessizce sigarasını tellendirirdi. Pek konuşmaz, yeri geldiğinde gezdiğimiz koylar hakkında kısa bilgi verirdi. Tanışıklığımızdan aldığımız cesaret ile akşamları onunla ağ atmaya, sabahları da toplamaya giderdik. Böylelikle limanda balık bekleyen alıcılardan önce ihtiyacımız olan balığı seçme şansını da kazanıyorduk.

O sabah gün doğumu ile birlikte Ege’nin gökyüzünün maviliğine karışan serin sularına açılmış, geceden atılan ağları toplamaya başlamıştık. Av hayli bereketli görünüyordu. Çoğunu ilk kez gördüğüm adını bile bilmediğim irili ufaklı balıklar takılmıştı ağa.

Ağa takılan balıklardan birine yapışmış irice bir ahtapotun mürekkebi üstümü batırmaya yetmişti.

Dönüş yolunu tuttuğumuzda balıkları cins ve boylarına göre kasalara aktarıyorduk. Ağı temizlerken elime gelen çirkin görünüşlü koyu renkli balığı gösterip ne olduğunu sordum.

-      Bir orfoz yavrusu o balık. Denize geri gönderelim büyüyünce yakalarız.

Balık neredeyse elim kadardı. Bence büyük görünüyordu.

-      Normalde ne kadar büyür bu balık?

-      30 - 40 kilo bazen daha bile büyüğünü yakaladığımız oldu.

devlet-2Ağı temizlemeye devam ederken iki oğlu olduğundan, ikisinin de Liseyi bitirdiğinden ancak üniversiteye giremediğinden söz etti. Oğulları, iş bulmak için büyük şehre gidip yerleşmiş baba ocağını ve baba mesleğini bırakmışlardı.

-      Tutamadım onları burada. Balıkçılık ve biraz da zeytincilik yaparak karnımızı doyururduk. Ancak bu onlara yetmedi. Yaşadığımız hayatı beğenmediler, para kazanmak için şehre gittiler. Arada sırada gelip bir süre kalıyor sonra yine şehre dönüyorlar. Özlüyorum, çok özlüyorum onları.

-      Sen de gitsen onların yanına daha iyi değil mi?

-      Ben buraların insanıyım. Burada doğdum burada ölmek istiyorum. Ben de gidersem kim bakacak bu topraklara. Yazdan yaza gelinen birkaç hafta kalınıp dönülen yazlıklar gibi mi olsun doğup büyüdüğümüz kasaba?

Daha sonra, sayıları hızla artan yazlık siteler ile denizlerin kirlendiğinden, civar koylara kurulan balık çiftlikleri ile zamanla tüm denizin kirlendiğinden söz etti.

-      Devlet önlem almıyor mu? Kirletenlere ceza vermiyor mu?

-      Beyim senin devlet dediğin şey de bu denizler gibi kirlenmeden nasibini aldı. Devlet eski devlet değil artık.

-      Nasıl yani? Devlet biçim mi değiştirdi?

-      Bunca yılın balıkçısıyım, sana balıkçı lisanı ile anlatayım. Eskilerde devlet az önce denize bıraktığın orfoz balığı gibiydi. Görünüşü ürkütücü ve heybetlidir.  Derinde bir kaya kovuğunda yaşar. Oradan hiç ayrılmaz, zordur yanına varmak ama aradığın zaman orada olduğunu birisin. Ölmeye yakın kovuğun içine girer kendini şişirir ve ölümü bekler. Ölüsünü de bulamazsın. Devlet de bir zamanlar böyleydi ulaşması zordu ama hep vardı. Nerede olduğunu bilirdin, aradığında bulurdun. Heybetinden ürkerdik, çoğumuz.

-      Şimdi ne oldu, ne değişti?

-      Artan kirlenmeyle birlikte orfoz nesli azaldı. Kirlilikten beslenen ahtapotlar çoğaldı. Artık o kaya kovuklarında ahtapotlar yaşıyor.

Sigarasından derin bir nefes alıp dumanını hırsla havaya savurdu. Konuştukça öfkesi artıyordu sanki. Ağdan çıkardığı ahtapotu teknenin kenarına çarpıp yumuşatmaya başladı.  

-      Öyle bir hayvandır ki bu ahtapot, her kaya kovuğunda olabilir. Kolları ile her yere uzanır ama sen ona yaklaşamazsın. Aradığında bulamazsın, her yerde olabilir. Eline almaya kalksan cıvıktır, kaçar gider. Tutamazsın.

-      Yani?

-      Anlamıyor musun? Devlet eskiden orfoz gibiydi. Yeri, yurdu, şekli, şemali belliydi. Şimdi ise ahtapot gibi oldu. O sana ne yapıp edip ulaşıyor, sen ona varamıyorsun. Yanına varsan bile tutamıyorsun, elinden kayıp gidiyor. Ne yaptıysam çocuklarımı yanımda tutamadım. Bu devlete yararı dokunsun diye büyüttüm çocuklarımı.  “Okut” dedi devlet, okuttum. Ama şimdi ne okutabiliyorum, ne iş bulabiliyorum, ne de yanımda kalmalarını sağlayabiliyorum. Yardım istemek için kaç kere gittiysem devlet kapısına aha bu ahtapot gibi ya yerinde yok, ya da bulsan bile elinden kaçıp gidiyor, yüzüne bakan bile yok. İş vergi almaya gelince ne yapıp edip seni buluyor ama.

-      Peki tüm bu olanların sorumlusu kim?

-      Kim olacak yine bizleriz. Kirlendik hepimiz. Kafalarımızın içi kirlendi. Kirliliğin olduğu yerde de ondan beslenen yeni nesiller yetişiyor işte.

devlet3Bir sigara daha yakıp işine döndü. Bu arada ağı ayıklamamız bitmiş, limana yaklaşmıştık. Ağdan çıkan küçük bir deniz kaplumbağasını eline aldı, Süleyman kaptan. “Limanda bekleyen gavurlar çok sever bunu, pişirip yemeğini yapmak isterler zavallının. İyisi mi onlar görmeden geri bırakılım” sözleri ile kaplumbağayı Ege’nin mavi sularına bıraktı.

 

Mehmet Uhri

Eski Bir Şarkı

Salı, Mayıs 17th, 2011

sarki1Ağaçlar yapraklarını dökmüş sonbahar Berlin’i terk etmeye hazırlanıyordu. Şehri ikiye bölen duvarın yıkılması, Almanyaların birleşmesi ile yeniden başkent olmuş büyük gelişim göstermişti. Hiçbir zaman içine sindiremediği  bölünmüşlüğü arkasında bırakmış ve çağdaş Avrupa başkentlerinden birine dönüşme yolundaydı. Potsdam meydanında yönümü şaşırıp Brandenburg kapısına gideceğime kendimi Mendelsshon Bartoldy parkında bulmuştum. Elimde bölge haritası şaşkın bakınırken ıslıkla çaldığım Ege türküsünü fark eden ve “merhaba” diyerek yanıma gelen yaşlıca beyefendiden yardım istedim. Beyefendi haritayı ters tuttuğumu ve bu nedenle ters yönde ilerlediğimi, parkın diğer ucundaki metro istasyonundan metroya binmenin daha iyi olacağını, kendisinin de o yöne gitmekte olduğunu söyleyip “acelen yoksa ve adımını şu ihtiyarın adımlarına uydurabilirsen, birlikte gidelim” dedi. Parkın kuzeyine doğru yürümeye başladık. İstanbul’dan geldiğimi söyleyince biraz da heyecanla Galata köprüsünü sordu. İç çekerek Galata köprüsünde gençlik anıları olduğundan, İstanbul’u özlediğinden söz etti. Hatırladığı o eski köprünün yıllar önce yandığını, yerine daha geniş ve uzununun yapıldığını, eski köprüdeki tadın yenisinde pek olmadığını söyleyince bir süre durdu. Bastonuna dayanıp gülümsedi, biraz da soluklanmak istemişti sanırım. Sonra “Olsun be oğul. Ağzının tadı yerindeyse, Haliç’e doğru gün batımına karşı çay içmenin keyfine varabiliyorsan yetmez mi?” diye cevap verdi. Ağır adımlarla yürümeyi sürdürdük. 70’li yıllarda siyasi nedenlerle ülkesinden kaçıp Almanya’ya sığınanlardan olduğunu, vatandaşlıktan çıkarıldığını, çok özlemesine karşın ülkesine geri dönemediğini anlattı.

-      Siyasi görüşümüz dışında suçumuz yoktu. Kimseye zarar da vermemiştik. İnsanlar daha iyi yaşasın özgür olsun istemiştik. Duvarın yıkılması ile uğruna vatansızlığı bile göze aldığımız davalar unutuldu, gitti. Bizler de yok sayıldık. Sanki hiç yaşamamış gibi olduk. Ülke bizi unuttu. Vatansız olduk. Yabani ot gibi buralara tutunduk.

-      Ne iş ile uğraşıyorsunuz?

-      Başlangıçta her işi yaptım. Müzik eğitimi almıştım. Berlin’deki Türk düğünlerinde çalgıcılık bile yaptım. Sonraları geçimimi müzik eserlerine düzenlemeler yaparak sağladım. Pek adım duyulmasa da çeşitli müzik gruplarının beste ve aranjmanlarında emeğim vardır.

-      Peki, neden özellikle Berlin? Yoksa o da mı rastlantı?

-      Almanyalı olamadım ama beni her halimle kabul eden biraz da kendime benzettiğim Berlin’i çok sevdim.

Nasıl bir benzerlik olabileceği konusunda şaşkın bakmış olacağım ki açıklama gereksinimi duydu. Eliyle kalabalık caddeleri göstererek Berlin’in kendi gibi bunca savaş ve işkence görmüş olmasına, ikiye bölünüp parçalanmasına, başkent olmaktan çıkmasına karşın her daim canlılığını koruduğuna dikkat çekti.

-      Bu şehir çok bilinen ve sevilen eski şarkılara benziyor. O eski şarkılar ki; bilirsin herkes kendine göre söyler ama unutulmaz. Hep bir yerlerde yaşar. Bazısı bir kuple okur, bazısı sözlerini değiştirir bazısı ritmini mırıldanır ama takılmıştır kulağa. Bu şehirde öyle bir canlılık var.

-      Ne tür bir canlılık bu söz ettiğiniz? Tam anlayamadım.

-      Dedim ya, öyle güçlü bir şarkı ki bu şehir, savaşlarla parçalanmış, işgal görmüş bölünüp başka şarkılara, başka dillere karıştırılıp yok edilmeye çalışılmış ama yok olmamış, unutulmamış. Parçalanıp başka şarkılara katılan, yasaklanan değiştirilen ama bestesi ölmeyen şarkılardan olmuş. Bak duvarın yıkılması ile birlikte tekrar eski canlılığına kavuştu işte. Yine aynı o eski şarkı, her yerde. Bu nedenle kendime benzetiyorum. Bakma sen yaşlandığıma. Bıraksalar içimdeki o cevval delikanlı Berlin gibi yine aynı dava için atacak kendini ortalara.

Parkın ucunda metro istasyonu görünmüştü. Üstümüzden gürültüyle geçen metronun sesi bir süre konuşmamıza engel oldu. Biraz daha yürüdük. Duvarın yıkılması ile yapılanları ve bu değişimin etkilerini sordum. Yanıt vermeden önce düşündü. Sonra yine bastonuna dayanıp durdu, soluklandı.

-      Bana sorarsan şehre yine saldırıyorlar. Berlin’de yaşayanlar kaybolan yılları telafi etmek için acele ediyor. Müzikçi diliyle anlatırsam; Hani şimdilerde remixed edip şarkıları hızlandırıyorlar ya, işte Berlinliler o eski şarkının remixed olmasını istiyor ona çabalıyor. Merkezi idare ise o eski şarkıya covered yapıp yeni baştan yorumlama derdinde. Pek anlaşacaklar gibi de görünmüyor. Bence ortaya çıkanı kimse beğenmeyecek.

-      Peki ne olacak?

-      Biliyoruz ki, bestesi sağlam şarkılara hiç bir şey olmuyor. Sular durulduğunda şehir yine kendi şarkısını söyler elbet. Umarım ömrüm yeter de görürüm o günleri.

sarki4Soluklanmak için durmasını fırsat bilip “Peki ya İstanbul? Onun şarkısı yok mu?” diye sordum. Hüzünlü gözlerle yüzüme baktı. Eliyle kalbini gösterip “O şarkı hep buralarda bir yerlerde atıyor, güne onunla başlayıp hep onunla yaşıyorum. Can bu bedende kaldığı sürece pek öyle bitesi de yok, o şarkının” dedi.

Geçen metronun sesinden ürken bir sincap bulunduğu ağacın üst dallarına doğru hızlıca tırmandı. Metro istasyonuna ulaşmıştık. İzin istedim. Gitmek istediğim yere ulaşmak için hangi yönde giden metroya gitmem gerektiği konusunda da yol gösterdi. Gülümseyerek oraya daha sonra da gidebileceğimi, bir süre Mendelssohn parkında kalıp o eski şarkıyı duymaya çalışmak istediğimi söyledim. Gülümsedi, başıyla belli belirsiz selam verdi. “Unutma. Herkesin sevdiği ve kendine göre söylediği eski bir şarkıdır, Berlin. İstanbul’da benim için boğaza bir taş atarsın değil mi?” dedi ve ağır adımlarla metronun merdivenlerine yöneldi.

 

Mehmet Uhri

Kestanenin Teri

Perşembe, Nisan 14th, 2011

kestanenin-teri2Direnmenin anlamı kalmamıştı. O akşam koca şehir hep birlikte yollara dökülmüş gibiydi. Bir saati aşkın süredir İstanbul’un trafiğine takılmış eve gidebilmek için alternatif yolları denemiş sonuçta tüm yolların aynı yoğunluğu yaşadığını görüp pes etmiştim. Arabamı Sirkeci meydanında boş bulduğum ilk cebe çekip durdum. Akmayan trafikte şehrin acı çeken telaşlı insanlarından biriydim ve pes etmiştim. Araçtan inip boğazın Haliç’le birleştiği yerde akşamın lacivertine bulanan suları izledim bir süre. Hava açıktı. Hafiften ayaz başlamıştı. Boğazın karşı sırtlarından ay yükseliyordu. Akşamın alacası karanlık ile yer değiştirdikçe meydanın gündüzcüleri de yerlerini gececilere bırakıyordu. Zabıtanın yokluğunu fırsat bilen işportacı esnafı hızla meydana yayılıp açtıkları tezgahlarda satışa başlamışlardı. Oyuncakçısı, korsan kitap CD satıcısı yanı sıra çok sayıda giysi ve valiz satıcısı kaplamıştı meydanı.

Teknesinde pişirdiği balıkları ekmek arası satan balıkçının başı da kalabalıktı. Teknenin yakınındaki rıhtım elinde balık ekmeği ile taburelere oturup karnını doyuranlarla doluydu. Balığına soğan tuz ve limon eklemek isteyenlere balıkçının adamlarından biri yardımcı oluyordu. Onca hareketliliğe ve akmayan trafiğe karşın meydandakiler sakin ve telaşşızdı.  

Derken; önce kokusu geldi sonra o cezbeden kokusuyla kebap kestaneci göründü. Tekerlekli arabasının iki yanında sallanan tüplü lüks lambası ile karanlıkta hayli dikkat çekiyordu. Kısa sürede kokunun cazibesine kapılan müşteriler başına üşüştü. Kestaneden nasiplenmek için yanına gittiğimde elindeki hazır pişmişleri sattığını biraz beklemem gerektiğini söyledi. Benden önce gelen iyi giyimli beyefendi de benim gibi bekliyordu.

kestanenin-teri-1Kestaneleri ateşe yerleştirip omzundaki havluyla terini kuruladı. Çekmecesinden çıkardığı sudan iki yudum alıp kalan suyu arabanın önünde iki yanda sallanan saksılardaki çiçeklere döktü. Elimle çiçekleri işaret edip “ocağın sıcağından etkilenmiyorlar mı? diye sordum. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıp “hiç etkilenmişe benziyorlar mı?” diye cevap verdi. Gerçekten de çiçekler sarı ve beyaz açmış sağlıklı görünüyordu. Bekleyen iyi giyimli beyefendi “çiçeklerin keyfi yerinde olabilir ama milletin çiçek görecek tadı keyfi kalmadı” diye söylendi. Bizimki yanıt vermedi. 

Gelen diğer müşteriler o güzel kokuya karşın hazırda kestane olmamasına söylenip bekleyenleri de görünce arabanın yanından uzaklaştılar. Pişmeye yüz tutan kestaneleri çevirirken “benim için pişirdiklerin iyi pişsin” diye ricada bulundum. Bu kez ters baktı yüzüme.

-      Bunları pişsin diye değil kolay soyulsun diye pişiririz. O senin

    dediğin kestanenin haşlamasıdır.

-     Ama o zaman niye kebap kestane diyoruz?

-      Çok pişirirsen un gibi dağılır, bu meret. Kararında pişirmek gerek. Yoksa kabuklarını soymaya kalktığında dağılıp üstünü başını batırır. Dahası çok pişirip terini kaçırır kurutursan iç zarı yapışır, hiç soyamazsın.  Yani kestaneyi kabuğundan zarından soyabilmek için önce çizer ıslatır sonra az kebap yapıp terini yitirmeden ateşten almalısın. Az pişmişi kurumamışı makbuldür bunun. Tadına varmak istiyorsan kararında pişireceksin ve sıcak yiyeceksin.

Bekleyen iyi giyimli beyefendi elindeki gazeteyi gösterip;

-        Desene bizim ülke de kestaneye benziyor. Çizip çatlattılar pişirip soyacaklar. Satılmadık ülke malı bırakmadılar. Bize de kabuk değiştiriyoruz diye yutturuyorlar.

Bizimki yine yanıt vermedi. Kestaneleri çevirmeyi sürdürdü. Sonra beyefendiye dönüp “Orasını bilemem, beyim. Ben kestaneden anlarım. Ama eğer işler senin dediğin gibiyse dua edelim de ülkeyi çok ısıtmasınlar, fazla pişmiş kestane gibi un ufak edip parçalamasınlar bu güzelim ülkeyi” dedi.

Pişen kestaneleri açılmaları için kenara alıp kenardaki yenileri ateşe yaklaştırdı. Bu arada Balkan göçmeni olduğunu yıllardır akşamları Sirkeci meydanında sattığı kestanelerinin hayli meşhur olduğunu öğrendik. Pişenlerden hazırladığı ilk partiyi tartıp bekleyen beyefendiye uzattı. Ocağın ateşini kontrol etti. Giden beyefendinin ardından baktı, bir şey söylemedi. Eliyle arabanın kenarından sarkan çiçekleri gösterdi.

-       Bu çiçekleri ben ektim. Can suyunu elimle verdim. Arkadaşlık ederler bana. Onların keyfi yerinde olunca bilirim hayır dua da ederler, bu sayede işlerim rast gider. Yalnızlık zor, ne edeceksin.  Hayır duasız da olmaz.

-      Koca şehirde geçinmek hele göçmensen daha da zor olmalı.

-      Eskiden ben de öyle düşünür avuturdum kendimi. Şanssız olduğuma inanırdım. Ama bence bu şehirde artık herkes göçmen. Herkes biraz yabancı.

Az ilerde işportacılar arasında yer paylaşımı yüzünden çıkan bağrışma kavgaya dönüşmeden araya girenlerce yatıştırıldı. Kestaneleri kese kağıdına yerleştirirken maşayla kavga edenleri gösterdi;

-      Bak onlar da benim gibi göçmen. Dedim ya, bu şehirde herkes göçmen. Getirip ekiveriyorlar insancıkları buraya. Ama kimse can suyu vermiyor. Sonra böyle herkes kendi can suyunu başkasından çıkarmaya çalışıyor. Göçmeni çok olunca kimse ev sahipliğine de soyunmuyor. Herkes tutunabilmek için başkasından medet umuyor.

-   İyi de, bütün büyük şehirlerde yaşanır bu dediğin sorunlar.

Gelen yeni müşteriye eliyle beklemesini işaret etti. Tarttığı kestaneleri uzatırken kafasını kaldırdı;

-        Burada kimse başkasanın sıkıntısını görmüyor, görmek de istemiyor. Sanki şehrin suyu çekilmiş. Ne can suyu var, ne de can suyu verecek vicdan sahibi birileri. Hep mücadele hep kavga. Velhasıl zor, çok zor burada hayat. Az önceki beyefendi gibi söylenmekle de olmuyor. Söylendikçe itiraz ettiklerine de alışıyorsun, o kadar. Hiç bir işe yaramıyor. 

Selamlaşıp ayrıldım yanından. Kıyıdaki banka oturdum. Balıkçının başı yine kalabalıktı. Elimdeki kestanelerin o sıcak içten kokusu boğazın esintisine karışıyordu. Ay iyice yükselmiş ufacık olmuştu. Bir süre daha orada oturup oyalandım. İşportacıların mal satma telaşına bakarken kestanecinin söylediklerini düşündüm. Karanlık iyice çökmüş meydanda gecenin silüetleri dolaşır olmuştu. Kestaneciyi ve kestane kokusunu ardımda bırakıp arabama yöneldim. Yola koyulduğumda trafiğin azalmış olacağını umuyordum ancak iyimser bir beklenti içinde olduğumu kısa sürede anladım. O gün şehir, sanki durup birşeyler anlatmaya çalışıyordu.     

 

Mehmet Uhri

Rüzgara Seslenmek

Salı, Mart 29th, 2011

ruzgar1Sonbahar ilerlemiş şehre dönen yazlıkçılarla Büyükçekmece’nin sakin ve ıssız kış günleri başlamıştı. Sahilde sert esen poyrazın hırpaladığı az sayıda yürüyüş heveslisine eşlik ediyordum. Rahatsız etmemek için hızlı adımlarla önlerinden geçtiğim sarmaş dolaş kumsalda oturan genç çift rüzgara arkalarını dönüp birbirlerine iyice sokulmuştu. Dünya umurlarında değildi. Az ilerde ise yaşlı adam kumsalda ne olduğunu çıkaramadığım bir nesneyle uğraşıyordu. Meraklanıp yanına gittim. Elinde tuttuğu kanatları yanmış martı ölüsünü gösterip “hayatı kendimize zorlaştırdığımız yetmedi, kuşları da rahat bırakmıyoruz” dedi. Anlamamış gibi baktığımı görünce eliyle sahildeki eğlence tesislerini gösterip “Buralardan her gece atılan havai fişekler yüzünden ölüyor bu kuşlar” dedi. Havai fişeklerin patlamasıyla sokaklardaki kedi köpekler yanı sıra martıların da korkup nereye kaçacaklarını saklanacaklarını bilemediklerini, çılgın gibi uçup fişeklere hedef olduklarını anlattı. Elindeki martının tüylerini okşayıp “Ne garip değil mi? Birilerinin eğlencesi, martılar için kabus oluyor. Üstelik kimse ne olup bittiğinin farkında değil, görmüyor yaşananları. Nasıl bu kadar duyarsız olduk anlamıyorum?” diye söylendi.

Sahilde açtığı çukura martıyı gömdü. Ellerini denizde yıkayıp üstüne silerek kurularken bana baktı. Başını öne eğip gülümsedi “Hanımım ellerimi üstümde kuruladığımı görseydi çok kızardı” dedi sonra eliyle sahilin ilerisini gösterip “Albatrosa doğru yürüyorum eşlik edebilirsin” dedi. Adımlarımı onun adımlarına uydurmaya çalışarak birlikte yürümeye başladık. Büyükçekmece’de doğup büyüdüğünü, İstanbul içinde pek çok yer değiştirip emekli olunca kürkçü dükkanına döndüğünü anlattı.

-      Oğlum yüzmeyi balık tutmayı benim gibi bu sahilde öğrendi. O küçükken sahilde yine böyle dolaşır deniz kabuğu toplardık. Martılara isim koyar avazımız çıktığınca onlara seslenirdik. Sesimizin rüzgara karışıp kaybolmasından çok hoşlanırdık.  

-      Şimdi nerede oğlunuz?

Bir süre durup denize uzaklara doğru baktı. Ağzından zorlukla “Gitti. Ellerimden kaydı gitti” sözleri döküldü. Bir süre konuşmadan yürüdük. Kederlenmişti. Aşırı hız ve dikkatsizliğin neden olduğu trafik kazasında oğlunu yitirdiğinden söz etti.  

-      Daha yirmi dört yaşına yeni girmişti. Şehre dönüyordu. Akşam yemeğine yetişmesi için acele etmesini söylemiştim. Biraz da onun için arabayı hızlı kullanıyordu. Önüne çıkan kömür yüklü kamyonunun altına girmiş. Acele ettirdiğim için o günden beri hep kendimi suçladım ama nafile. Giden gitti bir kere. O öldükten sonra ne eşimin de yaşadığımız evin hiç tadı kalmadı.  

-      Nasıl biriydi oğlunuz? Anlatmak ister misiniz?

-      Sorunsuz, iyi huylu yumuşak başlıydı çocukluğunda. Her baba gibi güçlü, becerikli mücadeleci olsun istemiştim. Bu yüzden zorlardım onu, tartışırdık. O ise babasının istediği gibi biri olamamanın ezikliğini duyardı hep. Bu beni daha çok delirtirdi. Annesi onu olduğu gibi sevmemi isterdi ama can çıkmadan huy çıkmıyor, beceremedim. Pişman olmak da işe yaramıyor.

ruzgar2Sonra bana dönüp ne iş yaptığımı buralarda ne aradığımı sordu. Doktor olduğumu söyleyince omuzlarını silkip gülümseyerek “mesleği dert dinlemek olan birine burada bile dert anlatıyorum, kusura bakma” dedi. Yürüdükçe rüzgarın serinliği daha çok hissediliyordu. Bir soluklanma sırasında “Hayat ne olursa olsun devam ediyor. Yaşananları biraz olsun unutmayı denemediniz mi?”  diye sordum. Cevap vermek istemiyor gibiydi. Adımlarını hızlandırıp deniz kıyısına doğru ilerledi. Arkasından gelmediğimi görünce durup bana baktı.

-      Unutmak mı? Asla. Asıl onu unutacağım diye korkuyorum. Zamanla hayalimdeki resimleri önce renklerini yitirip siyah beyaz fotoğraflar haline geliyor. Sonra küçülüp büzüşüyor. Hatırlamak için fotoğraf albümlerine baksam da zaman bana onları unutturma telaşında sanki. Öyle acı ki, yıllar ilerledikçe eski anıları renklendiremiyorum. Önce renkler gidiyor sonra gölgeleri soluyor. Oğlumun olmadığı, yok olduğu gerçeği bir şekilde gelip beni buluyor. Gerçeğin bu kadar inatçı olduğunu onu yitirdikten sonra anladım.

-      Eski anıları hatırlamak için mi buradasınız?

-      Gücüm yettiğince içimde bir yerlerde yaşatmaya çalışıyorum oğlumu. Bazen bakıyorum içimdeki varlığı azalmış, sahile iniyor martılara seslendiğimiz gibi oğlumun adını rüzgara fısıldıyorum. Üstelik son günlerde daha sık geliyorum buralara.

Denize doğru dönüp bir süre sustu. Sanki içinden bir şeyler mırıldandı. Sonra bana baktı. Kolumu tuttu.

-      Ona seslenmeyi, bana cevap vermemesini, ilgilenmeyişini öyle özledim ki, rüzgara fısıldıyorum adını. Bir yerlerden beni duyduğunu, yine ilgilenmediğini ama göz ucuyla orada olup olmadığımı kontrol ettiğini hayal ediyorum. 

Güneşin buluta girmesiyle rüzgarın serinliği daha da hissedilir oldu. Daha fazla üşümeden geri dönmeyi teklif ettim. “Sen git, ben biraz daha kalacağım” dedi.

Yanından ayrılırken o yalnız ve kederli yüz ifadesi belirmişti. Teselli edecek bir şeyler söylemeye çalıştığımı görünce elini kaldırdı. “Hiç uğraşma. Hepsi oyun bu yaşananların. Saklambaç oyunu gibi bir oyun. İyi saklanmak gerekir, bilirsin. Ama bulunamayacak kadar iyi saklanırsan unutulmaktan oyun dışı kalmaktan da korkarsın. İşte, oyun yine ayni oyun ama biri bu kez fena saklandı. Umarım bir gün sobeleriz birbirimizi. Beklemekten ve buralarda ismini rüzgara fısıldamaktan başka ne yazık ki elimden bir şey gelmiyor” dedi. Arkasını dönüp ağır adımlarla uzaklaştı. Uzaktan baktığımda rüzgarın kuvvetlenmesine karşın bizimki ağır adımlarla sahil boyunca yürümeyi sürdürüyordu. Rüzgarın uğultusuna karışan martı sesleri geliyordu, uzaklardan. Hava iyice serinlemiş az önce önlerinden geçtiğim genç kız ve delikanlının dışında sahil yaklaşan akşamın yalnızlığına bürünmüştü. 

 

Mehmet Uhri

Aynanın Sırrı

Salı, Mart 15th, 2011

cundaEge’nin şirin ilçelerinden Ayvalık kış aylarının tenha günlerini yaşıyordu. Her ne kadar o kış ılık geçiyor olsa da sert esen poyraz soğuğun içimize işlemesine yetiyordu. Rüzgarın kabarttığı denize açılamayan Cunda’nın balıkçıları kıyıda ağlarının temizliği ve tamiriyle uğraşıyordu. Martılar ve kediler ise temizlenen ağlardan çıkan balık artıkları peşindeydi. Az ilerde koca kafalı siyah kedi kurumuş balık parçasını martılara kaptırmamak için sırtını kabartmıştı. Rıhtımın kenarında iri bir ahtapotu döverek yumuşatmaya çalışan ak saçlı balıkçının çevresini kediler sarmış, betona vurulan ahtapottan kopan küçük parçaları kapışma telaşındaydılar. Onca eziyete karşın ahtapot canlılığını yitirmemiş her fırsatta betona tutunmaya çalışıyor, ancak zaman geçtikçe hareketliliği azalıyordu. Balıkçı ise havanın ayazına aldırmadan üzerinde uzun kollu oduncu gömleği, güneş yanığı kurumuş teni ile ahtapotun işini bitirmeye çabalıyordu.

kahveeRüzgarın şiddetlenmesi ile üşüdüğümü hissedip rıhtıma cepheli taş kahveye yöneldim. Kahvehane yüksek tavanlı, Malta taşı zeminli, yüksek pencerelerinde renkli camları olan yığma taştan yapılmış eski Rum binalarındandı. Duvarlarda asılı kalın ahşap çerçeveli eski aynalar batmaya yüz tutan güneşi yansıtıp ortalığı aydınlatıyordu. Ortalık fazla kalabalık değildi. Köşede iki balıkçı ağlarını yere bırakmış tavla oynuyor, güneşi gören tahta sandalyelerden birinde ise kahvehaneyi sahiplenmiş görünen sarılı beyazlı kedi miskin miskin uyuyordu. Ortada gürül gürül yanan odun sobasının yakınına sandalye çekip oturdum. Biraz sonra elinde ahtapotu ile balıkçı göründü. Kahvehanedekiler ahtapotu gösterip “akşamın nevalesini doğrultmuşsun, iyisin hadi” diyerek takıldılar. Pek yüz vermeden o da sobanın yakınına oturdu. Ahtapot mücadeleyi bırakmış gibi görünüyordu. Ahtapotu göstererek “ İyice yumuşattınız sanırım?” dedim.

“Yumuşadı elbet. Ama hayli uğraştırdı, kolay olmadı. Can dediğin hiç de kolay çıkmıyor bedenden. Onca dövülmeye rağmen can tatlı, bırakıp gitmiyor bedeni” diye cevap verdi.

tskhveŞapkasını sandalyenin kenarına astı, elini saçlarında gezdirip alnına götürdü. Yorgun görünüyordu. Eliyle televizyonu işaret edip kahveciden sesini kısmasını veya kapatmasını istedi. Evlilik ve geçim sıkıntısı ile sorunların ateşli tartışıldığı kadın programlarından biri gösteriliyordu, televizyonda. Televizyonun sesi kısıldıktan sonra bana dönüp “Sen televizyondaki şu canından bezmişlere bak. Nedense hep intihar etmeyi düşünenleri, çaresizleri çıkarıyorlar bu saatte programa, ağlaşıp duruyorlar. Şu ahtapotun çektiğini bilseler, nasıl direndiğini görseler utanırlar elbet ama nafile” dedi.

“Belki de milletin kendini bulabilmesi için ağlayıp hüzünlenmeye gereksinimi var” diye üsteledim. Hadi git işine dercesine yüzüme baktı. Fotoğraf makinemi gösterip nereden geldiğimi ne aradığımı sordu. Sobanın sıcaklığı ile ısınmış az ötedeki masaya geçmiştik. Önce adaçayının kokusu sonra da kendi geldi, masamıza. Bizimki somata diye bir şey istemişti. Badem kokan bulanık görünüşlü sıcak bir içecek geldi.

Bir süre konuşmadan sessizce ufka doğru alçalan güneşi izledik. Güneş alçaldıkça kahvehanenin renkli camlarından süzülen ışıklar aynalarda yansıyor renk cümbüşü yaratıyordu. Fotoğraf çekmeye çalıştığımı gören balıkçı “çek beyim, her akşamüstü gün batımında öyle renklenir ki bizim taş kahve, bambaşka dünya olur buraları” dedi. Sonra yaz aylarında Cunda’nın çok kalabalık olduğunu, kışın sakin günlerini aradığını, yazları pek ortalığa çıkmadığını anlattı. Dönüp kendisinin fotoğrafını çekmek istedim eliyle objektifi kapatıp istemediğini söyledi. Yanda duvarda asılı aynayı gösterip “Aynadaki görüntümü çekebilirsin, ne de olsa oradaki ben değilim” dedi. Sesimi çıkarmadan aynayı kullanarak bir iki fotoğraf çektim. Bu arada kahvehanenin kedisi sandalyesinden inip az ötede tavla oynayan balıkçıların ağlarına tırmanıp rahat bir yer bulmuş olmanın verdiği güvenle tekrar kuruldu.  

-      Aynadaki olmadığınızı söylüyorsunuz ama ayna görüntünüz size hayli benziyor.

-      Benzer benzemesine de arada cam var. Oradaki görüntüm aynanın sırrında kalıyor. O görüntüde cam olmadı mı sen de yoksun. Halbuki ben buradayım. Arada fark var.

Şaşırmıştım. Fotoğraf makineme ve balıkçıya baktım bir süre.

-      İyi ama fotoğraf dediğiniz de öyle değimli. Sonuçta onlar da kağıdın üzerine düşen görüntülerden oluşmuyor mu?

-      Eskilerde küçük seyyar bir makinem vardı. Adliyenin önünde şipşakçılık yapar vesikalık fotoğraf çekerdim. Ekmek parası işte. Bilirim biraz fotoğraf işini. Fotoğrafta görüntüyü yakalayıp hapsediyor, donduruyorsun. Fotoğrafımı çekip buralardan gitmeni, benim bir parçamı da yanında götürmeni istemedim.

-      Peki ya ayna?

-      Sırlı olan aynanın önü değil ki. Camın arkası sırlı. Arada cam var anlamıyor musun?

-      Yani?

-      Aynadaki ben değilim. Oradaki görüntüyü tutan cam değil mi? Cam yoksa can da yok, sır da yok. Sen beni değil camın fotoğrafını çekip götürüyorsun yanında.

Kahveci boşları alıp ağların üzerine yayılmış kediyi kovaladı. Güneş iyice alçalmış yandaki evlerin camlarından yansıyordu. Sahilde giderek artan rüzgar martılar için işi iyice zorlaştırmış, durumdan yararlanan kedilere ziyafet çıkmıştı.

Bizim ki ayağa kalktı elindeki ahtapotu gösterip “zor yumuşattım bunu, soğuğu yemeden pişirmek gerekir” diyerek şapkasını taktı. Başıyla kahvedekilere selam verdi. Çıkmadan kapının yanındaki aynaya göz ucuyla bakıp şapkasını düzeltti. Kahvecinin sobaya attığı yeni odunların çıtırtısı duyuldu bir süre. Güneşin batması ile taş kahvenin renk cümbüşü sona ermiş ortalık serinlemişti. Kahvehanenin kedisi sobanın yanındaki sandalyede yerini almış yalanıyordu. Akşamın karanlığı sert esen poyraz ile o gün Cunda’ya sanki daha hızlı iniyordu.     

 

Mehmet Uhri

Renklerin Hızında

Pazartesi, Mart 7th, 2011

insanlar“Boşuna uğraşma o tabloda insanları göremezsin. Geçti o devir. Hız çağındayız. Üstelik hızı renklerde yaşıyoruz. Senin aradığın resimler geçmişte kaldı” diyerek okumakta olduğu kitabına döndü. Tophane antrepolarında açılan karma resim sergisindeydim. Bir süre önünde durup dikkatle baktığım “insanlar” isimli tabloyu masasında kitabına gömülmüş olan galericiye gösterip “bu resimde insanlar nerede?” diye sorduğumda bu yanıtı almıştım. Soyut figüratif anlatımlı hayli renkli bir resimdi.

25796Dahası, sergi alanında eskinin klasik resimlerinin yerini benzer figüratif daha soyut anlatımlı resim ve heykellerin almış olduğu gözleniyordu. Okuması akıcı olmayan anlatımı ağır, ağdalı kitaplar gibi görünüyordu, pek çok resim. Galericinin sözleri de bu tarz resimlere pek ayak uyduramadığımın kanıtı gibiydi. Ses etmeden bölümdeki diğer resimler ile ilgilenmeyi sürdürünce galerici kitabını bırakıp yanıma geldi. Bakmakta olduğum resimler hakkında açıklamalarda bulundu. Ben yine “insanlar” isimli resmi gösterip;

-         Özür dilerim ama ne demek istediğinizi anlamadım. Resimdeki insanları sordum. Siz hızı renklerde yaşıyoruz diye yanıtladınız. Ne demek bu?

Gülümsedi. Eliyle yan taraftaki sergi alanını gösterdi.

-         Beyim bak o tarafta Fikret Mualla resimleri var. Aradığın insanlar o tablolarda. Hem o resimlerdeki insanların telaşı da yok, bak hepsi sakin telaşsız duruyorlar.

Doğrusu galericinin inceden dalga geçtiğini düşünmeye başlamıştım. 

-         Tamam işte. Adı “insanlar” olan bir tabloya bakıp göremediğim insanları soruyorum. Kimsenin de görebildiğini sanmıyorum doğrusu. Fikret Mualla tablolarında açık seçik görünen o insanları bu tabloda göremiyorum. 

-         Göremezsin elbet. Fikret Mualla o resimleri 1930-40’lı yıllarda yaptı. O zaman hayat bu kadar hızlı değildi. Kimsenin acelesi, telaşı yoktu. Yapılan tablolar da zamana uygundu o yıllarda. Dingin sakin resimlerdi. Sonra devir değişti. Önce insanlar hızlandı, sonra da hayat.

-         Yani?

-         Görmüyor musun? Değişen zaman ile birlikte önce insan figürleri hızlandı resimlerde daha agressiv görünümlü biçim değiştirmiş insan figürleri yapılır oldu. Pek kimse beğenmedi o resimleri ama çağa uygundu. Öncüllerini Picasso’nun Dali’nin yaptığı hızın ve zamanın etkisi ile biçim değiştirmiş gibi duran insan figürlerinden söz ediyorum.

-         Peki ya sonra?

-         Sonra hayat öyle hızlandı ki insanı ve o hızlanmış insan figürlerini solladı. Ressamlar ise bu kez figürlerin yetişemediği hızı renklerle oynayarak anlatmaya çalıştı. Hayatın hızı renklere yansıdı. Senin göremediğin insan figürleri o renklerin içinde kayboldu gitti. Hızlanan hayatın içinde kaybolan insanları anlatır oldu, resimler. Renklerin hızında seçilemeyen ama orada olduğunu bildiğin telaşlı insanları anlatıyor o tablo. Yani bize bizi anlatıyor.

-         Durumumuz hayli vahim desenize.

-         Bu, hayata nereden baktığına bağlı. Eskiden hayat ve insanlar aynı hızdaydı. Modern zamanlar ile birlikte insanlar hızlandı hayat yine kendi hızında aktı bir süre. Şimdi ise her şeyden hızlı olan hayatın kendisi. Her şey hıza dönüştü. Hız ile ölçüyoruz pek çok şeyi. İnsanlar hep telaş içinde. Sanki azgın bir ırmakta sürüklenen fındık kabuğu gibiyiz, çoğumuz. Bir görünüp bir kayboluyoruz. Ara sıra gözden kaybolsak da oradayız. Ressam ise hayatın içinde görünüp kaybolan bizlere kenardan bakıp bunları resmediyor. Beğensek de beğenmesek de orada o resimlerin içinde bir yerlerdeyiz, aslında. 

-         Peki ne öneriyorsun?

Eliyle boşver dercesine bir hareket yapıp masasına yöneldi. Sandalyeye oturup kitabını eline aldı gözlüğünü taktı. Sonra kafasını kaldırıp ötedeki Fikret Mualla resimlerini  gösterdi;

-         Ara sıra dönüp bu eski resimlere bakmak gerek. Özellikle Fikret Mualla’nın resimlerindeki o sakin, telaşsız insanlar sana hala keyif verebiliyorsa içindeki insanı görebiliyor, hissedebiliyorsun demektir. Gerisini boş ver, uğraşma. Bırak aksın hayat kendi hızında.

 

189044Teşekkür edip yanından ayrıldım. Fikret Mualla resimlerinin yanı gidip bir süre daha onlarla kalmak istedim. Ancak çalan cep telefonum ve arayanlar yüzünden sergi alanından telaşla ayrılmak zorunda kaldım. Dışarıda hayat olanca hızıyla akmaya devam ediyor, galerinin kapısında güneşlenen tekir kedi ise tüm bu telaşa inat miskin miskin yalanıyordu.

 Mehmet Uhri 

 

Dicle Taşlanmaz

Pazartesi, Şubat 28th, 2011

hasankeyfDicle’nin kıyısında suda taş sektirmeye çalışan kızıma seslenerek engel olmuş biraz da korkutmuştu. Kenarda taşın üzerinde oturan adamın “Kızım taş atma, Dicle taşlanmaz” diyen gür sesinden korkan kızım çekinerek yanıma gelmiş bana sarılmıştı. Doğrusu neden böyle bir tepki verdiğini anlamamıştım ama gezi grubumuzun Hasankeyf kalesine doğru yürüyüşe başlaması yüzünden üzerinde de durmamıştım. Uzaklaşırken kızıma bağıran adamın Dicle kenarında yüksekçe taş üzerine oturmuş sessizce Dicle’ye bakmakta olduğu dikkatimi çekmişti.

Hasankeyf ‘in tarihini ve kültürel önemini anlatan yaklaşık iki saatlik kale turundan sonra tekrar Dicle kenarına indiğimizde adamın bıraktığımız yerde yine nehre bakmakta olduğunu gördük. Saçı sakalı karışmış, teni güneş yanığından iyice bronzlaşmıştı. Olduğundan yaşlı görünüyordu. Yöresel kıyafetler ile turistlere bir şeyler satmaya çalışanlara benziyordu. Ancak öylece Dicle’yi seyretmekten başka bir şey yapmıyordu.

Yakınındaki taşlardan birine oturup ben de onun gibi Dicle’yi seyretmeye başladım. Önce fark etmemiş gibi davrandı. Bir süre sonra suda taş sektirmek isteyen kızımı korkuttuğunu söyleyip serzenişte bulundum. Gözlerini Dicle’nin sakin akan sularından ayırmadan “Su değil, bunun adı Dicle. Danyal peygamberin bizlere emaneti. Taşlarsan küsüp akmayacağına yolunu değiştireceğine inanılır buralarda.” diye cevap verdi. Ayağa kalkıp ırmağın kenarına gitti, yüzünü yıkayıp saçlarını ıslattı. Sonra bana baktı;

-      Bilir misin? Dicle ta Elazığ’dan, Hazar gölünden çıkar. Sonra bir mağaradan beslenip gürleşir. Sıcak denizlere giderken Hazar gölünden aldığı bereketi de yanında götürür. Her zaman böyle sakindir. İnsanları da kendine benzer. Fırat nehri gibi deli dolu değildir. Kusura kalma. Kızını korkutmak istememiştim. 

Konuşmasını fırsat bilip hal hatır sordum. Hasankeyf’te doğup büyüdüğünü iş bulmak için gittiği İstanbul’da muhasebecilik yaptığını çalıştığı firmanın kapanması üzerine Hasankeyf’e ana ocağına geri döndüğünü anlattı.

-      Küçükken de gelir burada oturur Dicle’nin sakin sularına bakar hayaller kurardım. Şimdi yine işsiz güçsüzüm az bir toprağımız var ekip yaşlı anamla geçimimizi sağlıyoruz.

-      Büyük şehirden sonra böyle sakin bir yerde yaşamak zor gelmedi mi?

-      Biraz da zorunluluktan döndüm buraya. Elde avuçta kalmayıp iş bulamayınca ne edeceksin?

-      Nasıl vakit geçiriyorsunuz? Bütün gün Dicle’yi seyrediyor olamazsınız.

-      Ne yalan söyleyeyim bütün gün seyretsem yine de bıkmam. Bunca çalışıp didinip başladığının bile gerisine düşünce her şeyden beziyor insan. Gün bir şekilde geçiyor burada, mehtapsız gecelerde ise çoban yıldızını seyretmeye doyum olmaz.  

dicleCebinden çıkardığı tahtadan yontulup şekil verilmiş mektup açacağını kızıma uzatıp “al bu senin, mektuplarını açarsın” dedi. Kızımın çekindiğini görüp almasında sakınca olmadığını söyledim. Yine de az önceki azarlama yüzünden korkarak tahta bıçağı alıp koşarak uzaklaştı.

Dicle kenarında yürümeye başlayınca eşlik ettim. Şehirde iş olursa yine dönüp dönmeyeceğini sordum. Omuzlarını silkeledi.

-      Benim için şehir bitti. Krizlerle birlikte çektiği sıkıntılara katlanmaya çalışan, acı çeken onca insanı gördükten sonra duramazdım oralarda. Nur içinde yatsın, ilkokul öğretmenim mutlu olmanın öğrenmekten geçtiğini anlatmıştı. Öyle sille vurdu ki hayat yeni bir şey öğrenmek de heyecanlandırmıyor, artık.

-      Şehrin canlılığını da mı özlemeyeceksin?

-      Burada Dicle’ye bakıp çocukluğumdaki gibi hayaller kurabiliyor olmama şükrediyorum doğrusu. Şehirde çok çalışmanın, çok kazanmanın mutluluk vermediğini sadece günlük geçici sevinçler doğurduğunu fark ettim. Nasıl başlarsa başlasın günü hasarsız kazasız atlatmak yetiyor şehirliye. Halbuki burada güne mutlu başlayabiliyorum, üstelik anlamlı olmasına da gerek yok. Çıtır taze ekmek kokusu bile mutlu etmeye yetiyor burada insanı. Veya geceleri kesilen elektrikler yüzünden yakılan gaz lambalarının Dicle’deki yansıması yaşananları unutturuyor insana.

-      Yani buradan ayrılmayı düşünmüyorsunuz. Ne bileyim şehrin tozunu yutmuşların er geç şehre döndüğünden söz edilir de…

-      Arada gider dostlarımı görürüm belki ama o kadar. Şehirde herkesin bir dünyası var ama buradaki dünya daha gerçek. Yaşlı anam şehirlinin kolay yalan söyleyebildiğinden yakınıp şehre yanıma gelmek istememişti. Şehirlinin yalan söyleyip sonra kendi yalanlarına bile inanabildiğini söyler benim yaşlı anam. Şehirde hayatlar, ilişkiler, dostluklar bile geçici. Kalıcı dünya isteyenin hiç şansı yok. Gerçi şehir buralar da bulaşıyor sanırım.

Hasankeyf’in turist istilası ile kirlenip değiştiğinden söz ettiğini düşünmüştüm. Eliyle El Rızk camisinin minaresini gösterdi.

-      Burada hiçbir şey kolay değişmez. Veya öyleydi. Dicle’nin sularının sonbaharda azalacağını, bahar ile birlikte coşacağını ama taşıp insanlara zarar vermeyeceğini veya minarenin tepesindeki leyleklerin her sene göç edip bahar ile birlikte gelip yeniden yuva kuracağını biliriz. Bak kışın ortası oldu leylekler hala orada, gitmediler. Son iki yıldır leylekler kışı burada geçiriyor. Önümüzdeki yıl ise baraj inşaatı yüzünden Dicle’nin yükselip buraların sular altında kalacağından, Dicle’nin ilk kez insanların canını yakacağından söz ediyorlar.

-      Peki tüm bunların anlamı ne?

-      Ben de durup her gün Dicle’ye bakıyor bu sorunun yanıtını arıyorum. Leylekler göç etmekten vazgeçecek, binlerce yıldır sakin akan Dicle yükselecek mağaralarımızı, evlerimizi yitirip, bizlere burada bile barınma fırsatı kalmayacaksa üstelik tüm bunların insan elinden çıktığını söylüyorlarsa bunların hepsinin bir anlamı olmalı. 

Kızım ırmak kenarında bulduğu tahta parçasını uzatıp bir mektup açacağı daha yapılıp yapılamayacağını sordu. Korkusunu atlatmış görünüyordu. Tahtayı elinde evirip çevirdikten sonra üzerindeki girinti çıkıntıları gösterip gizlenen masal hayvanlarını bulması gerektiğini söyleyip geri verdi. Otobüsümüzün hareket zamanı gelmişti. Mektup açacağı ve muhabbet için teşekkür edip yanından ayrıldım. Gerçekten de havanın hayli soğumuş olmasına karşın leylekler El Rızk’ın minaresinde yuvalarındaydılar. Akşamın alacasında Köprüden geçip Batman’a doğru yol alırken ufukta beliren çoban yıldızı Dicle’nin sakin akan sularından yansıyıp göz kırpıyor, gün geceye kavuşuyordu.

     

 

Mehmet Uhri

Yavru Çıkmazı

Cumartesi, Şubat 26th, 2011

kanlica-1Fotoğraf çekerek sokak arşınlamanın o şehri tanımak, sırlarını keşfetmek için ilginç fırsatlar doğuracağını deneyimli bir fotoğrafçıdan öğrenmiştim. “Şehrin görüntüleri  arasında kaybolup gitsen de bir süre sonra şehrin büyük resmi belirir önünde. Sabırlı olmalısın” demişti. Şehrin büyük resminin ise parça parça görüntülerinin toplamından çok daha anlamlı ve güzel olabileceğinin o zamanlar farkında değildim.

Yıllar önceydi. O sabah boğazın Anadolu yakasında Kanlıca sahilinden yukarı vurmuş birbirini kesen ve giderek yokuşu dikleşen sokaklarda kaybolmuştum. Kışın soğuğunun daha az hissedildiği güneşli günlerdeydik. Çocuklar henüz sokağa dökülmediği için ortalık kedilere kalmıştı.

Eski bir çeşme, yanında en az onun kadar eski, dış cephesi dökülmeye yüz tutmuş yan yana iki ev ile başlayan çıkmaz bir sokakla karşılaştım. Sokağın başındaki evin cephesinde “yavru çıkmazı” yazan kırmızı bir tabela asılıydı. Sokağın karşı köşesindeki berber, beyaz önlüğünü giyip dükkanını açmış havlularını havalandırıyordu. Fotoğraf çekmek için izin istedim “berber koltuğuma oturmadan çekemezsin” dedi. İki günlük sakalım ve kabarmış ensemle gözüne yeterince hırpani göründüğümü içeride öğrendim.

Katalitik sobanın kenarında kaynatıp yeni demlediği sabah çayından ikram etti. Sonra beyaz önlüğü boynuma bağlayıp saçımı kesmeye başladı. “Nasıl kesilmesini istediğimi sormadın” diye söylenince omuzlarını silkip “naturel erkek traşı yapıyorum, daha ne istiyorsun?” yanıtını aldım.

Dükkanın aralık olan kapısından içeri giren tekir kedi sobanın yanındaki sandalyenin üzerine çıkıp sırasını bekleşen müşteriler gibi sessizce oturdu.

kanlica-3Mahallelinin selam vermeden geçmediğine bakılırsa bizim berber kıdemli esnaflardandı. Yakın gözlüğünü burnuna indirmiş sesini çıkarmadan saçımı kesiyor arada makası boş şaklatıp sonra kesime devam ediyordu. Ne iş yaptığımı nereden geldiğimi sordu. Hekim olduğumu fotoğraf çekip şehri tanımaya çalıştığımı anlatıp yavru çıkmazının anlamını sordum.

-      Rahmetli Zehra hanımdan yadigar kaldı o isim. Sokağın sonundaki tek katlı evde yalnız oturur sokağın kedilerini besler onlara arkadaşlık ederdi. Yavru kediler ezilmesin diye sokağa arabaların girişine izin vermezdi. Bu yüzden mahalleli ile kavga ettiği de olurdu. Sokağın adını da o koymuştu.

-      Sonra ne oldu?

-      Birkaç yıl önce kaybettik Zehra hanımı. Birkaç yıl dediysem altı yıl olmuş, zaman ne çabuk geçiyor. Gördüğün gibi yavru çıkmazı arabalara teslim oldu. Arkanda sandalyede oturan kedi de Zehra hanımın emanetlerinden. O öldükten sonra mahallenin kedileri de azaldı.  

Saçımı kesmeyi sürdürürken favorilerimi biraz uzun tutmak istediğimi söyledim. “Olmaz öyle şey” diyerek kulak hizasından kendi bildiğine göre kısalttı. Saç kesimi bitip sakal traşına başladığında berberin göründüğünden de yaşlı olduğunu fark ettim. Laf arasında 30 yıl Almanya’da işçi olarak çalıştığını, emekli olduktan sonra doğup büyüdüğü mahallede baba mesleği olan berberlik yaparak geçindiğini anlattı. Kenardaki tabureler ve sehpanın üzerinde duran tavla, berber dükkanının aynı zamanda mahallenin sosyal buluşma mekanlarından olduğunu düşündürüyordu. Almanya’da neden kalmadığını sordum.

-      Herkesin kendince bir nedeni vardır, elbet. Orada tanıdık bir çift göz bulamadığım, oranın yalnızlığına katlanamadığım için geri döndüm. Kalamadım oralarda.

-      Yakınlarınız tanıdıklarınız yok muydu?

-      Vardı ama onların da kendi yalnızlıkları içinde durup size bakacak halleri yoktu. Gitmişsin tanımadığın bir ülkeye. Kimseyi yolu yordamı tanımadan nereye gittiğini bilmeden öylece sürükleniyorsun. Başına ne geleceğini bile kestiremiyorsun. İnsan öyle zamanda tutunacak bir dal, seni tanıyıp sahiplenecek eşlik edecek bir bakış arıyor. Hani öyle birini bulsan yine sürüklenmeye devam edeceksin ama biraz olsun yalnızlık hissinden de kurtulacaksın. Almanya’da o tutunacak dalı bulamadım. Bulduklarım da dayanmadı, çabuk kırıldı.

-      Peki burada yakınlarınız yok mu?

-      Yok. Yine yalnız yaşıyorum.

-      İyi de o zaman ne anladım ben bu işten? Orada da yalnız, burada da yalnız.

Sakalı alıp yüzümü ikinci kez sabunlarken iki tür yalnızlık olduğundan söz etti. Kendi başına yaşamanın her ne kadar yalnızlık olarak bilinse de insanı kemiren yalnızlığın kalabalık içinde yalnız ve yabancı olmak olduğunu anlattı. Pek anlamamış gibi bakmış olacağım ki açıklama gereği duydu.

-      Bak doktor bey oğlum. Senin mesleğinden örnek vereyim. Birkaç yıl önce prostat ameliyatı olmak için hastaneye yatmıştım. Ameliyathanenin kalabalığı içinde kesilmek için sıramı beklerken hissettiğim yalnızlık işte öyle insanı kemiren bir yalnızlık. Çaresizce bir çift tanıdık göz arıyor, doktorunu görmek elini tutmak konuşmak istiyorsun. Belki yine endişeleniyorsun ama masaya yatıp gözlerini kapadığında yalnız olmadığını bilmek istiyorsun. O zaman ürkmüyorsun. Yalnızlığın ile birlikte bu dünyadan yitip gitmek daha çok korkutuyor insanı.

-      Ya yalnız yaşamak. O zor olmuyor mu?

-      Zorluğu var elbet ama o senin tercihin.  Tanıdıkların içinde yalnız olmak sokağını kedisini tanıdığın yerde yalnız yaşamak benim gibilere yetiyor, zor gelmiyor.

Sakal traşını bitirip boynumda kızaran yerlerde kan taşı gezdirdi. Limon kolonyası ve krem ile işlemi tamamladı. Borcumu sordum “bu sefer benden olsun” dedi. “Olmaz öyle şey” diye üsteleyence elini kaldırıp susturdu. “Doktor adamsın. Façan düzgün olmalı ki hastaların yalnızlık çekmesin. Onların hayır dualarından ben de nasiplenirim. Eh bu da bana yeter” dedi.

kanlica-2Çıkmadan birkaç fotoğrafını çektim. Sandalyede oturan kedi tüm bu hareketlilik içinde istifini bozmadı. Dükkandan çıkıp yavru çıkmazına bir kez daha göz attıktan sonra geri döndüm. Bizim berber elinin tersiyle işaret yapıp “hadi git artık” dedi.

Yolum düşmedi, bir kez daha gidip saçımı kestiremedim o berbere. Yıllar sonra uğradığımda ise sokağın başında restorasyon görmüş mermer çeşme dışında ortalıkta ne berber, ne evler ne de Yavru çıkmazının kedileri kalmıştı. Yavru çıkmazından kalan o eski fotoğraflar ise kimileri için şehrin büyük resmini anlamlandırmayı sürdürüyordu.

 

Mehmet Uhri

Yenilginin Tohumu

Salı, Şubat 22nd, 2011

img_3811Düsseldorf’ta son yılların en sert kışı yaşanıyordu. Değil yürümek ayakta durmanın bile hayli güç olduğu buz tutmuş Ren kıyısındaki ayaza fazla dayanabilecek gibi değildim. Yazın hayli hareketli olduğu anlaşılan sahil, kar ve buzun etkisiyle hayli ıssızdı. Gelen geçen tekneleri ve onları takip eden martıları izleyip fotoğraflarken az önce buzda kayıp yere yığılan iyi giyimli beyefendinin kalkamadığını fark ettim. Kaymamaya dikkat ederek yanına gittim. Türkçe söyleniyor olmasından aldığım cesaretle yardım isteyip istemediğini sordum. Biraz şaşırdı, elini uzatıp ayağa kalkmak istediğini söyledi. Bileğini burkmuştu. Ayağa kalkmasına yardım ettim ama pek yürüyebilecek gibi değildi. Omzuna girip az ilerideki kafeye kadar eşlik ettim. Orta yaşın az üzerindeydi. Kafe sahipleri durumu görüp hemen torba içinde buz getirdiler. O ise telefonuna sarılıp birilerine başına gelenleri anlattı ve nerede olduğunu bildirdi. Kendimi tanıtıp doktor olduğumu ayak bileğinde kırık olduğunu düşünmediğimi soğuk uygulaması ile kısa sürede daha iyi olacağını söyleyip yatıştırmaya çalıştım. Teşekkür etti, ısınmak için birşeyler içmeyi teklif etti. İçinde bulunduğumuz Kasbah cafe Fas kültürünü yansıtacak şekilde dizayn edilmişti. Menü ile birlikte gelen tanıtım broşüründe Kasbah sözcüğünün Fas’ta mahalle anlamına geldiği yazıyordu.  

Menüden bir şey anlamadığımı ancak çay içmek istediğimi söyledim. Nane içeren keskin aromalı sert bir çay geldi. O ise kahve içmekte kararlıydı. Bir süre nereden geldiğimi ne amaçla Düseldorf’ta olduğumu sordu, soru sorma sırası bana geldiğinde 1986 yılında İstanbul’dan ayrıldığını o yıldan beri kısa süreli uğramak dışında gezgin hayatı yaşadığını hep ülke dışında olduğunu anlattı. Yaşadığı bazı sağlık sorunları nedeniyle bir süredir Düseldorf’a yerleşip kitap çevirileri ile uğraştığından söz etti.

-      İstanbul’dan politik nedenlerle mi kaçmıştınız?

-      Keşke öyle olsaydı. Darbe sonrasıydı ot gibi geçen üniversite yıllarımda politik konulardan özellikle uzak durdum. Ailem öyle istiyordu. Başarılı öğrencilik yıllarından sonra yabancı bir firmanın temsilciliğinde iyi de iş bulmuştum.

-       Fikrinizi değiştiren ne oldu?

  ’Senden adam olmaz’ diyerek beni terk eden sevgilimin bıraktığı

     şiir kitabıyla başladı yeni hayatım. Turgut Uyar’ın Büyük Saat

     adlı, kapağında cılız çiçek resmi olan bir kitaptı. Terk

     edilmiş olmanın verdiği öfkeyle Haydarpaşa sahilinde oturmuş

     kitabın sayfalarını çeviriyordum. Şairin bir dizesi hayatımı

     değiştirmek için yetti bana. Yenilginin günlüğü başlıklı şiirinde

     “yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi” diyordu şair.  

     Günlerden pazartesiydi. O gün işe gitmedim. Limanda gemilere

     yüklenen kontainerlere bakıp imrendiğimi hatırlıyorum. Onlar

     hantal halleriyle bile dünyayı geziyor bense burada gerçekten

     yaşamak istediğim hayatı yaşadığımdan emin olmadan öylece    

     vakit geçiriyordum. O gün karar verip bir hafta içinde işimden  

     ve İstanbul’dan ayrıldım. O günden   beri alemi gezer dururum.

img_3830Cildinin tahriş olmaması için bileğine soğuk uygulamasının aralıklı yapılması gerektiğini söyleyince itiraz etmedi. Gezginlik merakının çocukluğunda babasının ilk kez önüne dünya haritası koyması ile başladığından söz etti. Haritanın anlattıklarından çok, kim tarafından nasıl çizilmiş olduğunu merak ettiğini çizenlerin neler yaşadığını sorup durduğunu haritanın yol gösterici olmasını umursamayıp orada başka bir dünyanın varlığına kendini kaptırdığını anlattı. İşin maddi yanını sorunca gezginliğin çok para gerektirmediğini aza katlanarak çok gezilebildiğini yine kendi gibi gezgin arkadaşlarından öğrendiğinden söz etti.

-      Peki bunca yıldan sonra ne öğrendiniz?

-      Bu soruyu on yıl önce sormuş olsaydın başkalarının hayallerini bırakıp kendi hayallerimin peşinden gidebilmeyi öğrendim derdim. Şimdi  ise başkasının oyununda değil kendi oyunumda yenilmeyi öğrendim diyebilirim. 

-      Nasil yani?

-      Bak, Almanya’da Düsseldorf şehrinde bir Fas kahvesinde normalde karşılaşması olanaksız iki Türk muhabbet ediyoruz. Dışarıdan bakınca saçma ve anlamsız görünüyor. Halbuki hayatlar birbirine bulandıkça yaşananlar anlam kazanıyor. Geziyorsun görüyorsun, arıyorsun ama olmak istediğin düşlediğin noktaya hiçbir zaman yaklaşamıyorsun. Başka hayatlar kültürler tanıdıkça hayallerini tazeleyip değiştirip yeni düşler kovalamaya çalışıyorsun. Ayran gönüllü filan diyorlar ama o kadar basit değil aslında.

-      Peki ya nasıl?

-      Ardında başlayıp yarım bırakılmış bir sürü hayat parçaları bırakıyorsun ardında. Senin bulaştığın birileri isterse alıp tamamlamaya uğraşıyor ve başka bir şeye dönüştürüp bırakıyor hiç bitmeyen bir yolculuğun küçük parçası olduğunu bilerek geçip gidiyorsun bu hayattan. Sonunda ölüm olduğu için yenilgi kaçınılmaz ama hiç olmazsa kendi yolculuğun için yaşıyorsun tüm bunları. Hayatların ve hayallerin hazır sunulduğu milletin üstüne yakışanı alıp kullanmayı yaşamak sandığı günümüz dünyasında kendin olmaya çalışıyorsun. Özgürlük diye allayıp pulladığımız da işte bir ayak bileğinin sağlığından öte değil.

img_3820Fincanındaki son yudumunu içip camdan dışarıya baktı uzun uzun. Buz tutmuş kanallardan birinde sıkışmış eski ahşap tekneyi gösterdi. “İstanbul’da kalsaydım şu gemi gibi kapana kısılmıştım. Gidebileceğini biliyorsun ama gidemiyorsun. Buzlar seni bırakmıyor. Bekliyorsun birileri bir şey yapsın veya buzlar çözülsün” dedi. Ağrısı azalmıştı, ayak bileği daha iyi görünüyordu. Bir süre daha soğuk uygulaması yapıp dinlenmesi gerektiğini söyleyip izin istedim. Teşekkür etti. Ayağa kalktım “merakımı mazur görün ama size o kitabı veren kız arkadaşınız? Onunla hiç görüştünüz mü?” diye sordum. Az sonra kendisini almaya geleceğini biraz da onun hatırı için bu şehre yerleştiğini söyledi. 

     -   Nasıl ikna ettiniz onu?

     -   Yıllar sonra adresini bulunca “yenilgi günlüğü” şiiiri ile birlikte ‘haklısın benden adam olmaz ama gel birlikte yenilelim, bakalım hangimiz daha iyi yenilecek’ diye mektup attım. Şimdilik işe yaradı.

Bu sözlerden sonra gülümseyip göz kırptı. Kahve için teşekkür edip yanından ayrıldım. O ise bir eliyle ayak bileğini oğuştururken diğeriyle garsona ikinci kahveyi sipariş ediyordu. Dışarıda yine kar yağıyordu.  

 

Dr. Mehmet Uhri

 

Not: Resimleri orijinal boyutları ile görmek için üzerine tıklayabilirsiniz.