Archive for the ‘Yaşayan mekanlar’ Category

Eksik Kalan Ne Varsa

Perşembe, Mart 17th, 2016

es1

“Üzerinde önlük olmadan da sağlam adammışsın, doktor bey” diye seslenince elimdeki cam bibloyu tedirginlik içinde raftaki yerine bırakıp dükkan sahibine döndüm. Eskişehir eski hal binasından devşirilen çarşının içindeki küçük bir cam atölyesinde el işi cam ürünler yapıp satan dükkandaydık. Eşim bakınırken kızımla küçük bibloların şekillerinden anlam çıkarma biçiminde oyun oynuyor şakalaşıyorduk. Bu sırada seslenen dükkan sahibi yüzünden kendimizi suç üstü yakalanmış gibi hissettik. Ateşte erittiği cama şekil vermeye çalışan ve beni tanıdığını söyleyen orta yaşlı kır uzun saçlı adamı hatırlayamamıştım. Gülümseyip ayağa kalktı elini uzatıp “hoş geldiniz” dedi. Tanıyamadığım için affımı isteyip açıklama bekledim. Pek hatırlamasam da hastane ortamında karşılaştığımızı, trafik kazası geçiren erkek kardeşinin nakil ve tedavi süreçlerinde o sırada çalıştığım hastanenin nöbetçi şefi olarak ilgilendiğimi ve kardeşinin kritik saatleri atlatmasında yönlendirici olduğumu, korkulu anlarda güven verdiğimi söyleyerek tekrar teşekkür etti.

- Bizim fakirhaneye girdiğinizden beri sizi izliyorum. O gece üzerinizde beyaz önlüğünüzle son derece ciddi ve hayli ketum görünüyordunuz. Doktor kimliğiniz o kadar öndeydi ki ardında ne var görememiştim. Kızınızla şen şakrak muhabbetinizi görünce takılmadan edemedim.

- Önlüksüz de sağlam adam olduğumu söylediniz. Doktor olup sağlam adam olunamıyor mu?

- Yok öyle değil. Yanlış anladın. Bazen kimlikler o kadar baskın gelir ki kişi içinde kaybolur gider. Kimliği ile yaşar ve mezar taşında bile adının önünde o kimlik yazılsın ister. İçerde ne var ne yok kimse bilmez. Kendi bile…

- Doktorlar hakkında pek olumlu düşünmüyorsun anlaşılan.

- Tanıdığım pek çok doktor giydikleri önlüğe sığınıp yaşamayı kendince yeterli buluyor. Kimliğinin gücüyle höt zöt yapanlara bile rastladım. Aslında kimlikleriyle yaşayıp ölmeye hevesli o kadar çok insan var ki insan doğrusunun böyle olduğunu sanabilir. Adam dedesinin mezarının yerini bilmez ama ait olduğu ırk veya milli kimliğinden başkasını tanımaz. Dini kimlikler de öyledir. Kimi için her şeyin önündedir. Ama doktorluk, hemşirelik öğretmenlik gibi meslek için öyle olmamalı. İnsanla uğraşıyorsan, insanların hayatına dokunuyorsan içindeki insanı azıcık da olsa tanıyıp ortaya çıkaracaksın ki hasta kendini yalnız hissetmesin. O yüzden doktorlara bu konuda pek hak veremiyorum.

es5

Bu sözlerden sonra renkli camdan eritip döktüğü nesneyi ara ara ısıtarak şekil vermeyi sürdürdü. Baştan anlam veremesem de ahtapot yapmaya çalıştığını ancak gövdeyi küçük tuttuğu için 8. Kolu yerleştirecek yer bulamadığını fark ettim. Dikkatle izleyen kızım bana dönüp “o bacağı koymasa olmuyor mu? Hem böyle de güzel” dedi. Bizimki gülümseyip kızıma baktı. “Hadi senin güzel hatırın için bir bacağı eksik ahtapot yapalım” diyerek son şeklini verdiği avuç içi kadar cam ahtapotu ateşten alıp soğuması için kızgın kuma yatırdı. Çarşıya dönüşen hal binası sakin görünüyordu. Yaşlıca bir hanımefendi kısa bir gezinti yapıp hiçbir şey sormadan çıktı. Bizimki ise demirin ucunda erimiş halde duran cam hamuru ile uğraşmayı sürdürdü. Bu kez ne yapmayı planladığını sordum. Eliyle tabureyi işaret edip “otur bir çay içelim bu arada bakalım hamur bize ne anlatacak” dedi. Kızımın annesinin peşinde çarşıdaki diğer dükkanlara geçmesini fırsat bilip cam ustasının yanına iliştim. O ise gözünü ateşe tuttuğu erimiş camdan ayırmadan sürekli çevirip farklı renklerden kattığı yeni cam parçaları eritip renk çeşitliliğini arttırıyordu.

- Göz boncuğu, kolye ucu gibi birbirinin eşi küçük cam parçaları yapmak kolaydır. Deyim yerindeyse herkes yapar. Tespih çekmeğe benzer. Ancak bunun gibi hamur kabarıp şişince iş zorlaşır. Cama biçim vermek kolay görünse de elinde kalıp olmadan form tutturmak Önce hamurun kıvama gelmesi, renginin tutması sonra da içindeki şekli sana göstermesini beklemek gerekir. Hamur girmek istediği şekle girene kadar yeni cam ekleyip şişiririz. Hacmi ve kıvamı uygun olunca cam dile gelir. Taksim bitmiş, makam oturmuş saz heyeti çalmaya başlamıştır. Demin olduğu gibi bazen bir ölçek eksik çalsak da cam kendi içinden çıkarmak istediğini ortaya dökmüştür. Kuma yatırıp çatlamadan sabırla soğumasını beklemek, rengin ve şeklin oturması için şarttır.

- Peki ya cam konuşmazsa?

- O zaman ölmüş demektir. Hurdaya atar yeni hamur kararız.

- Cam ölür mü?

- Bütün din kitaplarında su ve topraktan yapılan çamura tanrının nefesini üflemesiyle canlanıp insanın oluştuğu anlatılır. İşte biz de burada bir tür toprağı ısıtıp kızgın hamur haline getirir, içine üfleyip şekle şemale sokar can veririz. Az önceki şekilsiz hamur dile gelir, canlanır, derdini döker, konuşur. Haşa, kendimizi tanrı ile kıyaslamayız ama ondan öğrendiğimizi cama can vermede kullanırız. Bazı camlar kırgındır, konuşmaz. Biz onlara kırgın veya küskün demek yerine ölü deriz. İnsanlar da böyledir ya…

Demirin ucundaki cam hamuru, eklenen yeni parçalarla kabarıp irice bir mandalina boyutuna gelse de henüz şekil vermeye girişmeden ateşin içinde döndürüp spatula ile karıştırmayı sürdürdü. Bu arada cam hamuru ile insan arasındaki benzerliklerin çokluğunu rahmetli ustasından öğrendiğini anlattı.

- Ustam her insanın iyi kötü cam hamuru gibi işlenmemiş bir hali olduğunu kendi haline bırakırsan en saf olanının bile şekilsiz mat orası burası çatlak anlamsız bir hale dönüşebildiğini, ehil ellerde ise en bulamaç halindeki camın bile şeklini bulup anlam kazanabildiğini anlatırdı. Camın hayat bulması yetmezdi ona göre. Girdiği şekil ne olursa olsun biri veya birileri için anlama taşımasının öneminden söz eder, yaptığı her cam parçası için bir öyküsü olurdu.

- Nasıl yani?

- 8 bacağı olması gereken ahtapotun 7 bacaklı kalması kendindeki eksiğin farkında olan için ne kadar anlamlı ise öyle bir anlam işte. Soğuyup şekle girdikten sonra o eksikliği bir daha ne yaparsanız yapın çatlatmadan eklemeniz çok zor. Hayat da öyle değil mi?

20160319_123424Çayını içebilmek için cam hamurunu ateşten alıp kızgın kumun içine yatırdı. Bu arada rahmetli ustasının şekle şemale gelip anlam kazanan camların uygun şartlarda soğutulmaz veya yeterince korunmazsa çatlayıp dağıldığı gibi insanların da adama benzemesinin yetmeyeceğini, uygun şartları bulamazsa boşa yaşanmış bir hayat gibi olacağına inandığından söz etti.

- Ustam hep yalnız bir insandı. Ne evliliği ne de aile hayatını başarabilmişti. Kendini işine vermiş dünyayı unutmuş biraz da küsmüştü. Aslında yanında kimseyi de istemezdi. İnat edip yanında kaldım. Beni küstürmeye, göndermeye az uğraşmadı. Kardeşlerim “bırak o mendebur herifi” dedilerse de kulağımın üstüne yatıp cam sanatını öğrenmeyi seçtim. Gün geldi yaşlandı eli ayağı tutsa da gözü seçemez oldu. Ben gözü oldum o hamuru şekillendirdi. İşte o zaman camın ardında nasıl bir anlam olduğunu, insanla nasıl benzeştiğini anlattı. Hayatı ondan öğrendim.

- Sonra ne oldu?

- Ne olacak. Herkese olan ona da oldu. Hastanede de yanındaydım. Ölümünden birkaç gün önceydi. Konuşturmaya kendini bırakmamasını sağlamaya çalışıyordum. Ustama “kendi hayatını cam hamurundan yapsaydın nasıl yapardın?” diye sordum. Hiç düşünmeden “içi boş bir su damlası biçiminde yapardım” dedi. İçi boş bir su damlası gibi geçip giden boşa yaşanmış bir hayatı olduğunu, kapalı dükkana kira öder gibi kendi bedenine sığınıp geçip gittiğinden söz etti.

- Güzel anlatmış, Ustan. Ancak öyle yaşayıp giden çok insan var diye düşünüyorum.

- Ben de öyle söyledim. “Ama ben farkındayım” diye yanıtladı.

es1

Cam hamurunu kızgın kumdan çıkarıp ateşte eritmeye yeniden başladı. Az önce soğumaya aldığı bir bacağı eksik ahtapotu satın almak istediğimi söyledim. Henüz yeterince soğumadan veremeyeceğini, ama adres bırakırsam posta ile göndereceğini söyledi. Adres bırakırken borcumu sordum; “bir bacağı eksik ahtapotu kime satacağım” diyerek ödeme almadı. Çay ve muhabbet için teşekkür edip cam ustasının yanından ayrıldım.

Bir hafta kadar sonra gelen kargoda bir bacağı eksik cam ahtapot figürü ile birlikte üzerinde el yazısı ile yazılmış “eksik kalan ne varsa” biçiminde küçük bir not vardı.

Mehmet Uhri

Köpükten Kalan

Çarşamba, Şubat 24th, 2016

img_9694

Beyoğlu İstiklal Caddesine açılan sokak cafelerinden birinde tanışmıştık. Tanışmıştık dediğime bakmayın ismini dahi bilmiyorum. Belediye zabıtasından kaçamayacağını anlayınca sattıklarını tıktığı çuval ile gelip masamın ucundaki diğer sandalyeye oturmuştu. Şaşkın bakışlarıma gülümseyerek bakıp “delikanlılık günlerim uzaklarda kaldı, ayaklarım beni taşısa da öyle koşup kaçacak takatim yok, idare edin ne olur” diyerek çuvalını masanın altına gizlemeye çalıştı. Biraz sonra koşarak gelen zabıtalardan biri bu numarayı yutmuşa benzemiyordu. Uzun boylu irice olan zabıta memurunun masanın altındaki poşete bakıp hızla yaklaşmakta olduğunu görünce elimi kaldırıp “Ne oldu buranın lattesi? Bir saattir bekletiyorsunuz adamı” diye yüksek sesle garsona söylendim. Garsonun koşarak geldiğini görünce üzerimize gelmekte olan zabıta memuru durdu. Bir süre daha kuşkuyla bize bakmayı sürdürse de arkadaşlarının seslenmesiyle tünele doğru koşarak uzaklaştı.

Adamcağız biraz da mahcup bir bakış atarak başını öne eğip teşekkür etti. Ortalık sakinleşince hemen gitmek için davrandı ancak sipariş ettiğim kahveyi beklemesi gerektiğini söyleyince pes edip tekrar yerine oturdu.

İsmini bugün dahi bilmediğim o ihtiyar işportacıyı işte böyle bir rastlantı ile tanıdım.

Bir süre sessizce oturup cebinden çıkardığı kumaş mendil ile terini kuruladı. Az önceki nefes nefese hali geçmiş olsa da tedirginliği devam ediyordu. Kahveyi getiren garsonun siparişin unutulması nedeniyle özür dilemesi ikimizi de güldürdü. Biraz havadan sudan konuştuktan sonra işçi emeklisi olduğunu kızı ve torunuyla aynı evde oturduklarını damadının hayırsız çıktığını evi terk ettiğini, kızının gündüzleri çocuk bakıcılığı yaptığını, ilkokula giden torununa kendisinin baktığını anlattı.

- Aldığım emekli maaşı evin kirasına bile yetmiyor kızım ve ben torun okusun diye bir umut çalışıyoruz. Torunumu okula bırakıp işportaya çıkıyor, okul çıkışı onu da alıp beraber evin yolunu tutuyoruz. Bu da hayat oluyor işte.

- Peki, ne satıyorsunuz?

- Aslında para kazandıracak ne bulursak onu satıyoruz. Sermayemiz de olmayınca kendi yaptığım bir şeyleri satmaya uğraşıyorum.

Masanın altına eğilip çuvalını karıştırdı “Bu aralar sabun köpüğü satıyorum. Köpüklü su  yapmayı emekli bir arkadaşımdan öğrendim. Kapağı telli şişeleri Tahtakaleden alıyor şişeleyip satıyorum. Torunum da çok seviyor” diyerek çıkardığı içi sabun köpüğü dolu şişeyi masaya koyup bana doğru uzattı. Elimi kaldırıp istemediğimi söylemeye çalışsam da ısrar etti.

- Al bunu. Kendin için olmasa da bir çocuğa verir ve nasıl sevindiğini görür mutlu olursun. Her çocuk balonla oynamayı sevdiği gibi sabun köpüğü ile oynamayı da sever. Bir de büyükler sevip oynasa dünya ne güzel olurdu…

- Büyükler pek ilgi göstermiyor sanırım.

- Sanırım şişenin içinden ortalığa saçılan köpükler büyüklere ürkütücü görünüyor. Bir nefesle ortalığa saçılan renkli balonların hızla bir görünüp kaybolması çocukları eğlendirse de üstleri kirlenecek diye anneler pek sıcak bakmıyor. Babalar da öyle… Anlayabilmiş değilim.

- İnsanlar bu renkli baloncuklardan neden ürksünler ki?

-Ne bileyim? Sabun köpüğü yapıp satan biri olarak hayata köpüklerin ardından baka baka kafam karıştı, belki de. Çoğu zaman şişeden ortalığa saçılan sabun köpüklerini yeryüzünden gelip geçen hayatlara benzetirim. Her hayat gibi irili ufaklı olanı da var, gösterişli olanı da. Şişkin olanı da ver şişmeden kalanı da. Hepsi kutsal kitaplardaki gibi bir nefesle hayat buluyor ortalığa saçılıyor o, bu, şu derken bir görünüp kayboluveriyorlar. Hayat gibi…

img_9695

Elindeki şişeyi açıp tele doğru hafifçe üfledi. Renkli baloncuklar havaya saçılıp heyecan verici bir görüntü oluştursa da hızla kayboldular. Uçuşan baloncuklardan birinin elinin üstüne inip su damlasına dönüşmesini izlerken “Belki de o yere göğe sığdıramayıp özenle koruyup kolladıkları kendi hayatlarının da aslında bu köpükler gibi olduğunu hissedip köpükle oynamayı sevmiyor anne ve babalar. Baksana az önce birbiriyle yarışan köpüklerden geriye bir iki damla sudan başka bir şey kalmadı” dedi.

Daha sonra torunuyla sabun köpüğü yarıştırmaktan nasıl keyif aldığından, nefesin köpüğe dönüşüp görünür hale gelmesinin ne kadar anlamlı olduğundan, hatta zaman zaman istiklal caddesindeki insan kalabalığının bir çocuğun nefesiyle ortalığa saçılan sabun köpüklerine ne kadar benzediğinden söz etti.

Az önce koşuşturan belediye zabıtaları geri dönüyordu. Önümüzden geçerlerken iri uzun boylu olanın dikkatlice baktığını fark ederek şişeyi tekrar çuvala atıp aceleyle kahvesini yudumladı. Okuduğum kitaba bir göz atıp ne iş yaptığımı sordu. Zabıtaların uzaklaştığını görünce sorusuna cevap vermemi beklemeden “vaktinizi aldım, masanızı işgal ettim, üstelik torunumu okuldan almam gerekiyor. İçtiğimin parasını ödeyip kalkmak için izin istiyorum” dedi. Elini cebine attı. “Olmaz” dedim. “Masama otururken izin isteseydiniz olurdu. Kahve benim ikramım. Gün gelir bir yerlerde karşılaşırsak o zaman alacağımı tahsil ederim” diyerek ayağa kalkıp elimi uzattım. Çuvaldan çıkardığı iki şişeyi “Biri az önceki hediyem diğeri ise bir sonraki buluşmanın hediyesidir. İtiraz istemem” diyerek masanın üstüne bıraktı. El sıkışıp çuvalı yüklendi ağır adımlarla kalabalığa karışıp uzaklaştı.

Bir süre sonra kitabıma dönsem de işportacı yaşlı adamın anlattıkları gün boyu kafamı kurcaladı. Şişelerden birini açıp hafifçe üfledim. Baloncuklar havaya ve istiklal caddesinin kalabalığına karıştı. Gelip geçenlerden bazıları rahatsız olmuşçasına bana ve elimdeki şişeye baktı. Hatta adımlarını hızlandırıp üzerine doğru uçuşan baloncuklardan kaçmaya çalışanlar bile oldu. İrice balonlardan biri ise bir süre havada asılı kaldıktan sonra kitabımın üzerine konup bir su damlası halinde gözden kayboldu. Su damlası ise az sonra emilip renkli bir leke olarak kitabın sayfasında yerini aldı. Bir süre daha havaya saçtığım köpükleri izledim. Kitabımın açık olan sayfası biraz daha ıslandı.

O emekli ihtiyar işportacıyı bir daha görmedim.

Dedim ya ismini dahi bilmiyorum. Onu ve o gün yaşananları unuttuğumu sanıyordum. Bir araştırma için o gün okuduğum kitabı elime aldığımda baloncuklarla ıslanıp buruşan sayfayı görünce bizim ihtiyarı, o gün yaşananları ve sabun köpüğüne benzettiği hayatları hatırladım. İsmini bilmediğim ama yüzünü çok iyi hatırladığım emekli işportacıyı ve insanların kimlikler olmadan da ne kadar yakın tanış olabileceğini düşündüm. Paylaşmak istedim.

Mehmet Uhri

Zeytinin Teri

Çarşamba, Aralık 30th, 2015

zeytinin-teri-tikla-ve-dinle

20151002_113407

Nazım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı ve 300 den fazla karakter ile konu edilen “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli destansı eserinin 70. yılı nedeniyle Boğaziçi Üniversitesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi ve Açık Radyo işbirliği ile “TÜRKİYE HİKAYELERİNİ ANLATIYOR” projesi gerçekleştiriliyor.

Proje kapsamında toplanan hikayelerden yapılan bir seçki tiyatro sanatçıları tarafından seslendirilip her gün açık radyo’da yayınlanmakta ve kitaplaştırılması hedeflenmektedir.

Bu etkinlik kapsamında seçilen”Zeytinin Teri” isimli öyküm Meltem Gürle tarafından edite edilip Tilbe Saran tarafından seslendirilmiş ve 7 Aralık 2015 günü Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

Öykünün radyo kaydına resmin üzerindeki “zeytinin teri tıkla ve dinle” linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Proje ile ilgili bilgi almak ve diğer öykülere ait kayıtlara ulaşmak isteyenler

http://turkiyehikayelerinianlatiyor.com

linkini kullanabilir.

Dostluk ve Sevgi ile…

Mehmet Uhri

Kedi Mabedi

Salı, Kasım 17th, 2015

kmm1

Bilmem ki nasıl anlatsam, derdimi?

Yaşadığım yerin adını kedi mabedi koyduklarına aldanmayın. Gerçekte bütün dünya kedilerin mabedidir. Burada, bu kafede 6 kedi bir arada yaşarız. Arada sayımız artıp eksilse de mabedimiz kedisiz kalmaz. Bulunduğumuz ülkede sahipsiz hayvan yasak olduğu için sokağa dahi çıkmamız yasak. Gerçi bizim de dışarıda gözümüz yok. Burada rahatımız yerinde.

En küçüklerimiz şu siyamlı ikizler.  Aramıza en son katıldılar. En yaşlımız ise sarılı beyazlı tüyleri, buruşuk bıyığı ile genellikle miskince oturup yerinden kalkmayan şu köşedeki iri olanımız.

km3-1

Burası kedilerin olduğu kadar kediseverlerin de buluşma noktası. Hal böyle olunca kedilerden haz etmeyen insanları tanımak fırsatım pek olmadı. Tanıdığım kadarıyla insanları anlatmak ve derdimi paylaşmak istiyorum.

Öncelikle bize sokak hayvanı olmayı yasaklayıp sokakları kendinin sananları hiç anlayamadım. Onların da bizlerden hoşlandıklarını sanmıyorum. O tipler hatır gönül için arkadaşlarının sürüklemesiyle gelir ve kendilerince en korunaklı köşeye geçip her hangi bir kedi yaklaşmasın isterler. İlginç ve hayli çekici kokuları vardır. Arada şaka yapmayı sevdiklerimiz bunlardır.

Bir de onlar kadar olmasa da temizlik takıntısı yüzünden bizlerden uzak durmaya çalışan hatunlar vardır ki aslında hiç ilgimizi çekmezler. Kendileri saç veya kıl dökerken iğrenmezler de bizim tüyümüz pis gelir rahatsız olurlar. Yalanıp temizleniyor olmamıza ise hiç tahammülleri yoktur. Neymiş kıçımızı yaladığımız dilimizle her yerimizi yalıyormuşuz. Çok pis olmalıymışım. Yahu biz size tuvalette ne halt ettiğinizi veya ellerinizin kirine bakmadan bizi okşamanıza laf ediyor muyuz? Hem şu temizlik işinde anlaştığımızı da söylemek pek doğru olmaz. Görünür kirlere sözüm yok ama görünmediği halde varlığı tahmin edilen kirler konusunda takıntılı çok insan gördüm. Oturacağı sandalyede veya kahvesini içip gazetesini okuyacağı masada kedi yürümüş, hatta çişini yapmış olabilir mi diye düşünmeden edemeyenlerle işimiz var. Yaptıklarımız tamam da yapmadıklarımızı nasıl ispat edeceğiz. Nedir bu evham? Çatalı bıçağı peçeteyle silince temizlenmiş mi oluyor? Dertliyiz diyorum inanmıyorsunuz.

km3-2

Bir diğer grup daha var ki, onlar da zor insanlar. Yapışır bırakmaz öyle cıvık sever okşarlar ki başınız döner. Utanmasalar yalayacak, alıp içlerine sokacaklar. Bu kadar sevgi de iyi gelmez, zorlanırız. Mıncıkladıkça gıdıklanır tırmalamak zorunda kalırız bu kez nankör olduğumuzu sevgiye karşılık vermediğimizi düşünürler. Yahu durup dururken gelip seni gıdıklasam hiç mi tepki vermezsin. Anlamak mümkün değil. Böyle bir kedi düşkünü ile temizlik takıntılı olanlar yan yana geldiğinde ise şenlik başlar. Birinin kucağına yatıp kuyruğumu ötekinin dizine vurdukça hayli komik olaylara şahit oluruz.

Bir de çok daha kalabalık bir grup vardır ki ciddi sorular sorarak işe başlarlar. Kendileri için değil yanındakiler için sorduklarını özellikle vurgular ve aşılarımızın tam olup olmadığını, kısırlaştırılmış olmamız gerektiğini sorup, aç olup olmadığımıza kadar bilgi isterler. Daha önce müşteriler ile sorun yaşanıp yaşanmadığı bile gündeme gelir. Onlar hep korku ve kuşkuları ile yaşıyor gibidir. Kendilerinin gerçekçi olduklarını iddia etseler de korkuları ile yaşayıp hayatları hep kontrol altında olsun isterler. Duyguları bile kontrollüdür. Böylece kontrol altında tuttukları bir hayat yaşadıklarını sanıp. korkuları yüzünden pek mutlu olamasalar da huzurlu olduklarını düşünür, avunurlar. Aslında neredeyse tüm enerjilerini korkularından alıyor, onlarsız yapamıyorlar. Kahvesini kekini alıp kitaplarına gömülmüş huzur içindeyken bir anda kafalarını kaldırıp yakında tehdit unsuru olabilecek bir şey olup olmadığını araştırırlar. Huzurlu görünseler de rahatsız tiplerdir.  Bunlar kontrolleri dışında bir olayla karşılaşacaklarından ve utandıran bir tepki vereceklerinden endişe edip kafalarında kurup dururlar. Kalabalık bir grup oldukları için hallerinin normal olduğunu düşünürler. Biri üstlerine yürüse hemen yelkenleri indirir, her daim korkularını dile getirip evham ederler, arkadaşları “yeter abartma” dediğinde kabahat işlemiş gibi susuverirler.

Dedim ya insanları anlamak çok zor. Kafeye uğramayanları veya uzak duranları bilemem ama en büyük grup şu korkularıyla yaşayanlardan oluşuyor, sanırım. Nedense, korkuların hayatlarını yönetmesinde huzur buluyorlar.

Bir de değişken grup var ki evlere şenlik. Bazen temizlik takıntılı olup sonra boş verebiliyorlar. Tedirginlikleri devam ediyor ama neden tedirgin olduklarını kendileri de açıklayamıyorlar. Kendileri öylece dursalar da içlerinde ne varsa değişip dönüşüp durur. Dedim ya evlere şenlik.

km6km5-1

Biz kediler çok renkli farklı türlere bürünsek de huylarımız birbirine benzer. Günden saate rengimiz huyumuz değişmez. Bir de sayıları çok az olsa da kedi kılıklı olan insanlar tanıdık. Bizler severiz ancak başkaları için zor insanlardır. Bilirsiniz biz kediler tüm dünyanın ve yaşadığımız hayatın bize sunulmuş armağan olduğunu düşünür o yüzden biraz tepeden bakarız. Sahibimiz olduğunu düşünenler olsa da yaşadığımız ortama bağlanırız. Bu yüzden nankör diyenler de çok olur. Karakterli görünmek, yaltaklanmamak nankörlükse bırakalım desinler. Kedi kılıklı olan insanlar da biraz böyle oldukları için pek hoş karşılanmazlar. Pek konuşmaz konuştukları zaman net ve açık olurlar. Duruşları kolay değişmez. Kedi gibi sakin ve munis tiplerdir. Kavga filan da çıkarmazlar. Hani biraz daha samimi olsak konuşasımız gelir. Mesafeli ve üstten bakan halleri yüzünden içten pazarlıklı oldukları düşünülür. Onlarınsa umuru bile değildir.

Bu kadar değişken tipler olunca kedi kafenin sakinlerine uyum sağlamak kolay mı sanıyorsunuz? Bir yerden sonra insanları anlamaya çalışmak yerine idare etmek ve az buçuk yönetmek daha kolayımıza geliyor. Aynı insanın tipten tipe bu kadar çabuk nasıl değişebildiğine hayret edersiniz. Kız arkadaşıyla geldiğinde onun gibi temizlik takıntılı olan ancak yalnız geldiğinde hiçbir şeyi umursamayan tipler için iki yüzlü demek yerine uyum göstermeye çalışıyor demiyorlar mı? Kuduruyorum…

Derdim büyük dostlar. Kendileri arasında bu kadar sorunlu tip varken onlara hiçbir şey yapmayıp sahipsiz hayvanları sokaklarda istemiyor kısırlaştırıp kontrol altında tutmak istiyorlar. Sanki kendi aralarında sokak hayvanı gibi yaşayan, kaba saba dengesiz tipler yokmuş gibi her fırsatta kabahati biz kedilerde arıyorlar.

Evcilleştirilmiş olduğumuzdan söz edenlere de birkaç lafım var. Kimin kimi evcilleştirdiğini zaman gösterir. Sizleri bilemem ama biz kediler ne olduğumuz ve ne yapıp yapmayacağımıza kendimiz karar verebiliyoruz. Sizler hiç öyle değilsiniz. Yanınızda başkaları varken edepli dursanız bile yalnızken yapmayacağınız muzurluk yok. Yeter ki gören duyan olmasın.

km5-2

Dedim ya derdim büyük. Belki insanların da bizler hakkında farklı düşünceleri dertleri tasaları vardır. O kadarını bilemem. Gün olur kedi mabedi isimli bir kafeye yolunuz düşerse camın önünde oturup meraklı gözlerle sıkılmadan dışarıyı izleyen siyahlı beyazlı kedi ile göz göre gelirseniz çekinmeyin. O benim. Penceremiz küçük, tanıdığımız insanlar sınırlı olsa da biz kediler insanları evcilleştirmede kararlıyız. Onları anlamaya çalışmanın zor olduğunun farkındayız. Hatta kendilerinin bile tam olarak anladıkları konusunda hayli kuşkuluyuz.

Her ne olursa olsun burası bizim mabedimiz. Buradayız ve bekliyoruz. Gördüğünüz gibi gelenleri tanımaya da başladık. Bundan sonrasını yaşayıp göreceğiz. Her şeye rağmen burada olmanın insanları tanımaya çalışmanın heyecan verici bir deneyim olduğunu düşünüyorum.

Maaauuuv…

Mehmet Uhri

Çamaşırhane Günlüğü

Salı, Ekim 6th, 2015

20150819_174041

Sevgili günlük;

Bugün çamaşırhane her zamankinden de sessizdi. Dün kimse uğramadığı gibi günün yarısının geçmesine rağmen gelen gidenin olmaması endişelendirmişti. Ne oldu bu insanlara? Kirlenmemenin yolunu mu buldular? Yoksa kirlilerinden kurtulmayı veya kirlenmeyi umursamamayı mı öğrendiler? diye düşünmeden edemedim. Bu sessizlik hiç hayra alamet değildi.

Koskoca çamaşırhanenin 7 numaralı makinesiyim ve diğerlerinden marka veya görüntü olarak hiç farkım yok. Atarsın parayı basarsın düğmeye çalışırım. Sanırım girişe yakın olduğum için daha çok tercih edildiğimden diğerlerine göre daha emektar sayılırım. Çamaşırları ile gelip başımda bekleyenleri izlerim. Gelenler birbirlerinden farklı görünseler de ellerinde kirli çamaşırları olunca nedense davranışları hep aynı oluveriyor.  Yalnız oldukları zaman ıslık çalıp, yüksek sesle şarkı söylediklerine, kendi kendileriyle konuşup hatta tartıştıklarına bile şahit olmuşluğum vardır. Ancak bulundukları ortamda biri veya birileri varsa nasıl beceriyorlarsa hepsi aynı oluveriyorlar. Yüz ifadeleri bile donuklaşıyor. İçlerine kapanıyorlar.

Ellerindeki çamaşır sepetinin üstünde kirliler görünmesin diye genellikle okumak için getirilmiş gibi duran kocaman bir gazete vardır. Makineye yerleştirirken de kirliler görünmesin diye şekilden şekle girerler. Sanki suçluluk duymayı gerektiren bir iş yapıyor gibidirler. Bazıları daha da abartır. Yıkanmakta olan çamaşırları makinenin penceresinden görünmesin diye sandalyeyi makinenin önüne çekip orada otururlar. Ama yine de başkalarının kirli çamaşırlarını merak edip çaktırmamaya çalışarak bakmadan duramazlar. Çamaşırhaneye giren çıkan çok olduğu günlerde bile ortalığa garip bir sessizlik hâkimdir. Gelenler çamaşır yıkanana kadar oturup kitap veya gazete okur. Kulaklıklarını takıp müzik dinleyenler de çoktur. Bir an önce işini bitirip gitme gayretindedirler.

Bu arada geç de olsa günün ilk müşterisi geldi. Her zamanki gibi acelesi vardı. Telaş içinde çamaşırları makineye tıktı. Biri çamaşırları öyle ölü totosuna pamuk tıkar gibi tıkamamasını söylesin şuna, yıkarken çok zor oluyor, birbirine dolanıyor ne yıkanıyor ne de durulanıyorlar. Telaşlı olduğuna bakıp çok işi var sanmayın bu da pek çoğu gibi tembellik yapmaya zaman kalsın diye telaş edenlerden. Onca telaşla çamaşırları makineye tıkıp kitabına gömülüyor. Geçenlerde uyuya kaldığı bile oldu. Çamaşır yıkama işlemim bittikten neredeyse yarım saat sonra çamaşırhaneye giren birileri olmasa uyanacağı da yoktu.

Buradan, çamaşır makinesinin penceresinden bakınca insanlar birbirine benzese de aslında hepsi ayrı bir tip. Yalnızken bunca farklı olmalarına rağmen bir araya geldiklerinde hemen hepsinin birbirine benzeyip farklı görünmeme gayretine bürünmelerini inanın anlayabilmiş değilim. Kirli çamaşırlarını birileri görecek diye hayıflananlar yalnız olduklarında makineye yerleştirmeden önce açıp bakıyor hatta kokluyorlar. Kirlilerinden ayrılması bile seremoniye dönüşebiliyor. Hani kafası karışık bir makine değilim ama insanları anlayabildiğimi söyleyemem.

Geçenlerde gelen dede ve torun muhabbet ederlerken kulak misafiri oldum. Torun dışarıda oynamak yerine neden çamaşırhanede olduklarını sordukça dede giysilerin temizlenmesi gerektiğini söyledi. Bu kez neden giysi giyildiğini sorunca karşısına alıp anlatmaya başladı.

20150819_174034

Dedenin söylediğine göre tuhaflık insanların dünyaya gelişlerinde başlıyormuş. Diğer canlılardan farklı olarak insan dünyaya çıplak olarak geliyor, doğar doğmaz örtmek veya giydirmek gerekiyormuş. İnsanların bu şekilde eksik dünyaya geliyor olmayı bir türlü kabullenemediğini bu nedenle çıplaklığın kabul görmediğini anlattı. Torun sesini çıkarmadan ilgiyle dinliyordu. Dahası çıplak olarak dünyaya geldikleri yetmezmiş gibi bebekken bakıma muhtaç olmaları, örtünme, giyinme, barınma ve sığınma çabasının herkesin hayatına öyle veya böyle etki ettiğinden söz etti.

“Her insan başlangıçta bebektir ve ne kadar büyüseler de bir parçaları hep bebek kalır. Biraz da içimizdeki o korunmasız, zavallı, ezik parçamızı unutmak ve kimseye göstermemek için giyinir, örter ve gizlemeye çalışırız” deyince torunun yüzü güldü. Dedesinin de içinde bir bebek olduğu fikri hoşuna gitmişti. Bir süre bu konu üzerinden şakalaştılar. Hangisinin daha bebek olduğu konusunda çekiştiler. Giysilerin bu nedenle önemli olduğunu insanların biraz da kendini gizlemek için giyindiğini vurguladı. Bu nedenle insanoğlunun ne giydiği, nasıl giyindiği, giysilerin temiz olup olmadığı ve dışarıdan nasıl göründüğü, başkalarının gözünde nasıl göründüğünün hep önemli olduğundan söz etti.

O an, giysileri yıkanırken başlarından ayrılmak istemeyen, odadaki aynayla baş başa kaldığında kendini inceleyip aynayla konuşanları hatırladım. Sanırım onlar da içlerinde kalan o çıplak, ezik, eksik bebek yanlarını dışa vuruyor, başkaları geldiğinde de o ufaklığı gizleme çalışıyorlardı. Dedenin sözlerini torun nasıl algıladı bilemem ama ben insanların tutarsız görüntüsünün ardını biraz olsun görebildim.

Bir süre sonra torun ilgisini elindeki oyuncak arabaya verip koltukların üzerinde gezdirip oynarken dede kendine konuşmaya başlamıştı. Eksik, ezik ve çıplak olarak dünyaya gelip, eksikliği gidermek için anne bakımına gereksinim duymak, sonrasında ise ayaklarının üstünde durup bağlarından kurtulma ve özgür olmaya çabalamakla koca bir ömrün tükenip gittiğinden yakındı. En özgür geçinenin bile kirli çamaşırlarıyla baş başa kaldığında omuzlarının düştüğüne içindeki o eksik ve çıplak yanıyla yüzleştiğine şahit olduğumu hatırladım.

Bu arada az önceki telaşlı tembel makinenin işini bitirmesini beklerken kitabı elinden kayıp hafiften uyuklamaya başladı. Neyse elinde çamaşır sepeti ile biri daha içeri girince doğrulup kendine çeki düzen verdi. Göz ucuyla bakıştılar. Birbirlerini görmemiş gibi yapıyorlar. Selamlaşsalar rahatlayacaklar ama olmuyor. Tanışsalar ileride ne diyecekler? “Ben bunun çamaşırhane arkadaşayım, kirli çamaşırlarını söyletmeyin şimdi bana” mı diyecekler? Onun için hiç konuşmamayı seçiyorlar.

Yeni gelen çamaşırlarını makineye yerleştirmeye başlayınca diğeri göz ucuyla bakmaya başladı. Adam durumdan rahatsız olup gövdesini siper ederek yerleştirmeyi sürdürdü. Hafiften ortam gerilecekken izlemesi hayli keyifli bir olay gerçekleşti. İki erkeğin olduğu ortama ıslık çala çala elinde çamaşır sepetiyle gençten bir kadın girdi. Az önceki gergin hava hızla dağıldı. Delikanlılar tanımıyor ama gelen genç bayanı iyi tanırım. Pek sık gelmez. Ayda bir gelir iki makine dolusu çamaşır getirir, iki makineyi aynı anda çalıştırıp kimseyi umursamadan ve çevre ile ilgilenmeden kulaklığını takıp müziğini dinler, arada mırıldandığı da olur. Kimseyle ilgilenmeden geldiği gibi ıslık çala çala arkasında enerjisini bırakıp gider.

Yine öyle oldu. El kadar ve renk renk iç çamaşırlarını gizlemeye bile gerek duymadan neredeyse göstere göstere makineye yerleştirdi. Çantasından çıkardığı dergisini açtı. Sadece bir kez göz ucuyla odadakilere bakıp dergiye gömüldü. Delikanlılar kendilerine çeki düzen verip hatunu süzseler de kös kös oturmaktan başka bir şey yapamadılar.

20150819_174051

Çamaşırhane güne normalden fazla sakin başlamış olsa da yavaş yavaş yükünü alıyordu. İnsanlar yine gelip kendilerini bilemem ama çamaşırlarını kirlerinden arındırıp geldikleri gibi sessizce gitmeye devam ediyorlar.

Hani bir çamaşır makinesi olarak yaptığım işi abartmak istemem ama insanlar nasıl ibadet mekânlarına gidip günahlarından arınmak için bir şeyler yapıyorsa ben de onların giysilerini, kirlerinden arındırıyorum. O giysilerin onlar için ne denli önemli olduğunun, neleri gizlediğinin de farkındayım.

Geleceğe dönük hayallerim tasarılarım da var. İnsanların kafalarından geçen kirli düşünceleri çıkarabilmek onları kötü düşüncelerinden arındırabilmek için psikolojik deterjanların kullanıldığı özel makineler tasarlıyorum. Çamaşır makinesinin hayali de bu kadar olabiliyor.

Düzenli günlük tutan makine için bugün de yazacak bir şeyler bulabildim. Aynı odayı paylaştığım diğer makineler gibi özel birinin veya bir evin makinesi olamayıp onun bunun elinde her gelenin kullandığı sıradan makine olarak kaldığım için hayıflanmıyorum. Hayıflansam ne olacak? Bir işe yaramıyor ki. Hem böylece günlüğüme yazacak çeşit çeşit insan buluyorum. Ancak insanlar çok farklı olsalar da kirleri hep aynı. Aynı kirlere bulanıp sonra da onlardan arınmaya çabalıyorlar. Bir araya geldiklerinde ezik ve eksik yanlarını gizlemeye çabalarken hayli komik görünseler ve biz makinelere benziyor işe yaradıkça yorulsalar da yararlı bir şeyler yapmış olmak onları mutlu etmeye yetiyor.

Gün devrildi. Çamaşırhane gecenin sessizliğine çekiliyor.

Sana da iyi geceler, sevgili günlük.

7 Numaralı çamaşır makinesi.

Ateşini Arayan Soba

Pazartesi, Eylül 21st, 2015

img_9850

Elimdeki fotoğraf makinesi ile çekinerek dükkanına baktığımı görünce “Yaklaş hele, nesin, kimsin, soba mısın, baca mı yoksa sac mı? bir anlayalım, sonrasına bakarız“ diye seslendi. Sabah alacasının dağıldığı güneşin yükselmeye başladığı Divriği çarşısında o sıcak yaz günü neredeyse tüm dükkânlar kapalıyken Sobacı dükkânını açmış kaldırıma içerden çıkardığı soba ve diğer aksamları yerleştiriyordu. Çarşı açılmamışken sıcak yaz günü dükkânını erkenden açan yaşlı Sobacı dikkatimi çekmiş fotoğrafını çekmek için fırsat kolluyordum. O ise içeriden çıkardığı tabureyi işaret edip yukarıdaki sözlerle dükkânına davet etti.

Uzaktan çay ocağına el edip iki çay istedi. Oturmadan önce bir göz odadan ibaret dükkâna girip bakındım. İlk bakışta antikacı olduğunu düşündürecek kadar eski ve yıpranmış dükkânın içi farklı boylarda soba, soba boruları ve benzer aksam ile doluydu. Bir kenarda istenen ebatta boru yapabilmek için galvanizli saç ve diğer malzemeler göze çarpıyordu.

Çayların gelmesiyle kapı önüne çıkıp Sobacı’nın yanındaki tabureye oturdum. Kim olduğumu nereden geldiğimi ne aradığımı sordu. Bu arada her geçen selam veriyor, bizimki de her seferinde yerinden kalkıp selama yanıt veriyordu. Dükkânın önüne akşamdan park eden beyaz arabaya içerlemiş söylenip sahibini gören bilen olursa gelsin çeksin diye haber gönderiyordu.

img_98361

60 yılı aşkın süredir aynı yerde aynı dükkânda babadan kalma sobacılığı sürdürüyordu. Başlangıçta saçtan elleriyle yaptıkları sobaları, sonra döküm sobaları ve günümüzün sobalarını anlattı. Soba yapmayı bırakmış olsa da soba tamiri ve soba borusu yapmayı sürdürüyordu. “Yaz günü soba arayan oluyor mu? Bu işin tatili yok mu?” diye sorunca hafiften gülümsedi.

- Hayatın tatili mi olurmuş? Çalışmadan olmaz, karıncası arısı, kelebeği çalışırken dur biraz tatil yapayım demek yakışık alır mı? Ölene kadar çalışacaksın ki yaşadığın hayat bir şeye benzesin.

- Yani emeklilik de mi yok?

- Yok elbet. Emeklilik de neymiş. Elin tuttuğu gözün gördüğü kadar çalışacaksın. Çocuklara, torunlara maymun mu olayım?

Sonra “neden sobacılık? Başka bir işle uğraşmak istemez miydin?” diye sordum. Bir süre susup çayını yudumladı. Pek cevap vermek istemiyor gibiydi. “Başka yapacak iş yok muydu?” diye üsteledim. Dikkatlice yüzüme baktı. Baştan aşağı süzdü.

- Sen beni boş ver. Çıkıp buralara kadar gelip gezip bakındığına göre bir şeyler eksik kalmış olmalı. Aradığın neyse seni oradan oraya sürüklüyor anlaşılan. Umarım bulursun.

- Sen hiç aranmadın mı?

- Bu dükkâna babam ve amcamla gelirdik. Arkadaşlarım okula gider yazları tatil yapar bense çalışırdım. Bilirsin, delikanlılık yılları haylazlık ve hep bir şeylere öfkelenmekle geçer. Nefret ederdim bu dükkândan. Elime makası alıp sac kesmeye başladığımda 11 yaşında bile değildim. Ama ne gidecek yerim, ne gücüm ne de cesaretim vardı.

- Peki ya sonra?

- Önce babam öldü amcamın eline baktık. Sonra o da ölünce iki aile üstüme kaldı. Bu nefret ettiğim dükkâna tutunmak ve çalışmak zorunda kaldım. O gün bugün çalışırım. Bu dükkân kaç aile doyurdu, kaç çocuk büyüttü. Benim görevim de böyle yazılmış dedim bu kapı ve pencereden gördüğüm neyse hayat benim için o oldu. Hayatı, insanları burada bu dükkânda tanıdım, burada öğrendim.

img_9839

Ayağa kalkıp dükkâna girdi eline bir sac ve bir de sacdan yapılmış soba borusu aldı. “Söyle bakalım. Sence hangisi daha değerli? Böyle işlenmemiş sac gibi pırıl pırıl düz mü olmak istersin yoksa kıvrılıp bükülüp onun bunun elinde şekil değiştirmiş boruya dönüşmek mi? Diye sordu. “İlle bir soba aksamı olacaksam sobanın kendi olup işe yaramayı tercih ederdim” diye yanıtlayınca yüzü aydınlandı.

- Şimdi oldu. Anlaşacağız galiba seninle. Bu soruyu kime sorsam ham sac gibi öylece olduğu gibi kalmak istediği yanıtını verirler. Bir tek benim küçük torun boru olmak istediğini söylemişti. Ne hikmetse herkes olduğu gibi kalmayı marifet sanıyor. Eğilip bükülmeden yaşamayı onur addediyor. Bu dünyaya ham gelip ham gittiğinin farkında bile olmadan geçip gidiveriyor.

- Sen nasıl yanıtlardın kendi sorunu?

- Bu soruyu kendime sormayı uzun süre önce bıraktım. Ama bu Sobacı dükkânından görebildiğim kadarıyla insanlar da az çok soba aksamına benziyor. Kimi neyin parçası olduğunu bile bilmeden bu sac levha gibi yaşıyor ve boş teneke hesabı en çok onların tıngırtısı işitiliyor. Eğilip bükülmeden işe yaramadan yaşamayı marifet sanıyor en çok tıngırtı boş saçtan çıktığı için herkes onlarda hikmet var zannediyor.

- Peki ya diğerleri?

- Geri kalanların büyük kısmı soba borusuna benziyor. Hep göz önünde oluyor, kendi başlarına işe yaramayıp el ele tutuşmadan iş görmüyorlar. Bir şey üretmeseler de içinden geçenleri öylece aktarıp gidiveriyorlar. Ancak hep ateşten uzak duruyorlar. Boru olup diğer borularla birleşmeyi herkese benzemeyi aktardıkları ile yetinmeyi biliyor bununla mutlu oluyorlar. Boru olmazsa soba yanmaz biliyor kendilerini fasulye gibi nimetten sanıyorlar. Buradan bakılınca bence dünyayı o soba borusuna benzeyen tipler yönetiyor.

- Peki ya sobalar. Onlara benzeyen yok mu?

- Var elbet. Dünyanın acısını külfetini onlar çekiyor. Ancak öyle yalnızlar ki, kimse onları görmüyor, sesini duymuyor. Onlar ise inadına ateşi içine alıp acıyı eğirmeye, çevreye ışık ve sıcaklık olarak vermeye çabalıyorlar. Öğretmenlerin hemen hepsi benim için sobadır. Ateşe sıcağa direnip evcilleştirir ve çevrelerine yayarlar. Herkes onlara güvenir. Boru gibi dayanıksız olmadıklarını bilir. Ama yine de seslerini duymazlar.

- Peki ya sen bunlardan hangisisin? Bunca bilgiyi derlediğine ve içimi ısıtacak biçimde aktarabildiğine göre benim gözüme emektar ve deneyimli bir soba gibi görünüyorsun.

- Yok, o kadar değil. Boru istemeyen küçük bir eski zaman mangalı olup içimde ateşi zapt edebiliyor ve yayabiliyorsam ne mutlu bana. Beni boş ver, asıl sen ne olduğuna karar ver de yoluna öyle devam et.

- Tavsiyen var mı?

- Kimseyi, özellikle kendini kandırma. Sobayı unutturup dumanın sıcaklığıyla ortalığı ısıttığını iddia eden sahtekâr soba borularından olma yeter. Onun bunun ateşini kullanıp kimsenin ateşine külüne sahip çıkma. Neysen, ne kadar olabiliyorsan o kadar ol. Gerçi bu topraklarda boru gibi olup hak etmediği halde nimetten sayılmaya eğilimli o kadar insan var ki sanırsın hayat sadece onların bildiği gibi. Uzak durmanı ve onlar gibi olmamanı tavsiye ederim.

img_9846

Bu sözlerden sonra Ali Baba’nın çay ocağına el edip iki çay daha söyledi. Bu arada birkaç fotoğrafını çekmeme izin verdi. Tamir için gelen sobanın paslanan sacını sökmeye başladı. Yaşına rağmen elleri hayli güçlü olmalıydı. Sobanın sacını elma soyar gibi kısa sürede çıkarıverdi. Bir ara kafasını kaldırıp “sahi ne iş yapıyordun” diye sordu. Cevap veremedim.

Israrla yüzüme bakıp yanıt beklediğini görünce “Hiç… Ateşini kaybetmiş garip bir sobayım, onun bunun ateşine yanaşıp ısınmaya çalışan, ateşini arayan bir sobayım, sanırım” diye yanıt verdim. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu sonra vazgeçti.  Bir süre daha elindeki soba ile ilgilendi. Çayımın son yudumunu devirdiğimi görünce eliyle kalk git dercesine işaret yapıp “hadi git artık oyalanma. Aradığını kendinde ara, orada burada zaman yitirme. Umarım bulursun” dedi ve tekrar işine döndü.

Selam verip yanından uzaklaştım. Güneş yükselmiş sıcak geçecek bir günü daha işaret ediyor, Divriği çarşısı ise yeni açılıyordu. Geri dönüp uzaktan bizimkine baktım, o küçücük kapı ve pencerenin ardında elindeki sobayı adam etmeyi sürdürüyordu. Kapının önündeki beyaz araba ve sahibinden ise henüz haber yoktu.

Mehmet Uhri

Poyraz Başlayınca

Salı, Eylül 15th, 2015

img_9996

Divriği yakınlarına gideceğimizi duyan bir yakınım yüksek tansiyon hastası annesi için Zara yakınlarındaki tuzlaya uğrayıp kaya tuzu almamız için ricacı olmasa ne oradan yolumuzu geçirecek ne de tuzun insana bu denli benzer olduğundan haberimiz olacaktı.

Hayli ıssız dağ başı gibi bir yerde yol kenarında geniş bir alanda tuzlu suyun buharlaştırılmasıyla doğal tuz üretilen görece basit bir işletmeydi. Elde ettikleri tuzu boyut ve saflığına göre elekten geçirip ayırıyor, torbalara dolduruyorlardı. Patronları yaşlıca bir beyefendiydi ve çalışanların ondan hayli çekindikleri anlaşılıyordu. Yığılı duran birkaç farklı kalitedeki tuzu değil iri taneli kristal tuz istediğimizi söyleyince patron devreye girip yanındaki çalışana “depoda yok, imalat alanına bir bakın. Az da olsa başlamış olabilir ne varsa alıp gelin” diye talimat verdi.

img_9810

Tuzların gelmesini beklerken patrondan işletmenin hikâyesini dinledik. Eski terk edilmiş tuzlayı faaliyete geçirebilmek ve devletten işletme ruhsatı alabilmek için çok uğraştığını, kimsenin talip olmadığı bu dağ başında işletme açma çabasını akıl karı bulmamış olmalılar ki kırk türlü güvenlik soruşturmasından sonra hatırlı birilerinin araya girmesiyle açabildiğini anlattı. 15 yıldır faaliyet göstermesine karşın devletin gözünün hep üstünde olduğundan yakındı. Üretilen tuzun fazla sodyum içermemesi ve mineral karışımdan oluşması nedeniyle tansiyon hastaları tarafından ilgi gördüğünden söz edip bu konuda Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nin yaptığı çalışmaları içeren gazete haberlerini gösterdi. Arkadaşım yıllık üretim miktarını az bulup kapasiteyi arttırmak için neden çabalamadığını sorunca bizimkinin yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

- Görüntüde fabrikaya benzesek de tuzu tarlada yetiştiriyoruz. Burada her şey doğanın kontrolündedir.  Yıllık üretim iklime ve suya bağlıdır. Bak bu yıl yaz geç geldi hava kurumadı, üretim düştü. Geçen yıl ise herkes kuraklıktan yakınırken burada üretim patlamıştı. Yer altından gelen sıcak su, yolda tuzlu kayaları eritip şu dağın eteğinden yeryüzüne çıkar. Suya yol verip yayar kurutur suyunu uçurup tuzunu alırız. Bakınca kolay görünür.

- Zor mu?

- Havalar kuru ve güneşli gittiğinde işler yolundadır. Arada yağmur atıştırıp kuruttuklarını ıslatsa da idare ederiz. Sonbahar yağmurları başlamadan kurutabildiğimiz kadarıyla seneyi geçiririz. Tuzunu kurutabilmişsen sırtın yere gelmez. Tuzu kuru olmak deyimi de buradan gelir. Buradan bakınca gökte beliren her bulut sıkıntı kaynağıdır.  Çiftçi yağmur dilerken ben yağmasın isterim. Kuraklık olup bağ bahçe sulanmazsa millette para olmaz. Bu kez de malın elinde kalır, satamaz beklersin. Yani burada her şeyi doğa belirler. Biz ona uyarız.

- Peki ya bu bize vereceğin kristal tuz ne oluyor. Diğerlerinden farklı mı?

- O tuz için poyraz gerekiyor. Bu sene yaz geç geldi muhtemelen geç gidecek. Sonbahar gecikti ve poyraz başlamadı. O yüzden elimde istediğiniz tuzdan az miktarda var. Diğerlerinden farkı ise yine doğanın hikmetine bağlı.

- Nasıl yani poyraz esince tuz farklı mı oluyor?

- Olmaz mı?

- Tuz insan gibidir. Doğduğunda kaynağın suyu gibi saftır yaşadıkça oradan buradan sürtünür kirlenir, tuza pasa bulanır. Zamanı dolup geçip gittikten sonra geriye kalan ise bu tuz gibi hakkında konuşulan ve geride bıraktıklarıdır. Kristal tuz için sabır gerekir diğerleri toza kire bulanmış bir şeyler bırakırken sabırla poyrazı bekleyip kurumayı erteleriz. Sonbahara doğru Poyraz sert esip suları dalgalandırır, kristaller irileşir sertleşir. Su tümüyle çekildiğinde buzlu cam gibi iri ve saf parçalar bırakır. Dedim ya insana benzer. Her insan ölünce iyi adam olur ama bazıları saf ve temiz haliyle bıraktıklarıyla, kalitesiyle anılır.

Bu arada beklediğimiz tuzlar gelmiş tartılıp torbalara konuyordu. Gerçekten de diğer tuzlar kirli beyaz görünürken bunlar hafif mavimsi buzlu cam parçalarını andırıyordu.

- Peki ya poyraz hiç olmazsa? O zaman ne oluyor?

- O zaman kaliteli kristal tuz çıkmıyor. Çıkan da kavruk oluyor. Tuz insana benziyor işte. Ortalık dalgalanmaz veya çalkantı olmasına izin vermezlerse insanlar da öylece boynu bükük oturuyor geriye bıraktıkları da zayıf ve kavruk oluyor. Toplum dediğin arada dalgalanacak ki içinden kaya gibi sert duru ve biçimli insanlar çıksın. Ama bırakmıyorlar. Poyraza tahammül etmeyip sanki herkesin geride pek bir şey bırakmadan sabun köpüğü gibi olmasını istiyorlar. Sonra o vıcık vıcık insanlardan yakınıp duruyorlar. Nasıl olsun ki?

img_9812

Öfkelenmişti. Paketlemeyi yapan çalışanına acele etmesini söylerken biraz da öfkesini dışa vuruyordu. Paketler hazırlanıp taşınabilir bir koli yapmamıza da yardımcı oldular. Yükümüzü alıp selamlaştık. Ayrılmadan “peki ya sizden geriye hangi çeşit tuz kalacak?” diye biraz da çekinerek soru yönelttim. Kısa bir sessizlik oldu. Bizimki çalışanlarına baktı. Onlar da gelecek yanıtı merak etmiş gibiydi. “İşinize bakın” diyerek onları sertçe azarladı. Sonra bana döndü “Toplum öyle kirlendi ki, bence kimseden temiz hiç bir şey kalmayacak, kalana da kimse elini sürmek istemeyecek. Şu dağ başında tarlada tuz yetiştirdiğim için bile bana kuşkuyla bakıyorlar. Benden geriye kala kala o kuşku kalacak. Yanarım ben buna yanarım. Tuzunuz kararında olsun, hadi gidin artık” dedi.

Yola çıkmamızı bile beklemeden arkasını dönüp imalat yapılan binaya doğru yürüyüp uzaklaştı.

Mehmet Uhri

Uyku Kedileri

Pazartesi, Nisan 20th, 2015

20150417_182238

Uyku kedilerini duyan bilen vardır belki ama o güne kadar varlıklarından haberdar değildim. Uyku perilerini duymuştum ama uyku kedilerini ve onların şehrin tılsımlarından sayıldığını bir takım rastlantılar sayesinde öğrendim. En iyisi baştan anlatayım.

Hafta arası olmasına karşın o akşamüstü de köprü yönüne giden trafiğin giderek çıldırtıcı hale gelmesinden bezip Ayvansaray Balat yönüne direksiyon kırmıştım. Daha fazla çile çekmektense yaklaşık bir saattir yürüyüş temposuyla ilerleyen trafikte kalmış olmanın gerginliğini atlatmak için yolun açılmasını beklemeyi seçmiştim.

Balat yönünde ilerlerken göz ucuyla Haliç ve çevresinin akşamüstü sakinliğine bakıyordum. Hangi ara nasıl önüme çıktı göremedim ama gölge gibi aniden belirince çarpmamak için yönümü değiştirip sağ ön tekerlek ile kaldırıma çıktım. Neyse ki kaldırımda kimse yoktu. Çarpmadan durabilmiş olsam da sağ ön lastiği kurtaramadım. Aldığı darbe ile jant yamulmuş ve lastik hızla inivermişti. Trafik keşmekeşinden kurtulayım derken doluya tutulmuştum ve öfke içindeydim.

Gözümü yoldan ayırmamam gerektiğini bildiğim halde dikkatsizlik ettiğim için aslında kendime kızmış olsam da gölge gibi önüme çıkan o adama patlayıp üzerine yürüdüm. Öfkeyle bağırıp çağırmama rağmen yol kenarında öylece durup olanca sakinliği ile bana bakıyordu. Ne geri adım attı, ne de yanıt verdi. Bir süre sonra avucunun içindeki yavru kediyi fark ettim. Bağırıp çağırmamın bitmesini bekleyip “uzanıp almasam az daha ezilecekti” diyerek kedinin sırtını okşadı. Arkasını dönüp yol kenarı boyunca ağır adımlarla yürüyüp uzaklaştı. Üstü başı dökülüyordu. Sokak serserisi olabilecek yaşın üzerinde görünüyordu.

Atlattığım küçük çaplı kaza ve bağırıp çağırmamam yüzünden bir süre sonra etraf kalabalıklaştı. Yol kenarındaki oto tamircilerinden yardım rica ettim. Az ötedeki lastikçinin çırağı ile birlikte patlayan lastiği söktük. Arabayı kilitleyip birlikte lastikçiye gittik. Jantın düzeltilmesi için prese girmesi gerektiğini söyleyip çırak ile bir yere gönderdiler.

20150415_161210Bir süre lastikçide oturmayı denedim. Atlattığım kaza yüzünden yüreğim kalkmıştı, duramadım. Az daha o gölge gibi adamı ezip ikimizin de başına iş açacaktım. Olabilecek kötü senaryoları düşündükçe sıkıntım arttı. Temiz hava alıp sakinleşmek istedim.  Akşamın serinliği çöküyordu, arabama uğrayıp ceketimi aldım.

Caddeye açılan sokağın başında az önce kaza yapmama neden olan adam kaldırım kenarında oturmuş elindeki kedinin sırtını okşuyor, sanki ona bir şeyler anlatıyordu. Sokağın içinde birkaç kedi daha salına salına dolaşıyordu.

Uyku kedileri ile tanışıklığım işte orada başladı. Tanıştığımda henüz onların uyku kedileri olduğunu bilmiyordum. Ancak yanında hazır kedi maması bulunduran her kedi sever gibi arabamın bagajında bulunan hazır kedi maması paketini alıp sokağın başına geldim. Kedileri çağırdım ama gelen olmadı. Kaldırım üzerinde birkaç yere mama öbekleri bıraktım. Önce biraz çekinseler de yavruların atikliği diğerlerini de cesaretlendirdi. Kuru mamaya ilgi gösterseler de yanlarına yaklaşmama pek fırsat vermiyorlardı. Kaldırımda kediler ile oyalanırken az önce kaza yapmama yol açan adamın yine gölge gibi belirip yerdeki kuru mamaları ayağıyla ezip dağıttığına şahit oldum. Bir yandan da “olmaz, olmaz” diye söyleniyordu.

Mahallenin delisi olduğunu düşündüğüm için bulaşmak istemesem de adam elimdeki kuru mama torbasına uzanınca tavır almak zorunda kaldım. Elini tuttum, diğer elimle omzunu hafifçe ittirip duvara yasladım. Karşı hamle beklememe karşın yine aynı donuk ifade ve tavırla öylece durdu. “Bela mısın be adam? Ne istiyorsun benden?” diye söylendim. Ellerimi indirince dizlerini büküp duvara sırtını verdi ve çömeldi. Kediler hemen yanına sokuldu. Onları sevip okşamaya başladı.

- Hazır kuru mama kabız yapıyor. Kaç tanesi o mamalar yüzünden telef oldu. Normal senin benim yediğim ne varsa önlerine koy yerler. Kuru ekmek hatta zeytin bile yerler. Onlar buranın kedileri, insana sokağa alışkındır. Karınlarını bir şekilde doyururlar, mahalleli bakar, onlara.

- Öyle söylesene, ne bileyim?

- Zaten zavallıların başlarına gelmeyen kalmadı. Yine iyi dayanıyorlar. Yüzyılların mahallesi  öyle bir dağıldı ki kimse kalmadı. Gidenler kedilerini yanlarında götürseler de çoğu kedi dönüp geri geldi. İnsanı azalıp  mahalle için için kurusa da kediler ayrılmadılar buradan.

Açıklama isteyince kentsel dönüşüm ve mutenalaştırma adı altında Ayvansaray ve Sulukule bölgesinin yıkılıp yeniden yapıldığını, başta romanlar olmak üzere bölgenin eski sahiplerinin şehrin çok uzağına gönderildiğini anlattı.

- Yüzyıllardır burada yaşayan insanları bir şekilde ikna ettiler, büyük kısmını uzaklaştırsalar da kediler gitmedi. Sayıları gün gün azalıyor olsa da buradalar. İnsanlar şu kediler kadar bile direnmedi, hemen teslim oldu.

- Sen de gitmemişsin.

“Gidemezdim” dedi. Sonra sessizce sokulan grili beyazlı kediyi kucağına aldı. Kafasını kaldırmadan kendi kendine konuşur gibi anlatmaya başladı. Tamir için yardım edenler az önceki kazayı ve neden olan adamı işaret edip “hafiften sıyırmış görünse de zararsızdır” demeseler dinlemeyecektim. Anlattıkları da ilginç görünüyordu.

20150415_161448Söylediğine göre yıllar önce okuyabilmek için geldiği İstanbul’da kalacak yer arayıp Balat’ta bir göz odada kalmaya başlamış. Üniversitenin öğrenci olayları nedeniyle karışık olduğu dönemde boykot günlerinde okula gitmeyip mahalleliye kömür taşımış, odun kırmış, bakkal alışverişini yapmış. Velhasıl sevdirmiş kendini.

Bir akşam komşu evde çıkan küçük çaplı yangına müdahale edip fenalık geçiren ev sahibesini sırtında dışarı taşıdığını gören mahalle sakinleri delikanlıyı sahiplenmiş. O günden sonra kurtardığı kadının evlatlığı gibi olmuş. Aslında kadının mahalleli ile arası yokmuş. O küçücük derme çatma evde sayısını kendi bile unuttuğu kedileri ile yaşarmış. Bizimki onun yanına sığınıp kedilerinden biri gibi olmuş. Yıllar geçmiş ama üniversiteyi bitirememiş.

- Düzenli çalışabilen, aklı başında biri değildim. Hiç olamadım. Dikkatim kolay dağılırdı. Hayatımda hep bir şeyler eksikti. Bölüm değiştirmeyi bile denedim. Zamanla ne aradığımı da unuttum. Beklenti olmayınca insanın sıkıntısı da az oluyormuş.

- İşe girip çalışmayı denemediniz mi?

- Dedim ya bir şeyler hep ters ya da eksikti. Şehrin keşmekeşi de insanı ürkek yapıyor. Öyle tembel biri değildim ama kalabalık ortamlarda tedirginliğim artıyor dikkatim dağılıyordu. Bu mahallenin dinginliği ve sakinliği ile iyi geldiğini görüp ses çıkarmadım. Zamanla kaldığım evin kedilerinden biri gibi oldum. Mahallenin yoksulluğuna rağmen kediler sorunsuz yaşıyorsa bana da yer vardır diye düşünüp arayışa girmedim.

Bu arada sevip okşadığı kedi kucağında uyumaya başlamıştı. Keyifli uyuyan her kedi gibi makara çeken hırıltılı nefesi uzaktan bile duyuluyordu. Ailesinin merak edip etmediğini sorunca kalabalık bir ailesi olduğunu, ailenin erkeklerinin otoriteye boyun eğip kendinden küçükleri ezmeye hevesli bir yanı ezik bir yanı öfkeli tiplerden olduğunu, kadınlarının ise neden olduğunu bilmedikleri bir suçluluk duygusunun ezikliği içinde sesini çıkarmadan yaşayan sıradan bir ailesi olduğunu, dönmeyi hiç düşünmediğini anlattı.

Evlilik ile ilgili soruma mahallelinin hayırlı kısmet bulup evlendirmek istemiş olmasına karşın ürküp yanaşmadığı, kısmetinin böyle olduğu, bu duruma rıza gösterdiği yanıtını verdi.  Ev sahibesi kadın yaşlanıp elden ayaktan kesilmeye yüz tutunca oğlu gibi bildiği bizimkine kedilere bakmak şartıyla tek mal varlığı olan evini miras olarak bırakmış. Bizimki analığının ölümünden sonra o evde yaşamayı sürdürmüş. Ancak herhangi bir geliri olmayınca diğer evler ile birlikte kendi evinin de kentsel dönüşüm ile yıkılmasına engel olamamış.

- Evi elimden alıp çok uzaklarda apartman dairesi verdiler. Bir de üstüne borçlandırmaya kalktılar. Ancak bankalar benim gibi birine kredi vermek istemedi.  Günahını almayım ama yardım edeceğini söyleyen bir avukat yüzünden üç beş kuruş para verip evi elimden aldılar. Verdikleri para hızla eriyip gitti, kediler ile birlikte sokakta kaldım. Ama analığıma sözümü tuttum, ne olursa olsun onları bırakmadım.

- Şimdi nerede kalıyorsunuz?

- Orada, burada, çok soğuk günlerde terk edilen yıkımı bekleyen evlerde kalıyorum. Dedim ya mahallenin kedisi gibi oldum. Onlar neredeyse ben de yanlarındayım. Mahalleli de bilir benim bu hallerimi, bulaşmazlar.

- Onca yıkımdan sonra buralar yaşanır yerler olmaktan çıkmış görünüyor. Pek kimse de kalmamış. Kedileri de alıp daha uygun bir ortama gitseydiniz.

- Gidemezdim. Analığıma sözüm vardı. Uyku kedilerini bırakamazdım.

20150415_165131Durumumun dışarıdan komik göründüğünün farkındaydım. Balat’ta sokağın kenarında kaldırıma oturmuş hafiften sıyırmış bir mahalleliyle konuşuyordum. Bu arada sarılı beyazlı irice bir kedi de benim kucağıma çıkıp yerleşmiş, bir iki yalandıktan sonra miskin miskin uyumaya başlamıştı.

Herhangi bir gün akşamüstü eve gidiyorum diye yola çıkmıştım ve şimdi mahallenin kedicisi ile birlikte kaldırım kenarında oturmuş kucağımızda uyuklayan kediler eşliğinde laflar haldeydim. Laf arasında birkaç kez sözünü ettiği “uyku kedilerinin” ne olduğunu sorunca başlangıçta hiç inandırıcı gelmeyen bir şeyler anlatmaya başladı.

Neymiş bu kediler mahalle kadar eskiymiş, kuşaklar boyu sur içinde burada yaşarlarmış, hep var ola gelmişler. Evini açıp onu evlatlık eden analığının anlattığına göre şehrin sur içinde sınırlı olduğu dönemde bu kediler tılsımlı kabul edilirmiş. Bölgenin Rumları giderken kedileri de analığına emanet etmişler. Tılsım bozulmasın diye kedileri hep bir sahiplenen koruyan olurmuş. En son bizimki bakıp besliyormuş.

- Neymiş bu kedilerin tılsımı?

- Dedim ya onlar bildiğin kedilerden değil. Onlar uyku kedileri.

- Nasıl yani?

- Söylenceye göre onlar olmazsa şehrin sakinleri doğru dürüst uyku uyuyamaz şehrin uykusu bozulurmuş. Sinirler gerilir, yorgunluklar artar, bir gün önceki kırgınlık ve kızgınlıklar unutulmaz, şehrin huzuru kaçarmış.

Tamam dedim içimden. Şimdi oldu. Tırlatmaya az kaldı. O ise anlatılanlara pek inanmadığımı hissetmiş gibi eliyle kucağımda uyuyan kediyi gösterip kucağında uyuyan bir kedi olan insanın kısa süreliğine bile olsa sıkıntılarından uzaklaşıp rahatlayacağından söz etti. Gerçekten biraz da muhabbetin etkisi ile trafik keşmekeşi üstüne binen kaza stresini unutmuş kucağımda uyuyan kedinin sırtını okşayıp ilgiyle adamı dinliyordum. En sinirli, öfkeli adamı bile yatıştırmayı başardıklarından söz etti.

Günün önemli bir kısmını uykuda geçirdiğimizi uykunun hakkını veremeyenlerin kendileri ve başkaları için sorun olacağını, iyi ve derin uykunun şart olduğunu, bunun için kedilerin tılsımına gerek olduğunu anlattı.

- İyi de uykuların yetersiz olması nasıl bir sorun yaratıyor? Sonuçta şehrin her yerinde bu kediler yok ve birileri yeterince uyuyamıyor olabilir. Uykular neden bu kadar önemli?

- Önemli olmaz olur mu? Gündüz ne yaşarsak yaşayalım, unutmak istediklerimizi, aklımızdan çıkarmak, düşünmek istemediklerimizi derin bir uykuyla sileriz. Analığım “sıkıntıları uykunun değirmeninde öğütürüz” derdi. Uykunun değirmenini döndürenin ne olduğunu bilemem ama kediler olmadan bir şeylerin eksik olduğuna ben de inanıyorum. Uykular olmayınca insanın huyu suyu da değişiyor. Sıkıntılarının kıskacında öfke içinde yaşayan, nerede kime patlayacağı belli olmayan insanları boşuna mı daha sık görüyoruz? Sayıları gün gün azalsa ve belediye ekiplerince buradan gönderilmeye çalışılsa da uyku kedileri en azından bu mahallenin huzuru için burada kalmalı, öyle hazır mama değil, birlikte yaşadığı insanların yediklerinden yemeli. Analığıma sözüm var onlardan ayrılamam. Biri onlara bakmalı.

Bu sözleri öyle inanarak söylemişti ki sesini yükseltmek zorunda kalmış kucağında kedi de sese uyanmış geriniyordu. Kedinin ağzını iyice açarak esnemesinden etkilenip  ikimiz de esneyince birbirimize bakıp güldük.

20150415_164529Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Lastikçi çırağı lastiğin ve jantın tamir olduğunu haber verene kadar az önce yaşanan onca can sıkıcı olayın aklımdan çıkıp gitmiş olduğunu fark ettim. Kucağımdaki kedi öyle derin uyuyordu ki uyandırmaya kıyamayıp bir süre daha kaldırım üzerinde oturmayı sürdürdüm.

Kaldırım kenarında geçen süre içinde onca sövüp saymama karşın bizimki ne kaza sonrası bağırıp çağırmamı, ne de az önceki kuru mama yüzünden yaşanan gerginliği umursamıştı. “Direksiyonu kırmasam az daha arabamın altında kalacaktın, daha dikkatli olmalısın” dediğimde de cevap vermeyip kafasını sallamakla yetindi.

Kucağındaki kediyle birlikte ayağa kalktı. Arkasını dönüp sokağın içine doğru yürümeye başladı. Kediler de onu takip ediyordu. Arkasından seslenip adını sordum dönüp cevap vermedi. Öylece yürüyüp uzaklaştı. Köşeyi dönünce sokağa düşen gölgesini izledim bir süre, sonra o da kayboldu.

Lastikçide konuştuğum kişi hakkında bilgi istedim pek fazla bir şey bilmiyorlardı. “Mahallenin delisidir ama zararsızdır” dan öte bir şey anlatmadılar. Yaşadıklarım, o gölge gibi adamın anlattıkları, “uyku kedileri” kafamı karıştırmıştı. Lastikçideki işim bitince yola koyuldum. Birkaç yüz metre gitmeden ilk ışıklarda kırmızı ışığa rağmen geçmeye çalışan arabanın şoförünün çalınan kornalara sunturlu küfür savurması ile şehrin gerçek yüzüyle karşılaştım. Adam arkasından edilen onca küfür ve çalınan kornaya aldırmadan söylenerek yoluna devam etti.

Uyku kedileri ile tanışıklığım işte böyle sıradan ancak bir o kadar da garip bir olayla başladı. O gölge gibi belirip kaybolan adamı bir daha görmedim. Ancak o günden beri fırsat buldukça artan yemekleri toplayıp Ayvansaray ve Balat’ta sokak içlerine bırakmaktan da kendimi alamıyorum.

Dürüst olmak gerekirse tüm bunların mantıklı bir açıklaması da yok. Ama ne zaman o kedileri bulup yemeklerini bıraksam, bir ikisinin sırtını okşasam o gece diğerlerinden çok daha iyi uyuyorum.

Her neyse; Hani merak eder uyku kedileri de neymiş diye yolunuz Ayvansaray bölgesine düşerse evden kediler için yiyecek bir şeyler götürmeyi ihmal etmeyin. Hem belki; uyku kedilerinin tılsımı size de iyi gelir. Bir de, sokak aralarında gölge gibi pejmürde görünüşlü biriyle karşılaşırsanız korkmayın, zararsızdır.

Hatta, belki size de anlatacakları vardır…

Mehmet Uhri

Fener Gibi

Cuma, Ekim 31st, 2014

dsc00049

O ihtiyar adam ve afacan torunuyla Şile deniz fenerinin yakınlarında karşılaşmıştık. Farklı açılardan fenerin ve çevresinin fotoğraflarını çekmeye çabalarken koşturup oynayan torunun peşine takılan irice sokak köpekleri kısa süreli tedirginliğe neden olmuştu. Afacanın kolundan çekip köpekleri uzaklaştırana kadar az ötede bankta oturmakta olan dedesi yetişmişti. Köpekler uzaklaşmasalar da sakinleyip kenara yöneldiler. Torun şaşkın ve korkmuş halde dedesine sarıldı.

- Ama ben onlara bir şey yapmamıştım ki; neden kızdılar, kovaladılar?

- Kızmadılar. Onlar da oyuna katılmak istediler ve seninle koşturmaya çalıştılar, hani oynarken bazen çığlık atarsın ya onlar da havladılar, o kadar.

Torun gözünde beliren iki damla yaşı silip cevap vermedi. Dede yardımcı olduğum için teşekkür etti. Birlikte banka oturduk. Afacanın ise oturmaya niyeti yoktu. Az ileride hayali çizgiler üzerinde sek sek oynarken gözünü köpeklerden ayırmıyordu. Dedesinin fotoğraf makinemden rahatsız olduğunu makineyi çantama yerleştirince yüz ifadesinin rahatlamasından anladım. Nereden geldiğimi buralarda ne aradığımı sorunca deniz fenerinin fotoğraflarını çekmek ve sonbahar havası almak için geldiğimi söyledim. Sonra aynı soruyu ben yönelttim. Orada yaşıyorlardı. Emekli ilköğretim öğretmeni olduğunu havanın uygun olduğu zamanlarda torunu da alıp fener çevresinde gezindiklerini anlattı. Gözünü torunundan ayırmadan öğretmen edasıyla ağır ağır fenerin tarihini boyutlarını ve konumunu anlattı. Sert esen Poyrazın kabarttığı Karadeniz’i eliyle işaret edip “özellikle böyle sert havalarda açıkta, denizin ortasında olanlar için ışığıyla karaya yakın olduğunu hissettirip hep umut vermiştir” dedi. Sonra tepenin üstünde yıllar boyu tek başına ışıyıp duran fenerin çevresindeki yapılaşma yüzünden karadan görünmez hale geldiğinden yakındı.

dsc00056

- Olsun. Denizden görünmesi yeterli değil mi? Ne de olsa deniz feneri.

- Herkes öyle düşünüyor ama fenerini yitirince karadakilerin rotayı şaşırmayacağından emin miyiz?

- Anlamadım?

- Karadan bakınca feneri göremezsen Şile’nin her hangi bir sahil kasabasından ne farkı kalır? Meslek hayatımda öğrencilerimle her yıl buraya bir iki kez gelirdik. Onlardan fenere bakıp resmini çizmelerini isterdim. Resim yapmayı sevenler ses çıkarmadan yapsalar da çoğu sıkılır yapmamak için bahane yaratırlardı. Derdim yapacakları resim değildi. Onların fenere bakmalarını, iyi bakmalarını, unutmamalarını isterdim. Bilirsin deniz fenerleri hep aynı yerde ve aynı formda neredeyse hiç değişmeden duran ışık kuleleridir. Öylece durur ve çevresine ışık yayarlar. Karadakilere ışığının pek faydası olmasa da denizdekilere ışığını ulaştırıp, yol gösterirler.

- Tamam işte, karadakilere pek faydası yoksa karadan görünmese de olur.

- Öyle bakar, her şeyi faydası olup olmadığına göre değerlendirirsen kendini haklı görürsün. Eskilerde gemiciler kutup yıldızına bakıp yollarını bulurmuş. Hep olduğu yerde değişmeden durduğu için “Demirkazık” adını vermişler. O da gökyüzünde fener görevi görürmüş. Artık faydası kalmadığı için yıldızı yok mu sayalım, görmezden mi gelelim?

Bir süre susup torununa baktı. Eliyle Şile şehir merkezini gösterdi.

- Hayat o kadar kısa ve her şey o kadar hızlı dönüşüp değişiyor ki doğup büyüdüğüm İstanbulu tanımakta güçlük çekiyorum. Kaçıp gidemesem de burada yakınlarda durup onca değişen arasında değişmeden kalabilen şu fener ve dalgalarını izlerken dünyayı unuttuğum Karadenize tutunuyorum.

- Modernleşme, ilerleme veya gelişme dedikleri tüm dünyada oluyor. Hayat kolaylaşıyor. Fena mı?

- Hayatın kolaylaşmasını anlarım da insan niye kolaylaşıyor? Günden güne cıvıyıp şekil değiştirmeden neden kalamıyor? Gelişim ilerleme dedikleri öyle bir fırtına ki insanları oradan oraya, o fikirden bu fikre savuruyor. Değişip dönüşmeden duran ne varsa önüne katıp götürüyor.

Eliyle Karadeniz’i işaret edip ısrarla açıklara, uzaklardaki köpük köpük azgın dalgalara bakmamı istedi. Dalgalar arasında açıklarda nokta kadar görünen gemiyi göstermeye çabalıyordu.

- Her şeye karşın kendi yolunda gitmeye çabalayan o gemi gibi olmak isteyenlerin direnip tutunmaya çabalayanların işi çok zor. Karada bile olsan fırtınanın ortasında hissedersin kendini. Üstelik hiç bitmeyecekmiş gibi süren ve günden güne gücünü arttıran bir fırtına. Hal böyle olunca sele kapılmış gibi ezilip büzülen cıvıyıp sürüklenenler için bir şeylerin değişmeden kalabildiğini işaret eden, yol gösteren böyle dimdik duran fener gibi bir şeye gereksinimi olur, insanların. Onun için öğrencilerimi buraya getirip 150 yıldır dünya oradan oraya savrulsa da değişmeden kalan çevresini aydınlatıp yol gösteren bu feneri unutmasınlar, günü geldiğinde hayatlarında da öyle bir fener arasınlar istiyordum. Emekli olduğumdan beri buralarda ne yazık ki öğrenci grubu pek görmedim. Benim gibilere fosil gözüyle bakmaları da bundan sanırım.

dsc00105

Torun yanımıza gelip dedenin yanındaki torbayı karıştırdı. İçinden çıkardığı kuru ekmek parçalarını parmaklıkların kenarına gidip martılara atmaya başladı. Havadaki ekmek parçalarını ustalıkla kapmalarından martıların buna alışkın olduğu anlaşılıyordu. Beraberce kalkıp torunun yanına gittik. Bir süre sahili döven ve hatta genişçe bir mağara oluşturan köpük köpük dalgalara, kanatlarını açıp kendini rüzgara taşıttıran martılara baktık. Yaklaşıp “Öğrencileriniz için nasıl bir hayat, nasıl bir dünya düşlemiştiniz?” diye sordum. Gülümsedi. Eliyle dalgaların dövdüğü sahili gösterdi.

- Her şey “birilerinin” istediği gibi değil, olması gerektiği gibi olsun isterdim. Hayat biraz bu denize benzer. Döver, hırpalar insanı ama insan da bu sahil gibi olduğu yerde durmalı ve direnmeli. Dalgaların aşındırmasıyla şekli değişse, benim gibi buruşup yıpransa da öğrencilerimin toplum içinde bir deniz feneri gibi öylece durabilmelerini, çevrelerini aydınlatıp yol gösterebilmelerini isterdim. Başkaları şekilden şekle girip “şartlara uyum gösterme” maskaralığını överken, toplumun kafasını karıştırıp, umutlarını ellerinden alırken; duruşlarıyla, ışığıyla öylece kalabilsinler, birileri için umut olsunlar isterdim. Torunumu buraya getirmedeki amacım da hayatında ne karada ne de denizde fener görmemiş insanlardan farklı olsun, seçimini yapabilsin diye.

Sevgi dolu gözlerle torununa baktı. Güneşin buluta girmesiyle sonbaharın serinliği daha fazla hissedilince torununun önünü ilikleyip yakalarını kaldırdı, “aman üşütmeyeyim, sonra annesine hesap vermek zorunda kalırım” diyerek izin istedi.  Rüzgarı arkalarına alıp ağır adımlarla uzaklaştılar. Afacanın neşesi yerindeydi. Köpeklerin yanından geçerken gözlerini onlardan ayırmadan dedesinin elini tutup sakin adımlarla yürümeye devam etti. Sonra elini bırakıp yola doğru koşturunca dedesi de peşinden hareketlenip yola fırlamasını engellemeye çalıştı. Fotoğraflarını çekmek için hazırlanıyordum ki bizimki geri dönüp sokağın başından bana baktı. İşaret parmağını iki yana sallayıp fotoğrafının çekilmesini istemediğini anlatmaya çabaladı. Makineyi çantama koyduğumu görünce elini göğsüne götürüp teşekkür etti ve torununun elini bırakmadan yoluna devam etti.

Mehmet Uhri

Not1: Bu anlatı; İzmir Maarif koleji ( Bornova Anadolu Lisesi ) kurucu ve emektar matematik öğretmeni babam merhum İHSAN UHRİ  ve mesleğinin hakkını veren tüm öğretmenlerin anısına ithaf olunmuştur.

Not2: Bu anlatı ile ilgili yaklaşık 30 saniyelik iki video kaydına ulaşmak için  Şile Feneri ve Şile Sahili ‘ne tıklayabilirsiniz.

Bakırın Hası

Perşembe, Ekim 9th, 2014

bh3

Yıllar sonra karşılaştığım okul arkadaşımla delikanlılık yıllarımızın heyecan ve anılarından söz edip  çoşkuyla laflarken kütüphanemin rafında duran eskimiş bakır çanağı eline alıp “Bunun kitapların arasında ne işi var?” diye sormasa neredeyse unutmuştum.

Çok zaman oldu. Belki bir parça antika eşya bulurum umuduyla Divriği esnaf çarşısında sora sora bulmuştum o bakırcı dükkanını. Dükkan dediysem öyle vitrini veya kepengi olan bir yer değildi. Sağda solda yığılı bakırların daralttığı girişinde taburesine oturmuş elindeki bakır kazanı sabırla dövüyordu. Ara sıra gözlerini kapayıp elini dövdüğü kazanın üzerinde gezdiriyor sonra yine işine devam ediyordu. Başına dikildiğimi görünce gözlüklerinin üzerinden sertçe bakıp işine devam etti. Dükkanın yerini tarif edenler bakırcı ustasının suratsız biri olduğu konusunda uyarmıştı. Kenardaki bakır çanaklardan birine elimi uzattığım sırada durup kafasını kaldırdı ve ne aradığımı sordu.

- Eski bir bakır ev eşyası arıyorum. Bakraç olur, kap kacak, hatta cezve de olabilir.

- Ne edeceksin?

- Kullanmak için değil. Antika eşya toplarım.

- Cevap vermedin. Niye toplarsın? Ne edeceksin?

- Şey. Ne bileyim. Bir zamanlar iyi kötü yaşamış hayatlardan izler barındıran eşyalar ilgimi çekiyor. Sanırım eski hayatlardan izler biriktiriyorum. Dedim ya; eski olsun, üzerindeki izler belki bir şeyler anlatıyordur. Öyle işte.

bh2Cevabı beğenmişe benzemiyordu. Başını önüne eğip kazanı çekiçlemeyi sürdürdü. Başında beklememden sıkılmışa benziyordu. Kovulmamın yakın olduğunu düşünmeye başlamıştım. Durup kafasını kaldırıp asık yüz ifadesiyle bana baktı. Beklemekte olduğumu görünce yüzünü ekşitip ayağa kalktı. Dükkana girip tezgahın altındaki rafları karıştırıp çıkardığı iki bakır çanağı bana uzattı. “Seç birini” dedi. Biri ışıltısı kalayında duran az çok çizikleri olan, vuruğu darbesi olmayan formunu koruyan diğerine göre daha ince bakırdan yapılmıştı. Diğeri ise kalayı akıp gitmiş bakırı matlaşmış iki yerden yamulmuş haliyle hayli kötü görünen ancak kalın tok bakırdan yapılmış çanaktı. Çanakları elime tutuşturup kazanın başına döndü. Elimde çanaklarla dükkanın önünde kalakalmıştım. Aşağı yukarı aynı boy ve formdaydılar. Üzerlerinde yazı ve işaret yoktu. Formunu yitirmiş ve yer yer yamulmuş kötü durumda olanı elimde tutup daha göz alıcı görüneni yerine geri bıraktım.

- Bunun fiyatını öğrenebilir miyim?

- Bunu mu seçtin? Diğeri daha iyi değil miydi? Biraz beklersen elindekinin yamuğunu düzeltip kalayını tazelerim.

- Yok, böyle iyi. Bu haliyle kalmasında sakınca yok. Fiyatını söylemediniz.

Tezgahın altından çıkardığı tabureyi yanına çekip eliyle oturmamı işaret etti. Fazla vaktim olmadığını söylesem de “otur hele” diyerek sert bir bakış daha attı. Tabureye oturdum. Kazanı dövmeye devam etti. Elimde çanakla öylece beklemeye başladım. Bir ara kafasını kaldırıp köşedeki kahveye eliyle bir işaret yaptı kısa sürede iki çay geldi. Çayının şekerini karıştırırken elimdeki çanağa uzanıp arkasını yüzünü çevirdi.

- Kalayının aşınmış olmasına aldanma bakırı iyidir, dolgun ve sağlamdır. Varlıklı bir ailenin yanan evinden gelmişti. Evlerinde ne var ne yok yanmıştı. O yangında yitirdikleri küçük çocukları yüzünden buralarda kalamamış kurtarabildikleri bir kaç parça eşyayı paraya çevirip göç etmişlerdi. Yangın gördüğü için kalayı incelip yer yer akmış olsa, orasında berisinde yamuğu bulunsa da kalıbını korumuş. Keşke insanlar da hiç olmazsa şu bakır kadar dirençli olabilse.

- İnsanlardan şikayetçisin anlaşılan.

Ayağa kalkıp ocağın başına geçti. Elindeki kazanın içini kostikle iyice temizleyip ateşte erittiği kalayı kazanın içine döküp hızla sıvamaya başladı. Kısa sürede kazanın içi kalayın parlaklığı ile ışıldadı. Kazanı ateşin üzerine kapayıp kalayın tekrar yumuşamasını sağlayarak kalaylama işlemini birkaç kez daha yaptı. Dışarı çıkıp kalayladığı kazanı gün ışığına tuttu. Az önce döküntü gibi görünen kazanın içi ışıldamaya başlamıştı.

- İnsanın hası bu bakır kazan veya elindeki çanak gibidir. Eğilip bükülse bile formunu korur. Ne olduğu, ne işe yaradığı bakınca anlaşılır. Kalay ise üzerindeki gömlektir. Bakır, yeni kalaylanmışken alımlı güzel görünür, aşınınca matlaşır rengi solar albenisi gider ama formunu korur. Arada bir kalaylar gömleği tazelersin adam yine adamdır. Zaman geçer yaşlanır. Elindeki çanak gibi yitirdikleriyle yıpranır, yaşadıklarının izlerini gizleyemez hale gelir ama duruşu değişmez.

- Herkes böyle olamıyor mu?

- Bak o çanağın sahibi her şeyini yitirdi ama gittiği yerde sıfırdan işini kurup ayağa kalkmasını kendini kalaylamasını bildi. Dönüp ardına bakmadı. Herkes yapamaz. Nerede böyleleri? Sağlam insan yetiştirme hevesimiz de kalmadı. Kabına şekline bakırına bakmayıp kalayına aldananlar çoğaldıkça ne has bakır kaldı, ne de insanın hası. Ama sen öyle yapmadın. Albenili olan dururken gittin bunu istedin, kalaylamamı da istemedin. Anladığından değil biliyorum ama ne hissetiysen karşılıklı bir çay içmeye değerdi. Şimdi otur da soğumadan şu çayını iç hele.

bh1

Bunları söylerken bile yüzündeki aksi ve ciddi görünüm değişmemişti. Tabureye ilişip çayımı yudumlarken az önce kalayladığı kazanı gelen geçenin ışıltısını göreceği biçimde dükkanın girişine astı.

- İyi de insanın hasını nereden bulacağız?

- Bulamayacaksın. Evlerden bakır kap kacak çekilirken eskinin dik duran kalıbını koruyan insanları da yitti gitti.

Eline aldığı parlak kalay parçasını parmaklarının arasında eğip bükmeye başladı.

- Bakır gibi tok durmak, yediğin onca çekice rağmen özünü yitirmemek kolay mı? Şimdilerde herkes kolayına kaçıyor. Parlak ve gösterişli görünmek uğruna kalaya benzemeye, kolay eğilip bükülmeye, azıcık zora gelince cıvıyıp akıcı hale gelmeye, onun bunun üzerine sıvanmaya başladılar. Sayıları az da olsa eskiden de vardı böyleleri. Bakır kap kacak gibi sağlam duruşlu insanlara bulaşıp onların yanında parlak görünüşleriyle kendilerini göstermeye çabalarlardı. Herkes bilirdi onların yanındaki adam olmadan aslında ışıltısının beş para etmediğini ama insanın hası azaldıkça ortalık kalaya bulandı. Baksana şimdi herkes birbirini kalaylıyor. Şık şıkıdım gösteriş yaparak ortalıkta dolanıyorlar. Ortam azıcık ısındığında, zoru görünce hemen cıvıyıp akıp gidiveriyorlar. Elindeki çanağın kalayı gibi geriye onlardan hiçbir şey kalmıyor.

Çanağı gazete kağıdına sarıp uzattı. Ödeme yapmak istesem de geri çevirdi. Eline aldığı eski bir kazanı dövmeye başladı. Başlangıçtaki o suskun ve suratsız hali geri gelmişti. Uzattığım para ile başında beklediğimi görünce dayanamadı. Ayağa kalktı. Üzerime yürüyüp elindeki çekiçle hafifçe ittirdi. Gözlüklerinin üstünden bakıp; “Öbür çanağı seçseydin bedelini ödeyecektin. Elindeki çanak satılık değildi. Madem ki onu bu pejmurde haliyle almak istedin bundan sonra senindir. Hikayesini de biliyorsun. Gün gelir hak eden birini bulursan emaneti teslim edersin. Hadi şimdi git yoluna” dedi. Çarşı esnafı bizimkinin sesini yükseltmesinden ve üzerime yürümesinden tedirgin olup kavga ettiğimizi zannederek yanımıza gelmeye kalkınca teşekkür edip ayrıldım.

Arkadaşım çanağı eline alıp “bunun kitapların arasında ne işi var?” diye sorunca tüm bunları hatırlayıp “O bir emanet. Günü gelince sahibine ileteceğim bir emanet” dedim. Arkadaşımın şaşkın bakışları arasında elinden alıp özenle raftaki yerine bıraktım.

Mehmet Uhri

Not: Divriği çarşısından iki adet kısa video kaydına ulaşmak için BAKIRIN HASI ve  BAKIRIN KALAYLANMASI linklerine tıklayabilirsiniz.  Üzerlerine tıklayarak fotoğrafların orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.