Kum adamın gözyaşları

795322b1-aa3b-4431-8203-04eaca5df9ec

Neden ağlıyorsun, kum adam? Diye sordu küçük prens.

Kum adam irkildi, bir adım geri kaçtı ?Sen beni görebiliyor musun?? dedi.

- Görüyorum elbette. Ağlayan bir kum adamsın. Buralarda sarı kocaman kuyruklu boz renkli bir tilki gördün mü? Hem Burası neresi? Neredeyim?

- Arkadaşını doğru yerde aradığından emin misin? Burası bir çöl ve ben de çölde yaşayan kum adamım.

- Tamam işte. Beni tilki gönderdi. ?Çöle git. Sorunun yanıtı kum adamda, ona sor? dedi.

- Ne sorusu? Neyin yanıtını arıyorsun?

- Büyümek istemeyen, hep çocuk olarak kalmak istiyorum diye direten bir kız çocuğu ile karşılaştım. ?Kum adam gözlerimi yiyecek, ona gözlerimi kaptırmayacağım? diye ağlıyor korku içinde evinden çıkmıyordu. Sahi, çocukların gözlerini yediğin doğru mu?

Kum adamın gözlerinden tekrar yaş boşandı. Git başımdan dercesine elini sallayıp arkasını döndü. Küçük prens yanına gidip elini sırtına koydu. Yanında durup omzuna başını yasladı.

- Kötü biri olsaydın insanların arasında yaşardın. Burada çölde olduğuna ve insanlardan uzak durduğuna göre kötü biri olamazsın.

- Kim olduğumu bildiğine göre daha neyi öğrenmek istiyorsun?

- Tilkiye ?Çocuklar ile büyükler neden bu kadar farklı?? diye sormuştum. Kum adamı arayıp bulmamı, ona sormamı söyledi. Ha bir şey daha ekledi. Seni bulabilmem için gözlerim eksiksiz olmalıymış. Öyle dedi.

Kum adam koluna yaslanan küçük prensin saçlarını okşarken ellerinden dökülen kumların ışıltısı ortalığa büyülü bir hava verdi. İkisi birden kum adamın elinden dökülen kum tanelerine baktılar. Ağlaması durmuştu.

- Evet, ben kum adamım. Çocuklar gözlerini kapatıp uyusun. Uyuyup çabuk büyüsün diye çocukları korkutmak için hep beni anlatırlar. Geceleri uyumayan çocukların gözlerini yediğimi söylüyorlar. Gözlerini kapatırlarsa onlara zarar vermezmişim. Öyle derler.

- Ama öyle biri değilsin.

- Büyütüp adam edeceğiz diye çocukların gözlerini alıp onları yüz gözüne mahkûm eden kendileri ama suçu benim üstüme atıyorlar.

- Nasıl anlamadım? Sonuçta iki tane gözümüz yok mu?

- Onlar yüz gözü veya akıl gözü. Başka gözlerimiz de var. Beni onlar sayesinde buldun.

O sırada tilki belirdi. Küçük prens arkadaşının boynuna sarıldı. ?Kum adamı buldun mu? Soruyu sorabildin mi?? diye sordu.

- Görmüyor musun? Kum adamın yanında oturuyorum.

- Göremiyorum. Dedim ya gözlerin tam değilse kum adamı göremezsin. Benim rüya gözüm eksik. Sorunun yanıtı için kum adamı tek başına bulmak zorundaydın.

- Ama niye?

- Kum adama sor anlatsın. Şimdi gidiyorum. Gün batımında gelirim.

Tüm konuşma boyunca sessiz kalan kum adam sözlerine devam etmek için tilkinin uzaklaşmasını bekledi. Küçük prens sabırsızlanıyordu.

- Peki ya çocuklar? Onlar seni görebiliyor mu?

- Çocuklar beni görür. Oyunlarına bile alırlar. Sonra büyükler devreye girer ve kendi çocuklarının gözlerini kapatıp kendilerine benzetirler. Suçu da bana atarlar.

Kum adam küçük prensi karşısına alıp gözlerinin içine baktı ve insanoğlunun yitirdiği gözleri anlatmaya başladı;

- Önce ten gözünü yitiriyor çocuklar. Diğerlerinden uzaklaşıyor. Sarılma, dokunma veya yakın durma yerine araya mesafeler koymaya başlıyor. Sonra iç gözünü kapatıyorlar. Kendi ile konuşmayı bırakıp başkalarına bakma onların gözünde kendini tanıma zorunda bırakıyorlar. Sıra can gözüne gelince başkalarının acılarını görmez, anlamaz, tanımaz bir insana dönüşüyorlar. Acılar habere dönüşüp gözüne ulaştığında bile kafasını çevirip başka yerlere bakıyorlar. Ellerinde kalan gönül gözüyle idare etmeye çalışıp başka gönüllere açılıyorlar. Âşık oluyor veya âşık olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki gönül gözünün yanında can gözü olmadan parlayıp sönen bir kıvılcımdan başka bir şey değildir, aşk. Yaş ilerledikçe sıra rüya gözüne geliyor. Rüya görmeyi de bırakınca aksi öfkeli huysuz ihtiyara dönüşüyorlar.

- Dur, kafam karıştı. Bu kadar göz niçin var? Ne işe yarıyor?

- Ten gözü az önce yanıma oturup başını koluma dayadığın gibi dokunmak, sarılmaktır. Büyüdükçe sarılmayı, sokulmayı, öpüşüp koklaşmayı yitiriyor çocuklar. Birbirinden uzak durmayı dokunmamayı öğretiyorlar. Ten gözünü yitirince herkesten her şeyden uzaklaşıp kaçıyor kendine dokunmayı bile yasaklıyorlar. Büyüdükçe dokunulmaz olma çabası yüzünden korkuları da artıyor. Yaşlandıkça da insanlardan ve dahası kendi teninden kaçmaya başlıyorlar. Öyle bir körlük ki, başkalarının gördüğü kendileri bile itici geliyor, bedenlerinden sıyrılmaya uğraşıyorlar. Ten gözleri ile birlikte bedenlerini de yitirip en yakınının sıcaklığını hissedemez hale geliyorlar.

- Peki ya sonra?

- Sonra sıra iç gözüne geliyor. Kendiyle konuşup kendi kendine oyunlar oynayan çocuklara iç gözünü kullanmalarını da yasaklıyoruz. İç gözünü yitirince içeridekini görmez, anlamaz dinlemez hale gelip başkaları ile ilgilenir oluyorlar. Başkalarının gördüğü ile yetinip kendini sorgulamama kolaycılığına sığınıyorlar. Bunu da çocukluktan çıkıp ergen olmak diye yutturuyorlar.

- Tam anlamadım. Nasıl oluyor bu?

- Söz gelimi o an için öfkelenenin kendi mi yoksa başkalarının gözünde öfkeli görünen kişi mi olduğunu ayırt edemez oluyorlar. Konu öfke olunca idare edilebilse de sevgi için durum çok zor. Seven kişi kendi mi? yoksa başkalarının gözünde sevdiğini göstermeye çalışan kişi mi? ayrım yapamaz oluyor. Sevgi sevilen kişiye yönelik olmaktan çıkıp başkalarının gözünde diğerini ne kadar sevdiğini gösterme çabasına dönüşüyor. Tüm bunların saçmalığı anlamak için ten gözünün açık olması yeterdi ama o da olmayınca kör olduklarını bile fark edemiyorlar. Arada iç gözünü yitirmeyip onunla yaşamaya çabalayanlar olsa da onca körün arasında kendilerindeki farklılık yüzünden suçluluk duygusuyla yaşamak zorunda kalıyorlar.

kum-adam

Bunları anlatırken küçük prens kum adamın üzerinde gezinip koluna ulaşan karıncayı izledi. Karınca kafasını kaldırıp küçük prens ile göz göze geldi. Sonra ?çok işim var, geç kaldım? diyerek hızla uzaklaştı. Karınca uzaklaşırken ikisi birden karıncanın telaşına güldü. Bir süre susup karıncanın ardından baktılar. ?Can gözü yitimi ise en büyük üzüntüm? dedi, Kum adam.

- İç göz yitince sıra can gözüne geliyor. Çocukları büyütüp kendileri gibi yetişkin yapmak için can gözünü de kapatmaları bekleniyor. Can gözü yitince kendi hayatları da dâhil hiç bir canlıyı önemsemez oluyorlar. Öl deyince ölmeyi, öldür deyince öldürmeyi marifet sayıyorlar. Ölenler için canını yitirdi yerine hayatını kaybetti demeyi seçip konuyu kayıp kazanca bağlıyorlar. Öyle acı verici ki; can gözü olmayanların arasında canı yanan biri olarak yaşamamak için bu ıssız tenha çöllerde yaşıyorum.

- Peki ya gönül gözü?

- Yüreğinin sesini, heyecanlarını dinlemek yerine aklın ve akıl gözünün yolundan çıkmaması öğütlene öğütlene gönül gözünü de kapattırıyorlar çocuklara. Heyecanlanmaktan korkup duyduğu heyecanı başkaları fark edecek diye endişe eden ürkek korkak erişkinlere dönüşüyorlar.

- Nasıl oluyor bu?

- Yüreğini dinlemek yerine o çok bilen erişkinlerin gösterdiği yerlere bakmak, gösterilen ile yetinip seyirci olmak ile başlıyor. Gönlünün başka yerlere bakmak istediğini bildiği halde gönül gözünü dinlememesi gerektiği öğütleniyor. Gönül gözü ise suskun ve çaresiz kapanıp gidiyor. Herkes böyle yapınca gariplik anlaşılamıyor. Gözler bir bir yitince hepsi birbirine benzeyen kuru renksiz bir hayat ile baş başa kalıyorlar. İnsanlardan uzak duran tanımaya anlamaya çalışmayan ürkek korkak biri haline geliyorlar. Bu hallerinden memnun olmadıkları için kabuklarını kalınlaştırıp kaldırım taşı gibi sert donuk anlamsız huzursuz yetişkine dönüşüyorlar.

Kum adamın yüzünden hüzün akıyordu. Bir süre susup önüne baktı. Sonra küçük prense dönüp ?Çocuklarının gözlerini oyuyor, kör ediyorlar. Sonra da kum adam gözlerinizi yemesin kapatın gözlerinizi çabuk uyuyun diyerek tüm suçu bana atıyorlar? dedi. Küçük prens ayağa kalkıp kum adamın boynuna sarıldı.

- Ben seni görüyorum. Bana gözlerimi gösterdin. Başkalarına da gösterebilirsin. Ancak bir gözden daha söz etmiştin. Rüya gözünü eksik bıraktın.

- Tüm gözler sussa da rüya gözü bir şekilde açık kalabiliyor. Hatta belki de sen, ben, tilki tüm burada konuştuklarımız bir rüya sayesinde vücut buluyor. Rüya gözü sayesinde hayal kurabiliyor, olmayacak şeyler düşleyebiliyoruz.

- İyi de rüya gözü yitince ne oluyor?

- Rüya gözünü yitirenler rüyalarını ve gördüklerini hatırlayamıyor gördüklerinin rüya olduğunu bile anlayamıyorlar. Rüyalar susunca hayat olanca gerçekliği ile daha da katlanılmaz oluyor. Rüya gözünü yitirmiş erişkinleri tanımak kolaydır. Uykusu gelince huysuzlanan çocuk gibidir. Çocuk uykuya dalıp rüyalarda kaybolmaktan anne babasını yitireceğinden korkup huysuzlanır. Rüya gözünü yitirmiş erişkinin huysuzluğu ise hayalleri olmadığı için gerçeklik âleminde görünüp kaybolmaktan başka bir şey yapamıyor olmanın huysuzluğudur. Hep bir şeylere öfkelidir. Farkında olmasa da öfkelendiği kızdığı kendidir.

- İyi de elde ne kalıyor?

- Yüz gözü veya akıl gözüyle yaşayan işaret edilenden başkasını görmeyen, gördüklerini anlamaya çalışmakla oyalanıp bir ömür tüketen ve herkes aynı körlükte olduğu için tüm bunları normal sayan kör insanlara dönüşüyorlar. O hayal ve sevgi dolu çocukların gözlerini yok edip sahiplendikleri ile mutlu olması beklenen, kendilerine sağladıkları fayda için çabalayan mutsuz erişkin olmalarını sağlıyorlar. Suçu da bana atıyorlar.

Güneş ufka yaklaşmıştı. Karınca tekrar belirdi. Telaşlı adımlarla yaklaşıp ikisine de baktı. ?İşiniz gücünüz yok mu sizin? Boş boş oturup lak lak ediyorsunuz.? Diye söylendi. Cevabı beklemeden telaşlı adımlarla gözden kayboldu.

Az sonra tilki yanlarında belirdi. Kum adam küçük prense gitmesi gerektiğini söyledi. Küçük prens ?iyi de ne yapmalıyım?? diye direndi. Kum adam küçük prensin saçını okşamakla yetindi.

maxresdefault

Tilki küçük prensin kulağına yaklaştı. ?Anlamadın mı? Çocuklar yetişkin olmak uğruna gözlerini yitirse de sen, ben, kum adam hatta şu karınca bir çocuğun rüyasında bir araya gelebiliyorsa umut hep var. O çocuğu bulmalı rüya gözünün açık kalmasını sağlamalıyız.? dedi. Küçük prens kum adama tekrar sarıldı. Kum adam kulağına eğilip ?git ve anlat onlara? dedi.

Yola koyulduklarında güneş batmış çöle gecenin sessizliği ve karanlığı çökmüştü. Küçük prensin ürktüğünü gören tilki ?Devam etmeliyiz. Yıldızların ışığı bize yeter. Gözlerimiz de yerinde durduğuna göre karıncayı kızdırmayalım. Çok işimiz var? diyerek kuyruğunu küçük prensin beline doladı.

Uzun bir yolculuk onları bekliyordu.

Leave a Reply