Archive for the ‘Eskici Dükkanı’ Category

Küçük Testinin Yolculuğu

Pazartesi, Nisan 1st, 2013

dsc7835x

O akşam çocuklar yatmadan önce annelerinin gelip onlara yine masal anlatmasını ister. Çocuklar kararlıdır, masal dinlemeden uyumazlar. Günün telaşına eklenen ev işleri yüzünden gözünden uyku akan anne çocuklarını kırmaz ve neredeyse her akşam dinlemekten bıkmadıkları küçük testi masalını anlatmaya başlar. Bir yerden sonra hepsinin uykusu gelir, birbirlerine sarılırlar masal uykuya uyku ise rüyalara karışır.

Vaktin birinde topraktan çanak, testi ve kaplar yapan bir usta ve küçük oğlu varmış. Çamuru hazırlayıp babasının istediği boyutlara bölmek, şekil aldıktan sonra pişip kuruması için güneşe çıkarmak küçük oğlanın işiymiş. Her sabah birlikte işe başlar sabırla toprağa şekil verirler akşama evin yolunu tutar ertesi gün için yine aynı çalışmayı sürdürürlermiş. İş sırasında pek konuşmasalar da küçük oğlan yol boyunca babasının anlattıklarını dinler merak ettiği konularda sorular sorarmış. Kayaların ufalanıp toprağa, toprağın çamura dönüşmesini, kapkacak haline gelen çamurun dayanıklı olmasının sırlarını anlatırmış babası. Çamura şekil vermeye başlamadan önce yapmak istediği çanak, testi veya kabın içindeki boşluğu hayal eder sonra o boşluğun üstünü saracak biçimde çamura şekil verdiğinden söz edermiş.

Günler böyle geçer, arada çamur için uygun toprak bulma amacıyla araziye çıktıkları da olurmuş. Genellikle kurumuş ırmak yatağının kenarında buldukları koyu kırmızı renkli toprağı kullanırlarmış. Küçük oğlan ilgiyle babasının çamura şekil vermesini izler ara sıra gün sonunda artan çamur parçalarına kendince şekil vermeye çalışır kendi küçük masal kahramanları yapıp güneşte kuruturmuş. Masal kahramanları bazen melek, bazen canavar bazen de bir hayvan olurmuş. Babası yaptıklarına şöyle bir göz atar ilgilenmiyormuş gibi görünürmüş. O ise kurumaya bıraktığı çanak ve testinin arasında masal kahramanları ile oynar hayalinde onları konuştururmuş. Bazı akşamlar birkaç tanesini yanında götürüp evde mum ışığında duvara düşen gölgelerine bakarak oyununu sürdürdüğü de olurmuş.

kt3Oğlunun topraktan yaptığı şekilli küçük oyuncaklarla oynadığını gören babası bir gün birlikte testi yapmak için çağırınca bizimki çok heyecanlanır. Oyuncaklarının hepsini içine alacak sevgi dolu bir boşluk hayat etmesini ve o boşluğu kaplayacak şekilde çamura biçim vermesi gerektiğini söyler. Birkaç denemeden sonra pek biçimli olmasa da geniş ağızlı bir testi yapmayı başarırlar. Babası testiyi kuruması için kenara alır güneşte pişip sertleştikten sonra kullanabileceğini söyler. Küçük oğlan sevinçle testiyi güneşe çıkarıp neredeyse başından ayrılmadan pişmesini bekler. Pişerken çatlamaması için ara sıra dışını ve içini ıslak bezle silip güneşe göre yerini değiştirir. İşte böyle başlar bizim içi sevgi dolu küçük testinin yolculuğu.

Testi olan bitenin farkındadır. Her akşam oyuncakları yüklenip çocuğun kucağında evin yolunu tutar, gece el ayak çekilene kadar çocuğu ve oyunlarını izler sabah yine oyuncakları yüklenip yola koyulurlar. Topraktan yapılmış küçük oyuncaklar testinin hafiften canını yaksa hatta bazıları gövdesini çizip aşındırsa da umursamazmış. Bizim küçük testi oyuncakları çok sever ara sıra onlara sesini duyurmaya çalışırmış. Oyuncaklar ise hep kendi aralarında konuşur küçük testiye pek yüz vermezlermiş.

Günün birinde alışverişe gelenlerden biri kenarda içi oyuncak dolu testiyi görüp küçük kızı için satın almak ister. Çömlekçi satılık olmadığını söylese de adam hastalığı yüzünden sokağa çıkamayan kızına hediye etmek istediğini söyleyip iyi para teklif edince dayanamayıp içindeki oyuncaklarla beraber testiyi satar. Güneşe testi dizmekte olan küçük oğlan durumu fark ettiğinde iş işten geçmiş içi sevgi dolu küçük testi ve oyuncaklar yeni bir yolculuğa başlamıştır. Babasının yenilerini daha güzellerini yaparız demesine karşın küçük oğlan oyun arkadaşlarının ve giden testinin ardından günlerce gözyaşı döker. Oyuncaklar ise şaşkındır. Testi korkmamalarını, onları bir arada tutup koruyacağını söyleyip yatıştırmaya çalışır.

Yolculuk uzun ve yorucudur. Oyuncakların bir ikisi dayanamaz ufalanır. Gittikleri evde hastalığı yüzünden zayıf düşmüş kız çocuğunun yüzü, oyuncakları görünce günler sonra ilk defa aydınlanır. Kız, babasının boynuna sarılıp mutluluk içinde teşekkür eder.   Oyuncakları çıkarıp masaya dizer ve oynamaya başlar. Her birine kendince isimler verir ve kurduğu hayallerinde onları konuşturup oynatır. Küçük testiyi ise elinden bırakmaz. Oyun arkadaşlarını ona ulaştıran testiye sevgiyle sarılır. Testi ise gördüğü ilgiden çok mutludur. Zamanla kenarı köşesi kırılıp dökülse de içindeki sevgi dolu boşluğu koruyup küçük toprak oyuncakları bir arada tutmayı sürdürür. Tüm bunlar yaşanırken oyuncaklar uzun süre somurtup onları dünyaya getiren oğlan çocuğuna kavuşmayı bekler. Zamanla umutlar tükenir çatlamaya ve ufalıp dağılmaya başlayanlar olur.

jkt2Aradan yıllar geçer, kız çocuğu büyür çok güzel alımlı bir genç kız olur. Artık lise çağına gelmiştir. Oyuncaklar eksilip ufalanmış bir ayağı olmayan canavar ve kanatları kırık melek figüründen başka geriye pek şey kalmamıştır. Küçük testi ise genç kızın her zaman yanında onun sırdaşı olmuştur. Üzerinde küçük çatlaklar oluşmasına karşın içindeki sevgi dolu boşluğu genç kız ile paylaşmaktan mutludur. Artık genç kızın anıları için biriktirdiği eşyalar ve küçük bir not defterinden oluşan günlüğünü taşımaya çalışsa da onu bir arada tutan toprağın gücü zayıflamıştır. Gün gelip genç kız üniversiteye gitmek için evinden ayrılacağı zaman o küçük testinin kendine eşlik edemeyeceğinin farkındadır. Ayrılık kaçınılmaz olunca kalan oyuncak, anı eşyaları ve günlüğünü iyice sarıp sarmalayıp testiye koyar ve hepsini bahçelerindeki erik ağacının altına gömer.

Testi içindekilerle beraber başladığı yere toprağa geri dönmüştür. Uzunca bir süre toprağın altında kalır. Yağmurlarla ıslanıp zamanla erir ve toprağa karışmaya başlar. İçi sevgi dolu küçük testinin yolculuğu sona ermiş gibi görünse de barındırdığı oyuncak, anı ve notlar ile tekrar gün ışığına çıkacağı güne kadar bekler. Bizim genç kız ise büyür anne olur ve yıllar sonra afacan çocuklarıyla birlikte doğup büyüdüğü eve geri döner. Çocuklarına uyumadan önce masal olarak anlattığı içi sevgi dolu küçük testiyi göstermek için erik ağacının altını kazarlar. Testiden geriye pek bir şey kalmasa da içindeki sevgi dolu boşluğun koruyuculuğuna emanet edilen eşyalar, anılar ve günlük oradadır.

Testinin içindeki o küçük boşluk ne yapıp edip emanetleri korumuş ve toprağa karışıp gitmiştir. O gün küçük testinin yolculuğu sona ermiş görünse de onu içindeki boşluk ile hayal edip çamurdan şekle sokan çocuğun düşlediği gibi içindeki oyuncaklar, anılar ve hayaller ile masallarda yaşamakta ve hayatında sevgi dolu küçük ve özel boşluk arayanlara yol göstermektedir. Küçük testinin yolculuğu masallarda devam etmektedir.

Mehmet Uhri

Cadı Kızın Dileği

Pazartesi, Ekim 1st, 2012

cd1

Sarı gagalı ak tüylü ihtiyar bir martı anlatmıştı;

Masal bu ya; zamanın birinde şehrin kalabalığında kendini yalnız hisseden bir cadı kız yaşarmış. Herkes konuşur o ise hep dinler ve ara sıra kafasını sallarmış. Dinlermiş gibi yapıp kendi hayal alemine dalıp gittiği zamanlarda bile insanlar yine anlatmayı sürdürürmüş. Cadı kız “ne çok şey var anlatmak istedikleri” diye düşünür şaşar dururmuş, insanlara.

Ona cadı kız demeleri de boşuna değilmiş. İnsanların içini okumada üstüne yokmuş. Baktığı kahve falları da hep tutarmış. Beddua edecek, büyü yapacak diye korkup iyi geçinmeye, uzak durmaya çalışırlarmış. Derdini tasasını pek soran eden olmadığı için anlatmaz, kimseler bilmezmiş. İyi bir dinleyici olarak bilindiği için millet derdini anlatır o ise sadece dinlermiş. Onunla konuşup yüreğini açan kendiyle yüzleşir “seninle sohbet etmek iyi geldi, içimi rahatlattın” der gidermiş. Bizim cadı kız ise hiç konuşmadığı halde sohbetten söz edenlere güler geçermiş.

Gülüp geçme dediğime bakmayın onca insanın derdini tasasını dinleyip dertlenir nadiren gülümsermiş. Güldüğünde ise yanakları gamzelenir yüzü aydınlanırmış.  Yalnız olmak ürkütmezmiş, cadı kızı. O hep kendi olmak ve özgür kalmak istermiş. İnsanlara yaklaştıkça birilerine benzemekten, kendi olamamaktan ürkermiş.

Tanıyanlar onu hep hüzünle ifade eder bunu da yalnız yaşamasına bağlarlarmış. Malda mülkte gözü olmadığı gibi çevresindekiler ne dediği veya ne düşündüğü ile de ilgilenmezmiş. Kendi isteğiyle yaptığı, başardığı işlerle mutlu olur, bu ona yetermiş. Gün gelir mahallede bir hastaya çorba yapıp götürür başını bekler veya okula giden çocuklar üşümesin diye ördüğü kaşkolları hediye eder mutlu olurmuş.

İşte bu bizim cadı kız günün birinde aşık olmuş.

Ancak aşık olduğu delikanlı da dahil herkes anlamış cadı kızdaki değişikliği. Ancak mahalleli gencin kulağını büküp cadı kızdan uzak durmasını söylemişler. Cadı kız anlam verememiş. Seviyormuş ve onun da kendine ilgisi olduğunu düşünüyormuş. Delikanlının da giderek cadı kıza tutulduğunu görenler karışmakta gecikmemişler. Cadı kızın bedduasından korksalar da delikanlıyı etkileyip gidilen yolun yol olmadığını onun gibi biriyle hayatı paylaşmanın zorluklarını anlatıp duygularının esiri olmamasını, mantığının yolundan gitmesini öğütlemişler. Delikanlı kaygılanıp ürkse de cadı kızla buluşup konuşmayı bırakmamış. Birlikte çok mutluymuşlar.

images-1Ancak cadı kızın derdi büyükmüş. Aşkı büyüdükçe kendi olmak ve özgür kalmak artık çok zor geliyormuş. Delikanlıyı düşündükçe “biz” olmak fikri cazip geliyor ama onun benliğine karışıp kendini bir daha bulamamaktan da endişe ediyormuş. Dahası aşkın içinde debelendikçe özgürlüğünü de yitirdiğini düşünmeye başlamış. Delikanlının aklında mahallelinin söyledikleri ile cadı kızın kaygıları birbirine bulandıkça duyguları ifade etmek zorlaşmış. Bir araya gelip konuşmaktansa birbirlerine bakıp susmayı, susarak zaman geçirmeyi seçmişler. Konuşulmayanlar birikip kabarıp sorun olarak gün yüzüne çıkınca işler iyice sarpa sarmış. Cadı kız sırılsıklam aşıkmış ama yetmiyormuş. Delikanlının ise kafası daha da karışıkmış. Birlikte yaşadıkları anlar onlara mutluluk huzur ve heyecan veriyor ileride birlikte yaşayacakları zamanları düşünmek ise ikisini de ürkütüyormuş.

Bir süre birbirlerinden uzak durmayı deneyip daha çok acı çekmişler. Yaklaştıkça birbirlerinin yörüngelerini etkileyip yoldan çıkaran uzaklaştıkça boşlukta yalnızlık hissi uyandıran duygular içinde geçmiş, günler. Cadı kız içine kapanmış, insanlarla görüşmez olmuş.

Ahali ise cadı kız gibi iyi bir dinleyici bulamamanın verdiği huzursuzluğu giderek daha çok yaşar küçük şeylerle kolay kızıp öfkelenir olmuş. Herkesin konuşup anlatacakları varmış ama dinleyici olmayınca sesi en yüksek çıkanın dediği dışında diğerlerinin söyledikleri anlaşılmaz olmuş. Önceleri cadı kızın büyü yaptığına beddua ettiğine yormuşlar. Sonra bakmışlar ki bizim cadı kızın da yüzü gülmüyor.

Kabahati aşka bulmuşlar.

Aşkı yüreklerinden söküp çıkarmaya, içlerine almamaya, aşıklardan uzaklaşmaya karar verip delikanlıyı uzak diyarlara göndermişler. Cadı kız ise aşkını yüreğine gömmüş. Gün geçip insan içine çıkmaya başlasa da eskisi gibi hiç olamamış. Belki yine gülümsediğinde yüzü aydınlanırmış ama sanki benliğinin bir parçası uzaklarda özgürce dolaşır bir umut giden aşkını ararmış.

cadi-2

Zaman geçip uzaklardan haber gelmeyince aşkın tutsaklığı ile özgürlüğünü yitirdiğini anlayan bizim cadı kız bir dilekte bulunmuş. “İnsanlar hep aşkı arasın ama aradıklarının ne olduğunu hiç bilmesin, bulduklarında bir çocuk gibi sevinsin ama bulduklarının aşk olduğunu anlamasın, aşk hep özgür kalsın” dileğinde bulunmuş. Dileğini beyaz bir çakıl taşına okuyup denize fırlatmış. Taşı denize fırlattığını ise sarı gagalı ak tüylü ihtiyar bir martı görmüş. O gün bugündür, taşın düştüğü yerin üzerinde dolanır durur diğer martılara cadı kızın öyküsünü anlatırmış.

Mehmet Uhri

Kotor’un Kaldırım Taşları

Çarşamba, Haziran 27th, 2012

img_7021 Bakmayın öyle yerde sessizce durduğumuza, yaşananların izi hep üzerimizde. İnsanların çoğu günün telaşı içinde bizleri fark etmese de hep buradaydık. Yüzlerce yıl, gelen geçen onca insan, kendilerince çok önemli soru ve sorunlarla birlikte göçüp gittiler, çoğunun kemikleri bile kalmadı ama biz hep buradaydık. Biz kim miyiz?
Bizler Adriyatik denizinin Doğu kıyısında eski Yugoslavya’dan ayrılan Karadağ Cumhuriyeti sınırları içinde kalan ve fiyordu andıran Kotor körfezinin ucundaki Kotor şehrinin bin yıllara direnen kaldırım taşlarıyız. İki bin yılı aşkın tarihinde şehrin dar sokaklarında bizler hep vardık. Önce Balkanların gerçek sahipleri İlliryalılar geldi buralara. Onların dilinde şehrin ilk ismi Acruvium olsa da egemenliğini kabul ettiren Roma ve Venedikliler, Cottore-Kotor ismini verdiler. 451’de toplanan Kadıköy Konsülü ile adı sanı duyulmuş pek çok şehirden önce dini merkez olarak tescillendi ve piskoposluk kuruldu. 
dsc00680

Turistlerin ilgisini çeken bölgenin en büyük katedrali Aziz Trifun /Sveti Triphon da Kotor’da inşa edildi. Kuzeyden gelen Slavların istilası, Balkanların tozunu attırdıysa da teslim olmadı ve günümüzde bile etkisi süren tipik bir Venedik şehri olarak kaldı. Osmanlı egemenliğinde de şehir, donanmanın bölgedeki merkeziydi. Labirenti andıran dar sokaklarında kaybolmanın keyif verdiği Kotor şehrinin birbirinden farklı renk, şekil ve boyuttaki kaldırım taşları olarak bizler her şeye şahit olduk. Ticari ve askeri merkez olmanın verdiği zenginliği, günümüzde turistik çekiciliği ile sürdüren şehrin kışları 23 bin olan nüfusu özellikle gemilerle gelen turistlerle yaz aylarında yüz bini aşıyor. Yarıya yakını Karadağlı olan şehir nüfusunun geri kalanı Sırp, Hırvat, Boşnak ve Arnavutlar. Şehrin çekirdeğini oluşturan ve sur içinde kalan Eski Şehir/Stari Grad’ı inşa edenler, zamanında taş bulamayıp ellerinde ne varsa rengine biçimine bakmadan sokaklara döşediler sanmayın. Farklı renk, biçim ve boyuttaki taşlardan döşenmiş sokaklar şehrin renkli kişiliğini yansıtması için seçilmişti. Kıyı kenti olmanın yanı sıra uzun yıllar Venedik egemenliğinde kalmanın da etkisiyle her türden gezgini, farklı ırk ve dinden insanı barındırmıştı. Tarih boyunca hep farklı insanların, uzak kültürlerin bir arada, barış içinde yaşadığı şehirlerdendi. Şehri kuranlar ve yaşatanlar yeryüzündeki farklılıkların doğurduğu kültürel zenginliği sezmiş, çatısından sokağına bu zenginliği şehre yansıtmıştı. Kimsenin ötekinin varlığından, dar sokaklarda birbirini görmekten rahatsızlık duymadığı, kimsenin kimseyi değiştirmeye çalışmadığı masalsı kentlerdendi. Bu sokaklar çocukların oyun seslerini, mahallelinin dedikodularını, kavga ve savaşları da gördü, üzerimizde az mı kan döküldü? Kenarımız köşemiz kırılıp dökülse de direndik. Yaşanan güzelliklerin hafızalarda hep tazelenerek kaldığına, kötü anıların ise hızla unutulduğuna, yağmurun olanca şiddeti ile hiç bitmeyecek gibi yağıp sokakları aşındırdığı günlerin ardından güneşin hep açtığına şahit olduk. Bizler Kotor’un kaldırım taşlarıyız. Hep buradaydık. 
dsc00674

Bakmayın öyle sesimiz çıkmadığına, kaderimize razıymış gibi durduğumuza. Bu sokaklardan kimler geldi geçti. Rönesans’ın meşhur şairi Giovanni Bona de Boliris burada doğdu ve ilk sonelerini, Rönesans’ın doğurduğu özgürlükler sayesinde hümanizmi müjdeleyen ilk şiirlerini bu şehirde yazdı. Buranın toprağına karıştı. Rönesans’ın getirdiği mimari anlayış, şehri baştan başa yenilerken bizleri şehrin sokaklarına döşeyenler özgürlüğü koklamış, yeryüzünün zengin çeşitliliğini fark etmiş denizcilerin çocuklarıydı. Birbiriyle iç içe evleri ve dar sokaklarıyla herkesin birbirini görebildiği, gizlenmenin pek olası olmadığı bu alımlı şehri inşa edenler, şehrin sokaklarını farklı renk ve biçimde taşlardan döşeyerek gözlerin bu türden farklılıklara alışmasını amaçlamışlardı. Kabul etmek gerekir ki, yıllar bizleri de hayli aşındırdı. Özellikle şehrin girişinde askerlerin savaş hazırlıkları için toplandığı Silahlar Meydanı’ndakiler hayli hasar gördü. Eskisi kadar düz zemin oluşturamasak da, bir kısmımızın sırtı eskisi kadar parlamasa da renklerimizi yitirmedik. Şehrin koruyucusu Sveti Triphon Katedrali’ne yakın olanlarımız ise her daim genç ve zinde kalmayı başardı. Görkemli katedralin yanı sıra 12. yüzyılda Sveti Ana ve 13. yüzyılda Sveti Luke gibi hatırı sayılır büyüklükte kiliseleri şehre özenle yerleştirenlerin veba salgınında şifa getirmesi için 15. yüzyılda Meryem Kilisesi’ni /Gospe od Zdravlya inşa etmelerine de tanık olduk. Bizler Kotor’un kaldırım taşlarıyız. Bu şehrin insanları gibi birbirimize pek benzemesek de burada bir aradayız. Gidenlere lafımız yok ama kalanlara diyeceğimiz var elbet. Bilin ki, gelip geçen herkes özel ve farklı olduğunu düşündü, çoğu hayatı hep kendi penceresinden sorguladı, kendinden farklı olanlara kuşkuyla baktı. Onlar geçti gitti ama biz olanca renkliliğimiz ve farklılıklarımızla buradayız. Hani olur da yolunuz düşer, şehrin sokaklarını arşınlarsanız, her sabah eski şehir meydanında güneş yükselmeden kurulan otantik pazarın peynirlerinin, meşhur kurutulmuş et ve balıklarının tadına bakarak Kotor’u ve insanlarını daha iyi tanıyabilirsiniz. Gitmeden, bizlerden de küçük bir selamı esirgemeyin.Biz Kotor’un kaldırım taşlarıyız.

 

Mehmet Uhri

Not1 : Resimlerin üzerine tıklayarak orijinal boyutlarıyla izleyebilirsiniz.

Not2 : Bu yazı http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1095720&CategoryID=42

linkinde de yayınlanmaktadır.

Daktilonun Dilinden

Çarşamba, Nisan 25th, 2012

ddd-1Günün ilk ışıkları çevresiyle birlikte daktiloyu da aydınlattı. Çantasından çıkarılmış olmak başlangıçta sevindirse de eskici dükanının vitrinini süslediğini görünce içi buruldu. Sahipsizdi ve yeni bir sahibi olana kadar kendisi için anlamlı birileri olmayacaktı. Camın ardından üzerine vuran güneşin sıcaklığı yaylarını hafifçe hareketlendirdi. Camın ardında bir kilimin üstünde biblo gibi durmaktan rahatsız olsa da gün yüzü görmek hoşuna gitmişti. Şöyle bir kendini yokladı. Biraz yağsız kalmıştı, yayları sağlamdı. Bir iki harf çok kullanılma yüzünden ezilmiş olsa da yeni bir şerit ile sorunsuz yazabilecek durumdaydı. Şanslıydı. Kullananlar hep özenle bakmıştı. Tuşları kolonyalı pamuk ile tek tek temizlenir ve düzenli yağlanırdı.  

İlk olarak noter bürosunda çalışmaya başlamıştı. Hayli yıpratıcıydı. Kullanan hanım gün boyu başından kalkmaz, klavyeye bile bakmadan çok hızlı yazabilirdi. Konuşkan değildi, pek iyi anlaştıkları söylenemezdi. Sabahları erkenden gelir kendini gizlemekten başka işe yaramayan bol ve çirkin gri mantosunu askıya asar, daktilonun başına geçene kadar sessizce ortalığı toplardı. Daktilonun başında ise huyu değişir omuzlarını dikleştirip kollarını iki yana açarak biraz erkeksi hava takınır, ses tonunu bile sertleştirip karşısındakini sorguya çeker, istenen yazıyı hazırlardı. Şaryoya vuran harflerim aşınmasın diye yazdıklarını karbon kağıtlı iki kopya yazmaya özen gösterirdi. Akşama kadar elleri daktilonun üzerinden inmez, mesai bitiminde omuzlar düşer, sinik sessiz haliyle yine o mantoyu giyip giderdi. Hoyrat bir çalışma temposu olsa da temizlik ve bakımı ihmal edilmezdi. 

Yeni gelen daktiloların elektrikli olması başlangıçta kaygılanmasına yol açmış olsa da katibe hanım bir iki denemeden sonra yine emektar daktilosuna dönmüştü. Elektrikli daktiloda tuşlara dokunmak yetiyor, fazla basılırsa aynı harfi birden fazla yazabiliyordu. Halbuki bizim katibe hanım kollarını aça aça tuşların üstüne yeri geldiğinde sert basarak karşısındakini hizaya getirip susturabiliyor olmanın önemini kavramış, daktilonun ardında olmanın verdiği üstünlük hissini yitirmek istememişti.

Birkaç yıl sonra katibe hanımın emekli olması yeni gelenlerin ise elektrikli daktiloları tercih etmesi daha az kullanılmasına yol açtı. İş yoğunluğu arttığında veya elektrikler kesildiğinde başvurulmak üzere yine de masa üstünde tutuluyordu. Ama eskisi kadar bakım yapılmadığının da farkındaydı. Satır sonuna kadar otomatik götüren tuşu tutuluk yapıyor uzun süredir yağlanmadığı için çalışırken çok ses çıkarıyordu.

Bilgisayar ve yazıcıların gelmesi ise son darbeyi vurdu. Redaksiyon sorununun ekranda çözülmesi ve yazıcı çıktılarının matbaadan çıkmış izlenimi vermesi çok tutulmuştu. Önce masadan alınıp kitaplığın rafına daha sonra da çantasıyla birlikte içerideki dolaba kaldırıldı. Vadesinin dolduğunu düşündüğü günlerde noterin bir arkadaşına hediye edildi.

Hediye edilen kişi evinden pek çıkmayan kendi halinde bir yazardı. Yazmadığı zamanlarda kitap okur, bazen uzun süre daktilonun başında oturup boş kağıda baktığı, hatta hiç bir yazamadan kalktığı da olurdu. Dağınık biri olduğu için daktilonun temizlik ve bakımı ile hanımı ilgilenirdi. O evde sessiz bir mutluluk vardı. 

Dışardan bakıldığında pek çoğu gibi mutluluğunu göstere göstere yaşamaya gereksinim duyanlara hiç benzemiyorlardı. Yazarımız masanın başına oturup yazmaya başladığında çıkan daktilo sesleri ile eşinin yüzü güler, tuşların ritmine uygun bir makamdan hafiften şarkı mırıldandığı bile olurdu. Dedim ya sessiz bir mutluluk yaşanırdı, o evde. Fark edilmek ve biraz da imrenilmek için elinden geldiğince ses çıkaran pek çok evden farklı olarak neşeli müzik veya kahkaha seslerinin duyulmaması o evdeki huzur ve mutluluğu görmenin önünde engel değildi. Evin yaşlı ve miskin kedisinin uyurken çıkardığı hırıltılar bile huzur ve mutluluğun işaretiydi. Hiç bir şey için acele etmezler, sabah kahvesini güne güzel başlamak için başbaşa tadını çıkararak içerlerdi. Yazarımız kendini yazarak çok iyi anlatabilse de konuşmayı pek sevmeyen hatta çabuk heyecanlandığı için beceremeyenlerdendi. Bu özelliğini iyi bilen eşi ise genellikle konuşmayı başlatan olmamaya özen gösterir, günlük hayatı yönlendiren küçük kısa sorulardan öteye gitmezdi. Daktilo sesi kesilince eşi yanına gelir, yazdıklarını önce eşine okur yazım hatalarını gözden geçirmesi için ona bırakır, heyecanla ilk yorumu beklerdi. Eşi ise gözlüklerini takıp sabırla gözden geçirir, sonunda genellikle sevgiyle kocasına bakar yüzü aydınlanırdı. Mutluluklarını anlamak için seslerini duymanıza gerek yoktu. Ne yazık ki kısa sürdü bu mutlu günler. 

daktiloEşinden yaşça küçük olmasına karşın önce hanımefendi çekildi sahneden. Hızlı bir ölüm dediler. Ev sessizliğe büründü. Taziye için gelenlerden uğursuzluk getirdiğimi bile söyleyen oldu. Kısa bir süre sonra ise yaşlı miskin kedi ayrıldı aramızdan. Yazarımız yazılarına uzun bir süre ara verdi. Aylar sonra bir keç kez yazmaya çabalasa da yarım kaldı. Her ne kadar tozlanmamam için çantaya konulmuş olsam da temizleyip yağlayan olmayınca bakımsız kaldım. Evde yeniden daktilo sesinin duyulması için bir yıla yakın zaman geçmesi gerekti. Ancak evdeki daktilo sesinden mutlu olup şarkı mırıldanacak birilerinin yokluğu giderek daha çok hissediliyordu. O miskin kedinin keyifli hırıltılarına bile razıydım. Evdeki sessiz mutluluk, yerini hüznün sessizliğine bırakmıştı. Çok geçmeden yazarımızı da eşinin yanına uğurladılar. Evde kalan eşyaları ise ona buna vermek yerine eskiciye sattılar. Alanlar onarıp şeridimi değiştirdi, eskici vitrinine koydular. Yazmasına yazacak haldeyim ama şimdikiler klavyemin dizilimine alışkın olmadığı için kullananım olacağını sanmıyorum. Zaten ilgilenen bir iki kişi dekoratif amaçla baktı sonra gidip antika gramofon aldılar. 

Yaylarım eski gerginliğini yitirdi. Şaryomda o noter katibesinin parmaklarının ağırlığını, tuşlarımda yazar ve eşinin sessiz mutluluğunu daha ne kadar tutabilirim, bilmiyorum. Eskici dükkanında bekliyorum. 

 

Mehmet Uhri

 

Yaprak ve Su Damlası

Pazartesi, Ocak 9th, 2012

su-damlasi-1Tan yeri kızıldan sarıya dönüyor, ortalık ağarıyordu. Yaprak üzerindeki irice su damlasını fark etti. Rahatsız olmuştu. Uzun uzun su damlasını süzdü. “Sen yağmurla mı geldin, yoksa sabah çiyi misin? diye sordu. Su damlası soruyu anlamadı. “Bilmem ki. Ben de diğerleri gibi geldim, nereden geldiğim, kimlerden olduğum çok mu önemli? Öyle veya böyle buradayım işte” diye yanıtladı. Yaprağın rahatsızlığı daha da arttı. Habersiz geldiği yetmiyor bir de ukalalık ediyor diye söylendi, içinden.

- Önemi olmaz olur mu? Yağmurla geleninize eyvallah. Onlar bir sonraki yağmurla bir araya gelip edebiyle akıp gitmesini bilir. Sabah çiyi ise gitmez öylece güneşin yükselmesini bekler. Gecenin nemi sabaha çiy olup inmişse gün güneşli geçecek demektir.

- Güneşi beklemem seni neden rahatsız ediyor? Anlamadım.

- Sana göre hava hoş, su damlası. Güneş yükselip ısınacaksın dahası bir mercek gibi güneşi olduğun yere toplayıp yakmaya başlayacaksın. Canı yanacak olan benim.

- Ama bu benim seçimim değil. Hepimiz aynı suyun damlalarıyız, gökten veya yerden geldiğimize göre mi ayırıp kötülüyorsun bizi? Hem güneş çıkınca az sonra buharlaşıp yok olacak olan benim. Sen bu güzel günü yaşamaya devam edeceksin. Ne tatlı canın varmış.

- Söylemesi kolay. Olanca ağırlığınla seni sırtımda taşıdığım, sapımı esnettiğin yetmedi bir de canımı yakacaksın. Sen gitsen bile düştüğün yeri ne kadar uğraşsam iyileştiremiyorum. Orada sarı bir nokta kalıyor.

- Üzerindeki sarı noktalara bakılırsa hayli iz bırakmış bizimkiler. Fena mı? Bakıp bakıp bizi hatırlarsın. Buharlaşıp yoğunlaşıp kısa süreliğine yeryüzüne geliyoruz artık kime neye nasip olursa, sonra yine aynı döngü. Hem her zaman böyle iz bırakma şansı da bulamıyor, akıp gidiveriyoruz. Bizi olduğu gibi kabul etsen, şu kısacık ömrümüzü tadıyla yaşamamıza fırsat versen ne olur? Acımasız olma.

Yaprak bu sözlere cevap vermedi. Su damlası tüm sevecenliği ile yaprağı tekrar konuşturmaya çalıştı ama sonuç alamadı. Güneşin ilk ışıkları su damlasının içinden geçip yaprağın yeşilinin üzerinde ışık tayfı oluşturdu. Ortaya çıkan renk cümbüşünü gören kuşlar keyfe gelip şakımaya başladı. Yaprağın hoşuna gitse de belli etmedi. Güneş yükselip su damlası ısınmaya, ısındıkça küçülmeye başladı. Canı yanan yaprak dişini sıkıp ses çıkarmamaya çalışsa da başaramadı. Kuşlardan yardım istedi. Kuşun kanat çırpması yaprağın serinlemesine yetti. Çiy damlası geride küçük sarı bir nokta bırakarak bir süre sonra gözden kayboldu.

su-damlasi-2Aradan aylar geçip sonbahar geldiğinde bizim yaprak tam kurumadan sert esen rüzgara kapılıp toprağa düştü. Yağmur yağsa da biraz daha hayatta kalabilsem diye bekledi ama olmadı. Güneş vurdukça kenarları kıvrıldı, kuruyordu. Gece esen o kuru rüzgar kurumayı daha da arttırdı. Sabahı göremem diye düşündü. Bitkin bir haldeyken sabaha karşı “beni hatırladın mı?” diyen bir ses ile gözlerini açtı. “Buradayım, iz bıraktığım yerde, arkadaşlarımı da getirdim. Kızıp söylendiğin sabah çiyini nasıl hatırlamasın?” diye üsteledi. Yaprak sesini çıkarmadı. Çiy damlaları sayesinde biraz canlanmıştı.

- O gün canını yaktım diye kızmıştın bana. Ama bak bu sarı nokta olmasa seni diğerlerinden ayıramayacaktım.

- Gidiyorum su damlası. Ağacımdan koptum gidiyorum. Seni kıskanıyorum. Ne yapıp ediyor geri dönebiliyorsun bense bir daha dönmemek üzere gidiyorum. Geldiğine sevindim ama güne çiy ile başladığımıza göre bugün de yağmur yağmayacak. Az sonra yükselen güneş önce seni sonra içimde kalan son canı alıp götürecek.

- Götürecek elbet. Ben de buharlaşıp gideceğim. O zaman ne yapmamız gerektiğini biliyor olmalısın.

Bir süre doğan güneşin oluşturduğu renkleri izlediler. Sonra su damlası yerini alıp güneşin ilk ışıklarını sararmış yaprağın üzerinde renk tayfını gösterecek biçimde içinden geçirdi. Oluşan renk cümbüşünü gören kuşlar yine neşeyle şakımaya başladı.

Birbirlerine son kez baktılar. Sabah esintisinin yaprağı havalandırması ile su damlası daha fazla duramadı, yuvarlandı. Arkalarında kuşların neşeli seslerini ve kanat çırpmalarını bırakıp gözden kayboldular.

Mehmet Uhri

Kağıt ve Kelebek

Pazartesi, Aralık 26th, 2011

kk2-2Açık pencereden içeri süzülen kelebek camın önündeki kalemliğe kondu. Güneşin sıcaklığını daha iyi hissedebilmek için kanatlarını birkaç kez açıp kapadı. Çevresine bakındı. Üzerinde yazı ve çizgiler yanı sıra kat izleri bulunan kağıt parçasına uzun uzun bakıp çok acıyor mu diye sordu. Kağıt soruyu anlamadı. Katlanan yerlerin canını yakmış olmalı diye üsteledi kelebek.

- Ha onlar mı? Onlar benim kat yerlerim. Bizimki beni şekilden şekile sokmaya bayılır. Katlayıp küp yapar sonra açar piramit yapar yetmez kuş veya kurbağa yapar. Çalışırken not aldığı kağıtları işi bitince hemen atmaz. Bir süre oynar sonra bir bakarsın uçak olmuş havada uçuyorsun. Canımın yandığını da nereden çıkarıyorsun?

- Kanatlarıma benzettim seni. Az önce sıkıştığım yerden kurtulmak için kanat uçlarımı katlamak zorunda kaldım. Çok canım yandı. Uçarken hala acıyor ve uçlarını kullanamıyorum. Kozadan çıkarken de aynı acıyı yaşamıştım o zaman kanatlarım küçük ve esnekti, kurtarabilmiştim. Şimdi seninkiler gibi kat iziyle kalacaklar sanırım.

Kağıt kelebeğe dikkatlice baktı. Üzerindeki yazı ve işaretleri kimin yazdığını ve anlamını sordu. Kelebek güldü.

- Kimin yazdığını bilmiyorum doğrusu anlamı olması gerektiğini de hiç düşünmedim. Onlar dostlarımın sevenlerin beni tanıyıp diğerlerinden ayırabilmesi veya dikkat çekmemem, düşmanlarımın beni seçememesi için. 

Kağıdın cevap vermesini beklemeden kalemlikteki kalemlerden biri dayanamadı; “anlamadım o şekil ve yazılar kalemle yapılmadı mı? Kim yaptı öyleyse?” diye sordu. Kelebek kanatlarına tekrara baktı sonra boynunu büktü.

- Dedim ya ben yapmadım. Onlar hep vardı. Kanatlarım büyüdükçe şekiller de değişti renkleri de farklılaştı ama onlar hep vardı. Beni böyle tanırlar.

Kalem üsteledi.

- Tamam benim de üzerimde hep bir yazı var ama o beni kimin yaptığını ne renk yazdığımı filan anlatıyor. Seninkilerin hiç mi anlamı yok? Böyle saçmalık olur mu?

- Bilmem belki vardır. Ama ben bilmiyorum. Belki de o anlamı bilen bulan birine görünene kadar uçmayı sürdürmem gerekecek. Ama o işaretler olmasa bir daha sefer buraya geldiğimde beni diğer kelebeklerden ayıramazsınız ki. Hem arkadaşlarına bakıyorum da hepinizin üzerinde aynı yazı ve şekiller var. Kuzum siz birbirinizi nasıl ayırıyorsunuz?

Kağıtla kalem birbirine baktı. Soruyu kalem yanıtladı.

- Zor ayırıyoruz, hepimiz aynıyız. Aynı işi görüp işimiz bittiğinde atılıyoruz ama birimizin diğerinden farkı yok. Şu eskidikçe boyları kısalan kurşun kalemler bu açıdan daha şanslı. Bizi yapanlar kullananlar böyle olmamızı istiyor.

Kim onlar? Onlar birbirinden farklı mı? diye sordu kelebek.

Kalem soruyu yanıtlamaya çalışırken kağıt “kalemin gevezeliğinden yakındı, kalem duymazlıktan geldi.

- Çok farklı olduklarını sanıyorlar ama bence hep aynılar. Şurada kaç kağıt eskittiler ama değiştirerek de olsa hep aynı şeyleri yazıyorlar. Arada kenara şekil çizenler veya kağıdı katlayıp bir şeylere benzetmeye çalışanlar olmasa hiç farkları olmayacak. Onların kanatları yok ama hepsi kağıttan uçak yapmayı biliyor, siz kelebekleri kıskanacak kadar uçma düşkünü olduklarından endişe ediyorum. 

kk2-1Kelebek eğilip kalemi uzun uzun inceledi. Kağıt bu bakışmadan rahatsız oldu. Kelebek anlam veremedi. Birbirinize hiç benzemiyorsunuz ama çok iyi geçiniyor gibisiniz diye üsteledi kelebek. Kalem kağıda baktı gülüştüler. “Öyledir, iyi geçiniriz. Arada görev icabı sürtüşmelerimiz de olur ama birbirimizin bu hallerine alışkınız” diye cevap verdi kalem. Kağıt “ne kadar dalga geçersen geç üzerimde yazılanlar kadar bile anlamın hiç bir zaman olamayacak. İşi bitip atılan kalemlere karşın bir kısmımız kitaba dönüşüp yaşayacak” diye yanıtladı. Kelebek kavga çıkmasın diye araya girmek istedi, açık pencereden esen rüzgar dengesini bozunca havalanıp odayı turladı. Pencereye yönelip dışarı çıkmak istedi ama cama çarptı, masaya kondu. Ne olduğunu anlamamıştı.

Kalem sakin olmasını söyleyip çıkabileceği yönü gösterdi. “Buna cam derler. İnsanlar hem kuş gibi özgür olmak hem de hep kafeste yaşamak isterler. Cam olunca dışarıyı görüp az önce senin yapmaya çalıştığın gibi çıkıp gidebileceklerini sanıyorlar. Geceye kalırsan daha da ilginç şeyler görebilirsin” dedi. Kelebek gecenin anlamını sorunca şaşırma sırası kalem ve kağıttaydı.

- Kozadan çıktığımda hava pek aydınlık değildi. Gün bitmeden de aranızdan ayrılacağım. O kadar zamanım yok sanırım.

“Ama bu haksızlık” dedi, kağıt. Kelem hüzünlenmişti. “Haksızlık filan değil gerçeğin ta kendisi” dedi kelebek. Gitmeliyim, sizleri tanıdığıma sevindim, geriye hanginizden ne kalacağını tartışacağınız zaman beni hatırlayın olur mu? diyerek açık pencereye yöneldi. Kanatlarını açıp ışığa tuttu. Kanatlarından süzülen ışık farklı renk ve şekiller olarak kağıdın üzerine düştü. Masadakilere son kez baktı sonra rüzgara karışıp uzaklaştı.

 

Mehmet Uhri

Telvenin Hikmeti

Perşembe, Kasım 10th, 2011

fotograf0103Herkes yaptığı işin zorluğundan yakınır. Kolaysa gelsinler benim işimi yapsınlar. En kötü kabusunuz bile her gün yaşadıklarım kadar acı verici değildir. Közde kül kahvesi yapmaya mahkum bakır cezvelerden biriyim. Cehennem ateşi içinde kahveyi taşırmadan pişirip fincanla birlikte masaya servis edilirim. Ağzım daha geniş ve tabanım daha yayvan olduğu için şekerli kahveler için kullanılıyorum. Bilirsiniz, şekerli kahve çabuk kabarır ve köpüğü taşmasın diye geniş ağızlı cezve gerektirir.

Bütün gün şu korun içinde çektiğim acı ve ıstırap hep kahve iyi pişsin, acısı suya geçsin, köpüğü kalın olsun, kokusu gelip geçeni cezbetsin diye. Arada kahvecinin teri damlasa da ateşin sıcaklığı kimsenin yaklaşmasına fırsat vermiyor. Dibinin yandığı yetmiyor her tarafını küle bulayıp kahvenin lezzeti çıkana kadar tutuyorlar ateşin içinde. Masaya fincanla birlikte gittiğim zamanlar isli kirli görünsem de soğuyup biraz kendime geliyor, soluklanabiliyorum.  

Sonrasında kahve falı başlıyor ki işin en eğlenceli kısmı bence burası. Fincanda kalan telvenin şekillerine bakıp içenin hayatına alışkanlıklarına ve geleceğine dair bir şeyler söylüyorlar. Geçenlerde kahveci kadın kızına fal bakmayı öğretirken işin püf noktalarını anlatmasa şu telvenin hikmeti olduğuna gerçekten inanacaktım.

Neymiş kahve falı mutlaka oturarak bakılırmış. Kahveyi içeni oturtacaksın ki oturuşuna bakıp nasıl biri olduğuna karar verilebilesin, demişti. Acelesi olana fal bakılmazmış, normal rahat oturuşu görülmeden fal bakmaya başlanmamalıymış. Ha, bir de kahveyi nasıl içtiğini bilmek gerekiyormuş. Kahvenin lezzetini şekere bulandırıp acısını azaltmaya çalışanlar hayatta da büyük olasılıkla işin kolayına kaçıp çabuk teslim olanlardan veya inat etmeyenlerdenmiş. Acı kahveyi kovalayanlar ise inatçı ve mücadeleci tiplerdenmiş. Onları ikna etmek de zordur diye anlatmıştı kızına. Kahveyi köpüğü için sevenler ise her  şeye bulaşıp hiç bir şeye derinlemesine giremeyen, köpük gibi hızla kabarıp hızla sönenlerden olurlarmış. Onlar, tiryaki olmayı beceremedikleri için ağzının tadını bilen keyif düşkünü insanlardan hiç  haz etmezlermiş.

Bu arada dibim pişti, köpüğüm kabardı servise hazır hale geldim. Bakır tepside fincanın yanındaki yerimi aldım, iki üç lokum, bir kaç bardak su ve sararmış sonbahar yaprakları ile birlikte masaya gidiyorum. Kokuyu duyan müşterilerin yeni siparişleri benim için hayli sıcak geçecek bir günü daha haber veriyor.

telveNe diyordum? Falına bakılacak olanın oturuş şekli önemlidir diye başlamıştık. Telvede ne görürsen gör, falcıyı konuşturan karşısındakinin beden diliyle anlattıklarıymış. Ayaklarını birleştirip koltuğun ucuna her an kalkacakmış gibi ilişenle hiç kalkmayacakmış gibi yayılıp oturan bir olur mu hiç veya ellerini koyacak yer bulamayan o mahcup çekingen bir türlü istediğini söyleyemeyip kendi kendini yiyenle, kolları koltuktan taşanın falları elbet farklı olacaktır. 

Fal baktırma heveslisi olmayanlar ise tam baş belasıdır. Hem kendilerini bilmek tanımak istemezler hem de kendilerinden konuşulması hoşlarına gider. Bilinmeyeni öngörülemeyeni merak ederler ama iş kendilerinden söz etmeye gelince bilgiler ortalığa saçılsın istemezler, kendileri ile bile hesaplaşmaktan korkarlar.

Bu kez genç bir çift geldi oturup kahvelerini içti. Fal baktırma için kız çok hevesli ama oğlanın fal baktırası yok. Duruşuna bakılırsa oğlanın kızda gönlü var gibi ama biraz ayran gönüllüye benziyor. Kız bu ikircikli durumun farkında ama oğlanın yakışıklılığı da cezbediyor. Kolundayken çevredeki hatunların kıskanç bakışları oğlanın hercailiğini görmesini engelliyor. Yani fallandırmak kolay. Biraz ondan, biraz bundan anlatıp sonuçta verilecek kararın herkes için hayırlı olacağından söz edip, ucunda da eğlenceli bir tatil göründüğünden söz ettin mi hoşafın yağı kesiliyor. Hiç şaşmaz. Ama oğlan fal baktırmamakta ısrarlı. Klasik yöntemi uygulamak en iyisi. Falında bu kadar güzel şeyler çıkmışken fincanı sahibine yıkatmak lazım gelir diyerek kızı lavaboya gönderdiğinde oğlan itirazı bırakıp falına baktırır. Ne de olsa gizli niyetlerin ortalığa saçılma tehlikesi geçmiştir. 

İşte böyle, kahvesiydi falıydı derken işin eğlenceli yanı biter ve ıstırap yeniden başlar. Şöyle bir suya tutup yalapşap yıkarlar sonra yine korun külün üstüne oturturlar. Kahve tepsisi bile olmaya razıyım ama var ya; fincan olup gelmek varmış bu dünyaya. O zaman el üstünde tutuluyor, kırılmayasın diye özen gösteriyorlar. Nasip cezve olup ateşlere bulanmakmış. Çekilen onca çileye vefa eden de yok. Kalayın dökülünce hurdaların arasına atıveriyorlarmış.

Her neyse, bu kadar gevezelik yeter ateş beklemez. İşe koyulmak lazım. Diyeceğim o ki; bunca zamandır her şeyi telvenin hikmetinden bekleyenlere sözüm yok onlar yine inanmak istediklerine inansınlar. Ama kahveyle birlikte masaya gelen ve dünyaya fincan olarak gelemediğine yanan cezvelere de vefasızlık etmesinler, içtikleri kahvenin hatırına…

 

Mehmet Uhri

 

Not: Dostlarım, Nigar ve Erol için…

50 Gram Fındık

Pazartesi, Ekim 24th, 2011

50-gram

Ölenin ayakkabıları ölü evinin kapısının önüne konurmuş. Neymiş, adet öyleymiş. Ölenin ruhu ziyarete gelenlerin ayak seslerini duyabilsin diye böyle yapılırmış. Sonuçta sahibim öldü ve ben kapının önündeyim. Cenaze dün kalktı ve iki gündür sokaktayım. Eve gelen giden beni görünce şöyle bir hüzünleniyor sonra sanırım hayatta olduklarına şükredip donuk yüz ifadesi takınarak eve giriyorlar. Kimse elini sürmüyor, bağcıklarımı bağlayıp düzgün görünmemle bile uğraşan yok. Öylece sokağa atıldım.

Bakmayın öyle bağcıklarım çözük dağınık durduğuma sahibimin en sevdiği ayakkabıydım. Yıllardır birlikte olmanın verdiği alışkanlıkla ayağının şeklini almıştım. Çok da iyi bakardı rahmetli her yaz ufak tefek onarım yaptırır, boyatıp kaldırır kış başında tekrar çıkarırdı. Kösele tabanlı olduğum için yağmurlu havalarda giymez, kuru havaları beklerdi. Gerçi derim sahibimin yüzü gibi kırış kırış oldu hafiften kendini bıraktı ama yeni boyandığım zaman görseniz yine de beğenirsiniz. Şimdi bu halimle kimse yüzüme bakmıyor.

Gece dışarısı çok soğuktu, rüzgar derimi daha da kuruttu. Eskilerde böyle kapı önüne bırakılan ayakkabıları hemen ilk günden birileri alıp eskiciye satarmış veya eskiciler alır gidermiş. Şimdi elini süren olmadığı gibi sokaktan eskici de geçmiyor. Hava kapadı yağmur yağacak gibi. Sahibim hayatta olsaydı bu halde olmama çok üzülürdü. Şimdi onun için üzülen çok ama olan bana oldu.

O öldü kimse onun eşyasına elini sürmek istemiyor. Gerçek yalnızlık ve terk edilmişlik böyle bir şey sanırım. Sahibini yitiriyorsun sonra bir de seni kapının önüne koyuyorlar. Yağmur başladı derilerim dayanır belki ama astarım yağmura hiç gelmez. Ölene taziye için gelenlerin ayak seslerine sesleniyorum beni bu yağmurda bırakmasınlar hiç olmazsa eşiğe alsınlar diye ama duyan yok. Anlaşılın o ki bu ayrılık ile benim de ipim çekildi.

findik-3Gitmeden size biraz onu, sahibimi anlatayım. Yok öyle yaşını memleketini kimlerden olduğunu filan anlatacak değilim. Pek çoğunun yaptığı gibi insanların arasında başkası olup kendini gizleyen, hatta unutturanlardandı. Kendi gibi  olduğu zamanlar çok azdı. En çok o zamanlar onun ayağında olup gezinmeyi severdim. Hep başkaları için, en çok da ailesi için yaşar onları düşünür dertlenirdi. Buralarda doğmamıştı. Şehre küçük bir kasabadan gelmişti. Hani insanların kendiyle ilgilenmekten çok içinde yaşadıkları ortama kendilerini adadıkları onun bir parçası olmak için kendilerini hep geri çekip baskıladıkları yerlerden birinde doğup büyümüştü. Kasaba alışkanlıkları yüzünden şehir ortamında herkesin kendi olabildiğince mutlu ve huzurlu olduğunu görmesine karşın yapamamış, uyum gösterememişti. Hani vardır ya, vitrinlerin veya boy aynalarının önünde durmaktan haz etmeyip arkasını dönenler; işte onlardan biriydi bizimki. Kendi için bir şey yaparken hep biraz utanır, çekinirdi. Birlikte yaşadığı insanlar her şeyden, kendinden bile önemliydi. Ama çocuklarının kendi gibi olmasını hiç istemedi. Onlar şehirli gibi olsunlar, aynalara bakmaktan kendilerini görüp hissetmekten mutlu olsunlar istedi. Beni de çocuklarının zoruyla babalar gününde pahalı bir ayakkabı mağazasından almışlardı. Hep özenle kullandı, çocukları yenisini almak zorunda kalmasınlar diye eskimemi istemedi.

Kültürlü insandı, olan bitenin farkındaydı ama o kendinden vaz geçmişlik yok mu? Hep bir yerlerden kemirdi bizimkini. Kaç defa doğduğu yere gitmeye niyetlendi, çok istiyordu ama hep başkalarını bahane ederek vazgeçti. Hastalandığında da kimseye yük olmak istemedi. Doktora gitmeyi erteleyip tahlilleri geciktirerek ölümünü kolaylaştırdı. Her zaman olduğu gibi hastalığında da kimseye yük olmamak için kendinden vazgeçtiğini kimseye sezdirmeden çabucak ayrıldı aramızdan. Seveni çoktu belki ama kendini, onu sevenlerin sevdiği kadar bile sevmedi. Ayakkabısına baktığı kadar bile bakmadı, sağlığına. Hani dolmuşta birilerini rahatsız etmekten korkup kapıya yakın oturma telaşında olanlar vardır ya, inerken kimseyi rahatsız etmeden hatta mümkünse görünmeden göz önünden kaybolma telaşında olanlar, işte onlardandı.

findik-2-2Akşamları bazen iki kadeh parlattıktan sonra hava kuruysa beni ayağına geçirip yürüyüşe çıkar işte o zaman kendi olurdu. Yürüyüş sırasında kimseye görünmeden çerezciden 50 gram fındık alır cebine boca eder eve gidene kadar bitirir kimseye de söylemezdi. O 50 gram fındık onun kaçamağıydı, fındık yiyerek yürürken hafiften ıslık çaldığı bile olurdu.

Şimdi taziye için gelenlere irmik helvası dağıtıyorlar, o da adettenmiş. Bilseler helva yerine fındık dağıtırlardı belki ama benden başka kimse görmedi onun kendi için yaşadığı o anları.

Herkes gibi biraz kendi çoğu kez başkalarının hayatında yaşadı ve geçti, gitti. Olan güzelim ayakkabılarına oldu. Az önce çocuklardan biri gelip bağcıklarımı aldı. Oyun için ip lazımmış sanırım. Kapının önündeyim yağmur hızlandı, ıslanıyorum, astarım kabardı. Artık bu halimle beni alan da olmaz. Rahmetlinin geleni gideni bitene kadar buradayım sanırım. Sonra… Sonrası yok. Adettenmiş, ölenin ayakkabıları kapı önüne konurmuş. Sevsinler…

Mehmet Uhri

Simurg’un Sesi

Pazar, Ekim 16th, 2011

sokaayan-sesi-4-2Genellikle bulmakta zorlandığım kitaplar için bazen de dükkanı mesken bellemiş kedileri sevmek uğruna girdiğim kitapçıya “buraları çok değişmiş, her yer restoran ve Cafe olmuş, tanıyamadım” diye söylenince kafasını kaldırıp gözlüklerin üstünden bana ve elimdeki kitaplara baktı “Tanıyamazsın elbet. Her şey birden bire oldu. Ben de önceleri anlam veremedim. Tek bildiğim değişimin sokakta başladığı, önce sesler değişti” diye yanıtladı. Sokak değişmiş olsa da kitapevi aynı haliyle duruyor, her zamanki hareketliliğini yaşıyordu. Mekanın gerçek sahibi olan kediler ise içerinin kalabalığından etkilenmişe benzemiyordu. 

-      Önce sesler mi değişti, nasıl yani?

-      Burası Beyoğlu, ana cadde meşhur Rue de Pera veya Cadde-i Kebir bugünkü adıyla İstiklal Caddesi. Bu cadde şehrin kalbinin attığı yerdir. Eskilerde caddede laterna sesleri duyulurmuş ben o dönemlere yetişemedim. Sonra o seslerin yerini gramofon ve pikaplardan yükselen rebetikolar ve sanat müziği almış. Sokağın sesleri değiştikçe ülke de değişmiş. Sağ sol çatışmaları başlamadan bu sokaklarda Barış Manço ve Cem Karaca’nın şarkıları işitilirdi. Biri sağcı diğeri solcu kabul edilirdi. Atışma gibi başladı sonra çatışmaya dönüştü. Dedim ya önce sesler değişti, sonra ülke.

 

Stelios Kazantzidis - Bekledim de Gelmedin (şarkı için yandaki linke sağ tuşla tıklayıp yani sekmede aç komutunu kullanabilirsiniz)

 

-      Peki ya daha sonra?

-      Sonrasını sen de hatırlarsın. Cadde boyunca eskinin sesleri kaybolup yerini Anadolu’nun yanık ezgileri aldı. Arkasından da büyük göç dalgası. 90’lı yıllarda yaşanacakların işaretini ise cadde boyunca heryerde çalan Goran Bregovic’in Arizona Dream filmi için yazdığı müzik verdi. Bu kez ülke esaslı değişecekti. Hem de ne değişim? Kabuğunu kıracak açılıp dünya ile bütünleşecekti. Şehrin kalbi bizlere o şarkıyla değişimi müjdeledi. Anlayan anlamıştı ama ben hep geç anladım.

 

Arizona dream soundtrack - in death car (şarkı için yandaki linke sağ tuşla tıklayıp yani sekmede aç komutunu kullanabilirsiniz)

 

-      O şarkının cadde boyunca çaldığı günleri ben de hatırlıyorum. Ama şimdi caddede o kadar çok ses var ki, hepsi birbirine karışıyor. Bu karmaşada caddenin sesini duymakta zorlanıyorum.

-      Bu da bize bir şey anlatıyor olmalı. Öyle değil mi?

-      Nasıl yani?

-      Şimdi caddeye çıkıyorsun, dünyanın orasından burasından kopup gelmiş insanlar kendi bildikleri müziği yapıyor. Kimi caz, kimi latin, kimi türkü okuyor, kimi ise halk dansı yapıyor. İspanyolca şarkı okuyan Fransız kadının sesi caddedeki diğer seslere karışıyorsa ülke dünyaya kenetlenmeye, dünya ülkesi olup herkese kucak açmaya hazırlanıyor olmalı. Şehir bir zamanlar olduğu gibi dünya başkentine dönüşüyor, dünyayla kenetleniyor. Bence duyduğun o sesler bize bunları fısıldıyor.

 

Historia del amor - Zaz (şarkı için yandaki linke sağ tuşla tıklayıp yani sekmede aç komutunu kullanabilirsiniz)

  

resim-313O ana kadar bizi dinlemekte olan pardesülü şapkalı beyefendi dayanamayıp “ Ne dünya başkenti canım. Güzelim cadde dev bir alışveriş merkezine dönüştü. Heryanı dünya markaları ve onların mağazaları sardı. Bu durumu yutturmak için caddenin ortasına çirkinlik anıtı dev alışveriş merkezi kondurdular. Oradan çıkanlar caddeye çıktıklarını zannetsin içinde bulundukları alışveriş merkezine dönüşmüş caddeyi yine eskisi gibi algılasınlar diye uğraşıyorlar” diye araya girdi. Bizimki bu kez gözlüklerin üzerinden ona baktı. Dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Değişim kaçınılmaz, hep birşeyler değişecek. Ama ne değişecekse önce şehrin kalbinde yani burada değişecek. Ülkeye buradan yayılacak. Hani ben de pek memnun değilim ama ülke dünyayla kenetlenecekse onların markaları, değerleri de gelip yerini alacak. Elimizdekilerin bir kısmı belki yitip gidecek ama caddenin sesi geleceğin böyle olacağını söylüyor. Ben böyle işitiyorum” dedi. 

resim-315Pardesülü beyefendi itiraz edecek oldu ama bizimki elini boşver dercesine sallayıp adamı susturdu.  ”Sesler diyorum, sesleri dinle. Gönlünden geçenin ne olduğunu tahmin edebiliyorum ama burası kaç binyıllık şehir, kimler geldi kimler geçti. Hepsi burada yaşadı ve hep birşeylerin değiştiğinden yakındılar. Şehir ise hiç kimseyi geri çevirmedi. Olduğu gibi kabul edip sessizce kucak açtı. Senin benim gibi söylenenlere gülüp geçti. İsmi kaç kere değişti ama cadde aynı cadde. Beğensen de beğenmesen de geleceği merak ediyorsan caddenin sesini dinlemelisin” dedi. Sonra monitörün üzerine yayılmış sarılı siyahlı kediyi kucağına alıp okşamaya başladı. Monitörün üstünün boşaldığını gören diğer kediler davransa da tekir hepsinden atik davrandı. Cimcime her zaman oturduğu sandalyenin üzerine konan çantaya söylenerek bakarken şeker ise kitapların üzerindeki yerine geri dönüp tekrar uykuya daldı. Dükkan gelen müşterilerle kalabalıklaşmış ve giderek caddenin gürültüsü daha fazla işitiliyor olsa da cimcime inatla sandalyesini kaptırdığı çantanın kalkmasını bekliyordu. Kitapları alıp çıktım, uzaklardan caddenin uğultusuna karışan Fransız kızın söylediği o ispanyolca aşk ezgisi geliyordu. Hava karardıkça kalabalığı artan caddede gölgeler koyulaşıyor, gecenin silüetleri birbirine karışıyordu.   

 

Mehmet Uhri

Klasiği Yitirince

Perşembe, Haziran 30th, 2011

imagescaqpj033Kızıma sınıf geçme hediyesi olarak sürpriz yapıp gitar almayı planlamıştım. Kadıköy’ün dar sokaklarında zor da olsa buldum o müzik aletleri satan dükkanı. Dükkanı emekli öğretmen karı koca işletiyordu. Beyefendi uzunca süre hastanemizde yatmış, hanımı da refakat etmişti. Zamanla samimiyet ilerlemiş emeklilik sonrası açtıkları müzik dükkanıyla vakit geçirdiklerini öğrenmiştik. Taburcu olurken ısrarla çağırmış adreslerini bırakmışlardı.

Dükkan sakindi. Sıcak karşılamadan sonra teklif dahi etmeden çay ikram ettiler. Beyefendi sağlığının iyi olduğunu, ilaçlarını aksatmaması için hanımının şaka yollu gardiyanlık yaptığından söz etti. Hanımı ise söylediklerine bakmamamı kocasının ara sıra buzdolabı hırsızlığı yaptığından ve son zamanlarda tuzlu yediğinden yakındı.

Ziyaret nedenimi sordular. Kızımın gitar çalmak istediğini, yaşına uygun gitar almak için geldiğimi söyleyince hanımı ayağa kalkıp kenarda sıralı duran gitarların arasından siyah renkli olanını seçip kocasına uzattı. Beyefendi gitarı akort ederken “Başlangıç için bu işinizi görür. Kızınız da beğenir merak etmeyin. Hem hesaplı hem de tınısı sesi güzeldir, bu gitarların” dedi.  “Klasik gitar dedikleri bu mu oluyor?” diye sorunca  beyefendi kafasını salladı. Naylon tellerden çıkan sesin gitarın ladin ağacı göğsünden güçlendiğini, sese dolgunluğunu ise ince damarlarıyla tınıyı zenginleştiren gül ağacı gövdenin verdiğini anlattı. Ağaçların kendince farklılıklar göstermesi nedeniyle her gitarın sesinin aynı olmadığını, bu nedenle klasik gitar sesinin elektronik olarak taklit edilemediğinden söz etti. Eliyle diğer köşede duran gitarları gösterdi.

-      Tellerini çelik yapıp akustik gitar diye satıyorlar ama aslında onlarda da sesi şekillendirip güzelleştiren yine bu ahşap gövde ve her birin sesi diğerinden küçük farklılıklar gösteriyor.

-      Peki elektro gitar ne oluyor? Kızım daha çok rock ve elektronik müzik seviyor, sanırım ileride elektro gitara yönelecek.  Şimdiden arkadaşlarının gitarlarıyla bile pek çok parçayı kulaktan dolma çalabiliyor. Onların çalıp dinlediği, beğendiği parçaları ise doğrusu benim pek kafam kaldırmıyor.

-      O kadar kuşak farkı olacak elbet. Elektrogitar işin modern yanı. Orada gitarın gövdesinin önemi kalmıyor. Tellerin titreşimi manyetik olarak elektronik ses haline dönüşüyor. Çıkan ses her gitarda aynı olduğundan iş çalanın maharetine kalıyor.

imagesca9j0tp4Bu arada üniversite öğrencisi olduğunu düşündüğüm iki delikanlı dükkana girip gitar için solfej kitabı aradıklarını söylediler. Hanımefendinin uzattığı kitapları karıştırıp yüzlerini ekşittiler.  Biri diğerine “ben sana buralarda bulamayız, internetten indirelim dedim” diye söylendi. Vitrinde tumbaların yanında duran elektrogitarlara baktılar, biri eliyle gitarın tellerini okşadı. Sonra hızlı adımlarla dükkandan ayrıldılar. Beyefendi çayını yudumlayıp eliyle giden delikanlıları işaret etti.

-      Gördünüz mü? Onlar da kızınız gibi klasik gitarlara bakmayıp elektrogitar ile ilgilendiler. Devir değişti. Gençler klasikten kaçıp modern olanı arıyor. Klasikle uğraşmak klasik görünmek istemiyorlar.

-      Modern zamanlarda yaşıyorsak onlar da sanırım çağa uyduruyorlar kendilerini.

-      İyi de modern olacağım diye klasiği lanetlemek, göz ardı etmek ne kadar doğru bilemiyorum? Klasiği eski olmak, tarih olmak zannediyorlar. Halbuki klasik tekildir, eşsiz olmaktır. Modernlik ise elektro gitarlar gibi birbirinin aynı olanı arar. İstanbul’un klasik evlerinin yerini alan birbirinin eşi hatta neredeyse aynısı apartman dairelerini gözünün önüne getirirsen modernin ne olduğunu daha iyi anlarsın. Ne yazık ki, modern olmayı modern görünmeyi klasikten kaçmak birbirine benzemek sanıyor, zamane gençleri.

-      Peki ya modern sanat dedikleri ne? O da sanat değil mi?

-      Sanattır, elbet. Bilirsiniz, sanayileşme ve seri üretim fikriyle doğmuştur modern düşünce. Modern sanatlar müzesindeki yapıtların çoğu için “Ne var bunda? Bunu ben de yaparım, bu da sanat mı?” diye konuşulduğunu da duymuşsunuzdur.

-      Evet, öyle. Hatta bir kısım eser için ben de böyle düşünüyorum.

-      Modern sanatta malzeme sıradanlaşır. Anlatım ve farkındalık öne çıkar. Klasikte eşsiz olan eserin yerini, modernde benzer malzemeden üretilen farklı fikir veya anlatımlar alır. Gökdelenlerin modern zamanın simgesi olması boşuna değildir. Eser sıradanlaşır fikir, anlatım ve hatta görkem öne çıkar.   

Araya girip çayları tazeleyen hanımı aldı sözü bu kez;

-      İnsanları da modernleşmek uğruna birbirine benzetip neredeyse aynılaştırıyorlar, ben de buna dayanamıyorum. Her insanın eşsiz klasik bir eser olduğunu unutup birbirinin aynı olduğu toplum hayal ediyorlar. Üstelik buna inanıyor ve başkalarını da inandırıyorlar. 

-      Doğru söylüyorsunuz. Biz hekimlerden de her hastayı birbirinin aynı kabul edip onları standart hastalık ve tedavi kalıplarına uydurmamız bekleniyor. Bunu da tıbbın modernleşmesine borçlu olduğumuzu söylüyorlar. Nasıl bir borçsa hastası hekimi öde öde bitmiyor.

klasik-kalsinBirbirilerine bakıp gülümsediler. Beyefendi hastane ortamında hep aynı konudan yakındığını ancak kimseye anlatamadığını o yüzden hastanelerden uzak durmaya çalıştığından söz etti. Gitar ile birlikte hediye ettikleri kılıf ve birkaç küçük aksesuarı yüklenip ayağa kalktım. Öğretmen hanımın söyleyecekleri bitmemişti. Elimi sıkarken “Bakın doktor bey. Bizler eğitimciyiz. Gençleri eğitip kendilerini tanımalarını sağlamak yerine, onların farklılıklarını budayıp hepsini birbirine benzetmeye çalışmanın ne olduğunu ve buna direnmenin zorluklarını iyi biliriz. Eşim bu yüzden müzik öğretmeni oldu. Öğrencilerine okullarda her şeyin bilime ve akla hizmet ettiğini insanın ancak müzik ve resim derslerinde ruhu ile baş başa kalabileceğini anlatırdı” dedi. Kocasının elini sıkarken o da elimdeki gitarı işaret edip; “Siz de bilirsiniz, doktor bey. Hiçbir insan diğerine benzemez. İkiz kardeşler bile farklıdır. Modernlik uğruna insanların birbirinin aynı olmasını benzer davranmasını bekleyen bu dünyanın insanlık ile bağdaşır yanı yok. Üstelik sanayileşmeyi yaşamamış, kafayı modernleştirmeden görüntüde modern olanların çoğunlukta olduğu bir toplumda kızınız için klasik gitardan vazgeçmeyin. Bırakın hayatında bir şeyler klasik kalsın. Bırakın kendi tekilliğini bulsun, ondan haz alsın” dedi. Teşekkür edip yanlarından ayrıldım.   

Onları kocaman dünyalarını sığdırdıkları o küçücük dükkanlarında bırakıp omzuma astığım gitar ile Kadıköy meydanına doğru yürüdüm. Doğrusu kızımı gitarına kavuşturmak için sabırsızlanıyordum.

 

Dr. Mehmet Uhri