Kameranın Dilinden

ii1

Böyle toz içinde pejmürde göründüğüme bakmayın zamanında el üstünde tutulan çektiğim resimlerle övgüler alan bir fotoğraf makinesiydim. Sahibimin gözdesiydim, hiç yanından ayırmazdı. Ölümüyle elden çıkarılan diğer eşyaları ile birlikte bu eskici dükkanının yolunu tuttum. Fotoğrafa olan merakını gören babası beni ona liseyi bitirdiği yıl hediye etmişti. O günden beri onun arkadaşı, sırdaşı ve yoldaşı oldum. Benimle konuşur, konuşturur, dilimden anlardı. Bunca yılın beraberliği ve alışkanlığından sonra böylesi bir ayrılık doğrusu katlanılır gibi değil. Geçenlerde tamirci olduğunu söyleyen biri gelip beni hoyratça inceledi, dişlilerimi zorladı, neredeyse perdem yırtılacaktı. Çalışır halde olmama karşın yedek parça olarak kullanmak üzere yok fiyatına satın almak istedi. Neyse ki anlaşamadılar. Görülen o ki vadem doldu. Bugün olmazsa kısa süre sonra bir tamircinin eline düşüp parçalanmam yakındır. Değerimi kıymetimi bilen birinin eline düşerim diye az da olsa umutla bekliyorum. Biri gelip tozumu alıp öne çıkarsa aslında ne kadar iyi halde olduğumu görülecek ama gelen yeni kameralar yüzünden her geçen gün daha arkaya itiliyorum.

ii2Size sahibimden söz edeyim. Liseden sonra hep yanındaydım. Amatörce başladığı fotoğrafçılığını geliştirip kendi karanlık odasını kurmuş hatta bu işten dişe dokunur olmasa da para kazanmayı bile bilmişti. Dedim ya; dertleşirdi benimle, sırdaşıydım onun. Vizörden bakıp düğmeye basmayı fotoğrafçılık sananlara güler geçer, fotoğraftan anlamadıklarını söylerdi. Onun için gerçek fotoğrafçı ışığı kovalayandı. Işık olmadan fotoğraf olamayacağını vurgular ışığı kovalayıp istediği gibi hapsedebildiğinde mutlu olurdu. Eski fotoğraf ve kartpostallara imrenir o fotoğraflardan birinde resmin içine girip elden ele dünyayı gezdiğini hayal ederdi. Fotoğraf çekme meraklılarının büyük kısmının başkalarına gösterecek bir şeyleri olduğuna dair kanıt toplamak için uğraştığından yakınırdı. Gittikleri gezip gördükleri yerde en bilinen yapı ile fotoğraf çektiren veya meşhur biriyle yan yana fotoğraf çektirmeye çabalayan insanları yaşadıkları hayatın gerçekliğine dair kanıt arama telaşındakiler olarak görürdü. Hayatların giderek daha çok birbirine benzemeye başladığını bu yüzden insanların yaşadıkları hayatın kendi seçimleri ve özeli olduğuna dair hep bir kuşku içinde kanıt aradıklarını, fotoğrafları da ona buna göstermek için malzeme olarak kullandıklarını anlatmıştı, bir dertleşmesinde.  “Işığı ve ışığın doğurduğu güzelliği, o güzelliği fotoğrafa düşürmenin heyecanını hiç bilemeden kendi gibilerinin çektikleri birbirine benzeyen görüntüleri hep birilerine gösterme telaşıyla ömürlerini tüketiyorlar” diye hayıflanmıştı. Sonra da sanki sormuşum gibi; iyi de sen neyin telaşındasın, neyi kovalıyorsun? diye kendine soru sorup görülenin ardındaki ışığı kovaladığından söz etmişti. Hiç bir şeyin ışık kadar özgür olamadığını, evren boyutunda hareket yeteneği olan ışığın gittiği yeri aydınlatıp görünür kıldığını, çektiği fotoğraflar ile o vahşi ve özgür ışığı bir anlık da olsa ehilleştirip kontrol etmeye çabaladığını anlatmıştı. Derdi gücü yaşadığı hayatın “gerçek” kendinin de “var” olduğunu kanıtlama çabasındakilerin aksine ışığın gizemini çözüp, ışık olup evrenin karanlığında özgür olmak istediğinden söz etmişti. O yüzden çektiği resimleri herkese göstermez, onu anlayan bilen veya hisseden dostlarıyla paylaşırdı. Sıra dışı biriydi, anlaşabildiği insan da azdı.

ii3Zaman ilerleyip digital kameralar benim gibi analog kameraların yerini alınca bizimki de geri kalmadı. Hatta fotoğraf çekmeyi pratikleştirdiği için digital kameradan memnun görünmesini kıskanmıyor değildim. Ağırlığımın yanı sıra film taşıma külfetini ve maliyetini de işin içine katınca benim gibi kameralar CD çıkınca terk edilen kasetçalarlar gibi kaldı. Yanında taşısa da daha az kullanıyor veya yanına hiç almadan çıktığı da oluyordu. Ta ki bir gün digital kamera ile çektiği görüntüyü internet ortamında bir yere göndermeye çalışırken oluşan bir hata nedeniyle görüntünün bilgisayarın kendi dilinde yazılmış uzun bir yazı haline dönüştüğünü gördüğü güne kadar. O gün tüm digital kameraları terk edip kısa sürede elden çıkardı. Yanlış yaptığını söyleyen dostlarına fotoğrafın bilgisayar diline dönüşmüş yazılı halini gösterip “benim çektiğim fotoğraf bu değil. Sözcükler yetseydi fotoğraf çekmekle uğraşmaz yazıyla sözle anlatırdım. Digital dil ışığı görmüyor, onun ne olduğunu tanımıyor bilmiyor. Işık olmadan, onu anlamadan, içindeki özgürlüğü keşfetmeden görüntü yakalayıp hapsetmek amaçsızca ava çıkmaktan farklı değil. Ne yakaladığının farkında bile olamazsın. Çektiğim digital fotoğrafları saklamayı düşünmüyorum” diye yanıtlamıştı.

Bizimki analog kameralar ile çalışmayı ömrü yettiğince sürdürdü. Günü geldiğinde vedalaşamaya bile fırsat olmadı. Özgürlüğünü kıskandığı bir ışık huzmesine tutundu ve ruhunu ışığın özgür evreninde yolculuğa çıkardı. Şimdi özgür bir foton olarak nerede olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Günün birinde ışığını yakalayıp kamerasına hapsedecek birinin çekeceği fotoğrafta tekrar karşılaşmayı hayal ederek bekliyorum.

Ancak benim için günler sayılı. Bulunduğum rafta ışığa hasret kaldığım yetmediği gibi pilimi değiştiren olmadığı için artık ışığı da ölçemiyorum. Hafızam zayıflıyor, çarklar paslanıyor. Benim için karanlık ilerliyor. Dolabın içinde ışığımı yitirmiş olsam da görüp tanık olduklarım ile avunuyorum. Emektar fotoğraf makinesi olarak görüp göreceğim buymuş, demek.

Her neyse, yalnızlığa bulanıp kenara atılsam, ışığım gün gün azalsa da görüp yaşadıklarım; güzeldi be…

Mehmet Uhri

2 Responses to “Kameranın Dilinden”

  1. Kerem Doksat diyor ki:

    Ellerinize sağlık benim aziz dostum…

  2. Dr Atilla Demir diyor ki:

    Sayın Dr Mehmet Uhri okuduğum son birkaç hikayenizde cansız eşyaları konuşturarak kendi kendime ben kimim neyaptım yaşamım nasıl geçti vb. soruları kafamda oluşturuyorsunuz.Bu hikayenizin amacına fazlasıyla ulaştığını gösteriyor.Ünlü yazarlarda roman ve hikayelerinde bu tip canlandırmalarla okuyucuyu etkilemek ister.Bu yöntemi çok güzel kullanıyorsunuz.Tebrikler.

Leave a Reply