Archive for the ‘Eskici Dükkanı’ Category

Klasiği Yitirince

Perşembe, Haziran 30th, 2011

imagescaqpj033Kızıma sınıf geçme hediyesi olarak sürpriz yapıp gitar almayı planlamıştım. Kadıköy?ün dar sokaklarında zor da olsa buldum o müzik aletleri satan dükkanı. Dükkanı emekli öğretmen karı koca işletiyordu. Beyefendi uzunca süre hastanemizde yatmış, hanımı da refakat etmişti. Zamanla samimiyet ilerlemiş emeklilik sonrası açtıkları müzik dükkanıyla vakit geçirdiklerini öğrenmiştik. Taburcu olurken ısrarla çağırmış adreslerini bırakmışlardı.

Dükkan sakindi. Sıcak karşılamadan sonra teklif dahi etmeden çay ikram ettiler. Beyefendi sağlığının iyi olduğunu, ilaçlarını aksatmaması için hanımının şaka yollu gardiyanlık yaptığından söz etti. Hanımı ise söylediklerine bakmamamı kocasının ara sıra buzdolabı hırsızlığı yaptığından ve son zamanlarda tuzlu yediğinden yakındı.

Ziyaret nedenimi sordular. Kızımın gitar çalmak istediğini, yaşına uygun gitar almak için geldiğimi söyleyince hanımı ayağa kalkıp kenarda sıralı duran gitarların arasından siyah renkli olanını seçip kocasına uzattı. Beyefendi gitarı akort ederken ?Başlangıç için bu işinizi görür. Kızınız da beğenir merak etmeyin. Hem hesaplı hem de tınısı sesi güzeldir, bu gitarların? dedi.  ?Klasik gitar dedikleri bu mu oluyor?? diye sorunca  beyefendi kafasını salladı. Naylon tellerden çıkan sesin gitarın ladin ağacı göğsünden güçlendiğini, sese dolgunluğunu ise ince damarlarıyla tınıyı zenginleştiren gül ağacı gövdenin verdiğini anlattı. Ağaçların kendince farklılıklar göstermesi nedeniyle her gitarın sesinin aynı olmadığını, bu nedenle klasik gitar sesinin elektronik olarak taklit edilemediğinden söz etti. Eliyle diğer köşede duran gitarları gösterdi.

-      Tellerini çelik yapıp akustik gitar diye satıyorlar ama aslında onlarda da sesi şekillendirip güzelleştiren yine bu ahşap gövde ve her birin sesi diğerinden küçük farklılıklar gösteriyor.

-      Peki elektro gitar ne oluyor? Kızım daha çok rock ve elektronik müzik seviyor, sanırım ileride elektro gitara yönelecek.  Şimdiden arkadaşlarının gitarlarıyla bile pek çok parçayı kulaktan dolma çalabiliyor. Onların çalıp dinlediği, beğendiği parçaları ise doğrusu benim pek kafam kaldırmıyor.

-      O kadar kuşak farkı olacak elbet. Elektrogitar işin modern yanı. Orada gitarın gövdesinin önemi kalmıyor. Tellerin titreşimi manyetik olarak elektronik ses haline dönüşüyor. Çıkan ses her gitarda aynı olduğundan iş çalanın maharetine kalıyor.

imagesca9j0tp4Bu arada üniversite öğrencisi olduğunu düşündüğüm iki delikanlı dükkana girip gitar için solfej kitabı aradıklarını söylediler. Hanımefendinin uzattığı kitapları karıştırıp yüzlerini ekşittiler.  Biri diğerine ?ben sana buralarda bulamayız, internetten indirelim dedim? diye söylendi. Vitrinde tumbaların yanında duran elektrogitarlara baktılar, biri eliyle gitarın tellerini okşadı. Sonra hızlı adımlarla dükkandan ayrıldılar. Beyefendi çayını yudumlayıp eliyle giden delikanlıları işaret etti.

-      Gördünüz mü? Onlar da kızınız gibi klasik gitarlara bakmayıp elektrogitar ile ilgilendiler. Devir değişti. Gençler klasikten kaçıp modern olanı arıyor. Klasikle uğraşmak klasik görünmek istemiyorlar.

-      Modern zamanlarda yaşıyorsak onlar da sanırım çağa uyduruyorlar kendilerini.

-      İyi de modern olacağım diye klasiği lanetlemek, göz ardı etmek ne kadar doğru bilemiyorum? Klasiği eski olmak, tarih olmak zannediyorlar. Halbuki klasik tekildir, eşsiz olmaktır. Modernlik ise elektro gitarlar gibi birbirinin aynı olanı arar. İstanbul?un klasik evlerinin yerini alan birbirinin eşi hatta neredeyse aynısı apartman dairelerini gözünün önüne getirirsen modernin ne olduğunu daha iyi anlarsın. Ne yazık ki, modern olmayı modern görünmeyi klasikten kaçmak birbirine benzemek sanıyor, zamane gençleri.

-      Peki ya modern sanat dedikleri ne? O da sanat değil mi?

-      Sanattır, elbet. Bilirsiniz, sanayileşme ve seri üretim fikriyle doğmuştur modern düşünce. Modern sanatlar müzesindeki yapıtların çoğu için ?Ne var bunda? Bunu ben de yaparım, bu da sanat mı?? diye konuşulduğunu da duymuşsunuzdur.

-      Evet, öyle. Hatta bir kısım eser için ben de böyle düşünüyorum.

-      Modern sanatta malzeme sıradanlaşır. Anlatım ve farkındalık öne çıkar. Klasikte eşsiz olan eserin yerini, modernde benzer malzemeden üretilen farklı fikir veya anlatımlar alır. Gökdelenlerin modern zamanın simgesi olması boşuna değildir. Eser sıradanlaşır fikir, anlatım ve hatta görkem öne çıkar.   

Araya girip çayları tazeleyen hanımı aldı sözü bu kez;

-      İnsanları da modernleşmek uğruna birbirine benzetip neredeyse aynılaştırıyorlar, ben de buna dayanamıyorum. Her insanın eşsiz klasik bir eser olduğunu unutup birbirinin aynı olduğu toplum hayal ediyorlar. Üstelik buna inanıyor ve başkalarını da inandırıyorlar. 

-      Doğru söylüyorsunuz. Biz hekimlerden de her hastayı birbirinin aynı kabul edip onları standart hastalık ve tedavi kalıplarına uydurmamız bekleniyor. Bunu da tıbbın modernleşmesine borçlu olduğumuzu söylüyorlar. Nasıl bir borçsa hastası hekimi öde öde bitmiyor.

klasik-kalsinBirbirilerine bakıp gülümsediler. Beyefendi hastane ortamında hep aynı konudan yakındığını ancak kimseye anlatamadığını o yüzden hastanelerden uzak durmaya çalıştığından söz etti. Gitar ile birlikte hediye ettikleri kılıf ve birkaç küçük aksesuarı yüklenip ayağa kalktım. Öğretmen hanımın söyleyecekleri bitmemişti. Elimi sıkarken ?Bakın doktor bey. Bizler eğitimciyiz. Gençleri eğitip kendilerini tanımalarını sağlamak yerine, onların farklılıklarını budayıp hepsini birbirine benzetmeye çalışmanın ne olduğunu ve buna direnmenin zorluklarını iyi biliriz. Eşim bu yüzden müzik öğretmeni oldu. Öğrencilerine okullarda her şeyin bilime ve akla hizmet ettiğini insanın ancak müzik ve resim derslerinde ruhu ile baş başa kalabileceğini anlatırdı? dedi. Kocasının elini sıkarken o da elimdeki gitarı işaret edip; ?Siz de bilirsiniz, doktor bey. Hiçbir insan diğerine benzemez. İkiz kardeşler bile farklıdır. Modernlik uğruna insanların birbirinin aynı olmasını benzer davranmasını bekleyen bu dünyanın insanlık ile bağdaşır yanı yok. Üstelik sanayileşmeyi yaşamamış, kafayı modernleştirmeden görüntüde modern olanların çoğunlukta olduğu bir toplumda kızınız için klasik gitardan vazgeçmeyin. Bırakın hayatında bir şeyler klasik kalsın. Bırakın kendi tekilliğini bulsun, ondan haz alsın? dedi. Teşekkür edip yanlarından ayrıldım.   

Onları kocaman dünyalarını sığdırdıkları o küçücük dükkanlarında bırakıp omzuma astığım gitar ile Kadıköy meydanına doğru yürüdüm. Doğrusu kızımı gitarına kavuşturmak için sabırsızlanıyordum.

 

Dr. Mehmet Uhri

Tespih Saat ve Şifa Tası

Perşembe, Haziran 16th, 2011

biriz2O gün eskici dükkanının sahibi takas ettiği mallar ile birlikte gelen köstekli saati kurup ayarını yaptı, tozunu aldı vitrinde kösteğin halkasına uygun asacak yer arandı. O sırada çalan telefonun telaşıyla saati vitrindeki dua tasının içine Erzurum taşı tespihin yanına bırakıverdi.  Saat tespih ile yan yana gelmiş olmaktan rahatsız olmuştu, beni buradan alıp vitrinin görünen yerine kösteğim de görülecek biçimde asarlar diye bekledi.  Kimse ilk sahibi kadar ona özen göstermemiş olsa da o, insanlarla birlikte olmaktan memnundu. Eskiciye düşmüş olmayı içine sindirememişti.  Çok umutlu olmasına karşın o gün dükkan sahibi saati tekrar eline almadı. Ertesi gün ve daha ertesi gün de böyle bekleyiş içinde geçti. Üçüncü günün gece yarısına doğru zembereğin gücü azalmış, saatin tik takları yavaşlayıp teklemeye başlamıştı. Sessizliği bozan birlikte aynı tasta duran tespih oldu.

-      Aramıza hoş geldin, saat kardeş.

-      Sen de kimsin?

-      Birlikte vitrin dekoru olduğun tespihim. Aramıza katılman için zembereğinin boşalmasını bekledim. Tekrar hoş geldin.

-      Neden bekledin?

-      Zembereğin kuruluyken çok gergin görünüyordun. Üzerinde insan izi oldukça yüzümüze bakmaya niyetin yok gibiydi. Kasım kasım kasılarak gideceğin yeni insanı hayal ediyordun. Bizimle birlikte olmaktan da pek hazetmemiştin, sanki.

-      Haz etmem elbet. Siz alt tarafı bir tespihsiniz. Sayı saymayı beceremeyen kuş beyinliler için üretilmiş ipe dizili taşlardan başka nesiniz? Hem ne cüretle benimle bu kadar samimi konuşuyorsunuz? Haddinizi bilin lütfen.

-      Özürlerimi kabul buyurun haşmetmaap. Haddini bilmez sefil bir tespih ile aynı kabı  paylaşıyor olmak benim suçum değil. Gerçi benim de pek muhterem bir kullananım vardı. Taş diye aşağıladığınız Erzurum taşı üzerine gümüş kakmalarımı çok beğenir, okşar, sever elinden düşürmezdi. Yani beğenmeseniz de nacizane biz de birilerine kul olduk.

-      İyi de bunlardan bana ne? Hem saat ile tespih hiç kıyaslanabilir mi? Benim sahibim çok zengin ve özel biriydi. Zaman onun için kıymetliydi. Zamanı yanında taşıyabilmek için saatini özenle kullanır, kurmayı hiç ihmal etmezdi. Ara sıra herkesin ortasında çıkarıp hava atardı. Hep acelesi vardı ve bir yerlere yetişmek zorundaydı.

-      Telaşlıydı yani? Bizimkinin sinirli olduğu zamanlar olurdu ama onu pek telaşlı görmedim. Tespih çekerken sakinleşir şeker gibi biri olurdu.

-      Telaşlı, evet hep telaşlıydı. İşadamı olmak kolay mı? Oradan oraya koştur, onca adam çalıştır, iş buyur. Gerçi arada soluklanıp dinlendiği zamanlarda da hep heyecanlı görürdüm, onu. Önemli adamdı ve ben de onun en yakın yardımcısıydım.  

biriz1Saatin gece yarısına geldiğini hatırlatan büyük duvar saatinin sesi konuşmalarını böldü. Karşı duvardaki guguklu saat bir süre sonra ona eşlik etti. En son ses ise masanın üstündeki balerinli saatten geldi. Sonra yine ortam karanlığa ve sessizliğe büründü. Köstekli saat aynı kabı paylaştığı tespihe ne kadar zamandır burada olduğunu sordu.

 -      Zaman mı? Ne bileyim? Zaman senin işin. Benim için bugün ile geçen yıl arasında fark yok. Uzun, hayli uzun zamandır buradayım ama sanki dün gelmiş gibiyim. Rahmetli sahibim seninki gibi öyle çok önemli biri değildi. Biraz suratsızdı ama sakin ve sabırlıydı. Öyle saat filan taşımazdı, insanların gözlerinin içine bakamaz tespihi ile ilgilenirdi. Öfkelendiği zamanlarda tespihli elini hafifçe havaya kaldırır sonra bana bakar sakinleşir ?şu ölümlü dünyada? der susar içine atardı. Zaten içine atıp durduğu için erken öldü derler ya, bilemem orasını.  

-      Hayatı pek ciddiye almazdı yani, öyle mi? Benim ki ise hayatı yaşamak yerine böyle öte dünyayı düşünüp dua edenlere acır, onları başarısız bulurdu. Başarısızlıklarını kabul etmemek için kendilerini kandırdıklarını düşünürdü. Tanınan bilinen zenginlerdendi. Çok kişiye iş vermiş, duasını almıştır. Laf aramızda insanların özel hayatlarına bile karışırdı.

-      Seveni çok muydu?

-      Bu kadar başarılı ve gözde biri olunca seven kadar sevmeyeni de oluyor insanın. Ailesi ile arası pek iyi değildi. Çocukları yanında durmak istemedi. Karısına da az çektirmedi. Huyu böyleydi sanırım.

O ana kadar onları kucaklayıp sessizce dinleyen dua tası sessizliğini bozdu.

-      Susun artık. Amma gürültü yaptınız. Şurada bir rahat vermediniz. Neymiş senin ki öyleymiş de benim ki böyleymiş. Hepsi geçti gitti, kaldınız başbaşa. Üstünüze sinmiş şu ruhlardan kurtulun artık.

-      İyi ama?

-      Aması yok saat kardeş. Senin sahibin ruhu bedenine sığmayanlardanmış. Bedenden taşıp, heryere herkese bulaşmış kendini kabul ettirmeye uğraşmış. Kendince başarılı olmuş ama sonuçta geriye yine kendi yalnızlığı dışında bir şey kalmamış. Bedenine sığmayan ruh en sonunda bedeni terk edip gitmiş. O ruhtan geriye kalan üstüne sinen saçmalıklardan kurtul da edebinle otur şurada.

-      Ağzına sağlık, haddini iyi bildirdin.

-      Sana da bir çift sözüm var tespih. Tamam senin de sahibin muhterem adammış ama anlaşılan onun da ruhu bedenini kemirip durmuş. Bedenini kemiren ruhlar bedeni terkedip gidemez ama beden de öyle bir ruha çok dayanmaz. Beden erkenden çekip gidince kalmışsın o kemirgen ruhun döküntüleriyle. Kurtul sen de şunlardan. Hem gevezeliği kesin de gecenin tadına varalım, gündüzleri çok gürültülü oluyor buraları.

biriz3İkisi birden susup içinde bulundukları tası incelediler. Üzerine ayetler kazınmış, hayli eski bir dua tasıydı. Üzerindeki ayetlerin bir kısmı silinmeye yüz tutmuştu. İkisinde de yaşlı olduğu kesindi. Birbirlerine bakıp ev sahibinden fırça yemiş olmanın verdiği suskunlukla bir süre sustular. Tespih dayanamayıp ?iyi de sayın dua tası. Bu dediklerinizin ortası yok mu? Ruhlar bedenlerle birlikte uyumlu yaşayamaz mı?? diye sordu. Duvar saatinin tik takları dışında ses duyulmayan uzun bir  sessizlikten sonra dua tası cevap verdi.

-      Ruh dediğin öleceğini biliyor ama ne zaman öleceğini bilmiyor. O yüzden acı çekiyor. Ömür her an bitebilecek ama bir türlü bitmeyen yolculuk gibi görünüyor. Belirsizlik bitsin başı sonu bilinsin ne olacaksa olsun istiyor. Günü gelince gideceğini biliyor, gitmek istiyor, gidemeyince bulunduğu bedene acı çektiriyor. Beden bazen isyan ediyor ama genellikle tüm bunlara katlanıp yaşamaya çabalıyor. Eh artık gittiği yere kadar.

-      Peki sen ne işe yaradın bunca zaman?

-      Yine ahkam kesmeye başladın saat kardeş. Bak ben dua tasıyım. İnsanlar içlerinde birşeylerin ters gittiğinin her zaman farkındaydı. Üzerime kazıdıkları kutsal ayetlerin içilen su ile ruhun acısına iyi geleceğine onu dinginleştirip sakinleştireceğine inandılar. 

-      İyi geliyor mu bari?

-      Acı çeken ruhlar kandırılmak ve inanmak ister. Yeter ki bu fırsat ona sunulsun. O zaman çilesini içinde bulunduğu bedenle paylaşır, bakarsın bir gün o nemrut zalim adam gitmiş yerine pamuk gibi biri gelmiş. Anlamazsın. İşte ben onun için varım.

-      İyi de?

-      Dahası sizi burada bir araya getirenin ben olduğumu unutmayın. Üzerinizdeki o acı çeken ruhların izleri silinene kadar burada bu çanağın içinde kalacaksınız. Üzerinizdeki ruhlardan arınmadan yeni bir ruhun  sizi fark edip sahiplenmesi çok zor.  Yani gevezeliği bırakın edebinizle oturun şurada. Başımı şişirdiniz.

Sessizliği gecenin birini vuran duvar saati bozdu. Onu guguklu saat izledi. En son yine balerin çıktı ortaya. Geceyi selamladı. Köstekli saat zembereğinde kalan son güç ile iki tıklayıp sonra o da zamana teslim oldu.

 

Mehmet Uhri 

Sokak Lambası Günlüğü

Pazartesi, Mayıs 23rd, 2011

sokakGündüzleri çocuklar dışında beni kimse görmez. Ben bir sokak lambasıyım. Mahallenin kız çocuklarına lastik oyunlarında eşlik eder top oynayan afacanlar için kale direği bile olurum. Çarpan toplara sözüm olmasa da mahallenin haylazları sapanla kuş avlarken canım az yanmamıştır.  Erişkinlerin gözünde  gündüzleri yer işgal eden gereksiz  direkten başka bir şey değilim. Gece olup sokaklar ıssızlığa bürününce kıymetim bilinir.  Milletin  derdi ise o çok korktukları gece karanlığıdır. Geceden korkar, ortalık hep gündüz gibi aydınlık olsun  isterler. Halbuki karanlığın görünmezliğine sığınıp istedikleri gibi davranmada özgür olduklarının çoğu farkında bile değildir. Bazı gecelere uykusu kaçmış bir çocukla göz kırparız birbirimize. En sadık arkadaşlarım ise kuşlar ve kedilerdir. 

Yıllardır bu sokaktayım. O kadar uzun zaman oldu ki kendimi sokaktan bile eski hissediyorum. Sokak lambası dediysem öyle sıradan bir lamba zannetmeyin. Zamanında kıymetim iyi bilinir lambam tükendiğinde karşı evdeki Cemil bey direğin numarasını alıp belediyeye gider lambamın değişmesini sağlardı. O zamanlar geniş görünürdü ama şehir büyüyüp kalabalıklaştıkça sanki sokak daraldı. Yine de şanslıyım, sokağın kedisi çoktur, insanı sıcaktır, sevecendir. Hani derler ya; kedisi çok olan mahallenin insanı da sıcak yürekli olur, gerçekten öyledir. Mahalleye elektrik getirmek için dikilen direklerdendim. Aydınlatma lambası sonradan eklendi. Elektrik tesisatı yer altına alınıp direkler kaldırılırken mahalleli sahip çıkmasa ayakta kalamayacaktım.  

En çok sıcak yaz akşamlarını severim. Evde sıcaktan bunalan mahalleli kendini sokağa atar, ışığımın altında muhabbet ederdi. Tavla oynayan da olurdu, çekirdek çitleyen de. Evinde çayını demleyen çaydanlığı kapıp getirir herkese servis ederdi. Remziye hanımın demlediği çayın kokusunu ise hiçbirine değişmem. Zamanla televizyonun yaygınlaşması ile ne sokak muhabbeti ne de sokağın gece cıvıltısı kaldı. Hava ne kadar sıcak olursa olsun insanlar televizyon başından ayrılamıyor. Millet evine kapandı da yalnız kaldım sanmayın. Mahallelinin evlerine kapanmasını fırsat bilen genç kız ve erkeklerin buluşmalarına tanık oldum. Hatta işi daha da ileri götürüp içki içenler, sarılıp öpüşenler ışığımdan rahatsız olup elektriğimi kesmeye, lambamı kırmaya  yeltendiler. Gençler karanlığın özgürleştirdiğini çabuk fark ettiler. Yine de sokağın namus bekçisi olmayı görev bilen, ışığımı sahiplenip koruyan Cemil bey gibi birileri her daim yaşadı bu mahallede. İçki içip sapıtanlara diyeceğim yok ama usulca sarılıp öpüşenlerden ne isterler anlamam. Kendi cinselliğini görmek istemeyen, yok sayan insanoğlunu için ”yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmiyor” derler ya işte öyle.

Bunca zamandır insan içinde dura dura biraz onlara benzediğimi düşünür onlar uykudayken boş sokakları aydınlatırım. Sanırım karanlıkta uyumaya korkup ışığın sönmesini istemeyen çocuklar büyüdüklerinde  sokakların aydınlık kalmasını istiyor. Sokağın evcilleşmesi, insana yakın olması ışıksız olmuyor. Karanlığın verdiği görünmezlik, kaybolup gitme hissi ürkütüyor onları. Halbuki bence  sokak aynı sokak bütün korkular, tasalar, endişeler ise hep kendi kafalarında.

Gündüzleri geçen seyyar satıcılar giderek azaldı önceleri anlam veremedim. Geceleri ise bir zamanlar bekçi geçerdi bu sokaktan. Şimdilerde o da kalmadı. Ramazan davulcusu  geçmese sokaklar hepten terk edilmiş sanırsın. Bir de her yıl en az 4 yavru doğuran mahallenin sarılı beyazlı kedisi pamuk var ki, yavrularını mahallenin afacanlarından korumak için çektiği çileyi ben bilirim.  

Sonun başlangıcı ise bir sabah anne kedinin ölüsünün bulunmasıyla başladı. Zehirlenmiş dediler. Öylece dibimde yatıyordu. Ağzı açıktı. Mahalleli o kadar alışmıştı ki başka kedi almadılar. Pamuğun kıymeti evlerde fare çıkmaya başlayınca daha iyi anlaşıldı. 

Sonra kentsel dönüşüm lafları filan edilip kamulaştırmalar başladı. En çok Cemil bey direndi ama mahalleli dünden razıydı. Gidenin yerine yenisi gelmedi. Sokaklar hızla boşaldı. Kuşların ve çocukların cıvıltısı azaldı. Sokak lambası olarak yerimi ışığımı korudum ama gören dokunan olmayınca, iyice yalnızlık çöküyor. Yakınlardan iş makinelerinin sesleri duyulur oldu. Üstelik sesler giderek yaklaşıyor. Lambam yanmaya devam ediyor ama gören olmayınca ışığını nafile tüketmiş  oluyorsun. Yiyecek bulamadıkları için karşı sokağın kedileri bile daha az geziniyor buralarda. Boydan boya renk renk çamaşırların asıldığı o canlı günlerden kalan eskimiş çocuk sesleri yüklü gövdem çürüyüp dökülmeye başladı.

Dün sabah iş makineleri sokağın öbür ucunda göründü. Yakında beni de götürürler buralardan. Yolu genişletiyorlar ve ben az ilerdeki at kestanesi ile birlikte yolun ortasında kalıyorum.

Buraları yıkıp yeniden yapacaklarmış. Yine insanlar gelip yerleşecek buralara ve sanıyorum o yeni gelenlerin karanlığa olan korkuları daha da güçlü olacak. Çok daha güçlü aydınlatıp güvenlik görevlisi bile tutacaklar. Korkuları yüzünden kedisi, kuşu, genci delikanlısı afacanı ile şu daracık sokağın sıcaklığını bulabileceklerini pek sanmıyorum. 

Remziye hanımın mahalleliyle paylaştığı çayın kokusu, Cemil beyin belki de yaşanmamış pişmanlıklardan gelen gençlere olan öfkesi, çocukların sevmeye çabalarken kendilerinden kaçmalarını bir türlü anlamadığı yavru kedileriyle ile sokak karanlığa gömülüyor.

Bu sabah geldiler, o yaşlı at kestanesini kesiyorlar. Uzaktan vedalaştık. Benim de elektriğimi kestiler. Şimdilik ayaktayım ama bu gece karanlık olacak. Hazır mısınız?

 

Mehmet Uhri

Ben Bir Kapı Tokmağıyım

Salı, Mayıs 3rd, 2011

tokmakBen bir kapı tokmağıyım ve uzunca süredir eskici dükkanında elimden tutup beni kapısına layık görecek yeni sahibimi bekliyorum. Eskidim, hayli yırpandım ve daha kötüsü hurdacıya gitme olasılığım belirdi. Bronzdan yapılmış olsam da rengim iyice karardı. Yılların kiri pası yüzünden eskisi gibi tok ses çıkaramıyorum. İnsan ömrü ile kıyaslandığında hayli yaşlı sayılırım.

İlk sahibim tutucu biriydi. İnce parmaklarım narin yapım nedeniyle bir kadın eli olarak görünmemden rahatsız olmuştu. Ziyarete gelenlere kapıdan uzatılmış elin, hanım eli biçiminde olmasındaki anlamdan ve incelikten  uzaktı. Evin hanımı asmıştı beni dış kapıya. Sanırım evlenirken babası hediye etmişti beni, ona. Yuvayı yapan dişi kuş misali kapı tokmağı da evin hanımından iz taşımalı onu çağrıştırmalıymış. Gelenlere evin dışında kapıyı çalmaları için uzatılan elin evin hanımının eline benzemesi için sipariş üzerine yaptırılmışım.

Kapı tokmağı olunca eve ait bir unsur olsanız da hep dışarıyı görüyor, evin içinde olanlara uzak kalıyorsunuz. Sokakta yaşananları, olan biteni ve mahallelinin ettiği tüm dedikoduları işitiyordum. Konuşulanlardan anladığım kadarıyla pek mutlu, huzurlu bir ev değildi ilk sahiplerimin evi. Erken yaşta kaybettikleri çocuklarının acısıyla içe kapanmışlardı. Sokağın çocuklarının sesi evin içine yansımayınca veya evde çocuk olmayınca hayat da ölgün oluyor sanki. Zamanla gelen giden de azaldı. Evin hanımının erken ölümüyle yuva dağılıverdi. Ev satılıp birkaç kez el değiştirdi. Gelenler de mutlu olamadılar bir türlü. Evin adı uğursuza çıkacak diye korktum. Her seferinde tadilat yapıldı baştan aşağı boyandı eklemeler oldu, neyse ki bana dokunmadılar. 

Son gelen aile beni çok sevdi. Boy boy çocukları vardı. Büyüklerin dünyasında kuru cansız bir nesneydim. Ama çocukların ilgisi hep üzerimdeydi. Onlara el uzattım, tokalaştım, oyunlarına katılıp heyecanlarını yaşadım. Onlarla canlanacağımı düşündüğüm an oldu. Hep kapı önünde oynarlardı. Başlangıçta boyları yetmediği için uzanamazlardı ama ne yapar eder tabure çeker benimle tokalaşırlardı. Sonra boyu yetenin yetmeyen kardeşine hava attığı zamanlara geldik. Hırpaladıkları dönemler de oldu. Mahallenin delikanlılılarıyla karakter yarıştırılan zorlu ergenlik dönemleriydi. Evin reisi ve anneleri sakin insanlardı. Pek seslerini duymazdım. Dedim ya ben evin dış unsuruydum içeriyi pek bilemem. Gelen gidenin yüzüne bakar, kapı tokmağından çıkardığı sese göre olan biteni anlamaya çalışırdım. Çocukların kendi aralarında dalaşmaları yerini anne babaları ile kavgaya bıraktı. Kapıyı çarpar giderler, evin hanımı üzülür, merdivende oturur onları beklerdi.

Yıllar böyle geçti çocuklar büyüdü ve evden bir bir uçup gittiler. En sık uğrayan ve her uğradığına benimle tokalaşan küçük kızlarıydı. Sonra ev iyice sessizleşti. Sokak da eski hareketliliğinde değildi. Telefon televizyon derken sokağın yüz yüze muhabbeti de azaldı. Arada sırada uğrayan bakkal çırağı veya mahallenin sütçüsü dışında el uzatıp tokalaşanım kalmadı. Önce evin beyi kısa süre sonra da hanımı vefat etti.

tokmak-2Evin eskiliğini ve yıpranmışlığı kardeşlerin gözünü korkuttu kise oturmak istemedi. Bir müteahhit ile anlaşıp evin yıkılmasına karar verdiler. Ölümün, yok olmanın soğukluğunu ilk kez o zaman hissetim. Geçen onca zaman bir kapı tokmağı bile olsan sana dokunan tokalaşan onca el, gelip geçen onca insan ile birlikte unutulup gidecekti. Ev boşaltılırken birinin beni fark edip alması için umutluydum ama görmediler bile. Yıkımın başlayacağı gün evin küçük kızı ile kapıyı kapatıp çıkarken göz göze geldik. Son kez kapıyı çaldı sonra işçilerden rica edip kapıdan söktürdü ve yanına aldı. Birkaç yıl bir bodrumda kutu içinde hapis yattım. Işık bile yoktu. Suçum neydi anlamamıştım ama öylece bekledim. Günün birinde cezamın bittiğine karar vermiş olacaklar ki bir apartman dairesinin kapısına astılar. Hayli eski görüntüm ve kapıya oranla biraz büyük duruyor olmam rahatsız etti onları. Pek tokalaşanım olmasa da bir süre daha orada öylece durdum. Artık ne sokağın gürültüsü ne de yağmurun ıslaklığını hissedebiliyordum. Kapıların ardında başta tür bir hapishanede gibiydim. Asansör yüzünden merdivenleri pek kullanan yoktu. Kapıcıdan başka kimseyi görmez olmuştum. Kimse elini sürmüyordu. Tokalaşanım azaldıkça yolun sonuna geldiğimi düşünür oldum. Evin çocuklarının da ilgisini çekmiyordum. Onlar ellerinde bilgisayar oyunları ile önlerine bile bakmadan gelip geçiyor kapı çalmak gerektiğinde ise zile basıyorlardı. Onlar için yoktum. Sanırım bir hırsızlık olayı sonrasıydı kapıların çelik kapı ile değiştirilmesi gündeme gelince eskiciye ve hurdacıya giden süreç başladı. Yeni kapı takılırken evin hanımı son kez beni sahiplenmek istedi. Annesinin elini hatırlattığımı söylese de evde beni saklayıp kullanacak yeri olmadığını, annesinin kemiklerin bile kalmadığını dile geterip kendini ikna etti. Son kez tokalaştık. Eskici beni kapıdan sökerken canımın çok yandığını hatırlıyorum. Temizlemeye çalıştı ama sonra vaz geçip bir kenara bıraktı. Eskiciye gelip gidenlere kendimi göstermek istedim ama onlar eski kilit ve kapı mandallarını daha çok tercih ediyorlardı. Bir keresinde yaşlı karı koca ellerine alıp iyice incelediler, umutlandım ama fiyatı beğenmeyip bıraktılar. O günden sonra tokaşmak bir yana eline alan bile olmadı.

Dedim ya tokalaşmalar azaldıkça sanırım yolun sonu yaklaşıyor. Şimdilerde hurdaya gidip eritilecek kırık dökük eşyaların arasındayım. Eskimiş çocuk sesleri yüklü parmaklarım, isimleri değişse de konuları pek değişmeyen mahalle dedikoduları yüklü gövdemle eritilmeyi bekliyorum. Ne beni yapıp kullanan insanlar ne de kapısında durduğum ev kaldı, geride. Son kez tokalaşacak el bekleyen bir kapı tokmağıyım. Uzun süredir elimi uzattım, bekliyorum.

 

Mehmet Uhri