Bir Daha Darılmayalım

darilmayalim

Bu yaşımda teröre yardım, yataklık etme suçlamasıyla savcı önüne çıkarılmış sefil bir mahalle bakkalıyım.

Yaşlı bir bakkalın terörle, teröristle ne işi olur? Anlamakta zorlanıyorum.

Öyle suçlamalara maruz kaldım ki, kendimden şüphe etmeye başladım. Yakınlarım bile şüphe ile sorular sorduğuna göre farkında olmadan iddia edilen suça karışmış olabilir miyim diye kaygılanmadan edemiyordum.

Şehrin hayli eski mahallelerinden birinde babadan kalma bakkal dükkânı ile geçimimi sağlıyorum. Mütevazı görünse de o dükkân, bir aileyi geçindirip eli ekmek tutan üç çocuk okutmuştur. Şimdilerde adım pek anılmasa da zamanında mahallenin bakkal amcasıydım. Ortalığı marketler sarınca tekel bayiliğine dönüşüp ayakta kalmaya çalıştım. Ancak gün döndü değişti, ne eskinin bereketi ne de kazanılan paranın hayrı kaldı. Masraflarımı kısıp gücüm yettiğince işimin başında durmaya çabalıyorum.

Şimdi ise, terör şüphelisi olarak savcının karşısında terliyorum.

Her şey, aranan azılı terör zanlısının bakkalın bulunduğu binada sahte bir kimlikle ev kiralaması ile başlıyor. Sigara almak için ara sıra uğrayan, genellikle ortalıkta görünmeyen sakallı delikanlıyı emniyette fotoğrafları gösterilince tanıdım. Tuttuğu evin sahibesi bayan ile birlikte beni de şüpheli sıfatıyla gözaltına almışlardı. Hanımefendi bir şey bilmediğini söyleyip ifadesini verip serbest bırakılsa da beni bırakmadılar.

Neymiş? Bakkalın güvenlik kameraları niye çalışmıyormuş? Geçmişe dönük hiçbir kaydın bulunmaması şüphelerini daha da arttırmış. Sorguda itiraf ettirecek bir şey bulunamasa da kasıtlı olarak güvenlik kameralarını çalıştırmadığım ve olan kamera kayıtlarımı da sildiğim düşünülerek cihazlar incelemeye alınmıştı. İnceleme süresince gözaltında kaldım. Sonuçta değil silmek kamerayı hiçbir zaman çalıştırmadığım anlaşılarak savcıya teslim edildim.

Savcının yüzü asıktı.

Yüzüme bile bakmadan dosyayı inceliyordu. Kafasını kaldırmadan aranan zanlıyla bir bağlantım olup olmadığını tekrar tekrar sordu. Tüm akrabalarım ve geçmişim didik didik edilmiş bağlantı bulunamamıştı. Sosyal medya kullanmıyor olmam bile şüphe uyandırmıştı. Terör zanlısına yardım ettiğimi düşünen savcı kameraların neden çalışmadığı konusunda inandırıcı bir hikâyemin olup olmadığını sordu. Aksi halde yardım ve yataklıktan tutuklanma talebiyle yargıç karşısına çıkarılacağımı buyurdu.

- Savcı bey, adı geçen şahısla bir bağlantım olmadığını söyledim, inanmadınız. Söylediklerime inanmadığınız halde benden hikâye duymak istiyorsunuz. Hem de inandırıcı bir hikâye istiyorsunuz. Dinleyin o zaman…

Açıkçası biraz da ümitsizce unutmak istediğim o talihsiz günü ve sonrasında yaşananları savcıya ve ifademi yazıya döken sekretere anlatmaya başladım.

Aşağıdaki satırlar savcıya verdiğim ifade metninden alıntıdır:

“Kameraların arızalı olmadıkları halde neden hiç kayıt yapmadığı konusunda inandırıcı bir yanıt vereceğimden emin değilim.

Her şey, birkaç kalem pil yüzünden oldu.

Yaklaşık 20 yıl önce bahar aylarında yaşanmış unutmak istediğim küçük bir hırsızlık olayıydı. O yıllar tekel bayi değil sıradan bir mahalle bakkalıydım. O delikanlı ise lise öğrencisiydi. Kaşla göz arasında tezgâhın yanından kalem pil çalıp kaçmaya yeltenmişti. İlk anda ne çaldığını anlamamış ancak cebine bir şey attığını görmüştüm. Onu gördüğümü fark edince telaşla dışarı çıkmıştı. Peşinden koşturup yakalamaya çalışırken kavşağa hızlı giren bir aracın altında kaldı. Delikanlı hastaneye yetiştirilse de kurtarılamadı. O günden sonra hep vicdan azabı çektim.

Kazanın ölümle sonuçlanması yüzünden olay adliye yansımıştı. Her şeyin delikanlının peşinden koşturduğum için yaşandığını söylesem de beni bırakıp çarpan aracın sürücüsünü gözaltına aldılar. Kısa süren dava süreci delikanlının cebinden çıkan kalem piller ile hırsızlık ve kapkaç sırasında oluşan kaza olarak kayıtlara geçmiş kimse ceza almamıştı. Tüm fatura ölen delikanlıya çıkarılmıştı.

18 Yaşında lise öğrencisi delikanlı birkaç kalem pil için hayatından olmuştu. Üstelik oğlum yaşındaydı, gencecikti. Uzun süre olayın etkisinden kurtulamamıştım. Keşke çalıp gitseydi pilleri, görmezden gelseydim, peşinden gitmeseydim diye hayıflanmıştım. Zaman geçince günlük koşuşturmanın içinde olayı unuttuğumu sansam da delikanlının ürkek korkak bakışları ve o gün yaşananlar rüyalarıma giriyordu.

img_0124

Yaz geçip sonbahar yaklaşınca karşı kaldırımda taburesine ilişip oturan ve bize doğru bakan o kadını bir müşteri sorunca fark ettim. Her gün öğlene doğru aynı yere taburesini koyup oturuyor kulaklıklarını takıp walkman dinleyerek gün boyu öylece karşıya bakıyordu. Başlangıçta önemsemedim. Ancak kadının gözlerinin sürekli üzerimde olması tedirgin edince bir polis arkadaşımdan yardım istedim.

Yapılan incelemede kadının ölen delikanlının annesi olduğunu öğrenince sıkıntım büyüdü. Kadın hiçbir şey yapmadan öylece bütün gün bana baktıkça vicdan azabım giderek kaygıya ve sonunda “bu kadın bana bir kötülük yapacak”  saplantısına dönüştü.

Cesaretimi topladım, yanına gidip konuşmayı denedim. Yüzüme bile bakmadan taburesini alıp az ileriye oturdu. Sırtını döndü. Bu durum tedirginliğimi arttırdı. Polisten yardım istedim. Ancak kadının her hangi bir suç işlemediği gibi ima yollu bile olsa tehdit etmemesi nedeniyle bir şey yapamayacaklarını söylediler. Acılı bir anne olarak görmezden gelmemi istediler.

Kadın her gün aynı yere geliyor kulaklığını takıp walkman dinleyerek gün boyu dükkâna bakıyordu. Birkaç ay böyle geçti. Alıştığımı söyleyemem. Yüzündeki o hüzünlü ifade ve donuk bakışları belleğime kazınmıştı. Bir süre sonra kadının yanında bir genç kızın ara sıra ona eşlik ettiğini fark ettim. Elindeki kitaplara bakılırsa üniversite öğrencisiydi. Yanına oturduğunda kadın kulaklıklardan birini ona uzatıyor ve ikisi birlikte dinliyorlardı. O kızı ve ailesini tanıyordum. Seyrek de olsa bakkalıma uğrarlardı. Yakınlarda oturuyorlardı. Genç kız genellikle okul dönüşü haftada bir bazen iki kez o acılı kadının yanına ilişip bir süre orada kalıyor, sonra yine hiç konuşmadan ayrılıyordu.

Yağmur ile uyandığımız ve hiç durmadan yağan yağmura tutulduğumuz günün öğleden sonrasıydı. Genç kızın alışveriş için uğramasını fırsat bilip ucuz şemsiyelerden iki tane çıkarıp “günün hediyesi” diyerek uzattım. Şaşırsa da dışarıda şiddetini arttıran yağmuru görüp geri çevirmedi.

- Teşekkür ederim. Ancak neden iki tane?

- Biri senin diğeri o yanında oturduğun kadın için. Bu gün işi çok zor olacak.

- Onu tanıyor musunuz?

- Kazada ölen delikanlının annesi olduğunu biliyorum. Benimle hiç konuşmadı. Konuşmak da istemiyor. Açıkçası başlangıçta tedirgin olsam da bir kötülük yapacak olsaydı yapardı diye düşünüp sesimi çıkarmıyorum. Onu teselli etmek istesem de elimden bir şey gelmiyor.

- Kaza mı dediniz? Kaza filan değildi. Onu biz, hepimiz öldürdük. Hem sesinizi çıkarsanız ne olacak? O annenin canını daha fazla yakamaz, üzemezsiniz. Oğlu öldüğü gün o da biraz öldü. O artık bir zombi, yaşayan bir ölü. Bilir misiniz? Zombiler uzaktan canlı görünseler de yaşadıklarının farkında bile değillerdir.

- İnanın yaşananlardan ben de çok üzgünüm böyle olmasını istemezdim.

Gözleri dolmuş ve öfkelenmişti. Sözlerimi bitirmemi beklemeden ve şemsiyeleri almadan bir hışım çıktı gitti. Ertesi gün yağmur yine yağıyordu. Kadın her zamanki saatte yine gelip taburesine oturdu. Elime tabure ve iki şemsiye alıp yanına gidip oturdum. Şemsiyelerin birini ayakucuna bıraktım. Diğerini de kendim için açtım. Yağmur şiddetlense de alıp kullanmadı. Bir süre öylece yanında sessizce durdum. O ise kulaklığını takıp gözlerini ayırmadan o menfur olayın yaşandığı yere ve bakkal dükkânına bakıyor, benimle ilgilenmiyordu. Müşteriler gelince onu orada bırakıp bakkala döndüm. Yağmur şiddetini arttırınca müşteriler ayrılmayıp beklemeyi seçince çıkıp tekrar yanına gidemedim.

Öğleden sonra genç kızın kadının yanına ilişip bıraktığım şemsiyeyi açtığını, birlikte kullandıklarını gördüm. Kadın onca ıslanmaya rağmen o donuk bakışlarını hiç değiştirmeden her zamanki gibi oturmayı sürdürüyordu. Akşama doğru kızın koluna girip ağır adımlarla uzaklaştılar.

Günler böyle geçerken genç kızın bakkala uğramasını fırsat bilip “ben de bir babayım. O çocuk benim de rüyalarıma giriyor. Kabul edilmeyeceğini bilsem bile elini öpüp af dilemek istiyorum. Lütfen onunla görüşmeme yardımcı olun” dedim. Cevap vermeden çıkıp gitti.

Günler geçiyor kadının her gün ayin yapar gibi gelip öylece oturuşu hiç değişmiyordu.

Sonbahar ilerleyip havalar soğuyunca bir kez daha şansımı denemek istedim ve sıcak iki bardak çay alıp yanına gittim. Bardağı uzatınca bu kez geri çevirmedi. Kafasını önüne eğmesini fırsat bilip “sizin kadar olmasa da o günden beri ben de acı çekiyor, kendime kızıp duruyorum. Oğlunuzu tanımak isterdim. Bir şeyleri değiştiremem ama gün gelir beni affedersiniz diye umut ediyorum. Bana oğlunuzu anlatabilir misiniz?” dedim.

Yine cevap vermedi.

Sonraki günlerde de sıcak bir içecek alıp hep yanına gitmeye çalıştım. Konuşmadan yanına oturup hayatımın çoğunu geçirdiğim o dükkâna ve gelen geçene baktım. Oradan bakılınca yaşadığım hayatın önemsiz ve hatta anlamsız göründüğünü düşündüm. Her gün kendimi o bakkal dükkânına bağlı sadık ve evcil bir köpek gibi hissediyordum. Sanki ben dükkânın değil, dükkân benim sahibimdi. Konuşmasak da onun yanına oturup ona eşlik etmeyi sürdürdüm. O ise ısrarla konuşmuyor, kulaklığını takıp öylece oturuyordu.

Bir gün öğlen saati olmasına karşın kadın gelmedi. Gün ilerledi ama yine yoktu. Alışkanlık icabı taburemi her zamanki yere koyup oturmuş bakkal dükkânını izleme ayinini tek başıma sürdürüyordum. Akşama doğru genç kızın kolunda ağır adımlarla yanıma geldiler. Beni orada öylece oturmuş halde görünce şaşırmışlardı.

Kadın sessizce yanıma gelip oturdu. Cebinden çıkardığı taşınabilir müzik aletine taktığı kulaklığın birini bana uzattı. Diğerini de kendi kulağına takıp düğmesine bastı. Gitar eşliğinde söylenen amatörce kayıt edilmiş “bir daha darılmayalım” diye tekrar eden dokunaklı bir aşk şarkısı çalıyordu. Bildiğim bir şarkı değildi. Genç kız yanımıza oturmuş sessizce ağlıyordu. Genç kızın omzuna dokunup “O mu söylüyor?” Diye sordum. Bu kez kendini tutamayıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Kayıt bitiyor ve aynı şarkı yeniden başlıyordu. Bir süre sakinleşmesini bekledim. Anne ise her zamanki donuk haliyle bizimle ilgilenmeden dükkâna bakınıyordu. Neden sonra genç kız anlatmaya başladı;

- Lisede sınıf arkadaşıydık. Birbirimizi sevmiştik. İkimizin de ilk aşkıydı. Duygularımızın gerçek ve temiz olduğundan emindik. Kısa süren anlamsız bir dargınlığı sonlandırmak ve kendini affettirebilmek için bu şarkıyı benim için bestelemiş. Ailelerimiz varlıklı değildi. Öğrenci harçlığı ile çay içip sohbet edecek kadar bile paramız olmadığı için parklarda vakit geçirirdik. O gitar çalar, sesim yettiğince eşlik ederdim. Umutlarımız vardı, geleceğe dair konuşurduk. Olayın yaşandığı günden bir gün önce af dilemek istediğini söyleyip buluşmak istemişti. Nedense nazlanıp ertesi güne bırakmıştım. O gece annesi gitarıyla fazla vakit geçirip üniversite sınavına yeterince hazırlanmadığı için söylenince atışmışlar. Ertesi gün annesinin gitarını sakladığını, buluşmaya gitarıyla gelemeyeceğini görünce besteyi yaparken kaydettiği kaseti ve babasının hediye ettiği walkmanı alıp evden çıkmış. Bestesini canlı okuyamayacağını anlayınca kaset kaydını dinletme derdine düşmüş. Walkman için pil gerektiğini ve cebinde de para olmadığını fark edince bakkaldan pil çalmak zorunda kalmış. Gerisini biliyorsunuz. O günden beri yitirdiğimiz yerde, ana kız burada oturup o gün dinleyemediğimiz şarkıyı dinliyoruz.

Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. 18 yaşın heyecanıyla sevgilisi için yazdığı şarkıyı dinletebilmek uğruna, beceriksizce çalmaya çalıştığı birkaç pil yüzünden koca bir hayat yok olmuştu.

Hikâyeyi merak etmiştiniz, savcı bey!..

İnandırıcı olup olmadığını bilemem. Ancak o günden beri dükkânımdan kim ne çalmaya çalışırsa çalışsın görmezden gelir, hiç sesimi çıkarmam. İhtiyacı olmasa almaz diye düşünürüm. O nedenle güvenlik kamerası taktırmadım. Yasa değişip devlet zoruyla taktırılan kameraları da aynı nedenle hiç çalıştırmadım. Bir avukat müşterime sormuştum. Söylediğine göre kanunda çalışır durumda güvenlik kamerası bulunması gerektiği yazıyormuş. Kameraların bakımlarını yaptırıp çalışır durumda olmalarına dikkat ediyorum. Çalışır görünse de düğmesine basan olmayınca kayıt yapmıyor. Yani kameralarım da o anne gibi biraz zombi…

O aradığınız teröriste birkaç sigara sattım diye hapse atacaksanız hiç durmayın. O gün delikanlı ile birlikte annesi ve sevgilisi gibi ben de biraz öldüm. Hapisliği o uğursuz gün için kesilmiş cezaya sayarım.

Başka söyleyeceğim yoktur, savcı bey”

Savcılık ifademi imzalarken sekreterin gözlerinin yaşarmış olduğunu fark ettim. Savcı ise uzun süre düşündükten sonra polis memurunu çağırıp dışarıda beklememi kararını bildireceğini söyledi.

Az sonra pek de alışılmadık bir durum oldu. Odaya çağrılıp savcılık kararının yüzüme okunmasını beklerken elinde kâğıt ile savcı bey kapıda belirdi. Polis memuruna kelepçeyi çözebileceğini, soruşturmanın sona erdiğini ve mahkemeye gerek kalmadığını, şüphelinin serbest bırakıldığını bildirdi.

Karşılaştığımız ilk andan itibaren göz teması kurmayan savcı kelepçeler çözülürken yanıma yaklaştı ve ilk kez gözümün içine bakıp “Yanlış anlamayın. Sekreterim ısrarla sormamı istedi. O anneye, kıza ve o şarkıya ne oldu? Şimdi neredeler?” diye sordu.

Kâğıdı elinden alıp ayağa kalktım. Sekreter hanım da kapıya çıkmış bizi izliyordu. Elimdeki kâğıdı gösterip “Savcılık sorgusu bittiğine göre bu soruya cevap vermem gerekmiyor. Ancak merak ediyorsanız adresim burada yazılı. Gelir kendi gözlerinizle görürsünüz. Hatta zamanınız olursa delikanlıdan kalan o şarkıyı bile dinleyebilirsiniz.” Dedim.

Koridorun ucuna geldiğimde ikisine de el sallayıp “Bekliyorum savcı bey. Bir gören olur diye korkmayın. Ne de olsa kameralar çalışmıyor.” Diye seslendim.

Mehmet Uhri

Not: Sözü edilen şarkıya bir-daha-darilmayalim linkinden ulaşabilirsiniz.

(Söz: Şenay Yoldaş, Beste: Oğuzhan Yoldaş, Seslendiren: Ali Murat KARAASLAN)

Leave a Reply