Archive for the ‘Tamirhaneden’ Category

Yarım Kalan Bulmaca

Çarşamba, Kasım 16th, 2016

19-yarim-kalan-bulmaca

Hanımefendinin ilerlemiş yaşının yanı sıra hastalığının da son aşamasına gelinmişti. Destek tedavisi dışında tıbben yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Durumun farkındaydı. Kabullenmiş görünüyordu. O sabah hasta yatağında doğrulup gece iyi uyuyamadığından, sıkıntılı rüyalar gördüğünden yakınıp ilaçlarının değiştirilmesini istedi. Hemşire hanımın başucuna bıraktığı ilaçları o sabah içmemişti. İlaçlarına baktığımı görünce başını öne eğdi sonra eliyle ilaçlarını işaret etti.

- İlaç dediğin içinde ne olduğunu bilmediğin, yuttuğunda iyileşme umudunu da beraberinde aldığına inandığın bir şey olmalı.

- O kadar basit değil ama bir açıdan haklısınız.

- İşte, benim bu ilaçlardan umudum kalmadı. Onları içmeme karşın kendimi daha iyi hissetmiyorum. Her geçen gün bir önceki günü aratıyor. O yüzden ilaçlarımı değiştirmenizi, yeni ilaçlarla birlikte umutlarımın tazelenmesini istiyorum. Bana yardımcı olacaksınız değil mi?

Yüzünde ilerlemiş hastalığın izleri iyice belirginleşmişti. Gözleri ferini yitirmiş rengi soluktu. İleri derecede zayıflamıştı. Tedavisini gözden geçirip ilaçlarını değiştireceğimi yeni ilaçların daha iyi geleceğini söyledim. Hafifçe tebessüm edip teşekkür etti. Geceliğinin cebinden çıkardığı kâğıdı uzattı. “Bu çile daha ne kadar sürer bilmiyorum ama sona yaklaştığımı hissediyorum. Günü geldiğinde beni son yolculuğumda yalnız bırakmak istemeyecek birini arayıp haber vermenizi istiyorum. Ama sizden rica ediyorum şimdi değil, günü geldiğinde” dedi. Kâğıtta bir isim ve telefon numarası yazıyordu.

Birkaç gün sonra hastamızın durumu ağırlaşıp yoğun bakıma alınca verdiği numarayı arayıp haber verdim. Kısa süre sonra hallerinden hayli varlıklı oldukları anlaşılan orta yaşlı hanım ve kocası hastaneye gelip hastamızı görmek istediler. Yoğun bakım şartlarında kısa ziyaret izni alan hanımefendi hastamızın yanına ilişti. Tuttuğu elini öpüp yanağına dokundururken sessizce ağlamaya başladı. Bir süre öylece kaldı. Hastamız zorlukla gözlerini açıp gelen hanımı karşısında görünce yüzü aydınlandı. “Daha zamanı gelmedi, kuzucuk. Erken haber vermişler sana, evine git dinlen, yorulma buralarda” dedi. Diğeri cevap vermedi. Yanaklarından gözyaşı süzülüyor ve gülümsüyordu. Hastamız tekrar uykuyu daldı. Ziyareti sonlandırıp dışarı çıktık. Kocasıyla birlikte odama davet ettim. Bir süre sonra sakinleşip bu güne kadar neden haber vermediğimi sordular. Durumu açıkladım. Hanımefendi kocasına sarılarak “Yine beni korumuş, üzülmemi sıkılmamı istememiş” diye tekrar ağlamaya başladı. Akraba olduklarını düşünüp yakınlık derecesini sorunca hastamızın gelen hanımefendiyi doğumundan itibaren büyütüp yetiştiren bakıcısı olduğunu öğrendim. Doğduğu gün yatılı bakıcı olarak işe alınmış üniversite eğitimi için yurt dışına gidene kadar hiç ayrılmamışlardı.

- Beni o büyüttü. Hem annem oldu hem babam. Varlıklı ama sorunlu, çok çalışan bir anne babanın elinde büyüdüm. Onlar hep meşguldü, aradığım zaman onlara ulaşma olanağı genellikle olmazdı. Onların zamanı uygun olduğu zaman ise ben genellikle uyumuş olurdum. İşte bu ortamda onların uzaklığını hiç hissettirmedi bana. Ben onun kuzusuydum. Kimi kimsesi var mıydı hiç bilmezdim. O hep yanımdaydı.

- Sonra ne oldu? Aramadınız mı?

- Nasıl desem? Üniversiteden sonra işe başladım, evlendim. Çok şey değişti hayatımda. Onun eksikliğini çocuğum olduğunda anladım. Çalışma hayatıma ara verip onun beni sevip bana baktığı gibi çocuğumu büyütmeye özen gösterdim. Bir ara ulaşmayı denedim ama bulamadım. Ayrılırken arkama bakmamamı her zaman yakınındaymışım gibi yaşamamı öğütlemiş “beni aramaya kalkma, günü gelince ben seni ararım” demişti.

Bu sözlerden sonra gözyaşlarını tutamadı. Kocası teselli etmek için sarılınca omuzlarını silkip doğruldu.

- Hiç sesi çıkmazdı. Evimizdeki cam eşyalardan biri gibiydi. Baktığında görünmeyen ama her zaman işlevi olan bir cam eşyaydı, sanki. Annem ve babamın yanında görünmez olurdu. Bir tek bana görünür o kocaman ve sessiz evin içini sevgisiyle doldururdu. İnsanları sevmeyi ondan öğrendim. Şimdi orada öylece yalnız yatıyor. İyi görünmüyor. Yapabilecek bir şey yok mu?

- Durumu hayli ciddi. Tıbben elimizden geleni yaptık. Ancak hastalık iç organlarına yayılmış durumda. Yanında olup elini tutmanız ona bu zor döneminde iyi gelecektir sanırım.

O gece ve ilerleyen günlerde hanımefendi hep hastanemizdeydi. Kocası da boş durmamış başka hastanelerden getirdiği hekimlerin görüşlerine başvurulmuştu. Hastamızın bilinci ara sıra bulanıklaşıyor ağrıları yüzünden uyutmak zorunda kalıyorduk. Hanımefendi ise gün boyu yanında oturup ona kitap okuyordu. Hastamızın onu duymuyor olabileceğini söyleyince kitap okumayı sürdürmek istediğini bunun kendine iyi geldiği yanıtını verdi. Ertesi gün hastamız bir ara gözlerini açıp sevgili kuzusunu yanında görünce yüzü yine aydınlandı. Bana dönüp “Bu kez gördüğüm rüya çok güzeldi. Güzel sesler, anlamlı sözlerden oluşan bir denizde yüzüyordum. Ilık bir rüzgâr esiyordu. Verdiğiniz ilaçlar daha iyi geldi sanki doktor bey” dedi. Sonra kuzusuna dönüp sevgi dolu gözlerle baktı. “Ben olabildiğim kadar  iyiyim, git dinlen, yorulma buralarda. Çocuğunu yalnız bırakma” dedi. Elime uzanmaya çalıştı. Yatağında doğrulmak istedi.

- Size sözünü ettiğim o sıkıntılı rüyalarımda hastane koridorlarını aşıp uçuyor, kalabalığa karışıyorum. Sonra kendimi o kalabalıklarda hapsolmuş hissediyordum. Kalabalıklar beni boğuyor gibiydi. Uyandığımda ise yine o lanet hastalığım ile birlikte kendim oluyordum. Kâbus işte, nereye kaçsan olmuyor. Gençliğimde kendime güvenirdim. Çabalayarak bir şeyleri değiştirebileceğime inanırdım. İnsana kendini hatırlattığı için hastalıkları severdim. Sonuçta iyileşip yine o kalabalıklara dönecektim nasıl olsa.

- Şimdi durum çok farklı sanırım.

- Hastalık böylesine amansız olunca kendinden kaçamıyorsun. O seni seven kalabalıkların gücü de seni tutmaya yetmiyor. Bir yandan da zaman akıp gidiyor. Kâbustan beter.

Kuzusuyla yine göz göze geldiler. Hanımefendi sarılıp hastamızın saçlarını okşadı. Bizimki “bulmaca oyunumuzu unutmadın değil mi? Oyunu artık sen sürdüreceksin. Biliyorsun insanların buna ihtiyacı var” dedi.

Birkaç gün sonra organ yetmezlikleri ile hastamızın durumu daha da ağırlaştı. Hastane çalışanlarına teşekkür için yayınlanan gazete ilanı dışında geride bir şey bırakmadan aramızdan ayrıldı. Hanımefendi ve eşi hastaneden ayrılırken teşekkür için odama uğradıklarında “ merakımı mazur görün ama şu bulmaca oyunu nedir?” diye sordum. Hanımefendi çantasından çıkardığı bir kısmı çözülüp bırakılmış gazetelerin bulmaca eklerini gösterdi.

- İkimizin sessizce oynadığı bir oyundu bu. Genç kızlığımda birlikte gezer, pastanelere oturur ve bunun gibi yarısı çözülmüş bulmacaları kalem ile birlikte masalara bırakırdık. Gelenler masalarında yarısı çözülmüş bulmaca bulur ve genellikle tamamlamaya çalışırdı.

- Niçin yapardınız bunu?

- İnsanların çözememekten korktukları için bulmacaya hiç başlamadıklarını, yarım bırakılmış bulmacaların ise ilk sahibine ait olduğu düşünülüp korkusuzca çözülebileceğini, o sayede insanların kendine güven duyabileceklerini öğretmişti bana. “İnsanları ayakta tutan güven duygusudur. Bu kalabalıklar insanı güvensiz yapıyor. Onlara yardımcı olmalıyız” derdi.

Tekrar teşekkür etti. Çantasından çıkardığı yarısı çözülmüş bir kısım bulmacayı masama bırakıp “Oyunu öğrendiniz. Bunları ne yapacağınıza kendiniz karar verin” dedi. Kocasının koluna girip ağır adımlarla odadan çıkıp gittiler.

Dr. Mehmet Uhri

Pentimento

Cumartesi, Eylül 3rd, 2016

img_0930

Yorucu ve yoğun geçen bir haftanın son günüydü. Hastanede mesai sona ermek üzereydi. Berbat bir hafta sonu trafiğinin beni beklediğini düşünüyor elimdeki işleri toparlayıp çıkmaya hazırlanıyordum. Odamın kapısında iyi giyimli yaşlıca bir beyefendi belirdi. Sıkça karşılaştığımız üzere yine sorularına tatminkâr yanıt bekleyen hasta veya hasta yakınlarından biri olduğunu düşündüm. O ise eşikte durup saygıyla “Girebilir miyim? Size bir emanet teslim etmem gerekiyor” dedi ve izin vermemi bekledi. Elindeki paketi masamın üstüne bıraktı. Oturmasını rica edip paketi açtım. Küçük yağlı boya tablo ile bir süre bakıştık. “ Bu güzel ve anlamlı resim için kime teşekkür etmem gerekiyor? “diye sordum. Kafasını kaldırmadan kederli bir ifadeyle “Rahmetli kardeşim, bunu size götürüp teslim etmemi vasiyet etmişti.” Diye yanıtladı.

Daha sonra kendini tanıttı. Kardeşinin uzun süren hastalığı boyunca sık sık hastaneye yatırılmak zorunda kaldığını, bu yatışlar sırasında pek çok anısının olduğunu en çok da benden söz ettiğini, bu tabloyu da benim için ayırdığını söyledi.

Hastamızı unutmam mümkün değildi. Erken yaşta çok yıpranmış bedenle beklentilerden fazla yaşatmayı başarmış olsak da genç sayılabilecek yaş için üzücü bir kayıptı. Zor ve sıra dışı biriydi. Abisi olduğundan söz ettiğini ancak tanıştığımızı hatırlamadığımı dile getirince hastaneye hiç gelmediğini, hep yurt dışında olduğunu vurguladı. Mesainin bitmiş olduğunun farkındaydı. Gitmek için izin istedi. Berbat bir trafiğin beni beklediğini, çıkmak için acele etmediğimi, bir yorgunluk kahve içmek istediğimi eşlik ederse memnun olacağını söyledim. Geri çevirmedi. Kahveyi hazırlarken “Hastamız sizden gururla söz eder, abisinin başarılarıyla övünürdü” dedim.

- Ben ise kardeşimden utanır, kimse bilsin istemezdim. Siz de biliyorsunuz yaşadığı “bohem” hayat onun tercihiydi. Aile ve toplum değerlerine sıkı sıkı bağlı muhafazakâr sayılabilecek annem ve babam için de büyük hayal kırıklığıydı. Okul hayatı da seçtiği meslek ve sonrasında da hep sıra dışı olmuştu. Toplum ve değerlerini takmaz istediği gibi hoyrat ve özgür yaşamaya çalışır kimseyle anlaşamazdı. Kim bilir size de ne zorluklar yaşatmıştır?

- Zor biri olduğunu kabul ediyorum ancak tanımaya değer olduğunu hiç abartmadan söyleyebilirim. Ondan hayata ve sanata dair çok şey öğrendiğimi de itiraf etmeliyim. Haberim olsaydı cenazesine katılmak isterdim.

- Biliyorum. Kardeşim de öyle söyleyip, vakit gelip yolculuk başladığında özellikle size haber vermemem konusunda beni uyardı. İşinin hakkını verip ölümle mücadele eden hekimlerin cenaze törenlerinden pek haz etmediklerini, yenilmişlik hissi verdiğini söyleyip anlayış göstermemi istedi.

- Bu konuyu da konuşmuştuk. Gönderdiği resmin üzerinde yazdığı gibi bizlere “şövalye” derdi. Onun gözünde doktorlar kimseye boyun eğmeden ölüm ile savaşmaya ant içmiş kahraman şövalyelerdi.

Kahveyi hazırlayıp fincanlara dökerken odayı kaplayan çekici kahve kokusu koridora ulaşmıştı. Kokuyu alıp kapıdan kafasını uzatan bir meslektaşım ısrar etmeme karşın çocuğunu okuldan alması gerektiğini hatırlatıp eşlik edemediği için üzgün olduğunu söyledi.

Hastamız gençliğinde alkol ve madde bağımlılığı nedeniyle birkaç kez tedavi görmüş hızlı yaşayıp kendini genç yaşta tüketmişti. Pek çok kez hastanemize yatırılmış ve çoklu organ yetersizliği nedeniyle zor günler geçirmişti. Sanırım bir üst merkezde karaciğer nakli de olmuş ancak gidişat pek değişmemişti. Kahvelerimizi yudumlarken gönderdiği resmi inceliyordum. Hastamızın abisi biraz da utanarak “bana kardeşimi anlatmanızı isteyebilir miyim? Hep uzaktık ve tanımak için hiç çaba harcamadığımı onu kaybettikten sonra fark ettim.” Dedi.

- Dedim ya sıra dışıydı. Tanışmamız da öyle oldu. Gecenin bir saati hastaneyi terk et, pijamalarla sokağa düş. Polisler şüphelenip yakalayıp getirmese biz kaçtığını bile fark etmeyecektik. Hastaneden gitmek isteyip sağlık sorunları yüzünden izin koparamayınca kaçmaya yeltenmiş polisler de sapık zannedip içeri atmaya kalkmıştı. Üzerinde kimlik de olmayınca polisleri hastamız olduğuna ikna etmekte hayli zorlanmıştık. Sonuçta ne yapıp edip o gece hasta haliyle imza verip evinin yolunu tutmuştu. Yalnız yaşadığını ve pek de düzenli ev hayatı olmadığını birkaç gün sonra Hızır acil ambulansıyla karaciğer komasında gelince anlamış bir daha kendi isteği ile bile olsa hastaneyi terk etmesine izin vermemiştik. Onun da gözü korkmuş bir daha öyle işlere kalkışmamıştı.

- Başka?

- Hastaları bahçede etrafına toplayıp hepsiyle sosyokültürel seviyesine göre muhabbet etmeyi başarırdı. Hayat adamıydı. Hatırladığım kadarıyla ailesinin ısrarı ve dayatması ile mimarlık okumuş ama hiç mimar olarak çalışmamıştı. Resim yapmaya merak sardığından ancak yeteneğinin olmadığını anlayıp hayal kırıklığı içinde bıraktığından, alkole de o dönemde başladığından söz etmişti. Yine anlattığına göre sanat eleştirmenliği yapıp orada burada yazdığı yazılar nedeniyle sanat camiasından hatırı sayılır düşman edinmişti.

- Herkesin gölgeye saklanıp ışıktan kaçtığı, görünmemeye çalıştığı bir ülkede elinde fener ve aynayla dolaşırsan ne bekliyorsun ki?

- Evet, hatırladım rahmetli de öyle demişti. “Bu topraklar ışıktan kaçanların, gövdesi küçük gölgesi büyük insanların ülkesi. Herkes kendinde eksik veya hatalı bir şeyler olduğunu biliyor ve görünsün istemiyor, kendileri bile aynaya bakmaktan korkuyor” demişti. Bu konuyu bir nöbet akşamı hastane bahçesinde mangalda balık pişirirken konuştuğumuzu hatırlıyorum. Oda arkadaşlarını alıp bahçede mangal yakmışlar, nöbetçi şef olan beni de davet edip akılları sıra idari onay almayı planlamışlardı. Rezalet büyümeden veya bir yerler yanmadan hızlıca işi halledip pişirilen balıkları ekmek arası yapmış ve bahçenin kuytu bir yerinde muhabbetle yemiştik. Bu kez oda arkadaşı bir balıkçıydı ve balıkları o getirtmişti. Bizimki balıkçıyı konuşturup ara sıra kızdıracak laflar ediyor balıkçılığın ağ açıp beklemekten ibaret pasif bir iş olduğunu söyleyip “Yaptığınız iş değil ki, balıkların alıklıkları olmasa zor yakalarsınız” diyerek dalga geçiyordu. Balıkçı ise “her balık kendi ağını arar, hayat bunu gerektirir. Sen de ben de düştüğümüz bu ağda sonumuzu biliyoruz. Eğlen bakalım nereye kadar?” diye öfkeli bir yanıt vermiş herkesi susturmuştu.

img_0929

Kahvesini bitirmek için acele etmiyor bir yandan da “sizi geç bıraktırmıyorum umarım?” diye sormadan edemiyordu. Rahmetlinin sanat eleştirmenliğini bıraktıktan sonra topladığı resimleri müzayedelerde satarak geçimini sürdürdüğünü ancak geriye pek bir şey bırakmadığını söyledi.

- Kardeşim benden nasıl söz ederdi? Anlatır mıydı?

- Dedim ya sizi gururla anlatırdı. Okumuş ailelerin ilk çocukları gibi özenle yetiştirilmiş iyi terbiye verilmiş olduğunuzu, başarıyla okuyup ailenin gururu olduğunuzu söylerdi. İkinci çocuk olunca anne ve babanın azalan enerjisi ve hevesi yüzünden daha özgür kalabildiğini ancak bunun da hep sorun olduğundan yakınırdı. Bir keresinde kesip sakladığı sizinle ilgili bir gazete haber kupürünü cüzdanından çıkarıp gururla göstermişti. Yine de ailesinin istediği kişi olmak uğruna kendi olamadığınızdan söz edip “bunu ona anlatmaya çalıştım ama dinlemek istemedi” demişti.

Bu sözlere uzun süre yanıt vermedi. Hüzünlenmişti. Ağzından belli belirsiz bir sözcük çıktı; “Pentimento”

- Pentimento mu? Evet, bunu hastanede sıkça dile getirirdi. Yağlı boya ile uğraşan ressamların başlayıp vazgeçtikleri resimlerin üzerini boyayıp aynı tuvali başka bir resim yapmak için kullandıktan yıllar sonra boyanın kuruyup incelmesiyle alttaki resme ait görsellerin yeni resmin içinden görünür hale gelmesi olduğunu ondan öğrendik. Bizim için zor hastaydı. Yakınmaları ile ilgili bulguları onca araştırmaya karşın tek bir hastalık adı altında toplayamamıştık. O ise boşuna araştırdığımızı, hasta olmadığını tüm bunların pentimento olduğunu vurgulardı. Başlangıçta kulak asmadık ama sonuçta o haklı çıktı. Geçmişte kalan ve üstünü örtmek istediği pişmanlık ve vazgeçişler bedeninden ve ruhundan pentimento gibi görünür hale geliyordu.

- Bu konuyu onunla hiç konuşmamıştık. Onu kaybetmeden birkaç gün önce çocukluğumda yaptığım bir resmi saklamış olduğunu söyleyip çıkarıp bana verdi. Kuru boya ile bir yarış arabası çizmiştim. Babam hiç beğenmemiş ve sildirip üzerine onun beğeneceği bir resim çizmek zorunda kalmıştım.  Resmin içinde hayal meyal o yarış arabasının silinmiş izleri seçilebiliyordu. “Bu da senin pentimenton” diyerek uzatmış ve açıklamıştı. Çocukluğumda benim yarış arabalarına ve oto yarışçılığına tutkum olduğunu ve gelecekte yarış arabası pilotu olmak istediğimi bir tek o biliyordu. Anne ve babama bile söyleyememiş kör bir tutku olarak içime gömmüştüm.

Gözleri dolmuş omuzları çökmüştü. Bir süre sustuktan sonra derin bir nefes alıp ciddiyetini takındı. Ayağa kalkıp gitmek için izin istedi. Kahve ve sohbet için teşekkür etti. Biraz daha kalabileceğini daha anlatacaklarım olduğunu söyledim. Ancak gitmesi gerektiğini, birkaç gün sonra tekrar yurt dışına gideceğini, gitmeden vermesi gereken bir emaneti daha olduğunu söyledi. Merak etmiştim “Bir sonraki emanet kime gidecek? Tanıyor muyum?” diye sordum. Hafifçe gülümsedi; “Emin değilim ama sanırım tanıdığınız biri. Bir balıkçı. Balıkçıya yeni bir ağ alması için elinde kalan son üç beş kuruşu vermemi istedi. Bir de el yazısıyla yazdığı Aradığım ağı buldum, acele etme sen daha ara… notunu ileteceğim.” dedi. Gülümsedi, elimi sıktı. Odadan çıktı gitti.

img_0926

Hastamızın abisini o günden sonra görmedim. Emanet resim ise karşımdaki duvarda asılı. Boş bir odanın nasıl sıcak ve insancıl olabileceğini veya özellikle sıkıldığım zamanlarda daracık bir odanın penceresinden kuş olup uçup gidebilmeyi düşündürse de hastamızın bu resmi göndermekle ne anlatmak istediğini hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğim. Belki yapmak istediği de böyle bir şeydi.

Dr. Mehmet Uhri

Yelkovanı Gezdirmek

Çarşamba, Nisan 20th, 2016

saat

Yaş sınırı nedeniyle emeklilik işlemlerini başlatan hocamıza hastanedeki odasını boşaltmasında yardım ediyordum. Odada en çok yer kaplayan kitaplarını bölüme hediye etmişti. Çekmecelerindeki kişisel eşyalarını koliye doldururken ben de duvardaki resimleri indirip paketliyordum. Pencere kenarında duvarda çiviye asılı antika köstekli saati yerinden çıkarıp hocama uzattım.  Kapağı açıktı ve çalışıyordu. Saati eline alıp bir süre inceledi.  Koltuğuna oturup saati masanın üstüne koydu ve başını ellerinin arasına alıp “demek yelkovanı gezdirme sırası bana geldi” diye kendi kendine söylendi. Yıllardır görev yaptığı kurumdan ayrılıyor olmanın sessiz hüznü hissedilse sözlerini anlamamıştım. Yanındaki sandalyeye oturup açıklama bekleyen gözlerle hocama baktım. Saati eline alıp öyle çok değerli bir şey olmadığını bir hastasının hediye ettiğini söyleyerek söze başladı.

Anlattığı sürece saati elinden bırakmadı;

“Yaşlı bir saatçi ustasıydı. Bir nöbet akşamında tanışmıştık. Planlanan ameliyatı diğer sağlık sorunları nedeniyle erteleniyor ve uzun süredir hastanemizde yatıyordu. O gece hastane bahçesinde gençlerin kavgasını ayırmaya kalkmış ve kavga edenler tarafından “işimize karışma” diyerek darp edilmişti. Konu hastane güvenliği üzerinden şef nöbeti tutmakta olan bana yansımıştı. Polis çağırıp adli rapor düzenlemek zorunda kalmıştık. Hastanenin himayesinde olan bir hastanın darp edilmiş olması idare açısından da sorun oluşturuyordu. Darp edilen hastamızla ilk kez acil serviste karşılaştım. Gözünün altı morarmıştı. Bir iki kaburga çatlağı yanı sıra vücudunda sıyrık ve ezikler vardı.

Polis memuru ifadesini alıyordu. Hava almaya hastane bahçesine çıktığını, gençlerin kavga ettiklerini görünce araya girmek istediğini ancak dışarıdan birinin karışmasından rahatsız olduklarını anlattı. Kavga büyümesin diye ısrar edince ikisi birden “Ne karışıyorsun?” diyerek darp ettiklerini sonra da az önce kavga eden onlar değilmiş gibi güle oynaya uzaklaştıklarını anlattı. Darp edenler ortalıkta yoktu. Olan hastamıza olmuştu. Bizimki şaşkındı. Başına gelenlere anlam veremiyor derin nefes aldıkça batan kaburgası yüzünden ara sıra acıyla yüzünü ekşitiyordu. Geçmiş olsun diyerek kendimi tanıttım.

- Sizin yatağınızda olmanız gerekmiyor muydu?

- Öyle de, bütün gün yatmaktan sıkılıp yelkovanı gezmeye çıkarmıştım. Bilseydim çıkar mıydım? Her akşam biraz turlayıp hava uygunsa bahçede oturuyorum. Gençlerin derdi neydi anlamadım ama iyi yönden bakacak olursak  kavgayı bırakıp bana karşı birlik oldular. Eh bu da bir şeydir.

Bu sözleri söylerken gülümsedi kahkaha atmak istedi ancak göğsündeki batma yüzünden kahkahası yarım kaldı. Yelkovanı gezdirmek sözüne takılıp ne iş yaptığını sordum. 50 yılı aşkın süredir saatçilik yaptığını kendi jargonlarında dükkanı bırakıp gezintiye çıkmaya “yelkovanı gezdirmek” dendiğini anlattı.

- Neden akrep değil de yelkovan?

- Akrep olur mu hiç? Saatle uğraşanlar bilir. İnsanlar öyle veya böyle saate benzer. Herkesin içinde akrep ve yelkovan vardır. Akrep kalbimiz gibi yavaş ancak kararlı adımlarla bizi yaşatır, ayakta tutar. Üstüne yaşadığımız ne varsa yelkovanın yüküdür. İçimizdeki çocuk da odur, ağlayıp sızlayan, koşan oynayan veya tembellik eden de, o. Dışarıdan bakınca görünen hep odur. Hayatın yükü akrebin sırtındadır ama gözler yelkovanın üzerindedir. Dönüp dolaşıp aynı yere gelse de hayatı akıyormuş gibi gösteren, yelkovandır. Akrebe bakarsanız hayat hep aynı yerde duruyor zannedersiniz.

yg3

Biraz acıyla da olsa sedyede doğrulup oturdu. Öne doğru eğildi. Böyle daha rahat nefes aldığını söyledi. Acil servisteki işlemleri tamamlandıktan sonra hastamızı tekerlekli sandalyeye aldık. Onca dayak yemesine karşın hastamızın olaya öfkelenmeden olgun yaklaşması ve yelkovan ile başlayan muhabbet ilgimi çekmişti. Hastamızı odasına kendim götürmek istedim ve hasta bakıcıya gidebileceğini söyleyip hastane koridorunda yola koyulduk. Gece ilerlemiş koridorlar sessizleşmişti. Bir süre konuşmadan ilerledik. Asansör kapısında beklerken Rize’li olduğunu küçükken geldiği İstanbul’da saatçi çırağı olarak hayata başladığını, ustasından öğrendikleriyle meslek sahibi olduğunu anlattı. “Berber çırağı da olabilirdim, şans işte” diye söylenip elini salladı. Servise girdiğimizde duvarlarda hiç saat olmamasından yakındı. Eliyle servisin karşı duvarını gösterip “şurada eski de olsa sarkaçlı bir saat olsaydı hiç olmazsa tik taklarını duyar sağır gibi sessiz olmaktan kurtulurduk. Geceleri uyku tutmayanlar sessizliğin insanı ne kadar rahatsız ettiğini iyi bilir” diye söylendi. Göğsünün ağrıyan yerini eliyle tutup sandalyede doğruldu ve yardım etmemi beklemeden yatağına uzandı. Verilen ilaçların da etkisiyle kısa sürede derin bir uykuya daldı.

Bir kaç gün sonra hastane güvenlik görevlisiyle birlikte bir polis memuru kapıma gelip geceki kavga ve sonrasında yaşanan adli süreçlerle ilgili olarak iki kişinin göz altına alındığını, yüzleştirme için hastaneye getirildiğini, gecenin şef nöbetçisi olarak benim de ifademin alınması gerektiğini söyledi. Birlikte hastamızın odasına çıktık. Odada elleri birbirine kelepçe ile bağlı iki delikanlı duruyordu. Başları öne eğikti. Hastamızın yüzündeki morluklar yeşile dönmeye başlamış, genel durumu düzelmişti. Darp olayı nedeniyle ameliyatın bir süre daha ertelenmesi cerrahi ekibi sıkıntıya sokmuş hastanın servisi habersiz terk etmesi  yüzünden servis çalışanları azar işitmişti. Yüzleştirme sırasında bizimki her iki delikanlıyı da tanıdı. Ancak şikayetçi olmadı. Delikanlılar hastamızın elini öpmek istedi, bizimki izin vermedi. Hastane yönetiminin polis çağırması yüzünden kamu davası açılmasının kaçınılmaz olduğunu öğrendiklerinde delikanlıların yüzü düştü. Bizimki “neydi o akşam paylaşamadığınız? diye sordu. Delikanlılardan daha çelimsiz olanı sevdiği kızın annesinin rahatsızlanıp hastaneye yatırıldığını o gece kızın annesinin yanında refakatçi olarak kalacağını öğrenip arkadaşıyla beraber hastaneye geldiğini kızı bahçeye çağırmasına karşın gelmek istememesi üzerine yanına gitmek istediğini arkadaşının kendisine engel olduğunu anlattı. “Kıza olan öfkemi beni engellemek isteyen arkadaşımdan almaya kalktım araya bey amca girince olanlar oldu” diye açıklamada bulundu. Diğeri ise kızın gönlünün başkasında olduğunu arkadaşının bunu bir türlü kabullenemediğini söyleyince hastamız dayanamayıp “susun”  diye bağırdı. Eliyle dışarı çıkmaları istedi. Polis eşliğinde odadan çıkarlarken bizimki söylenip duruyordu;

- Çark maşası kırıklar sizi. Gözüme görünmeyin. Neymiş kız sevmiş ama yüz bulamamış. Bulsaydı ne olacaktı? Kafası atınca bu kez kızı dövecekti.

O gece öfkelenmeyen adam delikanlıların açıklamasından sonra öfkelenmişti. Biraz merakımdan biraz da sakinleşmesi için “çark maşası kırık ne demek?” diye sordum. Bilmiyor musun dercesine şaşkın bir ifadeyle yüzüme baktı. Sonra kendini toparlayıp sakinleşti. Yatağında doğruldu, yastıklarını düzeltmesine yardımcı oldum. Derin nefes alırken eskisi gibi ağrısı olmadığını söyledi.

- Çark maşasını bilmezsiniz elbet. Duvar saatlerinde sarkacın hareketini sağlayan mekanizmada bir çark ve ona bağlı maşa bulunur. Çark maşası mekanizmadan aldığı hareketi sarkaca iletip sarkacın düzenli salınmasını sağlar. Sarkacın düzenli hareketi saatin ayarı için gereklidir. Çark maşası kırılırsa sarkaç özelliğini yitirir saatin ayarı bozulur. Saat yine çalışır ancak ayar tutturmak mümkün değildir.

- Eeee. Bu delikanlılarla ne ilgisi var? Anlamadım?

- Adamın zembereğini zorlama. Anladın işte… Delikanlılar koca adam olmuşlar ama belli ki iş güç sahibi olamamışlar. Haytalık edip duruyorlar. Kanları kaynıyor ancak ne istedikleri kız bunlara yüz veriyor ne de arkadaş dinliyorlar. Ayarsız saat gibi ne  işe yaradığını kendi bile bilmeden öylece sarkaç sallandırıp duruyorlar.

- Hatırladım. O gece de insanlarla saatler arasında benzerlikten söz etmiştiniz.

- 50 Küsur yıldır saatle uğraşınca insan, dünyaya da saatlerden bakıyor. Her insan bir saat benim için. Kimi eski kimi yeni, kimi sarkaçlı, gösterişli, kimi köstekli özel hepsi kendine özgü. Kimi bakımlı kimi ise benim gibi pek de bakımlı olmayandan. Bazısının sesi çok çıkar bazısının ise hiç çıkmaz. Her ne olursa olsun hepimizin içinde bir saat çalışıyor. Sesini duyuyor, çalıştığını biliyoruz. O çalıştıkça bir şeylerin eksilmekte olduğunun da farkındayız. Ama ne olursa olsun ayarı yitirmemeye özen gösteriyoruz. Bu delikanlılar gibi çalışır görünen ancak ayar tutmayandan oldun mu kimseye hayrın olmaz, kendine bile. Adam sanıp, ayırmaya yardım etmeye çalıştım başıma gelene bak. Durmuş saat bile bunların verdiği zararı veremez.

9326bb4542473f1ac35927044abbd86dBir süre daha yanında kalıp odadan ayrıldım. Bir kaç hafta sonraydı. Hastamız ameliyatını olup sağlığına kavuştuğunu, taburcu olduğunu giderken uğrayamadığını, kontrol için hastaneye gelmişken bir görünüp hellaleşmek istediğini söyleyerek odama geldi. Ameliyatı başarılı geçmişti. Kendi deyimiyle saati açıp mekanizmayı tamir etmişler ve yerine yerleştirmişlerdi. Kartını, adresini bıraktı. Teşekkür edip kapıya yöneldi. Sonra durup elini cebine attı. Çıkardığı bu köstekli saati bana uzattı. “Bunun sizde kalmasını istiyorum. Yanlış anlamayın. Hatıra olsun diye değil. Baktıkça geçen zamanı hatırlamanız günü geldiğinde yelkovanı gezdirmeyi unutmamanız için.”  Dedi. Saatin kapağını açıp masama bıraktı. Elimi sıktı. “Eyvallah” diyerek odadan çıktı. Şaşkınlığımdan teşekkür de edememiştim.

Hastamızı bir daha görmedim. Saat ise masamın karşısındaki duvarda asılı duruyordu. Kapağını hep açık tuttum. Ara sıra kurmayı unutsam da ayarlayıp düzenli çalışması için elimden geleni yaptım.”

Hocamız sözlerini tamamladıktan sonra saati eline alıp kurdu. Kapağını kapatıp bana uzattı. “Yelkovanı gezdirme sırası bana geldiğine göre bunun sende kalması daha uygun olur. Yanlış anlama bu bir hediye değil. Yelkovanı gezdirme sırası sana geldiğinde ne yapacağını biliyorsun. Emaneten sende durmasını istiyorum” dedi.  Tereddüt ettiğimi görünce ayağa kalktı, saati önlüğümün cebine usulca bıraktı.

Hocamız emekli olduktan sonra bir daha hastaneye uğramadı. Gezip tozduğu yerlerden gönderdiği mesajlar sayesinde haber alsak da yüzünü göstermedi. Saat ise şimdilik bende. Ara sıra kurmayı unutsam da kapağı açık ve çalışır durumda hastanede odamın duvarında asılı duruyor.

Dr. Mehmet Uhri

Eksik Kalan Ne Varsa

Perşembe, Mart 17th, 2016

es1

“Üzerinde önlük olmadan da sağlam adammışsın, doktor bey” diye seslenince elimdeki cam bibloyu tedirginlik içinde raftaki yerine bırakıp dükkan sahibine döndüm. Eskişehir eski hal binasından devşirilen çarşının içindeki küçük bir cam atölyesinde el işi cam ürünler yapıp satan dükkandaydık. Eşim bakınırken kızımla küçük bibloların şekillerinden anlam çıkarma biçiminde oyun oynuyor şakalaşıyorduk. Bu sırada seslenen dükkan sahibi yüzünden kendimizi suç üstü yakalanmış gibi hissettik. Ateşte erittiği cama şekil vermeye çalışan ve beni tanıdığını söyleyen orta yaşlı kır uzun saçlı adamı hatırlayamamıştım. Gülümseyip ayağa kalktı elini uzatıp “hoş geldiniz” dedi. Tanıyamadığım için affımı isteyip açıklama bekledim. Pek hatırlamasam da hastane ortamında karşılaştığımızı, trafik kazası geçiren erkek kardeşinin nakil ve tedavi süreçlerinde o sırada çalıştığım hastanenin nöbetçi şefi olarak ilgilendiğimi ve kardeşinin kritik saatleri atlatmasında yönlendirici olduğumu, korkulu anlarda güven verdiğimi söyleyerek tekrar teşekkür etti.

- Bizim fakirhaneye girdiğinizden beri sizi izliyorum. O gece üzerinizde beyaz önlüğünüzle son derece ciddi ve hayli ketum görünüyordunuz. Doktor kimliğiniz o kadar öndeydi ki ardında ne var görememiştim. Kızınızla şen şakrak muhabbetinizi görünce takılmadan edemedim.

- Önlüksüz de sağlam adam olduğumu söylediniz. Doktor olup sağlam adam olunamıyor mu?

- Yok öyle değil. Yanlış anladın. Bazen kimlikler o kadar baskın gelir ki kişi içinde kaybolur gider. Kimliği ile yaşar ve mezar taşında bile adının önünde o kimlik yazılsın ister. İçerde ne var ne yok kimse bilmez. Kendi bile…

- Doktorlar hakkında pek olumlu düşünmüyorsun anlaşılan.

- Tanıdığım pek çok doktor giydikleri önlüğe sığınıp yaşamayı kendince yeterli buluyor. Kimliğinin gücüyle höt zöt yapanlara bile rastladım. Aslında kimlikleriyle yaşayıp ölmeye hevesli o kadar çok insan var ki insan doğrusunun böyle olduğunu sanabilir. Adam dedesinin mezarının yerini bilmez ama ait olduğu ırk veya milli kimliğinden başkasını tanımaz. Dini kimlikler de öyledir. Kimi için her şeyin önündedir. Ama doktorluk, hemşirelik öğretmenlik gibi meslek için öyle olmamalı. İnsanla uğraşıyorsan, insanların hayatına dokunuyorsan içindeki insanı azıcık da olsa tanıyıp ortaya çıkaracaksın ki hasta kendini yalnız hissetmesin. O yüzden doktorlara bu konuda pek hak veremiyorum.

es5

Bu sözlerden sonra renkli camdan eritip döktüğü nesneyi ara ara ısıtarak şekil vermeyi sürdürdü. Baştan anlam veremesem de ahtapot yapmaya çalıştığını ancak gövdeyi küçük tuttuğu için 8. Kolu yerleştirecek yer bulamadığını fark ettim. Dikkatle izleyen kızım bana dönüp “o bacağı koymasa olmuyor mu? Hem böyle de güzel” dedi. Bizimki gülümseyip kızıma baktı. “Hadi senin güzel hatırın için bir bacağı eksik ahtapot yapalım” diyerek son şeklini verdiği avuç içi kadar cam ahtapotu ateşten alıp soğuması için kızgın kuma yatırdı. Çarşıya dönüşen hal binası sakin görünüyordu. Yaşlıca bir hanımefendi kısa bir gezinti yapıp hiçbir şey sormadan çıktı. Bizimki ise demirin ucunda erimiş halde duran cam hamuru ile uğraşmayı sürdürdü. Bu kez ne yapmayı planladığını sordum. Eliyle tabureyi işaret edip “otur bir çay içelim bu arada bakalım hamur bize ne anlatacak” dedi. Kızımın annesinin peşinde çarşıdaki diğer dükkanlara geçmesini fırsat bilip cam ustasının yanına iliştim. O ise gözünü ateşe tuttuğu erimiş camdan ayırmadan sürekli çevirip farklı renklerden kattığı yeni cam parçaları eritip renk çeşitliliğini arttırıyordu.

- Göz boncuğu, kolye ucu gibi birbirinin eşi küçük cam parçaları yapmak kolaydır. Deyim yerindeyse herkes yapar. Tespih çekmeğe benzer. Ancak bunun gibi hamur kabarıp şişince iş zorlaşır. Cama biçim vermek kolay görünse de elinde kalıp olmadan form tutturmak Önce hamurun kıvama gelmesi, renginin tutması sonra da içindeki şekli sana göstermesini beklemek gerekir. Hamur girmek istediği şekle girene kadar yeni cam ekleyip şişiririz. Hacmi ve kıvamı uygun olunca cam dile gelir. Taksim bitmiş, makam oturmuş saz heyeti çalmaya başlamıştır. Demin olduğu gibi bazen bir ölçek eksik çalsak da cam kendi içinden çıkarmak istediğini ortaya dökmüştür. Kuma yatırıp çatlamadan sabırla soğumasını beklemek, rengin ve şeklin oturması için şarttır.

- Peki ya cam konuşmazsa?

- O zaman ölmüş demektir. Hurdaya atar yeni hamur kararız.

- Cam ölür mü?

- Bütün din kitaplarında su ve topraktan yapılan çamura tanrının nefesini üflemesiyle canlanıp insanın oluştuğu anlatılır. İşte biz de burada bir tür toprağı ısıtıp kızgın hamur haline getirir, içine üfleyip şekle şemale sokar can veririz. Az önceki şekilsiz hamur dile gelir, canlanır, derdini döker, konuşur. Haşa, kendimizi tanrı ile kıyaslamayız ama ondan öğrendiğimizi cama can vermede kullanırız. Bazı camlar kırgındır, konuşmaz. Biz onlara kırgın veya küskün demek yerine ölü deriz. İnsanlar da böyledir ya…

Demirin ucundaki cam hamuru, eklenen yeni parçalarla kabarıp irice bir mandalina boyutuna gelse de henüz şekil vermeye girişmeden ateşin içinde döndürüp spatula ile karıştırmayı sürdürdü. Bu arada cam hamuru ile insan arasındaki benzerliklerin çokluğunu rahmetli ustasından öğrendiğini anlattı.

- Ustam her insanın iyi kötü cam hamuru gibi işlenmemiş bir hali olduğunu kendi haline bırakırsan en saf olanının bile şekilsiz mat orası burası çatlak anlamsız bir hale dönüşebildiğini, ehil ellerde ise en bulamaç halindeki camın bile şeklini bulup anlam kazanabildiğini anlatırdı. Camın hayat bulması yetmezdi ona göre. Girdiği şekil ne olursa olsun biri veya birileri için anlama taşımasının öneminden söz eder, yaptığı her cam parçası için bir öyküsü olurdu.

- Nasıl yani?

- 8 bacağı olması gereken ahtapotun 7 bacaklı kalması kendindeki eksiğin farkında olan için ne kadar anlamlı ise öyle bir anlam işte. Soğuyup şekle girdikten sonra o eksikliği bir daha ne yaparsanız yapın çatlatmadan eklemeniz çok zor. Hayat da öyle değil mi?

20160319_123424Çayını içebilmek için cam hamurunu ateşten alıp kızgın kumun içine yatırdı. Bu arada rahmetli ustasının şekle şemale gelip anlam kazanan camların uygun şartlarda soğutulmaz veya yeterince korunmazsa çatlayıp dağıldığı gibi insanların da adama benzemesinin yetmeyeceğini, uygun şartları bulamazsa boşa yaşanmış bir hayat gibi olacağına inandığından söz etti.

- Ustam hep yalnız bir insandı. Ne evliliği ne de aile hayatını başarabilmişti. Kendini işine vermiş dünyayı unutmuş biraz da küsmüştü. Aslında yanında kimseyi de istemezdi. İnat edip yanında kaldım. Beni küstürmeye, göndermeye az uğraşmadı. Kardeşlerim “bırak o mendebur herifi” dedilerse de kulağımın üstüne yatıp cam sanatını öğrenmeyi seçtim. Gün geldi yaşlandı eli ayağı tutsa da gözü seçemez oldu. Ben gözü oldum o hamuru şekillendirdi. İşte o zaman camın ardında nasıl bir anlam olduğunu, insanla nasıl benzeştiğini anlattı. Hayatı ondan öğrendim.

- Sonra ne oldu?

- Ne olacak. Herkese olan ona da oldu. Hastanede de yanındaydım. Ölümünden birkaç gün önceydi. Konuşturmaya kendini bırakmamasını sağlamaya çalışıyordum. Ustama “kendi hayatını cam hamurundan yapsaydın nasıl yapardın?” diye sordum. Hiç düşünmeden “içi boş bir su damlası biçiminde yapardım” dedi. İçi boş bir su damlası gibi geçip giden boşa yaşanmış bir hayatı olduğunu, kapalı dükkana kira öder gibi kendi bedenine sığınıp geçip gittiğinden söz etti.

- Güzel anlatmış, Ustan. Ancak öyle yaşayıp giden çok insan var diye düşünüyorum.

- Ben de öyle söyledim. “Ama ben farkındayım” diye yanıtladı.

es1

Cam hamurunu kızgın kumdan çıkarıp ateşte eritmeye yeniden başladı. Az önce soğumaya aldığı bir bacağı eksik ahtapotu satın almak istediğimi söyledim. Henüz yeterince soğumadan veremeyeceğini, ama adres bırakırsam posta ile göndereceğini söyledi. Adres bırakırken borcumu sordum; “bir bacağı eksik ahtapotu kime satacağım” diyerek ödeme almadı. Çay ve muhabbet için teşekkür edip cam ustasının yanından ayrıldım.

Bir hafta kadar sonra gelen kargoda bir bacağı eksik cam ahtapot figürü ile birlikte üzerinde el yazısı ile yazılmış “eksik kalan ne varsa” biçiminde küçük bir not vardı.

Mehmet Uhri

Ekmeğin Kefeni

Perşembe, Mart 10th, 2016

20160220_1349120

Nöbetçi olduğum bir gün tanımıştım o yaşlı fırıncı ustasını.

Hastane idari nöbetim sırasında genellikle hasta ve yakınlarından gelen şikayet ve isteklere alışmış olsak da bu kez arayan sağlık bakanlığıydı. Hastanemizde yatmakta olan Ameliyatı planlanan hastamız için yakınlarından kan bağışı istenmiş, bağış için gelenlerden tıbbi nedenlerle geri çevrilen hasta yakını kan alınmadığı gerekçesiyle bakanlığın ihbar ve şikayet hattına durumu anlatıp yardım talep etmişti. Hastanenin onca yoğunluğu arasında bakanlığa yanıt verebilmek için kan merkezine yöneldim.  Kan merkezinin kapısında öfkeyle söylenen saçı sakalı ağırmış yaşlı fırıncı ustasıyla karşılaştım. Güvenlik elemanları sakinleştirmeye çalışıyor, adam yüksek sesle “bunca yıldır kan bağışlarım, nasıl almazsınız, o benim 50 yıllık karım” diye söyleniyordu. Güvenliğe adamı bırakmalarını söyleyip kendimi tanıttım. Bir umut gözleri parladı. Ellerime sarıldı “Doktor bey oğlum, düzenli kan bağışı yaparım. Yaptığım bağışlar için Kızılay’dan altın madalya bile verdiler. Şimdi bu mendeburlar yarın ameliyat olacak eşim için kan veremezsin deyip dışarı çıkardılar. Bir şey söyle şunlara.” Dedi.

Birlikte kan merkezine girip orada konuşmayı önerdim. Elimi bırakmadı. Az önce dışarı çıkarıldığı kan merkezinin kapısından girerken güvenlik görevlilerine biraz mağrur çokça öfkeli bir bakış attı. Kan merkezinin idari bölümüne geçtik. İlgileneceğimi söyleyip oturup biraz sakinleşmesini rica ettim. Bu arada servise telefon açıp ertesi gün ameliyatı planlanan eşinin durumu hakkında bilgi aldım. Odadaki bilgisayardan hastanın dosyasına ulaşıp kan değerlerini kontrol ettim. Tahmin ettiğim gibi; ameliyat sırasında yaşanabilecek aksiliklere hazırlık olması amacıyla çok gerekmese de bir ünite kan talep edilmiş görünüyordu. Hastası hakkında bilgi verip neden kan istendiği konusunu açıklığa kavuşturmaya çalıştım. Ancak bizimki dinlemeye niyetli değildi. Bir an önce kan tahlillerinin yapılıp kan verme masasına yatmak istiyor kollarını sıvıyordu. İlke olarak 65 yaşın üstünde kan bağışı kabul edilmediğini 71 yaşında birinden kan almanın sağlık sorunlarına yol açacağı düşünülerek kan vermesinin mümkün olmadığını bir kez de ben anlattım. Bir kez daha olumsuz yanıt alınca omuzları düştü başını eğdi. Ağzından “Eşime kan lazım olursa ne yaparız? Bizim kan verecek kimsemiz yok ki?” sözleri döküldü. Kan sorunu yaşanmayacağını kan bankasındaki uygun kanlardan bir ünitenin hastamız için ayrıldığını söylememin bile faydası olmadı. Vereceği kanın yaklaşık bir gün süren işlemlerden geçtiğini bu nedenle kan vermiş olsa bile ertesi güne yetişmeyeceği için uygun kan grubundan hazır kanlardan birinin kullanılacağını da anlattım. Bu arada sağlık bakanlığının ilgili birimi aradı. Durumu açıklayıp sorunun çözüldüğü bilgisini verdim.

Bizimki kafasını sallasa da pek ikna olmuş değildi. Bu kez de, yaşının ilerlemiş olmasına karşın pek çok gençten daha sağlıklı ve dinç olduğunu söyleyip, yaşa bakıp karar vermenin anlamsızlığından yakındı.

- Bu kafayla giderseniz belirli bir yaştan sonra hayatta kaldığımız, ölmediğimiz için hesap vermek zorunda bile kalabiliriz. Arabalara bile bir ömür biçip trafikten çekseler de klasik arabalara her zaman saygı ve ilgi gösterirler. Sizin burada yaptığınız kabalığı yapmazlar.

- Haklısınız ancak olayı büyütmeyelim. Önemli olan eşinizin ve sizin sağlığınız. Kan sorunu da çözülmüş olduğuna göre isterseniz eşinizin yanına kadar size eşlik edeyim.

Hazırlanan bir ünite kanı da elimize alıp kan merkezinden çıktık. Gün içinde arı kovanını andıran koridorlar boşalmış gecenin karanlığı çökmüştü. Yürürken karı koca yalnız yaşadıklarını öğretmen olan oğullarının doğu hizmeti için gittiği şehirde evlenip kaldığını, ilkokula giden bir kız torunları olduğunu anlattı. Baba mesleği fırıncılığı akrabalarına bırakmış olsa da her gün fırına gidip gücü yettiğince çalıştığını anlattı.

Hasta odasına vardığımızda hanımının yüzü aydınlandı. Pencere kenarındaki su ısıtıcısını gösterip çay için su kaynattığını eşlik edersem memnun olacağını söyledi. Nazik çay davetini geri çevirmedim ancak kendisinin yatması gerektiğini çay işini beyefendiyle birlikte yapacağımızı söyledim. İtiraz etmedi. Çayı hazırlarken yaşlı fırıncı ustasıyla laflamayı sürdürdüm. Az önceki öfkeli hali gitmiş konuşkan neşeli biri oluvermişti. Sanırım eşinin moralini bozacak bir görüntüde olmamaya özen gösteriyordu. Bir süre hastanenin yoğunluğundan ve bu kadar çok insanın sağlık sorunları yaşıyor olmasının anlamlı gelmediğinden yakındı.

- Anlamıyorum. Hastaneler alışveriş merkezleri gibi insan kaynıyor. Bunca kalabalık içinde insan sağlıklıysa bile hasta olur. Gerçekten bu kadar çok insan hastaysa bir yerlerde yanlış işler oluyor diye düşünmeden edemiyorum.

- Haklısınız. Gerçi hastaneye gelenlerin büyük kısmı gerçekte toplasan bir hastalık etmeyen yakınmalar ile başvuruyor. Biz tahlil yapıp inceleyene kadar da iyileşip gidiyorlar. Yani aslında hasta bile değiller ancak emin olmak istiyorlar.

- Tamam işte ben de bunu söylüyorum. İnsanlar iyi olduklarına inanmıyor, kendilerinde hep bir hastalık arıyorlar. Çevremdekiler hep öyle. Hatta oğlum ve gelinim bile durup durup tahlil yaptırıyor. Sanki kendilerinden rahatsızlar. Bir gariplik var diyorum. Mayası tutmayan cıvık hamur gibi oldu insanlar. Görüntüde yer dolduruyorlar da içleri boşaldı sanki.

Kaynattığı suyu önceden hazırladığı poşet çay içeren bardaklara koyup servis etti. Hanımı sevgi dolu gözlerle kocasına bakıp elli yıllık evliliklerinden söz etti. Kocasının gençliğinde hayli hareketli olduğunu yaşlanıp durulmuş halini daha çok beğendiğini söylerken birbirlerine gülümsediler. Az önce kan merkezinde o gençlikten kalma halinin yeterince rüzgar estirdiğini söyleyince hep birlikte güldük.

20160220_132206

Çaylarımızı yudumlarken az önce sözünü ettiği “hamuru cıvımanın” ne anlama geldiğini sordum. Önce kısaca ekmeğin yapılışından söz etti. Unun hamura dönüşümünü, mayalanıp kabarmasındaki incelikleri, pişirilmesini anlattı. Sonra her bir ekmeğin insanla olan benzerliğinden söz etti. Şaşırmış bakmış olacağım ki, sormamı beklemeden biraz da heyecanla sürdürdü sözlerini.

- Ekmek insana benzer. Kitaplarda yazdığı gibi topraktan buğdayı alır un eder suya bulayıp çamura dönüştürürsün. Hamur olur. Onlar bizim bebeklik halimizdir. Mayalayıp bekletir olgunlaştırır ortaya çıkarırız, insanlar gibi. Mayalandıkça olgunlaşıp kıvama gelirler. Sonra keser kefen bezine sarar fırına atıp pişiririz. Bilir misin? Hamuru sardığımız bezle ölüleri sardığımız aynı bezdir. Fırın ise ekmeğin mezarlığıdır.

- İlginçmiş. Cıvıma dediğin nasıl oluyor öyleyse?

- Undan mayadan velhasıl malzemeden çalıp suyu fazla verirsen aynı ağırlıkta ve görüntüde hamur elde edersin ama cıvık olur, fırında içi pişmeden dışı yanıverir. Kabarık ama karın doyurmayan ekmeğe dönüşür. Hastanede gördüğüm insanlar da böyle sanki. Görüntüde ekmek ama malzemesi eksik, hamuru cıvık hasta desen hasta da değil. Anlatması zor. Baktığında adama benzetirsin ama durduğu gibi durmaz doyuruculuğu da yoktur. Hamur halindeyken bulaşmaya da gelmez eline yapışır. Pişman eder. Böyleleriyle uğraşmak çok zor olmalı? Sizin işiniz de hiç kolay değil, doktor bey.

20160220_132200

Yanlarında kalıp muhabbete devam etmek istesem de arayan soran yüzünden daha fazla yanlarında kalamadım. Çay için teşekkür edip odadan ayrıldım. Ertesi gün ameliyat olacak olmanın tedirginliği içindeki hastamız için moralli bir gece olmuştu. Sorunsuz bir ameliyat geçirdi ve şifa ile taburcu oldu. O günden sonra ne zaman hastaneye işleri düşse uğrar oldular. Her gelişte de fırından bir şeyler getiriyorlardı. Hatta bir keresinde fırınlarına da davet ettiler. Gidip ekmeğin nasıl yapıldığını, kefenlenmiş ekmeğin nasıl fırına atıldığını, fırından pişen ve kabaran ekmeklerin görüntüsünün nasıl mezarlığı andırdığını hep o yaşlı fırıncıdan dinledim.

Gün oldu bir yakınlarını yollayıp ilgilenmemi istediler veya bazen uzun süre haber alamayınca bizzat arayıp hatır sorduğum oldu. Zaman geçti karı koca iyice yaşlandılar. Kalkıp gelemez fırına gidemez oldular. Gidip ilaç götürdüğüm de oldu.

Orada, bir yerlerde yaşadıklarını bilmek veya ekmeği elime aldığımda onları hatırlamak, sözünü ettiği sorunlu tiplerden biriyle karşılaştığımda hamuru cıvık ekmeği düşünüp gülüp geçebilmek hep o fırıncı ustasının sayesinde oldu.

Yaş itibariyle hep bir tatsız haber gelecek endişesi duysam da son görüşmemizde kalıbı dinlendirmesi gerektiğini söylediğimde gülüp geçmiş “Hamur ve maya sağlam olunca kefen de bekler merak etme doktor bey, sen işine bak hele” diye yanıtlamıştı.

Zeytinin Teri

Çarşamba, Aralık 30th, 2015

zeytinin-teri-tikla-ve-dinle

20151002_113407

Nazım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı ve 300 den fazla karakter ile konu edilen “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli destansı eserinin 70. yılı nedeniyle Boğaziçi Üniversitesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi ve Açık Radyo işbirliği ile “TÜRKİYE HİKAYELERİNİ ANLATIYOR” projesi gerçekleştiriliyor.

Proje kapsamında toplanan hikayelerden yapılan bir seçki tiyatro sanatçıları tarafından seslendirilip her gün açık radyo’da yayınlanmakta ve kitaplaştırılması hedeflenmektedir.

Bu etkinlik kapsamında seçilen”Zeytinin Teri” isimli öyküm Meltem Gürle tarafından edite edilip Tilbe Saran tarafından seslendirilmiş ve 7 Aralık 2015 günü Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

Öykünün radyo kaydına resmin üzerindeki “zeytinin teri tıkla ve dinle” linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Proje ile ilgili bilgi almak ve diğer öykülere ait kayıtlara ulaşmak isteyenler

http://turkiyehikayelerinianlatiyor.com

linkini kullanabilir.

Dostluk ve Sevgi ile…

Mehmet Uhri

Nefes Hayattır

Salı, Kasım 3rd, 2015

diver05

Yaşlı doktor abimiz katılması gereken bir cenazesi olduğunu, öğleden sonra mesaiye gelemeyeceğini söyleyip randevulu hastalarıyla ilgilenmem için ricada bulundu. İş yükümün yoğun olduğunu ve artacak hasta yükü yüzünden hayli sıkıntılı bir gün yaşayacağımı bilmesine karşın sözleri ricadan çok bir emir gibiydi. Yeri geldiğinde hepimize destek olan doktor abimizin  çok nadiren böyle taleplerde bulunduğunu göz önüne alarak itiraz etmedim. Hastalarıyla ilgileneceğimi söyleyip baş sağlığı dileğinde bulundum. Meslektaşımın camiden ve cenazeden özellikle uzak duranlardan olduğunu bildiğimden ölen hayli yakın olmalıydı.  “Başınız sağ olsun. Yakınınız biri olmalı, öleni bizler de tanıyor muyuz?” diye sordum.

- Sizler tanımazsınız ama yakındı. Hem de bir nefes kadar yakındı. O benim su altı öğretmenimdi. Denizlerin derinliklerini, oradan hayata bakmayı hep o öğretmişti. Aynı yaşlardaydık ama onun hayat deneyimi benden çok daha fazlaydı.

- Dalış yaptığınızı, su altını sevdiğinizi işitmiştim ama bu kadar tutkuyla bağlı olduğunuzu bilmiyordum.

- Aslında hastamdı. Yüksek tansiyon sorunu nedeniyle takip ediyor ara sıra hastaneye yatırmak zorunda kaldığımız bile oluyordu. O hasta ben doktor iken tanışıklığımız ilerledi, bir baktım ki o hoca ben öğrenci oluvermişim. Bir nöbet akşamı sohbet sırasında su altı merakından ve dalgıç eğitmenliği yaptığından söz edip su altı dünyasını öyle güzel anlatmıştı ki kısa sürede kendimi su altında buluverdim.

- Nasıl yani, alıp başınızı denizlere mi açıldınız? Aileniz bir şey demedi mi?

- Yok, o kadar değil. Eşim pek heves etmese de bana eşlik ediyor, tatillerimizi su altı programı da dahil olacak biçimde birlikte yapıyorduk. Sonraları büyük kızım pek bulaşmasa da küçük kızım ekibe katıldı. Her tatil fırsatında dünyanın farklı denizlerinde dalmaya gider olduk.

Daha da konuşacaktık ama acelesi vardı. Çıkmadan serviste yatan hastalar ile de ilgilenmesi gerektiğini söyleyip aceleyle odadan çıktı. Biriken hastaların da etkisiyle hayli yorucu geçen günün akşamında telefonum çaldı. Arayan doktor abimizdi. Hocalarını toprağa veren dalış ekibi olarak akşam bir yemek organize ettiklerini, kabul edersem beni de davet etmek istediğini, hayli yorucu ve can sıkıcı bir günün ardından herkese iyi geleceğini söyledi.

11990429_10153499953223444_7413016886193204736_n

Sabah güne nasıl başlar ve ne planlarsanız planlayın hayat size sürprizler sunabiliyor. Birbirinin benzeri sıradan günlerden biri olarak evden çıkmış ve kendimi, hiç tanımadığım dalış tutkunları ile birlikte daha önce gitmediğim bir meyhanede gün batımını izleyip tanımadığım merhum sualtı dalış eğitmeni için kadeh kaldırır halde bulmuştum. Herkes son derece samimi biçimde ölenle olan anılarını paylaşıyordu. Aralarında daha yaşlıca ama yaşına göre hayli dinç duran saçı sakalı ağarmış olanı kadehini eline alıp ayağa kalktı;

- Bir gün onunla yine böyle batan güneşi izlerken hayatımızdan bir gün daha eksildiği gibi klişe bir şeylerden söz edip günlerin de dipte ağzımızdan çıkan hava kabarcıkları gibi yitip gitmekte olduğundan söz etmiştim. Güneyde bir yerlerdeydik. Olmaz öyle şey diye lafı benden alıp hayatın sırrının nefeste olduğunu anlatmıştı. Herkesin iyi kötü hayata dair bir bakışı veya sorgulaması olduğunu, hayatı dağda, bayırda, adrenalin aktivitelerinde arayanların dönüp dolaşıp su altında huzura erdiklerinden söz etmişti. Hayatın nefeste olduğunu ve bir tek su altında nefesin görünür hale geldiğini anlatmış “nefesimizle çıkan her kabarcık aslında bir insan ömrü gibi yükselip basınçtan kurtuldukça büyür gelişir özgür hale gelir ve kaybolur. Nefes hayattır” demişti. Kadehimi “bir nefes hayat” için kaldırıyorum. Ruhu şad olsun.

Benim için sıradan başlayan gün giderek ilgi çekici hale geliyordu. Hepsi farklı mesleklerden ve farklı sosyal statülere sahip dalgıç ekibi ile son derece içten bir muhabbetin ortasında kalmış, böyle bir ekibi daha önce tanımamış olmaktan dolayı kendimi eksikli hissetmeye başlamıştım. Ölen hocalarının sağlık sorunları nedeniyle 2 yıla yakın bir süredir dalış yapmayı bırakıp dalış takımlarını masadaki en genç “delikanlıya” bıraktığından söz edilince bu kez delikanlı kadehi ile ayağa kalktı;

- İlk derste “nefesini tutma” demişti. Nefesin hayata bu kadar yakın olduğunu ondan öğrenmiştim. İş ortamında nemrut ve çekilmez biriydim. Her işi kendim yapmak ister, birinin yardım ediyor olmasını acizlik sayardım. Öyle bir eğitim ortamından geliyordum. Her şey kişisel başarı üzerine kuruluydu. Su altı beni başka bir şeye dönüştürdü. Orada değil yalnız olmak birlikte daldığınıza muhtaç olunduğunu ve bunun hiç de utanılacak bir durum olmadığını gördüm. Benim için su altı; rekabetin anlamsız kaldığı, dayanışma ve yardımlaşmanın kişiliklerin de önüne geçtiği masal dünyası gibiydi. “Dışarısı ne kadar gerçek görünse de aşağıda daha çok kendin olduğunu göreceksin” demişti. Kadehimi onun bir zamanlar yaptığı gibi nefesini tutup telaş ve heyecanla yaşayanlara inat nefesini sakınmayanlara kaldırıyorum.

10409214_10153822585315348_2695219527590156547_n

Cenazenin ardından matem içinde geçecek bir gece hayal ederken hayli dolu, keyifli ve samimi konuşmaların geçtiği bir ortamdaydım. Dalgıçların ilgisini çekenin su altındaki yaşama ait izler olduğunu düşünürdüm. Halbuki onlar su altında olmaktan orada geçirdikleri zamandan büyük mutluluk duyuyor görünen görünmeyen ne varsa onlarla yetiniyordu. “Uzayda olmak gibi” dedi yanımda oturan meslektaşım. Su altının uzay gibi yerçekimsiz ve hemen tümüyle sessiz bir yer olduğunu kurallara uyulunca son derece güvenli ve ilgi çekici olduğunu anlattı. Bir ara bizimki de ayağa kalktı;

- Onunla tanışıklığımız hastane ortamında başlamıştı. Sağlığa bakış açımı onun sayesinde değiştirdim. Vücuda parça veya organ bazında bakmak kadar bütün olarak bakmanın ne denli önemli olduğunu ondan öğrendim diyebilirim. “Bedeni iyileştirmekle o bedenin içindeki hayatı tümden iyileştirmiş olmuyorsunuz” diye söylenmişti bir kez. Hayat nefesle bu kadar ilişkiliyken elimizdeki tahlillere bakıp hastaya bakmamamıza her seferinde serzenişte bulunurdu. Nöbetçi olduğum bir akşam hastanede uyku tutmamış odama muhabbete gelmişti. Hayatın tüketilen bir enerji veya bir akış olduğunu zannedip sınırları zorlamak için çırpınanları veya sürekli bir şeyler tüketerek telaş içinde yaşayanları anlayamadığından dem vurup, “hiç de öyle komplike bir şey değil hayat. Aldığın verdiğin nefesten ibaret. O kadar.” demişti. “Düşünsene sualtında hayat nefesle içine giriyor ve derinlere indikçe aldığın hava sıvılaşıp damarlarına karışıyor, kendi nefesinle demleniyorsun. Yeter ki ölçüyü kaçırma. Acele edersen hızlı parlayıp sönen pek çoğu gibi vurgunu yersin, demini ayarlayamazsan bu kez geri gelemez derinlik sarhoşluğu ile kaybolursun. Hayat bu. Aceleye gelmez.” Demişti. Kadehimi kendi nefesiyle demlenenlere, bizlere kaldırıyorum.

Gerçekten unutulmaz bir gece olmuştu. Gecenin sonunda böylesine bir geceyi paylaştığı için doktor abimize tekrar tekrar teşekkür ettim. O ise cevap bile vermeyip gülümsemekle yetindi. Ekipteki diğer bir dalış hocası telefonunu verip “gün gelir nefesini görmek, bizimle uzaya yolculuk yapmak istersen ara. Su altında herkes birbirine bir nefes kadar yakındır.” dedi.

Ertesi gün ve daha sonraki günlerin aslında öncekilerden hiç farkı yoktu. Hiç tanımadığım bir insanın ölümü ve ardından yaşananların hayata bakışımı bu denli değiştirebileceğine söyleseler inanmazdım. Ara sıra doktor abimizle koridorda karşılaştığımızda “nefesimi tutmuyorum” diye takılıyorum. Gülümseyip kafa sallayıp geçiyor. Nefesimizi görebilmek ve ilk su altı deneyimini yaşamak için ise ailecek havaların ısınmasını bekliyoruz.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı kullanılan fotoğraflar ve katkıları için sayın Çetin Hepbir’ e teşekkürlerimle ithaf olunmuştur.

Bisküviden Kalan

Pazar, Ekim 18th, 2015

bk4

Sakin geçmesini umduğum hastane şef nöbeti olaylı başlamış, bilgisayar sistemindeki yavaşlama yüzünden hizmetlerin ağırlaşması haklı olarak hastaların sesini yükseltmesine yol açmıştı. Sistemdeki her türlü sorunu hekimlerden bilme eğilimi yüzünden acil serviste genç asistan doktor hanımı tartaklamışlar o da işini bırakıp ağlaya ağlaya odama gelmişti. Mesleği bırakmaktan söz ediyor “sanki bilgisayarları ben bozdum” diye söyleniyordu. Kapısında bekleyen hastaların daha fazla söylenmemesi için servisteki meslektaşlarımdan birini yerine görevlendirip doktor hanımı sakinleştirmeye çalıştım. O ise sinirinden ağlamayı sürdürüyordu.

Bu sırada kapımın açık olmasından cesaret aldığını söyleyen ve üzerindeki pijamalardan yatan hastalarımızdan biri olduğu anlaşılan yaşlı beyefendi odama girip elindeki açılmış bisküvi paketini doktor hanıma “ağzınız tatlansın, iyi gelir” diyerek uzattı.  İkimiz de şaşırmıştık. “Tesadüfen acil servisin önündeydim, doktor hanıma hak etmediği halde bu kadar kötü davranmalarına çok üzüldüm. Benim onun yaşlarında kızım var. Yetişmesinde onca emeği olan anne babası kızlarının bu halde çalıştığını görse ne üzülürdü diye düşünmeden edemedim. Bir teselli olur umuduyla konuşmak ve birkaç bisküvi paylaşmak istedim” dedi. İkimiz de birer bisküvi alıp teşekkür ettik. Hastamızın sözlerinin doktor hanımı daha da üzeceğini düşünüp endişelenmiş olsam da korktuğum gibi olmadı. Bir iki bisküvi atıştırıp sakinledi. Az sonra ayağa kalktı. Elini yüzünü yıkayıp görevinin başına dönmek istediğini söyleyip izin istedi. Doktor hanım odadan çıkarken hastamız elindeki bisküvi paketini uzattı, bizimki istemediğini söyleyip teşekkür ederek uzaklaştı.

Yaşananların telaşından ayakta duran beyefendiye oturacak yer göstermeyip kabalık ettiğim için şaşkınlığımı bağışlamasını rica edip oturmasını rica ettim. İtiraz etmedi. Elindeki yarısı dolu bisküvi paketini masama bırakıp koltuğa oturdu. Doktor hanıma moral verdiği için teşekkür ettim. Hasta ve hasta yakınlarından pek olumlu geri dönüş olmadığı için birbirimize moral vermek zorunda kaldığımızdan ve bunun da pek etkili olmadığından yakındım.

Bu şekilde başlayan muhabbette hastamızın yaşlılığa bağlı sorunlara eklenen böbrek yetmezliği nedeniyle diyalize bağlı yaşadığını zaman içinde eklenen karaciğer bozukluğu nedeniyle sıkıntılı günler geçirdiğini aslında yatağından çıkmaması gerektiğini öğrendim. İlaç saatinin yaklaştığını söyleyip izin istedi. Masaya bıraktığı bisküviyi uzattım “Size bırakıyorum” diyerek geri çevirdi. Odadan çıkarken durup geri döndü “Biliyor musunuz? Hayat biraz bisküviyi andırıyor. Paketi açıp kullanmadığınız sürece öylece sağlam durabiliyorsunuz. Açıp kullanmaya başladığınızda ise geri dönüş olmuyor. Yarı yolda vazgeçip elinizdeki bisküvileri korumaya çalışsanız bu kez beden bisküvi gibi yumuşayıp tatsız hale geliyor. En iyisi siz o bisküviyi bayatlamadan yiyin, doktor bey” dedi.

Sözleri ilgimi çekmişti odasına kadar eşlik etmeyi teklif ettim itiraz etmedi. Yol boyunca ne iş yaptığı ve nasıl bir hayat yaşadığı üzerine konuştuk. Üniversite mezunu olduğunu ancak mezun olduğu alan yerine emlak komisyonculuğu yaptığını anlattı. Binaların içini dışını, beton kalitesine kadar iyi bildiğinden emlak alıp satarken insanları da iyi tanıma fırsatı bulduğundan söz etti. Müşterinin gerçek bir alıcı olup olmadığını kolayca anladığını, satıcıları tanımanın ise daha zor olduğunu söyledi. Konu ilgimi çekmişti. Paraya gereksinimi olduğu için mülkünü satanları anlayabilsem de evini satıp aynı şehirde başka muhitten ev almaya çabalayanları hiç anlamadığımdan söz ettim. Durduk yerde neden rahatlarını bozup aynı şehirde yer değiştirdiklerini sordum. Hızlı yürüyemediği gibi yürürken konuşmaya kalktığında nefesi çabuk kesiliyordu. Cevap verebilmek için durdu, koluma tutundu, inceden gülümsedi.

- Başlangıçta ben de anlamıyordum. Ama en kolay ikna olan ve en iyi para kazandıran müşteri grubu da onlardı. Bakıyorsun şehrin en mutena semtinde gayet güzel sayılabilecek biraz eskice evi var, satıp şehrin öte yanındaki daha yeni bir eve geçmek istiyorlar. Genellikle orta yaş ve üstü kadın müşteriler bu taleple geliyorlardı. Birkaç yıl sonra oradan da sıkılıp bilmem hangi ünlünün yaşadığı siteden ev bakmaya başlıyorlardı.

- Sahi neden böyle? Bu insanlar ne arıyor da bulamıyor?

- Ev alıp satanların hemen her türlüsüyle karşılaştım. Gençler, yeni evliler en masumlarıdır. Onlar kendilerini güvende hissedecekleri mutlu bir yuva hayalinin peşindedir. Aldıkları ev nasıl olursa olsun mutlu olurlar. Parası çok olup yatırım olsun veya çocuklara kalsın diye mülk satın alan zenginleri de iyi tanırım. Aile hep bir arada kalsın torun olursa yakınlarında olsun uzaklara gitmesin derdiyle evleri yakın veya yan yana alırlar. Parası olmadığı halde olanaklarını zorlayarak ev sahibi olma çabasında olanlar genellikle bekâr tiplerdir. Onlar da evi olana kız vermezler korkusuyla konut kovalar. Ha bir de zamparalık için ev alan bekârlar vardır ki alım satımda aracılık yaparken en büyük sıkıntı bunlar yüzünden çıkar. Malının mülkünün fiyatını merak edip ne kadar zengin olduğunu öğrenmek için evini satılığa çıkarıp vazgeçen ilginç tipler bile tanıdım. Ancak imrenilecek bir ev ve muhite sahip olduğu halde satıp yer değiştirmeye kalkan o rahatsız tipleri ben de baştan anlayamamıştım. Sonra bizim sektörün emektarlarından abimizle ortak bir alım satım için bir araya geldiğimizde sizin az önce sorduğunuz soruyu ben de ona sordum.

bk1

Yürüyebilecek kadar dinlendiğinde tekrar yürümeye başladık. Merakla sözlerine devam etmesini beklediğimi görmesine karşın asansöre kadar ses etmeden yürüdü. Bu arada saatine bakıyor ilaç dağıtan hemşire hanıma mahcup olmak istemiyordu. Asansör kapısında beklerken emektar emlak komisyoncusunun insanların evlerine hayatlarından daha çok önem vermesinin bir anlamı olması gerektiği ile söze başladığını anlattı. Dediğine göre evler ve hayatlar birbirine çok benziyormuş. Ne kadar alımlı olursa olsun hayatlar gibi evler de eskimeye yaşlanmaya başladığında daha genç evlere yönelmek, daha hareketli ilgi çekici muhitlere gitme çabasıyla özellikle kadınların genç kalma çabası arasında paralellik olduğunu düşünüyormuş.  Dahası evlerin  giysi veya kabuk gibi olduğuna içlerinde yaşayanlar sayesinde kimliğe ve ruha kavuştuklarını anlatmış. O sözünü ettiğimiz insanların kendileri gibi evlerini de açılmamış bir bisküvi paketi gibi tuttuklarını, eskimesin diye özen gösterdiklerini ama kendileri de hiç yaşamadıkları için evlerin ruhu olamadığını, bunun yalnızlığı ile oradan oraya savrulduklarından söz ederek sorusunu yanıtlamış.

- Evin ruhu olmayınca, ev yuvadan çok kabuğa benzeyince oradan oraya ev veya muhit değiştirip ne aradığını bile bilmeden dolanırlar. Yine de en iyi müşterilerimizdir. Onlar olmasa elimiz para yüzü görmezdi diyebilirim.

- Peki ya diğer binalar, söz gelimi hastaneler sizin gözünüzde nasıl görünüyor?

Konuşmayı gelen asansöre binerek sürdürdük.

- Bence hastaneler bedeni yıpranmış, hatta bir kısmı benim gibi ekonomik ömrünü doldurmuş binalara benzeyen insanların elden geçirilip makyajlanıp tekrar hayata sunulduğu mekânlar. Her türden insanı barındırıyor. Yaşlanmış bile olsa yıpranmadan kalabilmek için yaşanacak onca şeyden uzak durmayı başaranlar da burada ama çoğunluk yarısı yenmiş bisküvi paketi gibi “keşke hiç açmasaydım da eksilmeye başlamasaydı” kaygılarıyla elde yumuşayıp bayatlayan hayatlar barındırıyor.

bk2

Servise ulaştığımızda hemşire hanım hastamızın ilaç saatinde yerinde olmadığı için serzenişte bulunacak oldu kabahatin bende olduğunu söyleyip konunun uzamasını önledim. Şu kadarlık yürüyüş ile bile hayli yorulmuştu. Odasına girerken doktor hanıma verdiği moral için tekrar teşekkür edip servisten ayrıldım. Merakımı yenemeyip dosyasına göz attığımda durumunun hayli kritik olduğunu gördüm. O gece va daha sonraki günlerde hastamız ile bir daha karşılaşmadım. Açıkçası unuttuğumu sanıyordum.

Bir sabah o geceki nöbetçi doktor hanım elinde gazeteyle odama geldi. Gazetede kısa süreli de olsa bizlere moral veren hastamızın ölüm ilanı yayınlanmıştı. Meğer hastamız o geceden sonra hastanede yattığı uzunca süre gücü yettiğince acil servis çalışanlarına bisküvi dağıtır moral verirmiş.  İlanı veren emlak komisyoncusu meslektaşları  ise “Hayatı herkesle paylaşan bilge dost” nitelemesi ile arkadaşlarına veda ediyorlardı.

Dr. Mehmet Uhri

Kör Tapa

Cuma, Şubat 27th, 2015

fountain-80480_640

Hastanemize gözaltı işlemi öncesi muayenesi yapılmak üzere polis tarafından getirilmişti. Uzun boylu iri yapılı yaşlıca biriydi. Ellerini önüne kavuşturmuş sessizce ayakta duruyordu. Muayene için soyunması istendiğinde bir süre direnmiş vücudundaki cop izlerinin görülmesini istememişti. Getiren polisler de adamı hırpaladıklarının farkındaydı. Getirilenin taşkınlık çıkarma olasılığı olduğunu ileri sürüp muayene sırasında yanında olmak için ısrar etmişlerdi. Hastamız da polislerle karakola geri gidecek olması nedeniyle vücudundaki izleri sorun etmeme eğilimindeydi. Yapılan detaylı muayenede bir taraf akciğerin söndüğü iki kaburgasının ve köprücük kemiğinin kırılmış olduğu görülüp yatış işlemi başlayınca polisler telaşlandı. Amirleri hayati risk olup olmadığını sorup yanımızdan ayrıldı.

Haziran çalkantılarının durulmaya başladığı sonbahar günlerindeydik. Gelen giden hastalardan gördüğümüz kadarıyla sokakta olan her türlü eylem polis tarafından şiddet uygulanarak bastırılmaya çalışıyor ve gözaltı için getirilenlerde benzer darp izlerine sıklıkla rastlıyorduk. Ancak bu kez durum biraz farklıydı. Hastamızı konuşturamayınca polislere danışmayı uygun gördük. Kimi kimsesi, haber vermemiz gereken biri olup olmadığından başlayan muhabbet sırasında adamın gece vakti sokakta dolaşıp bulduğu her türlü çeşmeyi açık bıraktığını engellemek isteyenlere direndiğini, yine bir evin bahçesine girip açık bıraktığı çeşmenin başında oturup akan suya bakarken şikayet üzerine yanına gelen polislere direnmesi üzerine zor kullanıldığını öğrendik. Adam zilleri çalıp kaçan çocuklar gibi çeşmeleri açık bırakıp öylece akan suya bakıp bir başka çeşmeye yöneliyormuş. Bilgi almaya çalıştığımız polislerden biri hastamızın iri yapılı ve güçlü biri olduğu için zapt ederken biraz hırpalamak zorunda kaldıklarından söz ederken hafifçe gülümsedi. Yaptıkları için anlayış bekliyor gibiydi.

Bu arada hemşire hanım hastamızın yatağında yatmak yerine odadaki sandalyeyi lavabonun başına çekip açık bıraktığı çeşmeden akan suyu izleyip kendi kendine bir şeyler mırıldandığından söz edip yardım istedi. Hastane güvenliğinden destek isteyip odaya girdiğimde gerçekten de hastamız gürül gürül akmakta olan çeşmeye bakıyordu. Sessizce yanına yaklaşıp çeşmeyi kapatmaya yeltendim. Bana bakıp kafasını hayır dercesine iki yana salladı. Çeşmeyi tümüyle kapatmayıp inceden akacak şekilde bıraktım. Kafasını kaldırıp bana baktı. Bakışlarında buz gibi bir ifade vardı. Solunum sıkıntısı çektiği için oturduğu yerde öne doğru eğilmiş bir eliyle kırık olana kaburgalarını tutuyor ağzından derin nefes almaya çalışıyordu. Güvenlik görevlilerini uzaklaştırıp yanındaki sandalyeye oturdum ve onunla birlikte akmakta olan çeşmeye bakmaya başladım. Bu arada hemşire hanım hastamızın iğnesini yapıp serum taktı. Yapılan tıbbi girişime direnmediğini görünce biraz rahatlamıştık. Polisler adamın direndiğinden söz etse de görünen o ki hastamız onlara şiddet uygulamamıştı. Akmakta olan çeşmeyi işaret edip “anlatmak ister misin?” diye sordum.  O ana kadar pek sesi çıkmayan hastamız doğrulup ayağa kalkmaya çalıştı ağrısı ve solunum sıkıntısı izin vermedi.

- Ne öğrenmek istiyorsunuz? Yaramazlık yapıp dayak yemiş çocuk gibi hissediyorum kendimi, utanıyorum.

- Görünen o ki; birkaç gün hastanedesiniz. Polisler size bulaşamaz artık, merak etmeyin. Kendinizi anlatmakla başlayabilirsiniz.

Cevap vermeden öylece çeşmeye ve akan suya bakmayı sürdürdü. Bir süre sonra kafasını kaldırmadan konuşmaya başladı.

- Ben deli değilim doktor bey. Herkesin hayatı gibi benim de sudan bir hayatım oldu. Akıp gidiverdi. Yalnız yaşıyorum. Bir zamanlar varlıklı biriydim. Şimdi kimsem kalmadı. Olanlar da uzaklaştı. Delirdiğimi düşünüyorlar. Haksız da sayılmazlar.

- Sahi bu çeşmeleri açık bırakıp akan suyu seyretme hikayesi nereden çıktı?

- Siz de delirmiş olduğunuzu düşünüyorsunuz sanırım. Hayat böyle bir şey işte… Sıra dışı bir şey olunca deli veya hasta yaftasını yiyorsun.

kt3Bir süre susup öylece çeşmeye bakmaya devam etti. Konuşmamızdan cesaret alıp musluğu biraz daha açıp akmakta olan suyun miktarını arttırdı. Hemşire hanım ise yalnız bırakmamak için odadan çıkmamıştı ama kapının kenarında ayakta duruyor bir sorun halinde sıvışmaya hazır halde bekliyordu. Bizimki ağrıyan göğüs kafesini bir eliyle tutup diğer elini akmakta olan suyun altına uzattı. Islanan elini alnına çenesine saçlarına götürüp tekrar suyun altına uzattı.

- Dedim ya bir zamanlar varlıklı biriydim. Hayatın başarılı olmaktan geçtiği, kazanmak, mal mülk edinmek kazandıklarını biriktirmek gerektiği öğretilmişti. Herkes gibi ben de öyle sanıyordum. Sonuna doğru anladım ki; su gibi bir şeydi hayat biriktirmek mümkün değildi. Akıp gitmeliydi.

- Siz ne yaptınız?

- Kazandıklarım ve edindiklerim üzerine bir hayat kurdum. Okudum, diplomalar edindim. Bilgim ve biraz da şansım sayesinde kurduğum iş iyi gitti, çok kazandım. Evlendim bir de kızım oldu. Daha da iyi kazanabilirdim. Bir kaza her şeyimi elimden aldı. Arabayı ben kullanıyor ve hızlı sürmekten zevk alıyordum. İkinci çocuğumuza hamile olan eşimi ve kızımı o kazada yitirdim. Bana ise bir ceza gibi bu hayatı yaşamak kaldı. Hep kazanan ve edindikleriyle yaşayan, kaybetmeye alışkın olmayan biri için katlanılır gibi değildi, yaşadıklarım.

Odada derin bir sessizlik oldu. Hemşire hanım ile birbirimize baktık. Bizimki bir süre susup elini suyun altından çekmeden konuşmayı sürdürdü.

- Hayatın sadece kazanılanlar veya edinilenlerden ibaret olmadığını anne ve babamı yitirdiğimde anlamam gerekirdi. Sorsalardı hayatın kazanmak ve başarılı olmaktan başka bir şey olmadığını söylerdim. İşim iyiydi ve çok çalışıyordum. Daha çok kazanma uğruna bir şeylerin yitip gitmekte olduğunun farkında değildim. Kazada ailemi yitirince geriye elimde kalanlara tutunmaya çalışıp hayatın yitirilenlerden ibaret olduğunu düşünmeye başladım. Onlardan kalan anı yüklü eşyaları fotoğrafları topladım. Hayatımı onlarla doldurmaya çalıştım. Ama yine olmadı. Hep bir şeyler eksik kaldı.

Kafasını kaldırıp kederli ve donuk bir yüzle bana baktı.

- O zaman sorsaydınız hayatın kazanılanlarla değil yitirilenlerle anlam kazandığını söylerdim size. Hep bir şeyler edinmek kazanmak uğruna çabalarken farkına varmadan yitip gidenlerin hayatın düpedüz kendisi olduğunu düşünmeye başlamıştım. İşi gücü bırakıp yitirdiklerimden geride kalanlara tutunmaya çabaladım. Evimi olduğu gibi bırakıp kendi özel müzeme dönüştürdüm. Ancak hayat akıp gidiyor onlardan geriye kalanları da alıp götürüyordu. Objeler yerinde dursa da anılar unutuluyordu.

- Sonra ne oldu? Şimdi farklı mı düşünüyorsunuz?

Eliyle akan suyu işaret edip bir gün deniz kenarındayken geçen geminin yarattığı dalga ile ıslandığını ve dalgaların onu denize içine çektiğini, akıntıya kapılmamak için tutunup zor da olsa sahile çıktığını, o günden sonra hayata bakışının değiştiğinden söz etti. Gerçekten bir şey anlamamış ve adamın iyice sıyırmış olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bakışlarımdan ne düşündüğümü anlamış olmalıydı.

- Biliyorum, anlaşılması zor. Delirmiş olduğumu düşündüğünüzden eminim. O gün anladım ki; hayat bu akan suya çok benziyordu. Ne kazandıklarımız ne de yitirdiklerimiz hayatı tam olarak anlamaya yetmiyordu. Su gibi akıp giden hayatın içinde bir görünüp bir kaybolan tutunmaya çalışan parçacıklardan başka bir şey değildik. Hayatın önüne ne engel koyarsan koy akıp gidiyor ve içinde önünde ne varsa sürükleyip götürüyordu. Ama kimse bize bunu söylemiyor hep başka şeyler yapmamız öğütleniyordu. Yaşamayıp biriktirmek, zamanında kullanabilmek için akan suya musluk taktığımız gibi hayatlarımıza da ket vuruyor yaşanacak onca şey varkan hep bekliyorduk. Çoğumuzun hayatı bir kör tapa ardında akmadan bekleyen su gibi yaşanmadan öylece duruyor ve zamanla suyu çekilen çeşmeler gibi kuruyup gidiyordu. Benim yaptığım gibi duruma isyan edip tapayı musluğu atan bir an önce suyunu akıtıp tükenip gitmek isteyenler de olmuyor değildi. Ne yaparsak yapalım çok az insan hayatın çavlanında suyun üstünde kalabiliyordu. Hayatın gürül gürül akan ırmağında kazandıklarımızla sevinip yitirdiklerimizin acılarıyla kavruluyor bir görünüp kayboluveriyorduk. Bir araya gelip tutunmaya çalışsak da batıp çıkıp sürükleniyorduk.

- İyi de çeşmeleri neden açık bırakıyorsunuz?

- Kör tapaların ardında yaşanmayan hayatlara inat hayatın su gibi özgürce aktığını görmek bilmek, ona dokunmak delice bulabilirsiniz ama bana iyi geliyor. İsyanımı dile getiriyorum. Musluk veya kör tapa ile sınırladığımız hep ket vurup özenle koruduğumuz paylaşmaktan bile uzak durduğumuz yaşanmadan geçen üstelik normal kabul edilen bir hayat yerine suların özgürce aktığı köy çeşmeleri gibi bir hayatın çok daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta hayat koca bir ırmak özgürce akıp gidiyor ve bizler de görünüp kaybolarak sürükleniyoruz, o kadar. Geriye coşkun akan su kitlesinden başka bir şey kalmıyor. Suyun akıp israf olduğuna da inanmam. Suyun bu dünyadan kaçıp gideceği yok döner dolaşır yağmur olur yine geri gelir. Hatta eşimin ve kızımın giden ruhları belki yağmurlarla geri dönüyordur umuduyla yağmurda ıslanmaktan da çekinmem. Burada yaptığım gibi açık bir musluğu seyretmek akan suyun hayatın içine karışmasını izlemek inanın iyi geliyor. Bırakın sular özgürce aksın, dolansın. Hepimizin hayatlarından geriye sudan başka bir şey kalmayacak ki…

cimg36691

Sözlerini tamamladıktan sonra gözümün içine baka baka musluğa uzanıp biraz daha açtı. Akan suyun sesi odayı kapladı. Hemşire hanım ile birlikte hastamızı odasında bırakıp çıktık. O gece ve hastanede kaldığı süre boyunca ara sıra engel olunsa da odasındaki çeşmeyi açık bırakmayı sürdürdü. Birkaç gün sonra taburcu olup geldiği gibi polis nezaretinde hastanemizi terk etti. Öğrendiğimize göre kendisini hırpalayan polislerden şikayetçi olmamıştı. Hastamızı bir daha görmedik. Polislere sorduk, onlardan da bilgi alamadık.

Aradan zaman geçti. Hastamızı unuttuğumu sanıyordum. Mesleki bir organizasyon nedeniyle bulunduğum Kütahya’da meydan çeşmelerinin hemen hepsinin musluksuz gürül gürül akmakta olduğunu görünce hastamızı ve o gece anlattıklarını hatırladım. Çeşmelerden birine yanaşıp yüzümü yıkadım, saçlarımı ıslattım. Bu arada meslektaşlarımdan biri suyun israf edildiğinden çeşmelerin boşa aktığından yakınıp diğerleri de bu sözlere onay verince “bırakın aksın, isteselerdi musluk takarlardı, bu onların seçimi” diye söylendim. Karşı çıkışımı anlamasalar da konuyu uzatmadılar. Onlar yürüyüp uzaklaşırken bir süre orada kalıp akan suyu seyrettim. Arkadaşlarım geride kalmamın nedenini sorunca bir yerlerde suyunu özgürce akıtan musluksuz çeşmelerin olduğunu bilmenin kendimi iyi hissettirdiğinden söz ettim. Anladıklarını sanmıyorum ama umarım bir anlayan bulunur.

Dr. Mehmet Uhri

Patologun Ruh Halleri

Pazartesi, Ocak 26th, 2015

Duygu durum ( mood ) içinde bulunduğumuz iç ve dış koşullara uyum gösterme çabasının sonucu olup yaşam dediğimiz olgunun bizdeki yansıması, görüntüsüdür. İklimler nasıl insanların yaşam biçimleri üzerinde etki ederse ruh iklimi olarak benzetebileceğimiz duygu durum da bizleri o iklime uyma yönünde değiştirip geliştirir. Bulunulan çevre, ortam ve algıda seçiciliğe göre kişiden kişiye değişiklikler gösterir.

Ruh hali ise ( affect ) içinde bulunulan ruh ikliminde ( duygu durum ) yaşanılan ruhsal dalgalanmalardır. Her mesleğin kendine göre ruh iklimi vardır ve zamanla insanları etkiler, değiştirir. Sözgelimi hukukçuların özellikle savcı ve hakimlerin empatiden yoksun “mahkeme duvarı” gibi ruh hali içinde görünmeleri mesleğin gerektirdiği ruh ikliminden kaynaklanır. Hekimliğin pek çok alanı de çalışanlar üzerinde bir ruh iklimi oluşturur ve bu iklime uyum göstermeye çabalayanlar arasında farklı ruh halleri görülse de genellikle mevsim normalleri içinde kaldığı için anormal olarak algılanmaz. Ancak mesleğe dışından bakanlar için durum hiç de normal görülmeyebilir. Psikiyatri uzmanlarının genel ruh hallerinin halk arasında pek de normal kabul edilmeyişi bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Patoloji uzmanlık alanı da hekimliğin pek çok alanı gibi kendine özgü bir ruh iklimi yaratır ve patologlar da bu iklimin gerektirdiği ruh hallerine bürünürler. Ekşi sözlükte patoloji başlığı altında “Madde 20: Klasik müzik gibi bir şeydir patoloji. Yaş kemale erdikçe sevilir, anlaşılır” biçimindeki açıklama mesleğin zamanla insanı değiştirdiğine de vurgu yapmaktadır.  Her alanda olduğu gibi mesleğin gerektirdiği ruh halinin farkında olup yüzleşilebildiği ölçüde sorun yoktur.

resim1

Dışarıdan bakış her ne kadar nerede durulduğuna ve önyargılara göre değişkenlik gösterse de atasözü gibi ortak kabul gören ve aktarılan söz, nükte, şaka gibi unsurlar ortak akla dair ipuçları barındırır. TUS’a hazırlanan tıp öğrencilerinin kariyer belirlemek için kullandığı biraz da esprili algoritmanın barındırdığı ortak akıldan yararlanacak olursak patoloji uzmanlık alanının çalışkan ve ağırbaşlı tıp öğrencilerinin daha çok seçtiği veya seçmesi önerilen bir branş olduğu görülmekte. Gerçekten de anestezi uzmanlığı gibi underground yaşamaya mahkum gibi görünse, preklinik bir branş olduğu sanısı yaygın bir kanaat olsa ve genellikle istenilen zamanda tahlil sonucunun hiç alınamadığı gibi genel bir önyargıyla muhatap olsa da patologlar Prof. Dr. Nadir Paksoy’un anlamlı benzetmesiyle takım oyunu olarak görülebilecek bir organizasyonda tıbbın kalecileridir.

Mesleğin getirdiği ruh iklimi ( duygu durum ): Kaleci psikolojisi

resim2Bilirsiniz; takım oyununun yalnız kahramanlarıdır, kaleciler. Gözler hep diğer oyuncuların üzerindedir. Gerideki yalnız adam olmak da yetmez, duruşunuzla güven vermeniz de gerekir. Başarınız takım arkadaşlarının performansıyla ilişkilidir. Yeterli klinik bilgi ve destek alamadığımız durumlarda hata yapma-gol yeme olasılığınız yüksektir. Defans hata yapsa da çoğunlukla kaleci suçlanır. Yenilen gol kaleciye atfedilir. Her kaleci gibi ne kadar iyi kurtarışlar yapsa da yediği gollerle hatırlanmaktan kurtulamaz. Patolojinin de sağlık hizmeti üreten takım oyununun içinde en geride yalnız adam olarak yer almak, takım için güven verici olmak gibi zor bir yükü vardır. Zordur kaleci psikolojisi. Takımdan uzak, oyun boyunca pek kimseyle konuşmadan dikkatli bir izleyici olmak ve defansın da yardımıyla gol yememeye, en azından hata yapmamaya çalışmak zor ve yıpratıcıdır. Seyirci açısından pek dikkat edilmeyen bir yerde görev yaparlar. Kaleci psikolojisi takımdan izole olmayı, yalnız olmayı ve ne olursa olsun takımın gerideki son adamı olarak güven verici olmayı gerektirir. Takım gol atıp çılgınca sevinirken de kaleci bir kenarda yalnız başına sevinmekle yetinir. Dahası çok başarılı bir reflekse golü önlediği doğru teşhis verdiği zamanda da sanki hiçbir şey olmamış gibi tevazu içinde topu oyuna sokması beklenir.

Kaleci psikolojisi biçiminde özetlediğimiz patoloji uzmanlık alanının ruh iklimi ( duygu durum ) çalışanları da uygun ruh hali içinde olmaya zorlar. O iklimin gerektirdiği ruh haline uyum gösterebilmek için her meslek çalışanlarını zaman içinde değiştirir ve dönüştürür. Bu değişim ve dönüşüm Adaptasyon, Formasyon ve Deformasyon şeklinde üç aşamadan geçer ve genellikle ilk iki aşamadan sonra durması beklenir.

İlk aşama Adaptasyon aşamasıdır. Mesleki uygulamalara adapte olmaya çalışmaktır. Cerrahi branşlarda olanların daha az uyku ve daha çok fizik güç sahibi olmaları el becerilerinin artması mesleki adaptasyona iyi bir örnektir. Patolojinin gerektirdiği adaptasyon özenli, düzenli, temiz ve titiz çalışma alışkanlığı ile başlar. Her patoloji asistanı tıbbın diğer alanlarına göre “kirli” kabul edilen patoloji laboratuarının temizlik ve düzenini öğrenerek işe başlar. O yüzden eğitim “en kirli” yerden “makroskopiden” başlar. Patolojinin kazandırdığı özenli, düzenli, temiz ve titiz çalışma alışkanlığına zaman içinde bilgi ve deneyim arttıkça dikkat artışı ve detayları gözden kaçırmama alışkanlığı da eklenir. Bilginin mikroskop başında yeniden yeniden kullanımı ve detayları gözden kaçırmama çabası bir kaleci titizliği ile oyunu izlemeyi gerektirir. En ufak detay için klinik bilgi almaya çabalamak saatlerce kitap karıştırmak başlangıçta gereksiz zaman kaybı gibi görünse de oyunun kurallarından biridir.

qqq

Uzmanlık eğitiminin sonlarına doğru mesleğin gerektirdiği adaptasyon çalışma alışkanlığına dönüşür ki biz buna ikinci aşama yani mesleki formasyon diyoruz. Patolog uzmanlığını alıp gittiği yerde edindiği formasyon gereği aynı titizlik, özen ve dikkat gerektiren çalışma ortamını sağlamaya çalışır. Diğer klinik branşlara göre mesleki uygulamalarına yönelik gösterdikleri titizlik hastane yönetimlerince zorluk çıkarma biçiminde algılansa ve hatta yaptığı işi fazla abartmakla suçlansa da taviz vermezler. Mesleki adaptasyon ve formasyon patologun bir kaleci soğukkanlılığı ve güven verici tutumunu sağlamalıdır. Tıp fakültesine giren ve beyaz önlüğü içinde hekim olma, hastalara şifa dağıtma hayali kuran, kanı kaynayan genç bir hekim adayına “ömrün dört duvar arasında bir mikroskoba bakmakla geçecek” denilse çoğunlukla alınacak olumsuz tepki düşünülürse patoloji alanındaki mesleki adaptasyon ve formasyon ve onun kazandırdığı ruh hali daha iyi anlaşılabilir. Üçüncü aşama ise edindiğimiz mesleki formasyonun yavaş yavaş yaşam biçimimize girmesi ve tüm yaşam alanlarımıza etki etmesiyle başlar ki bizler buna mesleki deformasyon diyoruz. Psikiyatri uzmanlarının halk arasında diğer hekim ve insanlardan farklı ruh hali içinde olduklarına yönelik genel kanı bunun iyi bir örneğidir. Ruhen ve bedenen sağlıklı görünseler de psikiyatrlara bakışta bir şeyler hep endişe konusudur. Bir diğer örnek cerrahi branşlarda yaşanır. Hastanın tüm operasyonel sorumluluğunu üstlenen, ameliyatı yaparken bir yandan da tüm ekibi yöneten ve giderek ekip yönetmeye alışmış mesleğine iyice adapte olmuş genel cerrahi uzmanlarının yöneticilik ruhu iş dışı yaşamlarına da yansıyıp “cerrah kişiliği” tanımında yer bulmaktadır. Günümüzde cerrahi branşlarda görev yapanların sorumluluktan kaçmayıp her alanda inisiyatif kullanma ve ekip yönetir gibi davranması nadir bir durum değildir.

Hekimlik mesleğinin gerektirdiği çok çalışkan ve sabırlı olmanın üzerine patoloji uzmanlık dalının kazandırdığı formasyonlar kabaca dört başlık altında toplanabilir;

1- Düzenli, titiz, temiz çalışma alışkanlığı

2- Detayları gözden kaçırmama ( Spontan dikkat artışı )

3- Tevazu sahibi olma ( kaleci psikolojisine alışma )

4- İzole ve içe kapanık çalışma alışkanlığı

Düzenli, titiz, temiz çalışma alışkanlığını iş dışı hayatına da uygulayanlar için sorun yok. Hatta öğrencilik yıllarında düzensiz ve dağınıklığı ile tanınan meslektaşlarımızı tanıyanlar geçirdiği dönüşüm nedeniyle hayretle bakıyor bile olabilir.

Tıbbın diğer alanlarına göre tevazu gerektiren bir branştır patoloji. Gazetelere haber olan veya magazin yanı güçlü branşlardan değildir. Yaptığı bilimsel çalışmalar ile parlayan patologları bilim dilini kullanmadan haberleştirmek zor olduğu için genellikle “Türk bilim insanının büyük buluşu, bilime katkısı” biçiminde milli yanı abartılan haber olmaktan öteye gitmez. Tevazu sahibi olmak da düzenli, temiz ve titiz çalışma alışkanlığı gibi toplumca kabul gören beğenilen bir davranıştır ve iş dışı hayata yansıyor olması yadırganmaz. Ancak herkesten daha fazla detaylardaki kusurları görme, spontan dikkat artışı iş dışında birlikte yaşanılan insanlar için sorun teşkil edebilir. Evde veya başka bir ortamda başkalarının üzerinde durmadığı kusurlara dikkat kesilme ve üzerinde durma çabası küçük sorunları dert eden biri izlenimi veriyor olabilir. Bipolar kişilik bozukluğu olanlarda manik faz için tanımlanan özellikler arasında tanımlanan “spontan dikkat artışı” mesleğin patologlara kazandırdığı formasyonlardandır ve iş dışına fazla yansırsa sorun oluşturabilir. Yine izole ve içe kapanık çalışma alışkanlığı da mesleğin kazandırdığı formasyonlardandır. Dört duvar arasında hep aynı oyuncağıyla aynı oyunu sıkılmadan oynayan, bazen yemek yemeği bile unutan, pek konuşmayan, sınırlı duygusal tepkiler veren ancak ilgi duyduğu alan ile soru sorulduğunda saatlerce en ince detaylarına kadar anlatabilen zeki bir çocuk için çocuk psikiyatrları atipik otizim veya bilinen adıyla Asperger sendromu yönünden ileri inceleme yapmak isterler. Böyle bir hastalığı olmasa da mesleğin formasyonu patologları bu tür bir görüntünün içine çekebilmektedir. Bu durum ile yüzleşmek iyi bir başlangıç olabilir.

tmb_1086_480

Patch Adams filminde tıp fakültesine yeni başlayan öğrencilere insanın hata yapabilir, yanılabilir, kandırılabilir, yorulup bitap düşebilir, kolaycılığa kaçabilir kısaca güvenilmez bir canlı olduğunu hatırlatan dekan içinizdeki o güvenilmez insanı çıkarıp sizlerden doktor yapacağım diye haykırır. Öğrenciler de alkışlar. Filmin ana teması özündeki insani yapıyı yitirmenin mesleği de bitireceği yönündedir. Ancak dekan bir konuda haklıdır. İnsan pek çok zayıflıkları olan bir canlıdır. Patoloji gibi karar noktasında görev yapıyorsa zayıflıklarıyla yüzleşmek zorundadır. Özellikle sitopatoloji ile uğraşıp smear taramaları yapanlar için bu yüzleşme zorunludur. Sözgelimi; taranan 50 civarı smear için yaklaşık % 2-3 ünde sorun olacağı yönündeki istatistiki bilgi patologu etkileyebilir. Taramanın sonuna doğru hiç anormal sonuç bulunmaması kalan birkaç preparat için fazla tanılama riski doğurabildiği gibi tersine ilk 7-8 preparatta fazla sayıda sorunlu birkaç olgu saptandığında kalan preparatlar için eksik tanılama riski söz konusudur. Hata yapmamak için bu ruh hali ile yüzleşmek zorunludur.

Smear taramaları uzun yol sürücülüğüne benzer. Birbirine benzer görüntülerin aktığı bitmek bilmeyen bir yolda araç kullanır gibi smear taranır. Kurallara uyulunca sorun yokmuş gibi görünür. Ancak bitirmek için acele etmek, dikkatin dağılmasına karşın preparat bakmayı sürdürmek, önceki olgularla diğer olguları kıyaslamak tarama sürecinde doğru tanı konulması için risk oluşturabilir. Sitopatolog otomatik tarama cihazı değildir. Otomatik tarama cihaz her olguya sıfırdan bakar, önceki olgularla kıyaslama yapmaz, yaptığı işin anlamı ve doğuracağı sonuçlar konusunda da hiçbir fikri yoktur. Patolog ise Patch Adams filminde dekanın sözünü ettiği gibi zayıflıkları olan bir canlıdır. Zayıflıkları ile baş etmek ise her şeyden önce mükemmel olmadığını kabullenmeyi ve zayıflıklarıyla yüzleşmeyi gerektirir.  Bu konuda uzun yol sürücülerinden öğreneceğimiz çok şey var gibi görünüyor.

Tüm bunlara ek olarak tıp uygulamalarında yaşanan değişim ve dönüşüm de patoloji uzmanlık alanının ruh iklimini etkilemektedir. Tıp uygulamalarının küresel anlamda piyasa beklentilerine göre yeniden şekillendiği bir dünyada patolojinin eklektik kaldığından söz edilebilir. Tıbbın farklı disiplinleri tarafından defalarca incelendikçe sisteme para kazandıran hastalar için patolojinin kesin tanı koyması ve inceleme süreçlerini sonlandırıp tedavi sürecini başlatması kazanç dinamikleri açısından hiç de istenilen bir durum değildir. Patoloji kesin tanı koyamadığı sürece hasta incelemeye devam edilecek ve böylelikle sisteme para kazandıracaktır. Tıbbın pek çok alanı günümüzde uzay teknolojisi ile yarışıyor olmasına karşın patolojinin 300 yıllık Löwenhook’un icadı mikroskopu ve 160 yıllık mikrotomu kullanıyor olmasını patolojinin bu ekletik duruşuna bağlayabiliriz.

Bilgi Hiyerarşisi ve Patoloji

Piyasalaşan sağlık sistemi patologun iki gözüne mahkum olmaktan fazlasıyla rahatsız görünüyor ve bu durum mesleğin ruh iklimini de olumsuz etkiliyor. Türkçede hepsini “bilgi” sözcüğü altında etiketlesek de bilginin kendi içinde bir hiyerarşisi vardır. Bilgi hiyerarşisi, data-veri ile başlar ( tıpta biz buna semptom diyoruz ) information- malumat ile devam eder (tahliller) konwledge- bilgilenme eldeki ( tahlil ve filmlerin okunması ) ve wisdom- hikmet ile (bilgi ve verilerin mesleki deneyim ile yorumlanması) sonuca ulaşılması biçiminde akar. Hekimliği özü wisdom- hikmettir. Hikmet sahibi kişiyi ifade eder. Piyasalaşan tıp uygulamaları ise bilgi hiyerarşisinin ilk 3 basamağını ( data- information ve knowledge) kendince yeterli görüp hekimlik mesleğinin barındığı yorum gücünü (wisdom- hikmet) devre dışı bıraktığı ölçüde hastanın sürekli incelenmesi ve sisteme para kazandırmasını ilke edinen tutum içine girmektedir. Bu durum deneyimli hekimden çok sürekli araştıran deneyimsiz hekimlerin tercih edilmesine veya hikmet sahibi hekimlerin bile gereksiz tahlillere yönelmesine yol açmaktadır.  Patoloji ise ıslak imzalı rapor örneklerini saklamayı dert etmeyen, digital çağa bile kuşkuyla bakan klasik tıp paradigması içinde kalarak eklektik duruşunu ortaya koymaktadır. Patolojiye gelen örnek ve istem belgesi datadır. Örneğin işlenip preparat haline gelmesi information, okunması ise knowledge olup kesin tanı için patoloğun hikmetini de konuşturması gerekir. Patoloji kesin tanı vermenin gerektirdiği biçimde bilgi hiyerarşisinin 4 basamağını da uygulamaktan kaçınmayıp piyasa beklentilerine inat tanılama süreçlerini durdurabilme gücüne sahiptir.

resim3

Piyasalaşan tıp uygulamaları hekimleri piyasa beklentilerine yönelik ruh iklimi içine soksa da patoloji bu alana uymamaktadır. Ancak, ne kadar eklektik kalıyor olsa da patoloji tıbbın hafızasıdır. Her şey unutulur patoloji arşivi unutmaz. Piyasa başka öncelikleri dayatsa da patolojiyi uzak tutmaya çalışan tıp kabahatini gizlemeye çalışan çocuk gibi er veya geç yakayı ele verir. Her şey unutulsa da devasa arşivi ile patoloji unutmaz.

Patolojinin özgün ruh iklimi yanı sıra modern piyasa tıbbının içinde klasik tıp paradigması ile var olmaya çalışan eklektik görüntüsü diğer uzmanlık branşlarına göre olumsuz bir ruh iklimi yaratmakta ve bu durum bir süre daha böyle devam edecek gibi görünmektedir. Her şeye rağmen patoloji uzmanlık alanının ruh iklimi ve bu iklim içindeki ruh halleriyle yüzleşebilmenin “iyi kaleci” olarak anılmak için doğru ve yeterli bir başlangıç olacağı unutulmamalıdır.

Mehmet Uhri

Not: 19-23 Kasım 2014′te Trabzonda gerçekleşen 24. Ulusal Patoloji Kongresi’nde verilen konferanstan kısaltılarak kaleme alınmıştır.