Archive for Mart, 2012

Hayata Tapınanlar

Cuma, Mart 23rd, 2012

35263_404087313260_611868260_4442655_6028946_n1Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği ilk hekimlerdendi. Koca tıbbiye sınıfından 20 kişi kadar kalmışlardı. Sınıf toplantısı için bir araya geldiklerinde arkadaşlarından birinin yemek borusu kanserine yakalandığını ve her şeye karşın toplantıya katıldığını öğreniyorlardı. Açıkçası arkadaşlarını teselli edip geçmiş olsun dilemelerini bekliyordum. Ama onlar arkadaşlarının yanına gidip yakalandığı hastalık için onu tebrik ettiler.

Yemek borusu kanserinin ender olduğundan dem vurarak “sana da böylesi bir hastalık yakışırdı” biçiminde övgülerde bulundular. Hasta olan arkadaşları da durumdan son derece memnun görünüyordu.

“Nasıl olsa öleceğiz, ama bizim gibi eski hekimlere öyle sıradan hastalıklar yakışmaz, adı sanı duyulmuş ender-i nadirattan hastalık bizi öldürmeli ki ölüm bir şeye benzesin, helal olsun sana, kadehimi böylesi bir ölümün şerefine kaldırıyorum” sesleri işitiliyor, kadehler tokuşturuluyordu. Ölümü yakın olan arkadaşlarını kutlayıp ölümün şerefine kadeh kaldırdılar. Garsonlar şaşkın bakışlarla izliyor, kendi aralarında bunlar aklını oynatmış olmasın diye konuştuklarını işitiyordum.

35263_404087308260_611868260_4442654_6204507_n

Hepsi yılların hekimiydi. Hayatları hastalarını ölümden uzak tutmakla geçmişti. Ölümü düşman bellediklerini düşünürdüm. Ama onlar sanki ölüme tapınıyordu. Ortalık sakinleşince kanser olduğu için kutlamaları kabul eden abimizden açıklama istedim.

- Sizin burada yaptığınız bir anlamda ölümü kutsamak, ona tapınmak olmuyor mu?

- Evet. Aynen öyle. Ne var bunda?

- Ama içinde yaşadığımız dünyada yaşanacak bunca şey varken ölüme bu kadar yakın durmak onu kutsamak…. Hele bir hekim için böylesi bir tavır. Anlayamadım doğrusu.

- Eh o kadar da kuşak farkı olsun aramızda. İkimiz de hekimiz ama sen yolun başındasın ben ise sonunda. Aramızda fark olması kaçınılmaz değil mi?

- Evet ama bu kadar biri birine zıt olmak zorunda mı?

- Bu bir tercih ve hayata bakış sorunu. Çok değil. 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar hayat acımasızdı. Bulaşıcı hastalıklar, savaşlar, kıtlık ve benzeri nedenlerle büyük insan kayıpları yaşanıyordu. Ölüm her şeyin önündeydi. İnsanlar için temel hayat gerçeği ölümdü. Herkesin yakın çevresinde birileri ölüyor, ölüm hiçbir sınıf zümre ayırmaksızın kol geziyordu. Bu nedenle ölüm kutsaldı. İnsanlar veba gibi öldürücü hastalıklar ve ölenleri için heykeller, anıtlar yapıyordu. İşte bizler de böyle bir sürecin son dönemlerinde hekimliğe adım attık. Bizim için de ölüm kutsaldı. Temel hayat gerçeği ölümdü.

- İnsanlar ölüme mi tapınıyordu?

- İnsanlar ölümün kaçınılmaz olduğunu biliyor ve çoğu öteki dünya için yaşıyordu. Tüm ibadetler ölümden sonraki hayata yatırım olarak şekilleniyordu. İnsanlar oruç tutuyor, ibadethanelere gidiyor ve bir takım ritüelleri kullanarak ölüm ve ölümden sonraki hayatları için çabalıyordu.

- Peki sonra ne oldu da bu bakış açısı değişti?

- Sanırım 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan aydınlanma süreci ile birlikte insanların doğaya bakış açısı değişti. Hastalıklar, büyük savaşlar ve kıtlık gibi mahşerin atlıları bir bir ortadan kalktı. İnsanlar çevrelerinde ölüm görmeyi unutup, yaşayanları ve yaşanacakları keşfetmeye başladılar. Sanat ve edebiyat alanında gerçekleşen eserler de hayatı öne çıkaran ölümü öteleyen bir bakış açısını aşıladı insanlara. Böylece ölüm ve onunla ilgili ibadetler, ritüeller yavaş yavaş ortadan kalktı. Günümüzde artık kutsal olan hayatın kendisi. İnsanlar hayata tapınıyor, hayatta kalmak gerektiğine ve yaşanacak çok şey olduğuna inanıyor. Ölüm günümüz hayatında unutulan ya da unutturulan bir şey. Ölümü hayatın içinden çıkarıp, öteleyerek insanlara hayata tapınma öğütleniyor.

- Hayata tapınma nasıl oluyor?

- Bak dostum, ibadet ibadettir. Yıllar önce öteki dünya için, ölüm için ibadet edenlerin yerini hayat ibadeti aldı. İnsanlar artık hayatta daha fazla kalabilmek için sabahın 06.00’sında kalkıp koşuyor, kırmızı et yememeye, katı yağ tüketmemeye özen gösteriyor. Bu yapılanların bir ibadetin ritüellerine ait olmadığını kim inkar edebilir? Kendi iradesiyle oruç tutan insanın yerini yine kendi iradesiyle sabahın köründe kalkıp koşuya çıkan kilo almamak için yemek yemeyen insan aldı. Ama ibadet değişmedi.

- Böylesi daha iyi olmadı mı?

- Bilemem? Zaman gösterecek. Bana sorarsan insanlar kendilerini kandırıyorlar. Hayatta daha uzun süre kalmakla hayatı kutsadıklarını sanıyorlar. Halbuki hayat ölüm gibi bir gerçeği içinde barındırdığı ölçüde kutsanacak bir şeydir. Ölüm gerçeğini öteleyip görmezden gelirsen hayatı sana sunulan ve tüketilmesi gereken süreçler silsilesi olarak görür ve öyle tanırsın. Ölüme rağmen hayatta kalmanın ne demek olduğunu da hiçbir zaman anlayamazsın. İşte bu nedenle bizim burada yaptığımız töreni anlamakta güçlük çektin.

Bunları söyledikten sonra sınıf arkadaşı hayli yaşlı hanımefendi ile çalan müziğe eşlik edip nefesi yetene kadar dans etti. Dans sırasında bir ara yanıma gelerek “bu kadar çok düşünme, hayatın tadını çıkar” demeyi de ihmal etmedi.


Dr. Mehmet Uhri

Not: Rahmetli dayım iç hastalıkları uzmanı Dr. Erdoğan ACARLAR’ ın (İÜ.Tıp.Fak./1947) anısı içindir.

Petra’nın Karıncaları

Pazar, Mart 18th, 2012

petra2Yağmur durdu, rüzgarın sesi kesildi, ortalık aydınlanıyor. Geceden sert esen rüzgar günün bereketli olacağını müjdeliyordu. Umarım öyle olur. Kuşlar yağmurun açığa çıkardığı, rüzgarın savurduğu çer çöpün peşindedir şimdi. Kuşlara yem olmamak için biraz daha beklemek zorundayız. Biz kim miyiz?

Bizler Petranın kırmızı karıncalarıyız. İnsanlardan ürküp yükseklerdeki yavalarına çekilen kuşlardan geriye kalanları yuvalarımıza taşırız. İnsanlar buraya Petra vadisi diyor. Adını koyunca sahibi olduklarını da sanıyorlar. Halbuki taşı toprağı saymazsak buraların en eski canlılarıyız ve biliyoruz ki; herkesin herşeyin sahiplenmeye çalıştığı ama hiç kimsenin sürekli olarak sahiplenemediği bir yer burası. Burası Kızıldenizin kuzeyinde yer alan Petra vadisi. Milyarlarca yıl önce dev bir okyanusun tabanıymış. Okyanus altındaki volkanik fışkırmalar her seferinde suyun baskısıyla ezilmiş. Tabakalar halinde dağlar ve tepeler oluşmuş. Milyarlarca yıl önce su çekilip yağmur ve rüzgarın aşındırmasıyla volkanik dağlar biçim değiştirip bugünkü vadiye dönüşmüş. Kimi zaman yağmur sahiplenmiş buraları, kimi zaman da rüzgar biçim vermiş, imzasını atmış. Hiçbiri kalıcı olamamış. Yağmura rüzgara sorsan ikisi de vadiyi sahiplenmeye kalkar. Ancak her şeyin gerçek sahibinin istediği olana kadar tüm laflar boş. Biz kırmızı karıncalar herşeyin gerçek sahibinin su olduğunu iyi biliriz.  

dsc04794

Yağmurun rüzgarın sahiplenmesi yetmediği gibi gün gelip insanlar da buralara yerleşip sahiplenmeye kalktılar. Once mağaralara yerleştiler. Sonra kayalara biçim verip kendilerine ev yaptılar. Çoğalıp zenginleştikçe inandıkları tanrılar için görkemli tapınaklar inşa ettiler. Onlar da yağmur gibi, güneş gibi ve hatta rüzgar gibi buralara attıkları imzanın kalıcı olacağını düşünüp Petra’nın sahibi olduklarına inandılar. Zamanı gelince onlar da geçip gittiler, biz hep burdaydık. Gerçi farklı renkte olanlarımız da vardı. Ama ortamın rengine uyan kırmızı renkte olan bizler doğal düşmanlarımızdan daha iyi saklanabildiğimiz için diğerlerine göre şanslıydık. Herkes geçip gitti biz kaldık. Yuvalarımızı burada yaptık burada karnımızı doyurduk, bolluğu, kıtlığı, fırtınayı seli burada gördük. Herşeye yeniden başladığımız günler de oldu. Ama hiç bir zaman diğerleri gibi buraların sahibi olduğumuzu düşünmedik. Öyle varlığı yokluğu tartışılır tanrılarımız da olmadı. Rüzgarın güneşin yağmurun gücünü tanısak da buraların gerçek sahibinin çok yakınımızda olduğunun farkındaydık. 

img_6280Bizim de kendimize göre inancımız var, elbet. Burada hangi karıncaya sorarsanız sorun herşeyin üstünde tek bir tanrı olduğunu, onun da “su” olduğunu söyleyecektir. Buradaki herşey suyun varlığına, yokluğuna veya hareketine göre değişir. Tüm canlılar için yaratan ve yok eden sudan başkası değil. Buralar okyanus olduğu zaman da böyleydi. Sular çekildikten sonra ortalığı boş bulan rüzgara, güneşe ve hatta taşlara attığı kendi imzasına bakıp sahiplenmeye çalışan insanlara aldanmayın, asıl imzayı atan suyun varlığı ve hareketidir. Biz karıncalar için tanrı ”su” dur. Başka tanrı olmasına gerek de yoktur.

dsc05282İnsanlar ise tuhaf yaratıklar. Yaşamları için gereken su yüzünden yerleşim yerlerini hep su kenarına yapıp herşeyi tanrısallaştırmalarına karşın suyun tanrı olduğuna bir türlü inanmadılar. Bir de bize karınca beyinli derler. Gelsinler görsünler. Taşlara şekil veren, kalkeri ufalayıp bakırı ortaya çıkaran buralara gülkurusu rengini veren, demir filizlerini oksitleyip görünür kılan hep sudur. Belki rüzgarın güneşin de yardımı olmuştur ama eğer ortada bir mimar imzası aranıyorsa, bu imza suya aittir. Okyanus halindeyken attığı imza yerinde durduğu gibi çekildikten sonra da ara sıra yoklayıp imzasını tazelemeyi de bilmiştir. Vadiyi açıp kayaları şekilden şekile sokan yağmurun, ırmakların varlığı ile su her zaman buraların gerçek sahibi olduğunu hatırlatmıştır. Anlayana ve görmek isteyene, tabii ki. Biz karınca beyinliler gülüp geçsek de; insanlar taşı toprağı işleyip kendini tanrı sanmayı, kendi üretkenliğine tanrısallık atfedip böbürlenmeyi pek seviyor. Hatta suyun bu tanrısal gücünü fark edip kullanabildikçe, tanrının bu kadar yakınında ve kolay erişilebilir olmasına anlam veremeyip bazılarının tanrıyı ve tanrısallığı uzaklarda çok uzaklarda aradığı bile oluyor.   

 

dsc04885Halbuki hep burada olup hayata tutunanlar suyu iyi tanıyanlardır. Vadinin soğanlı bitkileri filizlenip çiçeğe durmak için toprak altında suyu bekler. Gelen suyun miktarına göre boy atar serpilir hatta çiçek bile açar. Kuşlar çiçekleri tozlayıp yeni soğanların tohumlarını ortalığa saçar. Su çekilip güneş ve rüzgar baskın geldiğinde ise hızla soğanına geri  döner. Geriye kalan kuru yaprak ve çiçekleri toplamak için bizler güneş ve rüzgarın onları iyice ufalamasını bekleriz. Suyun yükseldiği dönemler ise biz karıncalar için afettir. Yuvamızı iyi koruyamazsak ne var ne yok kaybeder hatta kuşa böceğe yem oluruz. Afet sonrasında ise ortalık daha gür yeşerir, hayatta kalanlarımız için bolluk bereket dönemi başlar. Yani, hayatı belirleyenin su ve suyun hareketi olduğunu, insanlar gibi mabetler filan yapmasak da suyun hayatın kaynağı ve yaratıcısı olduğunu iyi biliriz.  

Herneyse, insanlar ortalığa döküldü güneş yükseliyor kuşlar çekilmiş olmalı. Bu kadar gevezelik yeter. Güneş çekilip rüzgar sertleşmeden işe koyulmak gerekiyor. İşimiz çok. Sonra ne mi olacak? Sonrasını yine su belirleyecek, ona sorun. Şimdi gitmem gerekiyor, kardeşlerimi bekletmemeliyim.

 

Mehmet Uhri

 

Not: Resimleri orijinal boyutlarıyla görebilmek için üzerlerine tıklayabilirsiniz. 

Nafile Doktor

Perşembe, Mart 8th, 2012

nafile

Doktor hanım ter içindeydi, telaşlı ve öfkeliydi. “Nafile deme bana, daha çok genç bırakamayız, yaşatmalıyız” diye hemşire hanıma bağırıyordu. Acil servise getirilen bilinci kapalı hastayı yapay solunum ve kalp masajı ile hayatta tutmaya çalışıyordu. Hastanın kalbi ve solunumu durmuştu. Dahası beynin ne kadar süreyle oksijensiz kaldığını bilmiyorduk. Durum ümitsiz görünüyordu. Doktor hanım inatla canlandırma işlemini sürdürüyordu. Bu arada hemşire hanım “nafile çabalıyoruz, bırakalım artık” deyince dönüp ona bu sözlerle çıkışmıştı. Yardım edip canlandırma işlemini sürdürdük. Gerçekten de birkaç kez ümidimizi yitirip bırakmayı düşündük ama doktor hanım bırakmıyordu. Uzunca süre sonra ümitlerin kaybolmasına yakın kalp çalışmaya başladı. Hastayı solunum cihazına bağlayıp yoğun bakıma aldık. En azından şimdilik hayattaydı. Bırakmamıştık.

Doktor hanım onca uğraştan yorgun düşmüş sandalyeye yığılmıştı. Tıp fakültesi 4. sınıf öğrencisiydi. Yaz aylarında arkadaşları tatil yaparken hastanemizde gönüllü stajyer hekim olarak çalışmayı seçmişti. Daha çok acil serviste bazen de doğumhanede görüyorduk. Çalışkanlığı ve ortama uyumu ile herkesin takdirini kazanmıştı. Akranı pek çok genç kız gibi kendi görüntüsüyle uğraşmaktansa sade ve abartısız giyiniyor makyaj yapmıyordu. Pek konuşkan da değildi. İsminden hoşlanmadığını “doktor hanım” diye hitap edilmesini istediğini öğrenmiştik acil servis hemşirelerinden. Nafile ismini de ilk kez onda duymuştuk.

İyi iş çıkarmış, inatçı davranarak o gün hastayı hayatta tutmayı başarmıştı. Gerçi hastayı bitkisel hayata mahkum etme riski de vardı ama az önce ağlaşan hasta yakınlarının yüzü gülüyor umut içinde yoğun bakımın kapısında bekliyorlardı.

Doktor hanımı kahve içip dinlenmesi için doktor odasına davet ettik. Önce çekindi. Israr edince utana sıkıla geldi. Çantasından çıkardığı sağlık karnesini uzatıp dedesinin biten ilaçlarını yazmamızı rica etti. Kahvelerimizi içerken biraz da olsa konuşma fırsatı bulmuştuk. Ailesinin Bulgaristan göçmeni olduğundan söz etti. İsminin anlamını ve neden böyle bir isim konulduğunu sorunca önce yanıt vermek istemedi. Sıkılmıştı. Odadan çıkıp gitmek ister gibiydi. Sağlık karnesini gösterip “dedemin ilaçları” diyerek konuyu geçiştirmeye çalıştı. Sonra pes etti. Kafasını kaldırmıyor hep aynı yere bakıyordu. Sözcükleri dikkatle seçerek konuşuyordu.

- Adım Nafile. İsmimi dedem koymuş. Erkek olsaymışım Beyhude koyacaklarmış. Annemin karnındayken babam askermiş. Güneydoğuda şehit düşmüş. Ben doğduktan sonra annem kalamamış buralarda Bulgaristan’a geri dönmüş. Beni dedem ve babaannem büyütmüş.

- Peki neden bu isim?

- Dedem Bulgaristan’dan ailesini koruyabilmek çocuklarına yaşanabilir gelecek verebilmek umuduyla göç etmiş. Evini barkını doğup büyüdüğü toprakları bırakıp Türkiye’ye kaçmış. Kaçmış da ne olmuş? Özenle okuttuğu, askere gönderdiği oğlunun cenazesini alabilmiş. Annem de bırakıp gittikten sonra bir ben kalmışım oğlundan geriye. Dedem bütün bu yaşadıklarının, göçlerin boşuna olduğunu düşünmüş. Benim dünyada olmam beyhudeymiş. Adımı biraz da yaşadıklarına duydukları öfke yüzünden Nafile koymuşlar. O günden sonra çabalamayı bırakmış dedem, küsüp oturmuş.

- Peki Nafile, sen ne olmak, ileride ne yapmak istiyorsun?

Yanakları kızarmıştı. Gözünü yerden kaldırmıyordu ama utandığını ve bunu gizlemeye çalıştığını hissetmiştik. Bir süre sustuktan sonra kafasını kaldırıp odadakiler baktı.

- Böyle bir isimle yaşamanın zorluğunu tahmin dahi edemezsiniz. Her şeyden önce hayatınızın nafile olmadığını kendinize kanıtlamanız gerekiyor. Bunun için doktor olmak istedim. Başka çarem yoktu. Bir insanı dünyaya getirmenin, sağlığına kavuşturmanın anlamı benim için herkesten çok daha farklı. Sizleri bilemem ama ben iyileştirdiğim hastalara bakınca hayatımın nafile olmadığını görebiliyorum.

Boşalan kahve fincanını sehpaya bıraktı. Hastaların yanına dönmek istediğini söyledi. Dedesinin karnesini çantasına koydu. Teşekkür etti. Çıkmadan “Peki ya annen? Anneni hiç tanımadın mı?” diye sordum. Yüzü bulutlanır gibi oldu.

- Dedim ya adım Nafile. Babamın ölümünden sonra Annem Bulgaristan’a geri dönüp unutmaya çalışmış beni ve buraları. Hiç aramadı. Ara sıra dedemlere mektup yazıp bilgi alır bazen de gücü yettiğince para gönderirmiş. Liseyi bitirince Bulgaristan’a yanına gittim. Gördüm ki orada içinde bana yer olmayan başka bir hayat kurmuş. Geçmişini unutmak istemiş.

- Yani?

- Yani ona ulaşmaya çalışmam da nafileymiş. Bazen akıntıya kürek çekiyormuşum gibi geliyor. O yüzden arkama bakmamaya çalışıyorum. Ne yapayım? Dünyaya gelmişim bir kere, yaşamadan da olmuyor.

Bir süre ayakta durup pencereden dışarıya doğru baktı. Gözleri dolmuştu. “Gitmem gerekiyor, doğumhaneden beni bekliyorlardı” diyerek hızlı adımlarla arkasına bakmadan odadan çıktı.

O gün ve daha sonraki günlerde hastanemizde doktor Nafile hanımı gören olmadı. Çabası ve inadıyla yaşattığı, yoğun bakıma aldığımız hastanın günler sonra gözlerini açtığını müjdelemek, çabasının nafile olmadığını söylemek için aradık ama ulaşamadık. Ancak, bir başka hastanede çalışkanlığı ile unutturmaya çalıştığı ismiyle kendini mesleğine hazırlayan bir doktor hanım olduğunu, yaptıklarının da nafile olmadığını artık hepimiz biliyoruz.

Dr. Mehmet Uhri

Jerash’ın Yalnızlığı

Pazar, Mart 4th, 2012

gerasa

Bakmayın öyle yağmurun ardından tozun toprağın gidip renklerin canlandığına. Bu şehir yüzyıllardır kendi yalnızlığı içinde suskun öylece durup köklerini arayanların gelmesini bekliyor. Burası Jerash.

Bir zamanlar Ortadoğudaki Roma kentlerinin en tanınan bilinenlerindendi. Doğu Batı ve Kuzey Güney yönündeki ticaret yollarının kesiştiği yerdeydi. Baharat ve İpek yolu buradan geçerdi. Caddeleri insan kaynar sokaklarındaki çocukların gürültüsü çoğu kez kuşların seslerini bastırırdı. Şimdilerde her yıl düzenli yuva yapan sadık kırlangıçlar dışında kuş sesi de duyulmaz oldu. 

Coğrafi keşifler ve yeni deniz ticaret yollarının kullanılması ile şehrin ticari önemi zayıflayınca Jerash fakirleşip ordusunu besleyemez hale geldi. Orduyu küçültmeyi denedilerse de olmadı. Koca şehri yerel birliklere bırakıp çekildiler. Askeri gücünü yitirip saldırıya, talana açık hale geldiğini gören şehrin zenginleri kendilerini güvende hissetmeyip birer birer göç ettiler. Fakirlik ve yoksulluğun kavurduğu şehirde bırakın zenginlik üretmeyi eldekileri korumak bile zorlaştı. Kök saldıkları toprakların onları yaşatmaya, ayakta tutmaya yetmediğini görenler de şehri terk etmeye başladı. Şehrin sonbaharı yavaş yavaş yerini kışa bıraktı. Sonra sesler azaldı. Çocukların sesleri azaldıkça kuşların sesleri daha çok duyulur hale gelse de sonuç değişmedi. Yiyecek bulamayan kuşlar da seslerini kesti ve gözden kayboldu.

Onca emek ve özenle yaptıkları binaları, tiyatro, tapınak ve odeonları bırakıp gittiler. Gidenlerin sesleri, coşkuları, duyguları taşların tınısında kaldı. Yıllar içinde köklerini unutmayıp atalarını arayanlar geri dönüp ara sıra uğrasa da şehrin hiç bitmeyecek kışı başlamıştı. Anlı şanlı önemli insanlar için yapılan gösterişli binalar zaten şehrin insanlarına hep uzaktı ama ya Pazar yeri, ana cadde veya oval meydan. Onlar buralarda tanışıp görüştüler, güldüler, ağladılar. Yaşama heyecanlarını burada bulup, yine buralarda aradılar. Birlikte yaşadıkları sevinç ve hüzünlerinde hep oval meydandaydılar. Taşların dili olsa da söyleyebilse.

Çocuklarının peşinde koşturan anneler, malını satabilme telaşındaki tüccarlar, oradan buradan kopup buralara yerleşenler, çocuklarını burada doğurup buraya kök salan, doğup büyüdükleri şehirlerini çok ama çok seven o insanlar nasıl yok oldu, nasıl bu kadar kolay vaz geçtiler anlayamıyorum.

Ben kim miyim?

Ben Jerash’ta oval meydanın kenarındaki çınar ağacıyım. Daha doğrusu şehrin tarihine tanıklık eden o ulu çınar ağacının köklerinden yeniden doğup yetişen genç bir çınar ağacıyım. Ulu çınar ömrünü doldurduğunda nöbeti bana bıraktı. Giderken “köklerine dikkat et. Kökler kaybolmaz. Kaybolur diyene de inanma” demişti. Son ana kadar bu şehrin insanlarına inanmıştı. Onların günü gelip köklerini arayacağına eskisi gibi olmasa da şehri bu terk edilmişlikten kurtaracağına inanıyordu. Doğrusu ben onun kadar iyimser olamadım.  

Jerash’ın yalnızlığında doğup büyüdüm. Ara sıra şehri gezmeye gelen ama geceleri uzak duran turist grupları ve meraklı insanlardan başka kimseyi görmedim. Gelenlerin ne aradığını, niçin geldiğini bilemem ama herşeye uzak durup fotoğraf çekmekten başka bir şey yapmadıklarına bakılırsa pek öyle köklerine merak salanlar olduğunu da sanmıyorum. Hatta köksüz olmanın özgürleştirerek ordan oraya kolayca savurabildiği insanlar olduklarını düşünürüm.

jeras2Geliyorlar gezip tozup merakla şehrin sokaklarını arşınlıyorlar. Geçmişi bilenler taşlarımın tınısında eskinin seslerini, heyecan ve coşkularını işitmeye çalışıyor. Sonra hızla çekip gidiyorlar. Şehir bu haliyle onlara mezarlığı hatırlatıyormuş. Bir keresinde öyle demişlerdi. Haksız da sayılmazlar hani.

Halbuki eski hayatların izleri, geçmişin kökleri orada öylece onları bekliyor. Onca emek ve özenle inşa ettikleri şehre arkasını dönüp gidenlerin kendince geçerli nedenleri olabilir. Onlar giderken geride bıraktıklarının değerinin, öneminin farkındaydı, elbet. Köklerinden bir kısmını, duygularını, anılarını, heyecan ve hüzünlerini burada bırakarak gitmek zorunda olmak arkalarına bakmamalarını, unutmayı gerektiriyordu. Ama onların çocukları, torunları neden unutur, kökleri burada öylece onları beklerken bunu nasıl yaparlar? Gittikleri yere kök salmaya uğraşırken hep bir şeylerin eksik kaldığını görerek, bilerek arkalarını nasıl dönerler? İnsanoğlu kendine karşı bu kadar mı acımasız olur?

Herneyse, bu sene kış sert geçti şehir görüp göreceği yağmuru aldı. Bundan sonrası tozu toprağı ile güneşli ve sıcak günler. Dallarımda geçen yıldan kalan son bir iki kuru yaprak savrulmak için sabah meltemini bekliyor. Yapraklarım olmayınca cılız ve çıplak görüntüm yüzünden iyiden iyiye yalnızlık çöküyor üstüme. Gelen gören az olunca çıplakığı da umursamıyorum ama o kalabalık ışıltılı günlerden sonra böylesine bir yalnızlığı hiçbir canlının hak ettiğine inanmıyorum.

Bu yıl uzun süren kışa rağmen kırlangıçlar geri dönmeye başladı, yakında yavruların seslerini duyarız. Hava soğuk olsa da gelmekte olan baharın sıcaklığını köklerimde hissetmeye başladım. Leyleklerin sayısı ise her yıl eksiliyor.

Hep bir şeylerin eksildiği ama kökleriyle gün gelip yeniden baharını yaşamayı bekleyen Jerash’a yolunuz düşerse oval meydanın batı ucundaki çınar ağacına selam vermeyi unutmayın. Hatta, yanına gidip oturun, oturun ki size Jeraş’ın yalnızlığını, eskinin seslerini ve coşkulu günlerini anlatsın. Soranlara kaybettiği köklerini arayan insanları beklediğini söylesin. Sıkılmadan dinleyin onu olur mu?

Jerash’ın yalnızlığıdır, o.

 

Mehmet Uhri

 

Not: Jerash Ürdün’de başkent Amman’ın 50 km Kuzeyinde yer alan antik Roma kentidir.

Daha fazla bilgi için http://en.wikipedia.org/wiki/Jerash linkini kullanabilirsiniz.