Archive for Ocak, 2011

Brugge Yağmuru

Cuma, Ocak 28th, 2011

img_2693Büyükşehrin herkesi kendine benzeten, neredeyse aynileştiren ortamından kısa süreli kaçıştı aradığım. Uçak biletlerini ucuzundan ayarlayıp Brüksel’e uçmuş trenle Brugge kentine geçmiştim. Mütevazı bir otelde konaklayıp ortaçağdan kalma bu büyülü şehrin sokaklarını arşınlıyordum.

Tur şirketlerinin paketleyip süsleyerek sunduğu bir tura katılmaktansa kendi rastlantısallığımızın arayışıydı yapmak istediğim. Öncesinde biraz okuyup bilgi almış olsam da beklentiyi düşük tutunca sararmış yaprakları suya değen bir ardıç ağacı görmek gibi küçük detaylar bile insanı mutlu etmeye yetiyordu.

Şehir tüm renkleriyle sonbaharı yaşıyor yağmur durmamacasına inceden yağmayı sürdürüyordu. Ortaçağdaki özellikleriyle korunmuş binalar, ördek ve kuğuların yüzdüğü irili ufaklı kanallarla bölünmüş müze kent görüntüsündeki Brugge sokakları, irili ufaklı çikolata mağazalarından yükselen kakao kokusunun sakinleştirici etkisi altındaydı. Hayli ıslanmış olmamıza karşın tümüyle kendi kurgumuz olan bu geziden herkes memnundu. 

2122824-bruges-zot-0Biraz kurulanıp soluklanma için girdiğim birahanede boş masa bulamayınca bardaki taburelere iliştim. Az sonra benden de beter ıslanmış saçı sakalı ağarmış yaşlıca beyefendi de yanımdaki tabureye koyduğum fotoğraf çantamı işaret edip oturmak için izin istedi. Bira menüsünün zenginliği yüzünden seçim yapmakta zorlanıyor kendi kendime söyleniyordum ki yaşlı adam “Burada Brugge Zot içilir” diyerek barmene parmağı ile iki bira siparişi verdi. Bozuk bir şive ile de olsa Türkçe konuşuyordu. Barmenin bıraktığı biralarımızı yudumlarken nereden nerden geldiğimi, ne amaçla orada olduğumu anlatıp bir anlamda ifade verdim. Sorma sırası bana gelince önce susmayı tercih etti, ben daha ilk yudumu almışken o birasını hızlıca bitirip ikinciyi sipariş etti. Onu da turist sanmıştım ancak Brugge’de yaşıyordu. Söylediğine göre antika eşya alım satımı ile uğraşıyordu. Biraz daha sıkıştırınca 12 Eylül sonrası siyasi nedenlerle ülkeyi terk edip vatandaşlıktan atılanlardan olduğunu, ülkeye dönemediğinden söz etti.

-      Kaçmam gerekiyordu. Nakliye işiyle uğraşan bir dostumun yardımıyla Brüksel’e geldim. Tümüyle yabancıydım. Dil bilmiyordum, param da yoktu. Orada tutunamayınca bindiğim tren beni bu kente attı. Vatandaşlıktan atılınca bir süre vatansız yaşadım sonra buradaki birkaç tanıdığın yardımıyla göstermelik evlilik yapıp Belçika vatandaşlığı aldım.

-      Geldiğinizde ne iş yaptınız? Nasıl tutundunuz bu şehirde?

-      Bedenim buradaydı ama beynim ülkemden ayrılamamıştı. Ülkemin insanlarının daha güzel ve insanca yaşaması için mücadele etmiş olmama karşın onlar beni reddetmişti. Anlamakta güçlük çekiyordum. Hiç unutmuyor, yine böyle yağmur yağan bir gündü. Bu barın bulunduğu hanın girişine sığınmış gelen geçene bakıyordum. Burası sosyalist bir ülke değildi ama insanlar mutluydu, her şeyleri vardı. Kimse kimseye karışmıyor, nasıl davranması gerektiğini buyurmuyordu. Yağmurun sürekli yağmasına karşın sokaklarda çamur yoktu. Kabullenmekte zorlandım ama burada o hayal ettiğim insanca ortam fazlasıyla vardı. Bisiklete bineninden kasaları taşıyan işçisine, yol kenarındaki anne ve kıza durup saygıyla yol veren adama kadar herkes birbirine saygıyla davranıyordu. Şehir 500 yıl öncesindeki haliyle duruyor ve herkes onu bu halde tutmak için elbirliği ve özenle çabalıyordu. Öylece bakıyordum. O gün bira kasalarını taşıyacak işçinin gelememesi nedeniyle kasaları taşımaya yardım ettiğim bar sahibi para istememem üzerine yanında işe aldı. Ahbap olduk. Hatta bir süre barda yatıp kalktım.

111

-      Peki ya antikacılık işine nasıl bulaştınız?   

-      Dil bilmiyordum. Para kazanacak iş ararken insanların yeni eşya alırken eskilerini de çöpe attıklarını gördüm. Özenle kullanıp eski bile sayılmadan attıkları eşyaları onarıp Cumartesi günleri kurulan eskici pazarında satmaya başladım. Kayıp eşya bürolarının zaman zaman sattığı eşyalara da dadandım. Küçük bir depo ve dükkan ile işi büyüttüm. İnsanların terk ettiği eskilerini yeni alıcılar ile buluşturuyor üç beş kazanıyorum. Bu da benim hayatım.

-      Siz burayı sevmişsiniz anlaşılan.

-      Sokağa atılmış evcil bir hayvan gibi sığınacak yer ararken hiçbir şey beklemeden beni kabul eden bu şehirden başkasını aramayı hiç düşünmedim. Üstelik buraların yağmuru bir garip. Öylesine sessiz sakin yağar ki hiç çamur göremezsin. Ama seni sarar sarmalar bu şehre bağlar. Sen de az ıslanmamışsın dikkat et, Brugge Zot gibi bu şehir de seni çarpmasın. 

İkinci birayı da hızla yudumladı. “Biralar benden, tartışma istemiyorum. Buradaysan Cumartesi günü köprünün kenarındaki eskici pazarına beklerim” diyerek barmene ödeme yapıp çıktı gitti. Kısa kış günlerindeydik ve hava hızla kararıyordu.

img_3056

Cumartesi günü araya sora eskici pazarını ve bizim ihtiyarın tezgahını buldum. Beni görünce yüzü aydınlandı. İnceden yağmayı sürdüren yağmura karşın Pazar yeri kalabalık görünüyordu. Tezgahta antika porselen ve cam eşyalar yanı sıra bronz heykeller ve yine antika sayılabilecek çeşitli kişisel eşyalar göze çarpıyordu. Bir süre pazarı gezip yanına döndüğümde fotoğrafını çekmek istedim izin vermedi. Ertesi gün İstanbul’a döneceğimi bir isteğinin olup olmadığını sordum. Tezgahın altından çıkardığı tozlu eski çantayı açıp içindeki çoğu sararmış siyah beyaz fotoğraf ve günlük benzeri tutulmuş notları gösterdi sonra çantayı bana uzattı.

-      Bu sahipsiz çantayı 4-5 yıldır saklıyorum. Kayıp eşya bürosundan gelenlerin arasındaydı. Sanırım trende unutulmuştu. Gördüğün gibi içinde tanımadığım bilmediğim bir hayata dair izler var. Üstelik resimler hep İstanbul’da çekilmiş. Dahası tutulan günlük ve notlar da Türkçe ve oradaki bir hayatı anlatıyor.

-      Ne yapmamı istiyorsun?

-      Normalde içindekileri atıp çantayı elden geçirip satmam gerekiyordu ama yapamadım. İçinde yarım kalmış kocaman bir hayat olan bu çantaya bakınca kendi hayatımı gördüm. Yaşadıklarımdan geriye kalan görüntüler ve notlar olan sahipsiz bir çanta gibi hissettim kendimi. Üstelik geride bıraktıklarımla ilgili elimde ne bir fotoğraf ne de anı olabilecek not var. Çantayı kaybeden için durumun ne kadar acı verici olabileceğini en iyi ben bilirim diye düşündüm. Bazı adres ve isimlerden yola çıkıp çantayı sahibine ulaştırmaya yardımcı olmanı istiyorum.

-      İyi de farz et ki buldum çantanın sahibini. Ne diyeceğim ona?

-      Hele bir çanta vatanına ulaşsın, diyeceğini o zaman düşünürsün.

Çantayı elime tutuşturduktan sonra “Brugge yağmuru ile ilgili söylediklerimi hatırlarsan daha fazla ıslanmadan uzaklaş buralardan, hadi git artık” dedi. Kaçamağımız kısa sürdü tatil anılarımız ve o eski çanta ile İstanbul’a döndük. Notlarda yazan isimlerden çantanın sahibini ulaşmayı henüz başaramadım. Arayışım sürüyor. Ancak çanta ülkesine, geri döndü. Sahibine de ulaşıp eksik kalan hayatı tamamlayacağı günü bekliyor. O güne kadar bir köşede öylece duruyor. Laf aramızda halinden pek şikayetçi de görünmüyor, hani.

 

Mehmet Uhri

Beni Öldürdüler, Beni Öldürdünüz

Çarşamba, Ocak 19th, 2011

hrant-dink-cinayeti“Bilseydim ki bu seni son görüşüm, sana sımsıkı sarılır ve dua ederdim tanrıya ruhunu korusun diye. Bilseydim ki bu seferki, bu kapıdan son geçişin, sarılırdım sana, öperdim ve bir kez daha çağırırdım. Bilseydim ki bu, sesini son duyuşum, saklardım her kelimeni defalarca duyabileyim diye…” diye yazan Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı kısa romanını hep birlikte canlandırdık. Hepimiz o romanın kahramanları olarak gurur duyuyor olmalıyız oynadığımız oyundan.

Kırmızı Pazartesi romanı sevdiği uğruna töreye karşı gelen ve aile namusunun temizlenmesi için öldürülmesi gereken kişinin yaşadığı toplumda sığınacak, tutunacak yer bulamamasını, herkesin gözü önünde herkesin susarak onayladığı bir cinayete kurban gidişini anlatır. Öyle bir cinayettir ki kimsenin kaçacak yeri yoktur. Biri ölecek diğeri öldürecektir. Günü bile bellidir. Beklenen kanlı Pazartesi maktulun ailenin büyüğü tarafından çarşı meydanında bıçaklanışını ve onun can çekişmesini izleyenlerin yine sessiz kalışını anlatır roman. Ölmeden önce köy meydanında toplanan kalabalığa döner ve son sözleri “Beni öldürdüler, beni öldürdünüz” olur.  

Koskoca roman bilinen ve beklenen cinayetin ağır ağır yaklaşması, herkes tarafından sessizce kabul edilmesi, karşı çıkılamaması ve ölenin “beni öldürdüler, beni öldürdünüz” sözleri üzerine kurulmuştur.

İşte 21. yüzyılda bu romanı sahneye koyduk ve başarıyla oynadık.

“Erken öten horozu keserler” atasözünü çağrıştırır biçimde ülkemizde bilinen siyasi söylemin dışında bir şeyler söyledi ve yazdı diye sadece düşüncelerini ifade etti diye önce medyada hedef gösterildi. Hepimiz susup bekledik.

Sonra davalar açıldı. Davalarda da hedef gösterilmeye devam edildi. Pek çok önemli akçeli dava dururken onun davası gazetelere haberlere yansıtıldı. Davanın görüşüldüğü duruşmalar hep olaylı oldu. Yine sustuk bekledik.

Horozun erken öttüğünün hepimiz farkındaydık. Su testisinin su yolunda kırılacağını da biliyorduk. Genlerimizde yazıyordu. Susup olacakları bekliyorduk. Davalar davaları izledi. Konu hiç gündemden düşürülmedi. Neden düşürülmediğini bile sorgulamadık.

Kimse adalet aramıyordu ki. Adalet aramayı çoktan bırakmıştık.

Hepsi romanın bir bölümüydü. Sırayla gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Töre söz konusu olduğunda kimsenin adalet beklentisi yoktu. Günümüzün töresi ise insan olmayı, hoşgörülü olmayı ne olursa olsun hayatı savunmayı itiyordu elinin tersiyle. O töre ki kendini var eden insanları bile günü geldiğinde yok edebilecek kadar insana uzak, hayata uzak durabiliyor yine de varlığını sürdürebiliyordu.

hrant_dink4Bu da bir töre cinayetiydi. Hafifletici neden bulmak kolaydı. Ağır tahrik vardı. Açılan davada düşünceleri yüzünden hüküm giyerek suçlu bulunmuştu. Cezası ertelenmişti, hapse filan girmemişti ama ne gam. Zaten kimse adaletten bir şey beklemiyordu. Önemli olan “yüce adaletin” suçlu bulmuş olmasıydı. Bu hepimize yeterdi. Yetmeliydi.

Sustuk ve bekledik. Olacağı biliyorduk. O da biliyordu, bizler de. Hatta katiller bile biliyordu. Yapacak bir şey olmalıydı ama elimiz kolumuz bağlıydı. Bizler, onun düşündüklerini düşünmeye cesaret edemeyen bizler, masum olmalı masum kalmalıydık. Onu korumayı saklamayı, sahip çıkmayı düşünemedik bile. Ne de olsa bizler masumduk. Su yolunda kırılması gereken testinin bu kadar uzun süre kırılmamasını yadırgayanımız bile oldu. Öyle ya, töreye karşı gelinmiş egemen siyasi söyleme aykırı düşünceler beyan edilmişti. Onu örnek alan çocuklarımız maazallah daha da ileri giderse bu toplumu kim bir arada tutacaktı. Birilerinin bir şey yapması gerekiyordu. Yaptılar da….

Güvercini vurdular. Herkesin gözünün önünde. Hepimizin beklediği biçimde yok ettiler, onu. Öylesine hızlı bir ölümdü ki, son sözlerini kimse duyamadı. Duyabilseydik eğer; Güvercinin son sözlerinin “beni öldürdüler, beni öldürdünüz…” diyen o son sözlerini duyabilseydik eğer belki içimizde insanlık uğruna bir şeyler filizlenebilecekti. Buna bile fırsat vermediler.

Şimdi medyanın vicdan sahibi bazı değerli ileri gelenleri ve bazılarımız vicdanlarını tırmalayan “beni öldürdünüz” sözlerini bastıracak bir şeyler yapma çabasıyla güvercinin ardından ağıtlar yakacaktır elbet. Ama bilin ki bunlar da o romanın bir parçasıdır. Olacağı biliyorduk. Hepimiz biliyorduk. Ne demişti Marquez “Bilseydim ki bu seni son görüşüm, sana sımsıkı sarılır ve dua ederdim tanrıya ruhunu korusun diye”…   

 

Mehmet Uhri

21.01.2007 

Gazeteci ve yazar Hrant Dink’in anısına saygı ile…

Sabırotu Frida

Pazartesi, Ocak 17th, 2011

42-590005

Aztek mitolojisinden günümüze ulaşan Llorona isimli Meksika söylencesi bir çılgınlık anında çocuklarını öldüren, hatasını fark edip intihar eden ancak ruhu sonsuza kadar ağlayarak çocuklarını aramaya mahkum edilen acılar içindeki hayalet kadını anlatır. Söylence Meksika halk şarkılarına da konu olmuş ve özellikle Chavela Vargas’ın sesinden İspanyolca “ağlayan” anlamına gelen La Llorona adıyla tanınmıştır. Benzer bir söylence antik Yunan mitolojisinde de vardır. Euripides’in (M.Ö. 405 ) Bakhalar adlı trajedisinde Kadmos ve Harmonia’nın dört kızından biri olan Agave, oğlunu Thebai kralı Pentheus’u öldürür. Dionysos’un annesi Semele ile Zeus’un aşkı hakkında dedikodu yaptığı ve bu dedikodu Hera’nın kulağına gittiği için Dionysos tarafından çılgına çevrilen Agave, içtiği ilacın etkisiyle oğlunu vahşi hayvan sanarak öldürdüğünü anlar ve kalan ömrünü acılar içinde ağlayarak geçirir. Acılı anne Agave’nin adı günümüzde Meksika ile özdeşleşmiş Tequila adlı içkinin üretildiği yabani bir kaktüs türünde yaşamaktadır. Tequila; Meksika’da Agave (Agave Mexicana) Anadolu’da ise kıraç topraklarda zor koşullarda yaşayabilmesi yüzünden sabırotu olarak bilinen bitkiden üretilen ikibin yıllık Aztek içkisidir.

two-agaveÖzü su ile dolu olup dokunulduğunda ağlamaya eğilimli bu kaktüse Agave adı verilmesi de boşuna değildir. Bitki, 16. Yüzyılda İspanyol istilası ile soykırıma uğrayan akabinde iç savaşlarla kendi çocuklarını öldüren ve günümüzde yaşayan az örneği kalan Aztekleri andırırcasına ulaşılması güç kıraç topraklarda zor şartlarda yetişerek varlığını sürdürmüştür. Dahası, 15-18 yıllık çileli ömrünün büyük kısmını birkaç karıştan fazla uzamadan hayli güç şartlarda ismine yaraşır biçimde sabırla geçiren bitki yaşamının son yılında büyümeye boy atmaya başlar. Üç dört metreye ulaşan boyuyla çiçek açar ve kısa süre sonra ölür.

İşte Meksikalı ünlü ressam Frida Kahlo’nun hayat hikayesi de Aztek mitolojisindeki Llorona, Yunan mitolojisindeki Agave veya sabır otu gibi çile çekerek ağlayarak sabırla yaşamaya adanmış bitkiyle benzeşmektedir.   

Daha 6 yaşındayken geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir bacağı aksak kalan Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon, kısaca Frida Kahlo fotoğrafçı Macar asıllı baba Wilhelm Kahlo ve Aztek kökenli annesi Matilde Calderon Gonzales’in dört kızından üçüncüsü olarak 1907 yılında Meksika’da doğar. 19 Yaşında geçirdiği ölümcül trafik kazası yüzünden hayatı, ameliyatlar, korseler, hastane ve doktorlar arasında geçecektir. 32 Kez ameliyat olmasına karşın kalıcı iyileşme sağlanamayacak hayatının büyük kısmını yatağa bağlı olarak geçirmek zorunda kalacaktır. Yıllar boyu korseler ve alçılar içinde yatağa bağlı kalması üzerine annesinin desteği ile Frida, yatağının tavanındaki aynaya bakıp otoportre niteliğinde resimler yapmaya başlar.  Günlerce yatağının tavanında asılı olan “gündüzlerimin ve gecelerimin celladı” diye adlandırdığı aynaya bakıp umudunu yitirmez acılar içinde yaptığı resimlerle hayata tutunur. 

picture-11Filmlere de konu olan hayatı boyunca 55 tanesi otoportre olmak üzere toplam 143 resim yapabilmiştir. Yaşadığı dönemde Meksika’nın Michalengelosu olarak tanınan bilinen meşhur duvar ressamı kocası Diego Rivera’ ın gölgesinde kaldığı söylense de Meksika devriminin, geleneksel Meksika kültürünün temsilcisi olarak zamanla kocasından da ünlü olacaktır.

Frida Kahlo’nun çile dolu kısa hayatı Meksikalıların Agave Anadolu insanının ise sabır otu dediği bitkiyle benzeştiğinden söz etmiştik. Sabırotu çekici değildir, öyle hoş kokusu da yoktur. Tam bir çilekeştir, sabırla çiçek açmayı bekler. Gözlerden uzak kıraç taş toprakta yetiştirdiği çiçeğini öyle pek kimseler görsün de istemez. Olumsuz iklim ve toprak şartlarına karşın yaşar ve sanki hayatın her şeye karşın mücadele etmek olduğunu anlatır. Frida’nın hayatı da acı ve ağlamalarla büyük kısmı yatalak geçen ama yine de mücadele etmekten vaz geçmeyen sabır otu gibidir. Bitkinin acıyla geçen ve sabırla katlanılan ömrü, vadesi geldiğinde kısa süreli bir parlayış, mutluluk ve ölüm ile sonlanır. Eserlerinde geleneksel Meksika kültüründen izler ve öğeler taşıyan Frida Kahlo da ülkesindeki ilk ve tek sergisini ancak ölümünden bir yıl önce Mexico City’de açar. Agave veya sabırotu gibi kısa sürede parlayıp ünlenir ve bir yıl sonra 47 yaşında akciğer embolisi nedeniyle aramızdan ayrılır.

Geride bıraktığı resimleri ile Frida Kahlo, Agave özünden damıtılmış geleneksel Aztek içkisi Tequila gibi sarhoş etmese de izleyenleri etkileyip sarsmayı sürdürmektedir. Frida’nın resimleri sürrealist olarak değerlendirilse de o surrealizmi reddeder. Resimleri acıyı ve keskin gerçekliği yansıtır. Frida’nın resimlerinde Meksika kültürü ve devrimci ulusal kimlik de tuvale aktarılmıştır. Hayatı çalkantılar ve acılar içinde geçen Kahlo en ünlü tablosu “İki Frida” adlı portresine, Diego’dan boşanma öncesinde başlamıştır; söylediğine göre resim ayrılıktan duyduğu mutsuzluğun tasviriydi ve Diego’nun sevdiği Frida’yla reddettiği Frida’yı anlatmaktadır. Onca soykırım ve iç savaş yaşamış ancak acılara karşın hayata tutunmuş Aztek halkı gibi Frida da otoportrelerinde içimize işleyen delici bakışları ile hayattaki tek gerçeğin, vazgeçmemek ve mücadele etmek olduğunu, hayatın acılara rağmen sabırla yaşanılası bir şey olduğunu haykırmaktadır.

fridakahlo11954 yılında aramızdan ayrılan çilekeş Frida Kahlo’nun son çalışması “viva la vida - yaşasın hayat”  ismini taşımaktadır.

Geride kalanlara “Beni hatırlamak isteyenler Chavela Vargas’ın sesinden Llorona’yı dinlesinler. Ben orada yaşıyorum” mesajını bırakan Frida Kahlo ve eşi Diego Rivera yapıtları ile İstanbul’da sergileniyor.    

Yaptığı Duvar resimlerinde Azteklerin yaşamını anlatan ve İspanyolların nasıl bir kültürü ortadan kaldırdığını detaylarıyla ortaya koyan İspanyol ressam Diego Rivera ile Meksika devriminin efsane temsilcisi eşi Frida Kahlo 40 parçalık sergi ile Pera müzesinde sanatseverlerle buluşuyor. Çilekeş bir Agave bitkisi gibi ömrünün son yılında parlayıp aramızdan ayrılan Frida Kahlo ve eşi Diego Rivera’nın yapıtları olanca gerçekliği ile 20 Mart 2011’e kadar İstanbul’da.   

 

Mehmet Uhri

 

Not: Fridayı anlamak ve Chavela Vargas’ın sesinden Llorona’yı dinlemek için http://www.youtube.com/watch?v=XCUddHPYvCY

linkini kullanabilirsiniz. Resimlerin üzerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.

Öteki Mahallenin Doktorları

Cumartesi, Ocak 15th, 2011

 resim-1Zamanında şehrin varoşlarından sayılırdı. Gecekondudan bozup iki üç katlı hale getirilmiş çatısı kapatılmayıp kat çıkmak için demir filizleri bekletilen sıvasız boyasız iki üç katlı binalar ve dar sokaklardan oluşuyordu. Sokaklar oyun oynayan çocuklar ile doluydu. Semt sakinlerinin kapı önlerinde çizgili pijama ve atletleriyle oturduğu karikatürize hayatların sürdüğü mekanlardandı. Eskinin anarşi dönemlerinde adı sıkça anılan mahallelerden olduğu için pek kimse uğramazdı. Yabancıları da pek sevdikleri söylenemezdi. Çoğunlukla hemşehrilik üzerine kurulu kapalı kültürel yapıya sahip kenar mahalle olarak iyi kötü yaşayıp gidiyorlardı. Araziyi devletten gasp etmiş olsalar da geçen yıllar ve gelen yeni kuşak oralı olmuş mahalleyi sahiplenmişti. Büyük şehrin yanı başında kendi küçük dünyalarında “fakir ama onurlu” hayatlarıyla yaşamayı sürdürüyorlardı.

Şehrin trafiğini rahatlatmak için açılan ana yollar da tıkanınca önce arabalı kent sakinleri keşfetti o mahalleyi ve alternatif yolları. Yolları dar olsa da akmayan trafikten iyiydi. Hız kesmeden, içinden hızla geçip gitmek güvenli görünüyordu. Zamanla ömrü yollarda geçenler için vazgeçilmez alternatif güzergah oldu. Şehir bir şekilde o kapalı mahalleye nüfuz etmeye başlamıştı.

Arabalar gelip geçtikçe mahallenin konumu ve alternatif yol üzerinde olması daha dikkat çeker hale geldi. Belediye plansızlık yüzünden zorlansa da kaldırımları daraltıp yolu biraz olsun genişletmek zorunda kaldı. Gelişmeler mahalle sakinlerini rahatsız etmiş olsa da evlerine dokunulmadığı için ses çıkarmadılar. Yol genişleyince bilinirliği arttı ve daha çok araba geçer oldu. İnsanlar bir şeylerin değişmekte olduğunu, şehrin kendilerine doğru ilerlediğini görüyor ama seyretmekle yetiniyordu. O şık pahalı arabaların geçtiği yol kenarında sandalyesine oturup pijamasıyla çayını yudumlayan kent sakinlerini görüyordu. Evlerin dış cepheleri biraz da belediyenin zorlamasıyla elden geçip boyanmaya başladı. Bu arada bazı evler yol genişletmek için yıkıldı. Mahalle sakinleri kendi evlerine dokunulmadığı için yine ses çıkarmadılar. Öyle ya, yolun ortasına da ev yapılmazdı ki.

resim-2Sonra alternatif güzergah olarak belirlenen yol da tıkanmaya başladı. Artık arabalar o gecekondu mahallesinden daha uzun sürede ve dura kalka geçiyordu. Gelip geçerken evlere, evlerin konumlarına içindeki hayatlara daha dikkatli bakıyorlardı. Baktıkça da, ulaşım sıkıntısı yaşayan şehir insanı ulaşımı kolay bu yere göz dikti.

Kentsel dönüşüm sözleri işte bu sürecin sonuna doğru duyuldu. İnsanlar yine inanmak istemedi. Evlerine dokunulmadığı sürece dışarıda yaşananlara kulaklarını kapattılar. Yol daha da genişletildi bir kısım ev daha yıkıldı. Sonra mahalle sakinlerine şehrin kilometrelerce dışında yapılmakta olan konutlardan yer tahsis edilip evlerinden çıkarılma süreci başladı. Önce bir kısım mahalleliye yeni konutları hemen teslim edilip yerleştirilmeleri sağlandı. Mahallelinin evler için uzun vadeli düşük faizle borçlandırılıyor olması pek konuşulmadı. Yeni modern bir şehirde, her türlü alt yapı olanakları ve sosyal tesisleri ile yeni yaşam tarzı sunuluyordu. Tek sorun orası yaşadığı şehrin çok ama çok uzağındaydı. Bu şekilde başlayan göç dalgası ile mahalle büyük oranda boşaltıldı.

Boşaltılan mahalleye ise büyük müteahhitlik firmaları çoktan göz dikmiş nitelikli konut projeleri, alışveriş merkezleri ile yeni sahiplerini beklemeye başlamıştı. Tüm bu süreç yaşanırken kendilerine zarar gelmediği sürece insanlar sandalyelerinde oturup olanları izledi, bölgenin gelişmesini alkışladı. Şehrin oraya gelmesi ile kendini şehrin parçası olarak göreceğini hayal etti ama beklediği gibi olmadı. Şehir orayı istedi ama içinde yaşayanları istemedi. Onlar şehrin ötekileriydi. Üstelik, kendilerini şehrin gerçek sahipleri olarak görebilmeleri için onlar öteki olarak kalmalıydılar. Birkaç on yıl içinde her şey sessizce oldu ve bitti. Gidenler eski mahallelerine ev temizliği veya benzeri ucuz iş gücü gerektiren işler için geliyor ama yine geri dönüyorlar. Bahçelerine ektikleri birkaç ağaç fidanı dışında geride onlardan hiç bir şey kalmadı. Şehir temizlenmiş kirlerinden arınmıştı. Şehrin dışına püskürtülen “ötekiler” için ise hayat yeni başlıyordu.

Hayat ne garip değil mi?

Aynı dönemde ülkenin hekimlerinin başına gelenlerin de bu yaşananlardan pek farkı yok. Ülkenin sağlık sistemi, olanakları kıt fakir ama gururlu sosyalize olmayı başarmış kendi küçük dünyasında yaşarken neoliberal sermayenin ana yollarının yakınına düşmesi nedeniyle fark edilmesi uzun sürmedi. Kendi kapalı yapıları içinde iyi kötü sağlık hizmeti üretilirken büyük sermayenin el atıp modernizasyon hamlesine önce alkış tuttular. Sandılar ki dönüşüm değişim kendilerine dokunmayacak hatta daha bile iyi olacak. İtiraz edip direnen birkaç küçük hedef ortadan kaldırılırken ses çıkarmadılar. Açılan özel hastanelerin kazanç beklentilerine yanıt vermek istemeyen bazıları bizim küçük sağlık mahallemizde sessiz sedasız kenara itildi, bana dokunmayan yılan hesabıyla ses çıkaran yine olmadı. Sağlıkta dönüşümün kendilerini de içine alıp ihya edeceğini düşünenler çoğunluktaydı. Sonrasında süreç hızlandı. Bizim o fakir ama gururlu sosyalize sağlık sektörümüz çok uluslu sermayenin iştahını kabartıyordu. Bu sektör tümüyle ele geçirilmeli ve yeniden yapılandırılmalıydı. Önce evlerini ellerinden alıp borçlandırarak yeni konut verdikleri gecekondu sakinleri gibi sağlık ocaklarının yerine Aile sağlığı merkezleri açıldı. İyi maaş verildiğini duyan hekimler yavaş yavaş dönüşümün istediği yöne doğru aktı. İş güvencesi yoktu, masraflarını kendi karşılamak zorundaydı filan ama yine de maaş iyi sayılırdı. Direnenler toplum sağlığı merkezlerine tıkıldı. Diğer hekimler yaşananları sadece seyretti. Sonra sıra tüm hekimlere geldi. Dönüşüm tamamlandığında uluslararası sermayenin güdümünde fabrikalar gibi çalışan sağlık işletmeleri sistemin yerini almıştı. Sağlık çalışanları ise hastalar ile birlikte kendi ülkesinde yabancı sermaye için ucuz iş gücü olarak çalışan, sisteme para kazandıran önemsiz sayılabilecek unsurlara dönüştü.

Geçmişin o fakir ama gururlu sağlık sisteminden geriye ise herkese eşit, ulaşılabilir sağlık hizmeti ve sağlıklı yaşanacak ortam tanımıyla yola çıkan sosyalizasyon projesinin bilinçlere ektiği fidanlar kaldı. Yeni fidan eken yok, kalanların sayısı da giderek azalıyor.

 

Mehmet Uhri  ( Dr. )

 

Not: Prof. Dr. Nusret Fişek’in anısı içindir. 

 

Arnavut Ciğeri

Perşembe, Ocak 13th, 2011

arnavut-cigeri1Yıllardan beri, hastanemiz polikliniklerine gidip gelen, yüksek tansiyon ve şeker hastalığından muzdarip iri yarı yaşlı beyefendiydi. Kan şekeri düzeyini düzenlesek de tansiyonunu kontrol altına almamız uzun sürmüş, birkaç kez hastanede yatmak zorunda kalmıştı. Kısaca hastanenin müdavimlerinden olmuştu.  

Yılbaşı arifesine denk gelen bir gelişinde kendi eliyle yaptığı tencere dolusu Arnavut ciğerini servis çalışanlarına hediye etmişti. Bu sayede hastamızın eskinin meşhur meyhanecilerden olduğunu öğrenmiştik. Muayenesini yapıp ilaçlarını yazarken tansiyonunun yine yüksek olduğunu saptamıştık. 

-      Tansiyon ilacının dozunu arttırmak gerekecek galiba.

-      İstemem evladım. Tedaviyi tadında bırak. Verdiklerin işe yaramıyorsa ilacın miktarını arttırıp zehirleme beni. Bırak tadında kalsın. Ben halimden memnunum.

-      Neyi tadında bırakayım, anlamadım? Tedavinin tadı mı olurmuş?

-      Olmaz olur mu? Her şeyin tadı olur. Hepsi hayatın içinde değil mi? Gerçi şimdiki neslin anlayabileceğini bir şey değil bu ama, neyse.

Daha sonra oturup dededen toruna üç kuşaktır meyhanecilik yaptığını, meyhaneciliğin her türlüsünü bildiğini anlatıp şimdilerde insanların içki içmenin adabını yitirdiğinden söz etti.

Biraz daha konuşturmak için “ ne varmış, içki içmede? Biraz içki, biraz meze değil mi alt tarafı?” diyecek oldum.

-      Herkes öyle zannediyor. Ama o kadar basit değil. “Meyhanecilik hayatın parçasıdır” derdi babam. Yani hayat nasıl akıyor ise meyhanecilik de ona uyarmış.

-      Nasıl yani?

-      Eskiden hayat yavaş akıyordu. Meyhaneye oturan adam da ağır ağır içer, yemeğini ağırdan yerdi. Şimdilerde devir değişti, hayat hızlandı. İnsanların zamanı azaldı. Bir saatte yiyip, içip gitmek istiyor, müşteriler. Muhabbet bile aramaz oldular. Yemekler ve mezeler de değişti tabii. O kadar kısıtlı zamanda tadabildiği kadar çok ve çeşitli meze görmek istiyorlar. Sonra da hazımsızlıktan yakınırlar. O kadar çok şeyi hızlıca yersen olacağı budur, halbuki.

-      Başka ne değişti?

-      Eskilerde babalar oğullarını alıp gelirlerdi, meyhaneye. İlk içkiyi babalarının elinden tadardı delikanlılar. İçki ve meyhane adabını öğrenirlerdi. Şimdi, kim kime dum duma. Bakıyorsun liseli delikanlılar doluşmuşlar meyhaneye adabını da bilmeden içmeye kalkışıyorlar. Onlara kızmıyorum ama içimden babalarına sövmeden edemiyorum.

 Servis çalışanlarına ikram ettiği tencere dolusu Arnavut ciğerini gösterip;

-      Meyhaneci dediğin hazırladığı Arnavut ciğeri ile anılırdı. Şimdi arayıp soran müşteri bile kalmadı nerdeyse. Ben yine de inatla pişirir hazırlarım her akşam, bu mereti.

-      Haklısın galiba. İnsanlar içip içip tıka basa dolu mideleri ile gecenin bir saati geliyorlar hastaneye. Hazımsızlık bir yandan, sarhoşluk öte yandan. Biz de ne yapacağımızı şaşırıyoruz.

-      Doktor bey hayat değişti, meyhanecilik de değişti. Eskinin tat düşkünü akşamcıları kalmadı artık. Meyhaneciliğin birinci kuralı güzel meze yapmak ise ikinci kuralı mezeyi azar azar servis etmekti. Mezeler çay tabağı gibi küçük kaplarda bir iki çatalda bitecek şekilde servis edilirdi. Gerçek damak tutkunları da iyi hazırlanmış mezenin doymak için değil içkinin yanında tadına varmak için yendiğini bilirdi. Meyhaneci dediğin müşterisinin damağına lezzet sunabilendi, karnını doyuran değil.

-      Haklısın böyle meyhane ve meyhaneciler kalmadı sanırım.  

raki-mezeKonuştukça sesi daha gür çıkıyor, hırslandığı hissediliyordu. Tansiyonunu bahane edip sakinleştirmeye çalışsak da bizi dinlemeyip sözlerini sürdürdü.

-        Meyhaneci müşterinin nabzını bilirdi. Masaları dolaşır eksikleri saptar gerektiğinde içki ve mezenin yanına muhabbeti de katık ederdi. Şimdi gelenler karın doyurup biran önce sarhoş olma derdinde. Muhabbeti bile unuttu millet.

-      Meyhanecilik hayatın parçası olmaktan çıktı mı yani?

-      Yok, o kadar değil. Meyhanecilik her zaman hayatın parçasıdır, beyim. İnsanlar değişti, hayat değişti, meyhanecilik de bundan nasibini aldı. Eskiden hayattan tat almaya, yaşadığı hayatın zevkini çıkarmaya düşkün insanlar vardı. Küçük tatlardan büyük hazlar alabilmekti, hayat. Doymak değildi, o zamanlar.

-      Şimdi nasıl yaşıyor insanlar?

-      Beğendiği mezenin tadına varmak yerine tabaklar dolusu isteyip doymaya çabalıyorlar. Kısa yoldan doyup sarhoş olmak istiyorlar.

-      Eeeeeeeee

-      Böyle olunca insanlar günü, zamanı yaşamak, hayatın tadına varmak yerine hep bir yerlere yetişmeye, hayatı kedilerince dolu dolu tüketmeye uğraşıyor. Tadında bırakmayı bilmiyorlar. Ondan sonra da ağızlarının tadının kalmadığından yakınıyorlar. Ne desem boş.

Tenceresini ve tabakları toplayıp iç içe yerleştirdi. İzin isteyip kalktı. Odadan çıkarken geri döndü; “Bir gün ekibi toplayıp gelin benim meyhaneye de eskinin tatlarını hatırlatayım sizlere. Muhabbeti, içkiyi ve mezeyi sunayım da anlayın neler bıraktık arkamızda.” dedi. Reçetesini gösterip teşekkür etti. Sessizce odadan çıktı gitti.

 

Dr. Mehmet Uhri

Mehmet Aksoy’un Hocası Kim?

Salı, Ocak 11th, 2011

insanlik-anitiEserleri ile dünyaca tanınan heykeltıraş Mehmet Aksoy Kars’ta yapmakta olduğu “İnsanlık anıtı” heykeli ile birilerini fazlaca rahatsız etmiş gibi görünüyor. Yürütmenin başı tarafından görkemli heykel taslağının “ucube” olarak nitelendirilmesi ve yerel yönetimin de durumdan vazife çıkarıp yıkım kararı vermesine benzer durum ile daha önce de karşılaşmıştık. Aksoy’un Ankara Altınpark’taki “Periler Ülkesinde” isimli heykelinin dönemin Büyükşehir belediye başkanı tarafından ağır hakaret edilerek kaldırılmış olması da hafızalardadır.

İyi de Mehmet Aksoy’u kim yetiştirdi? Hocası kim? Eserleriyle ulusal ve uluslar arası düzeyde onlarca ödül kazanmış alanında dünyaca tanınan heykeltıraş Mehmet Aksoy’un hocası ülkemizde heykel sanatının en önemli simalarından Şadi Çalıktır.

odtu1917 yılında Girit’te dünyaya gelen mübadele ile İzmir’e yerleşen ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde kendi adıyla anılan atölyesinde günümüz çağdaş heykeltıraşlarını yetiştiren Şadi Çalık Atatürk için yapılan ilk soyut heykel ve belki de en anlamlı çalışma olan ODTÜ Atatürk anıtının heykeltıraşıdır. Şadi Çalık’ın öğrencisi Mehmet Aksoy, anılarında ODTÜ Atatürk Anıtını yapımını şöyle anlatır; Bir yaz günüydü, okula geldim, Şadi Çalık beni atölyeye sokmadı. “Niye hocam, ne oluyor, ne oldu?” Öyle ya ben çırağıyım onun. “Gözünü severim senin” dedi. “Kötüleme, gözünü bozma.” der. Şadi Çalık, bu çalışması ile Atatürk anıtları içinde en yetkin örneklerden birine imzasını atmıştır.

Mehmet Aksoy heykel sanatını, neyin heykeli yapılacağına nasıl karar verileceğini 1979 yılında kaybettiğimiz hocası Şadi Çalık’tan öğrendiğinden söz eder.

goruntu0094sadi-calik

 

 

Derslerinde heykelin formdan öte anlam, duygu ve vefa taşıması gerektiğini öğreten Şadi Çalık’ın ilk eseri İzmir’de Kültürpark fuar alanındadır. Bilindiği gibi İzmir Yunan işgalinden sonra çok büyük bir kısmı yanmış ve harap olmuş halde geri alınmıştır. Yangın yeri denen ve İzmir‘in eski kent merkezi olan metruk alan, o zamana kadar yapılan park alanlarının en büyüğü olarak 1937 yılında İzmir Kültürpark ve Fuar alanı adıyla açılmıştır. Kültürpark yıkılmış, tükenmiş ülkenin onurlu insanlarının gayreti ile yeniden kuruluşunun, çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin simgesi olmuştur. Şadi Çalık’ın ilk eseri ise İzmir Fuarının ortasında büyük park alanı içinde bir yalaktan su içen,  pirinç dökümden yapılmış üç adet at başı ve at nalından oluşmaktadır. Eserin üzerindeki notta da “Kültürparkın kuruluşunda emeği geçen atlar için” yazısı bulunmaktadır. Kültürpark kaskatlı havuz çevresindeki çıplak heykellerin de yaratıcısı olan Şadi Çalık gencecik yaşta ortaya koyduğu ilk çalışması ile heykel sanatının formdan öte anlam, duygu ve vefa taşıması gerektiğinin en çarpıcı örneğini göstermiştir.

Dünyaca tanınan heykel sanatçımız Mehmet Aksoy işte o Şadi Çalık’ın öğrencisidir. Yaşananları münferit hadise olarak görme eğiliminde olanlar, bunları kim yetiştiriyor diye merak edenler varsa bilinsin istedim. İnsanlık anıtının kafasını koparılıp parça parça edilse de bu ülkenin, heykeli yerine koyacak ortak akıla sahip çok insanı ve heykelin daha da görkemlisini yapacak çok sanatçısı var.

 

Mehmet Uhri

 

Not: Resimleri orijinal boyutlarıyla görebilmek için üzerlerine tıklayabilirsiniz. M.U.  

 

İzlenimcilerin Gözüyle Paris

Pazartesi, Ocak 3rd, 2011

Bilindiği gibi Almanya’nın Essen şehri, Macaristan’ın Pecs kenti ve İstanbul ile birlikte 2010 Avrupa kültür başkenti ilan edildi. Bu amaçla Essen’de yapılan kültürel etkinlikler yılın sonunda açılan ve 31. Ocak 2011’e kadar devam edecek olan “İmpresyonistlerin gözüyle Paris” sergisiyle taçlanıyor. Folkwang müzesinde 2 Ekim 2010’da açılan sergide dünyanın farklı yerlerindeki müze ve koleksiyonlarda yer alan ve aralarında Pissaro, E. Manet, Van Gogh, Renoir, Caillebotte, C. Monet, Signac, Degas gibi tanınmış empresyonist ressamlara ait 80 tablo ve yine Le Gray Baldus, Marville, Riviere gibi fotoğraf ustalarının 19. Yüzyıl ikinci yarısına ait 125 Paris fotoğrafı sergilenmekte.

(Bkz. http://www.bildereinermetropole.de/ )

collard_dessous_de_pont_525px_72dpi_01Sergi Fransız ihtilalinin doğurduğu özgürlükler ortamında 19. Yüzyıl ikinci yarısında özellikle imparator III. Napolyon döneminde Avrupa’nın modern başkenti olarak yeniden inşa edilen günümüz Avrupa kültürünün öncü kenti Paris’e ait dönüşüm sürecini aydınlatıp dönemi empresyonistlerin gözünden sunmayı amaçlamakta. Bilindiği gibi buhar devrimi ve demirin inşaat alanında yaygın kullanımı ile birlikte Paris, sanayi devrimini yaşayan ilk şehirlerden olmuştur. Yaşanan dönüşüm ile birlikte Paris modern şehircilik anlayışıyla yeniden imar edilmiş bugün dahi kullanılan geniş bulvar ve caddeler o yıllarda planlı şehircilik ile gerçekleştirilmiştir.

pissarro-montmartre-nightŞehir baştan aşağı yeniden yapılandırılırken dönemin ressamlarının, fotoğraftan farklı olarak yapıtlarına kendilerinden bir şeyler katabilme kaygısıyla başlattıkları izlenimcilik akımı sanatı ve sanatçıyı daha özgür kılma, özgürce kendini ifade edebilme olanağı sunarak tüm sanat dallarını etkilemiştir. Ressamlar ışığı ve gölgeyi özgürce kullanabilmek için klasik dönemde sıklıkla içine tıkıldıkları kapalı mekanlardan çıkarak doğa ve şehir görüntülerini oldukları gibi resmetmeye başlamıştır. Öne çıkarmak istedikleri detaylara yoğunlaşıp diğer ayrıntıyı ışık ve gölgeler ile yansıtan izlenimciler, ışığın ve görüntülerin hızlı değişimine ayak uydurarak anlık görüntüleri resmetmeyi amaçlamışlardır. Modern zamanlar ile birlikte hayatın hızlanması, değişimin sürekliliği öncelikle izlenimcilerin gözünden resim sanatına yansımış daha sonra diğer sanat alanlarına yine Paris’te başlayan bu akım sayesinde hızla yayılmıştır.

Günümüz Modern metropol kentlerinin öncüsü olarak gösterilen Paris ve “izlenimcilerin gözünden Paris resimleri” sergisi, kültür başkenti konsepti için gerçekten başarılı bir çalışma olarak görülmeli. Özellikle Essen gibi kömür kaynakları yönünden zengin olmasına karşın madenlerin kapanması ile birlikte kültürel ve endüstriyel dönüşüm yaşamış, geride bıraktığı yapıları sanat alanlarına dönüştürmek için çabalamış kent için ses getirici örnek bir çalışma olarak görülmeli.

gustave_caillebotteSergide eski Paris’e ait görüntülerin yanı sıra şehrin yeniden inşasının toplum üzerindeki etkileri, binaların demir ile buluşmasının mimari yansımaları dikkati çeken unsurlar olarak izlenimcilerin gözünden aktarılmakta. Sözgelimi Gustave Callbotte’nin Rue de Paris tablosunda resmi dikine ortadan ikiye bölen sokak lambasının solundaki derinlik hissi yeniden imar edilmiş Paris’in cadde ve binalarına dikkatleri çekerken sağ yarısında yer alan kadın ve adamın giyim tarzı dönemin özelliklerini yansıtmaktadır.

761px-1Kırda iki adam ile çıplak halde piknik yapan kadın resmiyle ahlaki yönden hayli eleştiri alan Eduard Manet bu kez aynı kadını Demiryolu isimli Paris görüntüsünde model olarak kullanmaktadır. Kadın kapalı kıyafet içinde okumakta olduğu kitabından başını kaldırıp biraz şaşkın ve donuk gözlerle izleyiciye bakmakta kolunda uyumakta olan köpek ve yanında parmaklıklardan trene bakan çocuk ile saf ve masum olarak resmedilmektedir.

744px-edouard_manet_021Önceki resminde kadın için iffetsizlik ve ahlaksızlık yakıştırması yapanlara yanıt olarak yapılmış bu resimde parmaklıklar kadının masumane görüntüsüne bakmayı zorunlu kılmakta ve gerideki görüntülere odaklanmayı güçleştirmektedir. Çocuk ise beyaz giysiler içinde saflık ve temizliğin göstergesi olarak izleyicilerin yaşadığı güçlüğü yaşamadan özgürce parmaklıkların ötesine bakabilmektedir.

Sergide gösterilen 150 yıllık fotoğraflar ise cam yüzeye basılan resimlerle başlayan fotoğrafçılığın, geçtiği aşamaları ve Paris’in demir ile buluşması ile başlayan imar hamlesinin şehri insanı ve kültürüyle birlikte nasıl dönüştürdüğünü Ara Güler koleksiyonu biçiminde ortaya koymakta.

2176161871 Paris direnişi ve Paris komününün yenilgisi ile sonuçlanan trajik olaylar dizisine ait fotoğraf ve resimlerin de sergide yer almakta olduğunu vurgulamalıyız. Dahası, Fransız ihtilalı ile yükselen burjuva kültürünün benzer bir ihtilalı bastırabilmek için güçlü donanımlı orduya gereksinimi olduğu ve bu ordunun şehir içinde rahat hareket edebilmesi için geniş bulvar ve caddeler inşa edilme fikrinin doğduğu da fotoğraf ve resimlere yansıtılmıştır.

Avrupa kültür başkenti olmanın şehrin kendine has tarihi ve kültürel özelliklerinin sergilenmesi yanı sıra Avrupalılık anlamında ortak kültürel özelliklerin yansıtılması düşüncesinden hareketle dünyanın farklı yerlerindeki izlenimci ressamların gözüyle Paris resimlerini ve döneme ait fotoğrafları bir araya getiren Essen Folkwang müzesindeki sergi 31. Ocak 2011 e kadar açık kalacak.  

 

Mehmet Uhri

 

Not: Resimlerin üzerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.