Arnavut Ciğeri

arnavut-cigeri1Yıllardan beri, hastanemiz polikliniklerine gidip gelen, yüksek tansiyon ve şeker hastalığından muzdarip iri yarı yaşlı beyefendiydi. Kan şekeri düzeyini düzenlesek de tansiyonunu kontrol altına almamız uzun sürmüş, birkaç kez hastanede yatmak zorunda kalmıştı. Kısaca hastanenin müdavimlerinden olmuştu.  

Yılbaşı arifesine denk gelen bir gelişinde kendi eliyle yaptığı tencere dolusu Arnavut ciğerini servis çalışanlarına hediye etmişti. Bu sayede hastamızın eskinin meşhur meyhanecilerden olduğunu öğrenmiştik. Muayenesini yapıp ilaçlarını yazarken tansiyonunun yine yüksek olduğunu saptamıştık. 

-      Tansiyon ilacının dozunu arttırmak gerekecek galiba.

-      İstemem evladım. Tedaviyi tadında bırak. Verdiklerin işe yaramıyorsa ilacın miktarını arttırıp zehirleme beni. Bırak tadında kalsın. Ben halimden memnunum.

-      Neyi tadında bırakayım, anlamadım? Tedavinin tadı mı olurmuş?

-      Olmaz olur mu? Her şeyin tadı olur. Hepsi hayatın içinde değil mi? Gerçi şimdiki neslin anlayabileceğini bir şey değil bu ama, neyse.

Daha sonra oturup dededen toruna üç kuşaktır meyhanecilik yaptığını, meyhaneciliğin her türlüsünü bildiğini anlatıp şimdilerde insanların içki içmenin adabını yitirdiğinden söz etti.

Biraz daha konuşturmak için “ ne varmış, içki içmede? Biraz içki, biraz meze değil mi alt tarafı?” diyecek oldum.

-      Herkes öyle zannediyor. Ama o kadar basit değil. “Meyhanecilik hayatın parçasıdır” derdi babam. Yani hayat nasıl akıyor ise meyhanecilik de ona uyarmış.

-      Nasıl yani?

-      Eskiden hayat yavaş akıyordu. Meyhaneye oturan adam da ağır ağır içer, yemeğini ağırdan yerdi. Şimdilerde devir değişti, hayat hızlandı. İnsanların zamanı azaldı. Bir saatte yiyip, içip gitmek istiyor, müşteriler. Muhabbet bile aramaz oldular. Yemekler ve mezeler de değişti tabii. O kadar kısıtlı zamanda tadabildiği kadar çok ve çeşitli meze görmek istiyorlar. Sonra da hazımsızlıktan yakınırlar. O kadar çok şeyi hızlıca yersen olacağı budur, halbuki.

-      Başka ne değişti?

-      Eskilerde babalar oğullarını alıp gelirlerdi, meyhaneye. İlk içkiyi babalarının elinden tadardı delikanlılar. İçki ve meyhane adabını öğrenirlerdi. Şimdi, kim kime dum duma. Bakıyorsun liseli delikanlılar doluşmuşlar meyhaneye adabını da bilmeden içmeye kalkışıyorlar. Onlara kızmıyorum ama içimden babalarına sövmeden edemiyorum.

 Servis çalışanlarına ikram ettiği tencere dolusu Arnavut ciğerini gösterip;

-      Meyhaneci dediğin hazırladığı Arnavut ciğeri ile anılırdı. Şimdi arayıp soran müşteri bile kalmadı nerdeyse. Ben yine de inatla pişirir hazırlarım her akşam, bu mereti.

-      Haklısın galiba. İnsanlar içip içip tıka basa dolu mideleri ile gecenin bir saati geliyorlar hastaneye. Hazımsızlık bir yandan, sarhoşluk öte yandan. Biz de ne yapacağımızı şaşırıyoruz.

-      Doktor bey hayat değişti, meyhanecilik de değişti. Eskinin tat düşkünü akşamcıları kalmadı artık. Meyhaneciliğin birinci kuralı güzel meze yapmak ise ikinci kuralı mezeyi azar azar servis etmekti. Mezeler çay tabağı gibi küçük kaplarda bir iki çatalda bitecek şekilde servis edilirdi. Gerçek damak tutkunları da iyi hazırlanmış mezenin doymak için değil içkinin yanında tadına varmak için yendiğini bilirdi. Meyhaneci dediğin müşterisinin damağına lezzet sunabilendi, karnını doyuran değil.

-      Haklısın böyle meyhane ve meyhaneciler kalmadı sanırım.  

raki-mezeKonuştukça sesi daha gür çıkıyor, hırslandığı hissediliyordu. Tansiyonunu bahane edip sakinleştirmeye çalışsak da bizi dinlemeyip sözlerini sürdürdü.

-        Meyhaneci müşterinin nabzını bilirdi. Masaları dolaşır eksikleri saptar gerektiğinde içki ve mezenin yanına muhabbeti de katık ederdi. Şimdi gelenler karın doyurup biran önce sarhoş olma derdinde. Muhabbeti bile unuttu millet.

-      Meyhanecilik hayatın parçası olmaktan çıktı mı yani?

-      Yok, o kadar değil. Meyhanecilik her zaman hayatın parçasıdır, beyim. İnsanlar değişti, hayat değişti, meyhanecilik de bundan nasibini aldı. Eskiden hayattan tat almaya, yaşadığı hayatın zevkini çıkarmaya düşkün insanlar vardı. Küçük tatlardan büyük hazlar alabilmekti, hayat. Doymak değildi, o zamanlar.

-      Şimdi nasıl yaşıyor insanlar?

-      Beğendiği mezenin tadına varmak yerine tabaklar dolusu isteyip doymaya çabalıyorlar. Kısa yoldan doyup sarhoş olmak istiyorlar.

-      Eeeeeeeee

-      Böyle olunca insanlar günü, zamanı yaşamak, hayatın tadına varmak yerine hep bir yerlere yetişmeye, hayatı kedilerince dolu dolu tüketmeye uğraşıyor. Tadında bırakmayı bilmiyorlar. Ondan sonra da ağızlarının tadının kalmadığından yakınıyorlar. Ne desem boş.

Tenceresini ve tabakları toplayıp iç içe yerleştirdi. İzin isteyip kalktı. Odadan çıkarken geri döndü; “Bir gün ekibi toplayıp gelin benim meyhaneye de eskinin tatlarını hatırlatayım sizlere. Muhabbeti, içkiyi ve mezeyi sunayım da anlayın neler bıraktık arkamızda.” dedi. Reçetesini gösterip teşekkür etti. Sessizce odadan çıktı gitti.

 

Dr. Mehmet Uhri

Leave a Reply