Archive for Eylül, 2013

Kameranın Dilinden

Pazar, Eylül 29th, 2013

ii1

Böyle toz içinde pejmürde göründüğüme bakmayın zamanında el üstünde tutulan çektiğim resimlerle övgüler alan bir fotoğraf makinesiydim. Sahibimin gözdesiydim, hiç yanından ayırmazdı. Ölümüyle elden çıkarılan diğer eşyaları ile birlikte bu eskici dükkanının yolunu tuttum. Fotoğrafa olan merakını gören babası beni ona liseyi bitirdiği yıl hediye etmişti. O günden beri onun arkadaşı, sırdaşı ve yoldaşı oldum. Benimle konuşur, konuşturur, dilimden anlardı. Bunca yılın beraberliği ve alışkanlığından sonra böylesi bir ayrılık doğrusu katlanılır gibi değil. Geçenlerde tamirci olduğunu söyleyen biri gelip beni hoyratça inceledi, dişlilerimi zorladı, neredeyse perdem yırtılacaktı. Çalışır halde olmama karşın yedek parça olarak kullanmak üzere yok fiyatına satın almak istedi. Neyse ki anlaşamadılar. Görülen o ki vadem doldu. Bugün olmazsa kısa süre sonra bir tamircinin eline düşüp parçalanmam yakındır. Değerimi kıymetimi bilen birinin eline düşerim diye az da olsa umutla bekliyorum. Biri gelip tozumu alıp öne çıkarsa aslında ne kadar iyi halde olduğumu görülecek ama gelen yeni kameralar yüzünden her geçen gün daha arkaya itiliyorum.

ii2Size sahibimden söz edeyim. Liseden sonra hep yanındaydım. Amatörce başladığı fotoğrafçılığını geliştirip kendi karanlık odasını kurmuş hatta bu işten dişe dokunur olmasa da para kazanmayı bile bilmişti. Dedim ya; dertleşirdi benimle, sırdaşıydım onun. Vizörden bakıp düğmeye basmayı fotoğrafçılık sananlara güler geçer, fotoğraftan anlamadıklarını söylerdi. Onun için gerçek fotoğrafçı ışığı kovalayandı. Işık olmadan fotoğraf olamayacağını vurgular ışığı kovalayıp istediği gibi hapsedebildiğinde mutlu olurdu. Eski fotoğraf ve kartpostallara imrenir o fotoğraflardan birinde resmin içine girip elden ele dünyayı gezdiğini hayal ederdi. Fotoğraf çekme meraklılarının büyük kısmının başkalarına gösterecek bir şeyleri olduğuna dair kanıt toplamak için uğraştığından yakınırdı. Gittikleri gezip gördükleri yerde en bilinen yapı ile fotoğraf çektiren veya meşhur biriyle yan yana fotoğraf çektirmeye çabalayan insanları yaşadıkları hayatın gerçekliğine dair kanıt arama telaşındakiler olarak görürdü. Hayatların giderek daha çok birbirine benzemeye başladığını bu yüzden insanların yaşadıkları hayatın kendi seçimleri ve özeli olduğuna dair hep bir kuşku içinde kanıt aradıklarını, fotoğrafları da ona buna göstermek için malzeme olarak kullandıklarını anlatmıştı, bir dertleşmesinde.  “Işığı ve ışığın doğurduğu güzelliği, o güzelliği fotoğrafa düşürmenin heyecanını hiç bilemeden kendi gibilerinin çektikleri birbirine benzeyen görüntüleri hep birilerine gösterme telaşıyla ömürlerini tüketiyorlar” diye hayıflanmıştı. Sonra da sanki sormuşum gibi; iyi de sen neyin telaşındasın, neyi kovalıyorsun? diye kendine soru sorup görülenin ardındaki ışığı kovaladığından söz etmişti. Hiç bir şeyin ışık kadar özgür olamadığını, evren boyutunda hareket yeteneği olan ışığın gittiği yeri aydınlatıp görünür kıldığını, çektiği fotoğraflar ile o vahşi ve özgür ışığı bir anlık da olsa ehilleştirip kontrol etmeye çabaladığını anlatmıştı. Derdi gücü yaşadığı hayatın “gerçek” kendinin de “var” olduğunu kanıtlama çabasındakilerin aksine ışığın gizemini çözüp, ışık olup evrenin karanlığında özgür olmak istediğinden söz etmişti. O yüzden çektiği resimleri herkese göstermez, onu anlayan bilen veya hisseden dostlarıyla paylaşırdı. Sıra dışı biriydi, anlaşabildiği insan da azdı.

ii3Zaman ilerleyip digital kameralar benim gibi analog kameraların yerini alınca bizimki de geri kalmadı. Hatta fotoğraf çekmeyi pratikleştirdiği için digital kameradan memnun görünmesini kıskanmıyor değildim. Ağırlığımın yanı sıra film taşıma külfetini ve maliyetini de işin içine katınca benim gibi kameralar CD çıkınca terk edilen kasetçalarlar gibi kaldı. Yanında taşısa da daha az kullanıyor veya yanına hiç almadan çıktığı da oluyordu. Ta ki bir gün digital kamera ile çektiği görüntüyü internet ortamında bir yere göndermeye çalışırken oluşan bir hata nedeniyle görüntünün bilgisayarın kendi dilinde yazılmış uzun bir yazı haline dönüştüğünü gördüğü güne kadar. O gün tüm digital kameraları terk edip kısa sürede elden çıkardı. Yanlış yaptığını söyleyen dostlarına fotoğrafın bilgisayar diline dönüşmüş yazılı halini gösterip “benim çektiğim fotoğraf bu değil. Sözcükler yetseydi fotoğraf çekmekle uğraşmaz yazıyla sözle anlatırdım. Digital dil ışığı görmüyor, onun ne olduğunu tanımıyor bilmiyor. Işık olmadan, onu anlamadan, içindeki özgürlüğü keşfetmeden görüntü yakalayıp hapsetmek amaçsızca ava çıkmaktan farklı değil. Ne yakaladığının farkında bile olamazsın. Çektiğim digital fotoğrafları saklamayı düşünmüyorum” diye yanıtlamıştı.

Bizimki analog kameralar ile çalışmayı ömrü yettiğince sürdürdü. Günü geldiğinde vedalaşamaya bile fırsat olmadı. Özgürlüğünü kıskandığı bir ışık huzmesine tutundu ve ruhunu ışığın özgür evreninde yolculuğa çıkardı. Şimdi özgür bir foton olarak nerede olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Günün birinde ışığını yakalayıp kamerasına hapsedecek birinin çekeceği fotoğrafta tekrar karşılaşmayı hayal ederek bekliyorum.

Ancak benim için günler sayılı. Bulunduğum rafta ışığa hasret kaldığım yetmediği gibi pilimi değiştiren olmadığı için artık ışığı da ölçemiyorum. Hafızam zayıflıyor, çarklar paslanıyor. Benim için karanlık ilerliyor. Dolabın içinde ışığımı yitirmiş olsam da görüp tanık olduklarım ile avunuyorum. Emektar fotoğraf makinesi olarak görüp göreceğim buymuş, demek.

Her neyse, yalnızlığa bulanıp kenara atılsam, ışığım gün gün azalsa da görüp yaşadıklarım; güzeldi be…

Mehmet Uhri

Değirmen Taşı

Pazar, Eylül 22nd, 2013

resim-7561

Onca yalnızlıktan sonra ayak sesi duyunca heyecanlanıyor az da olsa umutlanıyorum. Umarım gelenler kendine oyun yeri arayan çocuklar değildir. Oyunlarına sözüm yok çocuktur oynayacaklar elbet ancak ortalığı kırıp dökmekte de üstlerine yok. Geçenlerde o haylaz sarışın olanı boyuna posuna bakmadan beni yerimden kaldırmaya çalışırken ayağı ezilince kaldırıp kenara koydular artık duvar dibindeyim. Divriği yakınlarında suyu çekilmiş terk edilmiş eski değirmende yıllar boyu tahıl öğüttükten sonra kenara atılan değirmen taşıyım.

Bir zamanlar ırmağın suyu gürül gürül akar değirmen neredeyse hiç durmadan çalışır taşı toprağı bile öğütürdüm. Değirmenci düzenli temizler, gözü gibi bakardı. Öyle duvar örülen veya zemine döşenen taşlardan değildim. Anlı şanlı değirmen taşıydım. Her ne olduysa gün geldi öğüttüğüm onca tahıla ve iş görebilecek durumda olmama karşın zaman beni de öğütüp kenara atıverdi.

Baraj yapılıyor, ırmak eskisi gibi coşkun akmayacak dediklerinde işin bu noktaya geleceği hiç aklıma gelmemişti. Gerçi bizim yaşlı değirmencinin suratının asılmasından anlamalıydım. Değirmenin suyu günden güne azaldı. Baharda coşkun akmayı sürdüren ırmağın suyu özellikle hasat zamanı bırakın değirmeni döndürmeyi kenarından bile geçmez oldu. Bizimki ne yapar eder buraları sahipsiz bırakmaz, elektrik ile bile olsa çalıştırır diye bekledim ama olmadı. Çocukları “yaşlandın otur artık evinde, dinlen” diyerek el çektirdiler. Kendileri de çalıştırmayınca öylece terk edilmiş bir değirmene döndüm. Artık duvardaki taşlardan farkı kalmayan kenara atılmış değirmen taşıyım. Taş parçasıyım.

resim-746Eskiden kendimi diğer taşlardan farklı görür işe yaradığım için böbürlenirdim. Şimdi halime bakınca çevremdeki taşların bıyık altından güldüklerini hissedip utanıyorum. Emeklilik gibi de değil, bu halim. Öylece hurda gibi atıldım. Çok kederliyim. Kimseye hayrım yok, bu saatten sonra diğer taşlara benzeyip kendime de dönemiyorum. Unutulacağım ve zamanla ufalıp parçalara ayrılacak toprağa karışacağım.

Benden geriye kalacak taş parçaları dedemiz değirmen taşıymış buğdayı çavdarı hatta taşı bile öğütürmüş diye anlatırlar mı bilemem ama işe yaramaz hale gelmek hiç iyi bir şey değil. Değirmeni bırakıp evinde oturmaya başlayınca bizim o çalışkan ihtiyar da hayata küsmüştü. İşe yaramadığını görüp keder içinde geçen zamanın kendini öğütmesine izin verdi kısa sürede hastalanıp geçip gitti. Onca iş gördükten, onca insan eline baktıktan sonra kenara atılmak kimin olsa zoruna gider. Evde öylece otururken hizmet eden gelinler, torunlar olması iyi hoş da alışkın olmayınca kaldıramıyorsun. Koca bir ömrü değirmen taşı gibi onu bunu öğüterek geçirdikten sonra kenara atılmayı, kimsenin yüzüne bakmamasını hazmetmek de çok zor. Değirmenciden sonra anlaşılan sıra bana geldi. Sorsalardı canlı cenaze gibi kenara atılıp günbegün ufalanacağıma bir okul duvarına veya köy yoluna diğer taşlar ile birlikte döşenip işe yaramak isterdim.

resim-745Gelenler buranın yabancısı sanırım. İçeri girip şöyle bir bakındılar ancak benimle ilgilenmediler. Değirmenin gerçek sahibine, toza toprağa bulansam, kenara atılmış olsam da değirmenin taşına göz ucuyla bile bakmadılar. Taş örme duvarlara, kısmen yıkılmış olsa da ardıç ağacından yapılmış çatıya baktılar. Konuşurlarken duydum; değirmeni lokantaya çevirme niyetindeler. Kenardaki bulgur teknesi ve bulgur öğüten taşla ilgilenip “ bunu da temizleyip otantik eşya niyetine kenara iliştiririz” dediler. Çekip gittiler.

O günden beri gelen giden de olmadı. Değirmencinin en küçük oğlu babasının değirmeni satmayın diye vasiyeti olduğunu ileri sürüp sattırmamış. Kardeşler de anlaşamayınca öylece kala kaldım.

resim-751Her neyse Divriği karayolu üzerinde Kırkgöz yakınlarında suyu çekilmiş, terk edilmiş değirmenin taşıyım. Zamanında buğdayı, arpayı, çavdarı hatta taşı toprağı öğütüp un ufak ederdim. Şimdi öylece durup gerçek değirmenin, zamanın beni de ufalayıp toprağa karıştırmasını bekliyorum. Başlangıçtaki küçük umutlarım da eridi. Beni güçlü kılanın taşı toprağı bile öğüttürenin iş görmek, işe yaramak ve küçük de olsa umutlanmak olduğunu kenara atıldığımda anladım. O kocaman gövdemi bir arada tutmakta zorlanıyor, sıcağa soğuğa dayanamayıp kenar köşe çatlayıp parçalanıyorum. Dedim ya yola veya duvara döşenmeye bile razıyım, yeter ki olduğum yerde işe yarayım.

Yanlış anlamayın. Yıllarca taşı toprağı bile öğüttükten sonra şimdiki halimi gören, duyan acısın istemiyorum. Bizim rahmetli değirmenci gibi elden ayaktan kesilip kenarda öylece geçip gitmeyi bekliyor, hani feryadımı duyup sevabına yola veya duvara döşeme malzemesi yapan olur diye söyleniyorum.

Ne de olsa en büyük değirmen herkesi her şeyi öğütüp geçecek. Zamanın değirmeninden hiçbir şey kurtulamasa da vakti gelene kadar işe yaramayı, birilerinin gözüne çarpıp, hiç olmazsa anılarında yer etmeyi diliyorum. Dileğimi duyan olur, öğüttüklerimin hayrına terk edilmiş değirmen taşı için elini kirletecek biri çıkar umuduyla gevezelik ediyorum.

Bunca yılın emektarı, kederli bir değirmen taşının dileği de böyle olacak elbet. Duyan, gören olur umarım.

Mehmet Uhri

Gece Hemşiresi

Pazar, Eylül 15th, 2013

gh1Hastanemizde gece hemşiresi olarak çalışıyordu. Sağlık sektörünün en zor ve yıpratıcı işi gece hemşireliğidir. Zorluğu bir yana sosyal yönden de insanı geriletir ve yalnızlaştırır. Üniversite eğitimine devam eden genç çalışanlar dışında pek isteklisi yoktur, hatta ceza gibi gören bile vardır. Gündüz ameliyat olmuş veya rahatsızlığı ile baş başa hastane odasında yatan bezgin hastaların gece sıkıntılarına yetişmeye çalışmak zor ve yıpratıcıdır. Çoğunun uzak durmaya çalıştığı gece hemşireliğini yıllardır isteyerek sürdürüyordu. Gündüz görmediğimiz için çoğumuz varlığının farkında değildik. Geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir ayağı diğerinden daha ince ve kısaydı. Hafif aksayarak yürüyüşünü hızlı hareket ederek gizlemeye çalışıyordu. İçine kapanık hatta melankolik görünse de işinin ehliydi, hastaları memnundu.

Bu hali hastane idaresinin dikkatini çekmiş hatta gizlice soruşturma konusu olmuştu. Pek tercih edilmeyen göreve kendi isteği ile talip olması garip karşılanmış, altında akçeli bir konu olup olmadığı araştırılmıştı. Önce gündüzleri başka bir yerde veya işte çalıştığı düşünülmüş bulunamayınca bu kez hastanede tanıştığı ve evde bakım gerektiren hastalar için ücret karşılığı evlere gidip gitmediği soruşturulmuştu. Siyasi faaliyette bulunma ve hatta örgüt üyesi olma olasılığı da araştırılmış hiç bir şey bulunamamıştı. Yıllar geçtikçe kendini unutturmuş idare de şüphelenmeyi bırakmıştı. Açıkçası aynı hastanede çalışıyor olsak da herkese uzak duruyordu.

gh3Hastanede nöbetçi idareci olduğum o gece annesinin aradığını evde rahatsızlandığını söyleyerek, kısa süreliğine eve gitmek için izin istedi. Bir iki saat sonra mide kanaması geçirmekte olan yaşlı annesi ile birlikte Hızır acil ambulansı ile geldiler. İlk kez bu kadar telaşlı ve gergindi. Kaybedilen kanı yerine koymak için kan bulunamayınca iyice panikledi. Meslektaşları onu sakinleştirirken hızlı bir organizasyonla hastane çalışanlarından iki kişinin kan vermesi sağlandı. Evinden çağırdığımız mide bağırsak uzmanı arkadaşımız endoskopla mideye girip kanamaya müdahale etti. Sabaha karşı işler yoluna girmiş hemşire hanımın annesi toparlamaya başlamıştı. Servisi ziyaret ettiğimde bizimki diğer hemşireler ile birlikte çay içip bir şeyler atıştırıyordu. İkram edilen çayı alıp yanlarına oturdum. Bizim gece hemşiresini biraz konuşturup rahatlatmak için sorular sordum.

- Anlat bakalım annen ne yapmış veya neye sıkılmış da midesini kanatmış

- Aspirin doktor bey. Annem eklem ağrılarına iyi gelir diye duymuş, neredeyse bir aydır benden gizli aspirin içip duruyormuş. Ev işlerini bana bırakmasını söylesem de dinlemiyor kendini genç kız zannedip her işi yapmaya kalkıyordu. Geçen gün bu yaşında camları silmiş. Son zamanlarda ağrılarından söz etmeyişinden şüphelenmem gerekirdi.

- Zamanında müdahale edilmese sorun ciddileşebilirdi. Bir süre göz önünde olmasında yarar var.

- Doktor bey, siz annemi tanımazsınız. Her şeyi kendi yapsın ister. Söz dinlemez ve çok inatçıdır. Babam ben küçükken evi terk edip gitmiş. Beni evde çocuk bakarak kazandığıyla büyütüp okuttu. Çok inatçıdır dedim ya; yaşlandığını kabul etmiyor ve hala evde çocuk bakmayı sürdürüyor. Büyüdüğümü ise hiçbir zaman kabul etmedi. Hemşire olup işe girdim ama sonra evde baktığı çocuklara gücünün yetmediğini görüp gece hemşireliğine geçtim. Gündüz kadroları dolu olduğu için gece çalıştırıyorlar diye ona yalan söyledim.

- İsterseniz bir ara konuşup kendi ile ilgili durumu anlatmaya çalışabilirim. Bu sayede belki siz de geceleri çalışmaktan kurtulursunuz.

- Gerek yok. Alıştım. Halimden memnunum. Hatta gece çalışmak bana iyi geliyor.

Odadaki hemşirelerden biri dayanamayıp “evlenip çocuğun olsun bakalım böyle söyleyebilecek misin?” diye söylendi. Bizimki cevap vermedi. Teşekkür edip annesinin yanına gitti. Odada kalanlar hemşire hanımın sıra dışı biri olduğu yönünde biraz da serzeniş dolu “dedikoduya” başladılar Çay için teşekkür edip odama döndüğümde kapıda beni beklediğini gördüm.

- Umarım annen ile ilgili sorun yoktur. Hayrola?

- Şey, az önce söylediğim gibi anneme bir şey söylemenizi istemiyorum. Yeterince sıkılmıştır. Bırakın birbirimize numara yapmayı sürdürelim. O benim için iki göz odada tüm bir hayatını verdi. Onu üzmek istemiyorum.

- Tamam ama sizin de bir hayatınız var. Gece hemşireliği ile hayatın bu kadar kenarında kalmak ileride pişmanlık doğurmasın.

- Bu benim seçimim. Annemi bahane ediyorum sanırım. Ayağımın aksaklığı yüzünden hep bir yanım eksik ve ezik yetiştim. Doğru dürüst oyun bile oynayamadım. Spordan uzak durdum. O yüzden çok arkadaşım da olmadı. Hayat hep biraz uzağımdaydı.

- Yaklaşmak için gayret etmek yerine kaçmanızı uzak durmanızı anlayamıyorum.

- Dedim ya bu benim seçimim. Gece hemşireliğini kimse istemez ama geceleri hastanede geçici de olsa benim gibi hayatın kenarına itilmiş insanlarla olmak onları tanımak, yardım edip ellerini tutmak yalnızlığıma iyi geliyor. Gündüzleri ise evde küçük çocuklarla zaman geçiriyorum. Çocuklar ve bakım gerektiren hastalarla yalnızlığımı unutup oyalanıyorum.

- İşe yarıyor öyleyse.

- Hemşire olunca farklı insanlar tanıyor, çoğu ile dertleşebiliyorsunuz. Mesleğe başladığım yıllarda uyku tutmayan emekli hayli yaşlı bir hastamla gece vakti dertleşirken o da sizin gibi serzenişte bulunup “kapıyı üstüne kapatıp kendini kilitlemişsin. Anahtarı bulmak zorundasın. Bu anahtar bazen bir kitap, yaşadığın bir olay veya bir insan olabilir. Aramalısın” demişti. Ayağım yüzünden yaşadığım ezikliği anlatınca aslında herkesin küçük veya büyük hep ezik bir yanı olduğunu ve onu unutmak için başka insanlara, diğer hayatlara yönelip kendilerini unutmaya çabaladıklarından söz etti. O günden beri geceleri hastalıkları nedeniyle kendiyle baş başa kalmış hastalara yakın olup onları izleyip dinleyerek o yaşlı hastamın öğüdünü tutmaya uğraşıyorum.

- Peki aradığın anahtarı buldun mu?

- Emin değilim. Kendi ezikliğimin görünür halde olmasının bir şans olduğunu düşünüyorum. Hiç olmazsa ne olduğunu ve nasıl idare edeceğimi biliyorum. Ama diğerlerinin özellikle kadınların kendilerine bile söyleyemedikleri ve bazı geceler dertleşirken ağızlarından kaçırıp sonra sır diye saklamamı istedikleri ezikliklerini, derin yaralarını görüp halime şükrettiğim çok oldu.

gh4Odanın kapısında ayaküstü yaptığımız bu konuşmadan sonra annesinin yanına dönmesi gerektiğini söyledi. Yorgun görünüyordu. Teşekkür edip yanımdan ayrıldı. Koridorda hızlıca ilerleyip gözden kayboldu. İki gün sonra sorduğumda annesinin şifa ile taburcu olduğunu bizimkinin ise gece hemşireliğine devam ettiğini söylediler.

Mehmet Uhri

Ardıç Kardeşliği

Pazar, Eylül 8th, 2013

resim-4081

Yaylanın sert ve serin esen rüzgarları yüzünden sıcağı pek hissedemeden bir yaz daha gelip geçti.  Sonbahar yağmurları ile hava soğur doğa kabuğuna çekilmeye başlar. Yazın sıcağı ve güneşinden korunmak için gölgeme sığınan sürüler ve tarlalarda çalışanlar ortalıktan çekildiğinde ise kış yalnızlığım başlar. Toplasan iki ay bile sürmeyen yaz canlılığından sonra yaylaya öyle bir ıssızlık çöküyor ki gövdeme yaslanacak o mendebur çoban köpeğini bile arıyor kuşlarla konuşmaya çabalıyorum. Ne yazık ki kış yalnızlığında rüzgardan başka cevap veren bulunmuyor. Yüzyıllardır olduğum yerde hepsi birbirine benzeyen günler geçirir her seferinde umutla kış yalnızlığının geçmesini beklerim.

Sivas Divriği yakınlarında Erikli yaylasında yaşını almış ardıç ağacıyım. Kimine göre en az 400 yaşındayım. Yaşımı 800 olarak ölçenler de oldu. Benim için aralarında fark yok. Günler hep aynı, güneş hep aynı şekilde doğup batıyor. Yazlar kısa, kışlar ise hep yalnız geçiyor.

resim-403Yörede ağacın bol olduğu zamanlarda bu kadar yalnız değildim. Sağlam gövdem yüzünden evlerde taşıyıcı olarak kullanılmak üzere kesilen ardıçların ardından az gözyaşı dökmedim. Ancak yine de meşe ağaçlarından şanslıydık. Koku yaptığımız için yakacak olarak tercih edilmiyorduk. Bu sayede sayımız azalsa da ayakta kalabildik. Gidenlere ağıt yaktım. Öyle genç gitti filan diye üzülen insanoğlunun üzüntüsü gibi değildi benim üzüntüm. Aynı toprağı paylaştığım yöredaşlarımdan ayrılmak zorunda kalıp yalnızlaştıkca üzüntüm arttı. Kalanlarla idare ettim. Tutunduğum toprağa o toprağın canlılarına sarılıp onlarla koca bir ömür geçirdim. Arada kısa süre tanışıp unuttuklarım da oldu. Ama bazılarını hiç unutmadım. Kış yalnızlığı içinde kabuğuma çekildiğim günlerde onları hatırlayıp yaşadıklarımla avundum.

Hele önce arkadaş sonra kardeş olduğum Çiçek ismindeki kız çocuğunu hiç unutamadım. Yörede yaşayan ailelerden birinin en küçük çocuğuydu. Keçileri otlatmaya çıkarır gelir gövdeme yaslanır, gölgemde uyur, dallarımda oyunlar oynardı. Başlangıçta ilgilenmemiştim. Benim için diğerlerinden farklı değildi. O ise beni arkadaşı bellemişti. Dallarıma çıkar benimle dertleşir, gördüğü rüyaları, gelecek hayallerini anlatırdı. Bazı geceler yanımda kalır yıldızları seyreder, hepsine kendince isimler takıp oralardaki hayatlar üzerine konuşurdu. Ayrılmadan önce mutlaka gövdeme sarılıp kulağını dayar benden yanıt beklerdi.

Zaman geçti Çiçek kız büyüdü serpildi. Özgür ve alımlı bir genç kız oldu. Ailesi evlendirmek istese de o okumayı sürdürdü. Kışları uzaklardaydı. Yazları günlerini yanımda geçiriyor ailesinden, gelenek göreneklerinden yakınıyordu. Kan kardeşliğine benzeyen ve musahiplik denen dünya ve ahiret kardeşliğinin gelenekler yüzünden sadece erkekler arasında kurabiliyor olmasına isyan ediyordu. Bu dünyayı, yaşadığı hayatı kendi seçtiği biriyle musahip kardeş olarak yaşamak istemiş kimseyi ikna edememişti. Ailesi ile arası açılmıştı. Bir gün baktım öfkeyle söylenerek çıktı geldi. Gövdeme sarıldı. “Sen de en az benim kadar yalnızsın. Kimse beni musahip kardeş olarak kabul etmiyor. Benim kardeşim sen ol” dedi. Bıçağıyla gövdeme çizik attı. Sonra kendi avucunu da keserek gövdemdeki çizdiği yere kanlı avuç içini bastırdı. “Artık hayatlarımız ortak, sen ben yok. Biz varız” diyerek o gün ve gece yanımdan ayrılmadı. Ben de ona dallarımla sarılabildiğim kadar sarıldım. Doğrusu böylesi bir kardeşlik, hayat arkadaşlığı çok hoşuma gitmişti. Bir keresinde otlakta anız yakılırken rüzgar yön değiştirip alevler dallarıma yaklaşınca sürüsünü bırakıp koşarak yanıma gelmiş alevlerin yükselmesini önleyip yangının beni sarmasına engel olmuştu. Bu sırada keçilerden biri telef olunca ailesinden çok azar işitmiş, ağaç ile olan kardeşliğini dile getirince adı köyün delisine çıkmıştı. Bu olaydan sonra köyde duramadı. Benden başka onu merak eden de olmadı. Ailesi bile gelsin istemiyordu.

resim-440Çiçek kız uzaklardayken, görüp konuşamasam, onu kardeş bildiğimi dile getiremesem de yeryüzünde hayatı paylaştığım bir kardeşimin varlığı kış yalnızlıklarını unutturmaya yetiyordu. Beni değiştirmiş, evcilleştirmişti. Gelmese, gelemese bile her yaz onu heyecanla bekleyip sürülerin yolunu gözleyen bir ardıç ağacına dönmüştüm. Geceleri aynı gökyüzüne benzer yıldızlara baktığımızı düşünüyor yalnızlığımı unutuyordum. Ayrı bile olsak aynı hayatı, sanki aynı yolu gidiyorduk. Burada toprağa çakılı olsam da bir parçamın, kardeşimin uzaklarda gezindiğini düşündükçe mutluluk duyuyordum.

Zaman geçti, kışlar gitti yazlar döndü köy tenhalaştı. Ben bekledim. Musahip kardeşim Çiçek yıllar sonra hayli yaşlanmış halde torunuyla birlikte çıktı geldi. Unutmamıştı. Sarıldı, ağlaştık. Özleştik. Bu kez yaşadıklarını, ailesini çocuklarını anlatıp torunu ile tanıştırdı. Dallarıma çıkıp oturacak gücü olmasa da afacan torununu dallarıma çıkardı. Ardıç ağacı ile kardeş olma öyküsünü anlatıp, kendi seçtiği biri ile aynı hayatı paylaşmanın öneminden bunun kendi için anlamından söz etti. Gece yanımda kalmak istese de yaylanın ayazı izin vermedi. Sonraki günlerde de gelip gölgemde oturdu. Suskundu, gövdeme sokulup sanki benim söyleyeceklerimi dinlemeye çalıştı. Veda edip ayrılırken ikimiz de hayli acı çektik.

Çiçek kızı, o özgür ruhlu kardeşimi bir daha görmedim. Kaç kış geçti hatırlamıyorum, yazın son günleriydi. Elinde bir torba dolusu toprakla gelen delikanlıyı önce tanımadım. Torun büyümüş kocaman adam olmuştu. Önce dibimdeki toprağımı eşeleyip yarım çuval kadar toprak doldurdu. Yanında getirdiği toprağı ise eşelediği çukura doldurdu. Gövdeme yaslanıp bir süre oturdu, sonra ağlamaya başladı. “Babaannemin son dileğiydi. Git o ardıç ağacını, kardeşimi bul, topraklarımızı buluştur. Kardeşliğimiz, yol arkadaşlığımız aynı toprağa kavuşup hakikat yoluna girebilsin. Hayatlarımız aynı toprakta buluşsun demişti” diyerek uzun süre gözyaşı döktü. Gittikten sonra öyle bir yağmur indirdi ki getirdiği topraklar akıp gidecek diye korkup köklerimle tutmaya çalıştım.

resim-540Bahar aylarında torunun getirdiği toprakta açan otları keçiler hemen yiyip bitirse de musahip kardeşim Çiçek kız ile aynı toprağı paylaşmayı sürdürüyorum. Yaşlandım. Kışları yine yalnızlığa gömülüp kabuğuma çekildiğimde anılarımda yaşayan, yaşadığım hayatı gerçek kılan o güzel insan ile birlikte daha kaç kış geçiririm bilemem. Bildiğim bir şey varsa; Çiçek kız olmasaydı yeryüzündeki herhangi bir ardıç ağacından farkım olmayacaktı.

Her neyse, Divriği yakınlarında Erikli Kozlu yaylasında musahip kardeşi ile aynı toprağı paylaşan asırlık ardıç ağacına yolunuz düşerse çekinmeyin yaklaşın. Gövdeme sarılıp kulağınızı bana verin. Yaşadıklarımı, koca bir hayatı ve Çiçek kız ile paylaştığım hakikat yolunu bir de benden dinleyin.

Mehmet Uhri

Not: Resimlerin üzerine tıklayarak orijinal boyutlarıyla izleyebilirsiniz.

Yalama Taşı

Pazar, Eylül 1st, 2013

resim-488

( Keçileri yalama taşlarında iştahla tuz yalarken izlemek için Keçiler tuz yalarken, video linkine tıklayabilirsiniz. )

Ayağına batan diken yüzünden yardım gerekince köye uğramış, tesadüfen karşılaşmıştık. Orta Anadolu’da bir yaylada insanlardan, dünyadan uzak yaşıyor keçi yetiştirip çobanlık yapıyordu. İlerlemiş yaşına karşın dinç görünüyordu. Parmak arasına giren diken hayli uğraştırsa da çıkarıp rahatlamasını sağlamıştık. İstirahat etmesini söylesem de üzerine karamuk yaprağı bağlar yarın yine sürüyle beraber dağlara koyulurum diyordu. Kendi de keçi gibi inatçıydı, ikna edemedik. Teşekkür edip ağılın yanındaki dama döndü. Konuşkan değildi. Gittikten sonra çavuş denilen bu yaşlı çobanın ailesinden çocuklarından uzakta burada köy ortamında yaşadığını, ailesinin zoruyla şehre gitmeyi denese de kısa süre sonra yapamayıp geri döndüğünü anlattılar.

Ertesi sabah güneş yükselmeden yaylada yürüyüş yaparken çavuş ve sürüsüyle karşılaştık. Sekerek yürüse de inat etmiş sürüyü çıkarmıştı.

- Zorun neydi be Çavuş? Bıraksaydın da iyileşseydi. Ayağın yara olursa yürüyemezsen daha kötü olmaz mı?

- O senin dediğin ihtimal. Burası dağ başı, burada ihtimallerle yaşanmaz, o senin dediğin şehirde olur. Burada hep bugün vardır ve o gün hep aynı gündür. Haftanın hangi günü olduğunu bile bilmezsin. Sadece bugün olacaklara olması gerekenlere bakarsın.

- Madem günler birbirine benziyor bugünün diğerlerinden farkı neydi, niye zorladın kendini?

- Bugün keçilerin tuz yalama günü. Tuz vermezsen iştahtan düşer süt vermez hale gelirler. Oğlaklar patır patır ölür gider. Gidelim de gözlerinle gör.

resim-455Çayırda birlikte yürürken keçilerin akıllı ve dirençli canlılar olduğunu hazır yem veya küspeyi kolay kolay yemediklerini en zor şartlarda bile taze ot çalı veya yaprak bulup yediklerini bu yüzden organik adı altında satılan süt ürünlerinde hep keçi sütünün tercih edildiğini anlattı. Haftada bir gün verilen kaya tuzu ile iştahlarının açılıp koşa koşa suya gittiklerini, sütlerinin besleyiciliğinin arttığından söz etti. Sürü az ileride açıklık alanda dairesel düzende sıralanmış sehpa boyutundaki taşların bulunduğu alana yönelince heyecan arttı. Keçiler tek tek taşları koklayıp kontrol etmeye başladı. Çavuş heybesindeki tuzu taşların üzerine avuç avuç bıraktıkça hareketlenme itiş kakış hızlandı. Keçiler taşların üzerine dökülen kaya tuzlarını iştahla yalayıp bitiriyor, çavuş tuz yetiştirmede zorlanıyordu. Heybedeki tuzlar bitene kadar oradan ayrılmadılar. Sonra çoban köpekleri eşliğine hızla su kaynağına doğru hareketlendiler.

resim-507Ayağındaki yara zorlamaya başladığı için hızlı yürüyemese de sürünün hızına yetişmek için acele ediyordu. Yardımcı olalım diyerek yanından ayrılmadık, itiraz etmedi. Suya vardığımızda az önce iştahla tuz yalayan keçilerin kana kana su içişine tanık olduk. Suyun başındayken ayağını yıkayıp pansuman yapmayı önerdim ses çıkarmadı. Bağladığı karamuk yapraklarını açınca yaranın kurumuş olduğunu gördüm. Temizleyip yıkarken acı çekse de sesini çıkarmadı. Bir süre açık bırakıp iyice kurumadan kapatmamasını söyledim, başını sallamakla yetindi. Buralarda olmaktan, yaşadığı hayattan mutlu olup olmadığını sordum. Yaşadığı şartların yaşına uygun olmadığını söyledim. Ayağının sızısını dindirmek için hayli soğuk suyun içine sokup bir süre tuttu sonra çıkarıp tekrar kuruladı. Hızlıca keçileri kolaçan ettikten sonra uzakta yamaçta görünen köyüne baktı.

- Mutlu olup olmadığımı bilemem. Şehir insanına soracaksın bu soruyu. Şehirdekilerin derdidir mutluluk. Köy yerinde mutluluk olmaz, huzur olur. Günü kurtardın mı senden mutlusu huzurlusu yoktur. İhtimalleri boş verir günün derdi sıkıntısı ile yaşar gidersin köy yerinde.

- İyi de yaş ilerleyince bu şartlara uymak çok zor. Şehirde yaşamak daha kolay değil mi?

- Doğru söylersin. Benim büyüklerimin hepsi 50 yaş civarında ölmüşler. 63 yaşındayım. Yani zaten fazladan yaşıyorum. Eh fazladan olduktan sonra üçe başa tamah etmenin de anlamı yok. Şehirde yapamıyorum. Millet alışmış ama ben şehirliler gibi güdülmeye alışamadım. Ağrıma gidiyor.

- Nasıl yani?

- Şehirde yaşamaya çalıştım, ailemi bırakmamak onlarla kalmak için direndim ama olmadı. Şehirde yaşayanların az önce gördüğün keçiler gibi güdüldüklerini gördüm bu beni rahatsız etti. Kimselere anlatamadım, deli filan sandılar. Şehirdekiler durumdan rahatsız değiller, onlar güdülmekten mutlu bile oluyorlar. Hafta boyu benim keçiler gibi dağ tepe dolaşıp canları çıkana kadar çalışıyor, karınlarını doyuracak parayı kazanmaya uğraşıyorlar. Kılından, sütünden hatta etinden bile fedakarlık ediyorlar.

- Sonra?

- Sonra hafta sonları özgür olduklarını sanıyorlar. Halbuki tuz yalamaya giden keçiler gibi iştahla alışveriş merkezlerine saldırıyorlar. Keçiler gibi itişip ellerinden mal kaptıklarına bile şahit oldum. Alışveriş merkezlerinde kazandıklarını bıraktıkları gibi kuzu kuzu evlerine dönüyor yeni haftaya hazırlanıyorlar. Bunları anlatınca kızıyor anlamadığımı söylüyorlar. Deli diyorlar. Kavga edip çoluk çocukla kötü olacağıma burada kendi dağlarımda gittiği yere kadar özgür yaşar geçer giderim. Dedim ya bu yaştan sonra güdülmek ağrıma gidiyor.

resim-508Ayağını iyice kuruladıktan sonra yaraya tuz bastı. Ağrılı bir işlem olmasına ve yüzünü acı ile ekşitmesine karşın sesini çıkarmadı. Ayağa kalktı Heybesini sopasını alıp sürüyü toparlayıp sekerek de olsa yola koyuldu. Sürü uzaklaştıkça ortalık sessizleşti. Pınarın gözünden çıkan suyun şırıltısı ile ardış kuşlarının cıvıltısı rüzgara karışıyordu. Su başında bir süre daha zaman geçirip çavuşun söylediklerini düşündüm. Kalkarken çavuşun benim de görebileceğim bir şekilde az önce oturduğu taşın üstüne bir avuç tuz bıraktığını fark ettim. Yetişip sormak istedim ama hayli uzaklaşmıştı.

Mehmet Uhri

Not: Üzerlerine tıklayarak resimleri orijinal boyutlarıyla izleyebilirsiniz.

Tuz yalatma işlemine dair bir video kaydı daha izlemek için tuz taşı ve keçiler video linkine tıklayabilirsiniz.