Archive for Mayıs, 2012

Anlatabilmek Uğruna

Pazar, Mayıs 27th, 2012

db1Yaşlı hanımefendi göz muayenesi için hastanemize gelmişti. Hastanenin kalabalığında kaybolmaması ve hırpalanmadan muayene olabilmesi için bir tanıdığım rica etmiş, eşlik ediyordum. Poliklinik koridorlarında beklerken biraz laflamış ve hanımefendinin emekli edebiyat öğretmeni olduğunu, Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunda görev alıp Türk dilinin yabancı sözcüklerden arınması için çaba gösteren ekipte çalıştığını öğrenmiştim.

Göz muayenesi için başvurduğumuz hekim, tutucu kimliği ile tanınan mesleğinde deneyimli bir meslektaşımızdı. Muayene sırasında hastasının eski gözlüklerle idare etmek yerine yenilemeye neden gereksinim duyduğu sorusuyla başlayan muhabbet sonucunda hocamız da hastasının Türk Dil kurumunda çalıştığını ve Türk dilinin arılaştırılma çalışmalarında aktif görev aldığını öğrendi. Öğrenmesi ile birlikte kaşları çatıldı.

-          Hoca hanım. Ben Osmanlıca sözcüklere Türkçe karşılıklar “uydurma” çabanıza karşıyım ve bunu yadırgıyorum. Nesiller arasındaki iletişimi kopardığınızı düşünüyorum. Genç nesiller dillerini ve kültürlerini büyüklerinden öğrenmek yerine başka yerlerden öğrenmeye başlayacak, Osmanlıca’nın yerini İngilizce alacak diye kaygılanıyorum.  

Bu sözler odada soğuk bir hava esmesine neden oldu. Tutucu kimliği ile tanınan meslektaşımızdan biraz sert bir çıkış gelmişti. Hoca hanım odadakilere gülümseyerek baktı.

-          Doktor bey, dilde arılaştırma çabalarımızı yadırgamanızı ve karşı olduğunuzu belirtmenizi inanın büyük mutlulukla karşıladım.

Bizimki biraz şaşkın biçimde sordu;

-          Söylediklerim sizi neden mutlu etsin ki?

-          Sözleriniz her şeye rağmen amacımıza ulaşmış olduğumuzu gösteriyor. Tedirgin olmak yerine “yadırgamak” muhalif olmak yerine “karşı olmak” sözcüklerini seçtiğinizi gördüğüm için mutluluk duyuyorum. Ne de olsa bu sözcükleri de bizler uydurmuştuk.

Bir süre sessizlikten sonra bizimki derdini anlatamamış olmanın verdiği öfke ile sesini biraz yükselterek.

-          Hoca hanım, ben kullandığımız dilin bizim dilimiz olmasından ve öyle kalmasından söz ediyorum.

-          Dilde mülkiyet olmaz, doktor bey. Onunla birlikte yaşar, onunla düşünür, onunla konuşuruz. Dil yaşayan bir varlıktır. Bizler dilin kendi kuralları içinde yeni kavramlara karşılık gelen yeni sözcükler bularak yaşamasını sürdürme çabasındayız. Sözcük üretmek yerine sözcük ithal etmek dilin kendi iç dinamiklerini yok saymak, dili yaşayan varlık olarak görmemektir.

-          Yani tüm yeni kavramlara Türkçe karşılık bulmalıyız öyle mi?

-          Doktor bey dilimiz ile düşünür, onun kuralları ile yeni kavramlar, fikirler geliştiririz. Dilin kendi dinamiklerini, yeni sözcükler üretme özelliklerini boş verip, sözcük ithal edersek düşünce yeteneğimizi sığlaştırırız. İthal sözcükler yeni düşünce yapısı barındırmaz sadece yeni sözcük üretme çabasından bizleri kurtarır. Ancak dilimizin bu konudaki iç dinamiklerini de işlevsiz kılar. Eski tabirle dumura uğratır.

db2

Hastamız başladığı işi bitirmeye kararlı görünüyordu. Hepimiz susmuş dinliyorduk.

-          İthal sözcük kullanmak belki anlatımı kuvvetlendiriyor, zenginleştiriyor ancak düşünce dünyamızı sığlaştırıyor. Bilgi ithal eden ve kullanan ancak bilgi üretmeyen bir toplum haline geliyoruz.

-          Peki hoca hanım geleceği nasıl görüyorsunuz?

-          Kaygılıyım doktor bey. Dilimizin iç dinamiklerini yitirmekten ve düşünce dünyamızın sığlaşmasından korkuyorum. Hani ülkede yıllardır bir bölünme ve parçalanma tehlikesinden söz ediliyor ya, sorun dilde başlıyor. Dil, sosyal ortamı bir arada tutan, yaşatan ve koruyan en önemli dolgu maddesidir. Yeni sözcük ve kavram üretmek yerine yabancı sözcükleri dilimize uydurma çabası yüzünden giderek dilbilgisine gereksinim duyulmayacağından kaygılıyım. Anlatımı zenginleştirmek için dilin yaşayan yapısını, dilbilgisini feda ediyoruz sanki.

-          Grameri zayıf bir dil kullansak ne olur?

-          Çok kötü olur. Dil ile düşünürüz ve dilin yazım yapısını kullanarak anlamlı cümle kurarız. Doğru ve etkili bir iletişimi bu şekilde sağlarız. Dilbilgisini yitirirsek kurduğumuz cümleler karşı taraf için saçma ya da anlamsız olabilir. Bunun sosyal ortamda nasıl bir iletişim kopukluğuna yol açacağını takdir edersiniz. Hani o kaygılandığınız nesiller arasındaki iletişim kopukluğu da cabası. Dil, sosyal varlık olan insanın toplum ile bağlantı noktasıdır, doktor bey. Burada düzenleyici ve geliştirici olmayı sağlayan da dilin iç dinamikleri, yazım kurallarıdır. Dilbilgisinin sosyal karşılığı nedir bilir misiniz ?

-          Nedir?

-          Hukuktur. Dilbilgisi, yazım kuralları, dilin insanlar arasında iletişimin doğru ve anlaşılır biçimde olmasını sağlarken, hukuk insanlar arası ilişkileri, sosyal ortamı düzenler. Dilbilgisini yitirir, onsuz düşünmeye çabalarsak farkında olmadan hukuk kavramını da yitiririz. Herkesin kendi anladığı dilden konuşmaya kalkmasında yaşanacak kaos ortamının giderek herkesin kendi hukukunu dayatacağı ortama dönüşmesinden söz ediyorum. O zaman bu toplumu nasıl bir arada tutacağız? Bu durum beni her şeyden çok kaygılandırıyor, doktor bey.

Çantasından çıkardığı günlük gazeteyi açtı, üzerinde kırmızı kalemle işaretlenmiş sayısız yazım hatalarını göstererek;

-          Gazetelerdeki yazım hatalarının çokluğuna bir bakın. Anlatım uğruna, afili bir şeyler söyleyebilmek uğruna bu kadar yazım hatasının hoş görülebilmesini yadırgamak yerine  “sözcük uyduruyorlar” diye bizleri yadırgıyor, yargılıyorlar ya inanın çok üzülüyorum.

Bu arada hoca hanımın muayenesi bitmişti. Reçetesini aldı, teşekkür etti. Odadan çıktık, elimi sıkıp vedalaşırken eşlik etmeme gerek kalmadığını, yolu kendinin de bulabileceğini söyledi. Polikliniğin kalabalık koridorunda ağır adımlarla ilerleyip gözden kayboldu.

 

Dr. Mehmet Uhri

Vahim Bir Hata

Perşembe, Mayıs 24th, 2012

vh2Hastamız, geveze denebilecek kadar konuşkan, bir o kadar da neşeli ihtiyar beyefendiydi. Neşesi ve canlılığı ile kısa sürede varlığını hepimize hissettirmişti. İlerlemiş yaşına, ağarmış saçlarına, yüzündeki derin kırışıklıklara karşın açık mavi ışıltılı gözleri, hastalığına ve çevresindeki hastalara karşın her zaman gülümseyen yüzü ile çevresine hep pozitif enerji yayıyordu.  

Ona refakat eden iki kızı hastanemizde hemşire olarak çalışıyordu. Kızlarının sağlıkçı olması hastane içi süreçlerde işlerin hızlı yürümesine, sorunların çabuk aşılmasına yetiyordu. Hastamız ise kızlarının ayrıcalıklı tutumundan rahatsızlık duyduğunu her fırsatta dile getiriyordu.

Hastamıza tek yataklı özel hasta odası önermemize karşın ısrarla 3 yada 5 hastanın yattığı koğuşlarda kalmak istediğini belirterek öneriyi geri çevirmişti. Hastaların genellikle özel oda isteyip diğer hastalardan ayrı, kendine özel mekanda olma talebine alışmış olduğumuz için durumu yadırgamıştık. Ona refakat eden kızlarının özel odanın hem hasta, hem yakını için daha rahat olacağını söylemelerine karşın inadını kıramamıştık. Hastamız yalnız kalmak istemediğini, ısrarla kendi gibi diğer hastalar ile birlikte olmak istediğini vurgulayarak ayak diremiş, bizi de pes ettirmişti.

Bir nöbet akşamında bizimkini odasındaki diğer hastalar ile keyifli muhabbet içinde buldum. Hastamızın emekli otomobil tamircisi olduğunu özellikle motor üstadı diye bilindiğini ve her türlü araba ile ilgilenmiş olduğunu bu muhabbet sırasında öğrendim. Muhabbete katılmak için izin istedim.

vh3

-      Doktor bey, sen içeri geldiğinde insanların da arabalara benzediğinden söz ediyor, kimin hangi arabaya benzediğini üzerine tahmin yürütüp gülüyorduk.

-      İnsanlar ve arabalar… İlginç benzetme doğrusu. Gerçi senin gibi yıllarını arabalara vermiş birinden de bu beklenirdi. Peki, ben nasıl bir araba oluyorum senin gözünde?

-      Alınma ama bence doktorlar şirket arabası gibi çalışıyorlar. Onları herkes kullanabiliyor, her yere gidiyor, çok yol yapıyorlar. Ve emsallerine göre daha çabuk yıpranıyorlar. Bakımlarının iyi yapıldığı da pek söylenemez.

-      Yapma yahu. Durumumuz o kadar kötü mü? Başka ne tür insanlar var peki?

-      Kimi garaj arabası gibidir. Hep bakımlı, hep temiz. Ama pek fazla iş yapmazlar, öylece yeni gibi kalırlar. Çoğu insan toplu taşıma araçlarına benzer, diğer insanlar ile birlikte yaşar, çalışır zorluklara birlikte katlanırlar. Kimisi ise kamyon gibidir, yüklenir hayatın yükünü ve ölene kadar çalışır.

-      Peki sen kendini hangi arabaya benzetiyorsun?

-      Uzunca bir süredir kendimi taksiden çıkmış, hurda araba gibi hissediyorum. Hep insanlara çalışmış, onlarla birlikte olmuş emekliliğinde de onlardan uzak duramayan hurdası çıkmış yıpranmış araba gibi görüyorum kendimi. Üstelik hastane ortamında bu duygu daha da çok hissediliyor.

 vh1

Alanında bilgili birini bulunca arabamı değiştirmek istediğimden söz açarak tavsiye istedim. Kullandığım arabanın 3 yıllık olduğunu öğrenince yüzü asıldı. Söylenmeye başladı.

-      Anlamıyorum bu insanları. Hiç anlamıyorum. Sıfır kilometrede aldıkları araçlarından 2-3 yılda sıkılıp değiştiriyorlar. Eskiyince değiştirilirdi, bu meretler. Şimdi eskisi yenisi hep birbirine karıştı. 

-      Modeller değiştikçe insanlar da arabalarının eskidiğine inanıyor ve değiştirmek istiyorlar, ne var bunda?

-      Dünya ne ilginç değil mi, doktorum? Kiminin eskisi, kimi için yeni olabiliyor. Birileri arabası hep yeni olsun istiyor. Halbuki yenilemekle, o arabayla paylaştığı anıları da eskilerin arasına attığının farkında değil. Eskimiş olmanın, eski olmasına karşın bakımlı olmanın önemi ve değeri vardı, bir zamanlar. Şimdilerde bırak arabalarını, insanlar kendi yaşlanmalarına bile tahammül edemiyorlar.

 

Bu arada odadaki hasta yakınlarından biri hazırladığı kahveleri ikram etti. Bir süre susup kendimizi kahvenin kokusuna ve tadına verdik. Bizimki ise kısa süren sessizliğini bozup sürdürdü konuşmasını;

-      Bu yaşa geldim bu dünyayı anlayamadığıma karar verdim. Eskiden anladığımı sandığım dünya ise çok uzaklarda kaldı. Bu araba denen meretinsanları birbirine yakınlaştırsın, hayatı kolaylaştırsın, sevenleri birbirine kavuştursun diye icat edilmişti. Öyle sanıyordum.  

-      Değil miymiş?

-      Görünüşte öyle ama gerçek bu değil. Her evde herkesin bir arabası olsun isteniyor, cep telefoduna benzedi bu meretler. Herkes kendi arabasında yalnız başına, insanlardan uzak yollarda gidip geliyor. Arabalar insanları birbirine yakınlaştıracağına uzaklaştırıyor. İnsanlar arabalarını diğer insanlardan ayrılmak kalabalıklardan uzak durabilmek için istiyor, kullanıyor artık. Anlamıyorum bu dünyayı.

Şaşırmıştım. Hiç böyle düşünmemiştim diyecek oldum. Bana arabamın klimalı olup olmadığını, klima olduğunu öğrenince neden klimalı bir araba tercih ettiğimi sordu. Sıcak havalarda daha serin ve ferah yolculuk yapmak için tercih ettiğimi söyledim.

-        Anlatmaya çalıştığım da böyle bir şey, doktor bey. Arabanla ve arabandaki klima ile aslında aynı ortamda yaşadığın ve sıcağın altında pişen diğer insanlardan ayrılmış oluyorsun. Klimalı arabanın seni diğer insanlardan farklı, ayrıcalıklı, konforlu kıldığını düşünüyorsun.

-      Evet, ne var bunda?

-      Önce hava filtreleri, sonra polen filtreleri, klimalar vs çıkardılar. Arabalar astronot giysisine benzedi. İnsanlar her gittikleri yere kendi atmosferlerini de götürdüklerini zannediyor. Dışarı çıktığında havasız kalıp boğulacaklarını düşünüyorlar. Herkes birbirinden kaçıyor.

Kahvesinden kuvvetli bir yudum daha aldı. Sıkıntılı gözlerle odadakileri baktı.  

-      Bu yaşananların gerçek olduğuna inanamıyorum. Arabalar insanları yakınlaştıracaklarına uzaklaştırıyor. Bence bird yerde vahim bir hata yaptık, üstelik hatayı kabullenip dönmek de zorumuza gidiyor. 

-      Peki ne yapmalı sence?

-      Bilmiyorum. Bildiğim tek doğru, insan olarak yaşamak istiyorsam, yine kendim gibi insanların arasında kalmam gerektiği. Beni anlamak istemediniz, inatçılık yaptığımı düşündünüz ama işte bu yüzden istemedim özel hasta odasında tek başına kalmayı. Hastalığı olan, hastalığın sıkıntısını yaşayan insanlar ile aynı koğuşta kalmak istememi yadırgadınız hepiniz…  

Odada derin bir sessizlik oldu. Kahve için teşekkür ettim. Onları muhabbetlerine bırakıp, yalnız başına gecelediğim nöbet odama doğru kös kös ilerlerken gözümün önüne küçükken elimize direksiyon benzeri bir şey alıp kendimizi araba sandığımız oyunlar geldi. Sahi, bugünün çocukları da oynuyor mu acaba o oyunu?   

 

Dr. Mehmet Uhri

Olta ve uçurtma

Pazar, Mayıs 6th, 2012

olta5Havaların giderek daha geç karardığı yaz aylarına yaklaşılan günlerdeydik. Akşam üzeri boğaz kenarında balık tutarak vakit geçiriyordum. Balık tutmak dediğim iş çoğunlukla boş bir kovanın başında durup denizdeki balıkları beslemek gibi birşeydi. Günün stresini, olaylarını hatta günü ve zamanı oltanın ucundaki balık vuruşlarını hissederek unutuyordum. Hava da güzeldi. Sahilden oltamı savurup, dalıp gitmiştim. Tuttuğum bir kaç istavrit ve izmarit kovada yüzüyordu. Bir süre sonra denizin üzerindeki uçurtmaya gözüm takıldı. Büyük kısmı ıslanmıştı.

Batmamaya çabalıyordu. Az ötede uçurtmanın ipini elinden bırakmayan gözü yaşlı esmer çocuğun ağlaması duyuluyordu. Az önce gökyüzünde özgürce salınan uçurtmasının kısa süre içinde denize düşerek yitip gitmesini belli ki kabullenememişti.

Oltalarını denize savurup balık tutma sevdasındaki insanların arasında uçurtmasını denizden toplamaya çabalayan çocuğun ağlayıp söylenmesi herkesin dikkatini çekmişti. Bir yandan ağlıyor bir yandan da kısmen karışıp dolanmış ipi sarıyor uçurtmasını kıyıya çekmeye çabalıyordu. Konuşmalarından anladığım kadarıyla beraberindeki kır saçlı bey de dedesiydi.

Oltamı denizden çıkarmadan sessizce dede ile torunun konuşmalarını dinliyordum. Çocuk, uçurtmasının yine gökyüzünde salınmasını istiyor dedesi ise artık mümkün olmadığını anlatmaya çabalıyordu.

-      Uçurtman artık uçamayacak çünkü suya düştü, zarar gördü.

-      Ama neden? Hem biraz önce havada ne güzel süzülüyordu. Niye düştü sanki?

-      Onu havada tutan, yükselmesini sağlayan neydi peki?

-      Bilmem, ipinden tutup koşturunca yükselmiş gökyüzüne çıkmıştı işte.

-      Uçurtmanı uçuran havada tutan rüzgardı. Biraz önce rüzgar aniden durdu ve uçurtman hızla denize düştü. Yani senin, benim hatamız yok. Rüzgar kesilince uçurtma uçamadı.

-      Ama ip benim elimdeydi, ben uçuruyordum onu.

-      Sen onun rüzgara kapılıp gitmemesini sağlıyordun. Uçurtma havadayken ipin elini acıttığından söz ediyordun ya. İşte o da uçurtmanın değil rüzgarın marifetiydi. 

Ağlaması kesilmişti ancak henüz ikna olmadığı hissediliyordu.

Kovamın içinde yüzen balıklardan birini çıkarıp çocuğa verdim. Balığı denize bırakmasını istedim. Sevinçle gözleri parladı. Bir süre avucundaki balığın çırpınışlarına baktı, sonra usulca denize bırakıp gözden kayboluncaya kadar izledi. Teşekkür etti.

Bu arada dedesi torununa çevredeki balık tutanları gösterip konuşmayı sürdürdü.  

-      Bak onların elinde de ip var ve balık avlamaya çabalıyorlar. Balık yakaladıkları zaman oltanın ağırlaşması, ipin gerilmesi ve kıyıya çekilirken direnç göstermesi biraz uçurtmaya benziyor sanki ne dersin?

Çocuk burnunu çekip ağlamaklı ifadeyle;

-      Balıklar da, tutulup karaya çekildiği zaman suya düşen uçurtmam gibi yüzemez oluyor değil mi?

-      Evet. Uçurtmanın uçması için rüzgar, balığın yaşayabilmesi için ise deniz gerekiyor öyleyse.

-      Ama ben uçurtmamı havaya olta sallayıp yakalamadım ki? Onu birlikte yaptık. Birlikte bağladık ipin ucuna ve birlikte uçurduk. Halbuki balıkçılar boş ipi suya bırakıp, balığın takılmasını bekleyip çekiyorlar. Aynı şey değil ki…

Dede içini çekti. Uzaklara baktı. Sonra torununa döndü.  

-      Sana bir soru soracağım. Seçme şansın olsaydı uçurtma mı, yoksa balık mı olmak isterdin? 

Çocuk kısa bir süre durdu. Sonra parlayan gözlerle cevap verdi; 

-      Uçurtma olmak, gökyüzünde kuş gibi özgürce uçan uçurtma olmak isterdim.

-      Ama hep seni tutan ip ve o ipi tutan birileri olacak. Yani tam özgür olmayacaksın. Üstelik rüzgar olmazsa uçurtman gibi düşüp hasar görme riskin de var.

-      Olsun. İpi tutanların sen ya da annem ve babam olması yeterli. İpi tutan ama gökyüzünde özgürce uçmama izin veren birilerinin olması bence çok güzel. Hem onlar rüzgarsız havada uçamayacamı da iyi bilir, korurlar beni. Balık olsaydım koca denizde tek başıma yüzmeye korkardım.

Dede yine derin nefes çekti. Sustu. Açıklara doğru bakarken torun seslendi.

-      Peki sen hangisi olmak isterdin dedecim?

Dedenin yüzüne aydınlık bir gülümseme yayıldı.

-      Eskiden olsa balık olmak, denizlerde özgürce dolaşmak isterdim.

-      Şimdi öyle düşünmüyor musun?

-      Şimdilerde ne istediğimden çok emin değilim. Uçurtmanın uçabilmesi rüzgara, balığın yaşayabilmesi denize bağlı. Özgürlük ise zaten yok. İster gökyüzünde uçurtma, ister oltanın ucunda balık ol hiç fark etmiyor. Misina veya seni tutan ip hep oluyor. Ya oltaya takılıyorsun günün birinde ya da en başından beri ipini tutan birileri oluyor. 

olta3Torununa bir kez daha sevgi ile baktı. Ağlaması kesilmişti. Uçurtmayı boğazdan çıkarıp kuruması için güneşe serdiler. Bu işlem sırasında uçurtma ipinin misinaları karıştıracağından endişe eden bir iki balıkçı hafiften söylendi. Dede duymazlıktan geldi. Torunun gözleri ışıltıyla parladı. “ Üzülme dedecim uçurtma bozulmuşsa birlikte daha büyük ve daha uzun kuyruklusunu yapar yine gelir uçururuz değil mi?” dedi.

-      Yaparız, hem de alasını yaparız. Haydi gel. Uçurtmamız kuruyana kadar denizde taş sektirelim. Bakalım hangimiz daha çok taş sektirecek.

Dede sevgiyle sarıldı, torununa. Sahil boyunca yürüyüp, sektirecek yassı taş aramaya, bulduklarını boğazda sektirmeye başladılar. Onlar uzaklaşırken boğaza attıkları taşlar ile birlikte torunun neşeli çığlıkları, rüzgarın uğultusuna karışıyordu.

 

Mehmet Uhri