Archive for Şubat, 2011

Dicle Taşlanmaz

Pazartesi, Şubat 28th, 2011

hasankeyfDicle’nin kıyısında suda taş sektirmeye çalışan kızıma seslenerek engel olmuş biraz da korkutmuştu. Kenarda taşın üzerinde oturan adamın “Kızım taş atma, Dicle taşlanmaz” diyen gür sesinden korkan kızım çekinerek yanıma gelmiş bana sarılmıştı. Doğrusu neden böyle bir tepki verdiğini anlamamıştım ama gezi grubumuzun Hasankeyf kalesine doğru yürüyüşe başlaması yüzünden üzerinde de durmamıştım. Uzaklaşırken kızıma bağıran adamın Dicle kenarında yüksekçe taş üzerine oturmuş sessizce Dicle’ye bakmakta olduğu dikkatimi çekmişti.

Hasankeyf ‘in tarihini ve kültürel önemini anlatan yaklaşık iki saatlik kale turundan sonra tekrar Dicle kenarına indiğimizde adamın bıraktığımız yerde yine nehre bakmakta olduğunu gördük. Saçı sakalı karışmış, teni güneş yanığından iyice bronzlaşmıştı. Olduğundan yaşlı görünüyordu. Yöresel kıyafetler ile turistlere bir şeyler satmaya çalışanlara benziyordu. Ancak öylece Dicle’yi seyretmekten başka bir şey yapmıyordu.

Yakınındaki taşlardan birine oturup ben de onun gibi Dicle’yi seyretmeye başladım. Önce fark etmemiş gibi davrandı. Bir süre sonra suda taş sektirmek isteyen kızımı korkuttuğunu söyleyip serzenişte bulundum. Gözlerini Dicle’nin sakin akan sularından ayırmadan “Su değil, bunun adı Dicle. Danyal peygamberin bizlere emaneti. Taşlarsan küsüp akmayacağına yolunu değiştireceğine inanılır buralarda.” diye cevap verdi. Ayağa kalkıp ırmağın kenarına gitti, yüzünü yıkayıp saçlarını ıslattı. Sonra bana baktı;

-      Bilir misin? Dicle ta Elazığ’dan, Hazar gölünden çıkar. Sonra bir mağaradan beslenip gürleşir. Sıcak denizlere giderken Hazar gölünden aldığı bereketi de yanında götürür. Her zaman böyle sakindir. İnsanları da kendine benzer. Fırat nehri gibi deli dolu değildir. Kusura kalma. Kızını korkutmak istememiştim. 

Konuşmasını fırsat bilip hal hatır sordum. Hasankeyf’te doğup büyüdüğünü iş bulmak için gittiği İstanbul’da muhasebecilik yaptığını çalıştığı firmanın kapanması üzerine Hasankeyf’e ana ocağına geri döndüğünü anlattı.

-      Küçükken de gelir burada oturur Dicle’nin sakin sularına bakar hayaller kurardım. Şimdi yine işsiz güçsüzüm az bir toprağımız var ekip yaşlı anamla geçimimizi sağlıyoruz.

-      Büyük şehirden sonra böyle sakin bir yerde yaşamak zor gelmedi mi?

-      Biraz da zorunluluktan döndüm buraya. Elde avuçta kalmayıp iş bulamayınca ne edeceksin?

-      Nasıl vakit geçiriyorsunuz? Bütün gün Dicle’yi seyrediyor olamazsınız.

-      Ne yalan söyleyeyim bütün gün seyretsem yine de bıkmam. Bunca çalışıp didinip başladığının bile gerisine düşünce her şeyden beziyor insan. Gün bir şekilde geçiyor burada, mehtapsız gecelerde ise çoban yıldızını seyretmeye doyum olmaz.  

dicleCebinden çıkardığı tahtadan yontulup şekil verilmiş mektup açacağını kızıma uzatıp “al bu senin, mektuplarını açarsın” dedi. Kızımın çekindiğini görüp almasında sakınca olmadığını söyledim. Yine de az önceki azarlama yüzünden korkarak tahta bıçağı alıp koşarak uzaklaştı.

Dicle kenarında yürümeye başlayınca eşlik ettim. Şehirde iş olursa yine dönüp dönmeyeceğini sordum. Omuzlarını silkeledi.

-      Benim için şehir bitti. Krizlerle birlikte çektiği sıkıntılara katlanmaya çalışan, acı çeken onca insanı gördükten sonra duramazdım oralarda. Nur içinde yatsın, ilkokul öğretmenim mutlu olmanın öğrenmekten geçtiğini anlatmıştı. Öyle sille vurdu ki hayat yeni bir şey öğrenmek de heyecanlandırmıyor, artık.

-      Şehrin canlılığını da mı özlemeyeceksin?

-      Burada Dicle’ye bakıp çocukluğumdaki gibi hayaller kurabiliyor olmama şükrediyorum doğrusu. Şehirde çok çalışmanın, çok kazanmanın mutluluk vermediğini sadece günlük geçici sevinçler doğurduğunu fark ettim. Nasıl başlarsa başlasın günü hasarsız kazasız atlatmak yetiyor şehirliye. Halbuki burada güne mutlu başlayabiliyorum, üstelik anlamlı olmasına da gerek yok. Çıtır taze ekmek kokusu bile mutlu etmeye yetiyor burada insanı. Veya geceleri kesilen elektrikler yüzünden yakılan gaz lambalarının Dicle’deki yansıması yaşananları unutturuyor insana.

-      Yani buradan ayrılmayı düşünmüyorsunuz. Ne bileyim şehrin tozunu yutmuşların er geç şehre döndüğünden söz edilir de…

-      Arada gider dostlarımı görürüm belki ama o kadar. Şehirde herkesin bir dünyası var ama buradaki dünya daha gerçek. Yaşlı anam şehirlinin kolay yalan söyleyebildiğinden yakınıp şehre yanıma gelmek istememişti. Şehirlinin yalan söyleyip sonra kendi yalanlarına bile inanabildiğini söyler benim yaşlı anam. Şehirde hayatlar, ilişkiler, dostluklar bile geçici. Kalıcı dünya isteyenin hiç şansı yok. Gerçi şehir buralar da bulaşıyor sanırım.

Hasankeyf’in turist istilası ile kirlenip değiştiğinden söz ettiğini düşünmüştüm. Eliyle El Rızk camisinin minaresini gösterdi.

-      Burada hiçbir şey kolay değişmez. Veya öyleydi. Dicle’nin sularının sonbaharda azalacağını, bahar ile birlikte coşacağını ama taşıp insanlara zarar vermeyeceğini veya minarenin tepesindeki leyleklerin her sene göç edip bahar ile birlikte gelip yeniden yuva kuracağını biliriz. Bak kışın ortası oldu leylekler hala orada, gitmediler. Son iki yıldır leylekler kışı burada geçiriyor. Önümüzdeki yıl ise baraj inşaatı yüzünden Dicle’nin yükselip buraların sular altında kalacağından, Dicle’nin ilk kez insanların canını yakacağından söz ediyorlar.

-      Peki tüm bunların anlamı ne?

-      Ben de durup her gün Dicle’ye bakıyor bu sorunun yanıtını arıyorum. Leylekler göç etmekten vazgeçecek, binlerce yıldır sakin akan Dicle yükselecek mağaralarımızı, evlerimizi yitirip, bizlere burada bile barınma fırsatı kalmayacaksa üstelik tüm bunların insan elinden çıktığını söylüyorlarsa bunların hepsinin bir anlamı olmalı. 

Kızım ırmak kenarında bulduğu tahta parçasını uzatıp bir mektup açacağı daha yapılıp yapılamayacağını sordu. Korkusunu atlatmış görünüyordu. Tahtayı elinde evirip çevirdikten sonra üzerindeki girinti çıkıntıları gösterip gizlenen masal hayvanlarını bulması gerektiğini söyleyip geri verdi. Otobüsümüzün hareket zamanı gelmişti. Mektup açacağı ve muhabbet için teşekkür edip yanından ayrıldım. Gerçekten de havanın hayli soğumuş olmasına karşın leylekler El Rızk’ın minaresinde yuvalarındaydılar. Akşamın alacasında Köprüden geçip Batman’a doğru yol alırken ufukta beliren çoban yıldızı Dicle’nin sakin akan sularından yansıyıp göz kırpıyor, gün geceye kavuşuyordu.

     

 

Mehmet Uhri

Yavru Çıkmazı

Cumartesi, Şubat 26th, 2011

kanlica-1Fotoğraf çekerek sokak arşınlamanın o şehri tanımak, sırlarını keşfetmek için ilginç fırsatlar doğuracağını deneyimli bir fotoğrafçıdan öğrenmiştim. “Şehrin görüntüleri  arasında kaybolup gitsen de bir süre sonra şehrin büyük resmi belirir önünde. Sabırlı olmalısın” demişti. Şehrin büyük resminin ise parça parça görüntülerinin toplamından çok daha anlamlı ve güzel olabileceğinin o zamanlar farkında değildim.

Yıllar önceydi. O sabah boğazın Anadolu yakasında Kanlıca sahilinden yukarı vurmuş birbirini kesen ve giderek yokuşu dikleşen sokaklarda kaybolmuştum. Kışın soğuğunun daha az hissedildiği güneşli günlerdeydik. Çocuklar henüz sokağa dökülmediği için ortalık kedilere kalmıştı.

Eski bir çeşme, yanında en az onun kadar eski, dış cephesi dökülmeye yüz tutmuş yan yana iki ev ile başlayan çıkmaz bir sokakla karşılaştım. Sokağın başındaki evin cephesinde “yavru çıkmazı” yazan kırmızı bir tabela asılıydı. Sokağın karşı köşesindeki berber, beyaz önlüğünü giyip dükkanını açmış havlularını havalandırıyordu. Fotoğraf çekmek için izin istedim “berber koltuğuma oturmadan çekemezsin” dedi. İki günlük sakalım ve kabarmış ensemle gözüne yeterince hırpani göründüğümü içeride öğrendim.

Katalitik sobanın kenarında kaynatıp yeni demlediği sabah çayından ikram etti. Sonra beyaz önlüğü boynuma bağlayıp saçımı kesmeye başladı. “Nasıl kesilmesini istediğimi sormadın” diye söylenince omuzlarını silkip “naturel erkek traşı yapıyorum, daha ne istiyorsun?” yanıtını aldım.

Dükkanın aralık olan kapısından içeri giren tekir kedi sobanın yanındaki sandalyenin üzerine çıkıp sırasını bekleşen müşteriler gibi sessizce oturdu.

kanlica-3Mahallelinin selam vermeden geçmediğine bakılırsa bizim berber kıdemli esnaflardandı. Yakın gözlüğünü burnuna indirmiş sesini çıkarmadan saçımı kesiyor arada makası boş şaklatıp sonra kesime devam ediyordu. Ne iş yaptığımı nereden geldiğimi sordu. Hekim olduğumu fotoğraf çekip şehri tanımaya çalıştığımı anlatıp yavru çıkmazının anlamını sordum.

-      Rahmetli Zehra hanımdan yadigar kaldı o isim. Sokağın sonundaki tek katlı evde yalnız oturur sokağın kedilerini besler onlara arkadaşlık ederdi. Yavru kediler ezilmesin diye sokağa arabaların girişine izin vermezdi. Bu yüzden mahalleli ile kavga ettiği de olurdu. Sokağın adını da o koymuştu.

-      Sonra ne oldu?

-      Birkaç yıl önce kaybettik Zehra hanımı. Birkaç yıl dediysem altı yıl olmuş, zaman ne çabuk geçiyor. Gördüğün gibi yavru çıkmazı arabalara teslim oldu. Arkanda sandalyede oturan kedi de Zehra hanımın emanetlerinden. O öldükten sonra mahallenin kedileri de azaldı.  

Saçımı kesmeyi sürdürürken favorilerimi biraz uzun tutmak istediğimi söyledim. “Olmaz öyle şey” diyerek kulak hizasından kendi bildiğine göre kısalttı. Saç kesimi bitip sakal traşına başladığında berberin göründüğünden de yaşlı olduğunu fark ettim. Laf arasında 30 yıl Almanya’da işçi olarak çalıştığını, emekli olduktan sonra doğup büyüdüğü mahallede baba mesleği olan berberlik yaparak geçindiğini anlattı. Kenardaki tabureler ve sehpanın üzerinde duran tavla, berber dükkanının aynı zamanda mahallenin sosyal buluşma mekanlarından olduğunu düşündürüyordu. Almanya’da neden kalmadığını sordum.

-      Herkesin kendince bir nedeni vardır, elbet. Orada tanıdık bir çift göz bulamadığım, oranın yalnızlığına katlanamadığım için geri döndüm. Kalamadım oralarda.

-      Yakınlarınız tanıdıklarınız yok muydu?

-      Vardı ama onların da kendi yalnızlıkları içinde durup size bakacak halleri yoktu. Gitmişsin tanımadığın bir ülkeye. Kimseyi yolu yordamı tanımadan nereye gittiğini bilmeden öylece sürükleniyorsun. Başına ne geleceğini bile kestiremiyorsun. İnsan öyle zamanda tutunacak bir dal, seni tanıyıp sahiplenecek eşlik edecek bir bakış arıyor. Hani öyle birini bulsan yine sürüklenmeye devam edeceksin ama biraz olsun yalnızlık hissinden de kurtulacaksın. Almanya’da o tutunacak dalı bulamadım. Bulduklarım da dayanmadı, çabuk kırıldı.

-      Peki burada yakınlarınız yok mu?

-      Yok. Yine yalnız yaşıyorum.

-      İyi de o zaman ne anladım ben bu işten? Orada da yalnız, burada da yalnız.

Sakalı alıp yüzümü ikinci kez sabunlarken iki tür yalnızlık olduğundan söz etti. Kendi başına yaşamanın her ne kadar yalnızlık olarak bilinse de insanı kemiren yalnızlığın kalabalık içinde yalnız ve yabancı olmak olduğunu anlattı. Pek anlamamış gibi bakmış olacağım ki açıklama gereği duydu.

-      Bak doktor bey oğlum. Senin mesleğinden örnek vereyim. Birkaç yıl önce prostat ameliyatı olmak için hastaneye yatmıştım. Ameliyathanenin kalabalığı içinde kesilmek için sıramı beklerken hissettiğim yalnızlık işte öyle insanı kemiren bir yalnızlık. Çaresizce bir çift tanıdık göz arıyor, doktorunu görmek elini tutmak konuşmak istiyorsun. Belki yine endişeleniyorsun ama masaya yatıp gözlerini kapadığında yalnız olmadığını bilmek istiyorsun. O zaman ürkmüyorsun. Yalnızlığın ile birlikte bu dünyadan yitip gitmek daha çok korkutuyor insanı.

-      Ya yalnız yaşamak. O zor olmuyor mu?

-      Zorluğu var elbet ama o senin tercihin.  Tanıdıkların içinde yalnız olmak sokağını kedisini tanıdığın yerde yalnız yaşamak benim gibilere yetiyor, zor gelmiyor.

Sakal traşını bitirip boynumda kızaran yerlerde kan taşı gezdirdi. Limon kolonyası ve krem ile işlemi tamamladı. Borcumu sordum “bu sefer benden olsun” dedi. “Olmaz öyle şey” diye üsteleyence elini kaldırıp susturdu. “Doktor adamsın. Façan düzgün olmalı ki hastaların yalnızlık çekmesin. Onların hayır dualarından ben de nasiplenirim. Eh bu da bana yeter” dedi.

kanlica-2Çıkmadan birkaç fotoğrafını çektim. Sandalyede oturan kedi tüm bu hareketlilik içinde istifini bozmadı. Dükkandan çıkıp yavru çıkmazına bir kez daha göz attıktan sonra geri döndüm. Bizim berber elinin tersiyle işaret yapıp “hadi git artık” dedi.

Yolum düşmedi, bir kez daha gidip saçımı kestiremedim o berbere. Yıllar sonra uğradığımda ise sokağın başında restorasyon görmüş mermer çeşme dışında ortalıkta ne berber, ne evler ne de Yavru çıkmazının kedileri kalmıştı. Yavru çıkmazından kalan o eski fotoğraflar ise kimileri için şehrin büyük resmini anlamlandırmayı sürdürüyordu.

 

Mehmet Uhri

Yenilginin Tohumu

Salı, Şubat 22nd, 2011

yenilgi1

Düsseldorf’ta son yılların en sert kışı yaşanıyordu. Değil yürümek ayakta durmanın bile hayli güç olduğu buz tutmuş Ren kıyısındaki ayaza fazla dayanabilecek gibi değildim. Yazın hayli hareketli olduğu anlaşılan sahil, kar ve buzun etkisiyle hayli ıssızdı. Gelen geçen tekneleri ve onları takip eden martıları izleyip fotoğraflarken az önce buzda kayıp yere yığılan iyi giyimli beyefendinin kalkamadığını fark ettim. Kaymamaya dikkat ederek yanına gittim. Türkçe söyleniyor olmasından aldığım cesaretle yardım isteyip istemediğini sordum. Biraz şaşırdı, elini uzatıp ayağa kalkmak istediğini söyledi. Bileğini burkmuştu. Ayağa kalkmasına yardım ettim ama pek yürüyebilecek gibi değildi. Omzuna girip az ilerideki kafeye kadar eşlik ettim. Orta yaşın az üzerindeydi. Kafe sahipleri durumu görüp hemen torba içinde buz getirdiler. O ise telefonuna sarılıp birilerine başına gelenleri anlattı ve nerede olduğunu bildirdi. Kendimi tanıtıp doktor olduğumu ayak bileğinde kırık olduğunu düşünmediğimi soğuk uygulaması ile kısa sürede daha iyi olacağını söyleyip yatıştırmaya çalıştım. Teşekkür etti, ısınmak için birşeyler içmeyi teklif etti. İçinde bulunduğumuz Kasbah cafe Fas kültürünü yansıtacak şekilde dizayn edilmişti. Menü ile birlikte gelen tanıtım broşüründe Kasbah sözcüğünün Fas’ta mahalle anlamına geldiği yazıyordu.

Menüden bir şey anlamadığımı ancak çay içmek istediğimi söyledim. Nane içeren keskin aromalı sert bir çay geldi. O ise kahve içmekte kararlıydı. Bir süre nereden geldiğimi ne amaçla Düseldorf’ta olduğumu sordu, soru sorma sırası bana geldiğinde 1986 yılında İstanbul’dan ayrıldığını o yıldan beri kısa süreli uğramak dışında gezgin hayatı yaşadığını hep ülke dışında olduğunu anlattı. Yaşadığı bazı sağlık sorunları nedeniyle bir süredir Düseldorf’a yerleşip kitap çevirileri ile uğraştığından söz etti.

- İstanbul’dan politik nedenlerle mi kaçmıştınız?

- Keşke öyle olsaydı. Darbe sonrasıydı ot gibi geçen üniversite yıllarımda politik konulardan özellikle uzak durdum. Ailem öyle istiyordu. Başarılı öğrencilik yıllarından sonra yabancı bir firmanın temsilciliğinde iyi de iş bulmuştum.

- Fikrinizi değiştiren ne oldu?

-  ‘Senden adam olmaz’ diyerek beni terk eden sevgilimin bıraktığı şiir kitabıyla başladı yeni hayatım. Turgut Uyar’ın Büyük Saat adlı, kapağında cılız çiçek resmi olan bir kitaptı. Terk edilmiş olmanın verdiği öfkeyle Haydarpaşa sahilinde oturmuş kitabın sayfalarını çeviriyordum. Şairin bir dizesi hayatımı değiştirmek için yetti bana. Yenilginin günlüğü başlıklı şiirinde “yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi” diyordu şair. Günlerden pazartesiydi. O gün işe gitmedim. Limanda gemilere yüklenen konteynerlere bakıp imrendiğimi hatırlıyorum. Onlar hantal halleriyle bile dünyayı geziyor bense burada gerçekten yaşamak istediğim hayatı yaşadığımdan emin olmadan öylece vakit geçiriyordum. O gün karar verip bir hafta içinde işimden ve İstanbul’dan ayrıldım. O günden   beri alemi gezer dururum.

tumblr_ndj6e5c8zs1takcu5o1_500

Cildinin tahriş olmaması için bileğine soğuk uygulamasının aralıklı yapılması gerektiğini söyleyince itiraz etmedi. Gezginlik merakının çocukluğunda babasının ilk kez önüne dünya haritası koyması ile başladığından söz etti. Haritanın anlattıklarından çok, kim tarafından nasıl çizilmiş olduğunu merak ettiğini çizenlerin neler yaşadığını sorup durduğunu haritanın yol gösterici olmasını umursamayıp orada başka bir dünyanın varlığına kendini kaptırdığını anlattı. İşin maddi yanını sorunca gezginliğin çok para gerektirmediğini aza katlanarak çok gezilebildiğini yine kendi gibi gezgin arkadaşlarından öğrendiğinden söz etti.

- Peki bunca yıldan sonra ne öğrendiniz?

- Bu soruyu on yıl önce sormuş olsaydın başkalarının hayallerini bırakıp kendi hayallerimin peşinden gidebilmeyi öğrendim derdim. Şimdi  ise başkasının oyununda değil kendi oyunumda yenilmeyi öğrendim diyebilirim.

- Nasıl yani?

- Bak, Almanya’da Düsseldorf şehrinde bir Fas kahvesinde normalde karşılaşması olanaksız iki Türk muhabbet ediyoruz. Dışarıdan bakınca saçma ve anlamsız görünüyor. Halbuki hayatlar birbirine bulandıkça yaşananlar anlam kazanıyor. Geziyorsun görüyorsun, arıyorsun ama olmak istediğin düşlediğin noktaya hiçbir zaman yaklaşamıyorsun. Başka hayatlar kültürler tanıdıkça hayallerini tazeleyip değiştirip yeni düşler kovalamaya çalışıyorsun. Ayran gönüllü filan diyorlar ama o kadar basit değil aslında.

- Peki ya nasıl?

- Ardında başlayıp yarım bırakılmış bir sürü hayat parçaları bırakıyorsun ardında. Senin bulaştığın birileri isterse alıp tamamlamaya uğraşıyor ve başka bir şeye dönüştürüp bırakıyor hiç bitmeyen bir yolculuğun küçük parçası olduğunu bilerek geçip gidiyorsun bu hayattan. Sonunda ölüm olduğu için yenilgi kaçınılmaz ama hiç olmazsa kendi yolculuğun için yaşıyorsun tüm bunları. Hayatların ve hayallerin hazır sunulduğu milletin üstüne yakışanı alıp kullanmayı yaşamak sandığı günümüz dünyasında kendin olmaya çalışıyorsun. Özgürlük diye allayıp pulladığımız da işte bir ayak bileğinin sağlığından öte değil.

img_3820

Fincanındaki son yudumunu içip camdan dışarıya baktı uzun uzun. Buz tutmuş kanallardan birinde sıkışmış eski ahşap tekneyi gösterdi. “İstanbul’da kalsaydım şu gemi gibi kapana kısılmıştım. Gidebileceğini biliyorsun ama gidemiyorsun. Buzlar seni bırakmıyor. Bekliyorsun birileri bir şey yapsın veya buzlar çözülsün” dedi. Ağrısı azalmıştı, ayak bileği daha iyi görünüyordu. Bir süre daha soğuk uygulaması yapıp dinlenmesi gerektiğini söyleyip izin istedim. Teşekkür etti. Ayağa kalktım “merakımı mazur görün ama size o kitabı veren kız arkadaşınız? Onunla hiç görüştünüz mü?” diye sordum. Az sonra kendisini almaya geleceğini biraz da onun hatırı için bu şehre yerleştiğini söyledi.

-   Nasıl ikna ettiniz onu?

-   Yıllar sonra adresini bulunca “yenilgi günlüğü” şiiiri ile birlikte ‘haklısın benden adam olmaz ama gel birlikte yenilelim, bakalım hangimiz daha iyi yenilecek’ diye mektup attım. Şimdilik işe yaradı.

Bu sözlerden sonra gülümseyip göz kırptı. Kahve için teşekkür edip yanından ayrıldım. O ise bir eliyle ayak bileğini ovuştururken diğeriyle garsona ikinci kahveyi sipariş ediyordu. Dışarıda yine kar yağıyordu.

Mehmet Uhri

Susurluk Ayazı

Pazar, Şubat 13th, 2011

kofteciTatili bitirmiş İstanbul’a dönüyordum. Otobüsümüz Susurluk yakınlarında mola vermişti. Yolculuk gün boyu sürmüş akşamın karanlığı çökmeye başlamıştı. Uzun süre hareketsiz kalmış olmanın verdiği hiç hareket edemeyecekmiş hissinden kurtulmam  zaman almış, gecikerek inmiştim. Molayı fırsat bilip fırça ve hortumla otobüsü yıkamaya çalışan indiğimi fark etmeyen yer görevlisi yüzünden hayli ıslandım. Susurluğun soğuk havasına akşamın ayazı da eklenmiş olmasa sorun etmeyecektim ama titremeye başladığımı görünce ısınmam için mutfağa alıp ızgaranın yanına buyur ettiler.

Aşçı ızgaradaki köfteleri el çabukluğu ile çevirip, pişenleri bir kenara topluyor, yenilerini atıyor, yeniler kızarmaya başlarken pişenleri tabaklara servis ediyordu. Tüm bunları bir sihirbazın el çabukluğu ile yapıyor, arada ateşi de kontrol etmeyi ihmal etmiyordu. Çay ikram edip kurumam için ocağa yakın durmam gerektiğini söyledi. Islak kalıp üşüyüp titremek veya ızgara kokularına bulanıp tütsülenmek arasında seçim yapmak sorunda kalmak doğrusu canımı sıkmıştı. Sıkıldığımı gören aşçı “Beyim sıkma canını, olur böyle aksilikler. Al şunu ye, karnını doyur hele” diyerek boşalan çay bardağımı kenara aldı ve köfte tabağını uzattı. Önlüğüne elini ve alnındaki terleri silip ızgaranın başına döndü. Ayak üstü nereye gittiğimi ne iş yaptığımı sordu. Köfteleri iştahla yediğimi görünce bir iki tane daha eklemek istedi. Teşekkür edip geri çevirdim. Izgaradan yükselen kokulardan olsa gerek gerçekten çok lezzetli gelmişti köfteler. Bir ara “Nereye gittiğimi sordun da nereden geldiğimi sormadın” diye üsteledim, omzunun üzerinden göz ucuyla şöyle bir süzdü;  

-      Burası Susurluk. Ara duraktır, mola yeridir burası. Nereden geldiğinin pek önemi yoktur böyle yerlerde. Geride ne kalırsa kalsın gittiğin yerdir önemli olan. Geri dönecek halin yok ya, gideceksin elbet.

-      Peki ya yolculuk dönüş yolculuğu ise?

-      Dedim ya mola yeridir. Buralarda fark etmez o senin dediğin. Senin için dönüş olan o yolculuk da gerçekte yine gidiştir.

Boşalan tabağıma baktı, engel olmak istememe rağmen “Attırma şimdi Çerkez damarımı” diyerek iki köfte daha ikram etti. “Her yerde bulamazsın bu köfteyi” diye de üsteledi.

Kimlerden olduğunu sordum. Baba tarafının Çerkez olduğunu dedesinin Kafkaslardan geldiğini anne tarafının ise Girit mübadili olduğunu böyle bir aile içinde büyüyünce insanın etten de ottan da anlar hale geldiğini o yüzden aşçılık yaptığını anlattı. 

-      Ne babam gibi Çerkez olabildim, ne de anam gibi Giritli. Bu köfteler gibi az ondan az bundan her türlü tadı kokuyu lezzeti içeren bir şey olup çıkıyor insan böyle ailede, yetişince.

-      Pek şikayetçi görünmüyor gibisin.

-      Köfteye benziyorum diye niye şikayetçi olayım. Köfte bu, o gün elinde hangi malzeme varsa onun lezzetini taşır. Bazen acı, bazen sıkı, bazen de bugünküler gibi kimyonu az, kekiği çok oluverir. Kimi gün Çerkez damarım tutar inatçı olur kırar dökerim herkesi. Kimi gün ise Giritliliğim tutar, nane kokusu ile duygulanır, ona buna yardıma koşarım. Şehirliler gibi her gün aynı olmak zorunda mıyım?

Daha sonra köftesinin meşhur olduğunu, koyunu kendi yetiştirip dana etini dışardan aldıklarını ama köfteye asıl lezzet katanın etten çok etin neye bulandığı, neyle yoğrulduğu ve pişirilme şekli olduğundan söz etti.

Üstümdekiler kurumaya yüz tutmuştu. Ocağın başından ayrılmak da istemiyordum. Molanın sona ermesine de fazla zaman kalmamıştı. Neden burada olduğunu, şehre neden gitmediğini sordum. Bir süre düşündü, ızgaradaki köfteleri çevirdi, hızlı hızlı.

-      Denedim ama şehre alışamadım. Şehir herkesi kendine benzetmeye çabalıyor. Halbuki buraların insanı hep benim gibi. Kimi gün öyle, kimi gün böyle. Hiç biri diğerine benzemez, her gün her türlüsünü görürsün. Aynı aileden yetişenler bile farklı olabiliyor. Günü gününü tutmuyor. Şehir ise kendine benzeyen adam arıyor, benzemeyenleri de ayıklayıp savuruyor, bana yaptığı gibi.

-      Yani?

-      Yani benim gibiler şehre de gitse şehirli olamıyor. Çorba gibi, köfte gibi, aşure gibi bir şeylere karışmak, kim gün öyle kimi gün böyle olmak istiyor. Şehirli olmayı becerenler bile kıra bayıra çıktığında bakıyorsun aslına dönüveriyor.

Pişen köfteleri tabaklara koyup gelen garsona uzattı. Üstümdeki elbiselerin kuruyup kurumadığına baktı. Elindeki maşayı sallayarak;

-      Beyim ben aşçıyım yemekten anlarım. Yedikleri insanı ele verir derler. Ot yersen kuzu gibi et yersen aslan gibi olurmuşsun. Bizim insanımız ne yer bilir misin?

-      Ne yer?

-      Görmez misin, bizimkiler her şeyi karıştırıp yer? İçtiği çorba, yediği köftedir. Tatlı diye aşure kaynatılır evlerde. Kuru fasulye bile pişirse ya ekmek doğrar içine veya pilavı soğanı katık eder yanına. Bırakmaz ayrık olsun. Karışsın, pişsin, tadı başka bir şey olsun ister. Kendileri de böyledir. Biraz da kendini ele vermemek için yapar sanki bunu. Bir şeyler biraz da gizli kalsın, görünmesin isterler.   

22486727Elbiselerim kurumuştu. Otobüsün yola koyulmak üzere olduğu anonsu duyulunca teşekkür edip izin istedim. Elimi uzattım. Önlüğüne elini kuruladı. El sıkışırken “Umarım gideceğin yere tez zamanda salimen varırsın. Bir dahaki sefere köftenin neyi eksik neyi fazla olur bilemem ama ben buradayım, beklerim” dedi.

Otobüsümüz yola koyulduğunda üzerime sinen kebap kokusundan rahatsız olan yanımdaki yolcunun arkalarda boş koltuk arayışına girmesine sesimi çıkarmadım. Karanlık çökmüş, Susurluğun ışıkları geride kalmıştı. Gün geceye teslim oluyor yaklaşmakta olan karanlığın hayaletleri yol boyunca gölge oyunuyla eşlik ediyordu. 

Şehre yaklaşıyorduk.     

 

Mehmet Uhri

Kum Saati Çatladığında

Pazartesi, Şubat 7th, 2011

kum-saati_31Yorucu hastane günü, daha sakin geçmesini umduğum nöbet ile devam ediyordu. İlerleyen saatlerde servis hemşiresi ile birlikte orta yaşı geçkin ama her zaman bakımlı gördüğümüz bayan hastamız odama geldi. Bir şey isteyecekleri belliydi ama söze nereden başlayacaklarını bilemiyor gibiydiler. Kısa süren sessizlikten sonra hemşire hanım hastamızın bir ricası olduğunu söyleyip sözü ona bıraktı. Odasını paylaştığı kadın hastanın ertesi gün ameliyat olacağı için kaygılanıp uyuyamadığını, huzursuz olduğunu söyledi. Gençliğinde kuaförlük yaptığını, hastayı rahatlatıp ameliyata moralli girmesini sağlamak için saçlarını boyamaya ikna ettiğini, hatta hemşire hanımların da destek verdiğini söyleyip nöbetçi eczaneden aldırttığı boya ile hastamızın saçını boyamak için izin istedi. Doğrusu şaşırmıştım. “Gürültü edip diğer hastaları rahatsız etmeden yapacaksanız neden olmasın? Ama yine de aramızda kalsın” diye ürkek bir yanıtla geçiştirdim.

Odayı paylaştığı hasta ile aynı yaştaydılar. Ancak ertesi gün ameliyat olacak hastamız boyası gelmiş bakımsız saçları, endişeli haliyle kendini bırakmış görünüyordu. Sanırım bu kuaför operasyonu için hazırlıklar önceden yapılmıştı, alınan onay ile birlikte kollar sıvandı. Bir saat içinde saçları boyanıp fön ile şekillendirilen hastamızın endişesi yatışmış morali düzelmiş gibi görünüyordu. Bizimki saçına son şekilleri verirken “bak bu bakımlı ve güzel halinle doktorlar sana bayılacak iyileştirmek için yarışacaklar. Neydi o pejmürde halin öyle?” diye söyleniyordu. Hastamız biraz da mahcup eda ile ilk kez ameliyat olacağını, iyi hazırlanamadığı önemli bir sınava giriyormuş gibi endişelendiğini, ameliyata giderken hiç böyle düğüne hazırlanır gibi süslenmeyi düşünmediğini anlatıp teşekkür etti. Hastamız aldığı moral ve ilaçların etkisiyle o gece huzurlu ve derin bir uykuya daldı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde bizim emekli kuaför hanımefendiyi hemşire hanımların yanında laflarken gördüm. Sanırım onu da uyku tutmamıştı. İkram edilen çayı bahane edip yanlarına iliştim. Hastamıza “Ellerinize sağlık, kuaförlükte hayli mahirmişsiniz. Kısa sürede hastamızı bambaşka biri yaptınız. Kuaförlüğü bırakmasaydınız keşke” dedim. Sesini çıkarmadan kafasını salladı. Cevap vermedi. Hemşire hanım saçını kısaltmayı düşündüğünü kısa saçın yakışıp yakışmayacağını sordu. Bizimki eliyle hemşire hanımın gür siyah saçlarını yoklayıp “kendinden sıkılmak için yaşın çok genç. Önce bu güzel saçlarını aç ki yüzüne hareket versin, güzelliğin ortaya çıksın” dedi. Sonra bana dönüp odasını paylaştığı hastanın rahat uyuyabilmesi için hemşire hanımlarla sohbet ettiğini söyleyip gecenin o saatinde odasında olmamasına açıklama getirmeye çalıştı. Kuaförlüğe neden devam etmediğini tekrar sordum. Bir süre cevap verip vermemekte tereddüt etti.

-      Kuaförlüğü bıraktım çünkü çok yorulmuştum. Dışarıdan bakınca kolay görünür ama kuaförlük çok zor meslektir. İnsanlar size gelip kendilerini farklı bir insan yapmalarını beklerler. Bazen yeni hallerini beğenseler de çoğu kez beğendirmek kolay olmaz.

-      Neden öyle?

-      Doğrusu tam bilemiyorum. İnsanlar kendilerinden çok çabuk bıkıyor. Kendilerinde güzellik bulamayacaklarından o kadar eminler ki değişebilmek için gittikleri kuaförler bazen ne yapsa yaranamıyor, onlara. Hep huzursuz ve mutsuz öyle durup aynadaki görüntülerine bakıyorlar. Arada kendiyle barışık olanlar da çıkıyor ama kendinden umudu kesmiş hayattan bıkmış insanlar görmekten yoruldum. Araya şu mendebur hastalığım da girince yıllarımı verdiğim kuaför dükkanını, devrettim gitti.

Susup önüne baktı. Sıkıntılı bir iç çekişten sonra sessizce ağlamaya başladı. Uzun süredir tedavi altında olduğu için serviste herkes hastamızı tanıyor hastalığını biliyordu. Hastalık ilerlemiş ve son zamanlarına gelmişti. Destek tedavileri dışında tıbbi olarak yapacak bir şey olmasa da son ana kadar hastanede kalmayı istemişti. Hemşire hanım yanına oturup elini omzuna koydu hastamız başını omzuna yaslayıp sessizce ağlamayı sürdürdü. Biraz sakinleşince odadakilere baktı.

-      Bu haksızlık, hem de büyük haksızlık. Daha 55 yaşındayım. Buradan baktığımda 65, 75 hatta 85 yaşındaki halimi bile hayal edebiliyorum. Hani 75 yaşımı bilemem ama 85’imde inatçı aksi çekilmez bir ihtiyar olacağım, çocuklar benden korkacaklar ama yine de insanları, hayatı seveceğim. Gel gör ki benim için kum saati çatladı. Kumlar hızla başka yere akıp gidiyor. Yaşayabileceğim yılları görüyor ama benden uzaklaşıp gitmesine de engel olamıyorum. Dedim ya, kum saati çatlamaya görsün.

Teselli edecek bir şeyler söylemek istedim eliyle susturdu. Mendiliyle burnunu sildi. Hastalığı hakkında oda arkadaşına bilgi verilmemesini rica etti. Sözleri ricadan çok emir gibiydi. Çayı yudumlayıp bitirdi. Teşekkür ederek bardağı uzattı. Derin nefes aldı, kendini toparlamış o eski moralli haline dönmüştü. Odasına gitmek için ayağa kalktı. Bizlere dönüp “tekrar söylüyorum. Sakın ola, oda arkadaşıma hastalığımdan söz edip moralini bozmayın. Bırakın beni kendi gibi bilsin, öyle hatırlasın. Henüz kendimden sıkılmadığıma, hastalığımla mücadeleyi bırakmadığıma göre bunu istemek hakkım” dedi. İyi geceler dileyerek odasına yöneldi.

Birkaç gün sonra hastamızı servis kapısında oda arkadaşını şifa ile uğurlarken gördüm. Oda arkadaşının iyi giyinmiş özenle makyaj yapmış olduğu dikkat çekiyordu. Bizimki “beni unutma” deyince. Hastamız “Seni nasıl unuturum. Anlaştığımız gibi; sen yazmasan da ben sana her bayram ve yılbaşı kart atacağım. İyileştiğinde ise mutlaka bekliyorum” diyerek sarıldı. 

Kum saati çatlamış hastamız için günler hızlı aksa da ertesi gün ve daha sonraki günler çoğumuz için birbirinin benzeriydi. Kum saatinin boşaldığı haberini ise bir izin dönüşü o uzun saçlı hemşire hanımdan aldım.  Hüznü yüzüne yansımıştı. Elindekileri gösterip “makasını ve tarağını bana bırakmıştı” dedi.

 

Dr. Mehmet Uhri

 

Not: Bu yazı, şartlar ne olursa olsun mesleki ve insani duyarlığını koruyan tüm hemşireler için kaleme alınmıştır.

 

Acımasız Öğretmen

Salı, Şubat 1st, 2011

karanliga-2“Hiç bir şey söyleme bana, baba. Senin gibi değilim.Yaşamaktan korkmuyorum ve öyle olmak da istemiyorum. Beni koruyup kollamandan, hatalarımı göstermenden sıkıldım. Bırak hata yapayım. Bileyim yanlış yaptığımı, cezasına katlanayım” diye söylendi. Delikanlı çevre aktivistlerinin eylemine katılmış çıkan kargaşa ve polisin müdahalesi ile hırpalanmıştı. Gözünün altı morarmış, açılan kaşına dikiş atmıştık. Kafa travması nedeniyle hastanemiz acil servisinde gözetim altında tutuluyordu. Polis, kapının dışında hastamızı göz altına almak için bekliyordu. Haberi alıp hastaneye gelen babasının odaya girdiğini görünce konuşmasına fırsat vermeden bu sözler döküldü delikanlının ağzından. Babanın ise yüreği kalkmış oğlu için kaygılanmıştı. Pek tartışacak hali yoktu. Durumunun iyi olduğunu, gözetim altında tuttuğumuzu söyleyince sakinleşip oğlunun yanına yatağın kenarına ilişti. Saçlarını okşamak istedi oğlu eliyle itti.

-      Tamam oğlum. Çevreci olmana bir şey demiyorum ama kavga ederek derdini anlatamazsın. Kendine yandaş bulamazsın. Haklı bile olsa kimse kavgacıları sevmez, bilirsin.

-      Yine ders veriyorsun, bunu yapma baba. Hem kavgayı biz başlatmadık. Çevreyi kirlettiği bilinen fabrikanın işçileri saldırdı, biz kendimizi koruduk.

-      Ah be oğlum. Ben de bir zamanlar senin gibiydim. Gençken gücün kuvvetin ile kendini var etmek kolay geliyor insana. Beyin gücü ile alt edemeyince fizik güce başvururduk bizler de.

-      Ama baba onlar başlattı. Oraya kavga etmek için gitmemiştik.

-      Öyle olur hep. Onlara da sorsan sizin başlattığınızı, tahrik ettiğinizi söylerler. Gençlikte insanın kendi gücüne güvenip şiddete başvurması kolaydır. Aklın başına gelip biraz olgunlaşınca şiddetin çözüm olmadığını anlarsın. O zaman çevrendekileri, seni koruyup kollayanları fark edersin. Şiddet seni yenip yok etmeden içindeki şiddeti evcilleştirmen gerekiyor. Bunu ben yapamam. Sadece sen yapabilirsin.

karanliga-1Delikanlı yatağında doğruldu, elini babasının omzuna koydu. Babası oğlunun saçlarını okşayıp şakağındaki kurumuş kan lekelerini tırnağı ile çıkaramayınca diliyle ıslattığı mendiliyle temizlemeye çalıştı. Delikanlı bu ilgiden sıkılıp babasının elini tutup durdurdu.

-      Sen öyle diyorsun ama baba, hiç bir şey yapmadan nasıl duracağız. Dünya ne hale geliyor görmüyor musun? Siyasete bulaşmamı özellikle istemedin biliyorum ama dünyanın geleceği için çabalamama ses çıkarma lütfen.

Baba elindeki kirli mendili atacak çöp ararken bana baktı, eliyle oğlunu gösterdi.

-      Ne garip değil mi? Zamanında ben de rahmetli babamla böyle tartışırdım. O zamanlar devrimciydim ve yine dünyanın değişmesi gerektiğine inanırdım. O ise bana hayatın yenileri içine alıp eskiyenleri kıyıya vuran okyanusa benzediğinden söz ederdi. Şimdi daha iyi anlıyorum. Deniz yine aynı deniz. Benim gibi işi bitenleri kıyıya vurup oğlumu alıyor içine.

-      Babanız güzel söylemiş, ne iş yapardı? Öğretmen miydi?

-      İmamdı babam. Zamanın en iyi öğretmen olduğunu, ama yetiştirdiği öğrencilerin hepsini öldüren acımasız bir öğretmen olduğunu söylerdi. Bizim mücadelemize de öyle bakardı. Hep tartışırdık. Sonuçta o haklı çıktı veya biz başaramadık.

Bu sırada odaya giren polis nöbetçi savcının istemi doğrultusunda gözaltı işlemi için hastayı ne zaman alabileceğini sordu. Tetkiklerin henüz tamamlanmadığını bir süre daha gözetim altında tutacağımızı söyleyince elindeki telsiz ile merkeze bilgi verdi. Telsizden “başından ayrılma” diyen sert ve kararlı emir duyuldu. Bizimki oğluna sıkıntılı bir bakış attı. “Keşke hiç bulaşmasaydın okuyup okulunu bitirseydin” deyince oğul öfkeyle yatağından kalkmaya çalıştı. Sakinleştirmeye çalıştım.

-      Ben senin gibi olamam baba. Siz olaylarınızı kendiniz yaratmış her şeyi değiştirmeye çalışmıştınız. Boyunuzdan büyük işe kalkışmış olmalısınız ki beceremediniz. Askeri darbe ile ülkede hayat dondu. Hepiniz tüm yaşananlardan kendinizi suçladınız. Suçlu olmanın verdiği eziklikle kendinizden nefret ettiniz. 

Babası araya girmek istedi ama bizimki elini kaldırıp konuşmasına fırsat vermedi.

-      Hayatınıza inen darbe ve bu sevgisizlik yüzünden yaşanacak onca şey yaşanmadan kaldı diye hayatı benim üstümden bir yere kadar yaşayabilirsin, baba. Aynı şeyleri yaşamamı bekleyemezsin. Şimdi çektiğin acıları yaşayacağımdan korkuyor, senin yaptığın gibi sinip bir kenara çekilmemi hiçbir şey yapmamamı istiyorsun.

-      Oğlum haksızlık ediyorsun. Her şey senin iyiliğin…

-      Yapma baba, yapma. Tüm bildiğin bu. Ölen arkadaşlarınızı bile sakladığınızı bir zamanlar sen anlatmıştın bana. Onları karanlığa gömdük demiştin. Senin gibi karanlıkta sinik yaşamaktansa görünür olmak istiyorum.

-      Oğlum şu haline, başına gelenlere bak. Ya daha ciddi bir durum olsaydı?

-      Bırak baba ya. Olsaydı, olsaydı. Olan oluyor zaten. Üstelik biz sizin gibi kendimiz olay çıkarmıyoruz. Olaylar önümüze hazır geliyor. Kendi başımıza olay yaratmamıza fırsat bile olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Bunda sizin kuşağın başarısızlığının da katkısı var sanırım.

Bu atışmaları izleyen polis memuru gülümseyerek babanın yanına gelip eli ile sırtına dokundu. “Sıkma canını. Benim oğlan da böyle. Bırak ne yaşayacaklarsa yaşasınlar. İleride bizim gibi yapmadıklarından pişman olmalarından iyidir herhalde” dedi.

Birkaç saat sonra hastamızı taburcu edip polise teslim ettik. Babası da beraberinde gitmek istedi ama polis izin vermedi.   

Bir hafta sonra delikanlı dikişlerini almaya geldiğinde yanında kız arkadaşı da vardı. “Yine senin için kaygılanacak birini getirmişsin yanında” diye takıldım. Sevgi dolu gözlerle birbirlerine bakıp el ele tutuştular. Sessizce pansumanın bitmesini bekleyip teşekkür ederek neşe içinde ayrıldılar.

Dr. Mehmet Uhri