Archive for Aralık, 2016

Demini Alan Gider

Çarşamba, Aralık 21st, 2016

img_5636

Kapıdan çıkarken arkamdan el sallayıp “Unutma dünya bir çayhane, demini alan gider. Sabırlı olmalısın.”diye seslendi.

En iyisi baştan anlatayım…

O yaşlı Azeri çaycıyı Tahran’da Firdevsi meydanına açılan çayhanede tanımıştım. Zoraki bir tanışmaydı. Meydana açılan binalardan birinin bodrum katında zamanda unutulmuş hayli eski bir çayhaneydi. Hızlıca fotoğraflayıp çıkma telaşındayken elinde çaylarla geldiğini görmeyip çarpınca devrilen bardaklardan hafifçe haşlanmıştım. Söylenmeme fırsat bırakmadan kolumdan çekiştirip çay ocağına götürdü ve sıcak çayla haşlanmış olan elimi musluktan akan suyun altına soktu. Serin suyun altında elimin acısını gidermeye çalışırken onu izliyordum. Demliklerden arta kalan ıslak serin çaylardan bir avuç alıp eliyle şekillendirdi, tülbendin içine koyup haşlanan elimi onunla sardı. Teşekkür edip çıkmak istedim, acelem olduğunu söyledim. Eliyle omzuma bastırıp “Otur hele. Aceleye gerek yok. Bir çay iç önce.” Diye biraz da emir verircesine söylendi.

img_5626

Yaşını almış, saçı kaşı ağarmış, kırık da olsa Türkçe konuşan bir Azeriydi. İlerlemiş yaşına karşın 4-5 demlik ve içinde su kaynayan kocaman semaverin çevresinde fır dönüyor tek başına tüm salona yetişiyordu. Gözümün saatte olduğunu görünce elimin acısı geçmeden kalkmamam gerektiğini söyleyip boşalan çay bardaklarını yıkamaya girişti. Nereden gelip nereye gitmekte olduğumu, Tahran’da ne aradığımı, geldiğim şehri sorup bir güzel ifademi aldıktan sonra omzundaki havluya elini kurularken yaklaşıp “Aradığını Bulabildin mi? Yoksa yola devam mı?” diye sordu. Soruyu anlamamıştım. Ben de asıl mesleğini ve kaç yıldır çaycılık yaptığını sordum. Hayatı boyunca çayhanede çalıştığını, küçük bir çocukken çırak olarak girdiği çaycılığı ustasının vefatından sonra devralıp sürdürdüğünü anlattı. Şaşkınlık içinde “Nasıl yani? Bir ömür bu çay ocağının başında mı geçti? Dışarıda koca bir hayat var. Hiç mi merak etmedin?” diye sorunca hafifçe bıyık altında gülümsedi.

- Gençken çay ocağında ustama “dünya nasıl bir yer?” diye sorardım. O da “dünya bir çayhane” istersen git bak. Burada ne görüyorsan orada da onu göreceksin derdi. O zamanlar toydum. Böyle lafları anlamam zordu.

- Gidip baktın mı?

- Eh işte. Askerlik filan derken çıktım ortalığa ama baktım ki ustam haklıymış. Dünya her bir tarafta semaverlerin kaynadığı bir çayhaneye fena halde benziyormuş. Demini bulabilirsen ne ala. Yoksa öyle veya böyle posanı çıkarıp bırakıyorlar. Biraz da ürktüm sanırım. O günden beri çayhane ve çay ocağından ayrılmadım.

Sözleri ilgimi çekmişti. Bu arada el çabukluğu ile doldurduğu bardakları hızlıca masalara dağıtıp boşlarla geri döndü. İşi biten demliğin içini boşaltıp kuru çay koydu. Semaverden kaynar su ile doldurup ocağın üzerinde kenara bıraktı. Demlikleri demlenme durumuna göre yeniden sıraladı.

- Söylediğine göre neredeyse bir ömür, bu bodrum katta, çayhanede geçmiş. Dünyayı tanımaya da çalışmamışsın. Dünya bir çayhane deyip çıkıveriyorsun. Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

- Bu iş öyle ülke ülke gezinmeyle olsaydı, uzun yol şoförleri ermiş olurdu. Gerçi zamanında ustama ben de böyle sorular sorardım. O ise gelen giden insanları inceler ve eline aldığı kuru çay yapraklarının insana ne kadar benzediğini anlatırdı.

- Çay yaprağı mı? O kadarcık mı?

- Ben de başlangıçta öyle demiştim. Gözümün önünde koca koca demlikler olunca kendini demini alıp geçen giden demliklerden birine benzetmek daha akla uygun geliyordu. Ancak ustam haklıydı. Çay yaprağından öte değildik.

- Anladım sanırım. Çaylar da insanlar gibi çeşit çeşit. Öyle mi?

- Yok, o kadar bile değil. Ustama göre yeşil çaya benzeyenler ve siyah çaya benzeyenler olarak iki tip insan vardı. Yeşil çaya benzeyenler taze kalmakta inat edip diğerlerinden uzak duran, itilip kakılmayan, ama hep toplumun kenarında olanlardı. Onlardan çıkan çayın lezzeti olsa da kokusu çiğ ve renksiz oluyordu. Ustam için siyah çaya benzettiği insanlar daha değerliydi. Onları, her dem taze kalmak yerine kalabalıklara karışıp hayata yakın duran, diğerleri ile birlikte fermente olup yıpransalar da arkalarında güzel dem, koku ve lezzet bırakan insanlar olarak anlatırdı.

- Aromatik çaylar? Onlar ne oluyor bu durumda?

- Onlar için makyaj derdi. Hep, öze bakmamı isterdi. Şekerli içenle içmeyeni bile ayırmazdı.

img_5632

Tekrar salona dönüp siparişleri aldı. Getirdiği boşları lavaboya koyup tekrar yıkamaya girişti. Tüm bunları çok kısa süre içinde bitirip doldurduğu çayları tepsiye dizdi ve masalara dağıttı. Yanıma gelip elime sardığı tülbendi açtı. Acısı geçmişti, kızarıklık da hafiflemiş görünüyordu. Dikkatlice baktı. “İyi olacak, merak etme” dedi. Taze bir çay doldurup uzattı.

- Az önce “aradığını bulabildin mi?” diye sorarken ne demek istemiştin?

- Boynunda fotoğraf makinesi ile yalnız geldin. Kimsenin yüzüne bakmadın. Üstelik acelen var. Kimseye bulaşmadan ve hatta bir çay bile içmeden fotoğraf çekip hemen gitme niyetindeydin. Belli ki ne aradığını bilmeden dolaşanlardansın. Buralara kadar geldiğine ve muhabbete direnmediğine göre yeşil çay gibi olanlardan da değilsin.

- İyi de…

- Aradığın sana kalsın. Ama bil ki, bu işler tek başına olmaz. Tek başına bir çay yaprağı ne lezzet verecek ki? Üstelik ne kadar uzağa gidersen git aynı demliğin içindesin. Bir arada olduğun kim varsa, ardında onlarla oluşturduğun lezzet kadar anılırsın. İstediğin kadar diren. Sıcak suyu yiyince demliğin orası burası fark etmez. Buralara kadar gelip aradığın nedir bilemem, bildiğim aynı demliğin içinde olduğumuz. Bir araya gelip lezzet oluşturabildiysek, ne mutlu. Gerisi dön dön aynı hikâye.

- Sadece, bu kadar mı?

- Ne sanıyordun ya? Hepimizden geriye şu çay gibi ama acı, ama buruk bir lezzet kalacak. Bir de bazen böyle ocağın başında yaptığımız gibi muhabbetler. Hepsi bu…

Elimin haşlanan yerini tekrar kontrol etti. Boşalan çay bardağını alıp lavaboya bıraktı. Gidebilirsin dercesine eliyle bir işaret yapıp salona yöneldi. Eşyalarımı toplayıp makinemi boynuma asıp kapıya yöneldim.

Çıkarken arkamdan “Unutma dünya bir çayhane, demini alan gider. Sabırlı olmalısın.”diye seslendi.

Mehmet Uhri

Hayat Gibi

Perşembe, Aralık 15th, 2016

dsc_0603

Bu sabah dükkana geç geldi. Canı yine sıkkın görünüyor. Masanın başına oturup elindeki işlere hızlıca göz gezdirdi. Her şeyin yerli yerinde olduğundan emin olduktan sonra gözlüklerini takıp başlayıp bitirmediği onca minyatür dururken biz fırçalardan birini eline alıp yeni bir çizime daha başladı. Resmin eskizini silip düzeltmek kolay da boya hata affetmiyor. Ancak bir süredir kalemi bıraktı çizim yapmadan doğrudan fırçaları eline alıp aklına eseni nakşediyor. Ancak bir türlü elinden iş çıkmıyor.

Biz kim miyiz?

İsfahan’ın meşhur bir minyatür ustasının elinden düşürmediği fırçalarız. Kimimiz kedi tüyünden, kimimiz güvercin tüyü, kimimiz ise balık kılçığından. Oğlak kılından olanlarımız da var ama yumuşak değil diye pek eline aldığı yok. Öyle ya da böyle taşıdığımız renklerin ustanın elinde kazandığı anlamı ilk gören biziz. Ancak geçenlerde rahatsızlandığından beri bizimkinin huyu değişti. Eskiden eline aldığı işi keyifle bitirmeye çalışan gelen gidene takılan neşeli adam gitti, suratsız, sessiz ve endişeli biri geldi. Elindekini bitirmeden yeni çizime başlamayan adam şimdi yarım bıraktığı işleri umursamıyor. Her gün yeni bir deve kemiği parçasının yüzeyini düzleyip eskiz yapmadan boyamaya başlasa da elinden iş çıkmıyor. Detayı boş geçmese de bir kenar hep eksik kalıyor. Verdikleri sipariş için bekleyenler de söylenmeye başladı. Bir gariplik var ya, hayırlısı bakalım.

dsc_0596

Bugün küçük bir deve kemiği parçası alıp kedi tüyü fırça ile eskizi olmayan resme başlayınca çizim alanının küçüklüğüne güvenip belki bitirir diye umutlanmıştık. Ancak genç çırağının dünden yarım kalan kemiklerden birini eline alıp tamamlamak için izin istemesine ustadan sert bir itiraz geldi. Kendi çizimini yapmasının daha doğru olacağını söylese de çırağın bekleyen siparişleri hatırlatması ile bizimki söylenmeye başladı. Elindeki işi bırakıp ayağa kalktı. Çırağın elindeki dünden yarım bıraktığı kemik parçasını çekip aldı.

- Bitirmek zorunda mıyım? Belki de bitmesin istiyorum. Bir ömür minyatür yaptım. Başlangıçta bitirdiğim her minyatür kuruyup çerçeveye girince sevinirdim. Kalbim tekleyip hastaneye yattığım günlerde sıkıntılı bir rüya gördüm. Vaktim dolmuş ve bitirdiğim minyatürler gibi beni de çerçeveleyip bir yere kaldırmışlardı. O günden beri elimdekileri bitiremiyorum. Zorlama beni, bırak her şey olacağına varsın.

- İyi de ustam, hep böyle mi olacak?

- Bilmiyorum. Bildiğim tek şey çizim için elime aldığım kemik yüzeyler yaşadığımız hayatlara çok benziyor. Kimi büyük gösterişli kimi ise küçük olabiliyor. Boyutu ne olursa olsun içini ne ile doldurduğun çok daha önemli. Hayal ettiklerimizi çizip yerleştiriyor sonra fırçayı elimize alıp resme dönüştürmeye uğraşıyoruz. Bitirmek zorunda da değiliz. Hayat gibi.

- Peki ama sorun nerede?

- Sorun aklımızla yaptıklarımızın hep doğru olduğunu sanmakta. Sorun çizmeyip dışarıda bıraktıklarımızda veya çizip sonra silip başka bir şey çizdiğimizde geride kalan hayali çizimlerde. Hani hayal edip gerçekleştiremedikleri, pişmanlıkları gün gelir insanın rüyalarına üfler ya, işte öyle…

- O zaman çizdiğimizin doğru olduğunu nasıl bileceğiz?

Bu soruya yanıt vermeyip eline aldığı porselen kase içine eksilen boyar maddeyi ekleyip bir süre karıştırdı. Kıvamını beğenmese de çıkan renkten memnun görünüyordu. Elindeki çizime bir süre daha baktı.

- Bu işi bana öğreten ustam kemiği eline alıp baktığında minyatürün bitmiş halini görmemi öğütlemişti. Hep öyle yaptım. O gece hastanede gördüğüm rüyadan sonra bitmiş halini göremiyor veya görmek istemiyorum. Hayal ettiğim ile hissettiklerim ayrıştı sanki. Kurduğum hayalleri çizip eskize dönüştürmek yerine fırçalara bulanan renklerle duygularım kendi yolunu bulsun kendi resmini özgürce çizebilsin istiyorum. Ama hep bir şeyler eksik kalıyor. Belki de o yüzden bitiremiyorum.

- Nasıl yani?

- Anlamıyor musun? Kalem ile nakşettiklerimizi aklımıza borçluyuz. Onlar hayallerimiz oluyor. Fırçayı elimize aldığımızda ortaya çıkanı ise duygularımız belirliyor. Koca bir ömrü aklımızın çizdiği sınırlar içine duygularımızı hapsederek geçiriyoruz. Duyguların kendi renklerini özgürce dökmesine hep ket vuruyoruz. Sonra aklın egemenliğinde geçmiş hepsi birbirine benzeyen bu minyatürler gibi çerçeveye girip geçip gidiveriyoruz. Duygularımızın biraz olsun aklımızın çizdiği eskizin dışına taşmasını kabullenemiyoruz. Sonra dönüp “hepimiz niye birbirimize bu kadar benziyoruz?” diye soruyoruz.

- İyi de ustam hayatımızı bu işten kazanıyor, bununla geçiniyoruz. Ne yapalım? Yapmayalım mı?

- İşte yine aynı şey oluyor. Akıl her şeyin önüne geçiyor. Koskoca bir ömürden geriye sadece aklın ürettikleri kalıyor. Peki ya duygularımız?Duygularımızı kendimize bile anlatamıyoruz. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. O rüyayı gördüğüm günden beri duygularım renklere bürünsün özgürce ortaya çıksın, onlardan da bir şeyler kalsın diye bunları çiziyorum. Ama hep bir tarafı eksik kalıyor. Varsın olsun, eksik kalsın. Hayat gibi…

img_5050

Gözlüğünü düzeltti. Elindeki fırçayı hazırladığı boyaya daldırıp az önce başladığı resme devam etti. Çırak ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı içinde bir süre bakındı. Ortalığı topladı. Gelen müşteriler ile ilgilendi. Ustasına ve müşterilere çay ikram etti. Usta ise dükkanın kalabalıklaşmasına aldırmadan gün boyu çizdiği resme devam etti. Bu kez kararlı görünüyordu.

Günün sonuna doğru biz fırçalar hayli hırpalanmış olsak da ortaya çıkan resmi ilk görenlerden olmanın hazzı içindeydik. Daha önce yaptıklarına pek benzemiyordu. İmza da atmadı. Bitirdiği resme yakından bir kez daha baktı, çabuk kurumasını istercesine hafifçe üfledi. Sonra kuruması için tezgahın üzerine bıraktı. Ceketini alıp akşam alacasının çökmekte olduğu sokağa çıkarken kapıda durdu. Geri dönüp çizdiği resme bir kez daha baktı. Hafifçe gülümsedi. Arkasını dönüp uzaklaştı.

Gevezeliğimiz için bağışlayın. Ama olur da yolunuz Isfahan’da ustamızın adıyla bilinen dükkana düşerse göz nuru minyatürlere bakarken masada kenarda duran biz fırçaları da göz ardı etmeyin. O minyatürlerde bizim de bildiklerimiz, yaşayıp gördüklerimiz var. Çıkarken bir tebessüm etseniz bile yeter. Hayat gibi…

Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı Isfahanlı minyaturist Hossein Fallahi’ye ithaf olunmuştur.

Şehirliye Anlatması Zor

Cuma, Aralık 2nd, 2016

s2

Havaların sürekli kapalı gittiği, bulutsuz gökyüzü özleminin giderek daha çok hissedildiği günlerdeydik. Kış olanca ağırlığıyla üzerimize çökmüştü. Şehrin isyan ettiren trafiği, insanların kural tanımadan yol bulma çabası ve ülke gündemine oturan, yürek burkan haber tufanı da cabasıydı. Her gün bir önceki günü aratıyordu.

O gün güneş sıcak yüzünü bir ara gösterir gibi olunca öğle arasında kendimi dışarı atıp yakınımızdaki park alanına yöneldim. Ağaçların arasında güneşin sıcaklığını hissederek amaçsızca bir süre yürüdüm. Islıkla kuşlara eşlik ettim. Park yine kalabalıktı ama kimsenin kimseyle ilgilendiği yoktu. Oyun parkında neşeyle oynayan çocukların dışında kimsenin yüzü gülmüyordu.

Boş banklardan birine oturup koltuğumun altındaki gazetenin yapraklarını çevirmeye başladım. Yaşlıca bir bey izin isteyerek bankın diğer ucuna oturdu. Cebinden çıkardığı ekmeği ufalayarak sağa sola atmaya başladı. Attığı kırıntılara gelen serçeler sunulan yemekten pay kapabilmek için çırpınıyordu. Serçelerin coşkuyla ekmeği ufalama çabaları o kadar güzeldi ki ürkütmemek için gazetemin sayfasını bile çevirmek istemiyor göz ucuyla onları izliyordum. Bir süre sonra adamın kuşlara bir şeyler söylediğini daha doğrusu konuşmaya çabaladığını görünce ilgisiz kalamadım. Kuşlara, mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu, ancak tam duyamıyordum. Cebimdeki bisküvilerden birini ufalayıp ben de kuşların ziyafetine katkıda bulunmak istedim. Adam elimi tutarak engel oldu.

- Onlar şekerli bisküvi değil mi?

- Evet.

- Şekerli bisküvi verme kuşlara!

- Ne zararı var ki?

- Anlatması uzun sürer şimdi. Kuşlara iyilik yapmak istiyorsan şekerli bisküvi verme o kadar…

s3Şaşırmıştım. Sert ve biraz kaba üslupla söylenen bu sözlere içerlemekle beraber gereksiz bir tartışmaya girmek istemedim. Bisküvileri cebime koydum. Bir süre öylece kuşları seyrettim. Sonra dayanamayıp “Minicik kuşlara zararlıysa bizler de mi yemesek bu bisküvileri acaba?” diye sordum. Baştan aşağı dikkatlice süzdü, kılığıma kıyafetime baktı, sonra “Şehirde doğup büyümüş birine benziyorsun. Sen yiyebilirsin. Sana zarar vermez” dedi.  “Çattık” dedim içimden. Adam biraz kaçık diye düşünmeye başlamıştım.

Sanki içimden geçenleri anlamış gibi başladı anlatmaya.

- Kusura kalma beyim, şehir insanına anlatması zor. Kuralları bildiği halde uygulamamakta , sonra da kendini ikna etmede çok başarılılar. Ben köyde doğup büyüdüm. Orada hayat basittir. Doğaya uyum gösterir kurallara uyarsan kolaydır, hayat. Şehir ise hiç öyle değil. Kurallar adamına göre, insanına göre hatta yaşadığın muhite göre bile değişiyor. Üstelik kimse de bundan rahatsız değil. Bu yüzden şehirden hep uzak durdum. Ne zaman ki torunum dünyaya geldi onun hatırına şehre, torunumun yanına geliyorum. Ama şehre hiç alışamadım. Biraz güneş açtığında hemen parka çıkıyorum. Şu, ilerde salıncakta sallanan kırmızılı kız da benim torunum.

- Allah bağışlasın. Kaç yaşında?

- 4  Yaşında. Seneye okula başlayacak. O zaman ben de başını beklemekten kurtulup kaçacağım bu şehirden.

- Öyle ama köy yerinde şehirdeki olanakları bulamazsınız. Halbuki burada her şey var. Yaşınız da var, sağlık sorununuz olsa hastane için yine şehre gitmek zorunda kalırsınız. Çocuğunuz torununuz da şehirde yaşadığına göre niye kaçasınız ki?

s1

Cevap vermeyip kuşlarla ilgilendi. Sonra kafasını kaldırıp bana baktı. Anlatsam da anlamazsın gibilerden bir bakış attı. “Şehirde her şey var diye kaçmak istiyorum” dedi.

Şaşırmaya devam ediyordum. Eliyle kuşları gösterdi;

- Şu kuşlara bir bak hele. Ekmek kırıntıları ile karınlarını doyurur ve şakırlar. Karınlarının doyması için ekmek kırıntısı yeterlidir. Onlara şekerli bisküvi verirsen daha da severek yerler. Ama bisküvinin tadını alan kuru ekmeğe bakmamaya başlar. Her zaman bisküvi bulamaz bir süre sonra aç kalırlar. Dahası, şekerli bisküvi iştahlarını açar. Doysalar bile yemeğe devam ederler. Çatlayıncaya kadar yerler. Az önce o yüzden engel oldum bisküvi vermene.

- Nasıl yani?

- Anlamıyor musun? İnsanların da kuşlardan pek farkı yok. Şehirde her şeyden bol bol var. Şehre alışanlar bu kuşlar gibi oluyor. Ne yese doymuyor, köye dönse aç kalıyorlar. Hep mutsuz, hep huzursuz oluyorlar. Şehir bozuyor insanları. Daha aç gözlü ve daha acımasız yapıyor. Beni de kendine benzetmeden bir an önce gitmek istiyorum. Dedim ya anlatması zor. Şehirde her şey bol bol var. Var olduğunu görüyorsun ama uzanıp alamıyorsun. Hayatın hep o gözünün önündekilere ulaşmak için çabalamak ile geçiyor. Kızım ve damadım deli gibi çalışıp ev taksiti ödüyorlar. Çocuklarının büyüdüğünün bile farkında değiller. Ne söylesen boş…

“Bilir misin?” diye sürdürdü konuşmasını.

- Çiçeğe ihtiyacından çok su verirsen toprağın derinlerinde su aramaz, kök salmayı bırakır vazo çiçeği gibi olur, farkında bile olmaz. Kökleri de erkenden çürür. Şehir işte böyle bir yer. Kimse kök salamıyor, sorulursa memleketi diye anasının babasının doğup büyüdüğü yeri anıyor.  Onca kalabalıkta insan fakiri bir yer. Hiç öyle dışarıdan göründüğü gibi değil. En azından bana göre değil.

Güneşin buluta girmesi ile ortalık serinlemiş hafiften soğuk bir esinti başlamıştı. Cebinde kalan son ekmek kırıntılarını da saçtıktan sonra ayağa kalktı. Kaygılı gözlerle salıncakta sallanan torununa baktı. “Şehirliye anlatması zor”  dedi. Başıyla belli belirsiz bir selam verip torunun yanına gitti. Salıncaktan indirip paltosunun önünü kapadı. Atkısını sıkıca bağladı. El ele tutuşup neşe içinde uzaklaştılar.

Mehmet Uhri