Archive for Ocak, 2014

Anadolu’nun Van Gogh’u - Erol Akyavaş

Pazartesi, Ocak 27th, 2014

ea3

Ressam Erol Akyavaş hem anne hem baba tarafından paşa torunu olarak 1932 yılında dünyaya gelir. Cumhuriyet dönemi yüksek bürokrat ailenin tek çocuğudur.  Aristokrat eğilimli varlıklı bir ailede eğitimine özen gösterilen, hayatı ile ilgili seçimler konusunda ailenin beklentilerinin dışına çıkması hoş görülmeyen çocukluk ve gençlikten sonra diplomat olması yönündeki telkinlere itiraz etmesi nedeniyle mimarlık okumasına karar verilmiştir. Babasının Emlak Bankası genel müdürü olmasının da meslek seçiminde payı olduğu düşünülebilir.

Tek çocuk olarak üzerine titrenmesi, aristokrat aile geleneği ile yoğrulup aileden aldığı kültürü bir gölge gibi üzerinde taşımaya zorlanması, kısaca kendi olma ile ait olduğu bütünün gölgesi olma beklentisi, eserlerine de yansıyan bir iç çatışma olarak hep yaşayacaktır.

Aldığı mimarlık eğitimi erken dönem eserlerine duvarlar, labirentler, ışık ve gölge oyunları olarak yansır. Kendi olmak ile başka birilerinin gölgesi olma ikilemi yapıtlarına giderek daha fazla yansır. Bu ikilemden kaçma, gerçeklerden uzaklaşma arayışı ressamın gerçeküstücü eserler verdiği dönemi oluşturur. Bu dönemde ailesi ile yaşadığı çatışmaya Amerika’da Macar bir kadınla evlilik yapması da eklenir. Ailesinin gölgesi olması beklenirken ressamlık gibi o yıllarda pek de hoş karşılanmayan mesleğe yönelmek, onaylanmayan evlilik yapmak kısaca başka bir şeye dönüşüyor olmak veya tam dönüşememenin verdiği arada kalma hissinin eserlerinin hemen tamamına yansıdığı söylenebilir. Ne de olsa tırtılın kozayı parçalayıp kelebeğe dönüşmesi zor ve hayli zahmetlidir.

ea4

Herkese arkanı dönüp kendin olmak ve bu yüzden acı çekmek veya ailenin gölgesi gibi kalıp kabullenmek arasındaki gidiş gelişler sırasında tanıştığı tasavvuf düşüncesi, Hallac-ı Mansur’un hayatı ve anlatıları Akyavaş için yol gösterici olur. Gölge olarak kalmayı seçerken Hallac-ı Mansur’un işaret ettiği gibi yüce bir varlığın gölgesi, parçası olup hiçlik alemine gölge olarak yansıma fikrini eserlerine yansıtmaya başlar. İlla bir şeylerin gölgesi olacaksa tasavvuf düşüncesinin vahdet-i vücuduna sığınmayı ve eserleri ile oradan seslenmeyi seçer.

Akyavaş’ın bu dönemi Hallac-ın yaptığı gibi kendi olmaktan vazgeçip alemlerin gölgesi olmaya doğru yolculuktur. Eserleriyle gölgeleri ve iç içe geçen izdüşümleri ile gölgelerin ötesini göstermeye çabalar. Başlangıçta mimari eğitimini kullanıp ışığı ve o ışığın yarattığı gölgeler ile tasarladığı soyut resimlerine kaligrafik anlatımlara dönüşen figürler ekleyerek soyut döneminin resimlerini üretmeye girişir. Gerçeğe ulaşmak için kullandığımız algılar ile işe başlar. Düşünceler algılarımızın gölgesidir diyerek, algılarımızdan süzülen gölgeyi düşüncelerimizde görünür kılmaya çabalar. Böylece gerçeküstücülükten soyut döneme geçiş yapar. Ona göre sözler ise düşüncelerin gölgesi, izdüşümüdür. Sıra sözleri de aktarmaya geldiğinde Paris’te Miraç konulu sergisini gerçekleştirir. Bir adım ötesine geçtiğinde ise sözlerin gölgesi olarak yazı ve harfleri kullanır. Özellikle hat sanatının kaligrafik motif ve yazılarına yer verdiği eserleriyle iç içe geçen gölgelere ve onların oluşturduğu zengin aleme yolculuğu başlar. Son dönem yapıtlarında algıların düşünceye, düşüncenin sözlere, sözlerin de yazı ve harflere dönüşerek kavuştuğu kendi iç dünyasını ortaya döker ve paylaşır.

erol1Tüm bunların ardından kendi hiçliğini bir gölge gibi yansıttığı son dönem eserlerinde yazı ve motifler ile tasavvuf düşüncesinin gösterdiği bütüne ulaşma, onun içinde hiç olup kaybolmayı seçtiğinden söz eder. Figüratif anlatımın yanına iç içe geçen gölgeler gibi harf ve motifleri serpiştirdiği resimlerinde mimari tasarımın gerektirdiği ışık ve gölge oyunlarından kurtulmuştur. Mektup ve görüşmelerinde arkadaşlarına kendini hapsettiği ve gölgesi olmaya adadığı bütünlüğü Hallac-ın gözünden görmeye çabaladığından söz eder.

Cumhuriyet dönemi resim tarihine eserleriyle iz bırakmış Erol Akyavaş’ın İslami motifleri kullanması dönemin siyasi konjonktürü nedeniyle ülke içinde hak ettiği ilgiyi görmemiştir. Ancak özgün eserleriyle bu toprakların dünya çapında tanınan en önemli ressamı olmuştur. Türk resim sanatı ülkemizde Akyavaş’tan çok daha popüler isimlerle anılsa da New York Modern sanatlar müzesi daimi sergisine eseri kabul edilen ( 1956 ) ilk ressamımızdır.

ea2

20 Nisan 1999’da yitirdiğimiz Erol Akyavaş, batının analitik düşüncesi ile doğunun bütüncül algısını aynı gölgede birbirinin izdüşümü olarak resmedebilmiş, birbiriyle çelişkili görünenlerin barış içinde bir araya gelebileceğini eserleriyle kanıtlamıştır. Yaşadığı dönemde Anadolu’nun Van Gogh’u benzetmesini hak edecek biçimde tanınırlığı sınırlı olsa da Erol Akyavaş, eserleriyle kendini de tüketerek her daim ilgi çekecek, ardından gelenlere yol gösterecek bir kapı aralamıştır.

Mehmet Uhri

Çocuğunuzun Doktoru

Pazar, Ocak 19th, 2014

cd3Yılların çocuk doktoruydu. Mesleğine tutkuyla bağlıydı. “Sana anlatacaklarım var, beni dinlemeni istiyorum” diyerek randevu istedi. Buluştuğumuzda sözünü kesmeden hiç yorum yapmadan dinlememi istedi. O anlattı, ben not aldım. “Bunca yılın çocuk doktoruyum” diye söze başladı.

“Beni bilirsin, mesleğe severek isteyerek girdim. İnsanları, özellikle de çocukları hastalıklardan koruyor, yeri geldiğinde iyileştiriyor olmanın verdiği enerji hiç eksilmedi. Ancak her gün giderek artan sayıda çocuğun kapımda beklemesine karşın gerektiği kadar muayene zamanı ayıramamanın verdiği bezginlik içindeyim. Başlangıçta kabahati kendimde aradım, daha verimli çalışmalıyım diye düşündüm. İşe erken gelir, geç gider oldum. Aileme ayırdığım zamanı günden güne azalttım. Ancak kapımda bekleyen hasta sayısı artmaya devam etti. İnan gayret ettim. Kendimi tükenmiş hissettiğim, durup dinlenmem gerektiğini düşündüğüm anlarda bile kapının ardında ağlayan bir çocuk sesi duyduğumda kendime gelip hasta bakmayı sürdürdüm. Her gün sabahın alacasından akşamın kör karanlığına, tükenene kadar hasta muayene ediyorum.

Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı olmak, benim seçimimdi. Erişkinlerin arasında olmaktansa çocuk hekimliği ile içimdeki çocuğu yaşatmayı, çocukların dünyasında kalarak onlardan ayrılmamayı seçtim. Erişkinlerin duruma göre değişebilen, kaypak, kuşkucu, korkuların egemen olduğu, anlamakta zorlandığım yalan dolu dünyalarında yaşamaktansa çocuklarla ilgilenmeyi, onların temiz, yalansız, içten hallerine sığınmayı seçtim. Bu yüzden diğer uzmanlık alanlarındaki meslektaşlarıma göre biraz daha saf, kolay ikna edilen ve hatta kolay kandırılabilen birine dönüştüm. Üstelik tüm bunların farkında olarak çocukların o temiz dünyasında olmayı, orada kalmayı ben istedim. Pişman da değilim.

cd2Ancak ne olduysa oldu, sağlıkta dönüşüm adı altında meslek öyle savruldu ki başlangıçta anlayıp yorumlamakta zorlandım. Diğer meslektaşlarım sağlık alanında yaşanan dönüşümün mesleği ve hekimleri piyasa oyuncusu olmaya zorladığını haykırıp sokağa dökülseler de pek çok çocuk hekimi gibi ben de hastalarımla avundum. Erişkinlerin dünyasının geçici sorunlarından biridir, elbet akıl ile çözülür diye düşünüp hastalarımla ilgilenmeyi sürdürdüm. Eylemlerden uzak durdum. Pasif görüntüm nedeniyle meslektaşlarımdan ağır eleştiriler de aldım ama önemsemedim. Bir çocuk daha iyileşip yüzü güldüğünde her şeyi unuttum. Meslekle beraber içimdeki çocuğun da büyümeden yaşlanmakta, tükenmekte olduğunu görmedim. Belki de görmek istemedim.

Mesleğe başladığımda çocuk sahibi değildim. Anne babaların titizlendikleri, üzerine titredikleri çocuklarını muayene sırasında ellerime emanet ederken ki yüz ifadelerinin anlamını çocuğum olunca anladım. Onlar anne baba olarak yapamadıkları yardımı anne veya baba yerine koyarak çocuk doktorundan bekliyordu. Ellerime emanet ettikleri çocuklarını, kendi çocuğum gibi sahiplenip ilgilenmemi bekliyorlardı. Çocuk hekimliğinin yazılı olmayan kurallarından biriydi. Kan alınırken çocuğunun elini tutan, hastanede aynı yatakta beraber uyuyan, hatta ameliyata girerken bile son ana kadar yanından ayrılmayan anne babalar doktorlarını da ailenin ferdi olarak görmek, onlara güvenmek istiyordu. Çocuk doktorları da sorumluluğun bilincinde olarak bu zor ve zahmetli mesleğe bilerek, isteyerek yöneliyorlardı. Sevilmeden yapılacak iş değildi, çocuk doktorluğu.

Hastanelerin sağlık işletmelerine dönüşüp ciro kaygıları ve karlılık hedeflerine göre yönetilmeye başlanmasıyla dönüşüm ve çürüme hızlandı. Şişirilen sağlık haberleri ve medya desteği ile sağlık hizmeti talebi hızla artarken yetişmesi için en az 12 yıl gereken çocuk doktoru sayısının artmaması acil ve poliklinik kapısı önünde hasta yığınlarının oluşmasına yol açtı. Önce tüm hastalara yetişebilme uğruna hastalara ayrılan sürede kısıtlamaya gidildi. Hastalara ayrılan süre önce 5 dakikaya indirildi sonra gelmeyen olur boş kalır hesabıyla aynı dakikaya iki randevu bile verilir hale geldi. Erişkinlerin dünyasında makul karşılanabilecek bu anlamsız durumu kapı önünde bekleyen hasta çocuklara ve anne babalara anlatmak olası değildi. Anne babaların erişkin acımasızlığı ve bencilliği içinde başka çocuklara zaman ayırmayıp kendi çocuğuna daha fazla zaman ayırma talebiyle daha çok karşılaşır olduk. Bu yüzden şiddet gören meslektaşlarım da oldu.

cd4Tüm bu yaşananları bir çocuğun şaşkınlığı içinde çaresizce izledim. Hasta olup önüme gelen çocukları tedavi etmek yerine sanki şöyle bir bakıp geçmemiz isteniyordu. Daha az zaman ayırmak yüzünden aceleye getirdikçe anne babaların gözündeki değerimiz azalıyor, güvensizlik artıyordu. Bu duruma karşı çıkıp gereken zamanı ayırma konusunda direnç gösteren meslektaşlarımın elimine edilip meslekten uzaklaşmak zorunda kaldığına da şahit oldum.

Duruma isyan eden bir annenin “o benim çocuğum, ona oyuncakmış gibi davranmana izin vermem, kendi çocuğun gibi bakmayacaksan elini sürme, o senin oyuncağın değil” diye çıkışmasını işitince değişimin nereye geldiğini anladım. Sistem biz hekimler için bir çocuğun oyuncağı ile ilgilenmesi, oynayıp bırakması ve diğer oyuncağı ile oyalanması biçiminde yeniden kurgulanmış gibiydi. Hastanın iyileşmek yerine hastaneye tekrar gelip gitmesi daha fazla kazanç getirdiği için bu durum zımnen destek bile görüyordu. Mesleki olarak hata yapmadığın sürece hastayı tedavi etmesen de hesap soran yoktu.

Zamanında her hastayı kazanılması gereken bir maç gibi gören futbola meraklı idealist bir meslektaşım, “Kazanmayı unutup kaybetmemeye oynayan, skor olarak beraberliği yeterli gören anlamsız bir iş yaptığımı anlayınca mesleği bırakıp köşeme çekildim” diyordu.

Onların çocuk olduğunu, hastane ortamında bulunmanın bile onların için yeterince ruhsal travma yarattığını, bu kadar çok gelip gitmelerinin doğru olmadığını fırsat buldukça dile getirsem de kimse işitmek istemedi.

Geldiğim noktada içimdeki çocuğun sesini de işitemez oldum. Sanki bana küstü. Kapımda bekleyen öfkeli anne babalar ve hastalandıkları için kendini suçlu görmeye eğilimli korkuyla bekleşen onlarca çocuğu son derece kıt zamanda yalap şap tedavi etmeye çabalıyorum. Tükendiğimi hissediyorum.

Çocuk doktorları olarak tüm bu yaşananlara sesimizin çıkmadığına bakıp olanları kabullendiğimizin düşünülmesinden endişe ediyorum. 4 yaşına geldiği halde bir türlü konuşmaya başlayamamış olmanın verdiği gerginliği üzerinde taşıyan çocuklar gibi söyleyecek çok şeyim var ama erişkinlerin dünyası ve diliyle konuşmak istemiyorum. İçime attıklarımın gerginliği ile bekliyorum. Çocukları oyuncak gibi nesneleştirip sisteme para kazandıran unsurlara dönüştürenlere söyleyecek bir çift sözüm var;

“Onlar çocuk ve olanların farkındalar. Büyüyüp yetişkin olduklarında bugünün erişkinleri yaşlanmış olacak ve o çocuklardan ilgi bekleyecekler. İşte o zaman, tüm yaşananlara rağmen onlar bu kadar vicdansız olmayacak, sizleri utandıracaklar”.

cd1Merak etme. Bazı meslektaşlarım gibi pes edip kenara çekilmeye şimdilik niyetim yok. Hastalarımın çocuksu dünyalarında kalıp erişkinlerin, o korkuların yönettiği, kaypak, anlamsız ve yalan dolu dünyalarından uzak durmaya kararlıyım. Ödenek yokluğundan yeterince aşı gönderilemediği için aşılanmadığı yıllar sonra hastalanınca ortaya çıkan bir çocuk onlar için istatistikten öte anlam taşımazken onunla ve anne babasıyla göz göze gelen bizlerin utancını anlamalarını beklemiyorum. İsterim ki, gelip kendileri anlatsınlar. Anlatsınlar da sağlıkta oynanan bu piyasa oyununun anlamsızlığını o bakışlarda görsünler.

Ben çocuk doktoruyum, anne babanın emanet ettiği hasta çocuklardan başka dünyam yok. Bizi rahat bıraksınlar. Bıraksınlar ki, hayat çocukların dünyasındaki gibi yalansız dolansız, küçük hesaplar olmadan korkulardan uzak, sevgi içinde aksın.  Yoksa, büyüdüklerinde bu yaşananları onlara nasıl anlatırız?  Yüzlerine nasıl bakarız? Onlar çocuk, onlar bu oyunu bilmez, oynayamaz. Bizi rahat bıraksınlar” dedi.

Anlattıklarını yazıya döküp paylaşmak istediğimi söyleyince isminin geçmemesini rica edip, merak eden olursa “çocuğunuzun doktoru dersin” dedi. Geldiği gibi sessizce gitti.

Mehmet Uhri