Archive for Aralık, 2010

Yandaş Doktorlar

Perşembe, Aralık 23rd, 2010

6285e99efa08348b6602978edd735048

Hekimler olarak dünyaya gözlerimizi kapatıp, işimizin karşılığı ücreti alabilmek için mesleğe nasıl bu kadar uzaklaştık, hastaları ve onların beklentilerini bir kenara bırakıp, hastane işletmelerinin parçası olmayı nasıl kabullendik anlamakta güçlük çekiyorum. Üstelik tüm bunlar birkaç on yıl içinde oluverdi.

Uzunca zamandır her sabah hasta kalabalığı telaşı ve karışıklığı ile hastaneden çok arı kovanını andıran bir yerde çalışmakta olduğumu düşünüyorum. Gün boyu arılar gibi çalışıp işleri yetiştirmeye uğraşıyor akşama pestili çıkmış halde eve gidiyoruz. İşsizliğin kol gezdiği ülkede pek çoğumuz ev geçindirme, hayat standardını düşürmeme telaşıyla haline şükredip giderek artan ve katlanılmaz hale gelen iş yükünün üstesinden gelebilmek için daha fazla eğilip bükülmeye razı oluyor.

Eskilerde devletin hekimlerine hak ettikleri maaşı veremediği için onlara serbest çalışma olanağı tanıması üzerine kurulmuş pek de sağlam olmayan bir dengede gidiyordu, sağlık hizmetleri. Neoliberal küresel dalgada ülkemizin de sörf yapmaya başlaması ile sosyal kazanımların pek çoğu gibi sağlık da ticari bir unsur olarak endüstriyel ürün haline dönüşmeye başladı. Sağlığın ticarileşeceğine inanmasak da bir şeylerin değişmek zorunda olduğunun da farkındaydık. Başlayan dönüşümü devletin mali olanakları ile yapılamayan ancak kaçınılmaz modernizasyon hamlesi olarak gördük. Görünürdeki uygulamalar da öyleydi. Büyük sermaye gücü ile kurulan özel hastanelerle yükselen sağlık hizmet kalitesi beraberinde kamu hastanelerinde de beklenti ve talepler doğrultusunda benzer bir sıçramaya neden oldu. Ancak ülkenin bütçe gerçekleri ve ekonomik durumu çok değişmemişti. Ürettiğinden çok harcayan her daim borçlu bir ülkede sağlıkta böylesine küresel dönüşümü yapabilmek için dışarıdan sermayeye gereksinim vardı. Önce küresel finans kuruluşlarından alınan borçlar ile kamu hastaneleri yapılandırıldı şimdi ise vadesi gelen borçlara karşılık hastane birlikleri adı altında özelleştirilmeleri gündemde.

Tüm bu süreç yaşanırken hekimler gidişin yanlış olduğunu hastayı sağlık hizmetinin öznesi olmaktan çıkarıp sisteme para kazandıran nesneye dönüştüren yapının hasta beklentilerine yanıt vermekten uzak olduğunu söylediler. Sağlık hakkının ticari mala dönüşmesinden toplumun zarar göreceğini haykırdılar. Ticari kuruluşlar haline gelen hastanelerin ayakta kalabilmeleri için kar etmeleri, verimli olabilmeleri ve kalite standartlarını tutturmaları gibi önceliklerin arasında hasta memnuniyetinin daha geride kalacağı açıktı. Hekimler böylesine insanlık dışı bir uygulamanın sistemin modernizasyonu adı altında kabul görüp uygulanabileceğine inanmadılar. İnanmak istemediler. Ancak küresel dalga öyle güçlüydü ki topluma yönelik propaganda ve bazı popülist uygulamalar ile sağlığın ticarileşmesinin taşları tek tek döşendi. Hekimler için yaşananlar bir şoktu ve her şokta olduğu gibi önce inkar “yapamazlar, bize rağmen gerçekleştiremezler” sonra isyan “neden bizle uğraşıyorlar, bizi neden hedef gösteriyorlar” daha sonra pazarlık “bir şekilde bu sistem içinde geçimimi sağlayabilmek için kendime yer bulmalıyım, dışında kaldıkça kendimi cezalandırmaktan öte bir işe yaramıyor” sonuçta depresyon ve kabullenme “sistem hekimlerin kontrolünden çıktı, ticaretin ve tıp endüstrisinin kuralları egemen, benim gücüm bunlarla mücadeleye yetmez” aşamalarından geçtik.

Gelinen noktada hekimler arı kovanını andıran hastanelerde canları çıkana kadar çalıştırılıyor, ödüllendirilmek bir yana sistemin tıkandığı her noktada hedef gösteriliyorlar. Fabrikayı andıran hastanelerde hastasının gözünün içine bakmaktan aciz kim için, ne ürettiğini bilmeden hizmet vermeye çabalıyorlar.

Bu mesleki yabancılaşma ve kabullenme öyle bir gecede olmadı elbet. Önce hekimlere biraz daha fazla maaş ödenebilmesi için hastane döner sermayelerinden ek ödeme yapılmaya başlandı. Bu ödemeler herkese eşit olarak yapılıyor ve hastanelerin karlılığı oranında miktarı artabiliyordu. Bu dönemde hekimler hastane gelirlerinin artması için yaptıkları her işlemi kayda alma, gelir kaçaklarını önlemede dayanışma ve yardımlaşma içine girdiler. Bu sayede hastane gelirleri de arttı. Sonrasında hekimlere döner sermaye ek ödemeleri performansa göre dağıtılmaya başlandı. Bu uygulama ile az çalışan veya az kazandıran hekim ile çok kazandıran hekim arasında ek ödemede haksız uygulamanın giderileceği söylendi. Sonuç hekimlerin dayanışmayı bırakıp birbirinden hasta ve performans kapmaya yönelik çabalarla anlamsız rekabete dönüştü. Hekim puan kazanabilmek ve daha fazla prim alabilmek için yollar aramaya başladı. Sistemin istediği de buydu. Kurum içi rekabet ile hekimlerin prim kovalama çabası gerçekte hastane işletmesinin kazancını yükseltiyordu. Gerekli gereksiz istenen tahlil ve tetkikler hekime puan ve para olarak geri döndükçe hastalar tanı konulup tedavi edilmek yerine sürekli incelenen, izlenen ama tedavi edilmeksizin hastane içinde oradan oraya koşturan unsurlara dönüştü. Aynı hastaneyi paylaşan hekimlerin üç kuruş fazla para kazanma telaşı hastaların bunca tahlil ve tetkik ile iyi incelendiğini sanması ile örtüşünce mesleki yabancılaşma kaçınılmazdı.

Son aşama ise hastanelerin tümüyle endüstriyel kuruluşlar haline dönüşüp ürettiği hizmetin TİG (tanı ilişkili gruplar) başlığı altında tümüyle finansal bir ürün haline dönüştürülmesi biçiminde uygulanacak. (bkz. www.tig.saglik.gov.tr) Hastalar yine aynı hastanelere gelecek, hekimler yine ek prim alma telaşıyla işlerini yapacaklar ama hastaneler önceden tanımlanmış birkaç yüz tanı başlığı altında paket hizmet üretip, ürettiği ürünün finansal değerine göre sınıflanan ve derecelendirilen endüstriyel kuruluşlar haline dönüşecekler. Yakında devlet hastaneleri ürettiği TİG’ler ile tanımlanan ve buna göre değer biçilip, gelirleri öngörülebilen işletmelere dönüşecekler. Dahası mecliste görüşülmeyi bekleyen kamu hastane birlikleri yasası ile devlet hastaneleri kamu malı olmaktan çıkarılıp zincir hastaneler halinde özel sermayeye sunulacaklar.

Hekimler ise, işte bu arı kovanlarında ürettiği bala yabancı, deli gibi çalışıp neden telaş içinde çalıştığını bilmeyen işçi arıların yabancılaşması ile yaşayıp gidecekler. Çiçekler yani hastalar sisteme TİG adı altında gelir getirdiği sürece hekimler önemsiz bir ara unsur olarak, mesleğine ve ürettiği ürüne yabancılaşmış işçi arılar gibi olmaya mahkum görünüyor.

Hekimlerin başına gelenler onları son kertede suskunluğa, yaşananları kabullenmeye ve biraz da depresyona itmiş görünüyor. Ancak hastalar durumun farkına varmaya başladı. Sisteme para kazandırmaktan öte kendi sağlıkları ile ilgili beklentinin olmadığını fark edip başka arayışlara yönelen, günümüzde üretilen tıbbi bilgilere bile tereddütle yaklaşan, sağlığın bir hak olmaktan çıkmakta olduğunu görüp itiraz edenler çoktan alternatif tıp arayışlarına başladı bile. Bu arayışta hekimlerin mesleğine yabancılaşmış bir tür “yandaş” endüstri çalışanı haline dönüştüklerinin, yanlarında olmadığının da farkındalar.

Hekimler ise işçi arılar gibi çalışmaya devam ediyor. Kalitesine bakılmaksızın sayılarını arttırmak için her gün yenisi açılan tabela tıp fakültelerinde yetiştirilip arı kovanlarında çalıştırılmak üzere hazırlanıyorlar. Hekimler çoktan pes etti ve tercihlerini yaptı.

Mehmet Uhri ( Dr. )

Arıları Küstürmeden

Perşembe, Aralık 9th, 2010

ari_kovani6“Bu yıl arılar küstü, doktor bey. Arılar küsünce kovanların bereketi de az oldu. Az bal yaptılar. Üstelik arıların büyük kısmı kovanlarına da dönmedi. Ancak bu kadar getirebildim” diyerek elindeki teneke kutuyu masama bıraktı. Yazları köyüne Siirt Pervari’ye gider kışları ise İstanbul’da çocuklarının yanında yaşarlardı. Yıllar önce karısını tedavi etmiştik. Böbrek yetmezliği ile gelmiş büyük badireler atlatmıştı. Sonrasında şansı yaver gitmiş yakın akrabalarından nakledilecek böbrek bulup hayata tutunmasını sağlamıştık. Arıcılık ile uğraşır ve o zamandan beri her yıl ürettiği baldan getirir, hediye eder, bizler de hanımının ve onun yıllık kontrollerini yapardık. Bu kez yalnız gelmişti. Hanımının da gelmek istediğini ancak halsizlik ve şişen ayakları yüzünden gelemediğinden söz etti. Selamını iletti.  

Bizimkinin kontrolleri ve tahlilleri gün boyu sürdü. Yine de gün içinde muayene ve tahlillerini tamamlamıştık. Akşamüstü koridorda yorgun beklerken görünce mesai bitimine kadar kalmasını evine bırakıp hanımının da bir halini hatırını sormak istediğimi söyleyince çok sevindi. Gözleri ışıldadı. Ellerime sarıldı.

-         Kendim için değil doktor bey, hanımım için sevindim. Gelemedi diye çok üzülmüştü. “Güler yüzlü doktoruma selam söyle” demişti. Görünce çok sevinecek.

-         Sizler bizim vefalı hastalarımızsınız. Aileden sayılırsınız. Artık her geldiğinde bir şeyler getirmekten de vazgeçsen diyorum. Hiç gerek yok.

-         Olmaz doktor bey oğlum. Asla olmaz. Hanımım az da olsa o balı götürmemi özellikle istedi. “Birilerinin ağzının tadının yerinde olduğunu bilmek de önemli” dedi. 

ari_bal_resmiEve vardığımızda kızları karşıladı. İşinden yeni gelmişti. Karıkoca çalışıyorlardı. Liseye giden torun ise masanın başında dersleri ile boğuşuyordu. Hastamız karşısında beni görünce heyecanlandı. Ayağa kalkmak istedi ama kalkamadı. Ayakları şişmişti. Solgun görünüyordu. Muayenesi yapıp tahlil yapmak gerektiğini söyledim. Kullandığı ilaçları gözden geçirip tedavisini düzenledim. Tekrar geleceğimi, gerekirse birkaç gün hastaneye yatırabileceğimi söyledim. Sesini çıkarmadı. Bir ara kocasıyla bakıştılar. Adam “merak etme hanım, emanet yerine ulaştı” dedi. Bir yorgunluk kahvesi için ısrar edip gitmeme engel oldular. Evlerine ilk kez geliyordum. Mütevazı döşenmişti. Hastamız ise canlanmış konuşmak isteğindeydi.

-        Beyim söylemiştir. Bu yıl arılar küstü. Sıcaklardan dediler. Ben pek anlamam. Kovanlar da boşaldı. Seneye ne yaparız henüz bilmiyoruz.

-        Artık şehre dönseniz iyi olacak. Bak sağlığın da el vermiyor. Köy yerinde kendini baktıracak doktor bulamazsın. Hem artık, bırakın kim yapacaksa onlar yapsın bu arıcılığı.

-        Denedik doktor bey olmuyor, şehirde yapamıyoruz. Biz köy yerinde rahatız. Orada istediğimiz gibi yaşar istediğimizi yapar, daha bir kendimiz oluveriyoruz. Şehir hiç öyle değil. Buraları çok zor bizim gibiler için.

-        Ne varmış şehirde?

-        Var, her şeyden çok çok var. Kızıma damadıma hatta torunuma bakıyorum bizim kovanlarda durmadan bal yapmaya çalışan işçi arılara benziyorlar. Ürettiği baldan yiyemeden neye hizmet ettiğini, ne ürettiğini bilmeden düşünmeden deli gibi çalışıyorlar. Şehirde işi bitenin yerini yenisi alıyor ama iş hiç bitmiyor. Üstelik herkes ayrı ve yalnız yaşıyor. Hadi arılar öleceklerini bilmeden deli gibi işlerini yapar ve günü gelince ölür gider, insanlar günün birinde öleceklerini bile bile bu tuzağa nasıl düşer bir türlü anlamam. Yaşamak ve hayatta kalabilmek için böyle yapmaları gerektiği söylenmiş onlara, arı gibi çalışıyorlar. Bizim arılar gibi günün birinde küsüp gidecekleri de yok. Allah korusun ölüp gitseler geriye onlardan hiçbir şey kalmayacak.

-         Peki ya sizden geriye ne kalacak?

Konuşunca yorulmuş, heyecanlanmıştı. Soluklandı. Sehpaya uzanıp üzerinde duran danteli eline aldı.

-        Bak bunu ben ördüm, işledim. Kimse bana bunu yap demedi. Onu yapma bunu yap diyen de olmadı. Tamam yine çalıştım yoruldum ama biraz yabani arı gibi yaptığımı kendime yaptım. Benden geriye hep bu isteyip seçip yaptıklarım kalacak. Halbuki torunumun daha bir çeyizi bile yok. Hatta çeyizin ne olduğunu bile bilmez.

-        Yani döneceksin yine köye.

-        Dönecem elbet. Başıma ne gelecekse orada gelsin. Buradakiler gibi sürünerek yaşabilmek uğruna şehre eyvallah etmem. Vereceğim bir can, geldiği gibi gider günü gelince. Herkes gibi bir nefeslik canım var, günü gelince öderim borcumu. Herkes benim gibi düşünüp şu ölümlü dünyada bunca telaşa değmeyeceğine inanır diye korkup şehirde insanlara ölümü bile unutturuyorlar, zaten.

Yorulmuştu. Soluklanmasını, dinlenmesini etmesini istedim. İtiraz etmedi. Tahlilleri bozuk çıkınca birkaç gün hastanede yatırıp tedavi edip taburcu ettik.

Aradan yaklaşık bir yıl geçmişti. Bir akşam iş çıkışı kocası yine elinde bir kutu bal ile geldi. Hanımının sıcak yaz günlerinden birinde köyde son nefesini verdiğini, ölmeden “güleryüzlü doktoruma bal götürmeyi unutma. Onlar her gün hastalara, sıkıntısı olanlara bakıyorlar. Hiç olmazsa ağızlarının tadı yerinde olsun” dediğini söyleyip elindekini masaya bıraktı. Sessizce birbirimize baktık. Teşekkür ettim. Ses etmeden, eliyle selam verip odadan çıktı. Hızlı adımlarla koridorda gözden kayboldu.    

 

Dr.Mehmet Uhri

 

 

Not: www.harftamircisi.com ve www.mehmetuhri.com sitesinde yayınlanan tüm yazıların telif hakları ilgili telif yasası koruması altında olup Mehmet Uhri’ye aittir. Yazarın izni olmaksızın hiç bir şekilde kullanılamaz.

Zeytinin Delicesi

Cuma, Aralık 3rd, 2010

delice-zeytin1Uzun süren sonbaharın etkisinin iyice hissedildiği gittikçe kısalan kış günlerinden birinde İzmir Karaburun yakınlarına kadar uzanmış ilk gençliğimin geçtiği toprakları yeniden keşfediyordum. Biraz kendine biraz da geçmişe yolculuk gibiydi. Yarımadanın Sakız adasına bakan Ege kıyıları boyunca yol alıyordum. Lise yıllarında yaz tatillerinde sırtımda çadırla gezdiğim topraklarda geçen yılların pek etkisi olmamış, insanlar ve doğa değişmeden kalmış gibi görünüyordu. Hava bir açıp bir kapıyor, ara sıra yağmur atıştırıyordu. Tepeboz köyü yakınlarında durup uzaktan köye baktım. Güneş ara sıra görünüp tiyatro projektörü edasıyla sanki bakmam gereken yerleri aydınlatıyordu. Köy ise uzaktan ıssız ve terk edilmiş gibiydi. Yağmurun başlayıp kısa sürede hızlanması ile köyü ardımda bırakıp yola koyuldum. Yağış şiddetlenmiş sileceklerin yetişememesi nedeniyle önümü görmekte zorlanırken o ıssız yol kenarında el eden bir adam gördüm. Durup arabama aldım. Çok ıslanmıştı. İlerlemiş yaşına kırlaşmış saçına karşın dinç görünüyordu. Parlak köyüne gitmek istediğini söyledi. Bir süre konuşmadan yol aldık. Yağmur olanca şiddetli ile yağıyordu. Bir süre sonra adam elindeki torbayı açıp bir avuç dağ çileği uzattı. Çilekleri yerken Parlak köyünde oturduğundan, zeytincilikle uğraştığından söz etti. 

-        Allah razı olsun, yağmur öyle bir indirdi ki arabana almasan halim fenaydı.

-        İyi de bu dağ başında ne arıyorsun?

-        Gece fena fırtına ve yağmur oldu. Diktiğim zeytin fidanlarının bağları gevşeyip kopanlar için gelmiştim. Desteğinden kurtulursa fidan ayakta duramaz onca emek heba olur gider.

-        Yani senin buralarda zeytinliğin mi var?

-        Köy yakınında zeytinliğim var. Buradakileri torunum için diktim. Büyüyünce dikili hazır bir zeytinliği olsun istedim. Gitmişken enar köşede aşılayıp gençleştirdiğim delice zeytinleri de toplamaya çalıştım. Rüzgar devam ederse ağaçta zeytin bırakmaz elden geldiğince toplamak gerekir.

-        İyi de elinizde zeytin göremiyorum.

-        Topladıklarımı çuvala koyup kenara ayırdım. Bir ara geçerken alırım. Ayaklarım eskisi kadar güçlü değil. Bayırdan yukarı sırtımda çuvalla çıkamıyorum artık. Köyün delikanlıları yardım ediyor.

Yağmur hafiflese de kesilmemişti. Lezzetli dağ çileklerinden biraz da isteyip yola devam ettim. Bizimki benim ne iş yaptığımı, oralarda ne aradığımı sordu. Önce pek anlatmak istemedim. “Sen buralara daha önce gelmiş gibisin, hele anlat bakalım ne arıyorsun?” diye üsteledi.

-        Evet delikanlılık yıllarımda arkadaşlarımla buralarda tatil yapar çadır kurup denize girerdik. İyi balık olurdu.

-        Anlamıştım. Sen de benim gibi buranın yağmurunda ıslanmışlardansın.

-        Ne demek şimdi bu?

-        Zeytin fidanını ne kadar sularsan sula her zaman tutturamazsın. Ancak fidan yağmuru yiyince toprağına tutunur. Onun özünü toprağa bağlayan yağmurdur. Yağmuru yiyen genç fidan da bilir köklerinin nerede olduğunu. Sen de o ilk gençlikte, fidan olduğun yıllarda buralarda yağmur yemişsen ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş köklerin seni çağırır.

-        Haklısın. Yılar önce, yaz ortasında öyle bir yağmur yemiştik ki ne çadır kalmıştı ne de kuru bir parça eşya. Hatta bazı eşyalarımızı denizden toplamıştık.

 

sazak-koyuYağmurun durması ile güneş yeniden yüzünü göstermişti. Yol kenarında duvarları kalmış terk edilmiş eski yerleşim yerini gösterip neresi olduğunu sordum.

-        Orası Sazak köyü. Zamanında buraların en büyük Rum köyüymüş. Mübadeleden sonra öyle harabe haline geldi.

-        Peki sizinkiler niye oraya yerleşmemiş. Daha manzaralı ve güzel görünüyor.

-        Bizimkiler mübadele ile geldiklerinde oraya yerleşmektense bugünkü köyü yapmışlar.

-        İyi de neden? Hazır köy varken, hem de daha güzel yerde. Neden böyle istemişler?

Önce cevap vermedi. Köye yaklaşıyorduk. Köyün girişinde durmamı istedi. Durdum. Araçtan inip yol kenarındaki zeytin ağacından birkaç zeytin koparıp tekrar arabaya bindi. Şaşkın gözlerle baktığımı görünce topladığı zeytinleri bir avucuna, cebinden çıkardığı görece daha küçük çelimsiz zeytinleri diğer avucuna koyup gösterdi.

-        Bak bu yol kenarından kopardığım zeytinler bizimkilerin bu köye yerleşip fidandan yetiştirdiği güçlü, yağlı ve iri zeytin veren ağacın zeytini. Bunlar ise o beni aldığın yerdeki yabani zeytinden aşılanıp gençleştirilen ağacın zeytini. Ne yaparsan yap delice zeytini bunlar gibi büyük lezzetli ve yağlı yapamazsın.

-        Yani?

-        Bizimkiler geldiklerinde bu eski Rum köyünü aşılayıp kendi köyü yapmak yerine gençten yeni bir köy yapmayı bunun için istemişler. Zeytinin delicesini aşılayıp günü kurtarmak yerine çocuklarına torunlarına toprağını sahiplenip güçlü tutunan, bölgenin havasına suyuna alışkın gençten yeni bir köy oluşturmak istemişler. İşte o yüzden Rumların bıraktığı Sazak köyüne yerleşmeyip burayı kurmuşlar. Yani anlayacağın zeytinle uğraşıp zeytine baka baka, herkes biraz zeytine benzemiş buralarda.

Yola devam edip köy meydanına yaklaşırken eve geldiğini söyleyip inmek istedi. Tekrar teşekkür etti. Torbasındaki dağ çileklerini “ben yine toplarım, sevdin madem sende kalsın” diye koltuğun üstüne bıraktı. İtiraz edecek oldum. Elimi ittirdi. “Sende buranın kökleri var, azıcık dağ çileğinin hatırı mı olur? Hadi git artık yolun açık olsun. Köklerin çağırdığında yine gel. Ne de olsa buraların yağmurunda ıslanmışsın.” dedi. Yağmur tekrar başlamıştı, eliyle selam verip hızlı adımlarla evine yöneldi. Mavi renkte demir kapıyı açıp durdu tekrar el salladı ve gözden kayboldu. Yola koyulduğumda yağmur az önceki gibi olanca şiddeti ile yağmaya başlayınca camı araladım. Bıraktım yağmur girsin içeri…  

 

Mehmet Uhri

 Not: www.harftamircisi.com ve www.mehmetuhri.com sitesinde yayınlanan tüm yazıların telif hakları ilgili telif yasası koruması altında olup Mehmet Uhri’ye aittir. Yazarın izni olmaksızın hiç bir şekilde kullanılamaz.