Archive for Haziran, 2010

Derbent Çınarı

Pazar, Haziran 27th, 2010

goruntu0065O sıcak Pazar sabahı günlük gazeteleri alıp gölgeye çekilmek, günlük sorunlardan uzak durup miskinlik yapmak niyetindeydim. Kocaeli Derbent’teki ulu çınar ağacının gölgesine masa ve sandalye atıp gazetelere gömüldüm. Güneş yükseldikçe sıcak daha bunaltıcı hale dönüştü, ağacın gölgesi ve hafif esinti olmasa durulacak gibi değildi. Gazeteler ülkenin genel durumu hakkında karamsar haberler veriyordu. Sanki hepsi anlaşmış gibi ülkede bir şeylerin değişmekte olduğu, yaşananların herkes için kötü sonuçlar doğurabileceği yönünde yazıyordı. 20 – 30  yıl önceki gazetelerde de benzer yazı ve kaygılar okumuş olmama karşın ülkenin genel gelişmişlik düzeyi yükselmiş, sosyal refah pek adil dağılmasa da genel olarak daha iyiye gitmişti. “Değişim neden bu kadar korkutuyor, insanları?” diye söylendim.

Önce ağacın yaprakları hışırdıyor sandım ama soruyu sanki ona sormuşum gibi çınar ağacı dile gelip “insanoğlu hep böyle. Öleceğini biliyor olmasından mıdır nedir olaylara hep olumsuz bakar” diye yanıt verdi. Şaşırmıştım. Gerçekten de gölgesine sığındığım çınar ağacıydı konuşan. O yaşlı ulu çınar konuşuyordu.

-         Geldiğinden beri seni izliyorum. Okudukça sıkıldın, daraldın. Hep böyle oluyor. İnsanlar her şeyi yapmak, her şeyi yaşamak istiyor. Telaş içinde yaşayıp hızlı ölüyorlar. Asla yaşamaya doymuyorlar.

-         İyi de bu karamsarlık neden? Neden her şeyi kötüye yoruyoruz?

-         Ömrünüz çok kısa, bu kısa ömre her şeyi sığdıramadığınız için telaş içinde yaşıyorsunuz. Her gün dünyanızı yıkıp yeniden kuruyorsunuz. Halbuki doğa hiçbir yere gitmiyor. Olduğu yerde duruyor. Zamanla biraz insanlaşıyor, o kadar.

goruntu0067Şaşkınlığım biraz olsun geçmiş, ağacın sözlerinden kafam karışmıştı. Kalkıp ağacın yanına gittim. Dev gövdenin içi boşalmış 8-10 kişinin bir arada durabileceği kadar geniş boşluk oluşmuştu. Elimi gövdede gezdirip kazınmış harf ve kalp resimlerini gösterip “insanlar canını yakmış olmalı” diye söylendim. “Olacak o kadar” dedi. Yaprakları ilk kez gün ışığı gördüğünde Fatih’in İstanbul’u fetih hazırlığında olduğunu, düşen yıldırım yüzünden yanıp kül olan ve kesilen kendinden önceki çok daha ulu çınarın köklerinden filizlendiğini anlattı.

-         Benden önceki çınar bugün olduğumdan da görkemliydi. Onu kesmeseler ben hiç olmayacaktım. Kısmet işte.

-         Peki sonra?

-         Ne de olsa köklerim kuvvetliydi. Büyüdüm, serpildim, geliştim. Gölgemde serinlemek isteyen senin gibi kaç kuşak gördüm. Hepsinin de senin dert ettiklerine benzer bir sürü sorunu vardı. Dünya yaşanacak yer olmaktan çıkıyor diye kaygılanıyorlardı. Onlar geldi, geçti. Bana sorarsan dünya aynı dünya.

-         Yani?

-         Geçici olanlar kendileriydi. Kendilerini önemsemekten bu gerçeği görmüyorlardı. Belki de görmek istemediler. En çok çocukları sevdim. Onlar hep mutluydu. Tırmanıp dallarımda oturur, salıncak kurup neşe içinde sallanırlar. Ben hep çocukları sevdim, hiç büyümesinler istedim. Bakma sen benim böyle yaşlı durduğuma bir yanım hep çocuk kaldı.

Çınarın göğe uzanan dallarına, yapraklarının arasında şakıyan kuşlara baktım. Gövdenin içindeki devasa boşlukta gezindim. “Gövdenin büyük kısmını yitirmişsin. Desene yolun sonu yakın” diye takıldım. O koca ağaçtan yükselen kahkaha rüzgarın uğultusuna karıştı.

“Sen kendi haline bak. Üzerime yıldırım düşmediği sürece gölgemde oturup dertleşecek senin gibi daha çok kuşak görürüm, merak etme. Gövdemin boşalması seni yanıltmasın. Ağacı ayakta tutan kökleridir. Köklerin sığsa çabuk devrilir, geçer gidersin. Derinlere kök salabildiğince yaşarsın bu dünyada. Bunu bilenler evlilikleri uzun ömürlü sağlam olsun diye düğünleri için burayı seçerler. Bilsen, kaç kuşağın düğünü yapıldı bu dalların altında” diye yanıtladı.

goruntu0072Rüzgarın şiddetlenmesi ile gökyüzü koyu bulutlarla kaplandı. Sağlam bir yaz yağmuru yağacak gibi görünüyordu. Kuşlar susmuş ortalığı yağmur öncesi sessizliği sarmıştı. Yağmurun ilk damlalarının düşmesi ile birlikte “Git artık fena ıslanacaksın. Islanmak istemiyorsan o getirdiğin gazeteleri kafana tut, bari işe yarasınlar” dedi, bizim ulu çınar. Gerçekten de yağmurun hızlanması ile gök delinmişcesine bastıran sağanaktan kurtulmak için koşarak binaya sığındım. Kısa süren yağmurun ardından sıcak hava ortalığı kaplayan nem ile iyice bunaltıcı olmuştu. Uzaktan  o görkemli çınara baktım. Yapraklarında su damlaları ışıl ışıl parlıyordu. Muhabbete devam etmek için tekrar yanına gidip seslendim. Konuşması için uzun süre bekledim ama nafile. “Söyleyeceğimi söyledim ya” dercesine duruyordu. Ertesi gün de oturup bekledim ama konuşmadı. Ayrılırken vedalaşmak için yanına uğradım yine yanıt alamadım. Aradan haftalar geçti, gerçekten o çınar benimle konuşmuş muydu, yoksa hayal miydi, doğrusu emin değilim.  Sanırım bunun pek önemi de kalmadı. Ne de olsa söyleyeceğini bir şekilde söylemişti.

 

Mehmet Uhri

 

Not: Kocaeli Derbentteki geveze bir çınar ağacına ithaf olunmuştur. M.U.

Neden Hekim Sendikası?

Cuma, Haziran 18th, 2010

doktorHekimler, sağlık sektöründe son yıllarda hızlanan baş döndürücü dönüşümü yorumlama ve kendi konumlarını belirlemede zorlanıyor. Bilgi toplumu, sağlığı piyasalaştırıp alınır satılır meta haline dönüştürdükçe hekimin mesleki konumu da değişiyor. Öznesi insan olan bir mesleğin uygulayıcısı olmaktan çıkıp hastalar ile birlikte sisteme para kazandıran nesnelere dönüşmenin sancısını yaşıyorlar. Sağlık hizmetine ulaşmada tıkalı kanalları açarak pazarı büyütmeye çalışan yeni sistem hastalara daha çok sağlık hizmeti sunuluyormuş görüntüsü vererek toplumdan destek almayı da başarıyor. Verilen sağlık hizmetine ve harcanan onca paraya karşın toplumun ne kadar sağlıklı olduğu henüz sorgulanmıyor. Her ne olursa olsun, sağlık alanında yaşanan paradigma değişikliğini okumak, yorumlamak ve topluma anlatmak yine hekimlere düşüyor.

Hekimlerin kafa karışıklığı pozitif bilim ve hümanist dünya görüşü ile yaşanan dönüşümü açıklamakta zorlanmasından kaynaklanıyor. Hastayı nesneleştiren ve ticaretin öncelikleri içine hapseden bu sistemin hümanist olma amacı olmadığı gibi sadece karlılık getirdiği oranda pozitif bilime gereksinimi var. Geçtiğimiz yüzyılın tarım veya sanayi toplumu paradigmasının şekillendirdiği hekimlik mesleği yaşanan dönüşüm ile sınıfsal köklerini de yitiriyor.

Günümüzde hekimlerin batıda sınıfsal anlamda küçük burjuva kökenli olmasından söz edilebilirken ülkemizin de içinde bulunduğu doğu toplumlarında genel olarak feodal görüntülü olarak görev yaptıklarını izliyoruz. Batı’da sanayi ve ticaret burjuvazisi gereksinim duyduğu nitelikli işgücünün sürekliliğinin ve niteliğinin korunması için hekim bulundurma gereksini duymuş, sağlık sistemi bu beklenti doğrultusunda şekillenmiştir. İşgücünün sağlanması ve korunması için istihdam edilen hekimlerin küçük burjuva görüntüsü, emek eksenli politikalardan uzak durması, elitist tavrı biraz da sanayi burjuvasinin kanatları altında olmasından kaynaklanmaktadır.

Tarım toplumlarında ise feodal yapının gereksinim duyduğu işgücünün sürekliliği ve niteliğinin korunması amacıyla hekimler yine feodal sistemin sunduğu hizmet olarak görev yapmıştır. Adı sanı duyulmuş pek çok doğu kökenli hekimin ait olduğu feodal ailenin adı ile anılması, ağa çocuklarının hekim yetiştirilmesi biçiminde uygulamalar yaşanmıştır. İstisnai durumlar haricinde ülkemiz hekimlerinin bu alandaki görüntüsünün doğu toplumlarının feodal yapısı ile paralellik göstermekte olduğundan söz edilebilir. Sanayileşmede geri kalmış yeni Cumhuriyetin mevcut feodal yapıyı devlet içine entegre ederek devletçilik ve sosyal devlet anlayışı ile kalkınmaya çabalaması sürecinde hekimlerin de devletçi feodal görüntünün kanatları altında hizmet ürettikleri söyleyebiliriz.  

Her ne şekilde olursa olsun batıda küçük burjuva, doğuda feodal görünümlü hekimlerin, bilişim iletişim devrimi ile birlikte piyasalaşan sağlık sisteminde sınıfsal temellerini yitiriyor olduğunu, mesleğin biçim değiştirdiğini görüyoruz. Kıdemli hekimler meslekte yozlaşma veya deformasyon olarak tanımlasa da yaşanan özetle budur.  

doktor1Bilgi toplumunun ürettiği piyasalaşan sağlık sisteminde hekimlerin bilgi, donanım, deneyim ve hatta hikmetlerine gereksinim azalmaktadır. Sağlık hizmeti veriler, tahliller, görüntüler üzerinden bir tür veri işlemeye dayalı teknik hizmete dönüşmektedir. Süreç, hekimi teknoloji uygulayıcısı olarak yeniden tanımlamakta, bilişim iletişim toplumunun işçisi, bir tür emekçi durumuna dönüştürmektedir. Ameliyatları yapan robotlardan tutun, eldeki veriler ile olası tanıları gözden geçirip tedavi planlayabilen bilgisayarların olduğu böylesine gelişmiş ortamda bilgi ve deneyimli hekimlerden çok standartlara uygun veri işleyebilen teknik eleman beklentisi olduğu açıktır. Bunun için burjuva görüntülü elitist veya feodal görüntülü yukarıdan bakan dayatmacı hekimlerden çok, sanayi toplumunun başlangıç yıllarındaki köleleştirilmiş teknik iş gücüne gereksinim duyulduğu artık her ortamda hissediliyor. Sağlık işletmelerine dönüşen hastanelerin Taylorizm ve Fordizm’i hatırlatan seri üretim yapar hale dönüştürülmesi yanı sıra “çalıştığın kadar kazan, sisteme kazandırdığın paradan prim al” biçiminde yönlendirmeler yapması sanayileşmenin ilk yıllarındaki o acımasız süreci hatırlatıyor.

Bilgi toplumunun işçi sınıfına dönüşen hekimler geçmiş birikim ve dünya görüşleri ile yaşananları anlamlandırmakta güçlük çekmektedir. Üstelik bu yeni düzenin işçileri olarak emek mücadelesi yapmak zorunda olduğu görülmesine karşın yitirilen sınıfsal kökenler nedeniyle mücadeleden uzak duran hekimlerin hak kaybına uğraması, giderek köleleştirilmesi hatta hukuki ve ekonomik yaptırımlarla kontrol altında tutulması kaçınılmaz görünüyor.

Bileşim iletişim toplumunun donanımlı teknik işgücü olarak yeniden tanımlanan hekimler bu yeni paradigmada geleceğin emek eksenli mücadelesini örgütlemek, sendikal faaliyetler tarihini gözden geçirip meslek tabanlı örgütlü mücadeleyi başlatmak zorundadır. Kitlelerin sağlık üzerinden sömürülmesinde hekimleri köleleştirilmiş ucuz işgücü olarak kullanmayı amaçlayan yeni toplum modelinde Malpraktis yasası, mesleki mali sorumluluk sigortası gibi havuç ve sopa taktiğinin gündemde olması biraz da bundandır.

Sanayileşmenin ilk yıllarında yaşanan emeğin köleleştirilip sömürülmesi sürecini şimdi bu yeni toplum modelinde hekimler ve diğer sağlık çalışanları yaşamaktadır. Üstelik bilgi toplumunun henüz başında olduğumuz düşünülürse bu yeni paradigmanın sağlık gibi pek çok insani kavramı metalaştırıp piyasalaştırmayı deneyeceğini de öngörebiliriz. Sözgelimi yakın bir gelecekte hukuk sisteminin piyasalaşması ile hakların alınıp satıldığı, metalaştığı bir dünyada bu kez hukukçuların hekimler ile kol kola meslek tabanlı eylemler örgütlediğini görürsek şaşırmamalıyız.   

Yaşanan değişim ve dönüşüm kaçınılmaz gibi görünse de insan odaklı bir dünyada yaşamayı arzulayanların örgütlü mücadelesi birkaç yüzyıl önce olduğu gibi dönüşümün acımasız yanını frenleyebilir. Sınıfsal kökenlerini yitiren hekimler, bilgi toplumunun işçileri olarak örgütlenmek ve insani öze sahip çıkmak için direnmek durumundadır. Sanayileşme ile başlayan işçi hak ve mücadelesi süreci göz önüne alındığında girişilecek mücadelenin hayli güç, yıpratıcı ve sabır gerektirdiği açıktır. 

 

Dr. Mehmet Uhri

Açelyanın Ahbaplığı

Pazartesi, Haziran 14th, 2010

ahbap2

 

Hastanemizin emektar binası yıkılıp yerine çok daha büyük ve modern bina yapımına başlanmıştı. Hastane bahçesinin ortasında dev bir çukur açmaya çalışan iş makineleri yüzünden ortamın kalabalık ve hareketliliğine gürültü ve çamur da eklenmişti. Öğle arasıydı, güneşin yüzünü göstermesini fırsat bilip bahçede oyalanıyor, şantiye kenarından hafriyat yapan iş makinelerini seyrediyordum. Bir süre sonra giysilerinden hastanemizde yatan hasta olduğu anlaşılan yaşlıca zayıf beyefendi yanıma geldi, o da benim gibi hafriyatı izlemeye koyuldu. Kır saçları birkaç günlük sakalı ve alnındaki derin izlerine rağmen dinç görünüyordu. Bir ara göz göze geldik eliyle kazılan alanı ve giderek derinleşen çukuru gösterip “Hey güzel Allah. Öyle güzel toprak çıktı ki, imrenmemek elde değil. Bir tane taş yok içinde” dedi. Gerçekten de çukur derinleşse de çıkan toprağın koyu kahverengi görünümü değişmiyordu. Çalışan iş makinelerine bakmaktan doğrusu çıkan toprakla hiç ilgilenmemiştim. Bu şekilde başlayan muhabbette cerrahi kliniğinde yattığından iki gün sonra safra kesesi ameliyatı olacağından söz etti.

-         Çok katlı kalabalık binalara alışık değilim. Sıkıntı veriyor, duramıyorum. Hemşire hanım da inatçı çıktı, izni zor aldım. Arada kaçıp soluklanıyorum. Bahçe sınırlarının dışına çıkmamaya söz verdim. Böyle idare ediyorum.

-         Buralı değilsiniz sanırım.

-         Sivas’ın Çaşkur köyündenim. Gerçi adını değiştirip Cesurlar yaptılar ama biz yine de Çaşkur deriz. Toprakla uğraşır, ekip diktiklerimle geçinirim. Bizim oralarda böyle toprak arasan da bulamazsın. Araziler hep taşlıdır. Taşlarını ayıklar az kazar bellersin yine taş çıkar. Buranın toprağına imrenmemek elde değil.

-         Ne yazık ki, şehrin altında kalıyor bu güzelim topraklar. Eken diken de olmuyor.

-         Olsun. Bizim oralarda “toprağı bereketli yerin insanı da iyi huylu olur” derler.

-         Ama kimse bu bereketli toprağın kıymetini bilmiyor ki? Buradan çıkanı götürüp inşaat artıkları ve molozlarla birlikte bir yerlere döküyorlar. Kimse sizin gördüklerinizin farkında bile değil.

Cevap vermeden bir süre çalışan iş makinelerine baktı. Sonra dikkatlice beni süzdü. Yaka kartım dikkatini çekti.  

-         Burada mı çalışıyorsun?

-         Evet, hastanenin doktorlarındanım.

-         Allah bilir, buraya tesadüfen geldiğini düşünüyorsundur.

-         Eh, biraz öyle oldu. Zorunlu hizmetim bittikten sonra eş durumu ile atandım bu hastaneye. Sonra da burada kaldım.

-         Bak doktor bey. Sen daha iyi bilirsin belki ama bizim gibi toprakla uğraşanların da görgüsü bilgisi kendine göredir. Şehirden bakınca insan toprağı işliyor şekillendiriyor gibi gelebilir ama gerçekte topraktır, insanı insan yapan. İnsan toprağa aittir. Toprağın ürettiğini yer, beslenir sonunda gidip karışacağı yer yine o topraktır. İnsanı çeken, tutan bırakmayan da hep topraktır. Toprak seni hisseder, bakarsın bir süre sonra kök salmışsın.

-         Yani?

-         Dedim ya. Böylesine güzel arı toprağı olan yerin insanı da ona göre olur. Nereli olduğunuzun önemi kalmamış, siz buranın toprağına kök salmışsınız. Bakmayın öteye beriye, döner dolaşır hep buralara yakın durursunuz. Anlamazsınız neden olduğunu ama öyledir. Ne mutlu ki, toprağın çağırdığı yeri bulmuşsunuz. Oradan oraya sürüklenen şehir şaşkınlarına ne demeli?

-         Şehirle aranız hoş değil anlaşılan.

hafriyatCevap vermedi. Saatine bakıp, yemek saati bitmeden servise dönmesi gerektiğini söyleyince hafriyat alanını kendi hareketliliğinde bırakıp ana binaya doğru yürümeye başladık. İki bina arasındaki yolun araç trafiği, gelen ambulansın yarattığı sıkışıklık ve telaş arasında binaya ulaştık. Eliyle hastane önündeki araç ve insan kalabalığını gösterdi.

-         Doğru söylediniz, şehirle aram iyi değil ama gözümü bu keşmekeş korkutmuyor. Bunca insanın olduğu yerde telaş, karışıklık olacak elbet. Ben şehirlinin hallerine üzülüyorum. Onlar gibi olmak istemiyorum. Şehrin insanı çok kolay korkuyor, kolay vazgeçiyor. Bir de kolay alışıyor.

-         Nasıl yani?

-         Onca kalabalığa rağmen şehirde insanlar dağ başında yalnız kalmış, her an bir vahşi hayvan saldıracakmış veya başına bir iş gelecekmiş gibi korkuyor. Herkes herkesten korkuyor. Kimse kendini güvende hissetmiyor. Çelik kapılar yaptırıp kilit üstüne kilit vuruyor ama evinde bile korku içinde. Dahası biraz zoru kalabalığı görünce kendini ikna edip hemen vazgeçiveriyor. Bir yerlere yetişme telaşından kimse kimseyle doğru dürüst ahbaplık bile edemiyor. Herkes telaşlı, herkes meşgul. Üstelik bunu normal sanıyorlar.

-         Şehirlerde hayat hep böyle, ne yapacaksın?

-         Şehir hayatını anlıyorum da eş dostla görüşemeyen, ahbaplık edemeyen, iki kelime hasbıhal edecek vakit bulamadan telaş içindeki bu insanları görünce üzülüyorum. Çok kolay vazgeçiyorlar. Şehir sanki önce vazgeçmeyi öğretiyor, insanlarına. Görüşmek, konuşmak veya yapmak istediklerini sıralayıp sonra yine kendi ürettiği bahaneler ile bunlardan vazgeçiyorlar. Bu telaş yüzünden yalnız kalıp sonra da korkuyorlar. Deli olmamak işten değil. Kızım damadım burada yaşıyor, onların zoruyla geldim ama onlar da öyle. Yıllardır görmediğim bir akrabamı gelmişken göreyim istedim neymiş karşı tarafta oturuyormuş, çok uzakmış ancak hafta sonu gidebilirmişiz falan filan. Bir gün iki otobüs aktarmayla gidip görüştüm geldim. Bizimkilerin haberi bile olmadı. Onların yaptığını yapmadım, vazgeçmedim, yolu gözümde büyütmedim.

Asansöre birlikte bindik. İneceği kata geldiğimizde geçmiş olsun dileklerimi ve bundan sonra bir şeylerden vazgeçerken hep bu konuşmayı hatırlayacağımı söyledim. Başını eğdi mahcup eda ile gülümseyip elimi sıktı. “Sağlıcakla kal doktor bey” dedi. Asansörün kapısı kapandığında iki kat yukarıda bekleyen işleri ve o işler yüzünden ertelediklerimi düşündüm. Hastamızla ameliyatı sonrasında da birkaç kez bahçede karşılaştık. Taburcu olmadan önce uğrayıp beyaz çiçekler açan bir açelya bıraktı masama. “Kızım hastanede ahbaplık etsin diye getirmişti bu çiçeği. Bizim oralarda kırda bayırda yabanisi çok olur bunun. İyileştim. Dönüyorum, isterim ki bundan sonra sana ahbaplık etsin. Beni unutmayasın doktor bey” dedi. Bir daha görmedim bizim ihtiyarı. Açelya ise yerini ışığını sevdi. Geçenlerde toprağını değiştirip saksısını büyüttüm. Bu aralar yaprağa gidiyor. Hastane bahçesinde açılan devasa çukura ve sürüp giden inşaata da alıştık sanki.  

 

Dr. Mehmet Uhri

Botero’nun Mutfağı

Salı, Haziran 8th, 2010

botero-220x264botero5

 

Yemeklerin çoğunun benzer tariflerle yapılmasına karşın bazılarının yaptığı yemekler kıskandıracak ölçüde lezzetli olabilmektedir. Tat ve koku algılarının uyumlu bir aradalığı olarak adlandırabileceğimiz lezzet algısı benzer tarifler kullanılmasına rağmen kimilerinin sihirli parmaklarında daha bir lezzet kazanmaktadır. El becerisi, el yatkınlığı, mutfak kültürü gibi kavramlarla ifade etmeye çalışılan bu lezzet nüansları mutfak sırları olarak kabul edilmektedir. Tarifi herkesçe bilinen yemeklerde dahi tanıdığımız bazı isimlerin elinden o yemeği yemenin lezzetini çoğumuz biliriz. Genellikle bir aile büyüğüne ait olan o mahir ellere sorarsanız her zamankinden farklı yemek yapmamış, tadını kararında bırakmaya çalışmıştır. Gerçekten de yemeğin yapılışına bakarsanız yazılı tarifin ötesinde pek bir değişiklik yoktur. Gerçekte ise ölçüp değerlendiremediğimiz farklılık olduğu kesin gibidir.

Binlerce yıl önce insanoğlunun optik ile ilgili bilgileri sınırlıyken, görme kusurlarını giderecek gözlüğü icat etmemişken herkes aynı görüntüyü, benzer netlikte gördüğüne inanırdı. Bazıların gözünün daha keskin olduğu bilinirdi ancak neden böyle olduğu sorusu cevapsız kalırdı. Gün gelip optik bilgileri ortaya dökülünce anladı insanoğlu, birilerinin neden daha iyi görüp daha net seçebilmekte olduğunu. Günümüzde benzer bir süreç tadım ustaları ve gurme diye adlandırdığımız kişiler için yaşanmakta. Gurme diye adlandırdığımız kişilerin neden böyle olduklarını, tadına baktığı yemeği tarife gerek kalmaksızın pişirebilmeyi başaranların bunu neye göre yapabildiğini henüz ölçemiyoruz ama onların varlığını inkar da edemiyoruz. Onlar, görünen gerçeğin ardında henüz görmediğimiz gerçekler olduğunu bulup göstermeye çalışıyorlar. Bunu yaparken tat ve kokuların uyumlu bir aradalığının yanı sıra bazı unsurların öne çıkarılması hatta abartılması biçiminde bir yöntem izliyorlar. Yemeğin tarifindeki unsurlardan birinin miktarını arttırıp baskın hale getirmek, uyumlu bir aradalıktan vazgeçip lezzetin derinliğini göstermeye çalışmak çoğu kez o sihirli parmakların tercih ettiği yöntem olarak karşımıza çıkıyor.

4 Mayıs – 18 Temmuz tarihleri arasında İstanbul Pera Müzesinde açılan Fernando Botero resim sergisini gezerken benzer bir lezzet algısına kapılmamak elde değil. Botero’nun resimlerindeki figürler çoğumuzun bildiği, hatta neredeyse çizebileceğini bile düşünebileceği türden basit yalın anlatımlar taşıyor. Resimleri özel kılan ise figürler arasında uyumlu bir aradalık kaygısından bağımsız, hacimleri abartarak ifade etmenin seçilmiş olmasıdır. Kullanılan yöntem, bazılarınca basit bulunarak eleştirilmekle beraber ortaya çıkan resimlerin anlatım gücü, lezzeti inkar edilememektedir. Kolombiya kökenli sanatçı bilinen görüntü ve anlatımları kullanmasına karşın o özel anlatım gücünü hemen her eserine yansıtabilmiştir. Sergiyi gezenlerin ilk izlenimleri tarife uygun yapılırsa herkesin kolaylıkla yapabileceği lezzetli bir yemek izlenimi doğursa da detaylara girildiğinde hacimli figür seçiminin perspektifi zayıflatarak anlatımı kuvvetlendirmekte olduğu fark edilmektedir. Botero’nun mutfağı diye adlandırabileceğimiz bu basit, yalın ancak lezzetli anlatımın gücü onun uluslararası kimliğine de yansımıştır.

 

3f49d17f8de6634eafcb1a38b6dff7e8aba161e42a0a6dec3b

 

ABD’nin Irak işgali sırasında Ebu Garib cezaevinde yaptığı insanlık dışı uygulamaları konu alan resimlerden oluşan sergi ise uygarlığın ve özgürlüğün vatanı olduğunu iddia eden ABD’nin gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştır. Botero, bu sergi ile malum çevrelerden tepki alsa da tarihe not düşmeyi başarmıştır.

Güney Amerika kültürünün parçası olarak dünyaya seslendiğini insanı ve doğayı anlattığını ifade eden Botero Kolombiya mutfağının, resimlerinin ilham kaynağı olduğunu vurgulamaktadır. Yemeklerin çoğunda bazı tat ve kokuların baskın olmasının lezzeti arttırmasından yola çıkarak, perspektif aramak yerine hacimlerle oynayarak anlatımı kuvvetlendirebildiğinden söz etmektedir.

Resimlerinde uyum ve harmoni aramak yerine figürlerin hacimleri ile oynayarak anlatım gücü ve derinliği yakalamayı Kolombiya mutfağına borçlu olduğunu ifade eden Fernando Botero’nun sergisi 18 Temmuz 2010’ a kadar açık kalacaktır. Sergi süresince Pera Cafe’de her hafta sonu aralarında Kolombiya usulü kıymalı börek veya ballı limonlu tavuk gibi yerel özgün yemeklerin de olduğu Kolombiya mutfağının özgün örnekleri sunulacaktır.

Botero’nun sihirli parmaklarının ürünü olan resimleri ve Kolombiya mutfağının özgün tatları ile Pera müzesindeki sergi, resim meraklıları kadar lezzet tutkunlarına da doyurucu saatler yaşatacak gibi görünüyor. Kaçırmayın.

 

Mehmet Uhri