Archive for Aralık, 2009

Gazetecinin Ajandası

Pazartesi, Aralık 21st, 2009

iaimdeki-benGazeteciliğe yıllarını verenlerdendi. Yıllardır fazlasıyla kullandığı alkol nedeniyle karaciğeri iflas etmiş durdumdaydı. İlerlemiş yaşına karşın gazeteciliği bırakmamış hastane köşesinde ve bitkin halde bile olsa köşe yazılarını yetiştirme telaşını sürdürdüğüne şahit oluyorduk. Karaciğer yetmezliğinin son aşamaya geldiğinin farkındaydı.    

Refakatçi istememişti. Her gün kısa sürelerle uğrayan oğlu dışında ziyaretçisi de yoktu. Oğluyla araları pek iyi değildi. Bir keresinde oğlunun doktor olmasını istediğini, başarılı bir hukukçu olmasına rağmen yine de doktor olmadığı için kırgın olduğundan söz etmişti. Oğlu yanındayken hastalığından konuşmamak için genellikle bizlere onu çekiştiriyordu. Oğlu ise babasının bu hallerine alışıktı, tartışmaya girmiyordu. Bir akşam üstü yine böyle eleştiri ve serzeniş bombardımanı sırasında biraz da hastamızı susturabilmek için odadaki oğluna dönüp “nedir bu babanızın sizden alıp veremediği?” diye sordum oğlu cevap vermeden hastamız yattığı yerden doğrulup “benim gibi haz düşkünü bir sosyalistin oğlunun inançlı bir kapitalist olmasını kabullenemiyorum” diye yanıtladı. Oğlu eliyle babasını işaret edip, boş ver dercesine salladı. Oğlunun bu davranışı hastamızı çileden çıkarmıştı. Tartışmayı önlemek için araya girmeye çalıştım.

- İkinizin arasındaki bu fark çok mu önemli? Üstelik oğlunuzun özgürce hayatını yönlendirmiş olmasından gurur duymalısınız. Bence haksızlık ediyorsunuz.

- Haksızlık ha. Haksızlık öyle mi? Oğlum işinde öyle başarılı ki ona gıpta ile bakıyorlar. Ama çevresinde muhabbet edebileceği şöyle has bir dostu bile yok. Çünkü hepsini ezdi geçti. O özgürlük dediğin konuda da hiç anlaşamıyoruz. Ben özgürlük deyince ruhumun özgür olmasını anlıyorum. O ise özgürce para kazanıp yine özgürce harcamayı özgürlük için yeterli görüyor.

O ana kadar pek sesi çıkmayan oğul dayanamadı “Baba, ben halimden memnunum. Kendimle sorunum yok. Sorununu bana yüklemeye çalışma” diye söylendi. Odayı kısa süren bir sessizlik kapladı. Hastamız anlaşılamamış olmanın verdiği endişe ile bana döndü;

- Ona sorarsan sorun yok elbet. Hayatın döngüsel olduğuna, günün, ayların ve yılların dönerek insanı insan yaptığına inanılan bir çağda yetiştim. Doğanın bize öğrettiği, gösterdiği döngüsellikle yaşadık hayatı. Ne de olsa, bedenler faniydi. Ruhlarımızı ölümsüz kılmaya, onlardan geriye kalanlarla ölümsüzlüğe ulaşmayı düşledik. Onlar ise hayatın finans grafikleri gibi düzgün doğrusal ve hep ileriye gittiğine inanıyor. Doğada karşılığı olmayan, döngüselliğini yitirmiş, ruhsuz bir dünyada bedenleri ile var olmaya çabalıyorlar. Bedenlerini genç tutabilmek için diyetine dikkat ediyor, bakım yaptırıyor, düzenli spor yapıyor haz veren kötü alışkanlıklardan uzak duruyor. Olmayacağını bile bile genç kalmaya, bedenlerini ölümsüz yapmaya çabalıyor. Farz et ki yaptılar. Ruhunu yitirmiş o ölümsüz bedenleri kim ne yapsın? Hiç yaşamıyorlar ki.

- İyi ama sizin haz veren alışkanlıklarınız yüzünden hastanede yatmak zorunda olduğunuzu da unutmayın.

- Unutmuyorum. Bu gözler çok dostluklar gördü, bu eller çok dostunu toprağa verdi. Hepsi arkalarında tamamlanmamış bir şeyler bıraktı, gitti. Bitirememiş olsa bile bu yeni nesil gibi bitirememe veya kendini hırpalama kaygısıyla hiç başlamamış değillerdi. En azından denediler.

Bir süre susup öylece oğluna baktı. Oğlu kafasını önüne eğmiş, tartışmamayı seçmişti. Sık sık arkadaşlarını da alıp Bedri Rahminin Kalamış’taki atölyesinde kafa çekip sanat muhabbetleri yaptıklarını anlattı.

- Hey gidi Bedri Rahmi. En erken o gitti. İyiler erken ölür derler ya, zoruma gidiyor ama doğru galiba. Sanatta yeteneğim sıfırdı, içlerinde en kötüsüydüm. Hepsi gitti ben kaldım. Biz hayatı o muhabbetlerde tanıdık, orada piştik. Şimdikilere anlatsan televizyon başında vakit geçirmeye benzediğini filan sanırlar.

- Neler konuşurdunuz?

- Her şeyi. Bir keresinde Bedri Rahmi’ ye sanatçının diğer insanlardan farkını sormuştum. Her sanatçının içinde, geçmişte yaşamış ve bitiremediği işler yüzünden dünyadan uzaklaşamamış ruhların yaşadığını düşünüyordu. “Sanki içimde geçmişte dünyadan ayrılamamış, bazen kedi gibi munis bazen de kaplan gibi vahşi bir ruh var. Üstelik öylesine yalnız ve öylesine yorgun ve ezik ki, bitiremediği ne varsa onunla birlikte beni de kemiriyor, onun için çok üzülüyorum” demişti.

Başucuna uzanıp etajerin üstündeki deri ciltli hayli eski ajandayı eline aldı. İçinden çıkardığı avuç içi kadar resme önce kendi baktı sonra bana uzattı.

- Kalamış’ta bir pastırma ve rakı partisinde kafalarımız kıyakken içindeki o ruhu çizmesini istemiştim. Alelacele bu resmi yapmıştı. Onu rahatlatacağını ummuştum. Bir süre sonra “keşke yapmasaydım bu resmi. Aynaya bakmaktan beter. O bana baktıkça çalışamıyorum, yırtıp atmaya da gücüm yok. Bunu benim için imha eder misin?” diyerek bana verdi. İmha etmeye kıyamamış saklamıştım. Vefatından sonra uzun süre ben de bakamadım.

- Neden yanınızda taşıyorsunuz?

- Hastalıklar sökün edip hastane köşesine düşünce insan ne kadar yalnız olduğunu anlıyor. Geçenlerde rüyama girdi, bu resim. Yardım istedi, elini uzattı ama ben elimi kaçırdım ondan. Doğrusu ürktüm. Hastaneye belki de bu son gelişim diye düşünüp yanıma aldım.

Ellerini oğluna doğru uzattı.

- Oğlumun benim gibi olmasını beklemekten çoktan vazgeçtim. Ama dışarıda başka bir hayat olduğunu, içinde özgür olmayı düşleyen ölümsüzlüğü arayan bir ruh taşıdığının farkında olsun istiyorum. Ardına baktığında elinde o dosyalardaki yazılanlardan öte anlamlı bir şeyler kalsın istiyorum.

Oğlu ayağa kalkıp yanına geldi. Elini tutup yanağına götürdü. Gözleri dolmuştu ancak sakin görünmeye çalışıyordu.

- Hep anneme benzediğimi söylerdin ya, baba. O böyle konuları sorun etmezdi. Biz varsak vardı, bizim olmadığımız zamanlarda da yine bizim için yaptıklarıyla, vardı. Öyle ruhunu özgürleştirmek, ölümsüz olmak gibi kaygısı hiç olmamıştı. O bizimle mutluydu. Ben de öyle. Ailem için biraz da senin için varım. Başka türlü olabilir miydi, emin değilim. Belki de sen haklısın. Ama bu benim seçimim.

Odada kısa süren sessizlikten sonra oğlu saatine bakıp “Gitmeliyim, kızım evde beni bekliyor, dün gece masal okumaya yetişemediğim için çok söylendi, hem yarın dedesini ziyarete gelecek, ona iyi görünmeye bak” dedi. Onları odalarında bırakıp yanlarından uzaklaşırken hastamızın “bak sen, inançlı kapitalistlerin böyle küçük haz düşkünlükleri de olabiliyormuş demek” diye söylendiğini beraber gülüştüklerini işittim.

O sıralarda hastamız için yolun sonu görünüyor gibi olsa da karaciğer nakli fırsatı doğunca umutlanmış ve gerekli ön hazırlıkları yapıp bir üst merkezde başarılı bir organ nakli yapılmasını sağlamıştık. Ameliyatı sonrası kontrol ve tahliller için hastanemize uğradığında bölümümüze uğramayı ihmal etmez bazen yanında torunuyla birlikte geldiğini de görürdük. Gazeteciliğe nokta koyup torunuyla mutlu bir emekliliğe yelken açtığından İzmir’e yerleşmeyi planladığından söz ediyordu.

Bir keresinde okuyucularının onu merak ediyor olabileceğini, gazeteciliğe dönmeyi tekrar gözden geçirmesi gerektiğini söyleyince çantasını açıp “Ara sıra gazetecilik yanım depreşip bir şeyler not alsam da artık yazmamaya kararlıyım. Bu sende kalsın, merak ettiğin ne varsa hepsi burada” diyerek o meşhur deri ciltli eski ajandayı bana uzattı. Alıp almakta tereddüt ederken ajandanın içinden sözünü ettiğim resim düştü. Eğilip yerden aldı ve “bu da sen de kalsın, rahmetli Bedri gibi bu resme ben de artık bakamıyorum” diyerek ajandayı masama bıraktı.

O günden sonra bir daha karşılaşmadık. Hastamızın karaciğer ile ilgili sorununu gidersek de ek sağlık sorunları yaşayıp bir kaç yıl sonra kaybedildiğini bir gazete haberinden edindik. Haberde değerli gazetecimizin vefatından sonra İzmir’de adını taşıyan bir oyun parkı yapıldığını ve parkın açılışından sonra ilk kez torununun oynadığı vurgulanıyordu.

Bıraktığı ajanda ve resim ise çekmecemde öylece duruyor.


Mehmet Uhri

Not: İzmir Gazeteciler Cemiyeti Şeref Divanı üyesi merhum Yaşar Tufan Aksoy’un anısı içindir.

Film Bitmiyor

Cumartesi, Aralık 5th, 2009

saray-sinemasi1Şimdilerde yıkılan ve yerine iş merkezi yapılması planlanan sinemada tanımıştım, onu. Saray sözcüğünün simitçiler ile birlikte anılmadığı, sinemalara isim olarak verildiği yıllardı. Gişede bilet kesip yer göstericilik yapıyor, film aralarında büfeyle ilgileniyor hatta makiniste yardım ettiği de oluyordu. Sinema tutkusu çocukluğunda başlamış, insanların sinemaya kapılıp gittiği yıllarda kendini iyiden iyiye kaptıranlardandı. Ne zaman gitsek oradaydı. Devir değişip sinemaların kapanmaya yüz tutmasına rağmen pes etmemiş, sinemasını bırakmamıştı.  

Bazı filmlerden sonra yaptığı derin analizlerle şaşırırdık. Filmleri defalarca izlemenin verdiği ayrıcalıkla farkında olmadığımız sahne detaylarını gösterirdi. Yer gösterici veya sinema çalışanından öteydi bizler için. Film eleştirmenlerinin henüz yazıp çizmediği o yıllarda izlediğimiz filmlerin içinde kaybolmamayı biraz da onun yol göstericiliğine borçluyduk. Bir film arasıydı, “bu karanlık dört duvar arasında hayatını geçirmekten ne tat alıyorsun, sıkılmıyor musun? Dışarıda ki hayattan mı kaçıyorsun?” diye sormuş kızdırmıştım. Cevap vermeyip uzaklaşmış filmin sonunda sinemanın kapısında karşılaştığımızda eliyle dışarıyı gösterip “Çık bakalım dışarı, sinemanın hayal olduğunu düşünüp dışarı çıktığında gerçek hayata döndüğünü sananlar gibi çık ve kandır kendini” dedi. Şaşırmıştım.

-         Anlamadım. Sinema hayal ürünü değil mi?

-         Anlamazsın elbet. Hayat dediğin de biraz hayal. Ha yaşamışsın, ha sinemada seyretmişsin. Üstelik dışarıdaki hayatın yalan ve aldatmacalar ile dolu olduğunu iyi bilirim. Üstelik filmler yalan söylemez. Anlatacağını anlatır, artık gerisi senin ne anladığına kalmıştır. Onun için çıkmıyorum dışarıya. Burada mutluyum.

-         İyi de insanların bu sinema düşkünlüğü nereden geliyor öyleyse?

-         Anlamıyor musun? Onlar kendi hayatları ile filmlerdeki hayatları kıyaslamak, kendilerine dair bir şeyler, görmek için buradalar. Hoş zaman geçirmek filan aldatmacası. Herkes filmden çıkarken aynı şeyi seyrettiğini sanıyor, aslında kendi pencerelerinden görebildikleri kadarını görüp anlıyorlar. Ama yine de para verip gelip film izlemeden duramıyorlar.

-         Neden yapıyorlar bunu?

Bir süre durup sinemanın ana kapısından dışarı baktı. Cadde vızır vızır araba kaynıyordu. Elini önce alnında sonra kırlaşmaya yüz tutmuş kısa saçlarında gezdirdi.

-         Bir zamanlar ortaçağ üzerine bir film izlemiştim. O zamanlar insanlar işledikleri günahlardan arınmak için kiliseye gidip günahlarını satar karşılığında bir belge alırlarmış. O belgenin de bir adı vardı ama şimdi unuttum.

-         Endüljans mı?

-         Hah, öyle bir şeydi. Şimdi aynı işi sinema yapıyor. İnsanlar para verip başkalarının hayatlarını, günahlarını, kendi aklından geçtiği halde dile getiremediklerini izleyip satın alıyorlar. O zamanlar kilise kazanıyordu şimdi sinemacılar kazanıyor. Ama insan aynı insan. Günahlar, düşünceler, duygular hep aynı.  

-         Peki sen neden hiç çıkmıyorsun sinemadan. Çok mu günahın var?

-         Anlamadın değil mi? Ha film, ha hayat hepsi aynı. Her seans aynı görüntülerin döndüğü ve sürprizlerin hep ilk izleyişte yaşanılıp bittiği bir hayat, sinema. Sinemanın dışına sokağa çıkınca gözümüz kamaşıyor, ayırt etmesi zorlaşıyor ama hayat da böyle bir şey. Burada huzurluyum. Film başlamadan ışıkların sönüp insanların kısa süren karanlığı sessizce paylaştığı o an var ya. İşte herkesin tüm hayatların eşit oluverdiği o ana tutkunum ben. Filmler onu izlemeye gelen hayatlar gibi biteviye dönüp duruyor. Üstelik herkes bunun böyle olduğunu biliyor ama kimse kimseye söylemiyor. Benim hayatım burası için yazılmış, senaryoyu ben yazsam biraz daha renkli kılardım kendi hayatımı, en azından bu kadar yalnız bırakmazdım kahramanımı. Film iyi olsa bile bazen senaryo eksik veya kötü olabiliyor. Dahası kötü yazılmış senaryolardan iyi film çıktığına da şahit oldum. Sanırım sabredip sonunu görmek gerekiyor.

Derinden bir iç çekti, diğer seans başlamak üzereydi. “Her neyse bugünlük bu kadar nasihat yeter. Hadi gidin artık” diyerek bize kapıyı gösterdi.

Sinemanın girişindeki çerezcinin kızına tutkun olduğunu, birkaç kere konuşmayı, kıza açılmayı denediğini ancak yapamadığını, kızın başkası ile evlendirilip gitmesi ile iyice içine kapandığını duymuştuk. Sinemanın müşterisi azalınca önce çerezci kapandı bir süre daha direnme uğruna günde 4 hatta 5 farklı film göstermeye başladılar yine olmayınca seks filmleri gösterilmeye başlandı. Hiç bir şey döndüremedi sinemaların makus talihini.

Ancak o yine oradaydı. Sinema kapılarını kapatana kadar ayrılmadı, en son binanın yıkılıp alışveriş merkezi olacağı haberini duyduk. Birkaç hafta sonra ise nasıl başladığı bu gün dahi aydınlatılamamış bir yangınla sinema kül oldu gitti. Yangın sırasında kapısında ağlarken çekilmiş bir gazete fotoğrafında gördüm onu. Üzerinde ıslak battaniye eli yüzü is içindeydi. O günden sonra bir daha gören olmadı bizim emektar sinema tutkununu. Tedavülden kalkmış siyah beyaz eski filmler gibi ortadan kayboluvermişti. Ancak zaman onu haklı çıkarmıştı. Sinema eski günlerine dönmüş, insanlar o biletin bedelini ödeyip günümüzün ayinlerinde yerini almayı sürdürmüştü.

Sayılara Hapsolmak

Perşembe, Aralık 3rd, 2009

6_sinif_matematik_sayi_oruntuleri_konu_anlatimi_h281

Yoğun geçen hastane gününün üzerine eklenen gece nöbetini olaysız atlatmayı ummuştum. Küçük aksiliklerle başlayan ve ana bilgisayardaki arıza ile büyüyen sorun hastane genelinde sıkıntı yaratmıştı. Ana bilgisayarın durması her türlü hasta işlemi ve hasta kabulünün durması anlamına geliyordu. Nöbetçi teknisyenin gayreti ile eskidiği için yedeğe alınan diğer bir bilgisayar devreye alınarak sistemin ağır da olsa çalıştırılması sağlanmıştı. Ancak özellikle acil servis önünde uzun ve sabırsız hasta kuyruklarının oluşmasına engel olamamıştık. Eski usul elle kayıt girilmesine de onay vermeyen hastanemizin “gelişmiş” otomasyon sistemi yüzünden sorun büyüyordu.

Telefon ile sorunun giderilemeyeceği anlaşılınca bilgisayar firmasının genel müdür yardımcısı teknik ekipten birini de yanına alarak çıktı geldi. Acil servisin önünden dışarı taşan hasta kuyruğunu görünce oyalanmadan işe koyuldu. Teknik eleman donanımı kontrol edip sorunun yazılım ile ilgili olduğunu söyleyerek geri çekildi. Kullanılan yazılımının hazırlanmasında büyük emeği olduğunu öğrendiğim genel müdür yardımcısı “tahmin etmiştim” diyerek işe koyuldu. Kısa sürede sorunun veritabanından kaynaklandığını yazılımı güncellerken bu konunun öncelikle ele alınması gerektiğini söyleyip yaptığı düzenlemeler ile ana bilgisayarın devreye girmesini sağladı. “Hastalığı şimdilik tedavi ettik ama yazılımı değiştirmezsek bu olay tekrar yaşanacaktır” diyerek cep bilgisayarına notlar aldı. Otomasyon sistemi kısa sürede eski hızına kavuşmuştu. Yarım saat içinde acil servis önündeki kuyruk erimiş, yatan hastalar ile yaşanan sorunlar giderilmişti. Firma yetkilisine kahve teklif ettim. Ana bilgisayar odasından ayrılmak istemediğini, sistemin sorunsuz çalıştığından emin olmak istediğini belirtip kahvenin bulunduğumuz odaya getirilmesini rica etti.

Kahve gelene kadar gözü sürekli monitörlerdeydi. Ara sıra cep bilgisayarına notlar almasa adamın odadaki bilgisayarlardan farkını anlamayacaktık. İşinin ehli olduğu belliydi, ancak pek sosyal biri değildi. Sadece sorulan sorulara yanıt veriyor, kimseyle konuşmuyor, konuşurken de karşısındakinin yüzüne bakmıyordu.

Sistemin sorunsuz çalıştığından emin olduktan sonra arkasına yaslanıp keyifle kahvesini yudumladı. Bilgisayar mühendisi olduğunu düşünmüştüm ancak o matematik bölümü mezunu olduğunu matematikte mastır ve doktora yapmasına karşın alanında bilim yapma şansı bulamaması ve maddi sıkıntı yüzünden bilgisayar yazılım alanına yöneldiğinden söz etti. “Neden matematik bölümünü seçmiştiniz, rastlantı mıydı?” diye sorunca yine kafasını kaldırmadan gülümseyerek üniversite sınavında ilk 100 öğrenci arasında yer alarak matematik bölümüne birincilikle yerleştiğini, başarıyla mezun olup yüksek lisans yaptığını ancak üniversitenin bilimsel ortamdan iyice uzaklaştığı ve maddi sıkıntılarını aşamadığını görerek sektör değiştirdiğini söyledi.

- Benim bildiğim matematik öğrencinin kabusudur. Üstelik çoğumuza hayatın hayli dışında anlamsız gelirdi, matematik dersi. Siz nasıl bu kadar sevebildiniz? Hayret doğrusu.

- En büyük desteği lisedeki matematik öğretmeninden gördüm. Bizlere dersi sevdirirken hayatın her yerinde matematiğin olduğunu göstermişti. Öğretmenim bana sayıların diliyle hayatı anlayabileceğimi ve hatta yorumlayabileceğimi öğretti. Matematik tutkumu ona borçluyum.

- Sayıların dili mi?

- Evet sayıların dili. O zamanlar da içine kapanık insanlardan uzak duran biriydim. İnsanları anlamak tanımak istiyor ama içlerine giremiyordum. Utangaçlığımı çekingenliğimi sayılarla yendim. Sayılarla tanıdım insanları. Herkes bir tamsayıya karşılık geliyordu, benim matematik dünyamda. Kimi tek sayıydı benim gibi yalnız yaşamaya eğilimli kimi ise çok daha sosyal çift sayılardandı. Bazıları negatif tam sayıydı hayata hep olumsuz gözle bakan, kimi ise çevresine neşe veren pozitif tamsayılardandı. Bir de asal sayı olan tipler vardı ki onlar toplumun iyice dışında yaşıyorlardı. Üniversitedeki hocam tipik asal sayıydı. Hiçbir işleme girmez öyle tek başına asil takılırdı. Biraz da bu yüzden uzaklaştım üniversiteden.

- Sektör değiştirmekle belki daha sosyal olma fırsatı yakalamışsınızdır.

- Bir yaştan sonra huyu değişmiyor insanın. Ama her tür sayının karşılığı olan insan bulabileceğimi sektör değiştirdiğimde daha çok anladım. Sözgelimi siz pek çok hekim gibi küsuratı da olan pozitif tam sayılardansınız. Küsuratlı yanınız tam sayı olan güçlü yönlerinizi gölgeleyebilse de pozitifsiniz.

Sanırım iltifat almıştım. Konuğumuza kahve acı gelmişti. Şeker önerdim ancak o kahveyi sulandırmayı tercih etti. Yine kafasını kaldırmadan sanki kendiyle konuşur gibi dökülüverdi sözcükler;

- Doktor bey, huzuru olmayan sorunlu bir ailede büyüdüm. Annem ve babam hep kavga ederler, hır gür evden eksik olmazdı. Ezikliğim, çekingenliğim biraz da bundan kaynaklanıyor sanırım. Bugün anlıyorum ki biri birine denk iki tam sayı gibiydi annem ve babam ama biri negatif diğeri pozitifti. Bir araya geldiklerinde toplama işlemi gibi sonuç hep sıfır oluyor evimizde kocaman bir boşluk hissediliyordu. Garip bir yalnızlık hissiydi yaşadığım. Kavgaları ise çarpma işlemine karşılık geliyor, her zaman negatif sonuçlanıyordu.

Bizimki ara sıra bilgisayara yöneliyor, programı gözden geçirip cep bilgisayarına yeni notlar alıyordu. “Peki ya tam olmayan, kesirli sayılar. Onların karşılığı kimler oluyor?” diye sordum. Doğrusu konu ilgimi çekmişti.

- Pek çoğumuz o kesirli sayılardanız. Çevrene bakarsan bir tarafı tam bir tarafı yarım sürüyle insan görürsün. Kimi eksikliğin farkına varıp kendini tama tamamlamak sayılabilir hale gelmek için uğraşıyor ama çoğumuz durumunun farkında bile olmadan öylesine yaşıyor, bana kalırsa.

- Peki ya siz kendinizi hangi sayı olarak görüyorsunuz?

Cevaplamadan bir süre durdu. Saatine baktı. Kahveden son yudumunu alıp teşekkür ederek fincanı masaya bıraktı. Cep bilgisayarını kapatıp cebine yerleştirdi. Ayağa kalktı.

- Önceleri karmaşık sayılar kümesinden filan zannediyordum kendimi. Yani var gibi görünen ancak aslında var olmayan sayılar gibi hissediyordum. Evlenip çocuk sahibi olunca gerçek olduğumu anladım. Şimdilerde kendimi pi sayısı gibi irrasyonel hiçbir zaman tam olarak sonuçlanmayan, sadece bir işlevi anlatmaya yarayan sayılar gibi hissediyorum. Dahası böyle düşünmek hoşuma da gidiyor. Tam sayısın hatta küsuratın bile var ama bitmeyen bir işlemden öte de değilsin. Ne bileyim benim ruh halime iyi geliyor böyle bir sayı olmak.

asal-sayi

Kahve için tekrar teşekkür edip odadan çıkarken geri dönüp eliyle bilgisayarları işaret ederek “Baksana bu akşam bile bitmemiş bir işin parçası olarak görev yaptım, sorunu çözdüm ama sonuçlandıramadım. Yine irrasyonel sayı gibi davrandım. Her neyse size iyi nöbetler doktor bey. Hasta diye yatırdığınız o sayılara iyi bakın, küsuratlarını giderip tekrar sayılabilir hale getirin onları” dedi. Geldiği gibi hızlı adımlarla gözden kayboldu.


Not: Bu anlatı; İzmir Maarif Koleji (BAL) Matematik öğretmenlerinden babam merhum İhsan Uhri anısına ithaf olunmuştur.

Yaprağın Çilesi

Çarşamba, Aralık 2nd, 2009

sonbahar381

Devlet hastanelerinde seçim sonrası yeni gelen iktidara yakınlığı ile tanınan hekimlerin başhekim olarak görevlendirilmelerine alışmıştık. Hatta giden ve gelen başhekimlerin aynı çatı altında çalışıyor olmaları bile kutuplaşmayı engelleyemiyor, yeni gelen önceki idarecinin hesaplarını didik didik edip açığını arıyor yandaşlarından hesap sorabiliyordu. Ancak bu kez başhekim olarak atanan kişi il dışından tayin olmuştu. İli, hastaneyi ve çalışanlarını tanımıyordu. Çalışanları tanımanın ve otoritesini hissettirmenin yolunu hekimlere sabah ve akşam makamında mesai çizelgesi imzalatmakta bulmuştu. Başhekimin hekimleri makamında sabah ve akşam imza atmaya zorlaması, imza çizelgesinin kırmızı kalem ile kontrol ediliyor olması çalışanlarca güvensizlik olarak algılanmış ve rahatsızlık doğurmuştu. Bir süre sonra hastanemizin eline mahir genel cerrahi uzmanımızdan sabah ve akşam imzalarını atmadığı için savunma istendiğini, savunmaya yanıt alınamaması üzerine ardı ardına disiplin cezaları tesis edilmeye başlandığını öğrendik. Bu tür durumlarda hastane ortamında fısıltı gazetesi hayli hızlı ve etkin çalışır.

O sabah yine imza için makamına girdiğimde başhekim odadakilere imza atmaya tenezzül etmeyen meslektaşını çekiştiriyor “Attıracağım onu, memuriyetten attıracağım. Benim kim olduğumu öğrenecek” diye yüksek sesle söyleniyordu. Ardımdan odaya giren ürolog abimiz bu sözler üstüne odadakilere “neden susuyorsunuz?” dercesine bir bakış atıp başhekimin masasına yöneldi. Başhekim masasına doğru ilerleyen meslektaşına doğru “söyleyin ona, ben burada başhekimsem sizler gibi o da gelip burada imzasını atacak” dedi. Ürolog abimiz elindeki kalemi masaya bıraktı. İmza çizelgesinin olduğu kağıtları yırtıp masaya savurdu. Anlaşılan sözlerin pek etkisi olmamıştı. Bizimki başhekimin üzerine eğilip gözlerinin içine doğru baktı. Başhekim ayağa kalkmak için davranınca omzundan itip koltuğuna oturttu. Hepimizin duyacağı bir ses tonuyla ağır ağır konuşmaya başladı.

-         Otur hele sayın başhekim. Otur da söyleyeceklerimi dinle. Sen buralarda yenisin. Kimin kim olduğunu bilmeden sonradan pişman olacağın işler yapma. Seni bu koltuğa oturtanlara da çok güvenme. Bu gözler çok başhekim gördü. O makama nasıl geldiğin kimsenin umurunda değil, bilmiş ol. Önemli olan, makamı bırakırken oradan herkesin başhekimi olarak ayrılabilmekte. Biraz sakin ol hele.

Bu arada başhekim telefona sarılıp sekreterinden sicil memurunun yanına gelmesini istedi.

-         Başhekim bey, dur hele daha lafım bitmedi. Sonra istersen külahları değişiriz. Ancak unutma ne yaşarsak yaşayalım yüz yüze bakacağız. O uğraştığın ceza vermelere kalktığın cerrah var ya, hepimizden daha çok işine bağlıdır. Bir gün aksatmamıştır işini. Hastaları hep duacıdır, ona.

-         Tamam biliyorum ama mesaisini de aksatmamalı. Buranın yöneticisiysem bu  benim sorumluluğum. Gözdağı vermezsem ipin ucu kaçar.

-         Sen ona göz dağı veremezsin, sayın başhekim. Hiç uğraşma. O yarı ölülerdendir.

-         Yarı ölülerden mi? O ne demek?

-         Yıllar önceki deprem ile yıkılan lojmanlarda karısı ile küçük oğlunu kaybetti. Deprem sırasında dışarıda, büyük oğluyla teravih namazında olduğu için kurtuldu. Hastanede işi bitince mezarlığa koşup rahmetli eşi ve oğluyla hasbıhal ediyor. Allah kimseye vermesin ama yarı ölülerden olabilmek için çok sevdiğin bir yakınını yitirmiş olman gerekir. Sen üzerine alınıyorsun ama onlar konuşmaz, derdini anlatmazlar. Öyle yaşar giderler ama yarı ölü oldukları için kaybedecekleri bir şey yoktur. Kaybedeceği olmayanı korkutamazsın, boşuna uğraşma. 

Başhekim koltuğunda büzülüp küçüldü. “Bilmiyordum, kimse söylemedi, şimdi ne yapmalıyım?” gibi bir şeyler geveledi. Ürolog abimiz elini tekrar omzuna koyup gözünün içine baktı. 

-         Madem ki başhekim olmaya özendin, talip oldun çözümü de sen bul. Ha bana sorarsan işe o cezaları iptal etmekle başla, sonrasını ise zamana bırak. Hekimlerin gözünde başhekim olabilmek zaman ve emek ister.  Şu imza işini de büyütme, makam odanın kapısı açık olsun, zamanla tanışır görüşür kaynaşırız elbet.

O günden sonra başhekim cezaları geri çekip olayı soğumaya bıraktı. Birkaç hafta sonra şef nöbetimde gece yarısına doğru iç kanama şüphesi ile ilçe hastanesinden gönderilen yaralı için genel cerrah arıyordum. Gelen hasta başhekimin tanıdığıydı ve az sonra başhekim de çıktı geldi. O gece nöbetçi olan cerrah ameliyattaydı hastayı değerlendirmek için savunma istediği cerrahı hastaneye çağırmak durumunda kaldım. Az sonra çıktı geldi. Kimseyle konuşmadan hastayı muayene edip, dosyasını inceledi. Başhekim biraz utana sıkıla da olsa hastanın durumunu sordu. Ameliyat gerekmeden toparlayabileceğini düşündüğünü ancak yine de gece boyu izlemek istediğini söyleyip başhekime gidebileceğini, sorun olursa arayıp bilgi vereceğini söyledi. Gerçekten de hastayı izlemek uğruna geceyi hastanede geçirdi. Hastayı ameliyat olmaktan kurtarmış, uyguladığı tedaviyle durumunu düzeltmişti. Sabaha karşı hastayı cerrah arkadaşına devredip gitmek için izin istedi. Evine gidip dinlenmek istediğini düşünerek nöbet odamdı kullanabileceğini, kahvaltı hazırlattığımı söyledim ama dinlemedi. sonbahar_yapraklariÜsteleyince mezarlığa ektiği çınar ve ıhlamur fidanlarını gün yükselmeden sulaması gerektiğini söyledi. Birlikte hastane bahçesine çıktık. Şafak sökmek üzereydi. Bahçe sonbaharda dökülen kuru yapraklarla doluydu. Gece iyi iş çıkardığını, kolay yoldan ameliyat etmek yerine risk alıp hastayı ameliyatsız iyileştirdiğini söyledim. Sözlerimi önemsemedi, havada süzülen yapraklardan birini eline aldı. “Derler ki; her bahar yeşeren ağaçların yaprakları ile ölenlerin ruhları geri döner, rüzgarı güneşi yağmuruyla dünyaya hasret giderir, sonbaharda toprağa karışıp bir sonraki baharı beklermiş. Mezarlarına diktiğim fidanlar kurumamalı ki her bahar dünyaya yeniden gelebilsinler, gitmeliyim” Dedi. “Neden özellikle Çınar ve ıhlamur? Anlamı var mı?” diye sordum.

Bir süre elindeki kuru yaprağa baktı. Sonra gözünü yapraktan ayırmadan “Çınarı hanımım çok severdi. Ihlamur ise rahmetli küçük oğlum için. Daha 3 yaşındaydı, koklamaya doyamamıştım. Diktiğim ıhlamurun çiçek açmasına yıllar var ama gün gelir çiçeğe durduğunda yine o kokuyu alırım belki, kim bilir?” dedi. Elindeki yaprağı yavaşça rüzgara bıraktı. Yaprak savrulup önce yükseldi sonra bahçedeki diğer yaprakların arasına karıştı. Bizimki daha konuşmadı. Arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaştı. Gün ağarıyordu.