Archive for Kasım, 2014

Hani Bazen…

Pazartesi, Kasım 24th, 2014

dsc08486

Hani bazen içinizdekileri dökmek için sözcükler yetmez, insanın bağırası, çığlık atası gelir. Bedeninizi parçalayıp ortalığa saçılmak isteyen, ruhunuzun isyanıdır. Sonra bir şey tutar sizi kimdir nedir bilemezsiniz. Kabuğunuzu zorlasanız da kıramadığınızı fark edersiniz. Yutkunursunuz. Neden susuyorsun diye soran dostlara cevap olarak söylediğiniz “işte” sözcüğüne sığanlara hayret edersiniz.

Hani bazen o gün hiç başlamasın istersiniz. İlle başlayacaksa geçmişten anı yüklü bir güne uyanmayı, o günü tekrar yaşamayı düşlersiniz. Başkalarının günlerine değil hiç olmazsa bir sabah kendi olduğunuz güne uyanmaktır dileğiniz. Önünüze gelen çayı yudumlarken o sabah ki isyanınız için kimsenin sizi anlamayacağını düşünür hal hatır soranlara söylediğiniz “iyiyim işte”de yalnızlığınızı görür, ürperirsiniz.

Hani bazen bir sabah kahvesine tutunup uzaklara, çok uzaklara gittiğinizi, oralarda başka hayatlara bulandığınızı, kabuk gibi taşıdığınız anlamsız kimliklerin hatta cinsiyetlerin bile olmadığı, insanların sadece kendi olduğu yerler hayal edersiniz. Kısa süreli de olsa içiniz ferahlar. Kahveden aldığınız ilk yudumda kaybolan köpüğü gibi rüyadan sarsılırcasına uyanır, acısını damağınızda hissedersiniz. Hafiften yüzünüz buruşur, nedenini bilemediğiniz bir suçluluk duygusu kaplar içinizi. Yüzünüzü ekşittiğinize bakıp hal hatır soranlara kafanızı kaldırmadan söylediğiniz “işte” sözcüğüne sığanlara şaşırırsınız.

Hani bazen kendinizden sıkılırsınız. Aynaya bakmak bile gelmez içinizden. Bu haldeyken oynamanız gereken rolün hakkını veremeyeceğinizi düşünüp hata yapmaktan korkarsınız. İçinizden kedi olup damlarda gezinmek veya martı olup gelen giden gemilerin üstünde süzülmek geldiğini kendinize bile söyleyemezsiniz. Dışarı çıkıp hava alır açılırım diye düşünseniz de rüzgar dışında dışarı diye bir şey olmadığını görürsünüz. Bir kediye yaklaşırsınız kaçar, martılara simit atarsınız almazlar. Aklınıza, onların da sizden sıkılmış olduğu gelir. Unutmak için işinizin başına dönersiniz. Arkadaşlarınız “işler çok mu?” diye sorduğunda dudaklarınızdan dökülen “işte” sözcüğüne sığanlar ürkütür. Korkarsınız.

Hani bazen gün devrilir, bir şeylerin daha eksildiğini düşünürsünüz. Yollarda yitirdiğiniz zamanda kendinizle baş başa kalmak zor gelir. Hayatın, elinizdeki cevapları, önceden sorulmuş sorularla eşleştirmekten başka bir şey olmadığını düşünmeye başlarsınız. Hatta kendinizin de sorusunu arayan bir cevaptan ibaret olabileceği düşüncesi beyninizi kemirir. Kafasını kaldırmadan yaşayanlara, ellerindeki cihazlarda oyun oynayarak vakit geçirenlere imrenirsiniz. Düşünceli halinizi görüp “ne düşünüyorsun?” diye soranlara sanki suçüstü yakalanmış gibi verdiğiniz “işte” sözcüğünün içine sığanları hiçbir zaman yeterince anlatamayacağınızı düşünür, susarsınız.

Hani bazen bir nüktenin içinde bulursunuz kendinizi. Sanki birinin fıkrasının içinde yaşıyor gibi olursunuz. Başka zamanlarda özenle koruyup kolladığınız kabuğunuzdan sıyrılıp komik duruma düşmek, madara olmak zor gelmez, insana. Başkaları ile birlikte kısa süreli de olsa kendiniz olursunuz. Attığınız kahkahalara başkaları da katılır. Nefesiniz yettiğince, anlamını bilemediğiniz ama kendinizi iyi hissettiğiniz kahkaha seli içinde savrulursunuz. Nefesler tükendiğinde biri “çok güldük çok ağlamayalım” der. Ortalığı sessizlik kaplar. Kahkahaları duyup gelen neye güldüğünüzü sorduğunda ağzınızdan dökülen ”işte” ye sığanları düşünüp hep birlikte bir daha gülersiniz. Bu kez soruyu soran da güler. Ona bakıp daha çok gülersiniz. İyi gelir.

dsc002481Hani bazen uyanmak istemediğiniz bir rüya görürsünüz. Uyandığınızda unutmaktan korkarsınız. Gözlerinizi kapadığınızda biraz daha sürsün istersiniz. Bir şey sizi çeker alır oradan. Kabahati gözlerinizden bilirsiniz. Sorulduğunda gördüğünüz rüyayı anlatmaya sözcükler yetmez “neyse işte…“ gibi bir yanıt verirsiniz. Rüyanın zamansızlığının doğurduğu saçmalığı paylaşmaya kalktığınızda başkalarının size farklı bakacağından endişe edip suçluluk duyar, unutmaya çalışırsınız. Hatta sonraki günlerde rüyadan geriye kalan “neyse işte…”  ye sığanların içinizi ısıttığını düşünüp aynı rüyaya düşmek için gözlerinizi yumduğunuz bile olur. Umutlanırsınız.

Hani bazen bir çocukluk fotoğrafınız geçer elinize. Hayretle bakarsınız “bu ben miyim?” diye. Küçücük bir hayattan kocaman bir hayata savrulduğunuzu düşünseniz de sanki bir başkasının çocuğudur karşınızdaki. Bir tek gözler tanıdık gelir. Sonra resimdeki o çocuğun yaşadıkları gelir aklınıza öylece donar kalırsınız. Küçücük hayattan fışkıran koca bir ömür için iyiydi deseniz de başka türlü yaşanabilir miydi düşüncesi kafanızı kemirir. Tedirginlik duyarsınız. O an “Ne düşünüyorsun?” diye soranlara verdiğiniz “işte” yanıtının içine sığanlara bakıp kabahatini gizlemeye çalışan bir çocuk gibi gülümsersiniz. Hayat da size gülümser.

Dahası da var ama hep aynı.

Hani bazen… Neyse işte… diye uzayıp gidiyor.

Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı G. Gören’e teşekkürlerimle ithaf edilmiştir.

İlmek İlmek

Pazar, Kasım 9th, 2014

dsc09605

O nöbet akşamı odamın kapısı çalındı. İçeri giren yaşlı hanımefendi hastalarımızdandı. Elindeki kenarı iğne oyası ile işli örtüleri uzatıp “senin ilmeğini. desenini bilemedim, doktor bey oğlum. Bunları senin için ellerimle yaptım. Al götür evine iyi günlerde olsun” dedi. Şaşkınlıkla öylece bakındığımı görünce “sen sevmesen de bir seven bulunur. Dedim ya baktım baktım ilmeğini desenini bilemedim. Böyle olsun istedim. Alıver artık uzatma” dedi. Yaşlı ve kilolu olmasından kaynaklanan sağlık sorunları nedeniyle giderek daha sık hastanemize uğrar olmuştu. Şeker hastalığı,yüksek tansiyon yanı sıra yaşlılığa bağlı organ yetmezlikleri yüzünden kolay toparlayamıyor, uzun süre hastanede misafir etmek zorunda kalıyorduk.

Bütün günü odasında geçiriyordu. Genellikle yatağında oturup elindeki örgü veya tığ ile uğraşırken görüyorduk. Hatta uyku tutmayan bir gece el işi yapmak için ışığı açtırmak istemiş odayı paylaştığı hanımla sorun yaşamıştı. Eline mahir olduğunu yaptığı örgüleri incelemek, model ve desen görmek için hastanenin diğer servislerden ziyaretine gelen hemşire hanımlardan biliyorduk. Uzattığı hediyeyi alıp teşekkür ettim. El işinin inceliğine bakılırsa hayli emek ürünü bir hediyeyidi.

knitted-233772_640O gece, ilerleyen saatlerde hanımefendiyi nöbetçi hemşire hanımların odasında elinde örgüsü ile laflarken görünce biraz mahcup edayla boynunu büküp “yine uyku tutmadı, yanımdakini uyandırmak da istemedim. İşte böyle” dedi. Hemşire hanımlar hazırladıkları çayı ikram edince muhabbete ortak oldum.  Hanımefendi Bulgaristan’dan göç etmek zorunda kalanlardandı. Yaşadığı göç yüzünden çektiği sıkıntıları hayatın normal halleriymiş gibi anlatıyor bir yandan da örgüsünü örmeye devam ediyordu.  Göç sırasında yaşanan sıkıntılar bir yana bırakılırsa böylesi daha iyi olmadı mı? diye sordum. Örgüsüne devam edip bir süre sustu. Sonra kafasını kaldırmadan örgüye devam ederek  konuşmayı sürdürdü.

- Ah be doktor bey oğlum. Bizler Bulgaristan’dan Türk olduğumuz için gönderildik. Orada devlet bizi eskimiş kazak gibi söküp kendi istediği gibi yeniden örmek, başka bir şeye benzetmek istedi. Direnince böyle oldu.  Buraya Türkiye diye geldik. Herkes kendini Türkten saysa da bir tek bizi Türk saymadılar. Kalıverdik mi arada? Oradan çıktık ama buraya da giremedik sınırda bir yerlerde eziliverdik, sanki. Buradakiler de umursamayınca çoluk çocuk hatırına kırdık dizimizi oturduk. Öylece kavruk kalıverdik.

- Devlet kapılarını açıp sizi aldı ya daha ne yapsın?

- Devlet dediğinin ötekinden berikinden farkı yok ki. O devlet bizi Türklükten çıkarıp Bulgar yapmaya uğraştı, bu devlet de Türk kabul edilmemiz için yine eski bir kazak gibi sökülüp başka türlü bir örgü veya desenle örülürsek kabul ederim diye diretti. Kazak olmasına kazak kaldık ama kendi istediğimiz gibi hiçbir zaman olamadık.

- Öyleyse gelmeyip kalsaydınız oralarda. Ne fark vardı aralarında?

Elindeki örgüyü işaret edip parmağıyla desenini gösterdi.

- Orada böyle sıradan bir örgüydük. Önden bakınca düz arkadan bakınca ters görünürdük. Ama tersimiz yüzümüz bilinirdi. En azından kendimizi bilirdik. Devlet böyle olmamızı, kalmamızı istemedi. Söküp aynı ipten başka bir örgü modeli gibi yeniden örmeye çalıştı. Baktık ki herkes iki ters iki yüz lastik örgüye benzesin, çektikçe uzasın, esnesin istiyorlar, uzak durduk. Tersi düzü olmayan lastik örgü gibi çektikçe geliverenlerden olmamızı bekliyorlardı. İsimlerimizi bile değiştirmeye çalıştılar. Ne biz istedik, ne de Bulgarlar bizim onlara benzememizi istedi. Onlar kovdu, biz kaçtık. Buralara geldik. Burada ise baktık ki herkes biraz bize benziyor; tersi de var, düzü de. Ama sanki ip yetmemiş gibi uç uca eklenmiş renkler birbirine karışmıştı. İnsanların desenleri birbirine benzese de farklı renkte iplerin kullanılması yüzünden alacalı bir görünümdeler. Bizim tek renk olarak aralarında olmamızı çekemediler. Desenimize karışmasalar da çözülüp araya başka renkler katmamızı istediler. Velhasıl öyle de böyle de kendimiz olmadık. Hep başkalarının istediği bir şey olmaya zorlandık. Kimseye yaranamadık. Kenarda kalmaktan kurtulamadık. Şehre karışamayıp, göçmenler olarak aynı mahallerlerde bir arada oturuyor olmamız da bundan her halde.

1804cbfbba0aArada durup çayını yudumladı. Sonra gözleri parlayarak çocukları için umutlu olduğunu, onları okutup meslek sahibi yaptığını, evlendirip torun torba sahibi olduğunu anlatıp “Ben pek yapamasam da hiç olmazsa onlar buranın renklerine karışsın, bir daha göç etmek zorunda kalmasın istedim. Öyle de oldu sanırım” dedi. “Akşam üzeri örtüleri hediye ederken “senin ilmeğini, desenini bilemedim” demiştiniz. Doğrusu pek anlamamıştım. Kendinizce nesebimi bilemediğinizi söyleme mi çalışıyordunuz?” diye sordum.  Örgüsünü bırakıp ellerini bana doğru uzattı.

- Ne bildiysem, ne yaptıysam hep bu ellerle yaptım. Hemen tüm örgü çeşitlerini bilir ve örerim. İlmeğine örgüsüne bakarak örgüyü anladığım gibi insanları da öyle tanımaya çalışırım. Özünde hepsi aynı ipten dokunur. Kiminin ilmeği çoktur üzerinden sarkar, bol durur. Ona buna bulaşır. Kiminin ise ilmeği az atılmıştır, dar gelir içine sığamaz. Örgünün deseni de önemlidir. Yakışanı da var, yakışmayanı da. Güzelim deseni dururken tersini giyenini de çok gördüm. Zor insanlardır onlar. Dünyaya hep tersten bakarlar. Bazısının deseni bazısının renkleri güzeldir. İlmekleri üstüne uygun, kararında atılmış olup hem rengi hem deseni güzel olanlarını da gördüm. Ama çok azlar. Dedim ya ellerimle tutunmuşum bu dünyaya. Onlarla anlamaya çalışırım. İnsanının huyu suyu da az çok örgü desenlerine benziyor. Haroşa gibi selanik gibi tersi düzü aynı basit ve yalın insanların yanında huzur bulurum. Diğer örgülerin hep bir tarafı ters olduğu gibi insanların da göstermek istemedikleri ters bir yanları olduğunu düşünürüm. Hep bir yüzlerini gizlerler. Zamanla tanıdıkça ters tarafları da ortaya çıkar. Diyeceğim örgüsünü ilmeğini bilmediğin insanlar hakkında karar vermek zordur.

- Benim örgüm, modelim, ilmeğimi anlamamış olmanızı iyiye mi yorayım? Doğrusu bilemedim.

- İyiye yorabilirsin. Belki daha örgün bitmemiştir. Acele etme, bekle hele.

Bu sözleri ilgiyle dinleyen hemşire hanımlardan biri “peki ya siz kendinizi nasıl bir örgü veya desen olarak görüyorsunuz? Diye sordu. Bizimki üstündeki el örgüsü eski hırkayı gösterdi.

- Başlangıçta herkes gibi bokumda boncuk var sanırdım. Bu güne kadar bulunmamış bir desen geliştirmek için az uğraşmadım. Kendi keşfettiğimi düşünüp heyecan yaptığım tüm örgü modellerinin aslında daha önceden bulunmuş olduğunu gördükçe hevesim kırıldı. Anladım ki; ben de herkes gibi biriydim. Dahası uzaktan bakınca hiç birimiz birbirinden farklı değildik. O zamandan beri insanlara yakından bakar oldum. İnsanın gerçek zenginliğinin küçük farklılıklarda olduğunu düşündüğüm gün dönüp kendime baktım. Uzun uzun baktım.

- Eeee?

- E’si işte bu üstümdeki eskimiş hırkadan çok farklı olmadığımı gördüm. Orası burası delinmiş tamir görmüş. İyi kötü iş görmeye çalışan eski bir hırkadan öte değilim. Üstümdeki lekeler ve tamirat görmüş yerlere gizlenmiş iyi kötü anılarla miyadını doldurmuş bir hırkaya benzetiyorum kendimi. Sizler ayakta tutmaya çalışsanız da çok gitmeyeceğinin farkındayım.

- Peki ya sonra?

- Sonrası yok. İşi biten kazakları ne yaparlar? Ya atarlar ya da ipliği sağlamsa söküp yumak yapıp yeniden örer veya tamiratta kullanırlar. İnsan atılıp gitmek de istemiyor. Ben de burada yaptığımz gibi hoş beş muhabbet ile birilerinin anılarında yer edeceğimi düşünüp avunuyorum.

- Peki ya bana hediye ettiğiniz kenarı işlemeli bezler? Onlar ne için?

- Ne bileyim? İnsan yolun sonuna geldiğinde kumaşını beğendiğim insanların kenar süsü bile olmaya razı oluyor. Unutulmasın istiyor.

dsc09607

Bu sözleri söylerken gözleri buğulanmıştı. Başını eğip sessizce örgüsüne devam etti. Hemşire hanım çayını tazelemek istedi. Uykusunun yeterince kaçmış olduğunu söyleyip teşekkür etti. İstemedi.

O gece onları öylece bırakıp odama yöneldim. Servise gecenin sessizliği çökmüştü. Birkaç gün sonra toparlayabildiğimiz kadarıyla tedavisini düzenleyip taburcu ettik. Bir kaç kez daha servisimize misafir oldu. Her geldiğinde servis çalışanlarına el örgüsü ufak tefek hediyeler bırakmayı sürdürdü.

Sonra uzunca bir süredir görmediğimizi fark ettik. Sorduk soruşturduk, haber de alamadık. Bıraktığı kenarı iğne oyalı örtülerden birini masamın ardındaki mantar panoya iğneledim. Durdukça kirlendi ve eskidi. Arkadaşlarımın yıka ısrarına karşın kimseye elletmiyorum. Diğerleri ise çekmecemde duruyor. Kirlenmesinler diye pek ortaya çıkarmasam da karamsarlığa kapıldığım, insanlara yönelik beklenti ve ümitlerimin azaldığı zamanlarda elime alıp koklamak iyi geliyor.

Dr. Mehmet Uhri