Archive for Ekim, 2014

Fener Gibi

Cuma, Ekim 31st, 2014

dsc00049

O ihtiyar adam ve afacan torunuyla Şile deniz fenerinin yakınlarında karşılaşmıştık. Farklı açılardan fenerin ve çevresinin fotoğraflarını çekmeye çabalarken koşturup oynayan torunun peşine takılan irice sokak köpekleri kısa süreli tedirginliğe neden olmuştu. Afacanın kolundan çekip köpekleri uzaklaştırana kadar az ötede bankta oturmakta olan dedesi yetişmişti. Köpekler uzaklaşmasalar da sakinleyip kenara yöneldiler. Torun şaşkın ve korkmuş halde dedesine sarıldı.

- Ama ben onlara bir şey yapmamıştım ki; neden kızdılar, kovaladılar?

- Kızmadılar. Onlar da oyuna katılmak istediler ve seninle koşturmaya çalıştılar, hani oynarken bazen çığlık atarsın ya onlar da havladılar, o kadar.

Torun gözünde beliren iki damla yaşı silip cevap vermedi. Dede yardımcı olduğum için teşekkür etti. Birlikte banka oturduk. Afacanın ise oturmaya niyeti yoktu. Az ileride hayali çizgiler üzerinde sek sek oynarken gözünü köpeklerden ayırmıyordu. Dedesinin fotoğraf makinemden rahatsız olduğunu makineyi çantama yerleştirince yüz ifadesinin rahatlamasından anladım. Nereden geldiğimi buralarda ne aradığımı sorunca deniz fenerinin fotoğraflarını çekmek ve sonbahar havası almak için geldiğimi söyledim. Sonra aynı soruyu ben yönelttim. Orada yaşıyorlardı. Emekli ilköğretim öğretmeni olduğunu havanın uygun olduğu zamanlarda torunu da alıp fener çevresinde gezindiklerini anlattı. Gözünü torunundan ayırmadan öğretmen edasıyla ağır ağır fenerin tarihini boyutlarını ve konumunu anlattı. Sert esen Poyrazın kabarttığı Karadeniz’i eliyle işaret edip “özellikle böyle sert havalarda açıkta, denizin ortasında olanlar için ışığıyla karaya yakın olduğunu hissettirip hep umut vermiştir” dedi. Sonra tepenin üstünde yıllar boyu tek başına ışıyıp duran fenerin çevresindeki yapılaşma yüzünden karadan görünmez hale geldiğinden yakındı.

dsc00056

- Olsun. Denizden görünmesi yeterli değil mi? Ne de olsa deniz feneri.

- Herkes öyle düşünüyor ama fenerini yitirince karadakilerin rotayı şaşırmayacağından emin miyiz?

- Anlamadım?

- Karadan bakınca feneri göremezsen Şile’nin her hangi bir sahil kasabasından ne farkı kalır? Meslek hayatımda öğrencilerimle her yıl buraya bir iki kez gelirdik. Onlardan fenere bakıp resmini çizmelerini isterdim. Resim yapmayı sevenler ses çıkarmadan yapsalar da çoğu sıkılır yapmamak için bahane yaratırlardı. Derdim yapacakları resim değildi. Onların fenere bakmalarını, iyi bakmalarını, unutmamalarını isterdim. Bilirsin deniz fenerleri hep aynı yerde ve aynı formda neredeyse hiç değişmeden duran ışık kuleleridir. Öylece durur ve çevresine ışık yayarlar. Karadakilere ışığının pek faydası olmasa da denizdekilere ışığını ulaştırıp, yol gösterirler.

- Tamam işte, karadakilere pek faydası yoksa karadan görünmese de olur.

- Öyle bakar, her şeyi faydası olup olmadığına göre değerlendirirsen kendini haklı görürsün. Eskilerde gemiciler kutup yıldızına bakıp yollarını bulurmuş. Hep olduğu yerde değişmeden durduğu için “Demirkazık” adını vermişler. O da gökyüzünde fener görevi görürmüş. Artık faydası kalmadığı için yıldızı yok mu sayalım, görmezden mi gelelim?

Bir süre susup torununa baktı. Eliyle Şile şehir merkezini gösterdi.

- Hayat o kadar kısa ve her şey o kadar hızlı dönüşüp değişiyor ki doğup büyüdüğüm İstanbulu tanımakta güçlük çekiyorum. Kaçıp gidemesem de burada yakınlarda durup onca değişen arasında değişmeden kalabilen şu fener ve dalgalarını izlerken dünyayı unuttuğum Karadenize tutunuyorum.

- Modernleşme, ilerleme veya gelişme dedikleri tüm dünyada oluyor. Hayat kolaylaşıyor. Fena mı?

- Hayatın kolaylaşmasını anlarım da insan niye kolaylaşıyor? Günden güne cıvıyıp şekil değiştirmeden neden kalamıyor? Gelişim ilerleme dedikleri öyle bir fırtına ki insanları oradan oraya, o fikirden bu fikre savuruyor. Değişip dönüşmeden duran ne varsa önüne katıp götürüyor.

Eliyle Karadeniz’i işaret edip ısrarla açıklara, uzaklardaki köpük köpük azgın dalgalara bakmamı istedi. Dalgalar arasında açıklarda nokta kadar görünen gemiyi göstermeye çabalıyordu.

- Her şeye karşın kendi yolunda gitmeye çabalayan o gemi gibi olmak isteyenlerin direnip tutunmaya çabalayanların işi çok zor. Karada bile olsan fırtınanın ortasında hissedersin kendini. Üstelik hiç bitmeyecekmiş gibi süren ve günden güne gücünü arttıran bir fırtına. Hal böyle olunca sele kapılmış gibi ezilip büzülen cıvıyıp sürüklenenler için bir şeylerin değişmeden kalabildiğini işaret eden, yol gösteren böyle dimdik duran fener gibi bir şeye gereksinimi olur, insanların. Onun için öğrencilerimi buraya getirip 150 yıldır dünya oradan oraya savrulsa da değişmeden kalan çevresini aydınlatıp yol gösteren bu feneri unutmasınlar, günü geldiğinde hayatlarında da öyle bir fener arasınlar istiyordum. Emekli olduğumdan beri buralarda ne yazık ki öğrenci grubu pek görmedim. Benim gibilere fosil gözüyle bakmaları da bundan sanırım.

dsc00105

Torun yanımıza gelip dedenin yanındaki torbayı karıştırdı. İçinden çıkardığı kuru ekmek parçalarını parmaklıkların kenarına gidip martılara atmaya başladı. Havadaki ekmek parçalarını ustalıkla kapmalarından martıların buna alışkın olduğu anlaşılıyordu. Beraberce kalkıp torunun yanına gittik. Bir süre sahili döven ve hatta genişçe bir mağara oluşturan köpük köpük dalgalara, kanatlarını açıp kendini rüzgara taşıttıran martılara baktık. Yaklaşıp “Öğrencileriniz için nasıl bir hayat, nasıl bir dünya düşlemiştiniz?” diye sordum. Gülümsedi. Eliyle dalgaların dövdüğü sahili gösterdi.

- Her şey “birilerinin” istediği gibi değil, olması gerektiği gibi olsun isterdim. Hayat biraz bu denize benzer. Döver, hırpalar insanı ama insan da bu sahil gibi olduğu yerde durmalı ve direnmeli. Dalgaların aşındırmasıyla şekli değişse, benim gibi buruşup yıpransa da öğrencilerimin toplum içinde bir deniz feneri gibi öylece durabilmelerini, çevrelerini aydınlatıp yol gösterebilmelerini isterdim. Başkaları şekilden şekle girip “şartlara uyum gösterme” maskaralığını överken, toplumun kafasını karıştırıp, umutlarını ellerinden alırken; duruşlarıyla, ışığıyla öylece kalabilsinler, birileri için umut olsunlar isterdim. Torunumu buraya getirmedeki amacım da hayatında ne karada ne de denizde fener görmemiş insanlardan farklı olsun, seçimini yapabilsin diye.

Sevgi dolu gözlerle torununa baktı. Güneşin buluta girmesiyle sonbaharın serinliği daha fazla hissedilince torununun önünü ilikleyip yakalarını kaldırdı, “aman üşütmeyeyim, sonra annesine hesap vermek zorunda kalırım” diyerek izin istedi.  Rüzgarı arkalarına alıp ağır adımlarla uzaklaştılar. Afacanın neşesi yerindeydi. Köpeklerin yanından geçerken gözlerini onlardan ayırmadan dedesinin elini tutup sakin adımlarla yürümeye devam etti. Sonra elini bırakıp yola doğru koşturunca dedesi de peşinden hareketlenip yola fırlamasını engellemeye çalıştı. Fotoğraflarını çekmek için hazırlanıyordum ki bizimki geri dönüp sokağın başından bana baktı. İşaret parmağını iki yana sallayıp fotoğrafının çekilmesini istemediğini anlatmaya çabaladı. Makineyi çantama koyduğumu görünce elini göğsüne götürüp teşekkür etti ve torununun elini bırakmadan yoluna devam etti.

Mehmet Uhri

Not1: Bu anlatı; İzmir Maarif koleji ( Bornova Anadolu Lisesi ) kurucu ve emektar matematik öğretmeni babam merhum İHSAN UHRİ  ve mesleğinin hakkını veren tüm öğretmenlerin anısına ithaf olunmuştur.

Not2: Bu anlatı ile ilgili yaklaşık 30 saniyelik iki video kaydına ulaşmak için  Şile Feneri ve Şile Sahili ‘ne tıklayabilirsiniz.

Elma Kurdunun Hayali

Pazar, Ekim 19th, 2014

20140813_105658

.

İçine girmeye çalışan kurtçuğa bakıp “bir sen eksiktin” dedi, elma.  Kurtçuk üstüne bile alınmadan kabuğun ince olduğu dip kısmından kemirip girebileceği kadar delik açtıktan sonra elmanın içine girmeyi sürdürdü. Elma durumdan rahatsızdı.

- Biri şuna dur desin! Yapma, rahat bırak beni huylanıyorum.

- Benim işim bu. Elma kurduyum. Burası da benim evim. Seni seçtim. Hani masallarda kurabiyeden, pastadan evler olur ya sen de benim masal evimsin.

- Yahu ben alt tarafı elmayım bırak beni. Erkenden çürüteceksin büyümeden çürüyüp düşecek toprağa karışacağım.

- Hepimiz o toprağa karışacaksak erkeni geçi ne fark eder. Bak şimdi bir aradayız. Tadını çıkaralım. Bizi bir araya getiren her neyse konuşturmayı da başardığına göre anlat bakalım nasıl bir ağacın meyvesisin? Seni yetiştirenler nasıl birileri?

Elma huylanmaya devam etse de yapacağı bir şey olmadığını görünce söylenmeye başladı;

- Adama, o kadar söylediler şu ağacı ilaçla diye. Bizimki bahçesindeki tek elma ağacını ilaçlamak istemedi. Neymiş kurdun kuşun da hakkı varmış.

- Hah işte bana onları anlat. Nasıl biri şu bahçenin sahipleri?

- Ne bileyim. Yalnız kaldığında kendini önemseyen, diğerlerinde farklı gören, başkalarının yanında sesi çıkmayanlardan, sanırım. Bence hepsi birbirine benziyor. Bir yanları şişik, gösterişli bir yanları ise hep ezik, ne yandan baktığına bağlı. Bizim ki de onlardan. Ne iş yapar bilmem, bahçeyle ilgisi daha çok oturup seyretmekten ibarettir. Dalında güzel görünüyor diye olgunlaşan elmaları toplamaz. İlaçlama da yaptırmaz. Neymiş organik olsunmuş. Gel bari toprağını da kendin gübrele tam organik olsun.

- Haksızlık etme gayet sağlıklı görünüyorsun. Onca elma arasında alımlı duruşuna bakıp seni seçtim. Yaprakların hastalıklı gibi görünse de hazır olduğunda gövdeyi, yaprakları, dalları dolaşıp larvalarımı her yere bırakacağım. Seneye sen ben olmasak da birileri bu muhabbete devam etmeli.

- Ya, git işine. Burada canı yanan bedeni kemirilen benim. Sen bulmuşsun kurabiyeden evi doyur karnını, gezin dur bakalım.

Elma kurdu merkeze doğru ilerlemeyi sürdürdü. Derinlerden “çekirdeklerin de çok lezzetliymiş” diye seslenince elma feryadı bastı.

- Çekirdeklerimi bırak, onlar benim çocuklarım. Gün gelir filizlenir yetişir ağaç olur diye özümde tutuyor onca meyveyi çekirdeklerim için saklıyorum. Onlara dokunma.

- Tamam tamam, dokunmam. Bir süredir hiç sesin çıkmıyordu küstün zannedip yoklama çektim. Çekirdeklerin de ekşi geldi. Merak etme onlara bulaşmam.

- O zaman şimdi de sen anlat bakalım sen nasıl bir elma kurdusun. Nerden gelir nereye gidersin.

- Larva halindeyken muhtemelen bir kuşun gagasında veya rüzgarla sürüklenip bu ağaca tutunmuşuz. İlaçlama olmayınca kendimize yaşayacak alan bulup pupa ve kurda dönebilmişiz. Bizden öncekiler larvalarını ağaç gövdesindeki yarıklara yaprakların altına ve dallara dağıtmışlar. Bizler baharda yola koyulur pupaya döner kurtçuk haline gelip meyvelere dadanırız. Zordur işimiz öyle açıkta duramayız. Kuşlar örümcekler hep peşimizdedir. Larvalarımızı bırakacak kadar olgunlaşamamıza fırsat bile vermedikleri olur. Kurtçuk halindeyken elmanın içinde bile kuşlara yem olanımız çoktur. Halbuki günü geldiğinde her canlı gibi bırakırız kendimizi, işimiz bitmiştir ne de olsa. Öyle senin çekirdeklerin gibi büyüyecek ağaç filan olacak meyve verecek diye hayallerimiz de yoktur. Hayallerimiz bir elmanın içine girebilmek ve orada kalabilmektir. Başını sokacak bir evden fazlasını hayal bile edemeyiz. Çocuklarımızın da hayali budur. Bizler elma kurduyuz hayallerimiz bile bir adım öteden sonrasına gitmez.

- İlginç olan şu ki, bahçeye bakan ara sıra budayıp toprağı çapalayan adamcağız da aynen bu senin dediğini söyler durur. Derdi gücü ev alabilmektir. Başını sokacak ev alamamış olmaktan yakınır durur. Çocuklarına da ne yapıp edip ev sahibi olmalırı gerektiğini söyler. Başka hayali var mıdır bilemem ama derdi gücü senin gibi başını sokacak bir evden ötesi değildir. Sahi başka isteğiniz yok mudur? Ben biraz bizim ev sahibine benziyorum, sanırım. Onun gibi uçuk kaçık da olsa hayallerim çoktur ama bulunduğum yerden ayrılamamak, köklerimle toprağa bağlı kalmaktır sıkıntım. Senin gibi yarım yamalak da olsa gezip dolaşabilmeyi başka yerleri görmeyi çok isterdim. Bu duruma isyan eden, özgürce çekip gideniniz yok mu? Hiç olmadı mı?

- Olmuştur belki ama sonrasında ne olduğunu, hayallerine ulaşıp ulaşmadığını bilmeyiz. Giden gelmemiştir. Öte bir dünyadır bizim için bu tür hayaller. Bu konulara kafa yormamak öğretilmiştir. Elma kurduyuz ne de olsa, kafamız karışsın istemeyiz. Elma kurtları iş bıraktı doğa panikte diye bir haber okuduğunu düşünsene. Dedim ya; larvadan kurt haline dönüşebilenlerimizin hayali başını sokabilecek bir meyve evden ötesi değildir. Anlayacağın, sen olmasan ben de yokum.

dsc000431

Bu sırada başlayan yaz yağmuru şiddetlenince elma kurdunun açtığı delikten su girmeye başladı. Elma kurdu boydan boya elmanın içini geçip öte yanda da delik açtığı için içeri giren su elmanın içini doldurmaya başlayınca elma kurdunun tadı kaçtı.

- Ne oldu kurt kardeş o çok beğendiğin ev su almaya mı başladı?

- Dalga geçme suyun içinde çok kalamam dışarı çıkarsam yağmur alır götürür. Dışarıda da çok duramam kuşlara yem olurum. Sanırım yolun sonuna geldim.

- Dur hele sakin ol yağmur zayıflıyor.

Elma kurdu daha fazla dayanamayıp delikten önce kafasını çıkardı sonra suyun akıp gidebilmesi için tüm gövdesini dışarı çıkardı. Bu arada yağmur kesilmiş güneş yüzünü göstermişti.

- Maşallah iyi beslenmişsin. Girdiğin delikten çıkamayacak kadar irileşmişsin. Sana iyi bakmışım.

Elma kurdunun cevabını beklemeden yaklaşan serçeyi gören elma uyarmasa, kurdun yem olması işten değildi. Deliğine hızla giren kurdun peşinden gagasını sokup didikleyen serçe başarılı olamadı. Elma serçeyi rahatsız etmemesi için uyardı. Serçe “yağmur yüzünden yuvamda ne varsa aktı gitti. Yavrularım yiyecek bekliyor” diye söylenerek deliğin başında bir süre beklese de kurt iyice içeri kaçmayı başarmıştı.

20140813_105646

Bir süre sonra alıştılar birbirlerine kurt semirdikçe elma güçsüzleşiyor kendi ağırlığını taşımakta zorlanıyordu. O sabah kucağında kedisiyle gelen ev sahibi ağacın dibine oturup bir süre kedinin sırtını okşadı. Kedi, belli ki alışkındı tepki vermedi.

- Yaa işte böyle kedicik. Babamdan kalan bu ev ve bahçeyi onca ayak dirememe karşın ellerinden kurtaramadım. Hiç olmazsa bahçe ve ağaçlar kalsın istedim ama dinletemedim. Çiçek açan ağaçlar polenleri yüzünden allerji yapabilir diye istenmiyormuş. Palmiyeler haricinde ne var ne yok kesilecekmiş. Yan bahçedeki iki erguvan ağacını lütfedip yerini değiştirme şartıyla kurtarabildik.

Kedi sesini çıkarmadan adamın kucağında oturmayı sürdürdü. Bizimki kafasını kaldırıp ağaca ve elmalara baktı. Ağacın gövdesini okşayıp babasıyla fidan halindeyken diktikleri günü anlattı. Sabırla büyümesini beklediklerini, çiçek açtığını görmelerine karşın babasının ağaçtan bir elma dahi yiyemeden öldüğü için o gün bu gün elmaları toplamaya kıyamadığından söz etti.

- Babam kurduyla kuşuyla, kelebeği ve böceğiyle olursa ektiğin ağacın hayrı olacağını, onların hakkının da gözetilmesi gerektiğini söylerdi. O zaman anlamazdım.  Bir de borç harç aldığı bu eve çok özenirdi. Eli hep üzerindeydi. Tamiratını geciktirmez, boyasını badanasını kendi yapardı. Başını sokacak evi olmasını önemserdi. Evinde olmaktan, bizlerin ve bahçesindeki ağaçların büyüdüğünü görmekten mutlu olurdu. Başka bir hayali de yoktu, bizim ihtiyarın. Ben onun gibi değildim ama buradan böyle ayrılıyor olmak ağrıma gidiyor.

Ayağa kalkıp ağacın yapraklarını okşadı. Gövdesine sarılıp bir süre öylece kaldı. Kedi ise kuşlara yaklaşabilmek için dallara tırmandı.  Kurdun kemirmesiyle güçsüzleşen elma kedinin dalları hareketlendirmesiyle daha fazla dayanamayıp koptu. Bizimkinin sırtına çarpıp yere yuvarlandı. Bizimki, yerden elmayı alıp başparmaklarıyla ikiye ayırdı. Kurtla karşılaşınca parmağının ucuyla okşadı. Elmanın çekirdeklerini ayıklayıp mendiline sardı. “Belki bir gün bir yerde ben de çocuğumla bu elma ağacını tekrar yetiştirmeye çabalar dedeyle torunu bir araya getiririm” dedi.

Kurt elmaya son kez baktı.

- Evim yuvam yıkılsa da hayallerimiz yola çıktı elma kardeş, direnmenin anlamı yok. Şimdi sıra kuşlarda. Bırakalım da nasiplensinler. Seni tanımak güzeldi. İyi ki çekirdeklerine dokunmamışım.

Elmanın cevap verecek hali kalmamıştı. Bizimki kedisini kucağına alıp son kez bahçeye ve evine baktı. Onların uzaklaşmasını sabırsızlıkla bekleyen kuşlar elma ve kurttan kalanlara hücum ettiler. İşlerini bitirip uzaklaşmalarıyla bahçe derin bir sessizliğe büründü.

Ev sahibini bir daha o bahçede gören olmadı. Bahçedeki sessizliğin yaklaşan iş makinelerinin kararlı gürültüsüne teslim olması için fazla beklemek gerekmedi.

Mehmet Uhri

Not: Üzerlerine tıklayarak fotoğrafların orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.

Bakırın Hası

Perşembe, Ekim 9th, 2014

bh3

Yıllar sonra karşılaştığım okul arkadaşımla delikanlılık yıllarımızın heyecan ve anılarından söz edip  çoşkuyla laflarken kütüphanemin rafında duran eskimiş bakır çanağı eline alıp “Bunun kitapların arasında ne işi var?” diye sormasa neredeyse unutmuştum.

Çok zaman oldu. Belki bir parça antika eşya bulurum umuduyla Divriği esnaf çarşısında sora sora bulmuştum o bakırcı dükkanını. Dükkan dediysem öyle vitrini veya kepengi olan bir yer değildi. Sağda solda yığılı bakırların daralttığı girişinde taburesine oturmuş elindeki bakır kazanı sabırla dövüyordu. Ara sıra gözlerini kapayıp elini dövdüğü kazanın üzerinde gezdiriyor sonra yine işine devam ediyordu. Başına dikildiğimi görünce gözlüklerinin üzerinden sertçe bakıp işine devam etti. Dükkanın yerini tarif edenler bakırcı ustasının suratsız biri olduğu konusunda uyarmıştı. Kenardaki bakır çanaklardan birine elimi uzattığım sırada durup kafasını kaldırdı ve ne aradığımı sordu.

- Eski bir bakır ev eşyası arıyorum. Bakraç olur, kap kacak, hatta cezve de olabilir.

- Ne edeceksin?

- Kullanmak için değil. Antika eşya toplarım.

- Cevap vermedin. Niye toplarsın? Ne edeceksin?

- Şey. Ne bileyim. Bir zamanlar iyi kötü yaşamış hayatlardan izler barındıran eşyalar ilgimi çekiyor. Sanırım eski hayatlardan izler biriktiriyorum. Dedim ya; eski olsun, üzerindeki izler belki bir şeyler anlatıyordur. Öyle işte.

bh2Cevabı beğenmişe benzemiyordu. Başını önüne eğip kazanı çekiçlemeyi sürdürdü. Başında beklememden sıkılmışa benziyordu. Kovulmamın yakın olduğunu düşünmeye başlamıştım. Durup kafasını kaldırıp asık yüz ifadesiyle bana baktı. Beklemekte olduğumu görünce yüzünü ekşitip ayağa kalktı. Dükkana girip tezgahın altındaki rafları karıştırıp çıkardığı iki bakır çanağı bana uzattı. “Seç birini” dedi. Biri ışıltısı kalayında duran az çok çizikleri olan, vuruğu darbesi olmayan formunu koruyan diğerine göre daha ince bakırdan yapılmıştı. Diğeri ise kalayı akıp gitmiş bakırı matlaşmış iki yerden yamulmuş haliyle hayli kötü görünen ancak kalın tok bakırdan yapılmış çanaktı. Çanakları elime tutuşturup kazanın başına döndü. Elimde çanaklarla dükkanın önünde kalakalmıştım. Aşağı yukarı aynı boy ve formdaydılar. Üzerlerinde yazı ve işaret yoktu. Formunu yitirmiş ve yer yer yamulmuş kötü durumda olanı elimde tutup daha göz alıcı görüneni yerine geri bıraktım.

- Bunun fiyatını öğrenebilir miyim?

- Bunu mu seçtin? Diğeri daha iyi değil miydi? Biraz beklersen elindekinin yamuğunu düzeltip kalayını tazelerim.

- Yok, böyle iyi. Bu haliyle kalmasında sakınca yok. Fiyatını söylemediniz.

Tezgahın altından çıkardığı tabureyi yanına çekip eliyle oturmamı işaret etti. Fazla vaktim olmadığını söylesem de “otur hele” diyerek sert bir bakış daha attı. Tabureye oturdum. Kazanı dövmeye devam etti. Elimde çanakla öylece beklemeye başladım. Bir ara kafasını kaldırıp köşedeki kahveye eliyle bir işaret yaptı kısa sürede iki çay geldi. Çayının şekerini karıştırırken elimdeki çanağa uzanıp arkasını yüzünü çevirdi.

- Kalayının aşınmış olmasına aldanma bakırı iyidir, dolgun ve sağlamdır. Varlıklı bir ailenin yanan evinden gelmişti. Evlerinde ne var ne yok yanmıştı. O yangında yitirdikleri küçük çocukları yüzünden buralarda kalamamış kurtarabildikleri bir kaç parça eşyayı paraya çevirip göç etmişlerdi. Yangın gördüğü için kalayı incelip yer yer akmış olsa, orasında berisinde yamuğu bulunsa da kalıbını korumuş. Keşke insanlar da hiç olmazsa şu bakır kadar dirençli olabilse.

- İnsanlardan şikayetçisin anlaşılan.

Ayağa kalkıp ocağın başına geçti. Elindeki kazanın içini kostikle iyice temizleyip ateşte erittiği kalayı kazanın içine döküp hızla sıvamaya başladı. Kısa sürede kazanın içi kalayın parlaklığı ile ışıldadı. Kazanı ateşin üzerine kapayıp kalayın tekrar yumuşamasını sağlayarak kalaylama işlemini birkaç kez daha yaptı. Dışarı çıkıp kalayladığı kazanı gün ışığına tuttu. Az önce döküntü gibi görünen kazanın içi ışıldamaya başlamıştı.

- İnsanın hası bu bakır kazan veya elindeki çanak gibidir. Eğilip bükülse bile formunu korur. Ne olduğu, ne işe yaradığı bakınca anlaşılır. Kalay ise üzerindeki gömlektir. Bakır, yeni kalaylanmışken alımlı güzel görünür, aşınınca matlaşır rengi solar albenisi gider ama formunu korur. Arada bir kalaylar gömleği tazelersin adam yine adamdır. Zaman geçer yaşlanır. Elindeki çanak gibi yitirdikleriyle yıpranır, yaşadıklarının izlerini gizleyemez hale gelir ama duruşu değişmez.

- Herkes böyle olamıyor mu?

- Bak o çanağın sahibi her şeyini yitirdi ama gittiği yerde sıfırdan işini kurup ayağa kalkmasını kendini kalaylamasını bildi. Dönüp ardına bakmadı. Herkes yapamaz. Nerede böyleleri? Sağlam insan yetiştirme hevesimiz de kalmadı. Kabına şekline bakırına bakmayıp kalayına aldananlar çoğaldıkça ne has bakır kaldı, ne de insanın hası. Ama sen öyle yapmadın. Albenili olan dururken gittin bunu istedin, kalaylamamı da istemedin. Anladığından değil biliyorum ama ne hissetiysen karşılıklı bir çay içmeye değerdi. Şimdi otur da soğumadan şu çayını iç hele.

bh1

Bunları söylerken bile yüzündeki aksi ve ciddi görünüm değişmemişti. Tabureye ilişip çayımı yudumlarken az önce kalayladığı kazanı gelen geçenin ışıltısını göreceği biçimde dükkanın girişine astı.

- İyi de insanın hasını nereden bulacağız?

- Bulamayacaksın. Evlerden bakır kap kacak çekilirken eskinin dik duran kalıbını koruyan insanları da yitti gitti.

Eline aldığı parlak kalay parçasını parmaklarının arasında eğip bükmeye başladı.

- Bakır gibi tok durmak, yediğin onca çekice rağmen özünü yitirmemek kolay mı? Şimdilerde herkes kolayına kaçıyor. Parlak ve gösterişli görünmek uğruna kalaya benzemeye, kolay eğilip bükülmeye, azıcık zora gelince cıvıyıp akıcı hale gelmeye, onun bunun üzerine sıvanmaya başladılar. Sayıları az da olsa eskiden de vardı böyleleri. Bakır kap kacak gibi sağlam duruşlu insanlara bulaşıp onların yanında parlak görünüşleriyle kendilerini göstermeye çabalarlardı. Herkes bilirdi onların yanındaki adam olmadan aslında ışıltısının beş para etmediğini ama insanın hası azaldıkça ortalık kalaya bulandı. Baksana şimdi herkes birbirini kalaylıyor. Şık şıkıdım gösteriş yaparak ortalıkta dolanıyorlar. Ortam azıcık ısındığında, zoru görünce hemen cıvıyıp akıp gidiveriyorlar. Elindeki çanağın kalayı gibi geriye onlardan hiçbir şey kalmıyor.

Çanağı gazete kağıdına sarıp uzattı. Ödeme yapmak istesem de geri çevirdi. Eline aldığı eski bir kazanı dövmeye başladı. Başlangıçtaki o suskun ve suratsız hali geri gelmişti. Uzattığım para ile başında beklediğimi görünce dayanamadı. Ayağa kalktı. Üzerime yürüyüp elindeki çekiçle hafifçe ittirdi. Gözlüklerinin üstünden bakıp; “Öbür çanağı seçseydin bedelini ödeyecektin. Elindeki çanak satılık değildi. Madem ki onu bu pejmurde haliyle almak istedin bundan sonra senindir. Hikayesini de biliyorsun. Gün gelir hak eden birini bulursan emaneti teslim edersin. Hadi şimdi git yoluna” dedi. Çarşı esnafı bizimkinin sesini yükseltmesinden ve üzerime yürümesinden tedirgin olup kavga ettiğimizi zannederek yanımıza gelmeye kalkınca teşekkür edip ayrıldım.

Arkadaşım çanağı eline alıp “bunun kitapların arasında ne işi var?” diye sorunca tüm bunları hatırlayıp “O bir emanet. Günü gelince sahibine ileteceğim bir emanet” dedim. Arkadaşımın şaşkın bakışları arasında elinden alıp özenle raftaki yerine bıraktım.

Mehmet Uhri

Not: Divriği çarşısından iki adet kısa video kaydına ulaşmak için BAKIRIN HASI ve  BAKIRIN KALAYLANMASI linklerine tıklayabilirsiniz.  Üzerlerine tıklayarak fotoğrafların orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz.