Archive for Aralık, 2013

Bu Filmi Gördük

Perşembe, Aralık 26th, 2013

Bu filmi gördük. İnsanlığın hak ve değer saydığı sağlık, eğitim, güvenlik, çevre, hatta su ve hava gibi “adalet” algısı da piyasa tanrılarına kurban edilmeye hazırlanılıyor. Aynı senaryo daha önce de oynandı.

piyasa1Günümüzde küresel anlamda dünyayı etkisine alan kapitalist üretim ve tüketim sistemi bilindiği gibi krizler ve bu krizlerin doğurduğu fırsatlarla kendine yol bulan yıkıcı ve yeniden yapıcı yol izliyor. Büyümeye ve sürekli gelişmeye odaklı bu sistem, enerji, hammadde veya pazar bulamamaya bağlı krizler üretmekte, kriz dönemlerinde ise yeni hammadde kaynakları, enerji veya pazar arayışına girmektedir. Bu arayışlar sonuçsuz kaldığında dünya savaşları ile toptan bir yıkımın yaşandığını, yeniden yapım süreciyle krizden çıkıldığını tarih bize gösteriyor. 18. Yüzyılda sanayi devrimini yapmış ülkelerin yeni hammadde ve pazar arayışlarının sömürgeciliği doğurduğunu, paylaşımın dünya savaşları ile şekillendiğini, sonrasında ise tüm dünyanın küresel pazara dönüştüğünü söyleyebiliriz. Savaşlar sonrası yaşanan hızlı büyümenin 1970’lerin başında artan enerji maliyetleri ile duraklamak zorunda kalması kapitalizmin yeni krizinin başlangıcı oldu. Özellikle 68 olayları ve Vietnam savaşının estirdiği savaş karşıtı kamuoyu baskısı yeni bir savaşın çıkmasına engel olunca büyüme için pazar arayışı kaçınılmazdı. Küresel pazarı büyütemeyen kapitalizm insanlığın hak ve değerlerini piyasalaştırmaya yöneldi. Önce kolay hedef olan ve küresel anlamda müşterisi hazır görünen eğitim ve güvenlik alanı piyasaya terk edildi. Özel okul ve üniversiteler, profesyonel ordu ve özel güvenlik yapılanmaları dünyaya hızla yayıldı.

Sonra sıra sağlık alanına geldi. Sosyal güvenlik sistemleri ve sosyal devlet anlayışı üzerinden kendini döndüren yapılanmalar önce yatırım yapılmayarak kaderine terk edildi. Devlet yeni sağlık kuruluşları ve hastane yapmak yerine sağlığı küçük işletmelere ve özel sağlık kuruluşlarının insafına terk etti. Denetim de sınırlı kalınca para kazanma telaşı kaliteli sağlık hizmeti üretme kaygılarının önüne geçti. Devlet hastaneleri talebe yanıt veremiyor, çaresiz kalan vatandaş ise özel sağlık işletmelerine verdikleri paranın karşılığında bekledikleri nitelikli sağlık hizmetini alamıyordu. Hastasından doktoruna, hemşiresinden hasta yakınına herkesin yaka silktiği hale gelene kadar devlet hiçbir şey yapmadan öylece bekledi. Sistemin iyice çürüdüğü anlaşıldığında Dünya Bankası önderliğinde sağlığın piyasalaştırılması projesi uygulamaya başlandı. Öyle anlı şanlı, gösterişli başlangıç yaptılar ki etkilenmemek olası değildi. Herkes her türlü sağlık işletmesine para vermeden gidebilecek, zaman içinde her tür sağlık hizmeti kamu özel ortaklığı adı altında özel sağlık işletmelerince üretilecekti. Kamu hastanesi adı altında devlet hastaneleri temel amacı kar etmek büyümek ve daha fazla büyümek olan özel sağlık kuruluşlarına dönüştü.

Sağlık hakkının piyasaya devrediliyor olmasının insanlığın kaybı olduğu yönünde sesini yükseltmeye kalkanlar eski sistemin savunucuları olarak suçlandılar. Senaryo, sistemden herkesin yaka silkmesinin sağlanması sonra devrim yapıyoruz görüntüsü altında piyasaya teslim edilmesi ve itiraz edenlerin çağ dışı eski sistemin savunucusu olarak tu kaka edilmesi biçiminde yazılmıştı. Başarıyla uygulandı. Gelinen noktada vatandaşın sağlık hakkı giderek cebinden daha çok para harcayarak satın alınan meta haline dönüştü. Kamu özel ortaklığı adı altında yapılması planlanan şehir hastanelerinde sermaye sahiplerine hasta sayısı garantisinin veriliyor olması bile kimseyi rahatsız etmedi. Devlet, vatandaşını iyileştirmek yerine, hasta olup sisteme para kazandıran unsurlar olarak görmeye başladı.

Ancak kriz bitmemişti ve kapitalizme yeni pazarlar gerekiyordu.  Bu kez çok daha zorlu bir alana gözlerini diktiler. Adalet ve hukuk sisteminin piyasalaştırılması için aynı senaryonun benzeri sahnelenmeye başladı. Adalet sisteminde yatırımlar azaltılıp kendi haline bırakıldı. Köhneyen ve artan adalet talebine zamanında yanıt veremeyen hukuk sisteminin zamanla tarafsızlığı da sorgulanır hale geldi. Mahkemelerin tarafsızlığının tartışılması adalet beklentisinin de azalmasına yol açtı. Herkesin kendi hukukunu uygulamaya çalıştığına gücü, gücü yetene anlayışının yaygınlaştığına, kadınlar ve sağlık çalışanları başta olmak üzere bir cezalandırma aracı olarak şiddetin toplum geneline yayıldığına şahit olduk. Milletin temsilcilerine güven duyulmadığını, yolsuzluklarının ört bas edilmeye çalışıldığını, devletin içinde kontrol edilemeyen çetelerin yer aldığını, adalet ve kolluk sisteminin bir zamanlar ki sağlık sistemi gibi herkesin yaka silktiği hale dönüştüğünü gördük. Üstelik aynı dönemde neredeyse tüm dünyada hukuk ve adalet sistemi üzerinde benzer bir algı oluşturulmakta olduğunu da izliyoruz.

turkiyede_adalet_terazi_hak_hukuk_guguk__2486850959

Senaryonun son aşaması hiç kuşku yok ki yakında sahneye konulacak. Devrim niteliğinde bir takım kararlar ve belki de bir “kurtarıcı” önderliğinde adalet ve hukuk sisteminin piyasalaştırılmasının önü açılacak. Piyasanın gizli eli düzenleyici olarak sisteme girecek ve hakların meta haline dönüştürülüp alınır satılır hale geldiği yeni bir adalet sistemine yelken açılacak. Tamamen insana özgü olan adalet algısı, piyasanın insafına bırakılıp iddia ve savunma makamları başta olmak üzere sermayenin kurduğu büyük şirket ve kuruluşlara devredilecek. Kamu özel ortaklığı ile adalet saraylarının yapıldığına ve devletin bu saraylarda belirli sayıda dava garantisi verdiğine şahit olacağız. Avukat ve savcıların da sağlık çalışanları gibi proleterleştiğini, sendikalar kurup hak arama telaşına düştüklerini göreceğiz. Dahası bu dönüşüme itiraz edip reform veya devrim diye sunulanların insanlığın kaybı olduğunu haykıran, “ücretsiz adalet hakkı” için yollara dökülenlerin köhnemiş eski sistemin savunucuları olarak yaftalandıklarına ve yalnız bırakıldıklarına da şahit olacağız.

Bu filmi gördük. Sonu insanlık için hiç iyi bitmiyor.

Dr. Mehmet Uhri

Suskun çan

Pazartesi, Aralık 2nd, 2013

resim-762

Burada bunca Roma dönemi tarihi eseri arasında ne işim var? Niçin buradayım bilemiyorum. İzmir Bergama arkeoloji müzesinin bahçesinde Roma lahitleri ile birlikte boy gösteriyor olmak hoşuma gitmiyor değil ama yine de anlam veremiyorum. Koskoca Panagia kilisesinden geriye çanından başka bir şey kalmamış olması anlaşılan kimsenin umurunda değil. Cemaat göç ettirilip kilise kapandıktan sonra hurdacıların elinde eritilmeden arkeoloji müzesinin bahçesinde korumaya alınmış olduğum için şanslı sayılırmışım. Ne yazık ki eskisi gibi sesim çıkmıyor, dahası buralarda insanları bir araya getirmek için çan sesi işitilmeyeli öyle uzun zaman oldu ki umarım beni hatırlayan, sesimi işiten birileri kalmıştır.

haber_resimKilise çanı olarak burada, Bergama arkeoloji müzesinin bahçesinde suskun durduğuma bakmayın. Aslında Ayvalık yakınlarında eski adıyla Moskonisi yani Cunda adasındaydım. Savaş ve mübadele ile gidenler yanlarına kilisenin ikonalarından başka bir şey alamadılar. Diğer eşyalar da zamanla yağmalanıp yok oldu gitti. Koskoca Panagia kilisesinden geriye benden başka hiçbir şey kalmadı. Zamanında Cunda Adasının tepesinden sesim adalara kadar ulaşırdı. Kilise bölgenin ileri gelenlerinden Levanten Baltazzi ailesinin katkılarıyla yapılmıştı. Yıkık olan eski kilise alanına yeni kilise inşa etmek için ahaliden de destek toplanmış 1850 li yıllarda hizmete açılmıştı. Adanın o yıllardaki en yüksek yapısı inşa edilirken diğer dini cemaatlere nispet yapıyor olmamaya özen gösterip bu topraklarda yeşeren ana tanrıça kültünün Meryem Ana üzerinde birleşmiş şeklini ifade edecek biçimde kiliseye Panagia-Meryem Ana adı verilmişti. Kilisenin çanı ise Almanya’nın meşhur Bochumer Verein für Bergbau und gubstahlfabrikation (BVG) demir çelik firmasına ısmarlanmıştı. Bölgenin ileri gelenlerinden ve ileride adaya adı verilecek ( Alibey ) Ali Ağa ve Baltazzi ailesinin isimlerini taşıyan çan, yani bendeniz 1863 yılında kilisenin çan kulesine takılmıştım. İmal eden fabrika başlangıçta bıçak, kılıç ve makas yapan küçük bir demir çelik işletmesi iken Bochum bölgesinin kömür ve demirlerini işleyip başta kiliselerin kutsallığının simgesi olan çan olmak üzere demir aksam üreten fabrikaya dönüştürülmüştü. Kiliselere çan dökmek gibi kutsal bir görev için kurulan fabrikanın üretimi Otto von Bismark’ın Şansolye olmasıyla yükselen Alman milliyetçiliği etkisiyle Alman orduları için silah üretmeye yöneldi. Kiliseye çan olmak yerine ölüm silahına dönüşmekten son anda kurtulmuş olsam da bugünkü halimden memnun olduğum pek söylenemez. İnsanları barış içinde ibadete çağıran çanları üreten ellerin silah üretmeyi kabullenmesini de doğrusu anlayabilmiş değilim.

O kadar silahı üretip kullanmamak da olmaz.

pan_2Yıllar boyu süren savaşlarda yaşanan ölümler, ayrılıklar ve ezanı susan, çanı çalmayan ibadethaneler hep o üretilen silahları kullananlar yüzünden gerçekleşti. Çan yerine silah üreten eller ham madde bulamadığı zamanlarda kiliselerin eski çanlarını bile eritip silaha dönüştürdü. Aynı fabrika ve aynı insanlar yıllar sonra savaşlarda hurdaya çıkan silahları eritip utanmadan yine kilise çanı yapmayı sürdürdü. Savaşlar ise bölgeyi yaktı kavurdu. Barış içinde bir arada yaşayan insanları düşman etti.

Ayvalık ve çevresinde savaşlar sonunda kaybeden taraf kilisenin cemaati olunca göç kaçınılmaz oldu. Yerlerine Midilli ve Girit adasından gelen Müslüman ahali yerleştirildi. Kilise cemaatsiz ve sahipsiz kaldı. Adanın çan sesleri sustu. Yıllar süren suskunluğum boyunca Panagia kilisesi özellikle deprem etkisi ile iyice kullanılamaz hale gelince viraneye döndü. Kilisenin ayakta kalan taşları yakındaki ilkokulun yapımında kullanılırken zamanında vaftiz ettiğimiz onca çocuk büyümüştür, gelir sahiplenir diye umutlandım ama kimse gelmedi. İkinci dünya savaşı yıllarında saldırı alarmında siren yerine kullanılmak üzere sökülüp Ayvalık’ın girişindeki tepeye yerleştirdiklerinde sesim yine bölgede yankılanacak diye sevindim. Ancak sevincim çok sürmedi. Neymiş ? Ahali çan sesinden rahatsız oluyormuş.

resim-767

Böyle sessiz sakin durduğuma bakmayın insanoğlunun ne kadar değişken ve ne kadar acımasız olabildiğini gördüm, yaşadım, işittim. Onlar ki benim sesimle uyanır ezan sesiyle atışmalarımızı dinlerdi. Sonra ne olduysa düşman oluverdiler. Bir arada yaşamak hayatı paylaşmak yerine evini açıp sofrasına davet ettiği komşularıyla bir gecede savaşa tutuştular. Doğumlarını ve bayramlarını birlikte kutlayan, çocukları sokakta aynı oyunları oynayanlar ne olduysa birbirlerine acımasız davranmaya başladılar. İnsanoğlunun ne kadar değişken olabildiğini o sırada gördüm. Mübadele ile ayrıştırılmanın barış için en doğrusu olduğuna inanıp isyan etmeden, seslerini çıkarmadan göçe razı edildiler. İtiraz edenler oldu. Bir arada barış içinde yaşıyorduk, yine yaşarız, göçe gerek yok diye sesini çıkaranları kimse duymadı, duymak istemedi. Acılar zamanla unutulur sandılar. Kendilerini kandırdılar.

Üzerimde Ali Aga ve Baltazzi ailesinin ismini taşısam da gövdemdeki “haç” birilerini hep rahatsız etti. Hurdacıların eline düşmekten Bergama müzesinin kararlı duruşu kurtardı. O günden beri Bergama Arkeoloji müzesinin bahçesinde tutsağım. Çok şey görmüş yaşamış suskun bir çan olarak öylece duruyor, gelen gideni seyrediyorum. İnsanların bir zamanlar kutsal kabul ettiği ne varsa hepsini üzerimde taşıyor öylece suskun bekliyorum. Gün gelip sesimin işitileceği, insanların birbirine düşmanlık duymadan bakabileceği, hayatı paylaşacağı günleri hayal ediyor ve bekliyorum.

Toza ve kire bulanmış, inceden paslanmış da olsam şeklimi şemalimi, içimdeki tınıyı koruyorum. Yaşananlara bakıp, bir de şu insanoğlu hangi şekle gireceğine karar verse, kafa karışıklığından kurtulsa diye düşünüyor öylece suskun bekliyorum.


Mehmet Uhri

Not: Üzerlerine tıklayarak bu suskun olduğu kadar geveze çanın fotoğraflarını daha detaylı inceleyebilirsiniz.