Archive for Haziran, 2013

Staribar’ın Erguvanı

Pazartesi, Haziran 24th, 2013

img_7073

Hayatın hızına ayak uydurmada zorlansalar da dinleyecek birilerini buldular mı ihtiyarların anlatacakları hiç bitmez. Hayatın günlük telaşındaki gençler için ise ihtiyarlar hem biraz korkak hem de fazlasıyla gevezedir. Hal böyleyken yaşlı bir erguvan ağacının anlatacakları ilginizi çeker mi? Doğrusu emin değilim. Çenem düşer canınızı sıkarsam ihtiyarın gevezeliğine verin.

Adriyatik kıyısında Karadağ’ın Bar kentinde Stari Bar (Eski Bar) da kale içinde yalnız bir erguvan ağacıyım.  Kale eski olmasına eski ama ben de genç sayılmam. Osmanlının 1878 Berlin konferansı sonrası çekilmesi ile başta cami olmak üzere kale içindeki Osmanlı yapıları ortadan kaldırılıp izler silinse de benim varlığımı fark etmediler.  İç kalenin ana girişinde gelen geçeni selamlayan bir erguvan ağacı olarak kalenin saat kulesi kadar eskilerindenim. Nazım Hikmet varlığımdan haberdar olsaydı ceviz ağacına yazdığı şiiri “ben bir erguvan ağacıyım Staribar’da ne sen bunun farkındasın ne de Karadağlılar farkında” diye belki de benim için yazardı.

3495256268_53a5dd43a0

img_70912315314232_f95ce66149

Deniz ve karayolunu kontrol eden konumuyla Rumija dağının yamacına yapılmış bu hayli eski kalede iklimi hiç uygun olmasa da zamanında İstanbul ve boğaz özlemini yaşayanlar getirip ekmiş inat etmiş yetiştirmişler beni. Zaman öyle acımasız ki beni Beykoz’dan küçük bir fidan olarak getirip buraya ekenlerden geriye hiç birşey kalmadı. Benim kaderim ise Staribar’da kale içinde tek başına bir erguvan ağacı olarak yaşamakmış. Kaleyi Venedikliler inşa etse de 300 yıldan fazla Osmanlının egemenliğinde kaldı. Bölgenin ağaç örtüsü çoğunlukla zeytin ve serviden oluşuyor. Onlar da cins cins, yaşlısı var, genci var. Hiç olmazsa yalnız değiller. Tek başınayken sevip kollayan gözetenin de yoksa öyle bir yalnızlığa düşüyorsunuz ki, anlatılır gibi değil. İstanbul boğazının bitkisi olarak bilinirim. Nazlı olmam asaletimdendir. Öyle her yerde yetişmem. Bunu bilen Bizans soyluları asaletini göstermek için erguvan rengi pelerin kullanırdı. Bizans imparatorlarının doğduğu oda Bizans’ın sembol rengi olan erguvan çiçeği rengiydi. Hıristiyan söylencesinde adım Yahuda ağacı ( Judas Three) diye geçer.  İsa peygamberin yerini Romalılara ihbar edip yakalanıp çarmıha gerilmesini sağlayan, İsa’nın son akşam yemeğinde masasını paylaşan hain Yahuda, duyduğu pişmanlıkla kendini bir erguvan ağacına asar. Söylenceye göre erguvan ağacının o zamana kadar beyaz açan çiçekleri Yahuda gibi bir hainin intihar için kendini seçmiş olmasının utancıyla pembeleşir. Utançtan yüzü kızaran insanın yanaklarının rengine döner.  Birileri için utançtan yüzü kızarmanın utanmanın rengi olarak biliniyor olmaktan doğrusu şikayetçi değilim. Ne de olsa utanmak da bir erdemdir. Beni burada Bar kalesinde yetiştirip görkemli ağaç olacağımı hayal edenler için bunların pek önemli olduğunu sanmıyorum. İklim nedeniyle biraz geç de olsa yaza doğru açan çiçeklerimle İstanbul’u ve boğazı hissettirmem yetiyordu onlara. Osmanlının izlerini silmeye çalışanlar bunca yıldır uğraşıp geride bir şey bırakmadıklarını düşünseler de onlardan kalan bu duygu ve ruhu da yüklenip burada tek başıma varlığımı sürdürüyorum.

img_7104Osmanlı çekildikten sonra daha iyi tanıdım buranın insanını. Karadağlılar sert inatçı ve dirayetli insanlar. Kolay ikna olmuyor kendi bildiklerini yapmayı seçiyorlar. Ağaçları bile kendilerine benziyor. Benden daha yaşlı bir servi ağacı var ki tam bir Karadağlı gibi kendi bildiği yerde yetişip büyümek için neredeyse isyan etmiş. İnat edip direnmiş kalenin taş duvarı arasına yerleşip bir bayrak direği gibi isyanını gösterecek biçimde büyüyüp gelişmiş. Kaleye giremese de duvara tutunup bırakmamış. Şimdilerde isyanının keyfini sürüyor, duvarın parçası olarak her daim yeşil yapraklarıyla orada öylece gelen geçene hava atıyor.

img_7105Kalenin eteğindeki zeytin ağacı ise 2000 yılı devirmiş ve hala zeytin vermeye devam ediyor.  Şimdilerde anıt ağaç diye korumaya alınıp gelen geçene bilet kesilerek izlettiriliyor olmaktan yakınsa da pek kimseyi umursadığı da yok. O yaşa kadar yaşasam benim de umurum olmaz, elbet. Gelen geçene, fotoğrafını çekmeye çabalayanlara söylenip duruyor. İnsanlar işitiyor mu bilemem ama sesi bana kadar geliyor. 2000 yıllık zeytin ağacının “Beni burada sirk hayvanı gibi inceleyen sizlere sesleniyorum. Heeey işitiyor musunuz? Ben sizin gibilerini çok gördüm. Hepiniz birbirinize benziyorsunuz. Aklınızda irili ufaklı bir sürü cevap bekleyen soru ile yaşıyor, önemli gördüğünüz ve aslında pek çoğu önemsiz ayrıntıyla uğraşıyor bazı soruları kendinize bile sormaya korkuyorsunuz. Beni görünce o çok değer verdiğiniz hayatların aslında bir nükte kadar anlam taşıdığını fark edenleriniz de oluyor ama onlar da hemen unutmayı seçiyor. Ben bıktım ama insanoğlu bıkmadı kendini kandırmaktan. Neymiş hayatları çok değerliymiş. Sevsinler. Sizlerden o kadar çok var ki hepsi geldi geçti, hepsinin arzuları, hırsları ve cevap aradıkları önemli veya önemsiz soruları vardı. Soruları ne oldu bilemem ama onlardan geriye kemikleri bile kalmadı. Ben hep buradaydım. Değil Kanuni Sultan Süleyman,  Hazreti peygamber ve hatta İsa peygamber bile geldi geçti bu dünyadan, ben hepsini gördüm. Onlar gitti ben buradayım ve sizler gibi daha pek çoğunuzun serencamını izler güler geçerim. Hadi şimdi gidin başımdan, beni rahat bırakın” diyen sesini ben kale içinden işitiyorum ama gelen giden için bunu söylemek zor sanırım. Sanırım işitmek ve görmek istedikleriyle ilgilenip kendi dünyalarında yaşamayı böylece kendilerini güvende hissetmeyi seçiyorlar. İnsanoğlu aradığı huzur ve mutluluğu kendini kandırmada buluyorsa ben ne diyeyim?

Her neyse gün olur Karadağ’ın Bar kentine yolunuz düşer ve Stari Bar’a kaleye çıkarsanız iç kalenin girişinde boğazın esintisini yapraklarında barındıran bir Erguvan ağacı göreceksiniz. Bu yalnız ihtiyardan bir selamı esirgemezsiniz, umarım. Kenara ilişip yarenlik etmek isterseniz biraz çenem düşüktür, fazlaca dedikodu yapar öbür ağaçları çekiştiririm, bilesiniz.  Ama ne sedir ağacı gibi dik kafalılık ederim ne de zeytin ağacı gibi arkanızdan konuşurum. Benimle paylaşacağınız dertlerinizi baharda açacak çiçeklerime yükler önce güneşe sunar sonra rüzgara savururum.  Bu ihtiyar erguvan ağacının elinden gelen budur,  umarım işe yarıyordur.

Mehmet Uhri

Not: Resimlerin üzerine tıklayarak orijinal boyut ve çözünürlüklerine ulaşabilirsiniz.

Korkmakta Haklısınız

Perşembe, Haziran 13th, 2013

kh2

Çok korktunuz değil mi?

Varlığınızın ve gücünüzün sorgulanmasından o kadar korktunuz ki ülkenin geleceği olan gençleri, o pırıl pırıl insanları böcek gibi ilaçlayıp dağıtmaya ve neredeyse yok etmeye kalktınız. Kendinizi her şeyin merkezi olarak görüp, çoğunluğu ve otoriteyi temsil ettiğinizden o kadar emindiniz ki; gençlerinizi “marjinal” olarak yaftalayıp halkın gözünde haşarat gibi göstermeye çabalamak hiç zorunuza gitmedi.

Kimsenin “haksızsınız” demeye cesaret edemediği pasif direnişlerinde üç beş ağaca sahiplenip korumak için şehrin meydanındaki parkı işgal ettiler. Ağaçları korumak uğruna otoritenin dayatmacı, söz dinlemez ve hatta zaman zaman nobran tavrına orantısız mizah ile yanıt verdiler. Mizah dergileri bile “bundan daha iyisini çizemeyiz” diyerek basınçlı suyun önünde kollarını açıp duran kadının fotoğrafını kapak yaptı. Direnişin toplumdan destek görmesi üzerine geri çekilmek zorunda kalan kolluk güçleri parkı ve meydanı gerçek sahiplerine bıraktı.  Onlar ise omuz omuza vererek şehir merkezinde devletin olmadığı ancak umut, mutluluk, huzur ve hoşgörünün yeşerdiği buram buram özgürlük kokan alan yarattılar. Yurttaşların desteği ile ayakta duran, dayanışma ve omuz omuza verme ruhunu taşıyan gençler biraz utopik görünse de devletin olmadığı özgür bir yaşam alanı olabileceğini gösterdiler. Dayanışma ruhu ile hayatın düzenlenmesi, direnişe destek veren hekimler sayesinde sağlık hizmetlerinin yürütülmesi, devletin güvenlik güçlerine, otoritesine ve  hatta parasına bile gerek duymaksızın bir arada yaşanabileceğini göstermesi birilerini fazlasıyla korkuttu.

kh4

Farklı cenahlardan çok farklı sosyokültürel alanlardan insanların barışçıl ortak amaç ve direniş için bir araya gelip hoşgörüyle omuz omuza durduğu böylesi bir ortamın varlığını sürdürüyor olması, giderek görünür hale gelmesi devletin varlığının sorgulanmasını başlatacağı için özellikle devlet gücünü kullanan kendini devletle özdeşleştirmişlerin dehşete kapılması için yetti.

Bilindiği gibi 6 bin yıl öncesine kadar yeryüzünde devletler yoktu ve öncesinde insanlar milyonlarca yıldır devletsiz yaşayabiliyordu. Devlet, sınırları belirli yeryüzü parçası üzerinde yaşayanların kurduğu sosyal yaşamı organize eden, güvenliği, sağlığı, adaleti ve eğitimi sağlayan bir organizasyondu. Tanımlanmış form ve normlarla temsil ettiği kitlelerin hayatlarını korumak, kolaylaştırmak ve geliştirmek için oluşturulmuştu. Tarih boyunca farklı biçimlerde ve farklı insanlar tarafından kontrol edilse de özünde devlet insanlarını temsil ediyordu. İnsanları için vardı. Ancak tarih bizlere yönetenlerin kullandıkları gücün de etkisi ile devleti kendilerinin temsil ettiğine dair farklı derecelerde hezeyanlara kapılabildiğini de söylüyor. Fransa kralı 14. Louis’nin “devlet benim” şeklinde açıkça ifade etmesine günümüzde daha az rastlasak da yöneticilerin bu kibirli tutumu devletin kurum ve görevlilerini sahiplenme biçiminde ( benim polisim, benim savcım, benim valim vb.) söylemlere sıkça yansımakta ve kendini devletle özdeşleştirme hezeyanı satır aralarından göz kırpabilmektedir.

kh3

Gün gelip “birileri” hem de şehrin göbeğinde herkesin görebileceği bir yerde devletin ve kurumlarının olmamasına karşın insanların çok daha huzurlu, umut dolu,  güvenli, hoşgörülü yaşadığı bir ortam yaratıp devletin varlığı sorgulanır hale gelince gerçekten dehşete kapıldılar. İnsanlar, bırakın seçilmiş liderlerini devletin bile varlığının ve gerekliliğinin sorgulanabileceğini, bunun olası olduğunu yaşadılar ve gördüler.

kh1

Korktuğunuz kadar var.

Korkmakta ve dehşete kapılmakta haklısınız. Hatta Spartaküs isyanında olduğu gibi başka devletlerden yardım alarak düzeni sorgulayan bu tür isyanları geçici olarak bastırmayı da başarabilirsiniz. Ne yaparsanız yapın onlar boyun eğmeyecekler. Ülkenin gençleri bize çok önemli bir gerçeği gösterdiler. Başlattıkları süreç kendi yatağını bulana kadar ama sakin ama coşkulu akacak, önünde durmaya çalışan ve kendini muktedir hissedenleri de beraberinde sürükleyecek gibi görünüyor.

Varlığını ve gücünü devletten alanlara sesleniyorum;

Korkmakta haklısınız…

Mehmet Uhri

Derelerin Sessizliği

Cumartesi, Haziran 8th, 2013

img_1248Doğu Karadeniz’de yaşayan bir garip kertenkeleyim. Vadinin günden güne eriyen suyu, yeşili rüzgarı arasında sesleri dinler, rüzgarın uğultusuna göre yağmuru koklarım. Vadinin, taşını toprağını, yeşilini, ışığını, rüzgarını, gürül gürül akan derelerini severim. İyi gezer kimin ne yaptığını bilirim.

İnsanlarını da severim, vadinin.

Kurdu, kuşu, ağacı, çiçeği veya kertenkelesi gibi vadiyi sahiplenen, üzerine titreyen, derelerin sesine tulumuyla, kemençesiyle eşlik edip türkü okuyan insanlarını çok severim. Gerçi bizler gibi onların da sayısı gün gün azalıyor. Dereler sessizleştikçe onların da sesi kesildi, türkülerini coşkulu okumaz oldular.

Her şey birden bire oldu. Olanlara vadi direnir sandık, öylece seyrettik. Sonu nereye gider bilemem ama o güzelim vadiye bir şeyler oldu. Dedim ya, vadinin taşı toprağı arasında yaşayan bir garip kertenkeleyim. Sayımız hızla azaldı. Yakında bizim ekipten kimseyi görmezseniz şaşırmayın. Ama olanları yaşadım, şahit oldum. “Islah edeceğiz” diye geldiler. Vadinin sesini kısmaya kararlıydılar.  Suyun boşa aktığından dem vurup kazmayı vurdular. Her şey suyun bulanmasıyla başladı. Yukarıya gölet yapıyoruz dediler.  İnşaat için derenin kumunu çakılını çektikçe su bulandı. Balık yuvaları etkilendi. Bulanan su canlılarını besleyemez oldu. Bir gün baktık ki derelerde ne balık kalmış ne de başka canlı. Öylece bulanık akıp duruyor. Dahası yukarıda suyu tuttukları için derelerden çağıl çağıl vadiye yayılan ses de kesildi. Vadi suskunlaştı.

Dereler şakımaz oldu.

Gürül gürül akıp vadiye ses veren, insanlarının kanını kaynatıp yerinde duramaz hale getiren dereler susunca vadiye sessizlik çöktü. Balığı böceği kalmayan derelerin sesi de kesilince beslenmek için su kenarına gelen canlılar da gelmez oldu. Vadiye birilerinin eli değmişti. Gelenler vadiyi tanımıyordu. Ağacından bitkisinden, hayvanından kuşundan hep korktular. Belki de vadiye verdikleri zararın ceza olarak döneceğinden endişe ettiler. Suçluluk ve korunma duygusuyla çok ağaç kestiler, avlanır oldular. Ortalık sessizleştikçe su içmek için dereye yaklaşan hayvanların onlara av olduklarına da şahit oldum. Yaban keçilerini uzunca bir süredir görmüyorum ama dereler susunca kurtlar, tilkiler, çakallar hatta ayılar bile su kenarından uzak durmaya başladı. Hani dereler akmasına yine akıyor ama o eski coşkusunu ve canlılığını yitirdiğinden beri buralarda hayat kalmadı.

derelerDereleri ıslah edip elektrik ürüteceğiz diye giriştiler. Ne yaptılarsa olan vadiye ve yaşayanlarına oldu. Yukarıya yapılan gölet yüzünden ortamın nemi arttı, iklim değişti yazlar daha sıcak geçmeye başladı. Kaya kovukları bile serinletmez oldu. Yağmurlar ise eski bereketini yitirdi. Azar azar kararında yağmıyor. Uzun süre kurak gidiyor sonra gök delinmiş gibi yağıyor. Dün akşam kovuktan zamanında çıkmasam yağmur beni de alıp götürecekti. Derelerin sesi azalınca kuşların cıvıltısı daha çok işitilecek sanırdım ama onlar da sustu. Öyle bir suskunluk ki sanırsın, cenaze evi. Ardıç kuşu ile yarenlik ederim ara sıra, o bile bırakıp gitmekten söz ediyor.

Vadi insanlarının bir şeyler yapmasını beklerdim ama onlar da ortalıktan çekiliyor.  Dedim ya, çalıp söyledikleri ezgiler bile coşkusunu yitirdi. Dereleri ıslah edeceğiz santral yapıp elektrik üreteceğiz diye yola çıktılar çiçeğini böceğini hatta vadinin insanlarını bile ıslah ettiler. Çalıp söyledikleri kıvrak şen şakrak şarkılar kalmadı. Yaşananlara direnenlerin seslerini bizlerden başka işiten olmadı. Haykırdılar, hep haykırdılar. Vadiyi öldürüyorsunuz diye yakındılar. Kurdu, kuşu, ağacı, böceğinden gayrı duyan olmadı. Uzaktan işitenler ise kulaklarının üstüne yatıp sustular. “Olanların sebebi ben değilim, ben tek başıma ne yapabilirim ki?” diye söylenip kenara çekildiler. Küsüp gidenler oldu. Gitmeyenler ise sustu kaldı.

img_1251Şimdilerde vadinin ıslah edilmiş dereleri suskun aksa da gün gün bir şeyler eksiliyor. Vadinin kertenkelesi olarak eksilip azalsak da öyle birileri gibi kaçıp gidecek değilim. Sayımız azaldıkça, yeni gelenler bizleri tanımayacak ve onlara zarar vereceğimizden endişe edecekler. Vadiyi içinden derenin aktığı ağaçlık alandan ibaret  sanıp içindeki canlıları tanımadan bilmeden yaşayacaklar. Göz göze geldiğimizde ise korkacaklar. Yaşanan onca olaydan sonra bizlerin onlardan ne kadar çok korktuğumuzu bilmeden, esas korkulması gerekeni tanımadan, korkacaklar.

Ben Doğu Karadeniz’de yaşayan bir garip kertenkeleyim. Koskoca bir vadinin iniltisini, can çekişmesini gördüm, yaşadım. Her şey derelerin bulanıklaşmasıyla başladı ve şimdi o bulanık suda hepimiz sürükleniyoruz. Dereler sessizleştikçe ortalıktan hep bir şeyler eksilip yitiyor. Böyle giderse sıra bana geldiğinde arkamdan selam edecek kimse de kalmayacak. Ama olsun. Vadiyi, beni var eden ve yaşatan bu güzelim varlığı yalnız bırakacak değilim. Kalıp günden güne kısılan sesiyle vadiyi dinlemeyi, havayı koklamayı sürdüreceğim. Gelen gidene, kulak verene, bu güzelim vadinin başına gelenleri  anlatacağım. Onlara anlatıp diyeceğim ki;

Islah edeceğiz diye geldiler. Islah olduk. Olduk ama sormayın. Biz de bilmiyoruz ne olduk.

Mehmet Uhri