Archive for Ağustos, 2011

Doktorlar İlk Kez Yenildi

Pazartesi, Ağustos 8th, 2011

dy2-2Bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi. Doktorlar mesleki bağımsızlıklarını yitirip büyük oranda yenilgiyi kabullendi ve teslim oldu. Sağlığı piyasaya emanet etmenin insanlık dışı uygulamalara yol açacağını haykırıp, onca direniş ve ortak eyleme karşın ülkenin sağlık sisteminin piyasalaşmasına, piyasa kurallarının mesleklerini ve ülkeyi teslim almasına engel olamadılar. İtibarlı meslek sahibi olup hayata bir adım önde başlayabilmek için ülkenin kapasiteli çalışkan insanlarının özellikle tercih ettiği tıp doktorluğu eski debdebeli günlerini arar hale geldi. Hayata bir adım önde başlama hissi ise yerini giderek hastasından şiddet görme korkusuna ve yenilmişlik hissine bıraktı.

Kalkınmanın ideolojik baskıya dönüştüğü, tüketim, verimlilik, kalite ve hız üzerine kurulu yenidünya düzeninde insanın yine insan olarak kalabilmesi için ayak direyen, mesleki bağımsızlıklarını yitirmemek için eylem yapıp sokaklara dökülen hekimler kendilerini yenilmiş hissediyor. Yenilmişliğin getirdiği teslimiyet içinde birlikte hareket etmek yerine hastalarının sırtından kazanacağı parayı arttırmak için meslektaşlarıyla rekabete girmekten çekinmemeye, hastasının elini tutmamaya, gözünün içine bakmamaya başladı. Bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi. Ülkenin tümden yenildiği, işgal edildiği dönemde bile mesleki bağımsızlık yitirilmediği için böylesine yenilgi yaşanmamıştı. 13 kasım 1918‘ de İstanbul’un işgalinden birkaç ay sonra 3 Şubat 1919′da İngiliz birlikleri, karargah yapmak üzere Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye el koydu. Dahası dersler dışında üç öğrencinin bile bir araya gelmesi yasaklandı. Öğrenciler, okullarını kurtarmak ve eğitimlerine devam edebilmek için çare aradılar. Üçüncü sınıf öğrencilerinden Kazım İsmail, Sırrı, Müfit, Yusuf ve Hikmet Boran bir araya gelerek, İngiliz işgaline karşı protesto toplantısı düzenlemeyi kararlaştırdılar. Maksatları işgal kuvvetlerine karşı ayaklanmaktı. II. Mahmut zamanında Tıphane-i Amire ve Cerrahhane adı altında 14 Mart 1827 de eğitime başlayan Tıbbiyenin, o güne kadar hiç yapılmayan 92. yılını kutlama toplantısı düzenleyeceklerini bildirdiler. Okulun iki kulesi arasına Türk bayrağı asarak, öğrencileri büyük salonda toplantıya çağırdılar. İşgal kuvvetleri, olaya müdahale etse de engel olamadı. Tüm tıbbiyeliler 14 Mart 1919  günü büyük salonda toplandı. İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp öğrencileri tarafından kutlandı. Tepkilerini dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Ömer Paşa, Dr. Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katıldı. Büyük coşku ile, hem Tıphane-i Amire’nin açılışı anıldı hem de işgal protesto edildi.  İngiliz bahriyelileri toplantıyı şiddet kullanarak dağıttı, birçok öğrenciyi tutukladı. O günden beri 14 Mart‘lar ülkemizde “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Ülkenin teslim olup işgal edilmesine direnen tıbbiyelilerin devamı olan hekimler o gün bile yaşamadıkları yenilmişlik hissini bugün yaşıyor.

Dünya değişiyor, değerler, kavramlar, davranış kalıpları yeniden tanımlanıyor, yeni bir dünya kuruluyor hatta tüm bunlar evrimsel bir sürecin parçası bile olabilir ancak doktorlar insanın beden olarak değişmediğini, mesleki bağımsızlığın piyasa kurallarına terk edilmesi ile sağlık hakkının insanların elinden alınmakta olduğunu haykırsalar da seslerini duyuramadılar. Bu yenilmişlik duygusuyla hastaneden çok ticarethaneyi andıran yabancılaşmış ortam içinde hekimler, hastasının sırtından sisteme para kazandırmaya, ürettiği hizmetten nemalanmaya ve ayakta durmaya çalışıyor.

Bu ülkenin doktorları ilk kez yenildi. Onca direniş ve eyleme karşın mesleki bağımsızlıklarını yitirip piyasa oyuncusuna dönüşmek zorunda kalan hekimler ileride toplumun aleyhine sonuçlanabilecek süreçlere karşı durup ses çıkarabilme yetilerini de büyük oranda yitirdi. Ülkenin aydın ve nitelikli beyinleri teslim alındı. Gerçek yenilgi ve bir anlamda işgal böyle başladı. Ülke kaynaklarına küresel sermayenin göz diktiği, doğal kaynakların yağmalanıp derelerin, yağmurun rüzgarın bile alınıp satıldığı, direnen insanların gereksiz maliyet unsuru olarak görülüp göçe zorlandığı, baskı altına alındığı yeni bir ülkeye yelken açıldı.  Aralarında tek tük direnen olsa da hekimler kendilerini yenilmiş hissediyor. Genç hekimlerin hayata önde başlama beklentileri de kalmadı. Eskisi kadar itibarlı olmasa da işverenine kazandırdığı paradan kazancını çıkaran mesleği olmasını yeterli bulup kendine çalışıyor ülkenin nitelikli ve çalışkan beyinleri. Sağlık sistemindeki riyakarlığı görüp hastasını iyileştirecek doktor bulamayan hasta yakınlarının hekimlere yönelik şiddete başvurması da boşuna değil.

Kolay değil, bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi. Şimdi küresel yenidünya düzenini kutsayanların, zafer şarkıları söyleyip hekimleri çağ dışı, eklektik kalma ile suçlayanların sesi daha gür çıkıyor. Kalkınmanın ideolojik baskıya dönüştüğü bu yeni düzende tüketim, verimlilik, kalite ekseninde hayat daha hızlı akıyor görünse de doktorlar insan kalbinin binlerce senedir aynı hızda atmakta olduğunun farkında. Ancak görünen o ki, onların sesi bundan sonra daha az duyulacak. Çünkü doktorlar mesleki bağımsızlıklarını yetirip yenildi ve teslim oldu. Kazananlar ise; gerçek kaybedenin kim veya ne olduğunu, gidilen yolun gelecek nesilleri de ipotek altına alacak biçimde insanı ve çevresini tüketip içindeki insani özü ve değerleri yok etmekte olduğunu gün gelip anlayacaklar. Bu ülkede doktorlar ilk kez yenildi.

Mehmet Uhri ( Dr. )

Kedinin Nefesi

Salı, Ağustos 2nd, 2011

kn1Çoğu sabah aynı yerde karşılaşıyorduk. Elinde torba ile görününce mahallenin kedileri ayağına üşüşüyordu. Yaşlıydı ağır adımlarla yürüyordu. Banklardan birine oturup torbasından çıkardığı yoğurt kabına getirdiği mamaları döküyor, kedilerin yemeği bitirmesini bekliyor ve boş mama kabını alıp geldiği gibi ağır adımlarla uzaklaşıyordu. Kediler iştahla karınlarını doyuruyor, pek kavga da etmiyorlardı.

Onlar Bakırköy Tren istasyonunun üstgeçidinin kedileriydi. Çoğu kez geçidin kitapçılarına ve müşterilerine sürünürken veya kitapların üstünde miskince yatarken görürdük onları.

O yaşlı beyefendinin kitapçıların tezgahlarını açmadığı sabahın erken saatlerinde gelmesi gündüz pek ortalarda görünmemesi dikkatimi çekmişti. Kitapçılar da tanımıyordu. Pek konuşmadığını, hatta asık suratlı olduğunu ama her sabah gelip kedileri besleyip ortalığı temiz bırakmaya özen göstererek gittiğini anlatmışlardı.

O sabah daha da erkenciydim. Geçidin banklarından birine oturmuş kedilerle vakit geçiriyordum. Çoğu sabah mahmurluğu içindeydi, yüz vermiyorlardı. Oyuncu olan kardeş iki yavru tekir kedi alt alta üst üste boğuşuyordu. Bizim yaşlı beyefendinin her zamanki gibi ağır adımlarla geçidin merdivenlerinde görünmesiyle kedilerin ilgisi ona yöneldi. Miyavlama sesleri arasında gülümseyerek “durun acele etmeyin, hepinize yetecek kadar mama getirdim, sakin olun, kavga istemem” diyerek yanımdaki banka oturdu ve çıkardığı yoğurt kabına döktüğü mamaları kedilere uzattı.

kedinin-nefesi-1Bankın diğer ucuna oturup selamladım. Konuşmak istemiyor gibiydi. Hayli tüylü iri olan tekir kedi azıcık atıştırıp bey amcayla aramıza girdi. Kendini sevdirmeye çalıştı. Karşılık görünce kucağına çıkıp yayıldı. Makara çekme dediğimiz hırıltısını uzaktan bile duymak mümkündü. Keyifle kuyruğunu sallıyor ve boynunu uzatıp okşatıyordu. İlgilendiğimi görünce kafasını okşadığı tekiri işaret edip “Bu en yufka yüreklisidir. Annelik işte, yavruları karınlarını doyurmadan mamasını yemez, bekler. Bazen ona mama kalmayacağını da bilir ama yine de önce yavruları doysun ister“ dedi. 

Bu sözlerden cesaret alıp kendimi tanıttım. Uzun süredir onu izlediğimi, düzenli olarak her gün kedilere mama getirmesinin dikkatimi çektiğini söyledim.

-      Aslında bunlar rahmetli eşimin kedileri. O gelir beslerdi, ölmeden bana emanet etti. Hasta yatağında “Mezarıma çiçek koymanı, dua okumanı istemem. Kedileri besle onların duaları bana ulaşır” demişti. Gücüm yettiğince her sabah geliyorum buralara. Bana da hareket oluyor, hiç olmazsa giyinip evden çıkıyorum.

-      Kedileri seviyorsunuz anlaşılan.

-      Hiç sevmezdim. Hatta eşimin kedilere olan düşkünlüğü yüzünden arada hırlaştığımız bile olurdu. Kedinin nankör hayvan olduğunu düşünenlerdendim.

Bu arada kediler birbirini iteleyerek mama kabından nasiplenmeye uğraşıyordu. Koca kafalı siyahlı beyazlı erkek kedi hır çıkaracak gibi olunca diğerleri onu susturdu. O da kopardığı mama parçasını alıp karşıdaki bankın altında yemeğe devam etti.

Bizimki Bakırköy’ün yerlisi olduğunu, uzun yıllar çarşıda mühürcülük yaptığını, matbaaların işe el atması ile dükkanı kapatmak zorunda kaldığını anlattı. Uzaklara doğru dalgın bakarak elini sallayıp iç çekti.

-      O zamanlar damgacı derlerdi bizlere. Çarşıda yan yana bir kaç küçük esnaf aynı işi yapar, ekmeğimizi çıkarırdık. Aynı kaptan beslenen bu kediler gibi kavga da etmezdik, iyi arkadaştık. Dükkan önünde tavla oynadığımız olurdu, çayına. Şimdi ne o muhabbet kaldı ne de o insanlar. Önce çarşıyı yıkıp yeni baştan yaptılar sonra el emeği gerektirmeyen silikon mühürler çıktı. Kimse lastik mühür yaptırmaz oldu. Matbaalar üstlendi bizim işi. Pek çok esnaf gibi bizler de kapattık dükkanları.

-      Peki sonra başka iş yapmadınız mı?

-      Dedim ya, ne çarşı kaldı ne çarşının esnafı ne de o insanlar. Hepsi birden yıkılan çarşıyla gidiverdi. Artık başka muhitlerin insanlarına hizmet ediyor yeni çarşı. Bizleri tanıyan eden bile kalmadı. Bu yaştan sonra işsiz kalmak, özellikle yaptığın işin çaptan düşmesi ile gözden yitmek de cabası. Bir de hanımın hastalığı girince araya, tutunamadım. Bir tür zorunlu emeklilik bu benim yaşadığım.

kn3Karnını doyuran kediler kitapçı tezgahlarına yayılıp yalanmaya başladılar. Bizimki mama kabını torbaya koyup ağzını bağladı. Kucağındaki tekir kedi yine aç kalmıştı ama inmeye de niyeti yoktu. Sevgiyle sırtını okşadı kedinin.

-      Gerçekten hiç sevmezdim kedileri. Karnını doyurduktan sonra yüzüme bakmadan arkaların dönüp gitmelerine, seslenince gelmemelerine sinir olurdum. Ama bu tekir kedi çözdü kalbimin mührünü. Sevilmeye alışmış ama sevmeyi bilmeyen çocuk gibi biri olduğumu eşim söylerdi de anlamaz, kızardım. Mühürcülük yapa yapa kalbimi de mühürlediğimden yakınırdı rahmetli. Ben de ona “yine çenen düştü, senin de ağzını mühürlemek lazım” der atışırdık.

Gözleri dolmuştu. Başını önüne eğip kucağındaki tekir kedi ile ilgilendi.

-      Bu tekir ne yaptı da çözdü kalbinizin mührünü? Nasıl sevebildiniz kedileri?

-      Rahmetlinin vasiyeti olmasa fikrimi değiştireceğim yoktu. Sanırım bu yüzden emanet etti bana bu kedileri. Onlara bakıp aslında onlara benzediğimi, nankörlük edip sadece sevgi, ilgi bekleyen çocuk gibi olduğumu görmemi istedi. Kedilerin o sevgi dolu sakin nefesini, kulağımın yakınında hissedene kadar hiç sevmezdim bu nankör hayvanları. Aslında onlara ne kadar benziyormuşum. Bunca nankörlüğüme aksiliğime rağmen rahmetli severdi, çok severdi beni. Bir kediyi sever gibi karşılık beklemeden, sadece kedi olduğu için severdi. Bense şu karşıda bankın altında oturan hain erkek kedi gibi huysuzluk eder dururdum. Bu tekirin anaçlığı, uysallığı, ilgisi çözdü yüreğimin mührünü.

kn4Kucağındaki tekir kedi iyice yayılmış uyumaya hazırlanıyordu. Üstgeçidin kitapçıları tezgahlarını açıp rafları düzenlemeye başlamıştı. Bizimki kucağındaki tekiri yavaşça oturduğu yerin yanına bırakıp ayağa kalktı. Gelirken ilgiyle karşılayan kediler bu kez onunla ilgilenmedi. Eliyle selam verip sağlıklı günler diledi, çarşı caddesine doğru ağır adımlarla yürüyerek gözden kayboldu. Güneşin sıcak yüzünü göstermesini fırsat bilen kediler kitapların üzerine yayılıp yalanmaya başlamışlardı. Yavru kediler ise buldukları plastik parçasını yuvarlayıp neşeyle oynuyor, kitapçılar tozlarını aldıkları kitapları raflara diziyordu. Geçidin sakinleri sıcak geçecek bir güne daha hazırlanıyordu.

 

Mehmet Uhri