Görevli gittiğim Van ilinde konaklama uzadıkça yarı açık cezaevi hissini giderek daha çok hissediyordum. Birbirini kesen dört ana cadde ve bu caddelerin ortasında kentin en büyük çarşı alanı, ne yöne gidersen git benzer insan, bina ve sokaklar. Kendine hapishaneler kurmada hayli başarılı olan ve yaşadığı hapishaneyi başkalarınkiyle kıyaslayarak rahatlayan benim gibi büyük şehir insanları için anlaşılır, anlatılır durum değildi, hissedilen sıkıntı. Öyle bir şehir ki şöyle gidip geliyorsunuz bitiyor. Kaçmaya kalksanız genelde kış koşulları fırsat vermiyor, çoğu kez de kendiniz vazgeçiyorsunuz.
Üstelik sıkılmayı gerektiren durum olmamasına, işlerin yolunda gitmesine rağmen kendinle baş başa kalacak yer bulamama endişesi veya çoğumuzun yaptığı gibi tüketimle oyalanacak büyük alışveriş merkezleri olmamasının verdiği garip hapsedilmişlik hissiyle şehrin iskele bölgesine göl kenarına attım, kendimi. Gün batımı yaklaşıyor, rüzgar sert esiyordu. Tatvan vapuru iskeleden açılmış yola koyulmuştu. Güneşin Van gölü üzerinde yaptığı renk oyunlarına dalmıştım. Gözden kaybolan güneşten artan ışıklar bulutlara vuruyor, gökyüzünde yangın hissi uyandırıyordu. Bir süre sahilde yürüdüm. Dalgaların sesi ara sıra duyulan martı çığlıklarına karışıyordu. Sahile vuran gölün sodalı suyunun çekilirken bıraktığı köpükler kısacık ömürlerinde batan güneşe merhaba diyecek zaman bile bulamadan gözden kayboluyor, yerini yenilerine bırakıyordu. Gölün uçsuz bucaksızlığının verdiği özgürlük hissi şehrin sıkıntısını atmama yetmişti. Ancak çekilen güneşle birlikte giderek daha sert esen rüzgarı geç hissetim. Üşümüş, titriyordum. İskeledeki restorana girip sobanın yanına yerleştim.
Biraz ısınıp gevşeyince yandaki masada oturan gözlüklü orta yaşlı adam dikkatimi çekti. Sonradan bölgede yıllardır kazı ve araştırmalar yapan arkeologlardan olduğunu öğrendiğim beyefendi kitaplarına gömülmüş ara sıra aldığı notlara göz atıyordu. Kendisini merakla izlediğimi görünce bana bakıp gülümsedi;
- Bir süredir buradan sizi izliyordum. Üşümemiş olmanıza hayret etmiştim ki pes edip geldiniz.
- Doğrusu şehirde sıkıldım. Kaçacak yer bulamayınca gölün kenarına kaçıp kendimle baş başa kalayım istedim ama güneş çekilince dışarısı hızlı soğudu.
Gülümsedi. Eliyle masasına buyur edip iki çay söyledi. Sormam üzerine arkeolog olduğunu bölge tarihi üzerine yıllardır emek verdiğini. Çalışmak için sık sık iskeleye geldiğini, Van bölgesinin konumu nedeniyle bilinen tarih boyunca kültür ve medeniyetlerin karıştığı bir yer olduğunu anlattı. Bölgenin bugün bile göç alıp göç veren dinamik nüfusa sahip olduğundan söz edip “Görünen o ki; günümüzde keşifmiş gibi sunulan medeniyetler çatışması buralara tarih boyunca hep varmış” dedi. “Peki çatışmışlar da ne olmuş o medeniyetler” diye üsteledim. Elinin işaret, orta ve yüzük parmaklarını gösterip üç işareti yaptı.
- Bu bölgenin bilinen 10.000 yıllık tarihini kültürünü inceledim. Anladığım kadarıyla kültür özünde köklerini insanın varoluşsal kaygılarından alıyor. Medeniyetler çatışması dediğin nedir, ne maksatla kullanılıyor bilemem ama bana kalırsa tarih boyunca birbirinden farklı 3 kültür var olmuş, hep. Medeniyetler ise bu kültürlerin üzerinde oluşmuş veya çatışmış.
Sonra eliyle tek tek parmaklarını gösterip;
- Birincisi canını kurtarma, kendine hayatta kalacak o günü kurtaracak yaşam alanı arayışıyla göç edenlerin kültürü. İkincisi o gün için canını kurtarmış, bulunduğu yaşam alanında karnını doyurup kendini devam ettirebilen ancak bunu sürdürebilmek gelen göçlere karşı koyabilmek için silahlı güç bulundurmak zorunda olanların kültürü.
- Peki ya üçüncüsü?
- Birinci ve ikinci aşamayı geçip gelecek kuşaklarını da güvence altına almayı başararak özgürleşen geleceğe insanlık yararına izler bırakmaya çalışan görece daha gelişmişlerin kültürü de üçüncüleri oluşturuyor. Biz arkeologlar genellikle üçüncülerin bıraktığı eserleri bulup o günlerin hayatına yaşam biçimlerine dair yorumlar yapabiliyoruz. 
“Bu üç kültür arasında hayli fark olsa gerek” diye söylenince kafasını salladı. Bardağındaki çayı yudumlayıp masaya bıraktı. Elindeki kalemiyle masadaki kitapları gösterdi;
- Görünüyor ki; Savaş ve yok olma kaygılarından yeni çıkmış birinciler için şiddet egemen savunma refleksleri kültürü oluşturuyor. Kaba kuvvet gibi savunma mekanizmaları kültüre egemen oluyor. İzlerini her yerde görüyoruz. Toplum güvenliğini askeri önlemlerle de olsa sağlamışsa dahası askeri önlemler ile açlığı önlemiş sosyal paylaşımı oluşturabilmişse varoluşsal kaygılarından arınmış yeni bir kültüre ikincilerin kültürüne yelken açıyor. Bu kültür kaba kuvveti dışlayan ama varoluşu sürdüren askeri önlemlere kucak açan bu nedenle bireysel özgürlüklere sırt çeviren özellikler taşıyor. Toplum asker yetiştiren asker kültürüne haiz insanlar yetiştiriyor. Güvenliğini sağlamış savaş ve açlıktan kurtulmuş refah toplumlarında ise özgürlükler üzerinde yeni kültür, üçüncülerin kültürü beliriyor. Bu kültür kaba kuvvete dayanan savunma refleksleri içeren savaş kültürüne uzaktır, bu kültür açlık savaş gibi varoluşu tehdit eden durumlarda özgürlüklerin rafa kaldırılması ve askeri önlemler alınmasına da uzaktır. Diğer toplumlar gibi varoluş kaygıları kalmamıştır. Bu kültür bunlardan çok daha ötede bireysel özgürlük kültürünü özünde barındırır. İnsanlığın bilgi birikimine en büyük katkıyı böylesi toplumlar ve onların bireyleri yapmış, tarih boyunca.
“Peki bu üç kültür buralarda olduğu gibi bir araya geldiğinde yaşanan çatışmalar nasıl sonuçlanıyor, hangi kültür kazanıyor. Üçüncüler mi?” diye sorunca elini sallayarak;
- Keşke öyle olsaydı. Tarih bize gösteriyor ki; hiçbir uygarlık ne kadar gelişmiş olursa olsun birincilerin yani barbarların saldırısından kendini kurtaramamış. Ve ne yazık ki, hep birinciler kazanmış. Koskoca Roma imparatorluğunu Vizigotlar denen barbar bir kavim ortadan kaldırmış.
- Bu durumun hiç istisnası yok mu?
Gelen ikinci çaylar ile ısındığımı hissetmeye başlamıştım. Kitabını açıp içinden Van bölgesi uygarlıkları başlığı altında sıralanan maddeleri gösterdi.
- Bildiğim kadarıyla yok. Saldırıya uğrayan veya kendini saldırı altında hisseden gelişmiş dediğimiz üçüncüler yıkımı önlemek çocuklarına yaşanabilir bir ülke bırakabilmek için ikincilerin kültürüne inmeye razı olup daha totaliter askeri rejimlere dönüşmüşler. Gelecek kaygısı ile bireysel özgürlüklerinden feragat edip askeri önlemlere totaliter yönetimlere yani ikincilerin kültürüne rıza göstererek sadece yıkımı geciktirebilmişler. Biraz zaman kazanabilmişler o kadar. Bu topraklarda yaşayan Urartular, Medler, Persler, Bizanslılar hepsi göçlerden nasibini almış kimi biraz zaman kazanmak için geri adım atmış ama sonuçta hepsi tarihten silinmişler. Dahası bu durum günümüzde de geçerliliğini koruyor.
- Günümüzde de mi? Nasıl yani?
- Son 50 yılda Anadolu’da yaşanan göçlerin şehirlerde hiç etkisi olmadı mı sanıyorsun? Özellikle terör nedeniyle bu topraklardan göç etmek zorunda kalan canını kurtarma derdindeki insanların şehre gidince hemen şehirli olduğunu düşünmüyorsun umarım. Şehirlerin köyleşmesinden yakınanlar bana kalırsa birincilerin istilasına uğramış üçüncüler. Ve o üçüncüler bir şeyleri sürdürebilmek çocuklarına daha iyi hayat sunabilmek için devletin ve askerin totaliter katı önlemler almasına bugünden razı görünüyor.
- Peki ya sonrası?
- Sonrası aynı filmin yeni versiyonu. Birincilerin kültürünün şehirlere egemen olması. Onların çocuklarının ikincil kültürü oluşturma çabaları ile devam eden sosyal devinim. Filmin hangi bölümündeyiz diye soracaksan hiç sorma? Kendine hangi kültüre ait olduğunu ve hangilerinin kültüründe yaşadığını sor. Veya her şeyi boş ver hiçbir şey sormadan yaşa. Ben öyle yapıyorum. Daha az acı veriyor.
Gün bitmiş karanlık her yere çökmüştü. Çay için teşekkür edip izin istedim. Bizimkini orada kitapları ve notları ile baş başa bırakıp şehre döndüm. Karanlık her yeri kaplıyor sokaklar hızla tenhalaşıyordu. Van’da hayat gece vardiyasına başlamıştı.
Urfa’nın taş sokaklarını harmanlayıp Gümrük Han’da mola vermiştim. Kalabalığın gizlediği taş kapıdan hana girip çardağın gölgelediği alanlarda oturacak yer bakındım. Rahleye benzeyen o alçak taburelere oturamadığımı gören kahveci tahta sandalye getirdi. Bir süre soluklanıp fotoğraf makinemle ilgilendim. Az ilerde dama oynayanların çevresi kalabalıktı. Göz ucuyla bana bakıp ilgilenmiyormuş gibi yapsalar da yabancı birinin aralarında olduğunun farkındaydılar. Onların ötesinde ise kontrplak üzerine her taşın vurularak yerleştirildiği sıkı bir domino partisi devam ediyordu. Sarı pirinçten domino taşları oynanmaktan hayli aşınmıştı. Kahveciye çay istediğimi işaret ettim. Omzunda pek temiz sayılmayacak havlusu ile gelip masayı sildi ve elime bir bardak çay tutuşturdu. 
Günlerdir neredeyse aralıksız devam eden yağmur hepimizin ruhunu daraltmıştı. Grinin egemen olduğu o renksiz günler, yağmur nedeniyle kapalı kalmanın getirdiği iç sıkıntısı ve kötü hava şartlarına karşın hastanenin giderek artan hasta yükü enerjimizi soğuruyordu. 
Şimdilerde alıcısı kalmadığı için pek bulunmayan longplay plak aramak için girmiştim, Beyoğlu İstiklal caddesine açılan Suriye pasajına. Çok katlı, ortası avlulu zamanının görkemli apartmanlarından olmasına karşın kendini ihtiyarlığa teslim etmiş gibiydi. Pasajın ağzındaki gazete bayii olmasa içerde canlılık adına bir şey bulunabileceğini hayal bile etmek zordu. Her ihtiyar gibi Suriye pasajı da geçmişin şaşaalı günlerinden belleğinde yer edenlerle avunuyor gibiydi. Bir zamanlar görkemli filmlerin gösterildiği Santral Sineması’ndan geriye pasajın derinlerindeki bilet gişesinden başka bir şey kalmamıştı. Pasajın geçmişini hatırlayanların çoğu çoktan geçip gitmişti, bu dünyadan. Gereğinden fazla yaşadığını düşünüp yalnızlığından dem vuran ihtiyarlar gibi hüznüne gömmüştü kendini, Suriye pasajı.
Gitarının akordu ile oynayıp o ana kadar lafa katılmayan sarışın delikanlı dayanamadı; “
Aynı hasta odasını paylaşıyorlardı. Bu zoraki biraradalık hastalarımızdan birinin hoşuna gitse de diğeri durumdan hiç memnun değildi. Yaşlı olan beyefendi sesini çıkarmıyordu ama daha genç olan diğeri ısrarla her fırsatta oda arkadaşının horlamasından vs. yakınıyor ve tek kişilik özel hasta odası bulunması için uğraş veriyordu. Dahası tanıdığı hatırlı kişiler aracılığı ile klinik şefini ve başhekimi arattırıp özel oda isteği konusunda ısrarcı olmuştu.
“Nedir pırlantayı bu kadar çekici kılan? Diğerlerinden farkı nedir?” diye soracak oldum. Gülümsedi, çayından bir yudum aldı;