Archive for Haziran, 2009

Kültür Üçlemesi

Cumartesi, Haziran 27th, 2009

30977Görevli gittiğim Van ilinde konaklama uzadıkça yarı açık cezaevi hissini giderek daha çok hissediyordum. Birbirini kesen dört ana cadde ve bu caddelerin ortasında kentin en büyük çarşı alanı, ne yöne gidersen git benzer insan, bina ve sokaklar. Kendine hapishaneler kurmada hayli başarılı olan ve yaşadığı hapishaneyi başkalarınkiyle kıyaslayarak rahatlayan benim gibi büyük şehir insanları için anlaşılır, anlatılır durum değildi, hissedilen sıkıntı. Öyle bir şehir ki şöyle gidip geliyorsunuz bitiyor. Kaçmaya kalksanız genelde kış koşulları fırsat vermiyor, çoğu kez de kendiniz vazgeçiyorsunuz.

Üstelik sıkılmayı gerektiren durum olmamasına, işlerin yolunda gitmesine rağmen kendinle baş başa kalacak yer bulamama endişesi veya çoğumuzun yaptığı gibi tüketimle oyalanacak büyük alışveriş merkezleri olmamasının verdiği garip hapsedilmişlik hissiyle şehrin iskele bölgesine göl kenarına attım, kendimi. Gün batımı yaklaşıyor, rüzgar sert esiyordu. Tatvan vapuru iskeleden açılmış yola koyulmuştu. Güneşin Van gölü üzerinde yaptığı renk oyunlarına dalmıştım. Gözden kaybolan güneşten artan ışıklar bulutlara vuruyor, gökyüzünde yangın hissi uyandırıyordu. Bir süre sahilde yürüdüm. Dalgaların sesi ara sıra duyulan martı çığlıklarına karışıyordu. Sahile vuran gölün sodalı suyunun çekilirken bıraktığı köpükler kısacık ömürlerinde batan güneşe merhaba diyecek zaman bile bulamadan gözden kayboluyor, yerini yenilerine bırakıyordu. Gölün uçsuz bucaksızlığının verdiği özgürlük hissi şehrin sıkıntısını atmama yetmişti. Ancak çekilen güneşle birlikte giderek daha sert esen rüzgarı geç hissetim. Üşümüş, titriyordum. İskeledeki restorana girip sobanın yanına yerleştim.

Biraz ısınıp gevşeyince yandaki masada oturan gözlüklü orta yaşlı adam dikkatimi çekti. Sonradan bölgede yıllardır kazı ve araştırmalar yapan arkeologlardan olduğunu öğrendiğim beyefendi kitaplarına gömülmüş ara sıra aldığı notlara göz atıyordu. Kendisini merakla izlediğimi görünce bana bakıp gülümsedi;

-         Bir süredir buradan sizi izliyordum. Üşümemiş olmanıza hayret etmiştim ki pes edip geldiniz.

-         Doğrusu şehirde sıkıldım. Kaçacak yer bulamayınca gölün kenarına kaçıp kendimle baş başa kalayım istedim ama güneş çekilince dışarısı hızlı soğudu.

Gülümsedi. Eliyle masasına buyur edip iki çay söyledi. Sormam üzerine arkeolog olduğunu bölge tarihi üzerine yıllardır emek verdiğini. Çalışmak için sık sık iskeleye geldiğini, Van bölgesinin konumu nedeniyle bilinen tarih boyunca kültür ve medeniyetlerin karıştığı bir yer olduğunu anlattı. Bölgenin bugün bile göç alıp göç veren dinamik nüfusa sahip olduğundan söz edip “Görünen o ki; günümüzde keşifmiş gibi sunulan medeniyetler çatışması buralara tarih boyunca hep varmış” dedi. “Peki çatışmışlar da ne olmuş o medeniyetler” diye üsteledim. Elinin işaret, orta ve yüzük parmaklarını gösterip üç işareti yaptı. 

-         Bu bölgenin bilinen 10.000 yıllık tarihini kültürünü inceledim. Anladığım kadarıyla kültür özünde köklerini insanın varoluşsal kaygılarından alıyor. Medeniyetler çatışması dediğin nedir, ne maksatla kullanılıyor bilemem ama bana kalırsa tarih boyunca birbirinden farklı 3 kültür var olmuş, hep. Medeniyetler ise bu kültürlerin üzerinde oluşmuş veya çatışmış.

Sonra eliyle tek tek parmaklarını gösterip;

-         Birincisi canını kurtarma, kendine hayatta kalacak o günü kurtaracak yaşam alanı arayışıyla göç edenlerin kültürü. İkincisi o gün için canını kurtarmış, bulunduğu yaşam alanında karnını doyurup kendini devam ettirebilen ancak bunu sürdürebilmek gelen göçlere karşı koyabilmek için silahlı güç bulundurmak zorunda olanların kültürü.

-         Peki ya üçüncüsü?

-          Birinci ve ikinci aşamayı geçip gelecek kuşaklarını da güvence altına almayı başararak özgürleşen geleceğe insanlık yararına izler bırakmaya çalışan görece daha gelişmişlerin kültürü de üçüncüleri oluşturuyor. Biz arkeologlar genellikle üçüncülerin bıraktığı eserleri bulup o günlerin hayatına yaşam biçimlerine dair yorumlar yapabiliyoruz. 569

“Bu üç kültür arasında hayli fark olsa gerek” diye söylenince kafasını salladı. Bardağındaki çayı yudumlayıp masaya bıraktı. Elindeki kalemiyle masadaki kitapları gösterdi;

-         Görünüyor ki; Savaş ve yok olma kaygılarından yeni çıkmış birinciler için şiddet egemen savunma refleksleri kültürü oluşturuyor. Kaba kuvvet gibi savunma mekanizmaları kültüre egemen oluyor. İzlerini her yerde görüyoruz. Toplum güvenliğini askeri önlemlerle de olsa sağlamışsa dahası askeri önlemler ile açlığı önlemiş sosyal paylaşımı oluşturabilmişse varoluşsal kaygılarından arınmış yeni bir kültüre ikincilerin kültürüne yelken açıyor. Bu kültür kaba kuvveti dışlayan ama varoluşu sürdüren askeri önlemlere kucak açan bu nedenle bireysel özgürlüklere sırt çeviren özellikler taşıyor. Toplum asker yetiştiren asker kültürüne haiz insanlar yetiştiriyor. Güvenliğini sağlamış savaş ve açlıktan kurtulmuş refah toplumlarında ise özgürlükler üzerinde yeni kültür, üçüncülerin kültürü beliriyor. Bu kültür kaba kuvvete dayanan savunma refleksleri içeren savaş kültürüne uzaktır, bu kültür açlık savaş gibi varoluşu tehdit eden durumlarda özgürlüklerin rafa kaldırılması ve askeri önlemler alınmasına da uzaktır. Diğer toplumlar gibi varoluş kaygıları kalmamıştır. Bu kültür bunlardan çok daha ötede bireysel özgürlük kültürünü özünde barındırır. İnsanlığın bilgi birikimine en büyük katkıyı böylesi toplumlar ve onların bireyleri yapmış, tarih boyunca.

“Peki bu üç kültür buralarda olduğu gibi bir araya geldiğinde yaşanan çatışmalar nasıl sonuçlanıyor, hangi kültür kazanıyor. Üçüncüler mi?” diye sorunca elini sallayarak;

-         Keşke öyle olsaydı. Tarih bize gösteriyor ki; hiçbir uygarlık ne kadar gelişmiş olursa olsun birincilerin yani barbarların saldırısından kendini kurtaramamış. Ve ne yazık ki, hep birinciler kazanmış. Koskoca Roma imparatorluğunu Vizigotlar denen barbar bir kavim ortadan kaldırmış.

-         Bu durumun hiç istisnası yok mu?

Gelen ikinci çaylar ile ısındığımı hissetmeye başlamıştım. Kitabını açıp içinden Van bölgesi uygarlıkları başlığı altında sıralanan maddeleri gösterdi.

-         Bildiğim kadarıyla yok. Saldırıya uğrayan veya kendini saldırı altında hisseden gelişmiş dediğimiz üçüncüler yıkımı önlemek çocuklarına yaşanabilir bir ülke bırakabilmek için ikincilerin kültürüne inmeye razı olup daha totaliter askeri rejimlere dönüşmüşler. Gelecek kaygısı ile bireysel özgürlüklerinden feragat edip askeri önlemlere totaliter yönetimlere yani ikincilerin kültürüne rıza göstererek sadece yıkımı geciktirebilmişler. Biraz zaman kazanabilmişler o kadar. Bu topraklarda yaşayan Urartular, Medler, Persler, Bizanslılar hepsi göçlerden nasibini almış kimi biraz zaman kazanmak için geri adım atmış ama sonuçta hepsi tarihten silinmişler. Dahası bu durum günümüzde de geçerliliğini koruyor.

-         Günümüzde de mi? Nasıl yani?

-         Son 50 yılda Anadolu’da yaşanan göçlerin şehirlerde hiç etkisi olmadı mı sanıyorsun? Özellikle terör nedeniyle bu topraklardan göç etmek zorunda kalan canını kurtarma derdindeki insanların şehre gidince hemen şehirli olduğunu düşünmüyorsun umarım. Şehirlerin köyleşmesinden yakınanlar bana kalırsa birincilerin istilasına uğramış üçüncüler. Ve o üçüncüler bir şeyleri sürdürebilmek çocuklarına daha iyi hayat sunabilmek için devletin ve askerin totaliter katı önlemler almasına bugünden razı görünüyor. 

-         Peki ya sonrası?

-         Sonrası aynı filmin yeni versiyonu. Birincilerin kültürünün şehirlere egemen olması. Onların çocuklarının ikincil kültürü oluşturma çabaları ile devam eden sosyal devinim. Filmin hangi bölümündeyiz diye soracaksan hiç sorma? Kendine hangi kültüre ait olduğunu ve hangilerinin kültüründe yaşadığını sor. Veya her şeyi boş ver hiçbir şey sormadan yaşa. Ben öyle yapıyorum. Daha az acı veriyor.

Gün bitmiş karanlık her yere çökmüştü. Çay için teşekkür edip izin istedim. Bizimkini orada kitapları ve notları ile baş başa bırakıp şehre döndüm. Karanlık her yeri kaplıyor sokaklar hızla tenhalaşıyordu. Van’da hayat gece vardiyasına başlamıştı. 

Vicdanın Kokusu

Pazartesi, Haziran 22nd, 2009

208569Urfa’nın taş sokaklarını harmanlayıp Gümrük Han’da mola vermiştim. Kalabalığın gizlediği taş kapıdan hana girip çardağın gölgelediği alanlarda oturacak yer bakındım. Rahleye benzeyen o alçak taburelere oturamadığımı gören kahveci tahta sandalye getirdi. Bir süre soluklanıp fotoğraf makinemle ilgilendim. Az ilerde dama oynayanların çevresi kalabalıktı. Göz ucuyla bana bakıp ilgilenmiyormuş gibi yapsalar da yabancı birinin aralarında olduğunun farkındaydılar. Onların ötesinde ise kontrplak üzerine her taşın vurularak yerleştirildiği sıkı bir domino partisi devam ediyordu. Sarı pirinçten domino taşları oynanmaktan hayli aşınmıştı. Kahveciye çay istediğimi işaret ettim. Omzunda pek temiz sayılmayacak havlusu ile gelip masayı sildi ve elime bir bardak çay tutuşturdu.

Az sonra kucağında taşıdığı tezgâhı ile masaları dolaşıp el örgüsü çorap eldiven satan sakallı poşulu adam az ötedeki boş tabureye ilişti. Çıkınını açıp bir parça ekmek ve zeytinden oluşan azığını yemeğe koyuldu. Ayağının dibine kadar gelip miyavlayan kediye de ekmeğinden bir parça vermeyi ihmal etmedi. Çoraplarla ilgilendiğimi görünce tezgâhı bana doğru uzatıp kahveciden çay getirmesini istedi. Canlı ve renkli desenleri olan çorapları elime alıp incelediğimi görünce “Beyim için rahat olsun, hanımım kendi eliyle ördü bunları. Sağlamdır. Kolay delinmez” dedi. Üzerinde lacivert küçük noktalar olan diğerlerine göre daha sade desenli olan çorabı elime aldığımda “Beyim al bu çorabı. Bak üzerinde göz var, kem gözlerden korur giyeni” dedi. Çorapların desenlerinde anlam olabileceğimi o güne kadar fark etmediğimi, kullandığım fabrikasyon çorapların o tür anlamlar taşımaktan uzak hep birbirine benzediğini düşündüm. Tezgâhtan daha karışık desenli canlı bir çorap çıkarıp motiflerini göstererek askere gidenler için örüldüğünü, üzerindeki desenlerin ayağı tez olsun, tez zamanda askerden salimen dönebilsin diye işlendiğini anlattı. Meraklanmıştım. Diğer çorapları gösterip üzerindeki motiflerin anlamlarını sordum. Tezgâhı gösterip “kilim gibidir bunlar beyim, görene bilene çok şey anlatır” diyerek çayına uzandı. Göz motifli olan çorabı işaret ettim. Gazeteye sarıp verdi. Parasını katlayıp iç cebine koydu.

Gelen boyacı çocuğa boyaması için ayakkabılarımı verdim. Ayağımda plastik terlikler elimde hanın acı demli çayı bizim çorapçı ile laflamaya başladık. İsot denen Urfa biberi aradığımı söyleyip nereden alabileceğimi sordum. Dönüp baktı;

-         Ne edeceksin isotu? Sizin memlekette biber yok mu?

-         Yemeğe lezzet kattığını, mideye iyi geldiğini okumuştum bir yerlerde. Merak işte.

-         Hadi oradan. Lezzet katarmış, sevsinler. İsot dediğin çiğ köftenin harcıdır. Lezzetli yemek yapamayınca isota sarılıyorlar. Kaybettiği lezzeti arıyor bu millet.

-         Belki de haklılar. Bir şeyler lezzetini yitirdi sanki.

-         Beyim doğru söylüyorsun. Eskinin lezzeti kalmadı pek çok yemekte. Mesela eskinin tavuğunu burada Urfa’da bile bulamıyoruz artık. Hele şu kuş gribinden sonra kümes tavuğu da kalmadı. Kaldık o kokmayan market tavuklarına.

-         Kokmayan tavuk mu? O nasıl oluyor?

Bir süre durdu. Tezgâhındaki çorapları düzenledi. Poşusunu açıp tezgâhına bıraktı. 

-         Unuttuk değil mi? Eskinin tavuğu pişerken bütün ev kokardı. Konu komşu bilirdi o evde tavuk piştiğini. Fakire kokmuştur diye bir parça ayrılır gönderilirdi. Şimdinin tavuğu kokmuyor. Tavuk belki aynı tavuk ama kokmayınca lezzeti de olmuyor. O zaman bilmem ne katıp lezzet arıyor insanlar, senin gibi.

-         Ne var bunda? Her yerde böyle.

-         Beyim yalnız lezzeti yitirsek iyi. Görüp bilmediğin hayvandan, ekip biçmediğin emek vermediğin tarladan gelirse yediklerin değeri de ona göre oluyor. Beslediği hayvanı keserken vicdanlı davranırdı, insan. Kendi hayvanımızın yününden yaparız bu çorabı. Çorap yapıp satacağım diye kış günü yününü kırkıp üşütmeyiz, hayvanımızı. Vicdanımız elvermez. Görüp bilmeyenler için ise öyle değil. Şimdi vicdanlar da lezzetler gibi zayıflıyor, yitip gidiyor.

-         Ne oluyor vicdan zayıfladığında?

-         Yediği hayvanı, bitkiyi görüp bilmediği için merhametsiz oluyor, insanlar. Her şeyi kendine hak biliyor üstelik herkesi de kendi gibi zannediyor. urfa_44

Poşusunu kafasına tekrar sardı. Bardağında kalan çayı yudumlayıp bitirdi. Sonra vicdan denen şeyin insanın içinde olması gerektiğini, insanı karar vermeye zorladığını hem de hemen karar vermek zorunda bıraktığını anlattı. Ayakkabılarım boyanıp gelmiş boyacı çocuk verdiğim bir liraya sevinip koşarak kaybolmuştu.

-         Beyim, vicdan konuştuğunda kokusu gelirdi eskinin tavuğu gibi. Duyardı herkes, vicdanın kokusunu. Şimdi vicdanlar zayıfladı, kokmuyor artık. Koksa da anca kendine kokuyor.

-         Yok mu bu derdin dermanı? Eksilen vicdanları yerine koyamaz mıyız?

-         Eskiden olsa bakardık hal çaresi. Ne de olsa milletçe güvenirdik birbirimize. Şimdi herkes ayrı, herkes yalnız yaşamak istiyor. Güvenmiyor kimseye. Vicdanlar zayıflayınca korkular da arttı. Allah sonumuzu hayreyleye. 

-         Yani?

-         Yani işimiz zor. Herkes kendi gibi merhametsiz, vicdansızlar arasında yaşadığını sanıyor. Kendi gibi biliyor çevresindekileri. Güvenmiyor kimseye. Anaya babaya bile güven kalmadı.

Ayağa kalktı. Tezgâhını yüklendi. Selamlaştık. Gümrük Han’dan çıkmadan önce döndü yüksek sesle “Vicdan beyim, vicdan. Gitti mi gelmiyor bir daha” diyerek hanın kalabalık kapısından ağır adımlarla çıkıp gözden kayboldu. 

Peynirin Tuzu

Pazartesi, Haziran 15th, 2009

makale_823_5280Günlerdir neredeyse aralıksız devam eden yağmur hepimizin ruhunu daraltmıştı. Grinin egemen olduğu o renksiz günler, yağmur nedeniyle kapalı kalmanın getirdiği iç sıkıntısı ve kötü hava şartlarına karşın hastanenin giderek artan hasta yükü enerjimizi soğuruyordu.  

O sabah yine bu ruh hali içinde hastalarımız ile ilgilenirken servis hemşiresi hastalarımızdan birinin yatağında olmadığını, serviste de bulamadığını bildirdi. Kısa süre sonra yaşlı kadın hastamızın kocasıyla birlikte bahçede olduğu haberi geldi. Hastamız, bir türlü iyileşmeyen rahatsızlığı nedeniyle eşinin refakatinde uzun süredir servisimizde yatmaktaydı.

Bahçeye çıkıp yanlarına gittim. Sağanak halinde yağan yağmurun altındaydılar. Hayli ıslanmışlardı. Karı koca yağan yağmura ellerini yüzlerini açıp yıkanıyorlardı, sanki. “Ne yapıyorsunuz bu yağmurun altında? Üşütüp hasta olacaksınız, girin artık içeri” diye seslendim. Yaşlı beyefendi elindeki yağmur damlalarını eşinin yanaklarına sürüp “doktor bey yağmurda yıkanalım, arınalım istedik. Merak etme, az kaldı birazdan gireriz içeri” diye yanıtladı. Servise döndüğümüzde fena halde ıslanmıştık. Yaşananlar nedeniyle içerlemiş olduğumu gören hastamız kocasının tavsiyesi nedeniyle bahçeye çıktığını söyleyip özür diledi. Hemşire  hanım hastamızın üstünü değiştirirken koridorda kocasına çıkıştım.

-         Bu yaptığınız iş mi? Eşinizin bunca hastalığına bir de soğuk algınlığı mı eklemek mi istiyorsunuz?

-         İşinizi aksattığım için kusura kalma doktor bey oğlum. Lakin faydam dokunsun istemiştim.

Üşümüşlerdi. İki çay söyleyip yanlarına oturdum. Bir daha sormadan böyle işlere kalkışmamalarını rica ettim. Çaylarımızı içip ısınırken beyefendi baba mesleği olan peynircilik yaptığından hayatını peynirden kazandığından, peynir imal edip sattığından ve peynirin nasıl yapıldığından söz etti. 

-         Sütü mayalarsın peynir olur zannederler ama olan taze peynirdir. Yumuşak ve lezzetsizdir. Sonra, beklersin olgunlaşsın. Bekledikçe olgunlaşır sertleşir kıvama gelir, peynir. Biraz insana benzer. Olgunlaşması zaman alır sabır ister.

-         Sonra da rakıya meze ederler, değil mi?   

-         Orasına karışmam, olgunlaşan peyniri bozulmaması için salamura dediğimiz tuzlu suya yatırırız. Salamura bozulmasını önler ama peyniri daha da sertleştirir. Eskiyip yaşlandıkça dışı iyice sertleşir, kalıba girmez olur, peynir. Hani insan da yaşlanınca benim gibi söz dinlemez, inatçı olur ya, onun gibi.

“Yok mu bunun çaresi?” diye sordum. Çayından bir yudum daha aldı gülümsedi;

-         Olmaz olur mu? Baktık ki tuzlu su peyniri iyice sertleştriip  acılaştırdı yağmura çıkarır tuzu gidene kadar yağmur suyunda yıkar bekletiriz. Yağmur suyunda yıkanan peynir çok direnmez, yumuşar, gençleşir.

-         Onun için mi yağmurun altına çıkardın hanımını?

-         Doktor bey günlerdir hastanedeyiz ve hanımım onca tedaviye ilaca rağmen bir türlü iyileşmiyor, siz de görüyorsunuz. Geçen gün hemşire hanımdan eşimin kolundaki serumun içinde tuzlu su olduğunu öğrenince ninemden kalma bu yöntem geldi aklıma. İlaçların etki edebilmesi, gençleşebilmesi için yağmurda yıkanıp arınmasının iyi geleceğini düşündüm. 1219698378yagmur7nw8

“İşe yarayacak mı dersin?”diye sordum. Bardağında kalan son yudum çayı da içip sevgi dolu gözlerle hanımına baktı.

-         Bunca gündür hava kapalı, hep yağmur, hep yağmur. Elbet bir gün güneşin yüzünü göstereceğini bilmesek sabırla bekler miyiz sanıyorsun? Bizim hanım için de elbet güneş bir gün yüzünü gösterecek. Dilerim birlikte görürüz o güneşi.

 “Çocuklarınız yok mu?” diye sordum. Pek gelen gidenleri yoktu. Hanımı ile göz göze geldi, elini tuttu.

-         Vardı, doktor bey oğlum. İki oğlumuz vardı.

-         Ne oldu onlara?

-         Büyük oğlumu anarşi zamanında solcu diye vurdular. Küçük oğlum da ağabeyinin intikamını almak için gitti, vuranları vurdu. Şimdi biri mezarda, diğeri hapiste. Yani yoklar.

O zamana kadar konuşmayan hastamız yatağında doğruldu. Gözleri dolmuştu. Kocasının koluna sarıldı. Bey amcanın da gözleri doldu.

      -  O zamandan beri yas tutuyoruz, doktor bey oğlum. Tuttuğumuz yas salamuramız oldu, sanki. Bizi sertleştirdi, o sayede ayakta duruyoruz.

      - Keşke küçük oğlunuz da sizin gibi yapabilse, yanınızda kalsaydı.

      -  Küçük oğlumuz yas tutmak istemedi. Kolay yolu seçti. İntikam almakla yas tutmaktan kurtulacağını sandı. Gençten tüketti kendini.

Hüzünlenmişlerdi. Karı koca biri birilerine bakıp sustular.

Hastamızın tedavisini gözden geçirip odadan çıktım. Koridorun sonundaki pencereden bir süre dışarıyı izledim. Yağmur hafiflemeye başlamıştı. Ortalık aydınlanıyor renkler geri geliyor gibiydi. Güneş, yüzünü göstermeye hazırlanıyordu.

Şeytan Tırnağı

Salı, Haziran 9th, 2009

suriye_pasajiŞimdilerde alıcısı kalmadığı için pek bulunmayan longplay plak aramak için girmiştim, Beyoğlu İstiklal caddesine açılan Suriye pasajına. Çok katlı, ortası avlulu zamanının görkemli apartmanlarından olmasına karşın kendini ihtiyarlığa teslim etmiş gibiydi. Pasajın ağzındaki gazete bayii olmasa içerde canlılık adına bir şey bulunabileceğini hayal bile etmek zordu. Her ihtiyar gibi Suriye pasajı da geçmişin şaşaalı günlerinden belleğinde yer edenlerle avunuyor gibiydi. Bir zamanlar görkemli filmlerin gösterildiği Santral Sineması’ndan geriye pasajın derinlerindeki bilet gişesinden başka bir şey kalmamıştı. Pasajın geçmişini hatırlayanların çoğu çoktan geçip gitmişti, bu dünyadan. Gereğinden fazla yaşadığını düşünüp yalnızlığından dem vuran ihtiyarlar gibi hüznüne gömmüştü kendini, Suriye pasajı.

Aradığım dükkan kürkçü ve derici dükkanlarının sırasındaydı. Plakları irice bir sepete yığmıştı. Sepetin başında lise öğrencisi olduklarını sonradan öğrendiğim bir kız ve iki erkek plakları karıştırıyor bir yandan da yerde duran pikaba koydukları plağı dinliyorlardı. Birinin elinde gitar vardı. Üçü de başta ayağa siyahlar giyinmiş gümüşi aksesuarlar, kolye ve küpeler takmıştı. Kızın yüzündeki makyaj da siyaha yakın renklerdeydi. Görüntüleri ürkütücü biraz da itici gelmişti. Ses etmeden ben de plakları karıştırmaya başladım. Pikapta çalan John Denver’a  elinde gitar olan hafiften eşlik ediyor diğeri ise plağın kabına bakıp notlar alıyordu. “Size göre hayli eskidir, bu şarkılar. İlginizi çekiyor olması güzel doğrusu” diye takıldım. Önce konuşmak istemediler. Sonra siyah uzun saçlı olanı “Bizler rockçıyız. Bu şarkıları pek sevmeyiz ama John Denver’ın gitarı konuşturup sözleri ile gitarını yanıtlaması ilginç geldi doğrusu. Ondan bir şeyler öğrenmeye çabalıyoruz.” diye yanıtladı.

Liseye yeni başladıklarını, rock müzik tutkunu olup kurdukları müzik grubu ile amatörce çalıştıklarını anlattı. Neden bu kadar siyah renk düşkünü olduklarını sorduğumda o ana kadar sesi çıkmayan genç kız biraz da sert ses tonuyla “Siyah renk midir bilemem ama bizleri çok iyi anlatıyor” diye söze girdi. Şaşkın bakmış olacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu.

-         Ergenlik işte. Bir türlü kendimizi anlatamıyoruz. Nasıl bir şeyse şu ergenlik dedikleri? Ergenliğin ne olduğunu nasıl geçeceğini, geçmesi gereken bir şey olup olmadığını kimse bilmiyor. Öyle hastalıklı birileriymişiz gibi bakıyorlar, bizlere.

-         Siz de siyahlar giyinip acayip makyajlar yaparak bu bakışı azdırmış olmuyor musunuz? Nedir bu ergenlik yakınmanız?

Sarışın olan üçüncü delikanlı bir yandan gitarının akordu ile oynuyor bir yandan da gevezeliği bırakın da gidelim dercesine el hareketi yapıyordu. Siyah uzun saçlı delikanlı elini uzatıp tırnağını gösterdi.

-         Ergenlikle başımız belada. Öyle bir şey ki; çocuk olmaya kalksan çocuk değilsin, yetişkin olmaya gücün yetmiyor, kimse seni takmıyor. Şeytan tırnağı muamelesi görüyoruz. Tırnaksın ama işe yaramıyorsun. Üstelik şeytan kabul edilip kafanı koparmak istiyor kendini yetişkin sayanlar. Eskiden çocuktuk şeytanlıklarımız hoş görülürdü. Şimdi büyüdük ne yapsak birilerini rahatsız ediyor.

-         Hepimiz aynı dönemlerden geçiyoruz, bunu bu kadar büyütmeyin.

-         Başkalarını bilemem. Kimisi hiç farkında olmuyor. Ama bizler farkındayız ve bu durumdan rahatsızız.

-         Peki neden böyle siyahlar giyinip itici ürkütücü görünmeye çabalıyorsunuz?

Bu kez yanıt veren genç kızdı;

-         Siyah bizleri anlatıyor da ondan. Renkten sayılıyor ama aslında renk bile değil. Işıksızlığın rengi değil mi, siyah? Ergenlik gibi. Var sayılıyorsun ama yoksun. Hatta olmasan daha iyi olur. İçimizdeki sessizliğin sesini, bilinmezliği anlatıyor sanki siyah.

-         Ama karalara bürünüp kendinizi daha çok gizlemiş olmuyor musunuz?

x09rzcax9ccxvcadhls7jcabn4bc8ca7iqeb7cavofrgmcaqcpccqcaowo4mvcapy3mxzcaea30gwcag61ycacag4k00ocac5eztqcap6k7obca2lftaqca337751cam7n6v2cahmaia9cabwbys8cajmm3691Gitarının akordu ile oynayıp o ana kadar lafa katılmayan sarışın delikanlı dayanamadı; “Gizleyeceğiz elbet. Siyah tüm renkleri içine alıp gizlediği gibi bizi de gizliyor. Bizler de bu şeytan tırnağı halimizle ortaya dökülüp başımızı derde sokmak kafamızı kopartmak istemiyoruz. Yaşamı tanımak, anlamak biraz da kafamıza göre müzik ile avunmak istiyoruz”dedi.  

Sözünü tamamlayıp arkadaşlarına göz kırpıp gidelim dercesine bir hareket yaptı. Çalan plağı gösterip almayacak mısınız diye sorunca gülümseyip paranın kıt olduğunu burada dinleyip beğendikleri parçaları not edip internet üzerinden indirdiklerini söylediler. Pasajın Derviş sokağa açılan arka kapısından çıkıp sessizce gözden kayboldular. Pikapta çalan plak sona ermiş pasaj eski sessizliğine dönmüştü. Dışarıda yağmur başlamıştı. Girişteki gazeteci telaşla gazetelerini topluyordu. Şimdilerde adı bile kalmayan Santral Sinemasının gişe duvarında eskilerden kalan bir yazı ilişti, gözüme.

“Tam 1 Lira Talebe 50 Kuruş. Veresiyemiz yoktur.” 

Pırlantının Rengi

Pazartesi, Haziran 1st, 2009

3fe8186b00af4243a2240be1rAynı hasta odasını paylaşıyorlardı. Bu zoraki biraradalık hastalarımızdan birinin hoşuna gitse de diğeri durumdan hiç memnun değildi. Yaşlı olan beyefendi sesini çıkarmıyordu ama daha genç olan diğeri ısrarla her fırsatta oda arkadaşının horlamasından vs. yakınıyor ve tek kişilik özel hasta odası bulunması için uğraş veriyordu. Dahası tanıdığı hatırlı kişiler aracılığı ile klinik şefini ve başhekimi arattırıp özel oda isteği konusunda ısrarcı olmuştu.

Servis çalışanları olarak adamın ayrıcalık bekleyen tavrından usanmış biraz da içerlemiştik. Diğerinin olayları sesini çıkarmadan izlemesini de yadırgıyorduk. Servisin hasta yoğunluğu nedeniyle oda değişikliğini yapamamıştık. Biraz kasıtlı olarak ağırdan aldığımız bile söylenebilirdi.

O akşam nöbetçiydim. Özel hasta odası diye tutturan hastamız odama geldi, oda arkadaşının horlaması yüzünden uyuyamadığından yakındı. Gece yarısıydı ve servisin tüm yatakları doluydu. Bu saatte çözüm üretmemin mümkün olmadığını söylemeye çalıştım ama sesini giderek arttırıyor, sinirlerinin bozulduğundan yakınıyordu. Cep telefonuna sarılıp bir yerleri aradı. Biraz sonra telefonum çaldı. Arayan klinik şefimizdi. Hastamız hatırlı tanıdıkları aracılığı ile şefimize ulaşmış ve yardım istemişti. Şefimiz benden en azından o gece için çözüm üretmemi rica etti.

Mütevazı nöbet odamı ve yatağımı hastaya verdim. Serviste yatan hastaları dolaştıktan sonra hastanın yatmak istemediği odanın yolunu tuttum. Şikayet edilen hastamız odasında mışıl mışıl uyuyordu. Horlama sesi de yoktu. Ses çıkarmadan koltuğa ilişip kitabıma gömüldüm. Huysuz hastamız için, en azından o gece için çözüm üretmiştik. Bir süre sonra odayı paylaştığım hastanın uyanıp yatağında doğrulduğunu gördüm. Gülümseyerek bana bakıyordu. “İzniniz olursa bu gecelik oda arkadaşlığınızı ben yapmak istiyorum” dedim. Gülümsedi.

-         Ne demek doktor bey, onur duyarım.

-         Sahi nedir bu aranızdaki geçimsizlik?    

-         Doktor bey, inanın bilmiyorum. Beyefendi geldiğinden beri, yalnız kalmak istiyor. Sanırım kendince gizlemek istediği bir kusuru var. Hastalık değiştirir insanı, bilirsiniz.

Uykusu açılmıştı bizim ihtiyarın. Servisin çay ocağından iki çay alıp odaya döndüm. Bildiğim kadarıyla pek ziyaretçisi yoktu, hastamızın. Hanımının vefatından sonra yalnız yaşadığından oğlunun Erzurum’da askerde olduğundan yakındı. Yalnız kalmamak için özellikle tek kişilik oda istememişti. Çayımızı yudumlarken pırlanta eksperi olduğundan, gözlerinin iyi seçememesi nedeniyle  emekli olup kenara çekildiğinden söz etti. O güne kadar pırlantayı bir taş cinsi olarak bilirdim. Kıymetli taşların kesiliş biçimine pırlanta dendiğini anlattı. Ömrü pırlantaların kesimine, rengine, parlaklık ve dokusuna bakıp fiyatlandırmakla geçmişti, hastamızın.

pirlanta“Nedir pırlantayı bu kadar çekici kılan? Diğerlerinden farkı nedir?” diye soracak oldum. Gülümsedi, çayından bir yudum aldı;

-         Pırlanta sonuçta işlenmiş kıymetli bir taştır. İnsanlar sevdiklerine içindeki cevheri ve onun pırıltısını hediye ederek sevgilerini sunarlar. Pırlanta takan hanımlar ise pırlantanın ışıltısında fark edilmiş ve birisi için özel olmuş olmanın hazzını duyarlar.  Pırlanta insanı yansıtır, anlayacağın.

-         İnsanlar biraz pırlantaya mı benziyorlar, demek istiyorsunuz?

-         Yok, o kadar uzun boylu değil. Her insan değerli bir taştır, cevherdir bence. Pırlanta ise üzerindeki giysi. Çoğu keşfedilmeden kalır. Bir kısmı ise keşfedilir, işlenir içindeki pırıltıyı yansıtacak biçimde kesilerek pırlanta haline getirilir. Göz kamaştırır, çoğunlukla. Özel insanlardır onlar. 

-         Her insan için geçerli mi bu benzetme?

-         Değil elbet. Boşuna mı pırlanta eksperliği yaptık bunca sene. Cevherin boyu posu ne olursa olsun içindeki ışıltısı, berraklığı, saflığı taştan taşa değişir. Büyüklüğü, gösterişi, kesimi yani kılığı kıyafeti ne olursa olsun pırlantaya değerini veren beyazlığı, saflığı, berraklığıdır. Her cevher istenirse pırlanta biçiminde kesilip gösterişli hale getirilebilir, kimi önemli insanlar gibi. Ama değeri belirleyen onun saflığı, berraklığı ve kusursuzluğudur.

Sustu bir süre. Kafam karışmıştı. “Önemli insanlar değersiz olabilir mi?” demek istiyorsunuz diye sordum. Çay bardağında kalan son yudumu içip teşekkür ettikten sonra gözlerimin içine baktı;

-         Benimle bu odayı paylaşmak istemeyip özel oda isterim diye tutturan hasta kendisinin önemli biri olduğunu gösterebilmek için her şeyi yaptı. Bu gece odanıza bile el koydu. Sence bu önemli zat değerli biri olabilir mi? Veya bu ülke için gerçekten değerli biri servisinizde yatıyor olsa ona nasıl davranırdınız? Bir düşün hele.  

-         Yani?

-         Kendilerinde göremedikleri değeri “önemli biri” imajı vererek başkalarına kabul ettirmeye çabalıyor, kimileri. Az da değiller. Her yerde var bunlardan. Kendi değerinin farkında olanlar için ise hiç önemi yok bu konuların.

“Sayıları çok değil galiba bu değerli insanların” diyecek oldum. Gülümsedi, elini omzuma koydu “ Olsun be doktor bey oğlum. Onlardan biri şu anda benim karşımda oturuyor. Kendini önemli hissetsin diye birilerine odasını verip şu fakire oda arkadaşlığı edecek kadar değerli biri ile iki çay içip laflamışız çok mu?” dedi.  

Utandım, mahcup hissettim kendimi. Hastaları dolaşma bahanesiyle izin istedim. Servise gecenin sessizliği çökmüştü. Odaya döndüğümde ise hastamız horultulu derin bir uykudaydı. Yüzünde sanki bir tebessüm vardı veya belki de bana öyle geldi.