Gözyaşı Mahpusluğu

img_0794

Ayrılırken “Beni dert etme, benimki sadece bir anıyı misafir eden hayatlardan.” demişti.

Bir sürü rastlantı sonucu aynı meyhane masasında kadeh kaldırıp, gece boyu Neşe’ye kadeh tokuşturmuştuk.

Daha önce öyle birini hiç tanımamıştım.

En iyisi baştan anlatayım;

Aynı şehirde yaşadığımız halde yıllardır görüşemediğim meslektaşımla meyhanede buluşmak için sözleşmiş ancak son anda çıkan acil ameliyat yüzünden arkadaşım gelememişti. Birkaç yıl önce kaybettiğimiz ortak dostumuzun anısına kadeh kaldırıp eski günlerden konuşmayı planlamıştık, ancak olmadı. Heyecanla meyhaneye gidip masaya kurulmuştum. Masaların çoğu boştu. Bir süre sonra gelen ilk mesaj gece ile ilgili beklentilerin değişeceğinin habercisi gibiydi. Arkadaşım, acil bir hasta yüzünden gecikeceğini bildiriyordu.

Yandaki marketten bir gazete alıp gelip masaya döndüm. Sipariş vermeden bir süre gazete ile vakit geçirdim. Ne kadar zaman geçti bilemiyorum ama gazeteden kafamı kaldırdığımda meyhanede tüm masaların dolmuş olduğunu gördüm. Dört kişilik bir masayı sipariş vermeden işgal ediyor olmanın ezikliği ile arkadaşıma ulaşmaya çalıştım ancak telefonu kapalıydı.

img_0795

Biraz meze ve rakı sipariş ettim. Bu arada gelen birkaç müşterinin yer olmadığı gerekçesiyle geri çevrildiğini, gelenlerin de masamdaki boş koltuklarda gözü olduğunu görünce tedirginliğim arttı.

Bir süre sonra arkadaşım arayıp ameliyata devam etmek zorunda olduğunu, gelemeyeceğini söyleyince gecenin şekli değişti.

Yüzümün asıldığından durumu anlayan meyhaneci elinde kadehi ile masama gelip “Görünen o ki, yalnızsınız. İzniniz olursa ağabeyimle birlikte masanıza katılmak ve size eşlik etmek isteriz.” Dedi. Yıllardır yüzünü görmediğim arkadaşımla paylaşmayı düşlediğim masayı meyhaneci ve abisiyle paylaşmak zorunda kalmaya pek hazır olmasam da sesimi çıkarmadım.

İlk kadehleri kaldırırken “Neşe’ye” dediler. Eşlik ettim. Sonraki kadehleri de hep aynı biçimde kaldırmaları üzerine “burada şerefe içilmiyor mu?” diye takıldım. Meğer Neşe genç yaşta trafik kazasında yitirdikleri kız kardeşlerinin adıymış. O akşam da rahmetlinin doğum günüymüş.

Meyhaneci arada kalkıp müşteriler ile ilgileniyor, mutfağı kontrol ediyor, kısa süre otursa da masaya pek eşlik edemiyordu. Karşımdaki acılı ağabeyle başladığımız sohbette babadan kalma fotoğrafhane işlettiğini kardeşinin ise meyhanecilikle geçindiğini anlattı. İşlerin eski tadı olmasa da nişan, düğün fotoğrafları ile iyi kötü ayakta durmaya çalıştıklarından söz etti. Cüzdanından çıkardığı kız kardeşinin fotoğrafını masadaki bardaklardan birine yaslayıp kardeşini anlatmaya başladı.

- En küçüğümüzdü. Emanet gibiydi. İkimiz de üzerine titrerdik. Elimizle evlendirdik. Mutlu bir aile kurdu. Ancak o güzelim aile büyük kızları ile birlikte bir kaç yıl önce aptal bir kamyonun altında kaldı. O kadar ani oldu ki acımızı bile hissedemedik. İnsan yalnızlığını, kardeşini kaybedince anlıyormuş. Hayatta kalan bebeklerini kendi aileme kattım. Acımız hiç eksilmedi. O günden beri, bebeğini ve ondan kalan hayatı, anıları ayakta tutmaya çabalıyorum.

“Peki bu hep böyle mi gidecek?” diye sorduğumda kadehini masaya hışımla bırakıp gözümün içine baktı ve “Ben bir anıyı misafir eden, ağırlayan hayatlardanım. Bu benim seçimim” Dedi.

Kısa bir sessizlikten sonra hiddetlendiği için özür dilercesine kadehini uzattı. Kadehlerimizi tokuşturduk. Hüzünlenmişti. Anlatırken gözleri dolsa da hayatını ölen kız kardeşinin anısını yaşatmaya ve onun emaneti olan yeğenini büyütmeye adadığını, bunun ona iyi geldiğini söyledi. Bu arada meyhaneci masaya yaklaşıp kadehini bizim kadehlerle tokuşturup kuvvetli bir yudum aldı. Boş kadehi doldurması için ağabeyinin önüne bırakırken “muhabbet iyi galiba” diye ortaya bir laf attı. Cevap vermemizi beklemeden müşterileri ile ilgilenmeye koyuldu.

- Bayılıyorum bu hallerine. Ben hiç bunun gibi dışbükey bir adam olamadım. Baksana herkese herşeye yetişiyor, üstelik herkes onu görüyor ve varlığı herkese iyi geliyor. Tam bir meyhaneci oldu çıktı. Benim gibi iç bükey birinin nasıl böyle bir kardeşi oluyor, anlamıyorum.

Yüzüne anlamamış gibi bakmış olacağım ki, kardeşinin bardağını doldururken açıklama yapma gereği duydu.

- Mesleğimiz fotoğrafçılık olunca benzetmeler de ona göre oluyor. Bilirsin İç bükey, dış bükey daha çok aynalar için kullanılır. Benim gibi içbükey tipler uzaktan ters görüntü sunduğu için pek bulaşılmak istenmez. Sevimsiz bulunurlar. Yanlış anlama bu durumdan rahatsız filan değilim. Böyle gayet iyi. Yakından bakmalarına izin verdiklerim ise içbükey aynalarda olduğu gibi kendilerini olduklarından daha büyük görür mutlu olurlar. Onlara iyi gelirim. Yani kısaca içbükey tipin biriyim. Kardeşim ise tam tersi. Herkes olduğunca mutlu. Daha ne olsun?

- Yanlış anlamadıysam kendi hayatınız yerine ölen kardeşinizin anılarını yaşamaya çabalayan bir hayatı yaşadığınızdan söz ettiniz. Hatta belki biraz da bu nedenle kendinizi iç bükey olarak tanımlıyorsunuz. Kendinize ve sizi sevenlere haksızlık etmiş olmuyor musunuz?

dsc_06621

Cevap vermeden rakı kadehini elinde bir süre çevirdi. Sonra cevap vermek istemediğini anlatırcasına tokuşturmak için uzattı. Kadehimi uzatmayıp “cevap vermediniz” diye üsteledim. Kadehi masaya bıraktı ve hafiften yüzünü ekşitti. Uzaktan durumu gören meyhaneci hemen masaya oturup kadehini ikimiz de kadehine vurup “Unutmayın Neşe’ye içiyoruz bu akşam, somurtmak yok” diyerek havayı yumuşattı. Hesap isteyen bir müşteri için kasaya yönelmek zorunda kalınca kadehimi uzatıp “Neşe’ye” dedim. Eşlik etti. Sonra kafasını kaldırıp uzaklara, çok uzaklara bakar gibi dalgın bir bakış atıp “Kendimi, gövdesiyle ağlayan üzeri damla damla donmuş göz yaşı dolu bir ağaç gibi hissediyorum. O donmuş gözyaşları ve içinde barındırdıklarıyla bir acıyı misafir eden hayatlardanım. Gözyaşı mahpusluğu gibi bir şey işte.” dedi.

Sonra bana dönüp eliyle bedenini gösterdi. “Bu bedenlere sığdırdığımız ömürler kimi için yüktür, kimi için ödül veya bende olduğu gibi sadece donmuş bir anı. Ölen kardeşimin ve ailesinin anısını taşıyor, onların anısını ayakta tutmak için yaşıyorum. Bu bana iyi geliyor. Yalnızlığımı unutuyorum. Tarifi zor. Eğrisini doğrusunu bilemem ama iyi geliyor” diyerek kız kardeşinin fotoğrafına doğru kadehini kaldırdı.

dsc_06562

Ömür dediğimizin aslında bedenin yükü olduğunu, bazılarına ağır gelse de taşımak zorunda olduğumuzu, bazılarına hayatın zor gelip taşıttıracak birilerini bulma telaşıyla koca bir ömür tükettiklerini, altında ezilse bile yüküne ses etmeyip hayatı direniş olarak yaşayanlara saygı duyduğundan söz etti.

Bazıları ise hayatı bir misafir gibi ağırlar. Misafir dediğime bakma; misafirin istenmeyeni, beklenmeyeni, sevilmeyeni de olur ama benimki öyle değil. Hayatı misafir eder ağırlarım. Yorulsam da serzenişte bulunmam.” dedi.

Masaya neşeli bir kahkahayla gelen meyhaneci tokuşturduğu bardağını hızlıca yudumlayıp bir iki çatal mezeyi ağzına attı. Tekrar mutfağa doğru koştururken “peki ya kardeşiniz, o bu konuda sizi anlıyor mu?” Diye sordum. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Görüyorsunuz işte. Benzemesek de anlarız birbirimizi. O yükünü yayar dağıtır, bulaştırır başka hayatları da katıp paçal yapar öyle bir hayat yaşar. Biraz kendi, çokça başkası olur. Baksana ikimizi birbirine katıp şu masa başında paçal yapmayı bile başardı. O da onun seçimi.” Diye yanıtladı.

- Hayatı yük bilip aklınca kurnazlık eden hayat tembellerini hiç anlayamadım. Öyle çok var ki onlardan. Kendilerini taşıttaracak birilerini buldular mı onlardan mutlusu yok. Sorsan mutluluğun ne olduğunu bile anlatamazlar. Halbuki mutluluk emek ister, yürek ister, çaba ister ve bedel ister. Gerçek mutluluğun insanı nasıl ağır ağır demleyen bir keyif ve güzelliği olduğunu hiç bir zaman bilemezler. Kurnaz geçinseler de hayatın tüm yükünü sırtlandığı halde gerçekten mutlu olanlara bakıp hayatlarında bir şeyin eksik olduğunu düşünür ama eksiğin ne olduğunu tarif bile edemezler.

Masaya gelen meyhaneci kadehini eline alıp tüm salona yüksek sesle “bu akşam Neşe’ye içiyoruz arkadaşlar” diye seslendi. Salondan yükselen “Neşe’ye” sesiyle kadehler bir kez daha kalktı. Bizimki kardeşinin kolundan çekip abartmaması için uyarsa da meyhaneci ağabeyinin iki yanağını parmaklarıyla sıkıp “canım abim benim” diyerek mutfağa yöneldi. Az sonra elinde dumanı tüten ciğer ızgara ile gelip masaya kuruldu. Bir süre sessizce demlendik. Yine bir hesap için yanımızdan kalktığında bizimki kardeşini işaret edip “Görüyorsun işte… İnsan öyle de mutlu oluyor, böyle de. Hepsi hayatın içinde” dedi.

Sonrasında beni sordu, kendimi anlatmamı istedi. Öyle derinlemesine anlatacak bir hayatım olmadığını düşünüp geçiştirmeye çalıştım. Yutmadı. Halime güldü. Ben de güldüm. Meyhaneci halimize bakıp “önce acı mezelerden yiyip ağlaştınız şimdi de ağzınızın tadı yerine mi geldi?” diye uzaktan takıldı. Daha çok güldük.

Gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbet ettik. Neşe’ye içtik. Meyhane tenhalaşıp garsonlar masaları toplamaya başlayınca ayağa kalktık. Hayli içmiş olmasına karşın iyi görünüyordu.

Yenilen içilenlere göre komik bir hesap geldiğini görünce eziklik hissettirmeden kendilerince jest yaptıklarını anladım. Bahşişle dengelemeye çalıştım. Meyhaneden çıkarken ikisinin de elini sıktıp güzel bir gece olduğunu anlatmaya çalışan bir şeyler geveledim. Halime güldüler. Ben de güldüm.

Bizimki kulağıma eğilip “Kafana çok takma, dedim ya; benimki bir anıyı yaşatan, misafir eden hayatlardan. Başkalarının ne düşündüğü ne dediği umurumda değil. Bugün masanı bize açıp birlikte Neşe’ye içtik. Sen de o anının parçası oldun. Hepimizin hayatı zenginleşti. Gerisi bildiğin hayat işte…” dedi.

Sokağa gecenin sessizliği çökmüştü. Bir kaç adım attıktan sonra iki kardeşin kapının önünde arkamdan baktıklarını görünce durup alabildiğince yüksek sesle “Neşe’ye” diye bağırdım. Sesim, çöpten fırlayan kedinin tıngırtısı ile birlikte yankılandı.

Sonra ortalık yine gecenin sessizliğine büründü.

Dr. Mehmet Uhri

Leave a Reply