Yaşadığımızı Sandığımız

20150820_110707

Farkında mısınız? Gözümüzün gördüğüne, kulağımızın işittiğinden veya diğer duyularımızdan çok daha fazla değer veriyoruz. Diğer duyularımız yanılsa bile herkesin gördüğünün gerçekliğine o kadar güveniyoruz ki görselliğin giderek gerçeklik algısı ile örtüşmesine ve gözümüzün zihnimizi yönetip yönlendirmesine razı oluyoruz. Öyle ki; “görmedin mi?” sorusu, “duymadın mı?” sorusuna göre çok daha fazla tedirginlik yaratabiliyor. Duymamış olmayı önemli bir kusur veya eksiklik olarak görmesek de görmemiş olmayı hatta herkesin gördüğünü gözden kaçırmış olmayı çoğumuz önemli bir kusur olarak görüyor tedirginliğini hissediyoruz.

Görme ve işitme duyuları diğer duyular gibi beden üzerinden zihnin dünyaya açılan pencereleri ise birinin diğerlerine göre üstün olması ve neredeyse görsel algının zihnimizi yönetiyor duruma gelmesinin sorun oluşturmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Sözün uçuculuğunu, kulağımızın yeterli gelmeyebileceğini kolayca kabullenirken gözümüz de bize oyun ediyor olamaz mı?

Özellikle medyanın etkisi ile görsel algının ve izlemenin diğer duyuların önüne geçtiği ve neredeyse tek yönlü algıyla gittiğimiz bu yolun, doğruluğundan hiç kuşkumuz yok mu? Gördüklerimizin dışında gözden kaçan, algılanmayan veya kendi sansürümüze takılan bir şeyler olamaz mı?

Bilirsiniz günlük yaşamda algılarımız, duyularımız hep açıktır. Zihin düzeyine gelmese de beyin hep bir şeyleri algılar ve kaydetmeden siler. Bulunduğunuz odanın sıcaklığı, odada çalışan klimanın sesi, uzaktan gelen konuşmalar ve benzeri pek çok değişken, beden tarafından algılanır ve önem arz etmiyorsa zihni meşgul etmemek için sansür edilir. Söz gelimi bardağınızdaki çayı yudumlar, lezzetini hissedip görüntüsüne bakarken çevrede yaşananlar zihin tarafından büyük oranda sansüre uğrar. Benzer pek çok durumda zihin görsel algı için de sansür uygular. Görsel algıya ve görünenin gerçekliğine olan inancımız o kadar güçlüdür ki zihnin diğer duyularda olduğu gibi bazı görseller konusunda da sansür uygulayıp bir şeyleri gizliyor olabileceğini pek sorgulamayız. Gerçekten de gözümüze çok güvenir, söylenenlere kulak kabartmak yerine gördüklerimize itibar eder, gerçekliğini pek tartışmayız. Çoğunlukla da bu algı doğru gibi görünür. Ancak gözümüz de kulağımız veya diğer duygular gibi kendince gereksiz bulduğu olay, durum veya nesnelere kendini kapatıp farkında olmadan sansür uygulamayı sürdürür. Trafikte araç kullanırken gözümüz yola odaklanır ve diğer kişi, olay veya nesnelere bakıyor olsak bile sansür nedeniyle görsel hafızada yer tutmaz. Yol kenarındaki arkadaşınız size o kadar el ettiği halde geçip gittiğinizden, görmediğinizden yakınır. Kendinizi mahcup ve biraz da eksik hissedersiniz. Gün içinde zihin gerekli görüp öne çıkardıklarına kulak kabartmamızı sağladığı gibi görsel algıda da ciddi bir sansür uygular.

Nasıl mı?

Ardı ardına ağlaşan, dövünen insanların izlendiği savaş haberleri terör görüntüleri gözümüze sokulurken algılarımız da giderek küntleşir. Benzer görseller ilk başta yaptığı duygusal etkiyi daha az yapar hale gelir. Elimden bir şey gelmiyor, içim kaldırmıyor, izleyemiyorum gibi ifadelerle gözümüzü kapatır veya sanki içinde yaşadığımız ülkenin çok uzağında başka bir gezegende yaşanan olaylarmış gibi izler, öylece bakarız. İkinci dünya savaşında toplama kampına gönderilen insanlarla yüklü trenlere nereye gidildiğini bildiği halde kayıtsızca bakan insanları hatırlatırcasına görsel bir duyarsızlık yaşanır. Zihnimizin gözümüze görünenlere sansür uyguladığı açık seçik ortadayken görsel algıya daha öznel ve öncelikli değer biçmeyi ısrarla sürdürürüz. Müzeye gidip görkemli savaş sahneleri içeren resimlere hayranlıkla bakabilir, medyadaki dehşetli savaş görüntülerinden etkilenmemeyi de bu sansür sayesinde hasarsız atlatabiliriz.

20150820_111937

Dahası da var;

İçinde yaşadığımız çağda görmek, görünmek, görünür olmak egomuzu fazlasıyla okşarken sıra bir şeylere karşı çıkıp sesimizi yükseltmeye geldiğinde nedense boynumuzu kolay büküyoruz. Onca isyan edilesi olay göz önünde yaşanırken kendimizi sadece “seyirci” veya en fazla “kurban” yerine koymak daha kolayımıza geliyor. Sesimizi yükselttiğimizde başımıza bir şeyler gelebileceğinden endişe ediyor, neredeyse pornografik gerçeklikteki dehşet görüntülerine itiraz edecek kadar bile sesimizi çıkarmıyoruz.

Kısacası, aklın gözü yönetmesi yerine gözün aklı yönettiği bir çağa ilerliyoruz.

Yaşananlar, gerçekler ne olursa olsun sadece algılanması istenenlerin seçilip gözün görmesi ve beyne dikte etmek üzere aracı olduğundan söz ediyoruz. Görünen gerçeğin ardında başka bir şeyler olabileceği kuşkusu bile tehlikeli bir düşünce olarak kabul görüyor, gözlerimizi kapadığımızda nasıl bir dünya hayal edelim sorusunun yanıtları bile çoktan seçmeli halde hazır bekletiliyor.

Dahası görselliğin, görünür olmanın varoluş düşüncesine hemen tümüyle egemen olduğu ve herkesin birbirinin hayatlarını görebildiği “selfie” çağında yaşadığımız hayatın başkalarının hayatları ile bu kadar benzeşiyor olmasını da yadırgamıyor, olağan karşılıyoruz. Kısacık ömre koca bir hayat sığdırdığımıza inanmayıp, yaşadığımız hayatı sorgulamaya başladığımızda ise huzursuz oluyor ve çevremizdekileri de bu düşünceler yüzünden huzursuz edebiliyoruz.

Görselliğin algı ve zihin üzerinde egemen olduğu zamanlarda her şeye rağmen bir ses, müzik, koku veya tat aklımızı çelip geçmiş yaşanmışlıklar üzerinden hayatımıza kısa süreli bile olsa öznellik, tekillik ve gerçeklik katabiliyor. Böylesi anlarda kısa süreliğine bile olsa kendimiz olup görsel gerçek dünyaya döndüğümüzde yaptığımız kaçamak yüzünden suçluluk bile duyabiliyoruz. Görsel dünyanın gerçekliğini o kadar sorgulamadan içselleştiriyor ve gözümüz zihnimizi o denli kontrol altında tutuyor ki, görünenin ardındaki kendimizle yüzleşmek sıkıntılı bile olabiliyor. Belki de “Felekten bir gece çalmak” deyimiyle gerçek olduğundan emin olduğumuz tüm algı ve zamanların ötesinde farklı bir zaman dilimini işaret ediyor ve kısa süreli de olsa kendi gerçekliğimizle yüzleştiğimiz o anları unutmuyoruz. Söz olup kulağımıza konan, bir şekilde iz bırakan küçük olay veya yaşanmışlıkların değerinin farkında olsak da çoğunluğun hükmüne uyup hayatın görülen ve görülmeyenlerden ibaret olduğunu kabullenip susuyoruz.

Gerçekte ise; gözümüzün aklımıza oyun etmesine ses çıkarmamış oluyoruz.

Rüyalarımızı anlatırken duyduğumuz tedirginliği sosyal medyada hayatımızın özel anlarını paylaşırken görünür olmanın cazibesine sığınıp neredeyse hiç hissetmiyoruz. Sosyal medya paylaşımlarının birbirine benzerlik göstermesine de ses etmiyor altına yazılan yorum ve beğenilerin sayısı ile avunuyoruz. Görselliğin, görünür olmanın egomuzu tatmin edip kendimizi “var” hissetmek için yeterli olduğu sanısıyla sosyal medyayı giderek daha fazla kullanıyor ancak görüntülerin ardındaki duygu durumlarımız hakkında yorumda bulunmaktan özenle kaçınıyoruz.

Bir şeylerin yanlış olduğunu, görselliğin tüm hayatımızı etkileyip ruhumuzu cendereye almakta olduğunu dile getirenlere de “aykırı” damgası vurmayı, onlardan uzak durmayı seçiyoruz. Görselliğin albenili dünyasına zihnimizi emanet edip düşünmeden, sorgulamadan ve hepsinden önemlisi bazı şeyleri hiç görmeden dünyadan bihaber garip canlılara dönüşüyoruz. İçimizdeki insanın dış dünyaya yakınlaşıp onun bir parçası olduğunu algılamak yerine hapsolduğu beden içinde görsel küçük bir pencereden görebildiği kadarıyla yetinmesini bekleyenlere itiraz etmeye de hiç niyetimiz yok.

20150820_101718

Tüm bunların farkına varıp zihnini gözün egemenliğinden kurtarmaya çabalayanların sesinin çıkmaması ve sinik kalmaları için ise yine görsel yanı ağır basan korku ve kaygılar kullanılıyor. Öyle bir cendere ki o küçücük pencereden bile bakmaya cesaret edemeyip bedenin içinde büzülmüş ezik ve kaygılı ruh halleriyle giderek daha çok karşılaşıyoruz. Herkesin, her şeyin, tüm hayatların görsellik silsilesi ile ortaya saçıldığı bir dünyada yalnızlığı, ezikliği ve anlamlandırmakta zorluk çektiğimiz eziyeti paylaşıyor depresyon niye artıyor diye birbirimize sorup duruyoruz. Böyle zamanlarda zihin bir şeyler yapmaya çalışsa, rüyalarda konuşup derdini anlatmaya çabalasa da cendereden kurtulmanın hiç kolay olmadığını söyleyebiliriz.

Tüm bunlar yaşanırken ve “Görmedin mi?” sorusu “yaşamadın mı? Sorusundan çok daha fazla tedirginlik uyandırmaya devam ederken çoğumuz izleyici olmanın güvenli konforu ile korkularımızdan uzak durmayı yeterli buluyoruz. Hayatlarımızı ona buna övünerek gösterilen fotoğraf albümüne, bir tür vitrine çevirip görünmesini istediğimiz kadarıyla yaşadığımızı kabulleniyor, görülmeyenler veya zihnimizce sansür edilenlerin kafamızı karıştırmasına izin vermiyoruz. Hayat ırmağına hiçbir katkı sunmadan birbirine benzeyen sabun köpüğü gibi hayatları yaşamın doğal akışı olarak kabulleniyoruz.

Gözümüzün önünde ölümler gerçekleştiğinde veya kendi ölümümüzü düşünmek zorunda kaldığımızda ise hayata olan katkımızın ne denli sınırlı olduğu, yaşadığımızı sandığımız hayatın yaşanılan içinde ne kadar az yer kapladığı ile yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Bu endişeyi hissettiğimiz anlarda bile gözün zihnimizi etkileyip unutturmasına fazlasıyla hazır halde kandırılmayı bekliyoruz.

Sonuçta bir “göz aydını” haberi olarak geldiğimiz ve yaşadığımızı sandığımız hayattan geriye “Bilmem kim ölmüş duydun mu?” diye bir söz kalıyor.

Sonra o da uçup gidiyor.

Mehmet Uhri

Not 1: Çetin Altan’ın anısına saygıyla ithaf olunur.

Not 2: Fotograflar Münich yakınlarındaki Dachau toplama ve imha kampına ait olup üzerlerine tıklayarak orijinal boyutlarına ulaşabilirsiniz. Bu  yazı Dachau toplama kampında kaleme alınmıştır.

One Response to “Yaşadığımızı Sandığımız”

  1. Yuce Ayhan diyor ki:

    Gidip göreli daha bir ay anca olmuşken yazın sayesinde Dachau ile bir kez daha karşılaşmak bir deja vu yarattı bende.

    Eline, kalemine sağlık bir kez daha…

Leave a Reply