Tokat ve Yumruk

img_9385

Hayatını mesleğine adamış çalışkanlığı ile ün salmış cerrah arkadaşım hiç hak etmediği halde hasta yakınının saldırısına uğramış bir kaç gün hastanede yatıp tedavi gördükten sonra rapor almak zorunda kalmıştı.

Raporun bitiminde ise ani bir kararla emekliliğini isteyerek hepimizi şaşırtmıştı.

Onca emek verdiği severek icra ettiği mesleğini bıraktığı gibi şehri de terk etmesini başlangıçta anlayamamıştık. Emekli ikramiyesi ile satın aldığı bağda küçük bir imalathane kurup yetiştirdiği üzümlerden şarap yapmaya başladığını da sonradan öğrendik. Herkese ve her şeye küskün olduğunu ve yaşadığı tatsız olayın etkisi ile bir tür inzivaya çekildiğini düşünüyor, rahatsız etmemek için aramıyorduk.

Birkaç yıl sonra yaz tatilinden dönerken yolumu değiştirip arkadaşımın mütevazı bağına ve şarap imalathanesine çekinerek de olsa uğrayıp halini hatırını sormak istedim. Yoldayken telefon açıp konum göndermesini isteyerek zoraki de olsa kendimi davet ettirdim.  Meslektaşımdan gelen sıcak ve heyecan dolu davet ile nasıl yeni bir hayata yöneldiğine orada kaldığım kısa süre içinde biraz da imrenerek şahit oldum.

img_9384Kahvelerimizi içtikten sonra bağını ve şarap imalathanesini gezdik. Bağdaki üzümlerin özellikleri hakkında bilgi verip bunca yıldan sonra başladığı şarapçılığı heyecan ile anlattı. Üzümün şaraba doğru olan yolculuğunu anlatırken o istekli enerjik halini karşımda görünce haksızlık ettiğimi, hiç de öyle münzevi bir hayat yaşamadığını düşündüm. Ürettiği şaraplar iddialı olmasa, hatta para da kazandırmasa arkadaşım umut doluydu. Kazandığı ne varsa satıp savıp o küçücük bağa ve imalathaneye yatırmıştı. Dışarıdan bakılınca pek akıl karı bir iş gibi görünmese de yaptığı işten mutluluğunu görünce “ne önemi var?” diye düşünmeden edemedim.

Muhabbet ile birlikte şarapları tadalım derken ölçüyü kaçırıp hafiften “kelle” olunca yola devam etmemize izin vermedi. Tatilimizi bir gün uzatıp o gece arkadaşımın mütevazı bağ evinde konakladık. Zengin ege mutfağı çeşitleri ile karnımızı doyurup bahçede çaylarımızı yudumlarken dayanamayıp “mesleğine bu kadar bağlı bir hekim hasta yakınından yediği tokat veya yumrukla her şeyden vazgeçecekse ortalıkta çalışacak hekim kalmaz. Nasıl oldu da bu noktaya geldin anlamakta zorlanıyorum.” Diye konuyu açtım. Hafiften gülümsedi. Bir süre suskun kaldı. Israrla açıklama beklediğimi görünce anlatmaya başladı.

- Ürettiğim şaraplara tokat ve yumruk isimlerini vermiş olmam seni yanıltmasın. Bu kararı vermemi sağlayan o gün yediğim tokat ve yumruklar değildi. Kafama dikiş atılırken hiç yatmayacağımı zannettiğim o ameliyat masasına ilk kez yattığımı ve o ameliyat lambalarının aşağıdan bakıldığında hayli ürkütücü göründüğünü düşündüm. Hak etmediğim halde darp edilmiş olmak öfkelendirmişti. Ancak o ameliyathane masasında yatarken ilk kez kendi hayatıma baktım. Hep başkaları için koşturan, sağlık dağıtmaya çalışan ama kendi yapmak istedikleri ile ilgili hiç sesi çıkmayan içimdeki o küçük çocuğu gördüm.

- Ondan sonra mı karar değiştirdin?

- Hayatımda köklü değişiklik yapmamı sağlayan o gece hastanede yatarken odayı paylaştığım emekli bir açık deniz kaptanı oldu. Anestezinin etkisi geçince ağrılarım olmuş uyuyamamıştım. Darp edilmiş olmanın üzerine olayı örtbas etmeye çalışan hastane idaresinin tavrı ve çalışma arkadaşlarımın suskunluğu yüzünden öfkeli olduğumu gören oda arkadaşım uyku tutmadığı bahanesiyle yatağında doğruldu ve ışığı açtı. Sohbet edip sakinleştirmeye çalıştı. Bir tür hasta dayanışması biçiminde başlayan muhabbet gece boyu sürdü.

- Anlamadım. Emekli bir kaptan sana “git bir bağ satın al ve şarap üretmeye başla iyi gelir” mi dedi?

- Yok öyle değil. O hiçbir öneride bulunmadı.

- Peki ya öyleyse?

- O gece biraz da kafamı dağıtmak için bana denizleri, okyanusu, gemiciliği ve nasıl emekli olduğunu anlattı. Anlattığı kendi hayatıma çok benziyordu. Hayatını denizlerde geçirmiş severek bağlandığı denizlerden sağlık sorunları yüzünden ayrılmak zorunda kalmıştı. Hastalığının iyileşme döneminde deniz kıyısında oturup özlemle gelen geçen gemilere baktığını ancak yaşadığı ciddi kalp sorunu yüzünden kaptanlık ehliyetinin elinden alındığını, deniz hasretini gidermek için kıdemli kaptan arkadaşlarından rica edip misafir yolcu olarak gemilere binse de işe yaramadığını görüp okyanus kıyısında bir limanda indiğini, bir süre orada kalıp ülkesine uçakla döndüğünü bu arada hayatı ile ilgili önemli kararları aldığını anlattı.

- Yine de bir şey anlamış değilim. Doğrusu, hiç inandırıcı gelmiyor.

- Anlatıyorum, sabırlı ol. Bizim kaptan indiği okyanus kıyısında kumsalda oturup gün boyu tekrarlanan gelgit olayını ve dalgalar üzerinde sörf yapanları izlerken aslında hayatın dev bir okyanus olduğunu fark ettiğinden söz etti. Yönetmeye çalıştığı sandığı hayat okyanusunun doğasında olan gelgitlere direnmenin anlamsız bir çaba olduğunu orada görmüş. Bana da hasta yakını ile yaşanan tatsız olayı yönetemeyip kontrolden çıkmış olması nedeniyle kendini suçlayıp durmanın anlamsız olduğunu söyleyip “Hayat okyanus gibi gelir seni bir yerlerden bir yerlere götürür, sen de biraz beceri gösterir dalgalar üzerinde sörf yapar, kendi hayatını yönettiğini zannedersin. Sonra çekilir ve seni karaya savurur ne olduğunu bir türlü anlayamaz bazen kendini çoğunlukla başkalarını suçlarsın. Büyüklüğünü hayal bile edemeyeceğin su kütlesinin küçük çırpıntısı bile seni sıçratmaya yeterken neyi yönettiğini zannediyorsun?” Sözleri benim için ufuk açıcı oldu. Altımdan suyun çekilmekte olduğunu ve ne tarafta olmak istediğime karar vermem gerektiğini düşündüm. Yaşı geçmiş futbolcular gibi mesleğimi sürdürmek için anlamsızca akıntıya karşı yüzmek yerine kendime karada bir meşgale bulmak gerektiğine karar verdim.

- Halbuki, herkes hasta yakınının darp etmesi yüzünden mesleğini bıraktığını düşündü.

- Bırak öyle düşünsünler. Hayatın dev bir okyanusa benzediğini ve gelgiti anlamadan üzerine kafa yormanın anlamsız olduğunu o gece emekli kaptandan öğrendim. Yaptığı iş, çalıştığı ortam veya hayatı paylaştığı insanlara bakıp onun bunun ne dediği, ne düşündüğünü dert edinen, o hayat okyanusunu ve gelgitlerini görmeden ömrünü geçirenlerin çokluğunu görüp açıklama yapmadan sessizce çekip gitmeyi seçtiğim için arkamdan hayli laf eden olduğunun farkındayım. En çok eski hastalarımın serzenişlerine yanıt vermekte zorlanıyor kibarca meslektaşlarıma yönlendiriyorum. Bu da böyle bir hayat işte…

O akşam kendi bağının üzümlerinden yaptığı “yumruk” ve “tokat” etiketlerini taşıyan lezzetli şaraplar eşliğinde yediğimiz yemek ve günün yorgunluğu yüzünden erkenden sızmışım. Sabaha karşı uyanıp tekrar uyuyamayınca bahçeye çıkıp ağarmakta olan günü izledim. Biraz sonra bizimki tulumunu giymiş bağ makasını eline almış olarak bahçeye çıktı. Eşlik etmek istediğimi söyleyince bağ makaslarından birini uzatıp “güneş yükselmeden elimiz bağda olmalı” dedi. Sabah serinliğinde sessizce bağ budadık. Gölgeler koyulaşıp güneşin sıcaklığı hissedilene kadar çalıştık.

Dönüşte şarap imalathanesinde ellerimizi yıkarken “Dün akşamdan beri anlattıklarını düşünüyorum. Yine de anlamadığım bir konu var. Bağ edinip şarapçılık ile uğraşmak fikri nereden geldi? Söz gelimi neden incir veya zeytin değil de üzüm? Buna nasıl karar verdin?” diye sordum. Gülümseyerek eliyle içi şarap dolu fıçıları gösterdi.

- Ameliyatını yaptığım bir hastam her gelişinde kendi ürettiği şaraptan getirir ve bana yetiştirdiği üzümleri, bağını, üzümün şaraba olan yolculuğunu heyecanla anlatırdı. Bir gün dayanamamış serzenişte bulunup her gelişinde şarap getirmesi gerekmediğini, ücreti karşılığı satın almak istediğimi, aksi halde mahcubiyet duyduğumu söyleyince “Olur mu hiç hocam. Şarap insana benzer. Fıçıda olgunlaşır, şişede kıvamını bulur. Ancak kadehe döküldüğünde rengini, kokusunu lezzetini sunar. Koskoca hayattan geriye ise damakta kalan buruk lezzet ve yanında yapılan muhabbetten başka bir şey kalmaz. Yeter ki şişeyi açmaktan korkanlardan olma, gerisi hep aynı” demişti. O zamanlar bu sözlerin anlamı üzerine pek kafa yormamıştım.

- Ne yaptın o hastanı bulup kendine bir bağ ayarlamasını mı istedin?

- İstedim, evet. İstedim ama kabul etmedi. “Madem ki bağ istiyorsun kendin arayıp bulacaksın” dedi. Bu bağı satın alıp işe girişmeden önce bir süre yanında kalıp işin inceliklerini öğrendim.

- Vazgeçmeyi düşündüğün oldu mu hiç?

- Olmaz mı? İlk şarabı elde edene kadar kaç kez vazgeçip geri dönmeyi düşündüm. Ancak orada da cerrah yanım ağır bastı. Ameliyat ortasında vazgeçmek olmaz diyerek sürdürdüm. İlk şarabı yudumladığında ise iyi ki vazgeçmemişim diye düşündüğümü hatırlıyorum.

img_9393

O sabah lezzetli ve doyurucu kahvaltı sonrası yola koyulmak için izin istedim. Ayrılırken elimle bağı ve imalathaneyi gösterdim. “İyi hoş da senden sonra buralar ne olacak? Ayakta kalabilecek mi?” diye sordum. Cevap vermedi. Sessizce arabamın bagajını açıp hazırladığı hediye şarap kolisini yerleştirdi. Sonra bana dönüp “Ne demişti bağcı Kadir dayı; İnsan şaraba benzer. Fıçıda olgunlaşır, şişede kıvamını bulur. Fıçı ailemiz ise, şişe okuduğumuz okullar, aldığımız eğitim olmalı. Kadehe döküldüğümüz andan ötesi de sanırım,  iyi kötü kendi hayatımız oluyor. Yaptıklarımızdan ve yaşadığımız hayattan geriye ne kalacak diye soruyorsan, akşamki gibi, damakta kalan hafif buruk bir lezzet ve samimi sohbetten öte pek bir şey kalmayacak. Tadına varabildiysen ne ala” dedi.

Sarılıp vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp uğurladılar.

Mehmet Uhri

Leave a Reply