Yeterince İnsan

defter-tutma-1-800x445

Hastanede neredeyse her gün olan tatsızlıklardan biri daha yaşanmıştı. Yine bir hasta yakını olay çıkarmış ve piyango bu kez hastanemizin sevilen hekimlerinden birine çıkmıştı.
Meslektaşımız fena hırpalanmıştı.
Poliklinik muayenesi için randevu alıp sırasını beklemekte olan hasta yakını yandaki diğer polikliniğine göre daha yavaş ilerleyen hasta muayene sürecinden memnun olmayıp hastaları ile gerektiğinden fazla zaman kaybettiği için bekleme süresinin arttığından yakınıp “aklınca” süreci hızlandırmak için kapıyı çalıp doktora “ayar vermeye” çalışır. Meslektaşımız ise o sırada içeride hasta muayene etmekte olduğunu belirtip dışarı çıkmasını söyleyince hasta yakını küfür etmeye başlar. Meslektaşımızın kafasını kaldırmaması ve küfürlere cevap vermemesi “sen beni adam yerine koymuyor musun?” diye başlayan hiddetlenmeye ve akabinde fiziki şiddete dönüşür.

Hastane güvenlik görevlileri araya girip durumun çok daha kötü sonuçlara ulaşmasına engellese de meslektaşımızın yerde tekmelenmesine, beyin sarsıntısı geçirmesine ve kafasının yarılmasına engel olunamaz.

Mesleğini severek yapan ve her şartta hastası ile ilgilenmek için zaman ayırmayı önemseyen tutumu nedeniyle hastane personeli arasında da beğenilen ve tercih edilen meslektaşımızın işini iyi yapmaya çalıştığı için fiziki şiddete uğraması herkesi üzmüştü.

Dahası, yaşanan bu kötü olayın hastane işleyişini aksatmaması için hastane yönetiminin herkesi işinin başına dönmeye çağırması morallerin iyice bozulmasına yol açmıştı. Bekleyen hasta ve hasta yakınları da kendi muayene süreçlerinin aksamaması için hekimlerin iş bırakıp yaralı arkadaşlarının yanına gitmelerini istemiyordu.

Sağlık çalışanları garip bir yalnızlık, moralsizlik ve terk edilmişlik duygusu içinde çalışmaya zorlanıyordu.

Her an benzer bir olayın kurbanı olabilir ve o moralsizlik ve hatta şiddet görmüş haliyle hizmet bekleyen hastalara bakmaya devam etmek zorunda kalınabilirdi.

Şiddet gören meslektaşımın kafasına dikiş atılmış ve kafa travması nedeniyle gözetim altına alınmıştı. Hastane yönetiminin ortalığı sakinleştirme çabasına karşın meslektaşımız şikâyetçi olmuş ve polis çağrılmıştı. Karakola götürülen hastane magandasının “annem fenalaşmıştı, onun için kaygılanıyordum, ne yaptığımı bilmiyorum” biçiminde verdiği ifade ile adli kontrol kararıyla serbest bırakılma olasılığının yüksek olması, yalnızlık ve güvensizlik hissinin daha da artmasına neden oluyordu.

Darp edilen genç meslektaşımız yalnız yaşıyordu. O gece hastane idari nöbetçisi olmamı fırsat bilerek servis çalışanları ile birlikte ilgimizi eksik etmeyip refakat edecek kimsesi olmayan yaralı meslektaşımızın yalnızlık hissetmemesini sağlamayı amaçlamıştık. Yüzündeki morluklar ve kafasındaki sargı ile meslektaşımızın görüntüsü hayli ürkütücü olsa da hayati tehlikenin olmamasına şükrediyorduk.

Gecenin ilerleyen saatlerinde hastane girişinden aradılar. Darp edilen meslektaşımızın babasının geldiği, oğlunun yanına çıkmak için izin istediği bildirildi. Meslektaşımızın babasını kapıda karşıladım. Birlikte oğlunun yanına çıkarken üzüntümü ve mahcubiyetimi dile getirmeye çalıştım. Sözlerimi suskunlukla karşıladı.

Oğlunu yüzü gözü morarmış kafası sargılar içinde görünce gözünde iki damla yaş belirdi, “ah gözüm ne yaptılar sana böyle” dedi. Oğlu ise yatağında doğrulup iyi olduğunu gösterme telaşındaydı. Adamcağızın haberi alır almaz emektar arabasıyla yaşadığı komşu ilden yola çıkıp gelmişti.

Babası yatağın kenarına oturup oğlunun alnını ve sargının kenarından kafasındaki kan bulaşmış saçlarını okşadı. Tekrar gözleri doldu. Onları odada bırakıp nöbet odama yöneldim.

Gece yarısını geçmişti. Kapıdaki güvenlik görevlisi arayıp polislerin yanlarında bir şüpheli getirdiklerini nöbetçi şefle görüşmek istediklerini bildirdi. Polisler eşliğinde gelen meslektaşımızı darp eden hastane magandasıydı.

Nöbetçi savcı “o doktordan özür dilemeden seni salmam” deyince böyle bir yola başvurulmuştu. Ziyaret saatinin bittiğini, hastamızın da ziyaret kabul etmediğini söyleyerek görüşmeye izin vermedim. Ancak gitmeyip hastane kapısında beklemeye başladılar.

Yanlarına inip görüşme için uygun zaman ve yer olmadığını, daha sonra gelmelerini bir de ben anlattım. Gündüz ortalığı karıştırıp babalanan o maganda, eli kelepçeli halde süklüm püklüm polislerin arasında oturuyordu. Annesinin bakıma muhtaç olduğunu hapse girerse bakacak kimsesi olmadığını söyleyip merhamet bekliyordu. Cevap vermeden yanlarından ayrılıp hastamızın yanına çıktım. Onları baba oğul havadan sudan konuşurlarken bulunca az önce olanları, o magandanın hapse girmemek için özür dilemeden gitmek istemediğini ve hastane bahçesinde beklediklerini anlattım. Kısa bir sessizlikten sonra oğul babasına bakıp “ne yapalım baba?” diye sordu. Babası “bence bu defter artıklarını hayatında tutmanın kimseye yararı yok. Becerebilecekse özür dilesin ve defolup gitsin” dedi.

Gerçekten de az sonra hastane magandası polisler eşliğinde meslektaşımın ve babasının elini öpüp özür diledi ve kısa süre odada kalıp gittiler. Yaşanan bunca olaya rağmen özür görüşmesini kabul ettikleri için şaşırmış biraz da içerlemiştim. Açıkçası adamın daha sonra bir başka kötülük yapmasından korktukları için böyle davrandıklarını düşünüyordum.

Ama öyle değilmiş.

Bu görüşmeden sonra hastamız verilen ilaçların da etkisiyle derin bir uykuya daldı. Babası yanındaki tahta sandalyede geceyi geçirecekti. Servis hemşiresinin taze çay demlediğini bir yorgunluk çayı ikram etmek istediğimi söyleyip ofis olarak kullanılan odaya davet ettim. İtiraz etmedi.

yevmiye_kayitlar

Yaşına ve oğlunun haline rağmen o maganda ile görüşmeyi kabul etmelerini anlamadığımı söyledim. Cevap vermedi.

Servis hemşiremiz çayları doldurup ikram ederken “defter artığı diye bir şeyden söz ettiniz. Ne olduğunu sorabilir miyim?” diye üsteledim. Bizimki çayını yudumlarken ağır ağır anlatmaya başladı.

- Başka nasıl anlatılır bilemem ama oğlum beni anladı. İnsanın hayatı muhasebecilik ile geçince her şeyi muhasebe terimleri ile anlatmak kolayına geliyor.

- Nasıl yani?

- Sizin oradan nasıl görünüyor bilemem ama bir muhasebecinin gözüyle hayat tuttuğu defterlere çok benzer.

- Nasıl yani? Artı ve eksisi olan birer defterden ibaret mi hayatlarımız?

- Başlangıçta ben de öyle sanmıştım. İnsan, kendini fazla önemsediğini zamanla anlıyor.  Hayatlarımız değil hayatın kendi bir defter, bizler ise üzerine titrediğimiz hayatlarımız ile o defterde satır, sözcük, harf veya rakamdan başka bir şey değiliz. Abartmamak gerekiyor.

- Hayatın bilanço gerektirdiğini anlarım da hayatlarımız bir deftere nasıl giriyor açıkçası tam anlayamadım.

- Anlayamayacak bir şey yok. Bence yaşadıklarımızla, günden güne alacağı vereceği kaydettiğimiz yevmiye defterinin satırlarını dolduruyoruz. Yaptıklarımız ama öyle ama böyle hayatın borç veya alacak sütununa yazılıyor. Sen bunu iyi veya kötü diye de anlayabilirsin. Zamanı geldiğinde sayfayı çevirip devam ediyoruz.

- Bu kadar mı?

- Yok, o kadar değil. Arada kayda değer bir şeyler yapıp ana bilançoda görünecek işlere bulaşmış olanlarımız defter-i kebire aktarılıyor. Çoğumuz yevmiye defterinde kalıyoruz. İnsanlığa olumlu veya olumsuz etkisi olanların hayatları ise defter-i kebire aktarılmayı hak ediyor. Bizler onları tarihte yaptıkları veya yapmadıkları ile,  iyi veya kötü icraatları ile anılan meşhur kişiler olarak biliyoruz. İsimleri bilinse de sonuçta onlar da defter-i kebir içinde borç veya alacak kısmına yazılan bir satırdan ibaret. O kadar.

Hemşire hanım boşalan bardakları yeniden doldururken itiraz etmedi.

- Peki az önce sorduğum defter artığı dedikleriniz ne oluyor? Hatalı yazılıp düzeltilen silinen satırlar mı?

- Hayat defteri de tüm muhasebe defterleri gibi silinti, hata, karalama kabul etmiyor. Şimdilerde bilgisayar çıktığı için unutulmuş olabilir ama şirket defterleri mürekkepli kalemle özenle doldurulur sayfa çevrilmeden kurutma kağıdı ile mürekkebin fazlası sayfadan uzaklaştırılırdı. Yani, mürekkebin fazlası kurutma kağıdı tarafından emilirdi. İşte o kurutma kağıdına ters olarak geçen yazılara “defter artığı” deriz. Bu tanımlamayı “yeterince insan” olamayıp deftere yazılacak kadar dahi yaşanmışlıkları olmayanları anlatmak için kullanırız. Onlar kurutma kağıdının üstünde başkasının hayatından kalıntı ters bir yazı olarak kalır ve diğer ters yazılara karışıp gider.

- İyi de, o defter artığı dediğiniz yeterince insan olamamışların sayısı hiç de az görünmüyor.  Ne yapmalı?

- Dediğin gibi sayıları hiç de az değildir. Dahası da var. Onlar üzerlerindeki yazının ters olduğunun, okunmadığının farkında da değiller. Aynaya bakınca düzgün okunan yazıyı başkalarının neden ters okuduğunu anlamaz tersliklerinin farkında bile olmazlar. Kendilerini düzgün görüp hep başkalarını suçlarlar. Bugün olduğu gibi işini iyi yapmaya çalışan oğlumu darp edip bir çocuk gibi affedilmeyi beklerler.

- İyi de o zaman özür dilemesine neden izin verdiniz?

- Anlamıyor musun? Hayatın defterine bırakacak bir şeyin olmasını istiyorsan böyle defter artıklarını hayatında tutmayacaksın. Onların seni defterin dışına çekmesine izin vermeyeceksin. Oğlum beni anladı. Umarım siz de anlarsınız.

img_2452Çayının son yudumunu alıp oğlunun yanına gitmek istediğini söyledi. Bu arada görece daha rahat bir koltuğu hastamızın odasına taşıtmış babasının geceyi bir nebze rahat geçirmesi için yardımcı olmaya çalışmıştım. Koltuğu görünce elimi sıkıp “Annesi haklıymış. Oğlum emin ellerdeymiş, baba yüreği işte, duramadım” diyerek teşekkür etti.

O gece sorunsuz geçti. Ertesi gün meslektaşımız on gün rapor alıp babasıyla birlikte hastaneden ayrılırken hastane çalışanları uğurlamaya hastane bahçesine inip kısa süreli de olsa iş bırakarak sessiz bir eylem gerçekleştirdiler.

Hepsi bu…

Mehmet Uhri

Leave a Reply