Vicdan Çiçeği


img_2132

Her şey öğle arasında bir konu danışmak için odasına uğradığım doktor arkadaşımın kitaplığından Elias Canetti’nin Körleşme kitabını elime almam ile başladı.

Kitap bir hastası tarafından meslektaşıma imzalanıp hediye edilmişti. Yıpranmış görünüyordu. Sayfalarını karıştırırken üzerinde isim ve telefon numarası yazılı kağıt parçasını görünce önemli olup olmadığını sordum. Meslektaşım kitabı ve içinden çıkan kağıdı bir süre inceledikten sonra “Vicdan çiçeği, nasıl unuturum, bunu anlatmalıyım” diyerek oturmamı istedi. Kahvelerimizi yudumlarken o küçük kağıt parçasını eline alıp o baba ve kızı ve yaşadıklarını anlatmaya başladı.

-      Birkaç yıl önceydi. Adamcağız yetmişli yaşlardaydı ve hastalığı ilerlemişti. Beklenen sonun yakın olduğunun farkındaydı. Ağarmış saçı sakalı ve hep ilgiyle bakan griye çalan mavi gözleriyle odasında kitap okurken veya sessizce televizyon izlerken görüyorduk. En başından beri hastalığını suskunlukla kabullenip ameliyat ve tedavi süreçlerine uyum göstermiş, hiç zorluk çıkarmamıştı.

Ancak hep yalnızdı. Tüm tedavi süreçlerinde birkaç arkadaşı dışında yakınlarından kimse ziyaretine gelmemişti.  Bir akşamüzeri yatağından kalkıp hasta haliyle odama gelmiş elime üzerinde isim ve telefon numarası yazılı bir kağıt tutuşturarak “bana bir şey olursa buraya haber vermenizi rica ediyorum. Ama lütfen, şimdi değil. Her şey bittikten sonra” demişti.

-      Bu, o kağıt mı?

-      İlerleyen günlerde hastalığına çoklu organ yetmezliği de eşlik etmeye başlayıp hastamızı yoğun bakıma alınca bu kağıtta yazan numarayı arama gereği duydum. Telefonu açan hanımefendiye kendimi tanıtıp hastamız hakkında bilgi verdim. Telefon numarasını nereden bulduğunu sordu. Numarayı hastamızdan aldığımı ve aramızda geçen diyaloğu anlattım. Sessizce dinledi. “Peki” diyerek telefonu kapattı. Ancak o gün gelen giden olmadı.

-      Gelmedi mi?

-      Gece nöbetçiydim. Gece yarısına doğru hastane güvenliği hastamızın adını vererek bir ziyaretçisi olduğunu ancak gözünün pek tutmadığını söyledi. Gelen otuzuna yakın yaşlarda baştan aşağı siyahlar giyinmiş, aşırı sayılabilecek koyu renk makyaj yapmış “değişik” bir kadındı. Hastanın nesi olduğunu sorunca cevap verip vermemekte tereddüt etti. Aksi halde ziyaretin mümkün olmayacağını söyleyince hastanın yıllardır görüşmediği babası olduğunu söyledi. Yoğun bakım şartlarında ziyaret yasak olsa da üzerine uygun kıyafet giydirerek kısa bir görüşme için kadını babasının yanına aldım. Hanımefendi yoğun bakım şartlarından etkilense de kendini sakinleştirip babasına yaklaştı. İzin isteyerek elini tuttu. Hastamız hafifçe gözlerini açtı kızını görünce monitördeki kalp atımı hızlandı. Heyecanlanmıştı. Bana döndü ve sitem eden gözlerle bakarak “her şey bittikten sonra, şimdi değil demiştim” dedi. Kızına dönüp “geldin ha?” dedi. O ana kadar sesini çıkarmadan babasını izleyen kız sesini yükselterek konuşmaya başladı.

-      Evet buradayım. Arayıp hastanede olduğunu söylediklerinde böyle birini tanımıyorum diyerek telefonu kapatmalıydım. Yapamadım. Merak ettim, baba. Senin bir hastane köşesinde yardım bekleyen o zavallı halinin nasıl göründüğünü merak ettim. Beni buraya getirenin ne olduğunu biliyorum, baba. Sana olan öfkem getirdi.

-      Gidecek misin?

-      Bilmiyorum. Hemen çıkıp gitmek istiyorum ama gidemiyorum. Beni burada tutanın, gitmeme engel olanın ne olduğunu da bilmiyorum.

Araya girip görüşmenin bittiğini söyledim. Birlikte yoğun bakımdan çıkarken kızının da babası gibi griye çalan mavi gözlere sahip olduğu dikkatimi çekti. Kız ise “hiç gelmemeliydim, neden geldim ki?” diye söyleniyordu. Hastamızın hep yalnız olduğunu, bir iki arkadaşı dışında yakınlarından kimsenin ziyarete gelmediğini, ilk kez bir akrabasını gördüğümüzü söyledim. Öfkeyle bir şeyler mırıldandı. Hastalığını ve durumunu anlatıp kritik sürece girildiğini her an her şeye hazırlıklı olmak gerektiğini vurgulayınca “onu bu halde bırakamam” diye söylendi.

Kadını bekleme odasında alıp işime koyuldum. Ertesi sabah ve daha sonraki günlerde de hastaneden ayrılmadı. Bu arada beklemediğimiz bir gelişme oldu. Yaşamsal bulguları hızla düzelen hastamızı yoğun bakımdan çıkarıp tekrar hasta odasına aldık. Bu iyi gidişi kızının yanında olmasının moral etkisi ile ilişkilendirdik. Bir kaç gün gayet iyi gitti. Ama bir sabah baba ile kızın yüksek sesle tartıştıkları bilgisi gelince odalarına girip kapıyı kapattım. Kızı yine öfkelenmiş babasına söyleniyor, hastamız ise yaşlı gözlerle sesini çıkarmadan dinliyordu.

-      Dinle beni baba! Zamanında o çok değerli oğlunun hastalığına umut olur diye ilerlemiş yaşınıza rağmen beni dünyaya getirdiniz. Ne iliğim işe yaradı ne de oğlun kurtuldu.  Oğlunu yitirince ardına bile bakmadan evi terk edip gittin. Kendine başka bir hayat kurdun. Sayende, yuvası dağılmış, işe yaramaz, uğursuz, beceriksiz biri oldum. Hep bir eksiklik ve yanlışlık duygusuna mahkum ettin beni, baba. Böyle yaşamak kolay mı sanıyorsun?

-      Sormadım say kızım, “ne yapıyorsun?” diye sormadım say.

-      Öyle olmuyor. Sen sormasan da bu dünyaya neden geldiğimi ben sorup duruyorum. Hep bir şeyler eksik kalıyor. Nedenini bilmediğim suçluluk duygusuyla yaşamanın ağırlığı öyle eziyor ki yok olup gitmek bile sorunu çözmüyor. Bu yüzden senden hep nefret ettim. Yüzünü hayal meyal hatırladığım ölen kardeşimden de en az senin kadar nefret ettim. O hastalanmasaydı, hiç dünyaya gelmeyecek böyle bir hayatı yaşamak zorunda kalmayacaktım.

-      Git o zaman, kızım. Bırak da rahat öleyim.

-      Lanet olsun gidemiyorum, bir şey beni burada tutuyor. Sanma ki elalemi umursuyorum. Kimin ne dediği umurumda bile değil. Ama yine de gidemiyorum.

-      Gidilmiyor kızım. Gerçekten gidilmiyor. Uzaklaştım sanıyorsun. Bedenin gitse de aklın takılı kalıyor. Yaşadıklarını unutsan da o sırada hissettiğin duyguları unutmuyor, her fırsatta hatırlıyor, yeniden yaşıyorsun.

Bu tartışma sırasında hastasının araya giren doktor arkadaşıma “keşke hiç vermeseydim o kağıdı size, vaktinden erken bir buluşma oldu, bu. Keşke her şeyi olduğu gibi bıraksaydık. Servisteki diğer hastaların huzurunu kaçırdığımız için üzgünüm” dediğini anlattı. Meslektaşım bir süre susup kahvesini yudumladı. Kütüphanesinden aldığım kitabı elimden bırakmadan devamını da anlatmasını rica ettim. Tartışmanın şiddeti geçince kızın babasının yatağına oturup sinirle ağladığını babasının ise yatağında doğrulup elini kızının omzuna atarak konuşmayı  sürdürdüğünü anlattı.

-      Sen de annene benziyorsun. Aksini düşünsen de o gece buraya merak ettiğin için değil vicdanını dinleyip geldiğini biliyorum. Vicdan tohumunu içinde yeşertip olgunlaştırmış çok güzel bir insan olmuşsun. Yanılıyorsun. Bana olan onca öfke ve nefretine karşın seni buraya vicdanın getirdi.

-      Sana bu kadar kızgın olduğum halde neden gidemiyorum, baba?

-      Merhamet duygun yüzünden, kızım. Vicdanın seni sadece harekete geçirir. Devamı için merhamet gerekir. Küçükken annen de sen de sahipsiz yavru kedi bulunca üzülür bir şeyler yapabilmek için çırpınırdınız. Sizi harekete geçiren vicdanınızdı. Çözüm bulamayınca o yavru kedileri sahiplenip eve alan ise merhamet duygunuzdu.

-      Anlamadım bunlar farklı şeyler mi?

-      Vicdan içinde açan bir çiçektir, kızım. Sen o çiçeği merhamet ile sular yaşatırsın. Ben yapamadım. İçimdeki çiçeği yaşatamadım. Oğlumun hastalığı sırasında merhamet duygumu yitirdim. Her şeyden herkesten kaçtım. Ancak görüyorum ki rahmetli annen, benim veremediğimi sana fazlasıyla vermiş.

Bu sözlerden sonra baba ve kızın birbirine sarılıp bir süre ağlaştıklarını ve onları öylece bırakıp odadan çıktığını bu kitabı da o gün hastamızın imzalayıp özür niyetine hediye ettiğini anlattı.

-      Peki sonra ne oldu?

-      Çok geçmeden hastalık beklenen seyrine döndü. Bu kez olaya karaciğer yetmezliği de katılmış durum ağırlaşmıştı. Bilinç bulanıklığı hızla derin koma haline dönüştü ve sonraki bir kaç gün içinde hastamızı kaybettik. Kızı hep yanındaydı. Defin işlemleri için odama uğradığında emeklerimiz için teşekkür etti. Ayağa kalkıp elini sıktım. Başlangıçta o gece aceleci davranıp erken haber verdiğim için pişmanlık duyduğumu ancak şimdi öyle düşünmediğimi anlattım. Kadıncağız, başını önüne eğip; Babamın başında beklerken hastaları ve yakınlarını görünce kendimi sorguladım. Kardeşime uygun ilik bulma uğruna dünyaya gelmiş ancak iliği işe yaramamış biri olarak kendimi hep eksik ve hatalı görüyordum. Babam öldü. Aileden geriye hayatta bir tek ben kaldım. Rahmetli kardeşimin hastalığı da dahil sanki her şey benim hayata gelmem ve tutunmam için kurgulanmıştı. Öyleyse bunun bir anlamı ve  yaşadığım hayatın bir amacı olmalı diye düşünmeye başladım. Bu bana iyi geldi.” Dedi. Bundan sonra ne yapmayı düşündüğünü sorduğumda ise “Henüz bilmiyorum. Ama artık kendimi eksik, hatalı ve ezik hissetmiyorum. İçimdeki merhamet duygusunun yol göstereceğine inanıyorum. Her şey için teşekkürler, doktor bey.” Dedi.

Belgeleri alıp odadan sessizce çıkıp gittiğini, elindeki küçük kağıt parçasının işte tüm bu anıları hatırlattığını söyledi. Kitabı okumak için ödünç almak istediğimi söyledim. Kağıdı bana uzatıp “bu kağıt o kitabın içinde kalsın. Kitabın benim için anlamını biliyorsun. İşi bitince iade etmeyi unutmazsın umarım” dedi.

Mehmet Uhri

One Response to “Vicdan Çiçeği”

  1. SB diyor ki:

    Çok üzücü…

Leave a Reply