Tohumun Karanlığı

img_92891

Kapımı çalıp “izin var mı doktor bey, girebilir miyim?” diye seslendi. Gelen bir süre önce emekli olan hastane bahçıvanıydı. Devlet hastanelerinin yeniden yapılandırılma sürecinde temizlik işleri ile birlikte bahçe bakımı da hizmet alımına dönüştürülünce bahçıvan kadroları iptal edilmiş, hastanemizin emektar bahçıvanı pek istekli olmasa da emekliye ayrılmıştı. Ayrıldığını aylar sonra öğrenip vedalaşamadığımız için üzülmüştüm. Oğlunun düğün davetiyesini bırakmak için gelmişti. Oğlunu evlendiriyor olmanın heves ve heyecanı içindeydi. Gözleri parlıyordu. “Düğünü köyde yapsak gelen çok olurdu. Ancak oğlum ve gelinim şehirde olsun diye diretince bizim taraftan gelen az olacak diye endişe ediyorum. Mutlaka bekliyorum” dedi. Davetiyeyi bırakıp hemen çıkma niyetindeydi. Ayrılmasına izin vermeden kahve ikram ettim. Kahvesini ayakta hızlıca yudumlayıp gitmeye hazırlanıyordu. Cam kenarına ilerleyip hastane bahçesini gösterdim. “Senin elin değdiğinde bu bahçe çok güzeldi, eski halini hepimiz arıyoruz” dedim. Cama yaklaşıp kederli bakışla bahçeye baktı.

- Doktor bey, sen buna bahçe mi diyorsun? Güzelim bahçe binalarla doldu. Kenarda kalan bir karış yeşilliğe bakıp bahçe diye avunuyorsunuz. Ne ağaç kaldı ne de toprak. Baksana, her şey saksıda duruyor. Utanmasalar yere beton döküp yeşile boyayacak bahçe diye yutturacaklar.

- Sahi eskiden kocaman bahçemiz vardı. Şimdi binalardan bahçe görünmüyor. Nasıl oldu bu?

- Bir de soruyorsun, hocam. Hepiniz susup oturdunuz, kendi elinizle, çocuklarınızla birlikte diktiğiniz, çocuklarınızın adını yazdığınız ağaçların bile kesilip yerine bina yapılmasına ses çıkarmadınız.

- İyi de hastanenin artan iş yükünü karşılamak için yapıldı onca bina. Böylesi daha faydalı olmadı mı?

- Bırak, bari sen etme bu lafları, doktor bey. Hep fayda düşünerek geldik bu hallere. Fayda olmadan kimse parmağını kıpırdatmaz oldu. Herkes kendini ve durumunu ilgilendirmeyen hiçbir konuya bulaşmıyor. Onca emek verdiğim koca bahçe elden gitmiş. Güzelim ağaçlar kesilmiş kimsenin umuru değil.

dut-agaciBahçeye bakarken gözleri daldı. Sanki kendiyle konuşur gibiydi. Köy enstitülü öğretmen bir babanın çocuğu olduğunu, babasından çok şey öğrendiğini, avucuna toprağı ile birlikte verdiği fidanı ve o fidanın nasıl ağaca dönüştüğünü gördüğü günden beri toprağın tutkunu olduğunu anlattı. Hastanenin bahçesiyle çocuğundan çok ilgilendiğinden, hastaların soluklanmak için dışarı çıktıklarında içlerini ferahlatacak bir yer bulabilmesi için çabaladığından, sıcak yaz günleri susuz kalmasınlar diye eve gitmeyip gece boyu uğraş verdiğinden söz etti. O zaman da hanımının ve hastane idaresinin “fazla mesai ücreti vermiyorlar, faydası da yok, alt tarafı bir bahçe, elbet bakan bulunur, boşuna hırpalama kendini” diye söylenip durduğundan yakındı. Sonra dönüp şaşkın bir bakışla bana baktı.

- Fayda olsun diye yapmıyordum ki… Bahçeyle, ağaçlarla uğraşmayı seviyordum. Üstelik işim buydu. Maaş vermeseler de yine böyle bir iş yapmak isterdim. Bana faydası olacak diye istemediğim bir iş yapmayı hiç düşünmedim. Sonra bir şey oldu, devir değişti. Sanki insan dünyaya fayda için gelirmiş gibi herkes birbirine hesap verme derdine düştü. Kendi çocuğuma bile anlatamadım.

- Devir değişti dediğin kuşak farkı olmasın?

- Keşke öyle olsa, sanmıyorum. Bence durum vahim görünüyor. Sanki insanlar değişsin, kuşaklar hep aynı kalsın isteniyor. Belki de ben abartıyorum, anlatsam da kimseyi ikna edemiyorum. Vaktini almayayım.

Kahve fincanını masaya bırakıp izin istedi, elini uzattı. Elini yakalayıp “Öyle gidemezsin. Anlat hele neymiş şu vahim durum” diye üsteledim. Bir süre tereddüt etti. Sonra tekrar camın kenarına ilerleyip eliyle bahçe duvarının kenarındaki iki ağacı gösterdi.

- Bak bu dut ağaçlarını 30 yıl kadar önce ellerimle diktim. Üstelik meyve vermeyen erkek dut ağacı, onlar. Anlayacağın bir işe yaramıyorlar. Kimse onlara “ne faydan var, ne işe yararsın” diye soruyor mu? Onların da umuru değil. Hayat öyle de böyle de yaşanıyor. Veya bak o ağacın altında miskin yatan gri kedinin kendine veya başkasına faydalı olmak gibi bir derdi var mı? Ama insanlardan faydasız işlerden uzak durmaları isteniyor.

- Faydalı olmanın ne zararı olabilir ki?

- Faydalı iş yapmaya lafım yok. Ancak tüm bir hayat sadece fayda üzerine geçmez ki. Faydası yok diye sokak hayvanlarını toplayıp götürüyorlar. Çok az insan sesini çıkarıyor. Veya insanlar daha büyük fayda olacak diye birbirlerini kandırıp şehrin ağaçlarını kesip bina yapıyorlar. Okudukları kitapları bile faydalı faydasız diye ayırıp çocukların kafalarını karıştırıyorlar. İçinden geldiği gibi, gönlünün istediğini yapmaya kalktığında kendini suçlu hissedip bir fayda bahanesi uydurmak zorunda kalmak da cabası. Biraz fazla uyusa, tembellik etse veya fazlaca gülse suçluluk hissediyorlar. Nasıl bir kafaysa üstelik, hep böyle devam etsin kuşaklar değişmesin, insan değişsin istiyorlar. Başarılı olduklarını da söyleyebilirim. Baksana dünya yansa artık kimse hiçbir şeyi umursamıyor.

- Bu eskiden beri hep yakınılan konu değil mi? Hani bana dokunmayan yılan bin yaşasın hesabı…

- Yok, öyle değil. İnsanlar eskiden birbirine akrabalık, arkadaşlık, dostluk veya aile bağları ile bağlanırdı. Şimdi o bağlar yine var ama bir faydası olmadığı için kimse umursamıyor. Herkes birbirine çıkar bağı ile bağlı olmanın doğru olduğunu düşünüyor. Çıkarına uygun değilse gözü kardeş bile görmüyor. Sanırsın dünyada kendinden başka kimse yok. Herkes her şey ona hizmet ediyor. Beklenti böyle saçma olunca kimse aradığını bulamıyor, öfkeleniyorlar. Sokaklar herkese, her şeye öfkeli insanlardan geçilmiyor. Sırtı kabarık kavgaya hazır kediler gibi dolaşıyorlar.

bhc2

- Peki seni ürküten ne?

- Her ağacın ama öyle ama böyle bir gölgesi olur. Güneşin kavurduğu zamanlarda o gölgeyi arar, oraya sığınırız. Faydanın ışığı güçlü olunca ağaçlar gibi insanların bir yanı da hep gölgede kalıyor, görünen yanları ile yetinip karanlık yanlarını kimseye göstermiyor, gölgeye bulayıp gizlemeye uğraşıyorlar. Üstelik çoğunun kendi karanlığına bakacak cesareti bile yok. Herkes görünen yanıyla yarım bir hayat yaşayıp geçip gidiveriyor diye düşünüyorum. Bu beni korkutuyor. Biraz toprakla uğraşsalar hayatın bu kadar kısır olmadığını, tohumun karanlığının nasıl filizlenip kocaman bir ağaca dönüştüğünü görecek, anlayacaklar ama ona da izin vermiyorlar. Kendi karanlığı ile cesurca yüzleşip biraz olsun direnç gösterenleri de saksıda yetiştirilen süs ağacı gibi öylece kenara ayırıyorlar. Onlar da kendilerinin farklı olduklarını sanıyor. Yedikleri golün farkında bile değiller.

- İyi de ne yapacağız? Kaçsak mı buralardan?

- Rahmetli babam “doğru sallansa da yıkılmaz” derdi. Kaçmak yok, direneceğiz. Her şey öyle hızlı değişti ki, anne babalar çocuklarına ne öğreteceklerini şaşırdı. Fasulye filizlendirmeyi, ipekböceği yetiştirmeyi, diktiği fidanın ağaca dönmesi için sabırla beklemeyi kimse çocuklarına öğretmiyor. Tohumun karanlığının aydınlıkla kucaklaşması gibi öğrenmenin de ne kadar heyecan verici olduğunu bana babam öğretmişti. Öğrendiğim kadarıyla hayatı tanıdım çocuğuma da öyle öğrettim. Hayatımda bir şeyler hep eksikti ama mutsuz değildim. Şimdi her şeyleri olmasına karşın ortalık mutsuz ve rahatsız insanlarla dolu. Bildiğim, böyle gitmez. Birilerinin mutlaka doğruları söylemesi ve bıkmadan tekrarlaması gerekiyor.

img_8342

Masaya yaklaşıp kalemlikten bir kalem aldı az önce masaya bıraktığı düğün davetiyesinin üzerine büyük harflerle “MUTLAKA” yazdı. Davetiyeyi yerine bırakırken “mutlaka bekliyorum” dedi. Başıyla selam verip odadan çıktı ve gitti.

Onu en son oğlunun düğününde gördüm. Gelini ve damadıyla karşılıklı oynarken çok mutluydu. Gözleri parlıyordu. Bir kaç yıl sonra dede olduğunun haberi de geldi ancak bir daha görüşemedik. Ondan geriye kalan o iki dut ağacını da koruyamadık. Yol genişletmesi gerekçesiyle bahçe duvarı ile birlikte kesilerek yola kurban gitti. O gün bıraktığı davetiye ise zamanla sararsa ve üzerindeki “MUTLAKA” yazısı solsa da odamdaki mantar panoda bir emanet gibi asılı duruyor.

Mehmet Uhri

Not: Kapak resmi için sevgili Hazar Abime (Hazar Alapınar’a) teşekkür ediyorum.

One Response to “Tohumun Karanlığı”

  1. Nuray Başsüllü diyor ki:

    Çatlama potansiyelini gösterebilen tüm tohumlara selam olsun (Azra Kohen den alıntı) umarım hayatın gönderdiği Bu bahçıvan gibi elçilerin sesini duyabiliriz !!! Duymak ve görmek isteyene evrenin dili çok anlaşılır aslında!! Arzularımızın saflaşması umuduyla!! Emeklerinize sağlık

Leave a Reply