Timsah’ın Midesinden Notlar

18721901_664688223731902_5592361879717543936_n

Korku ve tedirginlik ikliminin umutları törpülediği günlerdeydik. Üniversiteleri ile ilişkileri kesilen, memuriyetten uzaklaştırılan ve pasaportlarına el konulan pek çoğu deneyimli öğretim üyesi ve hekim meslektaşlarımızın sıkıntısı büyüktü. Haklarında herhangi bir soruşturma, suçlama veya idari bir işlem olmadığı için uygulamanın dayanağını kendileri de bilmiyordu. Onca yıldır emek verdikleri, öğrenci yetiştirip hasta tedavi ettikleri kurumlarından uzaklaştırılmış olmaları yetmezmiş gibi haklarındaki belirsizlik sosyal bir izolasyona da yol açmış, arkadaşları, dostları, mesai arkadaşları arayıp geçmiş olsun demeye bile çekinir olmuştu.

Tanıyanların gözünde ve toplum genelinde yaratılan “yapmıştır bir şey” olumsuz algısıyla ülke onlar için yarı açık cezaevine dönmüştü. Korku ikliminin de etkisiyle “dışarıdakilerin” yaşananlara kayıtsız kalmayı tercih edip sessizce izliyor olması ise çok daha vahim bir duruma işaret ediyordu.

İşte bu ürkek korkak ruh iklimi içinde meslektaşlarımızın uğradığı adaletsizliğe suskun kalmayıp yalnızlıklarını paylaşmak için çare ararken İstanbul Tabip Odası başkanı Prof.Dr. Selçuk EREZ ülkenin daha önce de böyle dönemlerden geçtiğinden söz etti. 1960 ihtilalından sonra babası Prof.Dr. Naşit Erez in de dâhil olduğu 147 öğretim üyesinin benzer biçimde bir gecede üniversiteden uzaklaştırıldığını, uzaklaştırılanlar arasında yer alan Haldun Taner’in yaşananlara dikkat çekmek için Dostoyevski’nin “Timsah” isimli öyküsünü tiyatroya uyarladığını, eserin TRT radyolarında sadece bir kez “Radyo Tiyatrosu” olarak seslendirildiğini anlattı. Yıllar sonra rahmetli Haldun Taner’in eşinden rica ederek bu oyunun metnine ulaştığını, yaşananlar ve oyunun sahnelenme öyküsü ile birlikte 2009 yılında kitaplaştırılmasını sağladığını söyledi.

Oyunda bir şekilde dev bir gösteri timsahı tarafından yutulan ancak ölmeyip timsahın içinde hapis kalan üst düzey devlet memurunun yaşadıkları ve bu olağanüstü duruma karşı çevredeki insanların tepkileri, küçük hesapları ve suskunlukları ele alınmaktaydı. Dostoyevski bu öyküyü 4 yılı hücre 4 yılı da kürek cezası ile geçen hapis yıllarından iki yıl sonra kaleme alır ancak hemen yayınlamaz.  Kendisini de yutan çarlık rejimini timsah ile benzeştirdiği, başını derde sokmamak için bitirmediği ve eksik haliyle bırakıp yıllar sonra 1865 yılında yayınladığı bilinmektedir.

img_3999

Oda başkanımızın teklifi heyecan vericiydi. Hekim örgütü olarak elimiz kolumuz bağlı oturmaktansa Haldun Taner’in Dostoyevski’den uyarlayıp tiyatro metnine dönüştürdüğü “Timsah” isimli oyunu üniversitelerinden ve çalışma ortamlarından uzaklaştırılan meslektaşlarımız ile birlikte okuma tiyatrosu şeklinde sahneleyecektik. Rolleri aramızda paylaşırken bir yandan da yaşananlara böyle bir tepki vermenin cılız kalacağı işe yaramayacağı kaygılarımızı dile getirdik. 1960 ihtilal sonrası ortamının getirdiği olağanüstü şartların Haldun Taner’i fazla dikkat çekmeyecek bir arayışa soktuğunu ve fincancı katırlarını ürkütmemek için çareyi Dostoyevski’nin oyununu Türkçeleştirerek tiyatro oyununa dönüştürmekte bulduğunu, dönemin şartları içinde bunun Haldun Taner’in çaresizliği olduğundan söz ettik. Günümüzün şartlarında ise Haldun Taner kadar yaratıcı olamayıp neredeyse 60 yıl öncesinde üretilmiş bir çözümü gündeme getirmeye çabalamanın ise bizlerin çaresizliği olarak görüleceğini düşünüyorduk. Dahası işe yarayacağından bile pek umutlu değildik.

Yine de ileride “tüm bunlar yaşanırken hiç mi bir şey yapmadınız, oturup seyir mi ettiniz?” sorularına verecek bir yanıtımız olmalı düşüncesinde uzlaşarak yola koyulduk. Bizlerle benzer ruh hali içinde olan ve 12 Eylül döneminde üniversiteden 1402 sayılı yasa ile uzaklaştırılan İBB Şehir Tiyatroları eski müdürü Orhan Alkaya okuma tiyatrosunun yönetmenliğini üstlenince amatörce başladığımız provalar hız kazandı.

Provalar sırasında Dostoyevski’yi tanıma ve yarattığı etkiyi anlayabilme fırsatını da bulduk. Matruşka bilindiği gibi iç içe geçen kadın figürlerinden oluşan tahtadan yapılıp üzeri boyanan yerel Rus figürleri içeren bir tür oyuncaktır. Çok da eski değildir. İlk kez 1890 yılında yapılmıştır. Yani Dostoyevski hiç matruşka görmemiş olsa da eserlerinde ele aldığı kahramanların bir matruşka gibi içini açıp içindeki diğer karakterleri göstermek ve her bir karakterin iyice aydınlatılmadan alttaki karaktere ulaşmanın olası olmadığına da işaret ederek çağdaşı ve takipçisi Sigmund Freud’tan çok daha önce psikanalitik yaklaşımı işaret edebilmiştir. Bu kadar mı? Çok daha fazlasını da yapmış ve aslında matruşkayla ilgilenmek yüzünden çoğumuzun farkında bile olmadığı bir şeyi “matruşkanın boşluklarını” ve o üst üste giydiğimiz kimlik kabukları arasında nasıl akışkan bir ruh haline bürünebileceğimizi de göstermeyi başarmıştı.

Matruşkayla ilk karşılaşma her zaman çarpıcıdır. Size bakan bir çift göz ve eline alıp inceleme isteği uyandıran renkli bir objedir, Matruşka. Formu, renkleri ve içten bakışlarından etkilenip elinize alıp gitmek, bırakmamak, sahiplenmek bile istersiniz. Dostoyevski’nin suç ve ceza kitabındaki karakteri Roskalnikov’un yaptığı gibi bir gören olmasa çalıp götürmeyi bile düşünebilirsiniz. Matruşka birden fazla kişinin oynayabileceği bir oyuncak olmaktan çok, kişinin kendi başına içinde kaybolacağı bir oyun sunmaktadır. Dostoyevski de benzer olarak romanları ve eserleri ile insanları kendine doğru bir yolculuğa çağırmaktadır.

Matruşkayı eline alan bir süre inceledikten sonra içinde bir şeylerin olduğu fark edip araştırmaya başlar, ilk kapağı açıp içinden çıkanının da içinde bir şeyler olabileceği fark edildiğinde merakla son heykelciğe kadar açılır. Her bir matruşkanın içinden bir öncekine benzeyen ancak daha küçük olanı çıkar. Son heykelcik başlangıçtakinin aynısı ancak küçüğüdür. Açmaya çalışsanız da açılmaz. Bir süre sonra elinizde en küçük parça ve ortalığa saçılmış yarım matruşkalar ile şaşkın öylece bakakalırsınız. Sonra hemen herkesin yaptığı matruşkaları tek tek birleştirip sıraya dizmektir. Elinizdeki bir oyuncak olmaktan çıkmış içindeki gizemi ortaya döken bir itiraf gibi önünüze dizilmiştir. Elinizden o en küçük parçayı bırakmadan diğer matruşkalar ile göz göze gelmek değişik bir his, suçluluk duygusu benzeri algı yaratır. Dostoyevski’nin yer altı insanı diye tarif ettiği o ezik, zavallı ve bu eziklik hissini örtmek için üstüne tabaka tabaka kostümler geçirip kendini görünmez kılmaya çalışan, ezikliğinden uzak durmak zorunda hisseden o en küçük parça açığa çıkmıştır. Freud’un dünyaya eksik gelip bakıma muhtaç yaşamak zorunda kalan her canlı gibi kendine yetememenin getirdiği eziklik hissinin ruhsal tabakalar ile örtüldüğü tezi ondan çok daha önce Dostoyevski’nin satır aralarından fışkırır. İnsancıklar adlı eserinde insanın içindeki kimliklerin varlığını ve her birinin açılıp ortaya saçılması ile içe doğru yolculuğun nasıl ıstırap verici olduğunu anlatır. 1864 yılında kaleme aldığı ve tekrar ünlenmesini sağlayan “Yer altından notlar” ise en içteki en küçük, bölünmeyen o ezik yer altı insanını anlattığı romanıdır. Ülke geneline yayılan özgürlük iklimi ve yeniden ünlenmenin verdiği cesaret ile kaleme alıp bıraktığı uzun öyküsü “Timsah” ise 1865 yılında okuyucularıyla buluşur. Bu öyküde en isyan edilesi durumda bile insanların kimlik ve kişiliklerine göre olayı nasıl kabullenebildiklerine ve hatta taşıdıkları sosyal roller arasında akışkan geçişken halde bulunabildiklerine işaret eder. Dostoyevski bize Matruşkanın boşluklarını ve o katı biçimsel kimlik ve kişiliklerimiz arasındaki boşluklarda akışkan geçişken olabilen ürkek korkak sinsi insanı da işaret etmeye çalışmaktadır.

Tüm bunlardan yaklaşık yüzyıl sonra ülkenin içinde olduğu adaletsiz ruh iklimi, timsahın yuttuğu ancak bir şekilde hayatta kalan izole edilmiş o insanlar ve olanları sessizlikle izleyenler Haldun Taner’in çabasıyla tiyatro oyunu olarak gündeme gelir. Yaklaşık 60 yıl sonra ise ülkede hiçbir şey değişmemiş gibi oyun aynı güncelliği ile sahnededir.

resim2

Tiyatro konusunda izleyici olmaktan öte eğitimi olmayan amatör ekiple yola koyulmanın getirdiği zorlukların yanı sıra böyle bir oyunun sahnelenmesi için uygun salon bulunması bile önemli sorun oluşturmaktadır. Küçük katkı ve gayretlerle sorunlar aşılır. 1960 ihtilalının 57. Yılında 27 Mayıs 2017’de Şişli Cemil Candaş Kültür Merkezinde oyunun sahneleneceği bilgisi ile provaların sayı ve sıklığı artar. İyi bir ekip çalışması çıkarma kaygısı performans kaygılarını da depreştirir. Timsahın midesine hapsolmuş pek çok üniversite hocasının meslektaşları ile birlikte nitelikli bir oyun sahneleme çabası ülkenin geneline yayılan olumsuz ruh ikliminin kendi aramızda dağılmasına ve umutların yeşermesine yetmiştir.

Bir işe yarayacağı konusunda hayli kuşkulu başladığımız yolda Dostoyevski ve Haldun Taner umut ışığımız olmuş, korku ve karamsarlığın getirdiği ruh iklimini aşmayı başarmıştık. İnsanlık ve değerlerinin er veya geç adaleti yeniden sağlayacağı inancıyla yeşeren umutlar, doğurduğu heyecan, hazırlığı yapılan oyunun sahneye konmadan bile istenilen amacı fazlasıyla karşıladığını göstermekteydi. Oyunun sahnelenme günü yaklaştıkça artan heyecan, farklı yerlerden gelen yeni sahnelenme teklifleri ile iyice alevlendi. Provayı kaçıranların evde kendi kendine ayna karşısında yaptıkları çalışmalar şakalaşma konusu olurken söylenenlerin yanı sıra ses tonu ve ifade ediş biçiminin iletişimde ne kadar etkili olduğu bir kez daha hatırlandı. Rolünün hakkını vermeye çabalarken kendini kaptırıp iyice havaya giren meslektaşlarımızın ve durumdan muzdarip yakınlarının serzenişleri de cabası.

Oyun günü sabahtan kesintisiz tekrarlanan provalar ile artan heyecan salonun dolup taştığının görülmesi ile doruğa çıktı. Timsahın midesinden ses veren ve dışarıda olup yaşananlara isyan eden vicdan sahibi bir avuç hekim, ürkek ama yürekli çaba ile izleyicilerin karşısına çıkıp sahnede yerini aldı ve kendi gibi umut dolu izleyicileri ile birlikte alkışlar arasında oyun sahnelendi.

Bu satırlar; İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez önderliğinde sahnelenen oyun ve içeriğinden çok ardında yatan anlam ile yıllar sonra bile hatırlanması olası bir çabanın perde arkasını yansıtabilmek için kaleme alınmıştır.

Mehmet UHRİ

Mayıs 2017

2 Responses to “Timsah’ın Midesinden Notlar”

  1. Ramazan Asci diyor ki:

    Her baskıcı dönemin bir veya daha çok öyküsü var, biliyoruz. Yaşanan ve yaşanmaya devam eden bu öykü ancak bu kadar güzel anlatılılabilir idi…

  2. melda uçar diyor ki:

    Mehmetcim canım arkadaşım yüreğine, kalemine sağlık…
    Öyle güzel ifade etmişsin ki, hastanede arkadaşlarımla birlikte yazını mutlulukla okuduk.
    Umarım İzmir de de sergilersiniz ve biz de bu güzel oyunu seyretme şansını bulabiliriz.

Leave a Reply