Şiddet Sarmalında Yaşamak

f959b28d-25a9-4936-8ac3-9d2af478c4a7
Şiddet kültürel kökleri aile içine uzanan bir iletişim biçimidir. Sesini yükseltmekle başlar. Başka biçimde aktarılamayanın karşı tarafa “zorla” aktarılmasıdır. Direnme, diretme, sesini yükseltmekle başlar, fiziki şiddete ve hatta kitleselleşip linçe kadar ulaşabilir.

Sosyal iletişim kanallarının yeterince açık olmadığı, empati fakiri, şiddeti “normalleştirmiş” toplumlarda ne yazık ki sıklıkla başvurulan bir iletişim biçimidir.

İletişim kurmayı ailede öğreniriz. Şiddet de iletişim yöntemlerinden biridir. Pek çok kültürel unsur gibi öğrenilir ve çeşitli biçimlerde uygulanır. Bir toplumda şiddet kültürünün varlığı ve düzeyini görebilmek için toplumun ortak aklını, düşünsel arka planını görünür kılan atasözleri ve deyimlere bakmak yeterlidir.

Aşağıdaki atasözü ve deyimlerin yaygın kabul ve kullanım görüyor olduğu bir toplumda şiddetin var olduğunu ve kültürel olarak kendini sürekli yeniden üretebildiğini söyleyebiliriz.

- Kızını dövmeyen dizini döver,

- Öğretmenin vurduğu yerde gül biter,

- Dayak cennetten çıkmadır,

- Ağlamayan çocuğa meme vermezler,

- Nus ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir,

- Sözün bittiği nokta,

- Aklın yolu birdir…

Şiddet, kültürel kökleri aile içine uzanan bir iletişim biçimidir ve sesi yükseltmeyi öğrenmekle doğrudan ilgisi vardır.

Çocuklar talepleri için sesini yükseltmenin, direnme, dövünme ve “arıza çıkarmanın” işe yaradığını aile ortamında “öğrenirler”. Ailelerin biraz da başkaları tarafından ayıplanma kaygısıyla çoğunlukla pes edip çocuğun isteğini gerçekleştirmesi ile aile içinde şiddet kültürünün tohumu atılmış olur. Ses yükseltmeyle başlayan iletişim ve dayatma, çocuk ile birlikte büyür, biçim değiştirir ve kültüre dönüşür.

Başkalarını rahatsız edeceğini düşünmeksizin kornaya basmaktan, tribünlerde rakip takıma yönelik küfürlü tezahüratlara kadar her yerde yaşanır ve hatta küfürlü sözlerin günlük dilde edat olarak kullanılmasıyla “normalleşir”. Kültürel kodlarında şiddeti barındıran ve tekrar tekrar üretebilen toplumlarda iletişim kanallarının karşılıklı olarak açık olması (empati kültürü) şiddetin ortaya çıkmasını kontrol altında tutabilir.

Ancak, toplumu bir arada tutan ortak değerlerin yitirildiği, sosyolog Emile Durkheim (1858-1917) tarafından “Anomi” olarak adlandırılan iklime girildiğinde iletişim kanalları yetersiz kalır. Toplumun ortak değerleri anlamını yitirdiğinde yaşanan yalnızlık ve yabancılaşma hissi korku ve gerilimi arttırır. Bu ortam şiddet kültürünü besler, “ötekine” yönelik talep ve beklentiler gerçekleşmediğinde söz, yerini hızla şiddete bırakır.

Durkheim’ın “Anomi” olarak adlandırıldığı bu gibi durumlarda insanları bir arada tutan özgürlük, eşitlik, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü, insan onuruna saygı ve demokrasi gibi temel kavramlarda bile uzlaşının sağlanamaması kutuplaşmayı artırır. Sosyal çözülmeye ve depresyona yol açar, intihar salgınları görülebilir. Ne yazık ki çoğunluğun sesi baskın gelir ve şiddet kitlesellik kazanır.

Kültürel kodlarında şiddeti “normalleştirmiş” toplumlarda yaşanabilecek en büyük tehlike şiddetin bir yangın gibi kitlesellik kazanıp linç kültürüne dönüşmesidir.

Linç, şiddetin doruk noktasıdır ve tüm taraflar için yıkıcı sonuçlar doğurur.

Şiddet iklimi normalleştiğinde herkesin sırtı kabarık kedi gibi nereden nasıl bir saldırı gelecek kaygısıyla dolaştığı gergin ve sağlıksız ruh iklimi içinde yaşar ve bunun normal olduğuna kendimizi inandırmaya çalışırız.

Şiddet kültürel kökleri aile içine uzanan bir iletişim biçimidir ve sesini yükseltmekle başlar.

Anomi ikliminin beslediği ve toplumun kültürel kodlarında “normalleşmiş” şiddet olaylarının sağlık çalışanlarına yönelmesinde de taraflar arasındaki iletişim kanallarının yetersizliğinin rol oynadığını görmek çözüme yönelik iyi bir başlangıç olabilir. Aksi halde, hasta ve yakınlarının sağlık sistemine güven duymamaları ve yaşanan aksiliklerin sorumlusu olarak sağlık çalışanlarını görme eğilimi, hekimlerin de hastalarını olası tehdit unsuru olarak algılaması kısır döngüye dönüşüp şiddet sarmalını beslemeye devam eder.

Bilindiği gibi meslek kimliğin bir parçasıdır.

Sosyalleşmeyi gerçekleştirirken kimliklerimizi kullanırız. Evde anne veya baba olur, mahallede komşu, arabada şoför, iş ortamında ise mesleğimizin gerektirdiği sosyal rollerimize bürünürüz. Üstlendiğimiz sosyal rollerin gerektirdiği bilgi birikimi, ahlak ve sorumluluk bilinci ile davrandığımızda o rolün hakkını verir, kendi değerimizi hissederiz.

Büründüğümüz sosyal rollerin toplum içinde gördüğü değerler de farklıdır. Felsefi anlamda başlangıcından beri bir “adanmışlık” gerektirdiği, kendini geri çekip başkalarının sağlığına odaklanma üzerine kurulduğu için hekimlik tüm toplumlarda saygınlığı yüksek mesleklerdendir.

Sosyolojik olarak her sosyal rolün ekonomik ve psikolojik olmak üzere iki farklı değeri olduğu kabul edilir. Sözgelimi işgücüne gereksinim duyulan feodal görünümlü kırsal topluluklarda çocuğun iş gücüne katkı ve gelecek sigortası anlamında ekonomik değeri psikolojik değerinden fazladır. Bu nedenle baba kimliği ekonomik değerleri öne alarak daha baskıcı ve psikolojik tatminden uzak olarak şekillenir. Şehir ortamında ise roller tersine döner.

Hekimlik mesleğinin psikolojik değeri geçtiğimiz yüzyıla kadar ekonomik değerinin hep önündeydi. Herhangi bir sosyal ortamda doğumunu gerçekleştirdiğiniz bir çocuğun elinizi öpmesi, hastanızın yanınıza gelip sizi saygıyla selamlaması ekonomik değer taşımasa da mesleki tatmin açısından hayli doyurucu olabilmekteydi.

Geçtiğimiz yüzyılın sonunda yaşanan neoliberal dönüşüm ile birlikte; sağlık sisteminin piyasalaşması verimlilik, kar, sürdürülebilirlik, kalite, maksimizasyon, rekabet, inovasyon gibi pek çok öncülün sağlık sistemine yerleşip mesleğin biçim değiştirmesine neden oldu. Bu dönüşümün sağlık hizmet kalitesinin standardizasyonu, kalite ilkelerinin uygulanması, hizmetin yaygınlık ve etkinlik kazanması şeklinde olumlu sonuçları olmasına karşın mesleğin ekonomik değerinin psikolojik değerinin önüne geçmesi gibi bir sonucu daha oldu. Hekimler çalıştığı kurumun marka değeri, kazandırdığı meblağ ve bunun üzerinden kazanç elde etme şeklinde yeni bir mesleki yapılanma içine itildi.

Hekimlik mesleği psikolojik anlamda tatmin edici olmaktan uzaklaşıp ekonomik rekabet ortamına itildikçe, bir başka deyişle felsefesinde yatan insana–hastaya adanmışlık, yerini kuruma, patrona adanmışlığa bıraktıkça toplumun gözünde de değerini yitirmeye başladı. Sağlık çalışanlarına yönelik giderek artan şiddetin arka planında, insanların canını emanet ettiği hekime kuşkuyla bakmasının yattığını da görmek zorundayız.

Piyasalaşan sağlık ortamının getirdiği karşılıklı güvensizlik sarmalı ve popülist sağlık politikaları, hekim ile hasta arasındaki iletişimi olumsuz etkiledikçe şiddet giderek daha fazla görünür oldu. Üstelik şiddet uygulayan ve şiddet mağdurları üzerinden bile toplumun bölünüp kutuplaştığına şahit olmaya başladık.

Çözüm hiç kolay görünmese de bir yerden başlamak gerekiyor. Bataklığı kurutmadan cezai yaptırımları artırmak gibi geçici önlemlerin sorunu ötelemekten başka işe yaramayacağı açıktır. Hastalığı kabullenmek ve içinde bulunduğumuz “anomi” ile yüzleşmek durumundayız.

Şiddeti kültürel kodlarında normalleştirmiş ve anomi girdabına sürüklenmiş görünen bir toplumun aynaya bakmasını sağlamak, karşılıklı olumsuz önyargıların doğurduğu iletişimsizliğin sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti beslemekte olduğunun farkında olmak çözüme yönelik arayışların başlangıç noktası olmalıdır.

Kitlesellik kazanıp tüm tarafları mağdur edecek yıkıcı sonuçlar doğurmadan içinde bulunulan şiddet sarmalı ile yüzleşmek ve durdurmak zorundayız. Başta yöneticiler, eğitmenler, aileler olmak üzere toplumun her bireyi ayrıştırıcı-kamplaştırıcı söylemden özenle kaçınmalı, ortak değerleri öne çıkaran tutum-davranış değişikliği ile şiddetin her türlüsünden arınmış toplum hayali için gelecek kuşaklara örnek olmalıdır.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu yazı 03.01.2020 günü çalışmakta olduğum Bakırköy Sadi Konuk Eğitim Araştırma Hastanesinde hasta yakını tarafından darp edilen değerli meslektaşım Burak Altunpak’a ithaf olunmuştur.

Kaynakça:

Durkheim, E. Toplum Bilimin Yöntem Kuralları, Dost Kitapevi 2012

Durkheim, E. İntihar Cem Yayınevi 2011

Köknel, Ö. Şiddet Dili Remzi Kitapevi, 2013

Köknel Ö. Kaygıdan Korkuya, Remzi Kitapevi, 2014

Parsons, T. Toplumsal Eylemin Yapısı; Marshall, Pareto, Durkheim, Sakarya Üniversitesi Yayınları 2015

Leave a Reply