Şehirler ve Kentler

emirganda kahvaltı ile ilgili görsel sonucu

Kongreye konuşmacı olarak davet edilen Arkeoloji profesörünü karşılama ve eşlik etme görevi bana verilmişti. Ankara’dan geliyordu. Havaalanında karşıladığımda ilk sözü saatini gösterip “özellikle erken geldim, zamanımız varken Emirgan’da kahvaltı yapmak istiyorum” oldu.

Emirgan çınaraltı sakin sabahlarından birindeydi. Konuğum “buraya her ne kadar çınaraltı deseler de biz ıhlamur ağacının altına oturalım” diyerek köşeye yöneldi. Çay bahçesindeki ağaçlardan birinin ıhlamur ağacı olduğunu o güne kadar fark etmediğimi düşündüm. Boğazın esintisi ile ıhlamur çiçeklerinin kokusu duyuluyordu. Arkeoloji profesörü gelen kahvaltıyı atıştırırken bir yandan da konuşma metnine göz atıyordu. Bir ara notlarından kafasını kaldırıp boğaza, geçen küçük teknelere baktı.

- Hey gidi İstanbul, şehir dedin böyle olur. Ankara’dan gelince insan daha iyi anlıyor.

- Bence biraz haksızlık ediyorsunuz. Ankara sonuçta başkent değil mi?

- Evet, Ankara bir kent, hatta başkent ama şehir değil.

Şaşırdığımı görünce açıklama gereksinimi duydu.

- İnsanların önce köyler kurduğunu, bunların büyüyerek kasaba ve şehirlere dönüştüğü zannedilir. Arkeolojik olarak bu doğru değil. Bazı yerleşimler başlangıcından itibaren şehir olarak kuruluyor. Örneğin Çatalhöyük, Troia, Efes şehir olarak kurulmuştur. İstanbul da başlangıcından itibaren çevresinde köyleri olan kocaman bir şehirdir.

- Peki ya Ankara?

- Ankara kasabadan kente dönüşmüştür. Bu nedenle her daim kasaba kültürünü barındırır ve onu yansıtır. Planlı kentleşme mantığı ile modern şehircilik örneğidir ama şehrin rastlantısallığını barındırmaz. Ankara’da her şey olabildiğince planlı ve programlıdır.

- Böylesi daha iyi değil mi?

- Kimine göre öyle ama bana göre değil. Mısır çarşısına, Tahtakale’ye özelliğini veren kahveci, kunduracı, aktar ve düğmecinin bir arada olmasıdır. Planlı kentleşmede meslek grupları ayrı yerlerde toplanmıştır. Tarih boyunca şehirler farklılıkları bir arada bulundurarak var olmuş, zenginleşmiştir. İnsanları da böyledir. Her tür insanı içine alır, harmanlar ve kendine benzetir.

- Yani şehir ve kent farklı kavramlar, öyle mi?

- Kesinlikle. Bir yerleşim yeri barındırdığı farklılıklar ve rastlantısallıklar ile şehir olur. Kendine özgü canlılığı, hoşgörüsü vardır. Kentler ise insanoğlunun kurgusudur, görece yapaydır. Bu yüzden kentlerde şehrin canlılığını bulamazsın.

Kahvaltıyı bitirmiş, kahvelerimizi sipariş etmiştik. Garson masamızı toplarken bir süre daha hayranlıkla boğaza baktı. “Ama Ankara ve benzeri kentler büyüyor ve büyümeye devam ediyor” diyerek üsteledim. Gülümsedi;

- Olabilir. Şehirler şehir olarak kentler kent olarak büyür. İstanbul’un yeni yerleşim yerleri Bahçeşehir, Ataşehir diye adlandırılırken Ankara’da bunların karşılığı olarak Bilkent veya Batıkent olması rastlantı mı sanıyorsun?

Kahvesini yudumlayıp sürdürdü sözlerini.

- Ankara’da böyle bir çay bahçesine sabah 08.00 de gidersen neredeyse tek tip giyinmiş memurları, 10.00 da gidersen esnaf grubunu, 12.00 den sonra gidersen üniversite öğrencilerini görürsün. İstanbul’da ise; sözgelimi oturduğumuz şu çay bahçesinde günün her saati her türden insanı görebilirsin. Şehri şehir yapan da bu rastlantısallıktır. Dahası kentlerde altında oturmak için böyle ıhlamur ağacını da zor bulursun. Modern kentleşme kültüründe polenleriyle alerji yapabileceği ileri sürülerek çiçek açan ağaç dikimi tercih edilmez.

- Peki, ama canlılığını yitiren şehir yok mu? Sanırım tarihte böyle örnekler de var.

- Var elbet. Orada durum daha da trajiktir. Bir şehrin ölümü özündeki farklılıkları elemeye, kendini saflaştırma çabasına girmesiyle yaşanıyor. Son derece acılı bir süreçten sonra o çok istedikleri tek tip insana ulaşınca da şehir canlılığını yitiriyor. Tarihte defalarca yaşanmış örnekleri olmasına karşın insanoğlu yine de içindeki farklıları, ötekileri arayıp elemekten uzak duramıyor. Hatuşa gibi bin yılı aşan başkentlerden geriye neredeyse hiçbir yaşanmışlık kalmayabiliyor.

Masamızın ucuna konan serçeye baktık bir süre. Kalan ekmeği ufalayıp önüne attık. Diğerleri de geldi. Bir süre daha konuşmadan bakındı boğaza ve martılara. Sonra eliyle boğazı gösterdi.

- Ama İstanbul gibi bazı şehirler var ki; her daim yaşıyor. İnsanların tek tipleştirilmesi çabasına direnip başka insanlarla da olsa canlılığını, farklılığını ve hoş görüsünü sürdürüyor. İmparatorluklar, uygarlıklar yok oluyor. Şehir yine canlı kalabiliyor. O yüzden biraz erken gelip kahvaltımı bu görkemli şehre bakarak yapmak istedim.

Kahvelerimizi bitirip eşyalarımızı topladık. Boğazdan gelen esinti ıhlamur çiçeklerinin kokusunu hissettirdi. Notlarını toplayıp çantasına yerleştirdi. Yol boyunca konuşmadan boğazı ve şehri izledi. Kongre alanına vardığımızda kayıt işlemleri için de yardımcı oldum. Kongre alanına girişte durup keyifli kahvaltı ve sohbet için teşekkür etti. Kartını takdim edip elimi sıktı. Sakin adımlarla dinleyicilerin arasına karıştı.

Mehmet Uhri

One Response to “Şehirler ve Kentler”

  1. Aynur Bektaş diyor ki:

    Yazınız için teşekkür ederim. İTÜ’ye 1980 yılında başlamam ile bende başlayan ve hiç kaybolmayan İstanbul sevgisi bunun içinmiş. Selamlar…

Leave a Reply