Nuh’un Denizaltısı

slider-home-3

Nuh’un gemisi oluyor da denizaltısı neden olmasın? Dağ başında karaya vurmuş bir denizaltıyım. Bulunduğum yere ve kendime bakıp “bu bir rüya olmalı” diyorum. Hatta birinin rüyasının içinde olduğumu, uyanınca her şeyin kaybolacağını düşünüyorum. Her yanı dökülen bu hantal paslı halimle dağ başında başka ne işim olabilirdi? Zaman geçtikçe bitmeyen bir rüyanın içinde kaybolmuş olabileceğimi bile düşünmeye başladım. Bir rüyanın parçası olmak kulağa hoş gelse de mevsimler geçiyor, bir şeyler değişiyor çürüyen gövdemle terk edilmiş hissine kapılıyorum. Gözlerini üzerimden ayırmayan şu kavak ağaçları da olmasa iyiden iyiye yalnızlık çekeceğim. Yine de ağacın gözü sürekli üzerimde olduğu için işkillenmeden de edemiyorum. Yaklaşıp benimle dertleşmeye çalışan 0 yalnız insanlar gibi hissediyorum kendimi. Onlar da benim gibi bu dünyada ne aradıklarını sorgulayıp anlam arıyorlar. Uzun süredir bu dağ başında üstelik kavağın göz hapsinde öylece duran bir denizaltı üzerine iki laf eden olur ümidiyle bekliyorum ama gelenler hep kendi dertleriyle meşgul. Öyle meşguller ki; bazıları farkıma bile varmıyor . Onlar için paslı bir demir yığınından öte değilim.

Her tarafım dökülüyor, gövdem delik deşik. Çoruh vadisine bakan tepede öylece duruyor ve bekliyorum. Kimsenin ilgisini çektiğimi de düşünmüyorum. Paslı görüntüm yüzünden insanlar uzak duruyor, anneler çocuklarını yanıma bile yaklaştırmıyor. Yalnız olmaya alışkın olsam da birilerini ürkütüyor görünmekten, bostan korkuluğu muamelesi yapılmasından hiç memnun değilim.

Bayburt yakınlarında denizden 1500 metre yüksekte Baksı köyü yakınlarında bir yerdeyim. Müze neyin bir şeylerden söz ediyorlar ama ben görmedim. Olduğum yerden sadece Çoruh nehrinin yön değiştirdiği bir vadi görünüyor. Buradan bakınca gün gelir Çoruh nehri tüm vadiyi kaplayacak kadar yükselir taşarsa Nuh’un gemisinin küçük bir örneği olarak hazırda bekletildiğim düşünülebilir. Açıkçası bu her yanı dökülen halimle onları hayal kırıklığına uğratacağımı düşünüyorum. Yine de birilerinin rüyasında bile olsa işe yarayacağını düşünmek iyi geliyor doğrusu.

img_7552Bulunduğum yerde birkaç titrek kavak ağacı dışında bitki örtüsü cılız sayılır. Bahar geldiğinde ortalık kısa süreli yeşile bürünse de hızla sararıp bozarıyor. Denizden bu kadar yüksekte olunca iklim hayli zor ve sert oluyormuş. Yılın büyük kısmını kar altında ışığa hasret geçiriyorum. Kar yağışının yağmura dönmesi ile baharın yaklaştığını hissetsem de hava ısınmıyor. Kar yığınının ağırlığı altında ezildiğim de, cabası. Kar eriyip ışığı görünce her seferinde kavak ağaçları ile göz göze geliyorum. Onlar için de burada yaşamak zor, anlıyorum ama o göz göz bakan gövdeleri yok mu? Huylanmadan edemiyorum. Bahar ile birlikte günler uzayınca ağaçların gölgesi de değişiyor. Yaprak açıp üzerime düşen güneşi engellemeseler sesimi çıkarmayacağım. Isınan hava ile doğa hareketlense kuşlar, kelebekler tırtıllar ortaya çıksa da kısa sürüyor. Sonra yaylanın sıcağı ile birleşen kuru ve sert rüzgârlar hızla bitki örtüsünü kurutup sarartıyor. Uzaktan tek tük görünen ağaçlar dışında yeşile hasret kalıyoruz. Baharda coşkun akan Çoruh nehri bile gücünü yitiriyor. Sonrasında sonbaharı bile görmeden hızla kış geliyor. El ayak çekiliyor yapraklarını yitiren kavak ağaçları ile baş başa kalıyoruz.

akkavak

Kavak ağaçları da benim gibi dertli. Su kenarı beklerken bu dağ başında tutunmaya çabalamak için yeterince güçlü değiller. Ancak direniyorlar. Gençten küçük fidan halinde dikilenleri yaşama gayreti ile toprağa sıkıca tutunup sağlam kök saldılar. Boyunu posunu almış olanlar ise büyük saksılarında azıcık aşım kaygısız başım diyerek yıllarca yayıp oturmaya alışmış olduklarından gençlerin gösterdiği gayreti gösteremedi. Bir kısmı kısa sürede kurudu kalanlar için ise buralara tutunmak hiç kolay olmadı. Gençten ekilenler hızla diğerlerinin boyuna ulaştı diğerleri ise  inatla sosyetik takılmaya devam ediyor.

fullsizerender_21

Biraz da dedikodu yapayım. Bizleri burada bir araya getiren ve gölgelerimizi buluşturanlar konuşurken duydum. Bu kavak ağaçlarının geçmişte yaşamış ancak dünyaya doyamamış insanların gözlerini barındırdığından söz ediyorlardı. Dünya değiştirseler de kavak ağaçlarının gövdelerindeki gözleriyle geride bıraktıkları hayatı izlemeyi sürdürürlermiş. Bana sorarsanız bu ağaçlar kimlerin ruhunu taşıyorsa pek şanslı değillermiş. Dağ başında Çoruh vadisi ve benim gibi demir yığını dışında pek seyredecek bir şey bulabildiklerini sanmıyorum. Demek ki hayata doymayıp erken gittiğini düşünenler dağ başında bile olsa bir göz bakışa razı olabiliyormuş. Eh yalan da değil. Bakmayın öyle söylenip durduğuma. Çürüyüp toprağa karışana kadar burada kalmaya çoktan razıyım. Bunların hepsi rüya bile olsa bitsin istemiyorum.

Size bir de sır vereyim. Geçen gün şu genç kavak ağacı birileri konuşurlarken duymuş; beni buraya yerleştiren adama denizaltının burada ne işi var diye sormuşlar “o benim uzay gemim” diye yanıt vermiş. Dediğine göre hayat insanın üstüne öyle geliyor ve öyle çok şey istiyormuş ki kaçacak yer bırakmıyor tüm zamanını alıyormuş. O yüzden kaçıp çocukluğuna ve çocukluğunun geçtiği bu köye sığınmayı seçmiş. Neyi var neyi yoksa satıp savıp dağ başına müze inşa etmiş. Daha da üstüme gelirlerse bir tahlisiye filikası işlevi görsün diye de beni yani bir denizaltıyı getirip dağ başına yerleştirmiş. Burada da rahat vermezlerse benimle birlikte gökyüzüne çıkıp uzaya kaçmayı hayal edermiş.

Nasıl? Kulağa hoş geliyor değil mi? Bir de bana sorun. Buradan daha öteye kımıldayacak ne mecalim ne de niyetim var. Özgür olma uğruna kendinden bile kaçmak isteyenleri anlıyorum ama buna benim gücüm yetmez. Dönüp şu genç kavaklar gibi direnmeyi, toprağa tutunup mücadele etmeyi deneseler bence daha iyi ederler.

Bir de buralara kadar gelip müze ve çevresini görünce kafası iyice karışanlar var ki, en çok onlarla eğleniyorum. Gelenler hayli meraklı. Bitmeyen bir arayış içindeler. Ancak ne aradıkları konusunda kafaları bulanık görünüyor. Oturup sırtını yaslayan, vadiyi seyreden, benimle konuşur gibi kendiyle muhabbet eden, kavakların gövdesindeki gözlerden rahatsız olup yer değiştiren, sonra kendine gülüp yine dertleşmeyi sürdüren pek çok insan tanıdım. Hepsinin kendince önemsediği birbirine benzeyen dertleri vardı. Bazıları dertlerini kendilerine bile söyleyemiyor hep başkalarını suçluyordu. Ayrılırken el sallayan, teşekkür eden hatta şu paslı gövdeme sarılan bile oldu. Valla oldu. Kavağın gözleri her şeyi gördü. İnanmıyorsanız sorun, anlatsın.

Her neyse bu dağ başında karaya vurmuş pejmürde bir denizaltı için fazla gevezelik ettim. Nuh’un denizaltısı olarak buradayım. Gerçek olup olmadığımı inanın ben de bilmiyorum. Önemi olduğunu da sanmıyorum. Dilden dile aktarılmaya değecek bazı rüyalar gibi azıcık gerçeğe bulanarak zaman içinde paslanıp eriyecek ve sanırım insanlar gibi toprağa karışacağım.

Her şey iyi hoş da şu kavak ağacının gözleri sürekli üstümde olmasa…

Mehmet Uhri

Not: Katkılarından dolayı Bayburt BAKSI müzesinin kurucusu Sayın Hüsamettin KOÇAN’a, Kemal Tufan ve Ezgi ATAY’a teşekkür ediyorum.

Leave a Reply