Kim, ben mi?

sapere-aude

Bilirsiniz… Basit ve yalın sorular yanıtı da basit ve yalın olmaya zorlar. Sorması kolay sorulardır. Genellikle iki şıklı bir yanıtı vardır ve şıklardan birini seçip diğerini dışladığınızda öyle veya böyle bir yanıt vermiş olursunuz.

“Açık renk elbise mi giyeyim yoksa koyu renk mi?” Yanıt basit ve zararsızdır. Hangi yanıtı seçerseniz seçin yanıtınız çok da önemli bir sonuç doğurmayacaktır.

“Duvarın badanası fazlı mı açık oldu? Bir ton koyusu olsa daha mı iyiydi?” Yanıt yine zararsız görünür ama ikinci seçenek yeni bir badana külfeti çıkaracağı için cevap vereni politik yanıt vermeye zorlar. Gelen yanıtın samimi olup olmadığı konusunda iki taraf da emin değildir.

Soru yalın ve anlaşılır olsa da özneye yöneldiğinde yanıtlamak giderek zorlaşır. Her yanıt kendini ifşa etme anlamına dönüşür. Hatta bazen yanıt vermemek de bir yanıt anlamına gelir ve sorunun hiç sorulmamış olması istenir. İşte böyle zamanlarda “Kim ben mi?” sözcüklerine sığınırız.

“Seçimde hangi partiye o vereceksin?” Soruyu soran yanıtı tahmin edebiliyor olsa da yalın soruya yalın yanıt verme burada yanıtlayana yönelik ince bir sorgulamayı da içermektedir. İlk ağızda soruyu savuşturma veya zaman kazanma çabasıyla “kim, ben mi?” gibi anlamsız bir yanıt dökülür. Yanıt vermek istememekle hem yanıtlayıp hem kendimi nasıl gizlerim arasında gidip gelir çoğumuz.

Yalın soruları severiz, düşünmeyi berraklaştırır, karar vermeyi kolaylaştırır. Ancak bu tür soruların kendimize yönelmesi, kendimize dair açık berrak yanıt vermek zorunda bırakması çoğumuzu fazlasıyla ürkütür.

Herkesin başkaları hakkında çekinmeden eleştirel yorumda bulunabildiği toplumlarda kendi olmak, kendi kalmak, onca yoruma karşın kendini sevip barışık olmak hiç kolay değildir. Böyle toplumlarda tüketim alışkanlıkları üzerinden piyasayı canlı tutma çabasına modanın etkisi de binince herkes biraz başkası olmaya zorlanır. Kendimizi unutmadığımız sürece başkası gibi görünmek çok da kötü bir şey değildir. Kendimizden sıkıldığımız zamanlarda iyi geldiği bile olur.

Her şeye rağmen kendi olmak, olanca yalınlığı ile çekinmeden kendini görünür halde tutmak hiç kolay değildir. O yüzden hep biraz başkası gibi olmak isteriz. İnsanoğlunun doğa şartlarından korunmak için başlayan giyinme sevdasının dev bir moda endüstrisine dönüşmesi boşuna değildir. Dış görünüşümüzü değiştirip biraz başkası olmak, biraz da kendimizi gizlemek çoğumuza normal gelir. Durumun pek de doğal olmadığının farkında olsak da dış görünüşümüz ile oynayıp başkalarının gözünden kendimize bakıp değer biçmeyi kendimizle yüzleşmeye daha çok tercih ederiz. Kendimize değer vermektense başkalarının gözündeki değeri çok daha fazla önemseriz. Başkalarının gözündeki imajımızı zedelemektense kendimize eziyet etmekten kaçınmayız. Yaşlanmanın kaçınılmaz olduğunu bildiğimiz halde “yaşlanma etkilerini geciktirmek” adı altında yapılanların ardında yatan yanıt ile yüzleşmekten özenle kaçınırız.

Yanıt kadar soru da basittir. “Yaşlanmak seni korkutuyor mu?”

“Kim ben mi?” diyerek zaman kazanmak burada daha da komik duruma düşmeye yol açar. Korktuğumuzun yaşlanmak olmadığını, başkalarının gözündeki görüntü, değer ne varsa onun değişip yitirileceğinden korktuğunu itiraf etmek hiç kolay değildir. Cesur olanlarımız “Hiç korkutmuyor, görünüşüme özen gösteriyorum, bu bana iyi geliyor” gibi altı dolu görünen sağlam yanıtlar verse de özündeki kaygı satır aralarından sırıtır.

xsptpi5gsw

Aslında başlı başına bir yanıt hatta edat olarak kullanılan “kim ben mi?” 3 sözcük ile çok şey anlatır. “Bu soruyu hiç sormamış olmanı isterdim”, “keşke bana sormasaydın”, “bırak biraz düşüneyim”, “bu soruya önce başka biri yanıt versin” ve bunun gibi daha bir sürü ifadeyi 3 sözcüğe sığdırırız. Yaşlanma sorusundaki gibi korkutup korkutmadığı biçiminde iki seçenekli bir soru ile korkularımızla yüzleşmek zorunda kalırız. Toplum genelinde korkmak zayıflık kabul edildiği ve her ortamda korktuğumuzu belli etmekten özenle kaçınma eğilimi yüzünden safça ve dürüstçe “korkuyorum” yanıtını verdiğinizde başkalarının sizin hakkında düşünecekleri tedirgin olmanız için fazlasıyla yeterlidir. Bu noktada politik yanıt vermeye çalışmak ve soruyu savuşturmak biçiminde etkili bir karşı hücum deneyenimiz de çoktur. “Yaşlanmak değil ama ölmek herkes gibi bana da itici geliyor, size gelmiyor mu?” biçiminde kıvrak bir yanıt konuyu sizden uzaklaştırıp gizlenecek alan açmanıza yol açsa da sorunun basit yanıtını henüz kendinize bile vermediğiniz gerçeği öylece içinizde çakılı kalır.

Fiziksel görünüşümüzle oynayarak kendimizi gizlemek, “çıplaklığımızdan” kurtulup insan içine çıkabilir hale gelmiş olmak işe yarar görünse de tinsel yapımız ile ilgili sorun çok daha derindir.

Yine de “hangi takımı tutuyorsun” sorusu gibi öznel soruların yanıtı basittir ve yanıtlaması kolaydır. Çünkü yanıtınıza taraftar bulmanız, sıradanlaştırıp toplumun genel algısına katmanız kolaydır. Ancak soru “seçimde hangi partiye o vereceksin?” biçimine dönüştüğünde işler değişir. Bulunduğuz ortam, insanlar ve zamana göre vereceğiniz yanıtın farklı olmasının yanı sıra yanıtınızın kendi kendinize vereceğiniz yanıt ile bile farklılık göstermesi neredeyse kaçınılmazdır. Çünkü soru doğrudan sizin içsel hayatınıza yönelmeyi zorunlu kılarken vereceğiniz yanıt başkalarının sizin ne düşündüğünüz ve dünya görüşünüz hakkında kendinizi çıplak hissetmenize yol açar. Çıplakken aynaya bakmak bile çoğu kez zor gelirken kafanızın içindekilerin ortaya dökülmesi kolay katlanılır bir durum değildir. İşte böyle zamanlarda işe yaramayacağını bilsek de “kim ben mi?” sorusuna sığınmaya çalışırız.

İşte hep bu çaresizliğimiz yüzünden yalın sorulardan ürkeriz.

Halbuki çocukluk çağları hep o yalın, basit sorular ile geçer. Beğenmediği davranışı yüzünden çocuğunu azarlayan anneye “anne artık sen beni sevmiyor musun?” diye soru sorarken bile çocuk, alacağı yanıttan emindir. Aynı soruyu anne babanın tartıştığı gergin bir ortamda çocuk “anne sen artık babamı sevmiyor musun?” diye sorduğunda benzer bir yanıtın verilmesinde yaşanan zorluk ve samimiyetten uzak kıvırtma yanıtlar o çocuk kadar kendi olamadığımızın kanıtı değil midir?

İşte böyle zamanlarda “kim ben mi?” gibi sözcükleri çok kullanırız. Kendi olma ve kendi kalabilme konusunda o güne kadar edindiğimiz deneyim genellikle yetersiz hatta eksi bakiyede olduğu için zaman kazanmaya uğraşırız. Yatağını ıslatan çocuğun “ben yapmadım oyuncak ayı Tedy” yaptı demesinde olduğu gibi yanıtı bir başkasının üstlenmesini bekleriz.

Dürüstlüğün erdem sayılmasına karşın öznel sorularda kendimize karşı dürüstlükte zorlanmak yerine basit ve yalın sorular karşısında bocalamayıp cesurca yanıtlayabildiğimiz kadar kendimiz olur, hayatı her yanıyla sahipleniriz. Üstelik biz sorsak da sormasak da o yalın soru ve yanıtlar içimizdedir. Çıplak hissettirecek kadar da yalındır. Elimizi uzatsak ulaşabileceğimiz bir yerlerdedir. Hani çocuğun beğendiği bir şeye sarılıp “bu benim olsun mu?” dediği gibi kendimizden kendimizi talep edebildiğimizde ancak kendimiz oluruz. O zaman başkalarının gözündeki kendimizi değil, olanca yalınlığı ile içimizdeki çocuğu görür gülümseriz. O anda neden gülüyorsun diye soranlara “kendime gülüyorum, sen hiç kendin olmayı denedin mi?” diye yine yalın ancak sert bir soruyla karşılık verdiğinizde karşınızdaki kişinin afallayıp genellikle “Kim ben mi?” sözcüklerine sığındığını görürsünüz. Bu kez birlikte gülersiniz.

Hayat ise; kendini gizleyip yalın sorulardan uzaklaşma telaşıyla ömrünü tüketenlere inat sürer gider.

Mehmet Uhri

Leave a Reply