Huykesen Ağacı

img_7566

“Dileğin yoksa neden buradasın? Yoksa sen de dileğini seçemeyen kafası karışıklardan mısın?” diye seslendi.

Konuşan Bayburt yakınlarında Bayraktar köyü merasında yaşını almış asırlık ardıç ağacıydı. Civarda Huykesen ağacı diye biliniyor, çoğunlukla adağı, dileği olanları ağırlıyordu. Çoruh vadisine bakan yüksekçe bir düzlükte üzeri renk renk çaputlarla dolu halde tek başına öylece duruyordu.

Ağaca sırtımı vermiş bir yandan köyü ve vadiyi seyrediyor bir yandan da cebimdeki bisküvileri ufalayıp kuşların heyecanla beslenmelerini izliyordum. Ses ağaçtan geliyordu. Emin olmak için gövdesine yaklaşıp “Bana mı seslendiniz?” diye sordum.

- Sana ya… Başka kimse var mı burada?

- Şey… Huykesen ağacı dediler merak edip geldim. Ağaç deyince kuş da vardır elim boş gitmeyeyim istedim. Üzerinde yeterince dilek adak taşıdığını görünce belki beni buraya getiren kuşların dileğiydi diye düşünüp adağımı kendime sakladım.

- Haklısın. Yaşlandım. Kuşlara yetecek kadar meyve veremiyorum. Buraya kadar gelip benimle değil de kuşlarla ilgilendiğini görünce ses etmeden duramadım. Gariplerim aç kalsalar da dallarımdan ayrılmazlar. İnsan gibi kaypak değildir, bırakıp gitmezler.

- Sana ulaşmak için dağ tepe tırmansalar da insanlardan pek haz etmiyorsun anlaşılan.

- Bana mı geliyorlar? Dileği, tasası, adağı olmasa yüzüme bile bakmazlar. İsteklerinin sonu yok ama biraz zoru gördüler mi ya kaçıyor ya da teslim oluyorlar. Sonra gelip burada dileği adağı için bağladığı kumaş parçasından medet umuyorlar.  Kafası karışık, ne istediğini bilmeyen şu insanları sanırım hiç bir zaman anlayamayacağım. Birbirlerinden farkları yok ama yine de kendilerini çok önemsiyorlar. Olmayacak şeyler dileyip unutuveriyorlar. Hatta kendilerine saklasalar da çoğunun dileğinin benzer olduğunu söyleyebilirim. Bak şu alttaki kalın dala sardıkları kırmızı ve beyaz uzunca çaputlar farklı zamanda gelenlere ait olsa da dilekler aynı. İkisi de uzun yaşamayı istediler. Nasıl yaşayacakları onlar için önemli değildi. Sadece uzun yaşamak istiyorlardı.

- Ne var bunda?

- Benim gibi yalnız başına birkaç yüz yıl yaşasalar akran, tanıdık, yaşıt, çoluk çocuklar da dahil hepsi ölse gitse, yaşadıklarını paylaşacak iki laf edeceğin seni anlayan kimse kalmasa, yaşa dilediğin kadar da göreyim. Dertleri kendileriyle. Yaşamadıklarına yanıyor, diğerlerinden önce ölmek istemiyor ama kendilerine bile söyleyemiyorlar.

- İnsanların ne dilemesini isterdin?

- Anlamıyorsun değil mi? Dilemekle olmaz. Yaşıyorsan ilk öğrenmen gereken direnmek olmalı. Yalnız olsan ve kazanamayacağını bilsen de direnmeli, ayakta kalmalısın. Yoksa buraların yağmuru ve rüzgarı öyle güçlüdür ki toprağını götürdüğü gibi insanını da önüne katar götürür. Mücadele etmeyi, direnmeyi bilmezsen ne dilersen dile. Bak köyün çobanları bunu iyi bilir. Sabah hocadan evvel sürüyü otlatmaya çıkarır, çoban yıldızı görünmeden de dönmezler. Dağda önlerine kurt çakal ne çıksa korkup kaçmaz, sürüyü yalnız bırakmazlar. Burada her şey bir mücadeledir.Üstelik onların kendileri için dileği de yoktur. Analarının babalarının sağlığını ister, onu dilerler.

fullsizerender_2

Güneşin buluta girmesi ile şiddetlenen rüzgarın etkisini azaltmak için ağacın geniş gövdesini siper etme çabam pek işe yaramamıştı. Artan serinliğe karşın rüzgar kuşları etkilemiş görünmüyordu. Savurduğum bisküvileri kapışıyor, ürkek de olsa ayağımın ucuna yaklaşıyorlardı. Ardıç ağacı çocukların huysuz olmamalarını sağladığı için adının Huykesen ağacı olduğunu anlattı. İnanışa göre huysuzluğunun giderilmesi istenen çocuk anne veya babası tarafından ağacın çevresinde üç tur atar. Sonra ilk önlerine gelen kişiden çocuğun boynundaki otlardan yapılma Kem denen bağı koparması istenirmiş. Böylelikle çocuğun huysuzluktan arınacağına inanılırmış. Bağı koparan kişiye de yanlarında getirdikleri peynir verilirmiş. “Peki sen bunların işe yaradığına inanıyor musun?” diye sordum. Cevabı almak için uzunca bir süre o rüzgarda üşüyerek beklemek zorunda kaldım. “Buraya gelip dilek dilemedin, kuşların karnını doyurdun ve duymak istediğin bir cevap için direndin, inatla bekledin. Dinle öyleyse” diyerek anlatmaya başladı.

- Burada hayat zordur. Kışın yağışlar, baharda ise sert esen rüzgar toprağı alır götürür. Bir önceki senenin toprağını yerinde bulamazsın. Eksilen toprağı tamamlayabilmek için her yıl tarladan taş ayıklar bir kenara yığarlar. O taşlar hiç eksilmez, toprak akar gider. Bir sene bakmasan taşlı tarlayla baş başa kalırsın. Burada toprak akışkan iklim serttir. İnsanları da toprağına benzer. Akıp gidiverirler. Baktılar olmuyor terk edip gurbete giderler. Bu hep böyledir. Geriye şu karşı tarlanın taşları gibi kaba saba ama direnmeyi bilenler kalır. Onlar gitmez ve beklerler. Gidenlere iyilik, sağlık, sabır diler ve beklerler. Benim gibi bir ağaçtan keramet bekler, direnirler. Elindekiyle yetinir ama beklemekten vazgeçmezler. Dallarıma bağladıkları çaput ise kendilerine yazdıkları mektup gibidir. Kendine bile söyleyemediklerini çaputa okur getirip dallarıma bağlarlar. Konuşup yüreklerini açarlar. Bu onlara iyi gelir. Dağ başındayız daha ne olsun?

- Gerçekleşen adağı veya dileği için teşekküre gelen olmaz mı?

- Direnmek ve mücadele etmek yerine elim elim üstünde oturup, bağladığı çaputtan medet umanlar mı hatırlayacak dileğini? Güldürme beni. Çoğu ne dilediğini bile unutur.

- Hiç mi tekrar ziyaretine gelen olmuyor?

- Çok seyrek. Bazılarına dileğiyle yıllar sonra yüzleşmek sanırım zor geliyor. Geçenlerde gelen yaşlıca bir kadın senin gibi uzun süre yanımda kaldı. Dileğinden vazgeçmeye, yıllar önce bağladığı çaputu sökmeye gelmişti. Aradığı çaputu bulamadı ama gün batana kadar yanımdan ayrılmadı. Sessizce ağladı.

- Onunla da benimle olduğu gibi konuştun mu?

- Konuşsa konuşurdum. Giderken usulca gövdemi okşayıp “kabahat bende, senden istediklerim için beni bağışla” dedi. Sanırım yine kendiyle konuşuyordu.

fullsizerender-2

Ufku kaplayan koyu renkli bulutlar güneşi de beraberinde götürmüş yaylanın serinliği iyice hissedilir olmuştu. Kuşlar bisküvi kırıntılarının büyük kısmını temizlemiş ağacın dallarına geri dönmüştü. Yakamı kaldırıp önümü ilikledim. Gitmeye davrandığımı anlayınca “Bir dileğin yok mu? Emin misin?” diye üsteledi. Gövdesine sarılıp “sağlığın” dedim.

Patikayı takip edip köye inerken durdum. Alacakaranlıkta tepedeki düzlükte silueti görünen Huykesen ağacına el salladım. Sert esen rüzgar, yaklaşmakta olan yağmurun serinliğini ve kokusunu taşıyordu. Bayraktar köyünün ışıkları yanmış sakinleri ise çoktan evlerine çekilmişti.

Mehmet Uhri

One Response to “Huykesen Ağacı”

  1. her zamanki gibi 10 numara

Leave a Reply