Heykel ve Çınar

hm3
Siz hiç bir ağaç ile heykelin muhabbetine şahit oldunuz mu?
Dublin’de meşhur Trinity College bahçesindeki asırlık çınar ağacı ile kırk yılı aşkın süredir hemen yanında bulunan sürrealist heykelin atışmasından söz ediyorum. Heykel, kökleri İrlanda’ya uzansa da İngiltere doğumlu dünyaca tanınan heykeltıraş Henry Moore’a ait. İsminin parlamaya başladığı 1960 lı yılların sonunda yaptığı ve 1971 yılında Trinity College bahçesinde sergilenmeye başlanan heykel bronzdan tek parça halinde üretilmiş. Soyut olsa da heykeltıraşın kızının doğduğu ve annesini kaybettiği duygusal olarak çalkantılı bir dönemde özellikle üzerinde çalıştığı anne ve çocuk figüründen oluşuyor. Trinity College’in 1592 yılında dönemin İngiltere kraliçesi Elisabeth tarafından kurulması, yıllar boyu ana kraliçenin himayesinde olması ile heykeldeki çocuğunu koruyup kollamaya çalışan sıkıca sarılmış anne figürünün ilişkisi hayli anlamlı bulunmuş. Heykeltraş Henry Moore’ a sorduklarında üniversite ortamında bile insanlığın temel içgüdülerinden olan koruma ve kollama duyusunu görünür kılmaya çabaladığından söz eder. Özgürlük ve hoşgörü ortamı olduğunu düşündüğü üniversitenin “Yatan Bağlı Formlar” ismini verdiği eserinin zarar görmeden sergilenmesi için uygun bir yer olduğu düşüncesindedir. Eserlerini adlandırmada daha çok heykel tekniği ile ilgili terimler kullanıp izleyicinin hayal gücünün de esere katılmasını arzuladığı bilinmektedir.

hm1
.
İşte bu “Yatan Bağlı Formlar” isimli heykel ile yakınındaki asırlık çınarın atışmasının magazin yanı ağır bassa da kulak kabartmaya değerdi. Ağaç, heykele bakıp kendi gövde ve dallarının sanatsal anlatımının daha güçlü olduğunu üstelik her geçen yıl değişim göstererek farklı yeni anlamlar taşır hale geldiğini, heykelin ise kurumuş bir ağaç gövdesinden farklı olmadığını söyleyip kızdırmaya uğraşıyordu. Muhabbetin başını kaçırmış olsam da sanırım heykel uzun süre bu takılmalara cevap vermemiş ancak bir yerden sonra terbiyeyi elden bırakmadan yanıt verme gereği duymuştu.
- Siz benim muhatabım değilsiniz. Ben heykelim siz ise bir ağaçsınız. Hasbelkader aynı mekanda yan yana gelmiş olmamız kıyaslanabilir olduğumuz anlamına gelmiyor. Beni ortaya çıkaran heykeltıraş belki size daha ilginç yanıtlar verirdi ama ben o düzeye inme gereği hissetmiyorum.
- Düzeyini sevsinler, bastı bacak. Adın bile “Yatan Bağlı Formlar”olduktan sonra burada yatmaktan başka işin yok anlaşılan. Şu gövdem ve iç içe geçmiş dallarımla senin gibi kaç tane figür barındırdığımı herkes görüyor. İstediğin kadar kendini yukarıdan satmaya çalış sonuçta rektör yardımcısının gezmeye çıkardığı köpeğin çişinden ikimiz de nasibimizi alıyoruz. Ne haber?
-Kuşların pislemesine bir yere kadar alışıyor olsam da o köpekten ben de hiç haz etmiyorum. Size bakıyorum da; laf ebeliği yapacağınıza şu barındırdığınız kuşlara iki laf söyleyin. Üstüme pisleyip durmasınlar. Hem, kış günü yapraklarınız dökülünce dallarınız soyut bir şeyler anlatıyor gibi görülse de yapraklar yeşermeye başladığında söylediklerinizin anlamı kalmıyor. Kendinizi kandırıyorsunuz.
- Sen öteyi beriyi boş ver. Şu anda dallarımın biçimiyle senden çok daha anlamlı soyut figürler oluşturuyorum. Hem öyle senin heykeltıraşın gibi konuyu sınırlama derdim de yok. İsteyen istediğini görür, istediği anlamı çıkarabilir.
- Geçen kış başında alttaki dallar budanırken böyle konuşmuyordunuz. Süklüm püklüm öylece duruyor, kesilip götürülen dallarınızın ardından hüzünle bakıyordunuz. Dediğiniz gibi olsa kimse dokunmazdı o anlamlı dallara.
- Baştan ben de çok kızmıştım. Açıkçası neden yaptıklarına anlam verememiştim. Ancak budamadan sonra dallarım kalınlaşıp gürleşti. Rüzgara ve kara daha dayanıklı hale geldi. Eh mademki buradayız o kadarına da katlanmak gerek.
- Yine kendinizi kandırıyorsunuz. Bakın, bana dokunan eden var mı? Temizleyip üzerimdeki pası kiri almaya bile cesaret edemezler. Sadece suyla yıkayıp üzerimdeki kuş pisliklerini temizlerler. Şimdi siz istediğiniz kadar sanatsal değeriniz olduğunu iddia edin. Beni üretip buraya yerleştiren heykeltraş “neyin sanat olduğunu zaman gösterir” derdi. Ben bunu bilirim.

ybf1
.
Ağaç kendi jargonuyla heykeli konuşturmaya çalışıp hatta neredeyse ağzını bozduracak gibi olduysa da istediğini alamadı. Ağaç gerçek sanatçının doğa olduğunu, heykeli imal eden heykeltraşın da doğanın ürünü olduğunu ileri sürse de heykel pes etmedi. Zamanında ağacın olduğu yere, üniversitenin bahçesine dikilmesi kararını verenin de heykeli yerleştirenler gibi insanlar olduğunu, üzerindeki sanatsal anlatımdan çok kime neye nasıl bir anlam katmakta olduğuyla ilgilenmenin daha önemli olduğunu sesini biraz da yükselterek söyledi. Ağacın susup bir nebze geri adım atmasını da fırsat bilen heykel ağzındaki baklayı çıkardı.
- Heykeltraş ne düşünüp, hissedip beni yaptı bilemem ama izleyenlerin hayatında bir yer ediniyor, anlam kazanıyorsam ne mutlu bana. Havalar güzelleştiğinde gölgenize sığınıp koklaşan çiftleri görünce itiraf ediyorum size imrenmeden edemiyorum. Aradan yıllar geçse bile gelip yine gölgenize sığınıyor, anılarını tazeliyorlar ya, işte o zaman başka hayatlar üzerinde bıraktığınız iz ve anılarda yaşıyorsunuz. Daha ne olsun? Sanatı olsa da olur olmasa da…
Bu sözler ağacın gururunu okşamıştı. Yanıt verecek gibi oldu heykel izin vermedi. “Uzatmayın artık şurada yüz yüze bakıyoruz. Kavga edecek değiliz. Dallarınızdaki kuşlara iki laf söylemenizi rica ediyorum, dikkat etsinler, üstümü kirletip durmasınlar” dedi. Kulak kabarttığım muhabbet mahalle ağzı bir atışmadan çıkıp giderek ilgi çekici hale gelmiş olsa da şiddetini arttıran yağmurdan korunmak için uzaklaşıp çan kulesinin altına sığınmak zorunda kaldım. Yağmur durup güneş yüzünü gösterdiğinde muhabbetin devamına kulak misafiri olmak için heyecanla yanlarına gittim ancak kuşların cıvıltısı ve öğrencilerin gürültüsünden başka bir ses duyamadım. Ağacın dallarındaki su damlaları ışıltıyla parlıyordu.
Mehmet Uhri

One Response to “Heykel ve Çınar”

  1. Mehmet Erkan ZENGIN diyor ki:

    Muhtesem bir yazi olmus.
    Yine beni derin dusuncelere garketti.
    Tesekkurler,
    Mehmet Erkan ZENGIN

Leave a Reply